Fuzuli 16. yüzyılda yaşamış bir Türk şairdir. Asıl adı Mehmet olup müftü Süleyman Efendi'nin oğludur. Doğum yeri ve tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Bazı kaynaklar 1489 ila 1484 arasında doğduğu belirtilmiştir. Bağdat'ta doğup büyümüş, fakir bir aileden yetişmesine rağmen ilim tahsilinden geri kalmamıştır. Zamanın meşhur alimleri arasına girdiği, hatta hadis, tefsir, hikmet ve fen ilimlerini tahsil etmiştir. Arapça, Farsça ve Türkçe eserler kaleme almıştır. Bağdat ruhu ve çevresi Fuzui'nin şiirlerinin olgunlaşmasına zemin hazırlamıştır. Gençlik ve tahsil yıllarını Bağdat 'ta geçirmiş, kendisine lazım olan ve şiirlerine tohum olan yer Nizamiye Medresesi'dir. Edebiyat Dünyası'nda önemli yeri olan Fuzuli şiire başlayınca çeşitli mahlaslar kullanmıştır. Fuzuli kelimesi "şahsi üstünlükleri olan ve boş , gereksiz" olmak üzere iki anlamı vardır. Şair bunun yanında devlet büyüklerine de birçok kasideler yazmıştır. 1534'te ünlü kasidelerinden biri olan Bağdat Kasidesi'ni Kanuni Sultan Süleyman'ın Bağdat'ı fethi üzerine yazmıştır. Bunun üzerine Fuzuli'ye gerekli değeri veren Kanuni O'na Bağdat Vakfı'ndan maaş bağlatmış ancak o maaşı alamayınca mektup türünde olan "Şikayetname" eserini yazmıştır. Dönemin önemli kalemlerinden aldığı tavsiyeler ile "Leyla vü Mecnun" eserini de yazmıştır. Fuzuli , 1556 yılında Bağdat'ta Tayyün Vebası'ndan ölmüştür. Kerbela'da bulunan türbesi Bektaşi Dergahına yakın olduğu söylenir. Kaynaklara göre bir oğlu bulunan şairin evladı da babasının izinden gitse de onu geçememiştir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2024/02/IMG_20240228_141646.jpg" alt="" width="306" height="172" /> Sanat yönünden Doğu ile Batı Türklüğü arasında bir köprü olarak Fuzuli gösterilir. Bunun nedeni de doğduğu yerin tam ortadaa olması ve Bağdat'ın tarihi köklü bir kültür teşkil etmesine bağlanır. Kerbela Olayı dolayısıyla suya önemli bir anlam yükleyen şair suyun rahmet olması, Hz. Muhammed (s.a.v) rahmet olması düşüncelerinden yola çıkarak Su Kasidesi'ni yazmıştır. Çölde Mecnun'un yapayalnız kalmasından bir tek o etkilenmiştir. Fuzuli eserlerinde vatan sevgisine de yer vermiştir. Ve başarısının ardındaki vatan sevgisini şu dizelerinde açıkça dile getirmiştir: "Edemen terk Fuzûlî ser-i kûyun yârın Vatanımdır vatanımdır vatanımdır vatanım." Fuzuli kendi dönemi içinde Mutasavvıf Şair olarak görülmüştür. Şiirlerinin içine tasavvufun en ince ayrıntılarını işlemeye çalışmıştır. Sanatındaki bu yön kimi zaman dönemindeki insanlar tarafından anlaşılmadığı için eleştiri konusu da olmuştur. Fuzuli Eski Türk Edebiyatı'nda hissettirmeden sanat yapan ve bu sanatların ardından nice nice ufuklar gösteren bir şairdir. O, bunu biraz da kültürünün yüksekliğine borçludur. Öyle ki Türk Şiiri bu bakımdan İran Şiiri'nden üstündür. Fuzuli yaptıklarını yumuşak ve düzgün şekilde söyler. Bu yönüyle Eski Edebiyatın realist şairidir. Kendi iç âlemini anlatmak için gazel türünü üstün tutmuş, bilhassa Leyla vü Mecnun eserinde emsali görülmedik gazeller ortaya koymuştur. İlimsiz şiiri hor gören ve edebiyat aleminde doğruyu arayan şairdir. Şiire olgunluk, rahatlık ve yumuşaklığı getirmiştir. Dille ustaca oynamış ve devrindeki Necati ve Bakî gibi şairlerin arasına kendiliğinden girmiştir. Eserlerinde zenginlik, mizah ve hiciv kuvveti pek yüksektir. Bu sayede hayatı ve aşkı çok ciddi şekilde göstermiştir. Fuzuli'nin sanatının odağında ızdırap ve insan kaynağı vardır. Türkçe üzerine de çok büyük önem vermiştir. Ali Şir Nevai için Türkçe ne ise; Fuzuli için Türkçe odur. Eserlerinde gösterdiği Türkçe başarısıyla dönemindeki kısa ve kaba Türkçe kullanımını ortadan kaldırmıştır. Fuzuli ile birlikte deyim yerindeyse Türkçe'de güller açmış, şaheserler doğmuştur. Eserlerinde Hafızı Şirazi ve Nizamii gibi şairlerin etkisi vardır. Hayatında birçok şaheser yazarak ünlenen şair 3 çok önemli eser yazmıştır. "Divan" eserinde Fuzuli'nin ilminin yüksekliği göze çarpar. Musammat ve Gazelleri de daha liriktir. "Divan" eseri yüzden fazla dile çevrilmiştir. Divan eseri 3000 beyit kadar olup iki defa Türkçe'ye çevrilmiştir. "Leyla vü Mecnun" Arapça yazılmış en ünlü manzum romanıdır.
Furkan Toprak
@furkantoprak
Okumak; Kur'an'ı Kerim'in ilk emridir. Tanrı ilk olarak peygamberden okumasını istemiştir. Neden "dinle, anla, duy, hisset," vb. dememiştir? Okumayı bu kadar kutsal kılan, tüm bilgilerin üstünde tutan 'ilk bilgi'dir. Bilgi de düşünceden doğar. Çiçeklerin yeşermesi, meyvelerin olgunlaşması, kainatın ahengi, canlı ve cansız tüm varlıkların gizemi okumaktan geçer. Beyin olmadan kalbin atması nasıl anlam ifade etmezse okumadan da düşünme olmaz. Kitap okumanın sırrı da insanı düşünmeye sevk etmesidir. Hayatı, kâinatı, varlığı...Tüm bilgiler kitap süzgecinden geçmedikçe günyüzüne çıkmaz. Okumak insan için sudur, kalptir, havadır, hayattır, oksijendir. İnsanı dünyaya gönderen Kudret, insandan okumayı, bulmayı, araştırmayı, aklını ve yüreğini ortaya çıkarmasını ister. Peki okumak neden insana özgüdür? Çünkü dünyada görülen üç tür canlı vardır: Hayvanlar, bitkiler ve İnsanlar. Hayvanların iradesi yoktur, içgüdüleri vardır. Bitkilerin iradesi ve içgüdüleri yoktur. Ancak insanda hem irade hem de güdü vardır. Bu yüzden evreni, insanlığı, yaşamı güzelleştirmek, onarmak sorumluluğu insan üzerine yüklenmiştir. İnsanın üstüne yüklenen yükü ancak okuyarak hafifler. Ancak okumak salt bir dudak oynatmak, göz takibi yapmak, kalem tutmak değildir. Gazali'nin ifadesiyle okumak üç türlüdür: Dilin okuması kıraat, aklın okuması tefekkür, kalbin okuması hayattır. İnsanın doğumundan ölümüne değin yaşadığı tüm ilişkiler, durumlar aslında okumadır. "Beşikten mezara kadar okumak" deyimi okumanın önemini vurgulaması açısından önemli deyimlerin başında gelir. Boyalama defterinden başlayarak insanın gördüğü, duyduğu, dokunduğu, tattığı, kokladığı her yerde okunmayı, anlaşılmayı bekleyen nesneler ve varlıklar vardır. Bazen küçük bir çocuğun balonlarını seyretmek okumadır. Bazen düşeni kaldırmak okumadır. Okumak kimi zaman öğrencinin gözyaşlarında kimi zaman da annenin ilk çocuğunu kucağına almasındadır. Okumayı en değerli kılan insanlar engellerine rağmen zorluklara göğüs geren dezavantajlı gruplardır. Yürüyemediği halde tekerlekli sandalye yardımı alan, görmediği halde değnekleriyle hayat mücadelesi veren kimselerdir. Çünkü bu grup insanlar hayatın içinde yer almak, topluma karışmak, diğer insanlarla aynı ortamı paylaşmak için hayatı kendi biricik, rengarenk pencerelerinden izler. Diğer insanlar onların görünüşlerine, konuşma tarzlarına, yaşam biçimlerine yabancılaşabilir. Onlar kendileri gibi görmeyip izole edebilir. Tüm bunlar engelli insanlara hayatı farklı bir gözle görmelerine fırsat verir. Görmeyen birine Picasso'nun "Ayna Karşısındaki Kız", duymayan birine Mozart 'ın 'Küçük Bir Gece Müziği' ile ilgili sorular sorduğunuzda verdiği cevapların sizleri ne kadar da şaşkına çevirebileceğini tahmin edemezsiniz. Engelli insanlar, engellerinin onlara getirdiği avantajları kendi okumalarından yola çıkarak değerlendirir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2024/07/IMG_20240709_152014-1.jpg" alt="" width="280" height="157" /> Okumak; dipsiz bir kuyu, bitmek bilmeyen yolculuk, içtikçe susatan sudur. Okuyan her insan aslında kendine dürüst olursa ne kadar da güçsüz olduğunu kendine itiraf etmeye kalkar. Okumanın özünde yine insanın kendisi vardır. Bir süreliğine ıssız bir yere çekilip hayatını, dönemini, tanıdığı veya tanımadığı her şey üzerine bir mercekle bakan her insan hayatı ne kadar da az okuduğunu düşünmekten ve itirafını yapmaktan kendini alamaz. Okumak ömür üstüne ömürdür. Her kitap kendi okumasını yapar. Dünyada ne kadar insan varsa o kadar da özgün kitap vardır. Kitapların her yaprağı birbirine bağlı ve iç içedir. Sonuç olarak; her insan bir kitaptır. Her kitap eşsiz dünyadır.
Akıl Hastanesi deyince akla ilk olarak neler gelmektedir? Deliler, bağırmalar, tek tip giyinen insanlar... Toplumdan izole edilen, belirli mekanlarda gözetim altında tutulan hasta görülen insanların bir arada tutulduğu küçük hapishane. Hastaların kendilerini ifade etmekte zorlandığı, sürekli aynı cümleleri tekrarladığı sosyal hayattan uzak rehabilitasyon vermekle yükümlü "özel" hastanelerdir. Gerçeklikle hayal ürünü olay ve durumları bağdaştıramayan hastalar toplum tarafından "tehlikeli" görüldükleri için sokakta, alışveriş merkezlerinde, çarşıda, pazarda veya parklarda karşılaşılmak istenmeyen azınlıklardır. Acaba hangi sebeplerden ötürü insanlar akıl hastanelerinde gözetim altında tutulur? Akıl Hastaları birçok sebeple toplumdan uzaklaştırılır. Sebepleri hastadan hastaya değişmekle beraber başlıca nedenleri şunlardır: 1) Sürekli üzüntülü olmak. 2) Aşırı sters ve kaygı yaşamak. 3) Gerçeklikle bağını koparmak. 4) Gereksiz yere sinir krizi geçirmek. 5) Aşırı öfke duymak. 6) Cinsel dürtülerde sıradışı davranmak. 7) İntihar düşüncesine kapılmak. Akıl hastalarının hastalıklarının temelinde "düşünce krizi" yatar. İntihar etme düşüncesi, kaygı, sinir gibi düşünceleri kendi zihinlerinde olağan hale getirerek söz konusu duygulara farklı anlamlar yüklerler. Yaşadıkları binaların bakımsızlığı, yatakhaneleri, koridorlarda gördükleri panolar, demir kapılar onların içindeki huzursuzluğu taşırır. Taşma sonucunun etkisiyle kendilerini görmeye gelen ebeveynleri, dostları, ve arkadaşlarını iyi olduklarını onlara mantıklı konuşmaya çalışarak, kekelemeden, ele ve vücut kontrolünü sağlamaya çalışarak karşılarında bulunan insanlara "güven duygusu" vermeye çalışırlar. Kendi içinde bocalama hâli söz konusu hastayı geçici iyi olma hâline çevirir. Bu hal, hastanın kendini oylamasıyla devam eder. Akıl Hastaneleri'nin toplumdan, çevreden ve insanlardan uzak diyarlara yapılması ne kadar doğru? Daha düne kadar kendi evinde, iş yerlerinde ve toplumun içinde insanî ilişkiler kuran, evden işe , hastaneden okula kadar hemen her yere ayak basan söz konusu hastaların bir anda toplumdan soyutlanması toplum ve bireyler açısından tehlikelidir. Çünkü yalnız yaşamak, insanın günlük yaşamda sıradan karşılanan yemek yapmak, işe gitmek, ev temizliği yapmak gibi rutin işlerini yapamaz hale gelmesine sebep olmaktadır. Söz konusu durum her insan için geçerli olmasa da, Doğu Kültürü ile yetişmiş, ailesiyle daha iç içe yaşayan, her zaman onların görüşleri ve ikazlarıyla hareket eden, kendi sınırlarının pek dışına çıkamayan insanlarda belirginleşir. Kapalı kültürler, dışarıdan korkan, cesaretini toplayamayan insanlarla iç içedir. Gelenekten geleceğe aktarılan örf, adet ve dünya görüşüyle kalıplaşmış değer yargılarını nesillerden nesillere aktarırlar. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2024/07/IMG_20240712_162059.jpg" alt="" width="300" height="169" /> Akıl Hastaneleri; okul, hastane, iş yerleri, AVM'ler gibi insanların birarada iletişim kurduğu, ilgi ve ihtiyaçlarını karşıladığı kurumlardır. Akıl Hastanelerini toplumdan dışlamak, onları görmezden gelmek, hastaları topluma kazandırmak için ilgilenmemek toplumların kendine verdiği derin zararlardan biridir. Toplum hiyerarşik olarak farklı basamaklarda şekillense de tüm kurumlar birbirinin eksik veya yanlış taraflarını düzenlemek için işbirliği yapar. Akıl Hastanelerindeki hastaları da aynı gözle inceleyip onlara önce fiziksel ve psikolojik tedavi uygulayıp daha sonra onları toplumun içinde yedirip, toplumun huzur ve güvenliğinin sağlamak için çalışmak elzemdir. Toplumlardaki her kurum piramidin bir koludur. Taşlar biraraya gelmeden toplum oluşmaz.
<strong>Bilgi</strong>ye ulaşmak saf <strong>akıl</strong>dan mı yoksa <strong>duygu</strong> ve <strong>deneyim</strong>den mi geçer? Kesin ve apaçık bilgiye sadece akıl yoluyla ulaşılabilir mi? Bilgiye akıl yoluyla ulaşılabilir olduğunu savunan <strong>Rasyonalizm</strong> Antik Yunan Felsefesi'nde <strong>Sokrates</strong>, <strong>Aristo</strong> ve <strong>Platon</strong> tarafından gelişen bir akımdır. Rasyonalizm İslam Dünyasında <strong>Farabi</strong> tarafından; Modern Felsefe Döneminde ise <strong>Descartes</strong>, <strong>Spinoza</strong> ve <strong>Hegel</strong> tarafından savunulan akımdır. Rasyonalizm bilginin kaynağının akıl olduğunu, doğru bilginin ancak akıl ve düşünce ile ortaya çıktığını tezler. Buna göre kesin ve evrensel bilgi akıl aracılığıyla, tümdengelimsel yöntemle oluşur. Her bireyin eşit ve değişmez ussal ve mantıksal ilkelere sahip olduğunun varsayımı ile çeşitli Apriori (deney öncesi bilgi ve açık bilgi) olduğu düşüncesindedir. Rasyonalizm Avrupa'da genellikle Kıta Felsefesi olarak tanımlanır. Çünkü İngiltere'de deneycilik baskındır. Bir kişinin kendisini akılcı olarak tanımlaması için şunu kabul etmesi gerekir: Akılcı sezgi Apriori bilgimizin tamamı veya bir kısmının kaynağıdır. Yeni doğuştan gelen bilgileri kabul ederek bilgiyi anlama yolunda akla, sezgiye ve deneyim öncesi bilgiye güvenmektir. Tabii ki hiçbir filozof deneyi tamamen reddetmemiş, deneyin kesin bilgiye ulaşmada yetersiz olduğunu söylemişlerdir. Bu akım <strong>Empirizm</strong>'in karşıt görüşüdür. Empirizm'in Apriori bilgiyi reddedip asıl bilgi kaynağı olarak deney ve deneyimi görmesindedir. Modern Dönem' de Batı Felsefesi'nde Rasyonalizm Akımı Kurucusu Descartes'ten söz etmek gerekir. Descartes filozof, matematikçi ve bilim insanıdır. Felsefeyi her türlü dinsel ve siyasi otoritenin baskısından kurtarmaya çalışmıştır. Descartes'e bilgi 3 kaynaktan elde edilir. Duyu organları, hayal gücünden ve doğuştan bilgiden gelir. Kesin bilgiye ulaşmak için Descartes yöntemini apaçıklık, analiz, sıra ve sayış olarak dört kurala dayandırır. Bu yöntemi ortaya atmasının sebebi de yaşadığı çağdaki kilise ve bilim dünyası tarafından dayatılan dogmalardır. Bu bilgilerden herhangi bir bilgi şüpheli ise o bilginin doğruluğu kesin değildir. Descartes'e göre en kesin bilgi matematik bilgisidir. Matematiğin herhangi bir duyu organı ile bağı olmaksızın değişmez sonuçlar verdiğini söyler. Basit bir örnek vermek gerekirse; sabah uyandığımızda 2+2'nin 4 ettiğini biliriz. Gece uyduğumuzda da 2+2'nin 4 ettiğine hala eminiz değil mi? İşte görüldüğü gibi akla dayanan, matematiksel bilgi asla doğruluğunu kaybetmez. Kendisinin çok bilinen bir sözü de vardır. "Cogito ergo sum" Yani; "Düşünüyorum; öyleyse varım." Peki nedir bu düşünme, bu var olma? <img class="alignnone wp-image-64849" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2024/02/k-mitch-hodge-dIxNPbPqTuc-unsplash-300x188.jpg" alt="" width="705" height="442" /> Bu önerme ile "Her şeyden kuşku duyabilirim fakat kuşku duyduğumdan kuşku duyamam. Çünkü kuşku duyma düşüncenin formudur." demiştir. Düşündüğümden kuşku duyamam. Düşünme bir düşüneni gerektirdiği için düşünen olarak kendi özne varlığımdan kuşku duyamam." Descartes şüpheci bir tavırla düşünmeyi ve elde ettiği bilgiyi ayıklamayı seçmiştir. Bu ayıklama her türlü bilginin şüphe edilebilir olduğunu göstermiştir. Empirizm ise; Antik Yunanca'da "deney, deneyim, duyu verisi" olarak çevrilen "Emperia" kelimesinden türetilmiştir. Bu bağlamda her türlü deney zorunlu olarak bir canlının, hayvani bir organizmanın duyumsama yetisini gerektirir. 5 duyu organı ile edilen bu bilgiler hayvanlardan farklı olarak sadece insan türüne ait olan düşünme, ayırt etme yetisi sayesinde kavranır ve bir duyu organı algısına dönüşür. Bilginin duyular sayesinde deneyim kazanabileceğini öne süren görüştür. Empirizm'e göre insana doğuştan gelen bilgi yoktur. İnsan dünyaya boş bir levha (Tabula Rasa) olarak gelir. İnsanlar deneyimleri sayesinde öğrenir, büyür ve gelişir. Rasyonalizm'e karşı olan Emprizm sadece duyum ve deneyim yoluyla elde edilen bilgileri kabul eder. Her türlü bilginin sonradan deneyimle, duyumlarla elde edildiğini ileri süren felsefi temele dayanır. Empirizm'e ortaya çıkarken Antik Filozoflar önemli rol almıştır. Örneğin Demokritos'un Atom Teorisi muazzamdır. Maddeci doğa bilimi kökleri Demokritos'a dayanır. Aynı zamanda nedensel - zorunlu evren anlayışı ve bu anlayış ekseninde temellenen felsefi- bilimsel düşünce köklerini Demokritos'ta bulur. Doğa filozoflarının Arkhe arayışı içinde oldukları dönemde " Her şeyin özü nedir?" diye sorulduğunda <strong>Demokritos</strong> için 'Atom' olmuştur. Her şey atom ve atomların hareketliliğinden ibarettir. Diğer bir filozof Epikur'a göre de duyum yoluyla elde edilen veriler bilginin kendisi değildir. Elde edilen bilgiler ancak duyular ile algılanabilen yansımalardır. Duyu organlarının yanıltıcı olabileceğini ya da yansımaların farklı şekillerde algılayabileceğini öne sürer. Epikur'a göre insanın deneyimleri içinde bulunduğu duygu durumu algılama sürecini etkiler. Ve kişilerin bir bilgiye ulaşmasını engeller. Epikur burada akıl ile bunları ayırt etmek ve kesin doğru olanlar ile bilgiye ulaşmayı hedeflemiştir. Duyu organlarınca elde edilen duyum ve izlenimler akıl vasıtasıyla tasavvurlara dönüştürülür ve böylece bilgi ortaya çıkar. Sırada Modern Deneycilik var. Modern Dönem'de Emprizm'i sistematik hale getiren filozof John <strong>Locke</strong> göre bilginin kaynağında deney ve deneyim vardır. Ona göre insan eylemleri ve bilgisi deneyimden kaynaklanır. John Locke, Rasyonalistlerin görüşlerine karşı çıkmış ve tüm bilgilerin deneyden geldiğini savunmuştur. Zihinde daha önce duyularda bulunmamış olan hiçbir şey bulunmaz. <img class="alignnone wp-image-64850" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2024/02/gabriella-clare-marino-Hx8HaI4ERkA-unsplash-300x200.jpg" alt="" width="686" height="457" /> Locke'a göre bilginin iki kaynağı vardır: Dış dünyayı duyularla tanınmamızı sağlayan dış deney (duyum), ikincisi ise zihnimizin çeşitli işlemlerini bize bildiren iç deney (refleksiyon)dur. Kaynağı deney olan bu tür bilgilere felsefede <strong>Aposteriori</strong> (deneyimden sonra gelen) bilgiler denir. Elde edilen tüm bilgiler Aposteriori bilgilerdir. Locke'a göre bilginin olması için şunların olması gerekir. İlk olarak elde edilen tasarıları anlatan algı; ikincisi bellek. Elde edilen bilgileri depo eden kısımdır. Üçüncüsü de ayırt etmedir. Dördüncü de karşılaştırmadır. Bilgilerin iyi ve kötü yönlerini karşılaştırır. Beşincisi de birleştirmedir. Elde edilen bilginin iyi taraflarını alıp daha iyi bir metot üretmek için olumlu tarafların sentezini yapma yetisidir. Sonuç olarak John Locke özetle şunu savunur: <blockquote>"Gerçekten de zihinde deneyden gelmeyen hiçbir şey yoktur. Yalnız zihnin kendisi müstesna."</blockquote>
Size pembe bir fil düşünmemeye çalışın denilse ne yapardınız? Muhtemelen onu düşünürsünüz. Çünkü pembe fil zihninizde belirir belirmez bilinçli olarak onu düşünmemeye çalışarak ondan kurtulmak imkansızdır. Ve ondan ne kadar kurtulmaya çalışırsanız o kadar aklınızda kalır. Fil benzetmesi genellikle mücadeleci düşüncelerden zorla kurtulmaya çalışmanın ne kadar güç olduğunu göstermek için kullanılır. Ama bu benzetmeyi hayatımızla ilgili tatminsizliklerimize karşı oluşturduğumuz tutumlara dair bir metafor olarak kullanabiliriz. Bu durumda pembe fil üzüntü, stres, öfke veya can sıkıntısı olarak ortaya çıkabilen olumsuz genel memnuniyetsizliği temsil eder. İronik bir şekilde ne kadar az memnuniyetsiz olursak memnuniyetsizlik bir o kadar bizimle kalır. Öyleyse kaçmaya çalıştığımız şey aslında o durumdan kaçamama nedenimiz değil midir? Burada "<strong>Ters Çaba Kuralı</strong>"nın temeli olan irade paradoksunu görürüz. Ters Çaba Kuralı'na göre, bir şeyin peşinden ne kadar çok koşarsak o kadar istediğimiz şeyin tersini elde ederiz. Yani basitçe söylemek gerekirse ne kadar uğraşırsak o kadar az başarılı oluruz. Madalyonun diğer tarafında ise denemeyi bırakırsak istediğimizi elde ederiz. Yani bu durumda pembe fil hakkında düşünmeyi bırakmak, mücadelemizden vazgeçmek ve ondan kurtulma arzumuzun bitmesine izin vermek paradoksal bir çözümdür. Pembe fili zorla düşüncelerimizden çıkarmayı denemek yerine kendi kendisine kaybolmasına izin vermeliyiz. Şimdi bu "Ters Çaba Kuralı" pratikte nasıl çalışır ya da daha spesifik olarak istediğimizi elde etmeye çalışmayarak istediğimizi nasıl elde ederiz? Bu sorulara cevap arayacağız. <img class="alignnone wp-image-64794" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2024/02/volodymyr-hryshchenko-inI8GnmS190-unsplash-300x188.jpg" alt="" width="696" height="436" /> "Bir şeyi çalışmadan elde etmek" fikri birçoğumuz için abes olabilir. Özellikle istediğimizi elde etmek için çabalamaya alıştığımız bir dünyada bu daha da ütopik gelebilir. Ancak bunun için birkaç kavramı inceleyelim. <strong>İrade</strong>; dış dünyada bir şey elde etmek için uygun bir çözümdür. Örneğin zengin olmak istiyoruz. Zengin kategorisine girecek kadar parayı elde etmek büyük olasılıkla çaba gerektirir. Veya maratonda koşmak istiyoruz. Bu sefer de uzun mesafeler boyunca koşabilecek kadar dayanıklılık elde etmek için çaba gerekecektir. Fakat Ters Çaba Kuralı bu kadar dünyevi başarılarla ilgili değildir. O bizim gerçekten istediğimizi elde etmekle alakalıdır. Hepimizin peşinde olduğu şey, güzellik. Fakat o nedir? Zenginlik mi, aşk mı, arkadaşlık mı, uzun ve sağlıklı bir hayat mı?... Bu gibi şeyler hoş olsa da onlar gerçek şeyin ucuz imitasyonlarıdır. Bizi aradığımız şeye götüreceğine inandığımız şeylerdir bunlar. Ama Ters Çaba Kuralı'nın netleştirdiği gibi ne kadar çok ararsak o kadar az buluruz. Bu dışsal şartları ne kadar kovalarsak gerçekten arzuladığımız şeyden o kadar uzaklaşırız. Öyleyse ne arzuluyoruz? Mutluluğu mu, aşk ve maddiyatla elde edebileceğimiz bir şey mi? Elin Mats'a göre ne istediğimizi tam olarak bilmiyoruz. Çünkü onu tanımlayamıyoruz. Öyleyse aradığımız şey, arayışımızda saklı olabilir mi? Ve tanımlayamadığımız bir şeyi arıyor olabilir miyiz? Peki durum buysa neden aramaya devam ediyoruz? Yüzeysel şeyleri elde etmenin veya mülkten paraya dış görüntümüzü, dış koşulları değiştirmenin temelde bizi eksiklikten kurtaracağını düşünürüz. İnsanlığın içinde bulunduğu bu durum kolektif bir yanılsamadır. Ters Çaba Kuralı bize durumun tersi olduğunu gösterir. Mevcut koşullardan memnun olmadığımız için kendimizi eksik hissediyoruz. Ne kadar memnuniyetsiz isek o kadar çok acı çekeriz. Memnun olmamız için ne kadar büyük bir değişikliğe ihtiyacımız olursa o kadar az memnun oluruz. Kendinize bir hedef belirlediğinizi hayal edin. Bu da sizi memnun edeceğinize inandığınız bir milyoner isteği olsun. Böyle bir hedef belirlemek sadece memnuniyeti elde etmek için çok çaba sarf etmek anlamına gelmez. Aynı zamanda bu hedeften bu kadar uzak olmanın sizi mutsuz edeceği anlamına gelir. Çünkü istediğiniz şeyle mevcut durumunuzu kıyasladığınızda ne kadar yetersiz olduğunuzun farkına varacaksınız. <img class="alignnone wp-image-64795" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2024/02/christopher-lemercier-12yvdCiLaVE-unsplash-300x179.jpg" alt="" width="706" height="421" /> <blockquote> "İnsanın kabuk toplamış yarasını kaşıma isteği mantıksızdır."</blockquote> Filozof Arthur Schopenhauer'a göre durum tam da böyledir. <strong>Schopenhauer</strong> istediğimiz şeyleri ısrarla istediğimiz sonucuna varmıştır. Evrendeki her şey gibi basitçe yaşamanın temsilcileriyiz. Schopenhauer'a göre irade; mantıksız, yönsüz, sürekli bir çabadır. Ve irade dünyanın sunduğu herhangi bir şeyle sona ermeyen, acı bir hayatı yaşamamıza sebep olur. Bu nedenle patolojik olarak ihtiyacımız olandan fazlasını isteriz. Aralıksız yoksunluk duygusuyla hareket ederiz. Zihin eksikliği algılar. Çünkü şimdiki anın yeterli olmadığına inanır. Bir şey eksik. Ama ne olduğunu bilmiyor. Böylece daha zevkli olduğunu düşündüğümüz şeylere kaçmaya devam ederiz. Fakat oraya vardığımızda sonunda kendimizi kaçmaya çalıştığımız aynı tatminsiz durumda buluruz. Yine Arthur Schopenhauer'a göre "Dolayısıyla her keskin zevk bir hata ve bir yanılsamadır. Ulaşılan hiçbir istek kalıcı olarak tatmin sağlayamaz." Ona göre irade bizim debelenip durmamızın sebebidir. Arayış nedenimizdir. Ama onu takip etmek sizi asla tatmin etmez. Çünkü iradenin kendisi istediğimizi elde etmeyi engelleyen şeydir. Schopenhauer'a göre mutlu olmanın tek yolu iradenin yansıması olduğunu savunmuştur. Söz konusu durum, mutlu, huzurlu, çabalamaktan uzak bir duruma yol açar. Diğer bir deyişle: "Onu çabalamayı bırak. Böylece ona sahip olacaksın." Ters Çaba Kuralı'nı uygulamak asla hedef belirlemeyeceğiniz veya asla değişim peşinde koşmayacağınız anlamına gelmez. Muhtemelen bir değişiklik yapmak ve şimdiki durumu kabul etmemek için sonsuz nedeniniz vardır. Elin Watson'un da dediği gibi "Hayatın gizemi çözülmesi gereken bir problem değildir, fakat deneyimlenmesi gereken bir gerçekliktir."
https://www.youtube.com/live/kvOTxsQn7qY?feature=shared Türkiye'nin gururu <strong>Alper Gezeravcı</strong> ve ekibi Dünya'ya döndü. Peki dönüş yolculuğu nasıl oldu? Hepsi ve daha fazlası için videoya göz atmayı unutmayın!
<strong>Deliryum</strong>; akut veya ani <strong>ruhsal durum</strong> değişikliğidir. İnsanın yapısında bulunan dikkat, <strong>hafıza</strong>, biliş ve <strong>bilinç</strong> gibi durumları değiştiren sistemdir. Ancak sistemdeki değişiklikler kısa sürede gerçekleşmez. Saatler veya günler sürer. <strong>Demans</strong> ise yıllar içinde gerçekleşir. Deliryum olan hastalarda çevreye olan farkındalık çoğunlukla azalır ve oldukça fazla kafa karışıklığı yaşarlar. Eğer onlarla sohbet ederseniz belirli bir konuya bağlı kalamadıkları görülür. Bu yüzden başka bir şey tarafından dikkatleri kolayca dağılabilir. Etraflarına hiç cevap veremeyebilirler. Özellikle güncel olaylarda dahil bir şeyleri hatırlamada güçlük çekerler. Son olarak son vakalarda da görüldüğü üzere halüsinasyon görebilirler. Veya korku, <strong>kaygı</strong>, sinir ve <strong>depresyon</strong> gibi aşırı duygular yaşayabilirler. Bunların çoğu demansın belirtileriyle aynıdır. Diğer taraftan deliryumdaki bu belirtiler değişiklik gösterebilir. Deliryum ve demans birbiriyle benzer özellikler gösteriyor olsa da aslında tamamen farklı özelliklere sahiptir. Belirtilerindeki benzerlikler yüzünden bazen birbirine karıştırılır. Bunun nedeni de deliryum ile demansın birlikte gerçekleşmesidir. Aralarındaki farkı görebilmek için doktorlar birkaç noktaya dikkat eder. <img class="alignnone wp-image-64681" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2024/01/taylor-deas-melesh-fkaQ-cqU4Uo-unsplash-300x200.jpg" alt="" width="695" height="463" /> Öncelikle hastalığın ne zaman başladığı tespit edilmeye çalışılır. Bu de <strong>psikoloji</strong>k durumun değiştiği zamandır. Deliryum bilişte ani gerçekleşen bir durumdur. Hiç belirti göstermeden çok ani değişimlere geçiş yapabilir. Oysa dermans küçük küçük belirtilerle başlayarak gittikçe kötüleşir. Diğer bir yöntem olarak da doktorlar hastaların dikkatini ölçer. Bir yere odaklanıp bunu sürdürmek deliryum hastalar için ciddi derecede zordur. Diğer yandan demansın erken evrelerindeki hastalar genelde dikkatli olurlar. Son olarak ve en önemlisi doktorlar, belirtilerde bir dalgalanma olup olmadığını anlamaya çalışırlar. Deliryumlu hastalarda belirtiler önemli derecede dalgalanma gösterir ve gün içerisinde gelir gider. Belirtiler oldukça sık bir şekilde değişir. Dermanslı hastalar ise zaman içinde oldukça sabit bir hafıza ve düşünme kabiliyeti sergilerler. Durumlar fluctuatio ( dalgalanma ) göstermez. Deliryum vakalarına genelde beyin sinyallerinin gönderilmesi ve alınması sırasındaki bozulmalar yol açar. Genelde oksijen ya da eskiden beynin aldığı bazı maddelerin eksikliği neden olur. Bu yüzden deliryum demansın aksine genel anlamda geçici ve geri dönüşlüdür. Ana farklılıklardan biri de budur. Demans gibi kalıcılığı yoktur. Deliryum'u etkileyen etmenlerden biri de ilaçlardır. Özellikle beyin işlevlerinde değişikliğe yol açan ilaçlar etki eder. Antikolinerjik, psiko aktif ilaçlar ve opioidler bu değişiklikten sorumlu olan ilaç çeşitleridir. Aynı zamanda bazı ilaçların bırakılmasından ve alkolden de kaynaklanabilir. Alkolikler uzun süre alkol kullandıktan sonra aniden bırakırlarsa deliryuma sebebiyet verebilirler. Buna "<strong>deliryum tremens</strong>" denir. Peki deliryum hangi insan gruplarında daha sık görülür? Deliryum insanlar arasında önemli derecede yaşlılar arasında görülür. Birkaç teori olmasına karşılık sebebi bilinmemektedir. Ancak buna yönelik birçok teori de geliştirilmiştir. Teorilerden biri stresli olunduğu zaman asetilkolin sinir taşıyıcısının azalmasıdır. Bu ilaçlarla veya stresli durumlarda da olabilir. Beynin ürettiği asetilkolin biz yaşlandıkça azalmaya başlar ve yaşlı insanlar stresli olduklarında asetilkolin seviyelerindeki düşüşe daha duyarlıdırlar. Diğer teori de biz yaşlandıkça vücudumuzun kandaki toksinleri süzmesi zorlaşır ve beyine asetilkolinlerin girmesi engellenir. Böylece yaşlandıkça beyinde daha pek toksin birikmesine yol açar. Bu sebeple de deliryum olma ihtimali artar. Deliryum geri dönüşlü olduğu için gerektiği şekilde tedavi edilmesi çok çok önemlidir. Fakat tedavi altta yatan sebeplere bağlıdır. Mesela sıvı kaybından şüpheleniliyorsa sıvı ve elektrolit verilmesi sorunu çözer. Ya da sorun ilaçlar ile ilgiliyse ilaçları kesmek deliryumu ortadan kaldırabilir. Deliryuma ihtiyacı olmayan veya iyileşme sürecindeki hastalara destekleyici tedavi sağlanması önemli olabilir. Hastaları sakinleştirmek ve çevreleriyle uyum içinde olmalarını sağlamak oldukça önemlidir. "NE KADAR AZ STRES. O KADAR İYİ." Bulundukları yer ve neler olduğuyla ilgili düzenli sözlü hatırlatmalar, aile buluşmaları, rahatlatma tekniklerini kullanma, doğru beslenme hastalıkla mücadelede önemli tedavi yöntemlerinden biridir.
Siz daha dünyaya gelmeden çalışmaya başlayan <strong>kas</strong>ınızın hangisi olduğunu biliyor musunuz? Tabii ki de <strong>kalp</strong>. Kalp daha anne karnında kan pompalamya başlayan organdır. Peki kalp bu iş için ne kadar büyük enerji harcar? Kalp dakikada 70 ile 75 kez kasılır. Kasların çalışmaya devam edebilmeleri için sürekli olarak besin ve oksijen almaları gerekir. Kaslar tarafından alınan bu oksijen ve besinler kaslara kan aracılığıyla ulaştırılır. Kalbinizin kanı, vücudunuzun her yerine ulaşır ve kan kalpten Aort atard damarıyla çıkış yapar. Peki kanın tamamı aort aracılığıyla kalpten dışarı atılıyorsa kalp ihtiyaç duyduğu besin ve oksijene nasıl ulaşır? Kalp yapısı gereği çok zeki bir organdır. Neden mi? Çünkü aorttan ayrılan iki damar bulunur. Bu damarlar "<strong>koroner arter</strong>ler" olarak adlandırılır. Koroner Arterler de daha küçük artı yolla ayrılarak kalp kasını sarar ve kalp kasına ihtiyacı olan oksijen ve besinleri ulaştırır. Yaşla birlikte damarlarda oluşan birikmeler kan akışını engeller. Bu durum "<strong>Koroner Arter Hastalığı</strong>" olarak adlandırılır. Koroner Arter'in herhangi bir bölümü <strong>hipertansiyon</strong>, enfeksiyon gibi pek çok sebepten hasar görebilir. Örneğin koroner arter zarının bir kısmı bu şekilde hasar görmüş olabilir. Zarın hasar görmesi sonucu kandaki <strong>kolesterol</strong> zarın bu kısmına yerleşmeye başlar. Ama vücudumuzda makrofajlar gibi beyaz kan hücreleri de mevcuttur. <img class="alignnone wp-image-64530" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2024/01/robina-weermeijer-z8_-Fmfz06c-unsplash-300x200.jpg" alt="" width="701" height="467" /> Beyaz kan hücreleri vücudumuzun iç sağlığından sorumlu polisler gibi çalışır. Vücutta kolesterolün birikmeye başlamasıyla birlikte beyaz kanlar hemen olay yerine gelir. Daha sonrak aşamada kolesterol birikiminin sonucunda bölgede <strong>enflamasyon</strong> meydana gelir. Bu da yetmezmiş gibi kalsiyum bölgede birikmeye başlar. Zaman içerisinde arterin duvarı birikir. Buna da "<strong>plak</strong>" denir. Bu kısa oluşumun tam adı "<strong>Atereskleroz</strong>"dur. Türkçe olarak da <strong>damar sertliği</strong> olarak çevrilir. Yunanca atere 'macun'; skleroz da sertleşmek anlamlarına gelir. Burada geçen macun damar duvarında oluşan plaktır. Çünkü duvara macun gibi yapışır. Atardamarlar da buna benzer şekilde elastiktir. Bu plak birikmesi damar duvarlarını deler ve sertleşme yumuşar. Koroner Arter Hastalığı bireyde pek fazla hissedilmez. Çünkü bu hastalığın teşhisinin ortaya çıkması için Koroner Arter'in %70'den daha yüksek tıkalı olması gerekir. Kanın bu tıkanıklıktan geçebilen 25 ile 30'luk bölümü kalbi yalnızca dinlenme durumunda besleyebilir. Hipertansiyon, fiziksel aktivite veya duygu durumunda iniş - çıkışlar olması sonucu nabız yükseldiğinde kalp kasının da daha fazla kana yani oksijene ve besine ihtiyacı olur. Kalp kası damarların plaksız olduğu durumlarda kan damarlarını genişleten bazı kimyasallar salgılar. Ve böylece kalbe daha fazla kan ulaşır. Öte yandan damarlar elastik oldukları için kendi kendilerine genişleyebilme becerileri de vardır. Aterosklerozda ise damar duvarı sertleşir ve elastikiyetini kaybeder. Kap kası bu damarlara kimyasallar gönderip genişlemelerini istese de Arterler genişleyemez. Tüm bunların sonucunda kalp kası ihtiyaç duyduğu kanı alamaz. Dolayısıyla hasta göğsünde ağrı hisseder. Buna "<strong>anjina pektoris</strong>" denir. Anjina "boğma, sıkma" ; pektoris ise "göğüs" demektir. Hasta göğsünde baskı ve ağrı hisseder ve bu his vücudun komşu bölgelerinde de hissedilebilir. Ağrı ve sıkışma hissine nefes darlığı ve terleme de eşlik eder. Ancak söz konusu durum geçicidir. Anjina kalbin oksijen ve besin ihtiyacının arttığı zamanlarda oluşur. Bunun dışındaki oluşan durumlarda hasta rahatsızlık hissetmez. Son olarak; doktorların anjina pektoris olan bir hastaya verecekleri ilk tavsiye yaşam tarzında değişiklik yapmasıdır. Örneğin sigarayı bırakmak kolesterolü azaltacak şekilde sağlıklı beslenmek, düzenli egzersiz yapmak gibi. Kolestrol birikiminin her ne kadar ileri yaşlarda etkisi hissedilse de; başlangıcının 10 yaş civarlarında başladığı tespit edilmiştir. Ve bu durumun temel nedeninin de sağlıksız beslenme alışkanlığı olduğu bilinmektedir.
<strong>Teknoloji</strong> günümüzün vazgeçilmez kavramlarından biridir. Günlük hayatta neredeyse her alanımızın derinliklerine kadar giren bir olgudur. Peki teknoloji nedir ve ilerlemesi nasıl olmuştur? Gelin birlikte bir göz atalım. Teknoloji; insanların kol gücüne dayalı işlerde çalışmasının önüne geçmek için Sanayi İnkılabı ile birlikte gerçekleştirilen, akılsal gücü ön plana çıkaran <strong>sistem</strong>dir. Temeli 1760 yılında İngiltere'nin Manchester şehrinde atılmıştır. O dönemde sanayide, fabrikalarda yoğun kol gücünün eksik kaldığı, üretim, tüketim ve dağıtım zincirinin aksaklığı görülmüş ve bunun önüne geçmek için Sanayi İnkılabı gerçekleştirilmiştir. Sanayi İnkılabı bir bakıma gelecekteki öngörülmesi mümkün olmayan, teknolojik, <strong>teknik</strong> ve ekonomik süreçlerin de zeminini oluşturmuştur. <strong>Bilgisayar</strong>ların, radyoların, telefonların günümüzde geldiği nokta inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Artık uzun kablolu telefonlar, kablolu <strong>internet</strong> ağları, kablolu kulaklıklar pek az kullanılan araçlardan olmuştur. Her geçen gün kendine <strong>yenilik</strong> ve değişiklik kazandıran teknoloji kendisine yeni kavramlar eklemeye devam etmektedir. Öyle ki; sadece 1 yıl gibi kısa sürede teknoloji bünyesine yeni araç ve gereçleri kazandırmaya devam etmektedir. Gelin yeni teknolojik araçlar nelermiş yakından mercek altına alalım. Listemizin ilk sırasını gelecekte hangi noktalara dokunacağı, hangi iş sahalarında görev alacağı merakla beklenen yapay zeka almaktadır. <strong>Yapay zekâ</strong>, insan modelini makine ve bilgisayar kodları üzerine entegre ederek "yapay insan" oluşturma modelidir. İnsanlar gibi düşünen, duyguları olan, sohbet edilebilen, belirli bir işi ve gündelik yaşamı olan yapay zeka şimdiden insanlığın hem merakla beklediği teknolojik araç; hem de "Acaba robotlar insanların yerine geçer mi?" gibi ütopik düşünceleriyle insanların kafasını karıştırmaya devam eden teknik robottur. Yapay zekanın insanlığa nasıl etki edeceği günümüzdeki en popüler sorulardan biri olmaya devam edecektir. <img class="alignnone wp-image-64409" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/12/markus-spiske-iar-afB0QQw-unsplash-300x200.jpg" alt="" width="713" height="475" /> Listemizin ikinci sırasında ise <strong>Sanal Gerçeklik</strong> ve Artırılmış Gerçeklik olarak da geçen Metaverse'dir. <strong>Metaverse</strong> insanların gerçek bir yapıyı incelemeden önce sanal olarak inceleme imkanı sunan, eğitimde sınıfları çok yönlü kullanılabilir hale getiren, mimar ve mühendisler için de bir binanın zemini ve yapısı ile ilgili daha önce bilgi edinmesini sağlayan sistemdir. Sanal Gerçeklik günümüzde hem hayal gücünün ulaştığı son durumu gözler önüne sermesi hem de insanları fiziki ortamdan kurtararak başka dünyaların imkanını sunması bakımından 2023 yılının en gözde teknolojilerinden biri olmuştur. Hayatımızı etkileyen diğer teknolojik araç da <strong>blok zincir</strong>dir. Blok zincir; şirketlerin, alışveriş ve tüketim zincirinin oluşturduğu sipariş, hesap ve ödeme işlemlerinin yürütüldüğü veri tabanlı sistemlerden biridir. Eğlenceden, perakende satışa; finans ile medya sektörüne kadar birçok ilişkinin sürdürülmesini sağlayan bir teknolojik merkezli alışveriş zinciridir. Merkezi olmaması, akıllı şifreler ve akıllı sözleşmeler kurumların ve bireylerin blok zinciri tercih etmelerinin de başlıca sebeplerinden bazılarıdır. Listede <strong>drone</strong>lardan bahsetmeden de geçilemez. Drone'lar havada asılı duran ve sürekli gezen özellikleriyle bulundukları alanının güvenliğini sağlamak başta olmak üzere fotoğrafçıların belirli bir mekanı çekmek, askerlerin güvenlik taraması işlemlerinde ve video çekmek gibi amaçlarla kullanılır. Drone'lar uçuş süreleri yaklaşık 30 dakika olmakla beraber birçok iş sahasında kendisinden faydalanılan teknolojilerden biridir. <img class="alignnone wp-image-64410" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/12/alexandre-debieve-FO7JIlwjOtU-unsplash-300x200.jpg" alt="" width="1088" height="725" /> 2023 yılında hayatımıza giren son teknolojilerden biri de koku alma teknolojisidir. Başta tıp sektörü olmak üzere kullanım amacına göre geniş bir kullanım yelpazesine sahiptir. 4DX, FeelReal, ScentDome. gibi teknik aletler koku almaya göre ayarlanmış teknolojik araçların zirvelerini oluşturur. Kokular zihnin hatırlamasını sağlamak, bir nesneye veya gıdayı tanımak görevini gören hassas yapılardır. Koku alanındaki gelişmeler sadece insan yaşamını kolaylaştırmakla kalmayıp ilerleyen dönemlerde adli ve polislik vakalarda da en çok tercih edilecek teknolojik gelişmelerden biri olacaktır. Sonuç olarak; 2023 yılında ortaya çıkan teknolojiler hayatımızda birçok sektörde ilerleyen dönemlerde sık sık karşılaşacağımız ürünlerden olmaya devam edecektir.
Hiç şüphesiz <strong>sosyal bilimler</strong> ve <strong>fen bilimlerinin</strong> olmazsa olmaz alanı <strong>matematiktir</strong>. Tarihte matematik ile ilgili ilk büyük çalışmaları yapan isim de İranlı şair, âlim, filozof ve matematikçi <strong>Ömer Hayyam</strong>'dır. Hayyam, 18 Mayıs 1048'de İran'da dünyaya gelmiştir. Ömer Hayyam, çocukluğunun bir bölümünü günümüzdeki Afganistan'ın kuzey bölgesinde <strong>Şeyh Muhammed Mansuri</strong>'nin yanında eğitim alarak geçirmiştir. Hayyam'ın biyografisini anlatan birkaç eserde onun<strong> Nizamülmülk</strong>'te <strong>Hasan Sabbah </strong>ile aynı medresede okuduğu rivayet edilir. <strong>Rubaileriyle</strong> ünlü olan Ömer Hayyam bilindiği üzere iyi bir matematikçidir. <strong>3.dereceden bilinmeyenli denklemler</strong> ile ilgili yazdığı bir eserinde bilinmeyen rakamının yerine, Arapça'da ''şey'' anlamına gelen kelimeyi kullanmıştır. Daha sonra bu eserleri diğer dillere geçirirken İspanyolca "kısayol" olarak geçmiştir. En sonunda bilinmeyen olarak bilinen "x" halini almıştır. Hayyam'ın rubailerinde dünya, varoluş, Allah, devlet ve toplumsal örgütlenme biçimleri gibi hayata ve insana ilişkin özgürce ve sınır tanımadan akıl yürütülen anlatımlar vardır. Özellikle <strong>özgür irade</strong> ve <strong>cennet-</strong> <strong>cehennem</strong> ile ilgili kavramları ele aldığı kinaye yüklü birçok rubaisi vardır. 21 Aralık 1071'de tamamladığı <strong>Celali Takvim</strong> olarak bilinen icadı için büyük çaba sarf etmiştir. <strong>Güneş yılına</strong> göre düzenlenen bu takvim 5000 yılda bir gün hata verirken; güncel olarak kullandığımız <strong>Gregoryen Takvim</strong> 3330 yılda bir gün hata verir. Yani Hayyam'ın takvimi günümüz takviminden 3'te 1 oranında daha başarılıdır. Astronomi, matematik ve tıp gibi çeşitli alanlarda eser kaleme alan Ömer Hayyam'ın eserleri birçok dile çevrilmiştir. Hatta kendisi <strong>İbni Sina</strong>'dan sonra Doğu'nun yetiştirdiği en büyük bilgin olarak kabul edilir. Geçmişten bugüne eserlerinin yalnızca 18 tanesinin günümüze ulaşmış olmasına rağmen tarihte kaybolan başka eserlerinin de olduğu bilinmektedir. Ömer Hayyam sadece eser bırakmakla kalmamış, <strong>İran ve Doğu Edebiyatı</strong> 'nın <strong>Rubai Kurucusu</strong> kabul edilmiştir. Günümüzdeki birçok rubai de ona atfedilir. Bugün <strong>Rubailer</strong> olarak bilinen eserde de hangi rubailerin ona ait olduğu bilinmemektedir. Çünkü sonradan birçok kişi onun adını kullanarak rubailer kaleme almış ve bir bakıma Ömer Hayyam, Yunus Emre'ye dönüşmüştür. Bir çadırcının oğlu olarak dünyaya geldiği için Acem dilinde Çadırcı anlamına gelen "Hayyam" soyadını almıştır. O, herkesten farklı olarak yaptığı çalışmaların çoğunu kaleme almamıştır. Oysa okullarda geçen birçok teorinin kaynağı O'dur. Öyle ki; <strong>Decart</strong> ve <strong>Pascal</strong> gibi birçok önemli bilim insanının buluşları Ömer Hayyam'ın teorileriyle temellenmiştir. <strong>Öklid</strong>'ın ''<strong>Paralel Postulat</strong>'' çalışmalarıyla matematik dünyasında sık sık adından bahsettiren Ömer Hayyam, Türkiye'de ve Batı'da "<strong>Rubaiyat Şairi</strong>" olarak bilinir. <img class="alignnone wp-image-64211" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/12/EwmyRj0XAAIS6nw-300x158.jpg" alt="" width="767" height="404" /> Ünlü filozof Bertrand Russell 3 kitaplık eserinde Fars kültürünün entelektüel ve sanatsal başarılarını anlattıktan sonra Hayyam hakkında şunu söylemiştir: "Şair ve Matematikçi olarak tanıdığım tek insan..." Hayyam'ın ününü sağlayan <strong>Cebir Risalesi</strong> ve <strong>Rubaiyat'</strong>ı Semerkant'ta kaleme almıştır. Hatta Hasan Sabbah ile ortaya atılan teorilerin sebebi de budur. Halihazırda Hayyam'ın matematiksel çalışmaları üç kategoride değerlendirilir: <ol> <li>Temel cebirsel geometrinin ilk formülasyonu,</li> <li>Oranlar kuramındaki çalışmalar,</li> <li>Paraleller kuramındaki çalışmalar.</li> </ol> Güncel bilimsel bulgular Hayyam'ın matematiksel çalışmalarının geçmişte bilinenlerden daha da önemli olduğu saptanmıştır. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü <strong>UNESCO</strong> Hayyam'ın başarılarını kutlamak için 1999 yılında uluslararası bir kollegyum düzenlemiş ve ardından Hayyam'ın önemli matematiksel çalışmalarının özenle basılmasına karar vermiştir. UNESCO'nun "<strong>Beytül Hikmet</strong>" projesi kapsamında Paris'te yaşayan ünlü <strong>Sirki Raşet</strong> ve Hayyam üzerine hazırladığı doktora çalışması<strong> Bir Can Baharzade Hayyam</strong>'ın matematikle ilgili mevcut ve şimdiye kadar ulaşılamayan önemli el yazması eserlerinin tenkitli yayınlarını yani edisyon kritik görevini üstlenmiştir. Bu basımlar önce Fransızca daha sonra İngilizce olmak üzere birçok okuyucuya ulaştırılmıştır. Ömer Hayyam'ın eserleriyle ilgili geçmişten bugüne birçok spekülasyon vardır. Özellikle şiirleriyle ilgili. Örneğin rubaiyat, birçok kişiye göre anonimdir. O nedenle rubaiyatların onun eseri değil, birçok rubainin birleşimi olarak görenler de vardır. Rubaiyatların hangilerinin Ömer Hayyam'a ait olduğu söz konusu nedenlerden dolayı tartışmaya açıktır. Bilinene göre Ömer Hayyam'ın 158 rubaisi vardır. Ancak onunun adına yazılan rubailerin sayısı binlerle ifade edilir. Konuyla ilgili Raşid'in açıklaması şöyledir: " Bildiğim kadarıyla şimdiye kadar bundan emin olmamızı sağlayacak bilgiye sahip değiliz. <strong>Beyhakî Arudi</strong>, <strong>Seyfâhi</strong> ve <strong>İbn-i Esir</strong> gibi tarihçi kişiler tarafından Matematikçi Hayyam hakkında verilen bilgilerden hiçbiri Şair Hayyam hakkında hiçbir şeyden bahsetmiyor. Öte yandan şairden bahsedenler de Matematikçi Hayyam'dan bahsetmiyorlar.'' Raşid'e göre şair Hayyam ile matematikçi Hayyam'ın birleştirilmesi tarihsel olarak Rubaiyat 'ın yazılmasından çok sonraya denk gelir. Tartışmaların ışığında Ömer Hayyam'ın matematiğe katkıları ise şöyledir: <ul> <li> "<strong>Pascal Üçgeni</strong>" olarak bilinen matematiksel kavramın temelini oluşturmuştur.</li> <li> <strong>Binom açılımını</strong> tarihte kullanan ilk kişidir.</li> <li> İsfahan'da kurduğu <strong>Rasathane</strong>'de üç yıl boyunca gökyüzünü inceleyerek bilimsel çalışmalar yapmıştır. Hatta kendi doğum tarihini de gökbilimci hassasiyetiyle kendisi bulmuştur. "Ben ne zaman doğudum?" diyerek araştırmalar yapmış ve kesin sonuca ulaşmıştır.</li> </ul> Ömer Hayyam'ın Hasan Sabbah ile ilişkisi<strong> Amin Malof</strong>'un <strong>Semerkant</strong> eserinde de vurgulanmıştır. Öyle ki; <strong>Büyük Selçuklu Devleti</strong> veziri <strong>Nizamülmülk</strong> de çok güvendiği ve bilgisine hayran kaldığı Ömer Hayyam'dan devlet yönetimi adına yardım istemiş ancak Hayyam bu teklifi kabul etmemiştir. <img class="alignnone wp-image-64215" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/12/124145330_1a1c0ae0-9625-49f8-a93d-3641153eb83c-300x169.jpg" alt="" width="737" height="415" /> Türkiye'de maalesef Ömer Hayyam ile ilgili yeterince bilgi yoktur. Avrupa Ömer Hayyam hakkında daha fazla bilgiye sahiptir. Ömer Hayyam bu yüzden Doğu 'nun en fazla hayranlık duyulan şairi ve en tanınmış kişilerindendir. 1892'de Londra'da onun adına bir kulüp kurulmuş, 1970'de Ay'ın üzerindeki bir kratere ve 1980'de de yeni bulunan kuyruklu yıldıza adı verilmiştir. Rubaileri sadece şiir bağlamında değil; felsefe ve hatta matematik alanında bile yorumlanmıştır. Rubailerin Latince çevirileri 18. yüzyılda ortaya çıkmaya başlamıştır. Hatta <strong>Dinler Tarihi</strong> olarak bilinen kitapta bu rubailere yer verilmiştir. Ancak Onu Batı'ya tanıtan ve sevdiren isim <strong>Edward Fitzgerald</strong>'tır. Bir rivayete göre Hayyam ile ilgili belgeler bir geminin içinde taşınırken geminin batmasıyla birlikte kayıplara karışmıştır. O gemi ise efsanevi <strong>Titanic</strong>'tir. Din, matematik, edebiyat alanında çok önemli katkılar sağlamış Ömer Hayyam 4 Aralık 1131'de arkasında birçok eser bırakarak dünyaya gözlerini yummuştur.
<strong>Siyonizm</strong>; 19. yüzyılda ortaya çıkan ve <strong>Filistin</strong>'de bağımsız bir <strong>Yahudi Devleti</strong> kurmayı amaçlayan ideolojik ve siyasi temelli bir politikadır. Bunu öğrenmenin temel yolu Yahudi tarihini okumaktan ve anlamaktan geçer. Yahudiler'in tarihi 4 bin yıl öncesine dayanmaktadır. 1800'lerin sonu ve 1900'lerin başında Yahudiler kutsal toprakları çok istemiştir. Peki ama neden? Bunun cevabını almak 18. yüzyıla kadar geri gitmek gerekir. O dönemlerde "<strong>Judea</strong>" Filistin'in güney bölgesine verilen isim ve Roma'ya bağlı vilayettir. Söz konusu bölge Yahudiler için de kutsal bir mekandır. Çünkü <strong>Kudüs</strong> oradadır. Roma Kuvvetleri Yahudiler tarafından çıkan ayaklanmaları bastırmış, daha sonra burada bulunan Yahudileri sürgüne göndermiştir. Yahudileri bu topraklardan kovmanın yanı sıra Judea'nın adını da "<strong>Sirya Palestina</strong>" olarak değiştirmiştir. Günümüzde Filistin denilen bölgedir. Ancak Yahudiler burada da yaşayamamış, gruplar halinde Avrupa'da, Orta Asya'da hatta Hindistan'da yaşamaya başlamıştır. Maalesef birçok kez zulüm, şiddet altında kalmıştır. Çoğunlukla da Avrupa'da yaşamışlardır. Hristiyan Kilisesi yaşadığı tüm olumsuz durumların suçlusu olarak Yahudileri ve kiliseleri sorumlu tutmuştur. Özellikle Rusya durumu desteklemiştir. Günümüzde Yahudi kökenli ibadetlerin kökeni de bu <strong>Siyonist</strong> Dönem'de oluşmuştur. Aslında yaşanan kötü dönemleri anma ve hatırlama üzerine kuruludur. 1860 yılları ise <strong>Thedor Herzl</strong>'in doğduğu yıldır. Teodor, Almanca konuşan Avusturya - Macaristan İmparatorluğu'nda yaşayan Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Ailesi oldukça dindar yapıdadır. Gençken laik kalmayı başarmış olan Teodor büyüdüğünde gazeteci olmuş, 1800'lerin sonunda Avrupa ve Rusya'da yaşanan Yahudi zulmünü anlamaya başlamıştır. 1884'te Paris'te "<strong>Dreyfus Olayı</strong>" yaşandığında oldukça gençtir. Dreyfus Olayı, Yahudi bir Fransız polis ülkeye ihânet ve casuslukla ithâm edilmiştir. Sonrasında ise suçlamaların asılsız olduğu anlaşılmıştır. Kimi insanlar yaşanan olayın Teodor düşüncelerinin temelini oluşturduğunu söylemiştir. Öyle midir bilinmez ama Teodor'un fikirleri durumdan etkilenmiştir. Teodor'u etkileyen diğer durumlardan biri de okuduğu tarih kitaplarıdır. 36 yaşına geldiği 1896 yılında da birtakım gelişmeler yaşanmaya devam etmiş, Teodor "<strong>der juden stad</strong>" isminde bir kitap yazmıştır. "<strong>Yahudi Devleti</strong>" olarak Türkçe'ye çevrilen kitapta Yahudiler'in bir toprağa, bir vatana olan ihtiyacı açık şekilde anlatılmıştır. Kitapla birlikte politik bir düşünceyi temelinde şekillenen "Siyonizm" ortaya çıkmıştır. Peki Siyonizm nedir, kökeni nereden gelmektedir? Siyonizm; kelimenin kökeni olan Siyon; günümüz <strong>Kudüs</strong>'te bir dağın adıdır. Vatanı simgeler. Politik bir temele dayandığı daha önce de ifade edildiği üzere Siyonizm, Yahudiler'in eski topraklarına, vatanlarını geri dönmeyi savunan bir düşüncedir. Teodor'un kitabında geçen bir alıntı şöyledir: <blockquote>Biz tek bir milletiz. Bizler her yerde onurumuzla toplumsal yaşama karışıp kendi halimizde bir birlik oluşturmaya ve atalarımızın itikadını, inancını korumaya gayret ediyoruz. Ancak ne yazık ki; bunu yapmamıza izin verilmiyor. Bizler boş yere bulunduğumuz ülkede sadık biçimde vatanseverlik gösteriyoruz. Sadakatimiz bazı durumlarda aşırı noktalara gidiyor. Boş yere mülkiyete ve hayata aynı fedakârlıkları veriyoruz. Yaşadığımız ülkenin bilim ve sanattaki şanını veya ticaret yaparak ve iş sahası oluşturarak zenginliğini arttırmak için boş yere çalışıyoruz. Yüzyıllardır yaşadığımız ülkelerde biz halen yabancıymış gibi hor görülüyoruz. Bu ülkeler Yahudilerin acıyı çok önce tecrübe ettikleri topraklar ve onların bu ülkelerin sahiplerinin ataları bu topraklara çok sonraları yerleşmişler. Baskı ve işkence bizi yok edemez. Dünyada hiçbir millet bizim kadar acı çekmemiş, eziyet görmemiştir. Filistin her zaman bizim unutulmaz vatanımız olacaktır.</blockquote> Bunun üzerine ertesi yıl 1897'de 1. Siyonist Kongresi toplanmıştır. Bu kongreye Yahudi devletini kurmak ve bunu düzenli bir şekilde yapmak isteyenler katılmış ve söz konusu devlet Filistin'de kurulmak istenmiştir. Bunun yanında göçe müsait olan Arjantin, Afrika ve Uganda da seçenekler arasında yer almıştır. Fakat tarihî geçmişinden dolayı arzu edilen yer kesinlikle Filistin olmuştur. Siyonistlerin gözünde Teodor vizyoner bir kahramandır. Çünkü durumu mükemmel bir şekilde yönetmiştir. Hatta Filistin için o zamanlarda Osmanlılarla özel olarak görüşmüştür. Teodor bunu başaramamıştır; ilk kongrede durumu tespit etmiş, durumun zaman alacağını anlamıştır. Teodor anılarında daha o zamanlarda İsrail'in doğuşunun sinyallerini vermiş, bunun 50 yıl içinde gerçekleşeceğini yazmıştır. Teodor, Yahudi Devletini kurarken şiddetten uzak kalmak istemiştir. <blockquote>İnsanların inançlarına saygı duyacağız ve mülklerini, onurlarını, özgürlüklerini ne pahasına olursa olsun koruyacağız. Ve bu dünyaya mükemmel bir örnek göstereceğimiz bir dönem olacak. Mülklerini bize satmak istemeyen kişiler de olacak. Ve biz onları bırakıp bize ait bölgelerde ticaretimizi geliştireceğiz.</blockquote> Konuşmadan da anlaşılacağı üzere gittikleri yerde insanlar olacak ve bazıları mülklerini onlara satmak istemeyecektir. Ama buna karşılık hiçbir şekilde şiddet uygulanmayacaktır. Teodor'un ölümünden kısa bir süre sonra onun potansiyelini anlatan "<strong>Ant New Land</strong>" adında bir eseri yayınlanmıştır. Türkçe'ye "<strong>Eski Yeni Toprak</strong>" adıyla çevrilen eserdeki bir alıntı şöyle der; <blockquote>Tüm uygar medeniyetlerin ortak ürünü düşünceler üzerine kurulur. Kökeni, soyu, dinî ne olursa olsun gayemize katılmak isteyen birini dışlamak ahlâksızlık olur. Biz diğer uygar toplumların omuzlarında duruyoruz. Sahip olduklarımız için önceden verdikleri etmekten ötürü diğer halklara borçluyuz. Bu sebeple borcumuzu ödememiz gerekir. Bunu yapmanın tek bir yolu var: Azami hoşgörü. O yüzden bugün ve bundan sonraki tek ilkemiz: "Biz Kardeşiz"</blockquote> Kaynağına ve kurulma amacına bakıldığında siyonizm, Yahudilerin kendileri için bağımsız bir devleti Filistin'de kurmak ve oraya barışı getirmeyi amaçlayan bir harekettir. Ancak günümüzde Filistin'de yaşanan gelişmeler kardeşlik kurmaktan çok; soykırım amacıyla yapılan bir faaliyettir. Dünya'nın hiçbir toprağı siyasi, dini ideolojik vb. faktörler "bahane edilerek" <strong>işgal</strong> için meşrulaştırılamaz. Çünkü insan kökenine, diline, rengine, geçmişine veya atasına bakılmaksızın yaratılış gereği doğuştan kutsal varlıktır. Yaşama hakkı, eğitim hakkı, sosyal yaşamın içinde olma hakkı gibi hususlar inanç, ideolojik görüş ve kutupsal durum olmadan insana doğuştan verilen haklardır. Çünkü insan yaşamı ideolojik ve dini değerlerin üstünde ve ondan bağımsız olarak özerk ve biriciktir.
<strong>Alışveriş</strong>; insanların birbiriyle üretim, <strong>tüketim</strong> ve dağıtım zinciri oluşturarak gerçekleştirdiği bir iletişim çeşididir. İlk insanlardan günümüze kadar insanların sosyolojik yapısının zorunluluğu nedeniyle mal ve ürün hizmeti sağlamak ve hizmete kavuşmak amacıyla alışverişler yaşanmış, yaşanmaya devam etmekte, bundan sonra da yaşanacaktır. Her dönemin sosyokültürel yapısı, ekonomik düzeni, çağa göre ilgi ve ihtiyaçları alışveriş kültürünü de oluşturmuştur. <img class="alignnone wp-image-64098" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/11/mike-petrucci-c9FQyqIECds-unsplash-300x200.jpg" alt="" width="680" height="453" /> Alışveriş Kültürü; belirli bir çağda ve mekanda insanların ortak ürünler üzerinden mal alım - satım sürecini ifade eder. İnsanlık Çağı bu bakımdan üç çağa ayrılmıştır. Tarım Çağı, Sanayi Çağı ve Teknoloji Çağı. Tarım Çağı genellikle buğday, un üzerinden; Sanayi Çağı makine, alet aracılığıyla; Teknoloji ise <strong>medya</strong> ve <strong>internet</strong> üzerinden çarkın döndüğü sistem olarak göze çarpar. Her dönem kendi sistemi üzerinden alışveriş mekanizmasını kurmuş ve geliştirmiştir. Bir bakıma her alışveriş sistemi kendi teknolojisini oluşturmuştur. Böylece Alışveriş Kültürü resmi ortaya çıkmıştır. İnsanlığın sürekli hayatı kolaylaştırmak ve hızlandırmak için yaptığı yenilikler kendini alışverişte de göstermiştir. Sanayi Devri öncesinde kol gücü üzerinden dönen alışveriş sermayesi giderek önce kendini makinelere daha sonra da internet üzerinden alışverişe bırakmıştır. Günümüz 21. yüzyılında artık alışverişler telefon, internet, tablet veya kablosuz cihazlar aracılığıyla yapılmaktadır. Örneğin artık insanlar bakkallara temel ihtiyaçları almak için gitmek yerine; firmaların internet siteleri aracılığıyla <strong>ürün</strong>lere kolayca ulaşabilmektedir. Şirketler artık "KAZAN - KAZAN POLİTİKASI" gereği ürünlerini kurdukları küçük ve az masraflı araçlarla tüketicilerin kapısına kadar götürmektedir. <strong>Kartsız işlem</strong>ler, elektronik robotlar, Yüz Tanıma Teknolojisi gibi yöntemler hem müşterilerin daha kolay alışveriş yapmasını hem de hizmetlerden memnun kalmasını sağlamaktır. Kartsız İşlemler; kağıt ve madenî paranın yerini almış, elektronik robotlar merak ve heyecan yaratmış, Yüz Tanıma Sistemi de güvenlik açısından müşterilerde ilgi uyandırmıştır. Bunun gibi birçok ürünle beraber, insanlar alışveriş yapmaya özendirilmekte ve tüketicilerde alışveriş yapma isteğini arttırmaktadır. <img class="alignnone wp-image-64099" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/11/rupixen-com-Q59HmzK38eQ-unsplash-300x200.jpg" alt="" width="698" height="465" /> Peki tüketicileri bir ürünü almaya iten nedenler nelerdir? <ol> <li><strong>Ürün Fiyatı:</strong> Her tüketici bir ürünü ne kadar çok beğenirse beğensin <strong>fiyat</strong>ının <strong>bütçe</strong>sine uygun olup olmadığına dikkat eder.</li> <li><strong>Marka:</strong> <strong>Tüketici</strong> aldığı bir malın hangi firma tarafından üretildiğini merak eder. Çünkü ürün ile tüketici arasında duygusal bağı sağlayan unsur markadır. Tanınırlığı olan markalar tüketicilerin zihninde güven, <strong>kalite</strong>, sağlamlık, uzun ömür, müşteri memnuniyeti gibi algılara tekabül eder. Bu yüzden bu markaların e - ticaret üzerinden yaptığı <strong>tanıtım</strong>lar, reklamlar, çıkardığı yeni ürünlerin ulaşılabilir olması tüketicilerin ürüne daha fazla rağbet etmesini sağlar.</li> <li><strong>Popülerlik:</strong> Her dönemin kendine özgü bir alışveriş dinamiği vardır. Alışverişler o dönemin alışveriş sistemi üzerine inşa edilir ve döner. Halk tarafından çokça konuşulan, çarşılarda, sokaklarda, bilboardlarda sürekli gösterilen ürünler her gün göze çarptığı için tüketicilerin zihnine yerleşir. Yerleşen ürünler ses, resim, logo, müzik ve birçok hatırlatıcı tarafından desteklenerek popülerlik kazanır. Bir ürünün popülerliği ne kadar yüksekse, yani bir anlamda teknolojiye sağladığı fon ne kadar geniş ise ürünün tüketicideki ve alışveriş listesindeki yeri yükseklere çıkar.</li> </ol> İnsanlar alışveriş yapmaya ve bir ürünle ilgilenmeye, konuşmaya her zaman yatkındır. Bu yüzden kendi hedef kitlesinin yaş, cinsiyet, gelir durumu, eğitim düzeyi, meslek analizini doğru tespit etmiş markalar tüketicilerini kendine daha sadakatli hale getirir. Markalar bunu dikkate alarak hedef kitlesine yönelir. Kırsal kesimde yaşayan tüketicilere yönelik alışveriş politikası ile gelir durumu yüksek şehirli tüketicilere aynı reklam pazarlanmaz. Örneğin kırsal kesimde yaşayan bir tüketiciye ürün kalitesi çok yüksek, gelir seviyesi belirli oranların altında kalan müşterilerin ulaşamayacağı bir reklamı yapmak yanlış bir stratejik planlama hatasıdır. İnternete zor ulaşabilen insanlar için kullanılması gereken kanal genellikle TV ve radyolardır. Fakat gelir durumu yüksek, refah içinde yaşayan bir tüketiciye ise sosyal medya, TV, radyo, telefon gibi kitle iletişim araçları sayesinde kolayca ulaşılabilir. Bir anlamda ürünlerin ve markaların tasarımı hedef kitlenin sosyoekonomik yapısı dikkate alınarak şekillenir. Alışveriş Sistemleri aynı zamanda bir küresel kapitalist sistemin de çarkını işleten parçadır. Kapitalist sistem parayı sürekli kazanma ve aktarma üzerine kuruludur. Büyük şirketler ve markalar her zaman kapitalizme hizmet eder. Kapitalizm kendisine para getiren her türlü eylemi mübah görür ve normale çevirir. Eskiden tuşlu telefon, kablolu internet, tüplü televizyonlar aracılığıyla yapılan alışverişler günümüzde bir parmak tuşu kadar yakınlaşmıştır. Örneğin eskiden fatura ödemek, ürün almak için bankaların kapısında sabahtan akşama kadar kuyruklar oluşurken; şimdi mobil bankacılık üzerinden her türlü işlem çok kısa sürede çözüme kavuşmaktır. Tüketiciler ürün almak için mağazaya giderken ulaşım sıkıntısı yaşamamak adına tüm ürünlere e - ticaret üzerinden ulaşmayı tercih etmektedir. Hem daha kolay hem de daha az enerji tüketen bu sistem günümüzde neredeyse tüm insanların ulaşabileceği noktaya gelmiştir. <img class="alignnone wp-image-64100" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/11/cardmapr-nl-pwxESDWRwDE-unsplash-300x201.jpg" alt="" width="706" height="473" /> Geçmişten günümüze değişen, gelişen ve gelecekte de çağın gereksinimleri dikkate alınarak değişecek alışveriş biçimleri yeni teknolojik ürünlerin de ihtiyacını doğuracaktır. İnsan doğasının rahat düşkünü yapısı her türlü gelişmeye uyum sağlar. Alışverişler de buna göre şekillenir. Sinemalarda, Amerikan Sinemasında, Hint Dünyasında insanlara sunulan yeni dünya hayali insanların çok farklı bir dünyada yaşanabileceğinin hayallerini kurgular. Bu da alışveriş düzeyinde de böyle bir reformun mümkün olabileceğini insanlara vâad eder. Belki de gelecekte alışveriş merkezlerinde insanlar yerine satış danışmanı olarak robotlar daha fazla görülecektir. Alışverişler de ona göre evrilerek cazip hale gelecektir. Bu bakımdan gelecek yüzyıl alışveriş kavramını farklı noktalara taşıyacak, belki de insanlara duyulan ihtiyacı azaltacaktır. Yaşanacak gelişmeler neler getirir bilinmez; alışveriş kavramının da yeni tanımlar kazanacağı su götürmez bir gerçek olarak ufukta ışığını etrafa yansıtmaktadır.
<strong>Birey</strong>in <strong>toplum</strong> tarafından reddedilmesine ve itibarsızlaştırılmasına "<strong>Toplumsal Damgalama</strong>" denir. Ancak damgalama iki türlüdür. Diğer damgalama türü de "<strong>İçselleştirilmiş Damgalama</strong>"dır. Toplumsal Damgalama tek bir tanım üzerinden değil, birçok kavramın örneklemlerinin birleşimiyle oluşur. Stereotip yargılar, önyargılar ve <strong>ayrımcılık</strong> bunlardan birkaçıdır. Bunların damgalamayı ne ölçüde etkilediği belli değildir. Toplumsal Damgalama örneklerine genellikle toplumsal sağlık, fiziksel sağlık, akıl sağlığı, cinsel eğilimler ve suç gibi konularda rastlanır. Örneğin akıl sağlığı yerinde olmayan insanlara karşı toplumsal damgalama ciddi bir sorun teşkil eder. Toplumsal profilde akıl sağlığı yerinde olmayan insanların şiddete eğilimli olduğu yönünde yaygın bir <strong>kanâat</strong> vardır. Bu bir "kalıp yargıdır." Çünkü bu yargıyı oluşturan tutum genelleştirilmiş bir kanâat ve inançtan ibarettir. Kanâat olumsuz yaklaşımlara ya da kötü duygu ve çağrışımlara dönüştüğünde "ön yargı" haline gelir. Bir insanın ortada hiçbir haklı gerekçe olmadan akıl hastalarından ürkmesi ön yargıdır. Tüm kalıp ve ön yargılar insanların karar mekanizmasını ve davranışlarını o kadar derinden ve olumsuz etkiler ki; eylemlerin sonunda "ayrımcılık meydana gelir. Sadece akıl sağlığı yerinde olmadığı için bir insandan çekinmek, onları toplumdan ve gruplardan uzaklaştırmak ayrımcılıktır. <img class="alignnone wp-image-64055" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/11/fear-5462288_1280-300x191.jpg" alt="" width="710" height="452" /> Toplumsal damgalama ve onu oluşturan bileşenler <strong>sosyopolitik</strong> şartlara göre büyük değişiklikler gösterir. Cinsel eğilimlere yönelik yaklaşımların toplumdan topluma değişmesi bunun belirgin örneklerindendir. İçselleştirilmiş Damgalama ise, bireyin toplum içinde yaşayabileceği en kötü durumlardan biri toplumsal kabulleri, ön yargıları ve kendisine yönelik ayrımcı tutumları bir şekilde içselleştirmesidir. Birey, tüm bu olumsuzlukları içselleştirirken kendini toplum dışına itilmiş, reddedilmiş hisseder ve toplumla her türlü etkileşimden uzak durması gerektiğini düşünür. Bu olumsuz durumla baş etmek gerçekten zordur. Örneğin toplumsal damgalamaya maruz kalan bir AIDS hastası belirli bir süre sonra inkar yolunu seçip yakalandığı hastalığı yok sayabilir, hatta tedavi görmeyi bile reddedebilir. Kezâ yaşanan dışlanmışlık duygusu kişinin kendine olan saygısını kaybetmesine ve depresyona girmesine de sebebiyet verebilir. İçselleştirilmiş Damgalama da kendisini bu noktada belli eder. Sağlıklı düşünmekten giderek uzaklaşan birey, kendini toplumdan soyutlayan davranışlar sergilemeye başlar. Okulundan, işinden ve tüm sosyal ortamlardan elini eteğini çekip kendi iç dünyasında yaşamaya başlar. Burada önemli olan nokta, toplumun ya da toplulukların bireye yönelik damgalayıcı tutumu kadar; bireyin kendini toplumdan soyutlamasının da kötü sonuçlar doğurmasıdır. Çember üzerinden bakılacak olursa kişi, <strong>aile</strong>, toplum ve <strong>medya</strong> damgalamaları kişileri en çok etkileyen dışsal faktörlerin başında gelir. Örneğin medya en etkili damgalama faktörlerin başında gelir. Çünkü neredeyse tüm "özel durumları" dilediği gibi resmedip kitlelere sunma gücüne sahiptir. "Şu şiddete eğilimli, bu ahlâksız, o tehlikeli gibi... Akli dengesi olmayanlar hakkında yazılıp çizilenler genelde söz konusu durumlarda şekillenir. HIV/AIDS, obezite ya da madde kullanımı gibi konularda da benzer sorunlar yaşanır. Tüm olumsuzluklara rağmen habercilerin "damgalama" olgusunu hiçe saymamaları ve bireyleri mağdur edecek tarzda haberlerden kaçınmaları adına yürütülen çalışmalar fayda sağlamaktadır. Yönetmelikler, sosyal medya da Damgalama konusunda etkilidir. <img class="alignnone wp-image-64056" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/11/young-people-2770146_1280-300x200.jpg" alt="" width="713" height="475" /> Toplum Halkası ise, damgalamayı etkileyen bir diğer unsurdur. Çünkü kişi ile toplum pek çok alanda doğrudan etkileşim içindedir. Eğitim, istihdam ve sağlık bunların bazılarıdır. İşverenlerin ya da sağlıkçı çalışanların damgalayıcı tutumları birey üzerinde çok olumsuz etkiler yaratabilir. Örneğin birey, geçimini sağlayacak kazançtan mahrum bırakılabilir ya da ihtiyaç duyduğu tıbbi yardımı yeterince alamayabilir. Bunun gibi ayrımcılığı önlemeye yönelik yasal düzenlemelerin yapılması önemlidir. Aile ve yakın çevrede de; ilginç durumlar yaşanabilir. Mesela toplumsal damgalamaya maruz kalan bireyin ailesi de toplumdan dışlanabilir. İlginç taraf şu ki, bireyler kendi aileleri tarafından da dışlanabilir. Olay ve olgulara bakılacak olursa özel durumda olan kişilerin toplumdan gizlenmeye çalışması söz konusudur. Çünkü birey damgalanma <strong>kaygı</strong>sı yaşar. Bireyin ailesi tarafından sır gibi saklanmaya çalışılan durum özel durumlu bireyi giderek daha da yalnızlaştırır. Yani toplum aileyi damgalayabildiği gibi aile de bireyi damgalayabilir. Damgalama etkisinden kurtulmak için de profesyonel destek, eğitim ve <strong>terapi</strong> gibi yapıcı müdahaleler olumlu etki yaratabilir. <img class="alignnone wp-image-64057" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/11/portrait-1634421_1280-300x169.jpg" alt="" width="691" height="389" /> Damgalanmanın en küçük ve son halkası da kişidir. Medya, toplum ve hatta bazen aile tarafından sergilenen dışlayıcı tutum son derece olumsuz bir telkin etkisi yaratır ve bireyin zamanla kendisine yönelik bu tutumu içselleştirmesine sebep olur. Maalesef birey çekingen, muzdarip olduğu durumu inkar eden, sağlıklı düşünemeyen ve kendini toplumdan soyutlayıp tamamen iç dünyasının gerçekliğinde yaşayan birine dönüşür. Bu durumdaki bireylerin öncelikle toplumda yalnız olmadıklarını fark etmelerini sağlayacak faaliyetlere ve kaynaklara ihtiyaç vardır. İnsanların hem iç hem dış dünyayla uyumlu ve sağlıklı yaşayabilmesi için damgalamalara maruz kalmaması, kalırsa da birtakım bilişsel tedavi görmeleri gerekir. Çünkü damgalama psikolojik bir suçtur. Damgalama bireyden başlayarak, topluma, toplumdan da ülkeler arasındaki ilişkilere kadar yükselebilecek bir yapıdır.
<strong>Kitle iletişim araçları</strong> denilince insanların aklına neler gelmektedir? TV, internet, radyo vb. adı geçen kavramlar aslında temel anlamda bilginin ve haberlerin kitlelere yayılmasına yardımcı gereçlerdir. Kitle iletişim araçları sadece TV, internet gibi elektrik üzerinden bilgilerin değil, kitap, dergi ve gazete başta olmak üzere basılı yayınlar üzerinden de sürdürülmektedir. Söz konusu cihazların nasıl ve hangi etkilerle kullanıldığı da kültürden kültüre, yaş ve jenerasyon farkına göre, toplumdan topluma farklılık gösterir. Örneğin, 1970'li ve 1980'li yıllarda yaşayan 40 ve 50 yaş aralığındaki insanların <strong>enformasyon yöntemleri</strong> gazete ve radyolardır. Aynı şekilde Z kuşağı olarak bilinen 2000 - 2010 ile Alfa olarak geçen 2011 - günümüz kuşağının bilgi edinme yolları da internet, telefon ve bilgisayardır. <h2><strong>Peki Kitle İletişim Araçları İnsanları Nasıl Etkiler?</strong></h2> Kitle iletişim araçları'nın avantaj ve dezavantajları ile ilgili çalışmalar birçok sosyal ve matematik bilimlerinde çalışan bilim insanları tarafından araştırılmış ve etkileri anlaşılmaya çalışılmıştır. Örneğin, Hitler'e göre bu araçların önemli bir görevi topluma eğlence sağlamak, insanların boş vakitlerini doldurmaktır. <strong>İşlevselci yaklaşım</strong>, bu görüşün yanında kitle iletişim araçlarını bir sosyalleşme yolu, toplumsal normları sürdüren yöntemlerden biri olarak da görmektedir. Çünkü medya "standarize edilmiş" bir toplum yapısı sunar, toplumda ortak deneyim imkanı yaratır. Örnek vermek gerekirse TV'de Olimpiyatları izlemek, bir filmi birkaç insanla izlemek ortak bir deneyimdir. Kitlesel medyanın önemli bir misyonu da insanları bir araya getirmektir. LGBT Hakları ve Çocuk Hakları üzerine birçok grup vardır. <img src="https://www.ideasoft.com.tr/wp-content/uploads/2020/05/kitle-iletisim-araclari-kullanimi-1.jpg" alt="Şirketler Kitle İletişim Araçlarını Nasıl Kullanabilirler? | IdeaSoft" /> Kitle iletişim araçları sadece insanlara bilgi vermek veya toplumu eğlendirmek için yoktur. Bazen internet, telefon ve bilgisayar aracılığıyla da toplum yönlendirebilir. Toplumun ilgi ve ihtiyaçlarını karşılarken; toplumu bir kukla gibi kullanabilir. Ödül ve ceza yaptırımları üzerinden yapılan eylemle suça karşı bir olayda suçluların adalet karşısına çıkarılmasına öncülük eder. Böylece toplumun bilinçaltına suçlu olmanın nasıl bir kötülük olduğunu göstererek, topluma ders verir. Ancak maalesef medya, sadece topluma iyilik hizmeti vermez; ihanet, suç, ceza gibi kavramları yüceltebilir. Yoğun fiziksel şiddet buna örnek verilebilir. Kitle iletişim araçlarının bir diğer etkisi tüketici davranışlarına yön vermesidir. Milenyum başında ortalama bir çocuk yılda 200 bin TV reklamı izlemektedir. Radyo ve bilboardlardaki reklamları ve mağazadaki indirim tabelaları buna güçlü bir örnektir. <strong>Çatışmacı görüş</strong>, medyanın toplumdaki ayrışmaları nasıl gösterdiğini ve zaman zaman toplumu nasıl gerginliğe sürüklediğini alır. Ayrışmalar, ırka, etnisiteye, cinsiyete veya sosyal sınıfa dair olabilir. Çatışmacı görüş, medyada neyin yer alıp neyin yer almayacağına küçük bir grup insan veya şirketin karar vermesini<strong> "eşik bekçiliği"</strong> terimiyle açıklar.Örneğin, gazetede yayınlanan haberler, filmi çekilen öyküler, yayına giren televizyon programları vb.işte tüm bunlar halka aktarılmadan bir dizi eşiği aşmak zorundadır. Eşik bekçiliğini sadece medya, sosyal kurumlar, sivil toplum örgütleri gibi insan grupları yaparken; bazen de bu görevi devlet bizzat kendisi üstlenir. Çoğunu da büyük medya şirketleri düzenler. Eşik bekçiliği farklı iletişim araçlarından farklı etkiler doğurabilir. X yüksek bütçeli film yapım şirketi kapsamlı bir denetime maruz kalırken; internette yapılan bir paylaşım çok daha sıkı denetlenmeyebilir. <img src="https://kabafii.com/images/yazi/kitle-iletisimi-kavrami1702202243.jpg" alt="kabafii - Kitle İletişimi Kavramı" /> Çatışmacı görüş aynı zamanda kitle iletişim araçlarının baskın ideolojiyi hangi yöntemlerle yansıttığını da açıklar. Zaman ve mekan sağlayarak, imtiyazlar tanıyarak, belli sosyal, ekonomik ve siyasi kazançlar sunarak ve bazen diğer görüşleri bilfiil kısıtlayarak yöntemlerini uygular. Hangi iletişim araçlarının üretileceğine karar veren kişiler yani "eşik bekçileri" ağırlıklı olarak beyaz tenli, erkek ve zengin insanlardan oluşur. Yani ırksal azınlıkların, kadınların, LGBT bireylerinin ve işçi sınıfı fikirlerini konu alan haberler yeterince temsil edilememektedir. Söz konusu ayrışmalar yüzünden azınlık gruplarının tasvirinde sıklıkla stereotipler'e başvurulur veya belirli bir grup insan gerçekçi olmayan genellemelerle tarif edilir. Bazı şirketler söz konusu durumu düzeltmek adımlar atsalar da bu adımları yanlış yönde atabiliyor. Durum öyle hale geliyor ki; adımların çeşitliliğine katkı sağlamak yerine kağıt üstünde kalmasına sebep oluyor. Bir TV programına veya filme sadece azınlığı temsil etmesi için eklenen karakterler atılan yanlış adımlardan sadece biridir. <strong>Feminist görüş</strong>ün kitle iletişim araçlarına yaklaşımı çatışmacı görüşe benzer. Kitlesel medyanın toplumu baskın ideoloji etkisiyle stereotipleştirdiği ve yanlış temsil ettiği görüşü burada da göze çarpar. Görüşe göre, erkek ve kadınlarla ilgili mesajların kitle iletişim araçlarında nasıl temsil edildiğine odaklanır. Kadınların medya içeriklerinde çoğu zaman yeterince temsil edilmediğine vurgu yapar. Erkeklerin "normal", kadınların "diğer" kabul edildiği düşüncesini savunur. Ürün reklamları dikkatle incelendiğinde kadın ve erkekler için aynı üründen 2 farklı çeşit olduğunu görürüz. Kadın ve erkek tasvirleri çoğunlukla stereotiptir. Stereotip katı, değişmez rolleri temsil ederken; geleneksel ve toplumsal cinsiyet rollerini belirginleştirir. Kadın figürü çoğunlukla kurban; erkekler ise saldırgan olarak tasvir ediliyor. Bir kadının sığ ve takıntılı tasviri çok daha muhtemeldir. Bunun sonucunda kadınların <strong>cinsel meta</strong> haline getirilmesini çok daha olası kılar. <img src="https://ogrencikariyeri.com//AdminFiles/CMS/Content/wp-content/uploads/2018/02/e6c76bf5-61ba-4b5a-9370-98f0adbda450-1.jpg" alt="Tarihten Günümüze Kitle İletişim Araçları" /> <strong>Etkileşimci görüş</strong> de kitle iletişim araçların mikro ölçekte inceler. Medyanın gündelik davranışları nasıl etkilediğine odaklanır. Kitle iletişim araçlarının tekil ve grupsal faaliyetler arasındaki çizgiyi nasıl belirginsizleştirdiğini sorgular. Film izleme eylemi ele alındığında filmi grupla izlemek toplumsal normlar bizzat sinema salonunun kuralları birlikte olunan insanlarla film hakkında konuşmayı yasaklar. Etkileşimci görüşün iddia ettiği diğer konu da medyayı kullanarak insanların diğer insanlarla bağlantı kurma yolları zamanla değişir. Geçmişte sadece tuşlu ve kablolu telefonlar üzerinden iletişime geçilirken; şimdi internet, e- posta ve gelişmiş telefonlar üzerinden daha rahat, verimli ve kısa sürede iletişim kurulur. İlk insanlardan bugüne, bugünden yarına kadar tüm insanlık yaşamın temel bir gereği olarak ilgi ve ihtiyaçlarını karşılamak için birbirleriyle iletişim kurmak zorundadır. İnsanlığın ilk olarak doğayla ve mağara duvarlarına çizdiği resimlerle kitleleşme araçlar yoluyla gerçekleşmiş ve günümüzdeki yapay zeka yoluyla iletişime gelmiştir. Bundan sonra da devam edecektir. Çünkü insanlar toplumla, toplum da insanla birlikte hareket etmek durumundadır. Bunun için kitle iletişim araçları insanlık için vazgeçilmez bir ihtiyaçtır.
<strong>İnsan</strong>lar doğumdan ölüme, bebeklikten yaşlılığa kadar her zaman bilişsel ve biyolojik açıdan değişim ve ve gelişim gösterir. Ve bunlar üzerinden birtakım kabul gören doğrular olduğuna inanılır. Ancak Sosyal ve Matematik Bilimlerinde yapılan yeni çalışmalar bunları değiştirebilir. Bu alanlardan biri de <strong>Psikoloji</strong> alanıdır. Psikoloji alanında uzun yıllar <strong>çocuk</strong>ların küçük yetişkinler olduğuna inanılmıştır. Çocuklarla yetişkinlerin aynı düşünceleri paylaştığı inancı vardır. Ancak insanların genelinde yerleşmiş bu yanlış düşünce ünlü İsviçreli <strong>Psikolog</strong> <strong>Jean Piaget</strong>'in çalışmaları sayesinde çürütülmüştür. Yaptığı gözlem ve deneyler sonucunda çocukların zihinsel olarak yetişkinlere oranla daha farklı bir noktada olduğunu fark etmiştir. Ona göre çocukların vücudu geliştikçe, zihinleri de büyümüştür. Piaget'e göre bu sav farklı evrelerden oluşmuştur. Ona göre <strong>bilişsel gelişim</strong> 4 farklı evreden oluşmuştur: <ul> <li><strong>1. Evre:</strong> 0 ile 2 yaş arasındaki evreyi kapsar. Söz konusu evrede çocuklar "duyusal motor" evresindedir. İki evreden oluşan yapıda çocuklar koku alma, işitme, görme, dokunma ve görme duyularını kullanarak dünyaya dair bilgi toplar. İki yaşına kadar bebeklerin sürekli bir şeylere dokunması, bir şeyleri ağzına atması duyusal motor sisteminin sonuçlarıdır. Adı geçen "motor" kelimesi çocukların aktif olarak hareket ettiğinin bir göstergesidir. Çocuklar duyularını kullanmayı öğrendikçe vücutlarını hareket ettirmeyi de öğrenir. Bunun sayesinde dünyayı öğrenmeye ve öğrendiklerini öğretmeye başlıyorlar. Bu evrede gelişen en önemli farkındalık "nesne sürekliliği" denilen süreçtir. Sürece göre çocuklar göremediği nesnelerin var olduğunu anlayamıyor. Örneğin 3 yaşındaki bir çocuğa top verildiğinde, çocuktan o topu alıp saklandığında çocuk o topu araba girişiminde bulunmaz. Çünkü topun hâlâ var olduğunu anlayamaz.</li> <li><strong>2. Evre:</strong> 6 yaş sıralarında başlayan evre 6 - 7 yaşa kadar devam eder. Evreye genel olarak "işlem öncesi evre" adı verilmiştir. İşlem olarak geçen kavram çocuğun zihinsel işlemine dikkat çeker. Hayal kurma, eylemleri zihinde tersine çevirme gibi faaliyetler 2. evrede gerçekleşir. Bu evrede dikkat edilmesi gerekilen nokta, çocuklar taklit ederek oyun oynamaya bu evrede başlar. Bir şeyleri temsil etmek için simgeleri kullanmaya başlamak bu evreye denk düşer. Çocukların konuşmaya 2 yaş civarında başlamaları da bunda etkili bir veridir. Çocukların, sözcüklerin nesneleri simgelediklerini öğrenmesiyle işlem öncesi evreye hazırlık da yeşermeye başlar. Böylelikle çocuklar "simge" kavramını anlamlandırmaya çalışır. Bahsedilen yaş grubundaki çocuklarda görülen bir başka gösterge çok fazla "benmerkezci" olmalarıdır. Oyuncaklarını paylaşmak istememe, hemen her gördüğü dondurmayı isteme, kıyafetlerinde kardeşlerine karşı bencil davranma bunlara örnek olarak verilebilir.</li> <li><strong>3. Evre:</strong> 7 ile 11 yaşındaki dönemi kapsayan evrede çocuklar "somut işlemler evresi"ne girer. Çocuklar artık somut işlemler yapar, "korunum" kavramını öğrenir. Küçük bir çocuğun hangi evrede olduğunu öğrenmek için yapılan bir deneyde birbirinin aynı olan iki eşit bardağa su doldurulup çocuğa gösterilir. Ve "Hangisinde daha çok su var?" sorusu yöneltilmiştir. Çocuk iki bardakta da eşit miktarda su olduğunu ifade etmiştir. Çocuğun gözü önünde, yani çocuğun göreceği şekilde bardaklardan birinin sığ bardağa; diğeri de derin ve dar bardağa boşaltılmıştır. Tekrar aynı soru sorulmuştur. "Hangi bardakta daha çok su var?" Somut işlemler evresinde olan çocuk, " Derin ve dar bardakta daha çok su var." yanıtını verir. Çünkü su seviyesi onda daha yüksek görülür. Ama somut işlemler evresindeki çocuk bardaktaki yükseklik değiştiği halde su seviyesinin değişmeyeceğini anlayacaktır. Dolayısıyla görüntü farklı olsa da; her iki bardakta aynı su miktarının olduğunu söyler. Ayrıca 3. evrede çocuklar matematik hakkında da mantık yürütmeye başlar. Örneğin 8 + 4 işleminin sonucunun 12'ye eşit olduğunu anlayabilir, işlemi farklı bir akıl yürütme sonucunda 12 - 8'in sonucunun 4 olduğunu anlamına geldiğini de kavrar. 12 yaş ve üstü çocuklar ise Piaget'e göre "Soyut İşlemler Dönemi"ne girer. Çocuklar bu evrede soyut kavramlarla ilgili mantık yürütebilmeye ve potansiyel eylemlerinin sonuçlarını düşünebilmeye başlar. Olması muhtemel şeyleri de zihinlerinde tartmaya başlarlar. Piaget'e göre artık bu evre çok karmaşık ahlâki muhakemelerin de başladığı evredir. Bu yaslardaki çocuklar artık bir yetişkin gibi düşünmeye başlar. Zaman geçtikçe söz konusu yönde giderek gelişir. Sonraki çalışmalar bu evrelerin birbirinden Piaget'nin düşündüğü kadar keskin hatlarla ayrılmadığını ortaya koymuştur. Çocuklarda beklenen yetenekler her zaman mutlak yaş aralıklarında gelişme göstermeyebilir. Ancak ilerleyişleri genellikle öngörülebilir yönde gerçekleşir.</li> </ul> <img class="alignnone wp-image-63942" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/10/larm-rmah-AEaTUnvneik-unsplash-300x200.jpg" alt="" width="692" height="461" /> Piaget'in yaptığı çalışmalar da gösteriyor ki; çocuklarda yaş aralıklarına bağlı olarak her zaman belirli psikolojik ve fiziksel davranışlar gözlemlenmeyebilir. Çocukların yaşadığı coğrafya, kültür, dönem, yaş ve aile başta olmak üzere birçok etken çocukların bilişsel gelişimini etkiler. Aslında çocuk evresinde gelişme ergenlik, yetişkinlik ve yaşlılık gibi dönemlerden daha değişken, öngörülemez ve sıra dışı olabilir. Çünkü "<strong>Çocukluk Dönemi</strong>" insanlardaki <strong>gelişim</strong> devrelerinin en hızlı ve heyecanlı dönemdir.
<strong>İnsanlık</strong> evrenin yaratılışından günümüze kadar bulduğu buluşlar ve yaptığı keşiflerle kendi dönemlerin farklı anlamlar yüklemiş, böylece zamanlar dönemlere ayrılmıştır. Dönemlerden biri de <strong>Paleolitik Dönem</strong>dir. Söz konusu dönem kökünde Yunanca Palio "eski" litos ise "taş" anlamına gelmektedir. Günümüzden yaklaşık 250 bin yıl öncesinden 12 bin yıl öncesine uzanan dönemdir. Dönemin diğer dönemlerden farkı "<strong>homosapiens</strong>"in ortaya çıkmasıdır. İlk bulgular <strong>Afrika</strong>'da bunu ortaya çıkarmıştır. İnsanlara ait ilk bulguların yer aldığı zamanda ayrıca<strong> tarım</strong>ın da başlangıcının olduğu düşünülmektedir. <strong>Eski Taş Devri</strong> olarak adlandırılan dönemde ekme ve mahsul yoktur. Hayvanlar da evcilleştirilmemiştir. Dönemin insanları farklı bağlamalarda, farklı coğrafyalarda ve değişik toplumlarda yer almıştır. İnsanların hepsi aletlerle geçinmeye çalışmıştır. Hayatlarını devam ettirmek için Paleolitik Dönem insanları besinlerin ve hayatta kalmalarına yardımcı olacak yiyecekleri doğadan temin etmişlerdir. Paleolitik Beslenme Diyeti olarak kaynaklardan geçen beslenme şeklinde insanlar genellikle doğada buldukları meyve - sebzeleri toplar, yakalayabildikleri ve öldürdükleri hayvanların yemişlerdir. Bu dönemde tahıl hasadı bilinçli olarak ilk olarak Afrika'da yaklaşık 16 bin önce ortaya çıkmıştır. Ağaçlardan, meyvelerden ve çeşitli bitkilerden faydalanmak için çok kullanışlı aletler yapılmıştır. Peki insanlık toplumun büyük bölümünde neye benzetilmiştir? Paleolitik Dönem'de toplumlar çok küçük yapılardan oluşmuştur. Çünkü tahminlere göre birlikte yaşayan, birlikte hareket eden 20 ile 50 kişilik gruplara insanlar ayrılmıştır. Avcı - toplayıcı sistem olarak düşünülecek olursa söz konusu durum normaldir. Beslenmelerde genellikle çevredeki yiyeceklerden faydalanılmıştır. Bu yüzden elde edilen ürünler iklime bağlı olarak kazanılmıştır. <img class="alignnone wp-image-63919" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/10/bison-1171794_1280-300x244.jpg" alt="" width="684" height="556" /> Toplumların diğer bir özelliği harekettir. Sürekli olarak hareket eden insanlar kaynakların yetersizliği ve bazı ürünlerin yalnız bir bölgede var olduğu için devamlı eylemde bulunmuşlardır. Tarım öncesi toplumlar söz konusu nedenlerle tam olarak şehirlerde yaşamamıştır. Sadece barınak olarak kullanılan yapılarda yaşamıştır. Araştırmacıların genel görüşü insanların yerleşim yeri olarak kalıntılardan yola çıkarak mağaralarda yaşadığıdır. Mağaraların yanında ilkel olarak çadır ve kulübelerde yaşayan topluluklar da vardır. Kemikler barınak yapımında kolon olarak kullanılmıştır. Zaman içindeki değişmelerin işlenmesine yardımcı olmak ve toplumların nasıl değiştiğini görmek için yapılması gereken kalıcı kaynaklardan faydalanmaktır. Örneğin taşlara bakılacak olursa sadece yeraltındaki taşlar değil; eserlerden ve buluntulardan faydalanılır. Dolayısıyla insan eliyle yapılan araç ve gereçlerin zaman içinde değişik yerlerde ve arkeolojik kazılarda nasıl değiştiği gözlemlenebilir. Armut veya elma şeklindeki bir balta üzerinden küçülme evreleri onların farklı alanlarda da kullanılabildiğini göstermiştir. Bir aletin birden fazla işlevde kullanılmasına "<strong>kompozit</strong>" veya "birleşik alet" denir. Taş aletleri de "<strong>mikrolit</strong>" olarak adlandırılmıştır. Mikrolitler üzerine çubuklar ve kemikler eklenerek daha farklı yerlerde de kullanılmıştır. Mikrolitler ilk olarak 35 bin ila 25 bin yıl önce görülmüştür. Aletlerin küçültülmesi avcılığı kolaylaştırmış, besinlerin çeşitliliğinin artmasına yol açmıştır. Fakat avcılık insanları tarım kadar besleyemez. Dolayısıyla doğadaki yenilikler ve gelişmeler yaşanmaya devam etmiştir. 16 bin yıl önce doğadan vahşi tahıl toplanmaya başlanmıştır. İlkel taşlar da yapılarak doğadan daha fayda şekilde yararlanma yoluna gidilmiştir. O dönemlerde ortaya çıkan "orak" sayesinde ekinler biçilmiş, otlar budanmıştır. Orak faal olarak kullanılan çim biçme aletine benzer. Havan ve tokmak da besinlerin toz haline getirilmesinde kullanılmıştır. 1990 yılında Şanlıurfa Göbeklitepe'de elde edilen bulgular insanlığın sadece tarımla ortaya çıkmadığını göstermiştir. Sonuç olarak; insanlık geçmişten günümüze sürekli gelişmiş, dünyayı daha kullanışlı ve kolay hale getirmek için doğadan ve kap - kaçlardan faydalanma yoluna gitmiştir. Paleolitik Dönem de insanların yerleşik hayata geçmesinin yolunu kolaylaştırmış ve insanlar arasındaki iletişimin hızlanmasına zemin hazırlamıştır.
<strong>Sanayi Devri </strong>ile birlikte köyden şehre göçün yaygınlaşması, şehirleşme ve insan nüfusunun artmasıyla birlikte insanların günlük yaşamda birden fazla eylemleri aynı anda yönetebilmesini zorunlu kılmıştır. Bunun sonucu olarak yoğun iş ve gündelik yaşam temposu insanlarda psikolojik olarak <strong>stres</strong> yaşamalarına sebebiyet vermektedir. Peki gündelik yaşamı olumsuz etkileyen stres nedir ve insanlar üzerindeki etkileri nasıl oluşmaktadır? Algılanan<strong> kontrol eksikliği</strong>, yüksek seviyede stresle ilişkili bir kavramdır. Teoriyi ortaya atan doktor <strong>Robert Sapolsky</strong> yaptığı deneylerden birinde bunu babunlar aracılığıyla açıklamıştır. Babunların da tıpkı insanlarda olduğu gibi hiyerarşik sosyal yapıları vardır. Kan örneklerini inceleyerek ve stres hormonlarının seviyesi üzerine çalışarak, sosyal açıdan en aşağıda bulunan primalitlerin baştaki seçkin babunlara göre çok daha fazla stres içinde olduğunu saptamıştır. Benzer bir diğer <strong>Whitehall</strong> araştırması sırasında İngiltere'de ofis ortamındaki konumuna göre insanlarda aynı tavırların sergilendiği görülmüştür ve fizyolojik açıdan önemli gelişmeler olmuştur. <img class="alignnone wp-image-63898" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/09/Stress-Dos-and-Donts-300x206.jpg" alt="" width="776" height="533" /> Bilindiği gibi insan vücudu tepkilere önceden belirli stresli reaksiyonlar verir. Kontrol eksikliği de bu algılanan tepkilerden biridir. Bu yüzden düşük sosyoekonomik durumun ve kontrol eksikliğinin stresi arttırması durumu ortaya çıkmaktadır. Doktor Sapolsky de yaşanan gelişmelerle ilgili birtakım öneriler getirmiştir. Hayatınızın bir kısmını geri alabileceğiniz kısımlarına bakın. Kendi kendinizin patronu olun. Bu belki futbol takımının antrenörü olmak, apartmanda yönetici olmak, hatta bitirince kontrolün sizde olduğunu hissedeceğiniz, sizi strese sokan bir etkinlik olabilir. Kısacası plan ve kontrolün sizde olacağı bu etkinlerler sayesinde algılanan kontrol, stresle baş etmenizi sağlayabilir. Stresle baş etmenin yollarından biri de iyimserliktir. 1990 yılında yayınlanan "<strong>Patch Adams</strong>" filminde gülmenin kesinlikle en iyi ilaç olduğunu savunulmuştur. Çünkü çoğu çalışma keyifli olmanın ve iyimserliğin stresi azalttığını ortaya koymuştur. İyimser bir bakış açısı geliştirmek stresle baş etmenin önemli yollarından biridir. <img class="alignnone wp-image-63895" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/09/AAAABeLY-nblrs2N8W-HNPR2OdOlUNvz8vXjR-Tg04ze_5mLX4qfYTILd5kSCRhPShjbZxBHceCeMMZPA9_PDsTopus1t3UZ-300x200.jpg" alt="" width="759" height="506" /> Stresle başa çıkmanın yollarından bir diğeri de <strong>sosyal destek</strong>tir. Bu yol stresi ortadan kaldırmada kullanılan en önemli yollardandır. Çünkü derin bir <strong>bağlanmışlık</strong>, acılı ve zorlu işleri insanlar için başkalarıyla paylaşma ihtiyacını ortaya çıkarır. Yaşanılan kötü duyguların kişiyi yalnızlığa mahkum etmekten kurtarır. Böylece kontrol ve iyimserlik algıları gelişir. Aynı şekilde destekleyici topluluklar daha iyi bir yeme, egzersiz ve uyku düzeniyle de doğrudan bağlantılıdır. Stresle baş etme konusunda olumlu sonuç verdiği araştırmalarla kanıtlanmış sosyal destek çeşitlerinin içinde evlilik, kedi, köpek gibi evcil hayvanlar ve yakın arkadaşlar yer alır. <img class="alignnone wp-image-63896" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/09/close-up-of-holding-hands-royalty-free-image-1680894596-300x200.jpg" alt="" width="801" height="534" /> Sosyal destek iyimserlik ve algılanan kontrol stresle baş etme açısından oldukça yararlıdır. Bu baş etme yöntemleri stresi azaltır. Fakat bazen strese neden olan unsurlar kaçınılmazdır. Dolayısıyla onlarla baş etmek için onları basitçe yönetmek gerekir. Dolayısıyla yeni bir kavram günyüzüne çıkar. O da<strong> stres yönetimi</strong>dir. Stres yönetiminin birçok yolu vardır. Onlardan biri de <strong>egzersiz</strong> yapmaktır. Egzersiz yapmak kalp - damar hastalıklarına yakalanma riskini azaltır. Çünkü egzersiz beyin damarlarını sağlamlaştırarak beynin, kalbin ve kan damarlarının sağlıklı olmasını sağlar. Bu aynı zamanda nörojeni arttırarak yeni sinir hücreleri üretilmesini sağlar. Günde yalnızca 20 - 30 dakika egzersiz yapmak, kalp ve damar sağlığında istenen etkiyi yaratmak için yeterlidir. Özellikle gerginliği azaltmak için yapılan düzenli egzersizlerin iyi şekilde planlanması gerekir. Bu durumun sebebi ise egzersize vakit ayırmak için strese sebep olan çoğu etken kenara itilmesi gerekmesidir. <img class="alignnone wp-image-63897" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/09/best-time-to-exercise-300x150.jpg" alt="" width="760" height="380" /> Stresi azaltma yollarından bir diğeri de meditasyondur. <strong>Meditasyon</strong> stresin kalp damar yollarında yarattığı olumsuz etkileri azaltmada önemli etkileri vardır. <strong>Dini inanışlar</strong> ve inançlar stresi azaltmada etkili bir faktördür. Stres yönteminin dini inanış ve inanç kısmı daha yaygın ve sağlıklı bir yaşam biçimiyle ilişkilendirilebilir. Çünkü çok miktarda alkol ve sigara tüketimi çoğu büyük dinleri tarafından hoş karşılanmaz. <strong>İnanca dayalı stres yöntemi</strong>nin bir diğer yönünü de ibadet edilen yerlerle ilişkilendirilen sosyal destek oluşturur. Stersle baş etmenin bir diğer yöntemi de zihinsel esnekliktir. <strong>Zihinsel esneklik</strong>, bir an durup strese yaklaşımı yeniden gözden geçirmeyi sağlar. Huzur duası buna örnektir. On iki adımlık programlarda sıklıkla kullanılan bir mantra şöyle seslenmektedir: "Tanrım, değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmem için huzur, değiştirebileceklerim için cesaret ve aralarındaki farkı kavrayabilmem için akıl ihsan eyle. " Sonuç olarak; insanların olay ve durumlara bakış açısını değiştirmesi, vücudun strese neden olan durumları algılaması, insanların nelerin strese soktuğu ve o strese nasıl tepki verdiği konusunda büyük fayda sağlar. Söz konusu noktada insanlar genellikle o konuya takılı kalıp ilerleyememe kısmında problem yaşar. Dolayısıyla zihinsel esneklik tedavi için mühim bir yoldur. İnsanların stresten uzak durmasının en önemli yolu ise konu üzerine yoğun düşünmekten uzak durmaktır.
Bir rool - cooster'a binmişseniz korku ve heyecanı yaşamışınızdır. Bu <strong>duygu</strong>larla birlikte kalp atışlarınız hızlanmış, soluklarınız sıklaşmıştır. Rool - Cooster'a bindiğinizde bu fizyolojik etkiler sizin kontrolünüzde değildir. Sadece kendi kendinize daha sık soluk alıp vermeyi telkin etmiyorsunuz. Ne oluyorsa kendiliğinden olur. Otomatik olarak ortaya çıkan bu fizyolojik tepkileri, <strong>sinir sistemi</strong>nizdeki birtakım bağlantılar tetikliyor. Sinir Sisteminin bu otomatik tepkileri yönetmekle sorumlu bölümüne "<strong>Otonom Sinir Sistemi</strong>" denir. Otonom Sinir Sistemi iki kısımdan oluşur. <strong>Sempatik Sinir Sistemi</strong> ve <strong>Parasempatik Sinir Sistemi</strong>. Bu iki kısım insan vücudunda farklı, çoğu zıt tepkiler verir. Örneğin "savaş veya kaç" tepkilerine sempatik sinir sistemi neden olur. Parasempatik Sinir Sistemi ise; "dinlen ve sindir" tepkisini tetikler. Peki tüm bunlar ne anlama geliyor? Sempatik Sinir Sistemi; vücutta korku, stres gibi duygulara karşılık gelen tepkileri yaratır. Örneğin rool - cooster'a binildiğinde korku tepkisi tetiklenir. Bu sırada vücutta meydana gelen tüm değişiklikler Sempatik Sinir Sistemi tarafından düzenlenir. Vücudun Otonom Sinir Sisteminden özellikle duygulara bağlı olarak etkilenen kısımları vardır. Bunlar şunlardır: <img class="alignnone wp-image-63823" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/09/lonely-814631_1280-300x200.jpg" alt="" width="657" height="438" /> <ol> <li>Örneğin ayakta duran bir insanın tükürük bezi sistemde etkilidir. Burada bulunan böbrek üstü bezleri adrenalin gibi önemli bir hormonunun salgılanmasından sorumludur. Dolayısıyla tıpta pek çok kez "adrenal bez" olarak yer almaktadır.</li> <li>Kısımlardan bir diğeri Gastrointestinal Yoldur.</li> <li>Sempatik Sinir Sistemi devreye girdiğinde göz bebekleri büyür. Bunun nedeni vücudu "savaş veya kaç" tepkisine hazır hale getirmektir. Böylece insan kendisini kovalayan vahşi hayvanı daha rahat görür. Gözlere ışık daha fazla girdiğinde gözlerin görme durumu iyileşir. Göz bebekleri bunu sağlamak için büyür.</li> <li>Tükürük Bezlerine bakacak olursak, Sempatik Sinir Sistemi tükürük salgısını azaltır. Örneğin Ali'nin kalabalık konferans salonunda sunum yaptığını varsayalım. Topluluk içinde sık sık konuşma yapıldığında ağız sık sık kurur. Bunun sonucunda Ali'nin vücudu sürekli suya ihtiyaç duyar. Bu yüzden diğer konferans konuşmacıları gibi Ali de susar.</li> <li>Sırada akciğerler var. Sempatik Sinir Sistemi'nin etkilerinden biri de soluk hızının artmasına neden olmasıdır. Bir de Sempatik Sinir Sistemi kalp atışlarını da hızlandırır. Soluk alıp vermeyi ve kalp atışlarını hızlandırmadaki amaç, vücuda daha çok oksijen girmesini ve oksijenin dokulara daha hızlı ulaşmasını sağlamaktır. Karaciğer vücuttaki en önemli glukoz deposudur. Ve glukoz vücudun enerji üretmekte kullandığı bir tür şekerdir. Sempatik Sinir Sistemi karaciğerin glukoz salgılamasını hızlandırır. Bunun amacı da daha fazla enerji vererek vücudu "savaş veya kaç" durumuna hazırlamaktır. Tıpkı diğer tepkilerde olduğu gibi.</li> <li>Böbreküstü bezlere bakılacak olursa bezler, böbreklerin üstünde yer alır. Böbrekler bilindiğinin aksine ön tarafta değil, daha ziyade sırta yakındır. Sempatik bir tepki sırasında böbreküstü bezleri hormonlar aracılığıyla uyarılarak epinefrin ve norepinefrin salgılar. Epinefrinin bu arada diğer adı da adrenalindir. <strong>Adrenalin</strong> vücutta bir enerji patlaması yaratır. Çünkü bir "kaç veya savaş" esnasında vücut bol bol enerjiye ihtiyaç duyar.</li> <li>Gastrointestinal yolun asıl görevi besinlerin sindirimini sağlamaktır. Ama sindirim için de büyük bir enerji gerekir. Örneğin vahşi bir hayvandan kaçarken insan enerjisini sağlayacak hayatı organlarda toplaması gerekir. O yüzden sempatik Sinir Sistemi sindirimi yavaşlatır.</li> </ol> <img class="alignnone wp-image-63824" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/09/anatomical-2261006_1280-300x200.jpg" alt="" width="707" height="471" /> Parasempatik Sinir Sistemine bakılacak olursa, bu sistem otonom sinir sisteminin "dinlen ve sindir" durumlarıyla ilgilenen kısmıdır. Rahatlama durumlarında devreye girer. Parasempatik Sinir Sistemi, Sempatik Sinir Sistemiyle aynı organları etkiler. Çoğu zaman Sempatik Sinir Sisteminin yarattığı etkinin tersi yönünde işler. Örneğin Parasempatik Sinir Sistemi göz bebeklerinin küçülmesini sağlar. Yani gözbebekleri daralır. Sempatik Sinir Sistemi göz bebeklerin nasıl büyütürse parasempatik sinir sistemi de aynı şekilde küçültür. Çünkü vücut artık tehlikede değil ve çok çabuk hareket etmesi gerekmiyor. Bu yüzden fazla ışığa gerek duymaz. Parasempatik Sinir Sistemi tükürük salgısını hızlandırır. Bu noktada dinlenme ve sindirim ilgili düzenlemeleri sağlar. Tükürük de söz konusu noktada sindirimin bir parçasıdır. Parasempatik Sinir Sistemi karbonhidratların sindiriminde de rol oynar. Ayrıca daha sonra sindirilecek besinlerin ıslanmasını sağlar. Tükürük salgısı işte bu yollarla artar. Solunum da yavaşlayarak en düşük seviyesine ulaşır. Mesela televizyon karşısında bir insan otururken nefes nefese kalmaz. Normal bir hızla nefes alır. Çünkü vücut fazladan oksijene ihtiyaç duymaz. Aynı özellik kalp atış hızı için de geçerlidir. Kalp de normal hızında atar. Veya Sempatik Sinir Sisteminin yol açtığı kadar hızlı atmaz. Parasempatik Sinir Sistemi dolayısıyla kalp atışlarının yavaşlamasına neden olur. Dinlenme ve sindirim fonksiyonlarıyla ilgilendiği için besinlerin enerjiye dönüşmesinde de etkilidir. Glukoz bu açıdan çok önemli bir maddedir. Çünkü daha önce de bahsedildiği gibi enerjiye dönüşebilir. Dolayısıyla parasempatik durumda, karaciğer büyük miktarda glukoz salgılamaz. Aksine glukoz stoklarını arttırmaya çalışır. Sinidirilen besinlerden glukoz elde edilir. Eş durum adrenalin için de geçerlidir. Parasempatik durumda adrenalin seviyesinde düşüş gerçekleşir. Son olarak de Parasempatik durumda sindirim hızlanır. Çünkü vücut tehlikeden uzaktadır. Aldığı besinleri sindirip enerji elde etmek için bol bol vakti vardır. Fazla enerjiyi saklar. Böylece ileride vahşi karşılaştığında ondan kaçmak için kullanır. Sonuç olarak; sinir sistemleri duyguların kontrolünü sağlamada etkilidir. Duygular görüldüğü üzere sadece dış etkilere değil, iç etkilerin de katkılarıyla oluşur ve tepki verir. İnsan yapısının iç ve dış tepkileriyle hareket etmesi vücut sisteminin karmaşık yapısının sonuçlarından biridir.
İnsanın en temel ihtiyaçlarından biri de <strong>dinlenme</strong>dir. Bunun en doğal yolu yeterli <strong>uyku</strong>dur. Fakat bazen yeterli veya aşırı uyku solunum yollarında birtakım aksilikler doğurmaktadır. Bunların nedeni ve sonucu da birbirinden farklıdır. Ancak uykuda yaşanan <strong>solunum bozuklukları</strong> genelde vücutta bulunan 3 temel sebepten kaynaklanır. Bunlardan ilki beyindir. Beyin akciğerlerin işlevlerini yerine getiren, solunum yollarını kontrol eden kilit bir organdır. Ve burada ortaya çıkan problem insanın nefes alış - verişini olumsuz etkileyebilir. İkinci kısım da <strong>üst solunum yolları</strong>dır. Ağızda veya burunda akciğerlere giden hava akışını kısıtlayan bir şey olduğunda nefes almakta güçlük çekilir. Sonuncusu da akciğerlerin kendisi olarak bilinen göğüs duvarıdır. Akciğerlerin şişerek havayla dolmasını engelleyen herhangi bir şey de nefes almayı zorlaştırır. Peki bu sebepler hangi sonuçları doğurmaktadır? Solunum yollarını daraltan herhangi bir şey uyku sırasında ciddi soruna yol açar. Ağızdan ve burundan alınan hava solunum yollarından geçerek ciğerlere ulaşır. Boynun uyku sırasında gevşeyen yumuşak kas dokuları vardır. Bu kaslar uykuda gevşeyerek sarkabilir. Ve hava akışını aralıklarla tıkayıp engelleyebilir. Böylece insanlar uyku sırasında horlayabilir ya da nefes nefese kalabilir. Söz konusu eylem tıp literatüründe "hava akışının kesilmesi ve nefessiz kalınma durumu" olarak "<strong>apne</strong>" denir. Solunum yollarının tıkanmasına bağlı bir nefes alma güçlüğü söz konusu ise buna da <strong>Obsrüktif Uyku Apnesi</strong> denir. OUA oldukça sık rastlanan durumlardandır. Ve yaş ilerledikçe yakalanma riski artar. Gevşeyip sarkan bu yumuşak dokular akciğerlere giden hava akışını bloke ettiğinde ortaya çıkan durum gündüz ve gece farklı semptomlarla kendini gösterir. Yaşanan semptomlar genellikle gece saatlerinde ortaya çıkar. Peki gün içinde yaşanan problemler nelerdir? <img class="alignnone wp-image-63784" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/09/shane-hfvFunLkFgg-unsplash-300x200.jpg" alt="" width="695" height="463" /> Gün içinde meydana gelen semptomlarda insanların kendini yorgun ve uykusuz hissetmesi, gece boyunca uykusunu alamamaktan şikayet eden insanlar vardır. Ortaya çıkan olumsuz duruma etki obstrüktif uyku apnesi neden olmaktadır. Uyku apnesi tanısında "polisomnografi" adındaki uyku tetkiklerinden faydalanılır. Saatte 15 veya daha fazla sayıda solunum yolu tıkanmasına bağlı apne yaşayan bir hastaya genellikle obstrüktif uyku apnesi teşhisi konulur. OUA, solunuma bağlı uyku bozukluklarında önemli bir yer tutar. Peki acaba ortada beyinden kaynaklanan problem olursa neler olmaktadır? Beyin merkezi sinir sisteminin bir parçasıdır. Ve beyin faaliyetlerine bağlı olarak çeşitli isimleri vardır. Bunlara "merkezi" ya da "<strong>santral uyku apnesi</strong>" denir. Düzenli nefes alamama durumu solunumda olduğu kadar burada da görülür. Fakat merkezi uyku apnelerine bakıldığında obstrüktif uyku apnesinde olduğu gibi hava akımını engelleyen fiziksel engel görünmez. Polisomnografi'de bu tanı için saatte 5 ya da daha fazla sayıda apne nöbeti olup olmadığına bakılır. Uykuda saatte 5 ve üzeri nöbet çoğunlukla merkezi apne anlamına gelir. Bu apne yaşayan türünün ortaya çıkmasında beynin solunum sistemini kontrol eden biriminde meydana gelen aksaklıkların etkili olduğu düşünülür. Yani bu defa tıkanma değil; beynin solunum kontrolüyle ilgili işlevsel problem vardır. Ancak Merkezi Sinir Sistemi'nde solunum farklı işler. Önce giderek şiddetlenen ardından giderek zayıflayan ve nihayet durma noktasına gelen solunum düzensizliği söz konusudur. Solunum grafiği uyku boyunca bu şekildedir. Tıpta bu solunuma "<strong>Cheynes Stokes Solunumu</strong>" denir. Merkezi Sinir Apnesiyle ilişkilendirilen solunuma kalp rahatsızlıkları, felç, böbrek hastalıkları gibi sağlık sorunlarının yol açtığı düşünülmektedir. Sırada akciğerleri var. Akciğerler nefes alındığında bir balon gibi şişer. Nefes verildikten sonra da söner. Normal akışında yaşanan budur. Ne var ki; şişme ve sönme sürecini engelleyen ya da güçleştiren bir etken söz konusu olduğunda ortaya ciddi sorun çıkar. Akciğerlere girip çıkan hava miktarı azaldığında "<strong>hipoventilasyon</strong>" denen sorun yaşanır. Bu da uyku bozukluğuna neden olan bir diğer etkendir. Normal şartlarda nefes alıp verildiğinde ciğerlere dolan oksijen yakılır ve açığa çıkan karbondioksit verilen nefesle dışarı atılır. Fakat yeteri kadar nefes alışverişi sağlanamadığı zaman akciğerler de yeteri kadar havalanmamış olur. Böylece vücuttaki karbondioksit oranı artar, oksijen miktarının yetersiz kalmasına yol açar. Eğer bir insanda hipoventilasyon sorunu varsa akciğerlerde veya göğüs duvarında problem olabilir. Ya da kullanılan ilaçlar, narkotik ağrı kesiciler ve benzeri birtakım ilaçlar solunum sisteminin ve benzeri birtakım ilaçlar solunum sisteminin işlevlerini baskılayarak hipoventilasyona yol açabilir. <img class="alignnone wp-image-63783" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/09/tatiana-rodriguez-PdPfWNW_GTM-unsplash-300x200.jpg" alt="" width="695" height="463" /> Solunum Bozukluğunu etkileyen diğer nedenlerden biri de sürekli düşükse bu obezite ya da aşırı kilolardır. Aşırı kilolar solunum yeteneğini kısıtlar. Böylece akciğerin yeterince havayla buluşması engellenmiş olur. Ortaya da ciddi bir problem çıkar. Kalp yetmezliği. Oksijen yetersizliği de problem yaratan başka bir etkendir. Başta beyin ve kalp olmak üzere vücuttaki tüm organlar oksijene ihtiyaç duyar. Örneğin kandaki oksijen seviyesi düşükse bir süre sonra beyinde hasar oluşmasına ve bilişsel bozukluğa yol açabilir. Yeter oksijen kalp için de tehditlerden biridir. Örneğin "aritmi" olarak bilinen kalp ritmi düzensizliklerinde oksijen yetersizliği de sorun oluşturmaktadır. Kimi zaman kan değerleri, düşük oksijen seviyesinden olumsuz etkilenir. Mesela "polisitemi" denilen durumda kandaki alyuvar miktarı anormal miktarda artar. Bu da ciltte kızarıklık, kaşıntı, kanama ve halsizlik gibi birçok soruna yol açabilir. Solunum Bozukluğu sonuç olarak; vücudun işlevlerinde ve vücudun sürekliliği noktasında kilit bir noktadır. İnsanlar da böyle sorunlarla karşılaşmamak için başta beslenme olmak üzere birçok noktada dikkat etmelidir. Burada yaşanacak en küçük aksaklık ileride hastalığa, hatta kişinin ölümüne sebep olacak noktaya kadar götürebilir.
<strong>İnsan</strong> vücudunun birçok bölgesi ve bu bölgelerin belirli yapıları vardır. Yapılardan biri de <strong>Serebral Korteks</strong>tir. Serebral Korteks; beynin gri renkle kaplı en üst katmanıdır. Serebral Korteks beynin bölgelerinde sarı, mavi, yeşil gibi renklerden de oluşuyor gibi görünse aslında tamamen gri renkli yapıya sahiptir. Oldukça kıvrımlı gözükür ve engebeli araziye benzer. Yapısında bulunan girinti ve çıkıntılar kendi içinde farklı adlandırılır. Kabartılı kısımlarda oluşan bölgeye "<strong>girus</strong>" denir. Kıvrım anlamına gelen bu kelime sırtların arasında kalır ve kıvrımları belirginleştirenin ismi de "<strong>sulkus</strong>"tur. Diğeri de <strong>fissürdür</strong>'dür. Söz edilen kısımlar adlarını bulundukları kısımda bulunan <strong>kafatası</strong> kemiklerinden alır. Örneğin flortal kısımda yer alan bölgeye "<strong>flortal lob</strong>" denir. Flortal lobun arkasında kalan, sarı renkli diğer yapının adı kafatasında parietral noktaya geldiği için "<strong>parietral lob</strong>" olarak adlandırılır. Frontal Lob'dan belirgin fissür ile ayrılan bölgeye de "<strong>tempral lob</strong>" ya da "şakak lobu" denir. Çünkü şakak kemiğine komşudur. Son olarak da beynin son bölgesinde yer alan oksipital kemiğe denk gelen, "<strong>oksipital lob</strong>" denilen kısım vardır. Beynin önemli noktasını oluşturan Serebral Korteks beyindeki belirtilen dört kısımdan oluşmuştur. Bölümlerin belirli özellikleri ise şunlardır: <ol> <li><strong>Serebral Korteks:</strong> <strong>Sinir Sistemi</strong>nin en karmaşık kısmıdır. Bununla birlikte tüm sinir sisteminin en karmaşık işlemleri ve işlevleri Serebral Korteks'in sorumluluğu altındadır. Bu nedenle Serebral Korteks'in çok sayıda görevi bulunur. Beynin sağ ve sol taraflarında çapraz ilişkilerini de düzenleyen sistem buradan kaynaklanır. Göze sağ taraftan gelen bir fotoğraf sol işlevi harekete geçirirken; sol tarafta algılanan diğer ışık sağ işlevde algılanır.</li> <li><strong>Somatosensotriyel:</strong> Vücudun bir tarafında çıkan bilgi sinyalleri sinir sistemi üzerinde ilerleyerek beynin tam tersi tarafına ulaşır ve burada analiz edilir. Örneğin sağ bacağa temas eden bir cismin sıcaklığı bu bölgedeki reseptörler tarafından algılanır ve toplanan bilgi sinirler aracılığıyla Serebral Korteks'e ulaştırılır. Gerçekleşen işlem sayesinde cismin sıcaklığı hissedilir, bilinç düzeyinde algılama oluşur. Serebral Korteks'in sağ veya sol lobisine gelen herhangi bir bilgi her iki lobide de tanınır. Vücut ile beyin bilgi akışı bu nedenle çaprazdır. İskelet kasları ve motor sistemi için de aynı durumlar geçerlidir. Serebral Korteks'in kırmızı kısmında bulunan çizgiler motor işlevini yürütür. Kırmızı çizgiler beynin sol bölümünde yer alır, vücudun sağ iskelet kısmını yönetir. Serebral Korteks'ten gelen komutlar omuriliğin altındaki motor nöronlara, oradan da kas hücrelerine ulaşır. Örnek vermek gerekirse, vücudun sağ bacağı, beynin sol kısımı loblarından yönetilir.</li> </ol> Serebral Korteks'in genel olarak özelliklerine bakılacak olursa, üstlendiği işlevlerin türüne göre ikiye ayrılır. Birinci kısımda temel düzeyde duyusal ve motor işlevleri yürüten "birincil" ya da "<strong>primer korteks</strong>", diğeri de "<strong>bağlantı korteks</strong>"idir. Bu bölümde farklı kaynaklardan toplanan bilgiler çok daha karmaşık işlemlere ve işlevlere dönüştürülmek üzere birbiriyle ilişkilendirilir. <img class="alignnone wp-image-63650" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/09/artificial-intelligence-4389372_1280-300x200.jpg" alt="" width="689" height="459" /> Primer Motor Korteks'e tekrar dönmek gerekirse, temel hareket işlevlerini yerine getirir. Hareketlerin planlanması gibi pek çok karmaşık işlevi yerine getirmek için "bağlantı motor korteks"leri devreye girer. Bağlantı korteksleri birer Üst Düzey Bilgi İşletim Sistemi olarak düşünülebilir. Somatosensoriyel ve görsel bilgiler gibi farklı kaynaklardan edinilen bilgiler bağlantı korteksinde birbiriyle ilişkilendirilir. Böylece insan yapısı oluşur. Bu yapıda <strong>bilinç</strong>, biliş ve duygular yer alır. Örneğin düşünceleri kelimelere, kelimeleri düşüncelere dil bilgisiyle biliş çevirir. Bu beceri çoğu insanda beynin sol yarım küresindeki zihinsel faaliyetlere bağlıdır. Bunun yanında dil işlevlerinde beynin her iki yarım küresini ya da ağırlıklı olarak sağ yarım küresini kullanan kişiler de vardır. Ancak nadiren gözükür. Lisan becerisi beynin sol yarım küresinin sorumluluğundadır. <img class="alignnone wp-image-63651" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/09/brain-1787622_1280-300x158.jpg" alt="" width="727" height="383" /> Serebral Korteks'in son olarak önemli görevlerinden biri de "dikkat" konusudur. Serebral Korteks'in her iki tarafında dikkat adına görev üstlenen bölgeleri vardır. Fakat birçok insanda iki yarım küredeki serebral kortekste cereyan eden dikkatle ilgili faaliyetler vücudun her iki tarafını kapsarken, kimi insanlarda beynin sol yarım küresi ağırlıklı olarak vücudun sağ tarafını ilgilendiren işlevini yerine getirir. Sonuç olarak; Serebral Korteks sinir sisteminin önemli yapısını oluşturan yapılardan biridir. Dil işlevlerinden, ayak ve kol kontrollerine kadar tüm işlevlere yardımcı olması bakımından vazgeçilmezdir. Beynin yapısını oluşturmada ve hareket etmesinde Serebral Korteks, vücudun diğer yapılarında olduğu kadar işlevsel ve önemlidir.
İnsan yaratılış gereği, insanların içinde doğar. Onlarla arzu ve gereksinimlerini karşılamak için iletişime geçer. Bazen topluma kendi isteğiyle uyarken, bazen de toplumda onaylamadığı kararlara karşı durmaya çalışır. Söz konusu davranışları psikoloji literatüründe iki kavram karşılar: <strong>"Uydumculuk"</strong> ve <strong>"Boyun Eğme." </strong> <strong>Uydumculuk</strong>, bireyin düşünce ve davranışlarının içinde bulunduğu topluma uygun olmasıdır. Uydumculuk bireyin çevresindeki coğrafi ve sosyokültürel değerlere bağlı olarak birkaç faktöre bağlı olarak değişir ve gelişir. Bunlardan bazıları şunlardır: <strong>1) Grup Büyüklüğü:</strong> 3 ile 5 kişilik insanların bir araya gelmesiyle oluşur. Bu sayıdaki insanların birbirleriyle uyumu, diğerlerine göre daha yüksektir. Örneğin bir konuda 3 kişi fikir birliği sağlamış ise diğer kişiler kararı olumlu karşılar. Diğer örnekte, bir aş deneyinde katılımcılar arasında tek bir karşıt görüşün diğer grup üyelerinin fikirlerini etkilediği gözlemlenmiştir. Çünkü bir gruba özenti ve ilgi arttıkça gruba yönelik uyumlu davranışlar da artmaktadır. Özellikle çocuklarda popüler olma istemi uyumun en sık rastlandığı örnekler arasındadır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/08/IMG_20230831_074723.jpg" alt="" width="728" height="409" /> <strong>2) Grup Uyumu</strong>: Grup içinde benzer ideolojik düşüncede bulunan bireylerin bir araya gelmesiyle oluşur. Davranışlardaki uyumun başkaları tarafından izlendiği bilgisi, grup uyumunu arttıran faktörler arasındadır. Bir aş çizgi deneyinde, aşcılara sorulan sorulara cevapların sesli olarak verilmesi istenmiştir. Böylece katılımcıların cevaplarının hiç kimsenin etkisi altında kalmadan vermesi amaçlanmıştır. Deney sonucunda toplum tarafından memnuniyetle karşılanacağı bilinen eylemler grubun uyumunu da sağlamaktadır. <strong>3) Taahhüt:</strong> İnsanların uyumunu etkileyen davranışlardan biri de taahhüttür. Taahhüt bir kişiye veya topluluğa karşı görev üstlenmek ve beklenilenin yapılacağına dair sözleşmedir. Taahhüt sayesinde uydumculuğun gerçekleşme ihtimali artar. <strong>Boyun Eğme:</strong> Başkaları tarafından söylenen emir ve komutların sorgusuz - sualsiz şekilde yerine getirilmesini ifade eder. Belirli otoriteye karşı duygusal yakınlık boyun eğme üslubunu etkiler. Örneğin anne babaya karşı boyun eğme ile akranlara karşı boyun eğme durumu arasında farklılıklar söz konusudur. Miligram deneyinde, katılımcıların arkalarında bulunan güvenlik görevlisine itaatkârlığı daha yüksek olarak gözlemlenmiştir. Deneyin saygın bir üniversitede yapılması, görevlinin varlığı boyun eğmeyi de olumlu etkilemiştir. <h3><strong>Peki uyum göstermeye veya boyun eğmeye meyilli insan/ insanlar var mıdır?</strong></h3> Sorunun kesin bir cevabı yoktur. Ancak bireyin gün içinde yaşadığı olayların temposuna bağlı olarak davranışlara uyumun dozu da değişmektedir. Çünkü söz konusu durumda <strong>kültürler</strong> de durumu etkileyebilir. Örneğin Amerika ve Batı Avrupa gibi bireyci kültürler, aileyi veya grubu üstte tutan Çin veya Kore gibi kolektivist (toplumcu) kültürlere oranla daha az uyumcu toplumlardır. Fakat şu da var ki, bireyselci kültürlerde kahvaltıdaki öğün çeşidinden akşam yatıncaya değin yaşam standartlarında belirli uyum gözlemlenir. Boyun eğme ve uydumculuk görüldüğü üzere birbirine zıt kavramlar gibi gözükse de birbirlerinin birer yanılsamalarıdır. Toplumsal değerlerden eğitim seviyesine kadar her türlü bilgi ve donanım boyun eğmeyi ve uydumu etkiler. Monarşik veya Teokratik yasalarla yönetilen İran, Arabistan veya Afganistan gibi ülkelerde şeriatın getirdiği kanunlara uyma zorunluluğu, insanları boyun eğmeye zorlamaktadır. Boyun eğme, tam bir kapalı kutudur. Her şey önceden belirlenmiş ve belirli yasaların dışına çıkmak mümkün değildir. <strong>Uydumculuk,</strong> Boyun Eğmenin aksine insanlara belirli özgürlük alanı tanır. Uyumda davranışlar örnek alınır. Örnek alınan davranışlar tekrarlandıkça pekiştirilir ve sosyal düzene yansıtılır. Uyumda oy birliği sayesinde eylemlerde tutumluluk vardır. Demokratik ülkelerdeki vatandaşlar arasında anayasaya uygun hareketlere uyması beklenir. Ya da Feodal Sistemde de burjuvazi kesim de göz önüne alınır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/08/IMG_20230830_032145.jpg" alt="" width="712" height="400" /> İnsanların davranışlarının neden ve sonuçlarıyla ilgili kesinliğin söz konusu olmaması ve psikolojinin esnek bir dal olması, insanlar neden bir tabuya boyun eğmek zorundadır, belirli insanlar arasında uyum neden gereklidir sorularını düşündürmektedir. İnsan varlığının duygularının da olması ve zihin ile kalp arasında eşgüdümün olmaması bazen insanları bir şeylere boyun eğdirmek zorunda bırakırken, bazen olay ve durumlara uymasını zorunlu kılmaktadır. Çünkü insan yapısı gereği her türlü duruma adapte olacak şekilde programlanmıştır.
1975 yılında performans <strong>sanatçı</strong>sı <strong>Marina Abrahamoviç</strong>'in göstermiş olduğu performans sonucunda <strong>sanat</strong>ın güzel olmak zorunda olup olmadığı sanatçılar tarafından eleştiri konusu olarak gündeme gelmiştir. Abrahamoviç gösteride bir elinde tarak, diğer elinde tarakla durmadan saçını tarayarak dikkat çekmeye çalışmıştır. Özellikle 1970 yıllarda sanatçılar toplumdaki beklentilerini güzellik üzerinden mesajlar yoluyla aktarılmıştır. Bir anlamda John Kings'in dediği gibi; "güzellik doğruluktur. Doğruluk ise; güzelliktir." Yani doğru olan her şey başka anlamda güzeldir. Peki gerçekten güzel olan her şey doğru mudur? Konuyla ilgili ilk önemli çalışmaları Antik Yunan filozoflar yapmıştır. Onlara göre <strong>güzellik</strong> herkes tarafından, yoruma kapalı, objektif olmalıdır. Ünlü düşünür <strong>Platon</strong>'a göre güzellik formlar aleminde bulunur ve eğer obje ile formlar arasında uyum varsa güzeldir. Aristo ise güzellik kavramını düzene ve matematiğe bağlamıştır. Güzel olmak için canlı bir varlığın ve parçalardan oluşan bütünün sıralanışında düzen olmalıdır. Ayrıca pozisyon ve simetrik olarak gözlenebilir de olmalıdır. Aristo güzelliğe matematiksel olarak bakarken; Platinius güzelliğin ortaya çıkarması gereken ruh halinin hayretle karışık şaşkınlık gibi tatlı bir bela, haz veren özlem, aşk ve titreme hali olduğunu söylemiştir. Başka bir ekol olan İtalyan Sanatı da Yunan filozoflarla benzer görüşleri paylaşmıştır. Ekole göre sanat ve mimarinin güzel olması için pro pozisyonlara sahip olması, parçalarının düzgün sıralanması gerekir. Dönemin <strong>Rönesans</strong> olmasının da etkisiyle ahlak ile güzellik aynı anlamları karşılamıştır. <img class="alignnone wp-image-63569" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/08/steve-johnson-eVaxJVA2zHI-unsplash-300x197.jpg" alt="" width="701" height="460" /> "Güzellik" sadece Avrupa ülkeleri için değil; birçok medeniyet tarafından tanımlanmış ve geliştirilmiştir. Güzelliğin altında yatan dürtü bir şeyden zevk almaktır. Bu duygunun da tam olarak nasıl ve nerede ortaya çıktığı tam olarak bilinmemektedir. Kavram <strong>kültür</strong>lerin tarihine ve geleneksel yapısına göre esnektir. Farklı dillerdeki analoglara göre güzellik farklı kalıplara evrilebilir. Güzellik birçok kavram ile eş anlamlı veya yakın anlamda kullanılabilir. Kavrama en yakın sözcüklerden biri "<strong>estetik</strong>" sözcüğüdür. Estetik ilk kez 1735'te Yunan Filozoflarının Noeta ( düşünce objeleri ) ile Ayseta ( duyular) yoluyla anlaşılabilecek objeleri nasıl ayırdığı hakkındaki makaleleriyle ortaya çıkmıştır. Güzellik kavramını ele alan isimlerden biri de ünlü filozof <strong>Kant</strong>'tır. Kant'a göre sanat bir bilim değildir. Güzellik de ispatlanamaz. İnsanların yargı kabiliyeti ya da kritik yapabilmesi güzelliği deneyimlemeye yardımcı olur. Demek oluyor ki; güzellik nesnenin dışında yer alır ve ona bakan kişinin deneyimine göre şekillenir. 1700 yıllarında yaşayan ve "Sanatın Babası" olarak anılan <strong>Winkelman</strong> güzelliğin tanımlanabilir olmadığını, sadece derin ve tutarlı gözlemle keşfedilecek bir şey olduğu iddia etmiştir. Deneyimlerle sanat eserinin bir ilişkisi yoktur. Winkelman sanat eserini incelemek için kural dahi koymuştur. O eserleri bir güzellik buluna kadar incelemeye devam etmiştir. Winkelman'dan bahsetmişken Alman filozof <strong>Hegel</strong>'den söz etmemek olmaz. Hegel güzelliğin organik olarak biraraya gelen şeylerin armonisi olarak görmüş ancak süre ile ilgili olduğunu savunmuştur. Gerçek sanat serbest ruha duygusal ifadeler sunmalı, izleyiciler için anlaşılır hale getirilmelidir. Hegel, sanat için başka bir görüşe göre sanatın doğruları savunduğu oranda güzel olarak görmüştür. Fakat Hegel bu görüşü sadece Antik Yunan heykeller adına kullanmıştır. Son olarak güzellik adına fikrini sunan bir isim de Hun'dur. Hun'a göre "güzellik nesnelerin kendinde bulunan bir özellik değildir. Onları dikkatle izleyen zihinde yer alır ve her şeyin güzelliği farklı şekillerde algılar." Hatta biri bir başkasının deforme olarak algıladığı bir şeyde başka biri güzelliği algılayabilir. Andy Warhol güzellik için "Eğer her şey güzel değilse hiçkimse güzel değildir." görüşüyle güzellik kavramına felsefî açıdan yaklaşmıştır. <img class="alignnone wp-image-63570" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/08/dan-farrell-fT49QnFucQ8-unsplash-300x200.jpg" alt="" width="714" height="476" /> Güzellik kavramını Antik Yunanlılar Erkek formları üzerinden açıklamaya çalışmış ve durum 19. yüzyıla kadar devam etmiştir. Ve bu döneme kadar Kadınlar ile güzellik düşüncesi pek ilgi görmemiştir. Güzellik kavramını geliştiren aslında 1800'lü yıllarla birlikte kullanılan "<strong>Kültür Endüstrisi</strong>" jargonudur. 1944'te Adorno ve Horklemier'ın çıkardığı kavrama göre, geç dönem kapitalist sistemde fenomen olan, aralarında filmlerin yayımlandığı, dergilerin, müziklerin ve radyonun bulunduğu tüm kültürel malların kitlelerin eğlenme ihtiyacını karşılamak için tasarlandığını iddia eder. Kültür Endüstrisi destek gördüğü oranda eleştiri oklarının da hedefi olmuştur. 1975'te Laure Mulvey görsel zevki ve görseli incelemenin onu yok ettiğini savunmuştur. 1975 ve sonrası dönemde görmeden alınan zevk aktif erkek ve pasif kadın şeklinde ikiye ayrılmıştır. Belirleyici Erkek kadın formları üzerinden fantezileştirdiği formlara gözünü diker ve olaylar gelişir. Kadın formlarında ise geleneksel teşhirci rolünde bakılır. Görünüşleri etkileyici ve görsel ve erotik öğelerle kodlanmış kadınlar ortaya "bakılabilir olma" çıkarmıştır. Sanatı diğer Sosyal ve Fen Bilimleri'nden ayıran da bu noktadır. Sanat görünen objelerin ardındaki gizemi çözmeye çalışarak izleyiciye "Görünen objelerin ardında nasıl bir görünmeyen var?" sorusunu kendisine sordurtur. Post-modern dönemde görünen ve görünmeyen her şey bu yüzden sorgulanmıştır. Örneğin güzel olan bir şey insanı lastik ayakkabı almak için cezbedebilir. Son yıllarda sanatçılar ve sanatseverler Gelenekçi Batı'da güzellik önem kaybetmiştir. Sanatçıların statükoya karşı tutumları, refresif yapılar ve altın oran gibi kavramları da bir sözcükten ibaret olmuştur. Dev Hey 1993'te yazdığı bir makalede "Güzel sanat satar. Eğer kendini sattırıyorsa puta tapmak gibi hal alır. Eğer bir başka şey satılmasını sağlıyorsa da baştançıkarıcı bir reklamdır." diyerek sanatın güzelliğini vurgulamıştır. 1994 yılında Dev Hey, çağımız için "Gazap Çağı" etiketini yapıştırmıştır. Ancak her ne kadar güzellik pek de toplumsal sorunlar içerisinde gözükmese de sosyokültürel durumu her ne olursa olsun, Dünya'daki sıkıntı ve acılar ne kadar derin de olsa toplumun her tabakasından insanda güzellik algısı vardır. "Güzel şeylerin algımızı açmak ve ve dikkatimizi en üst düzeye çıkarmak amacıyla dünyanın oraya buraya yerleştirilmiştir. Sanat için kullanılan güzellik kavramı toplumdan topluma, nesilden nesile farklı anlam ve değerlere sahiptir. Güzellik temel anlamda mutluluk duygusuna hitap ediyor olarak görünse de kişinin karakterine ve hayal gücüne bağlıdır. Örneğin açlıktan ölmek üzere olan birinin fotoğrafını çekmek fotoğrafçı için güzelken; bir maden ocağı çalışanı için hüzün sebebi olabilir. Güzellik mutlu etmek zorunda değildir. Sadece doğru olmalıdır. Duyguların tercümanı yokken; aklın her zaman bir gerekçesi vardır.
İnsanlığın devamı <strong>üreme</strong>ye ve nesli devam ettirmeye bağlıdır. Bunun doğru yolu da <strong>kadın</strong> ve erkeğin doğru <strong>yöntem</strong>lerle birlikte olmasıdır. Ancak birçok konuda olduğu gibi birleşme sırasında da birçok sorun oluşmaktadır. Söz konusu problemde <strong>cinsel ilişki</strong> iki büyük sorun oluşturmaktadır. Birincisi cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve <strong>gebelik</strong>lerdir. Bir kadının <strong>hormon</strong>al bakımından gebe kalabilir olması çocuk sahibi olunacağı anlamına gelmez. Ayrıca <strong>bebek</strong> istememek için de geçerli sebepler sayılabilir. Cinsel yolla bulaşan <strong>hastalık</strong>lar cinsel ilişki sırasında gerçekleşen vücut sıvılarının birbirine karışması sonucu bulaşır. Örneğin gerone ve <strong>frengi</strong> hastalıkları örnek verilebilir. Hastalıkların ortaya çıkaran da bakteriyel enfeksiyonlardır. Diğer hastalıklar olan AIDS ve siğiller virüs nedeniyle vücutta oluşur. Peki bu hastalıklara karşı nasıl önlem alınır: Cinsel yolla bulaşan hastalıklara karşı alınabilecek en ideal yöntem <strong>doğum kontrolü</strong> yöntemini doğru uygulamaktır. Tıp literatüründe kontraseptif olarak geçen yöntem, hamileliği önleyen yöntemler veya araçlar olarak tanımlanır. Genellikle yöntem istenmeyen gebelikle kullanılır. Kontraseptifler üç gruba ayrılır. <strong>Mekanik Bariyerler</strong>, <strong>Hormonal Yöntemler</strong> ve <strong>Cerrahi Yöntemler</strong>dir. Yöntemlerin kendi içinde birkaç özelliği vardır. Bunlar sırasıyla; <ul> <li>Mekanik Bariyerler: Cinsel ilişki sırasındaki sıvı değişimini engeller. Bariyerlere örnek olarak prezervatifler gösterilebilir. Prezervatiflerin diğer bir adı da kondom olarak geçer. Erkekler de kadınlar da kullanabilir. Kullanılan maddeyle birlikte sıvı değişimi önlenir. Bir anlamda hamileliğin önüne geçilir. Çünkü spermler yumurta hücresine ulaşamaz ve gebelik önlenir. Ancak şunu unutmamak gerekir ki; doğum kontrol yöntemleri gebeliği her zaman önleyemez. Yöntemin amacı gebeliğin önüne geçmek ve hastalık oluşma riskini azaltmaktır.</li> <li>Hormonal Yöntemler ise, kadın ve erkekte bulunan hormon seviyelerini değiştirir ve hormonal dengesizlik yaratır. Örneğin kadınlardaki yumurta sayısını serbest kalmasının önüne geçer. Yumurta sayısını belirli seviyede sınırlandırır. Yöntemin işleyiş biçimi de doğum kontrol haplarıdır. Tıpta <strong>Oral Kontraseptifler</strong> olarak geçer. Üretilen bazı haplar hormon seviyelerini değiştirerek yumurta sayısını serbest bırakır. Döllenme de yumurta sayısının istikrarsızlığı sebebiyle dalgalanır. Kullanılan haplar yumurtanın kırılmasına sebep olur. Bazıları yumurtanın rahme ulaşmasına bazıları da yumurta döllense de rahme ulaşmasına engel olur. Yöntem genellikle kadınlar tarafından kullanılır. Erkekler kullanamaz. Çünkü spermlerin hepsini etkisiz hale getirmek pek güçtür.</li> </ul> <img class="alignnone wp-image-63504" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/08/laura-ohlman-ongv_fQjtMA-unsplash-300x200.jpg" alt="" width="707" height="471" /> <ul> <li>Cerrahi Yöntemlerde ise; iki alt kategori vardır. Bazı cerrahi müdahaleler geçici doğum kontrolü sağlar bazıları da kalıcıdır. <strong>Geçici Doğum Kontrolü</strong>'nde en çok kullanılan yöntem <strong>Bakırlı Rahim İçi Araç</strong>tır. Bakır bağışıklık sistemini harekete geçirir. Bağışıklık Sistemi de spermleri öldürür. Sonuçta spermler yumurtayı dölleyemez. Bakırlı Rahim İçi Araçlardaki sıkıntı da hormonal dengesizliği oluşturur. Dengesizlikle büyüyen mukus birikmesi spermlerin rahme ulaşmasına engel olabilir. Spiraller de benzer şekilde çalışarak spremleri öldürme ve yumurtaya ulaşmaları engellemeye uğraşır. Bu işlemi yapan kanallara<strong> İntrauterin Araçlar</strong> denir. Kısaca "Ria veya İUA" olarak bilinir.</li> <li>Son olarak <strong>Kalıcı Yöntemler</strong> vardır. Söz konusu yöntemde erkekler için <strong>vazektomi</strong>; kadınlar için de <strong>tubektomi</strong> olarak iki kısım vardır. Erkeklerde testislerde üretilen spermler penise "was deferens" (spermkanalı) yoluyla gelir. Vazektomide bu yollar kesilir birbirinden ayrılır. Böylece spremler penise ulaşamaz, penisten atılan sıvıda da sperm bulunmayacağı için yumurta döllenmez. Tubektomi de Vazektomiye benzetilir. Söz konusu sistemde fallop tüpü kesilir. Böylece serbest kalan yumurta rahme ulaşamaz ve gebelik gerçekleşemez.</li> </ul> Peki cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanmamak için ne yapılabilir? Söz konusu probleme çözüm bulmak için Mekanik Bariyerler kullanılır. Son olarak da gebeliğin gerçekleşmeme durumu vardır. En çok kullanılan yöntem de <strong>kürtaj</strong>dır. Söz konusu yöntemler her ne kadar bilimsel veriler olarak bilinse de hastanın bir <strong>jinekolog</strong> ile veya <strong>doktor</strong> ile görüşmesi gerekir. Sonuç olarak; cinsel yolla bulaşan hastalıkların bazıları bakteriler bazıları da virüsler yoluyla bulaşır. Hastalığın temel sebebi de birleşme sırasında sıvıda gerçekleşen alışverişteki değişimdir. Olumsuz durumu engellemenin yolu da Doğum Kontrol Yöntemlerine başvurmaktır. İnsanlığın devamı için çok önemli olan ve sağlık açısından mühim olan konuyla ilgili insanlar bilinçli şekilde hareket etmelidir. Çünkü dünyaya getirilen çocukların kalıtımsal ve çevresel olarak sağlıklı olmasının yolu da cinsel eğitimle ilgili bilinçli hareket etmek ve gerekli önemleri alıp doğru uygulamaktır.
<strong>Toplumsal Hareket</strong>ler; bir <strong>toplum</strong>un yönünü değiştirmeye yarayan hareketlerdir. Bir grup veya örgüt <strong>düşünce</strong>ler üzerinden toplumu yönlendirebilir. Toplumsal hareketler sadece salt, basit fikirlerden oluşmaz. Bunun için organizasyona, liderliğe ve kaynak olmak üzere üç temel kavrama ihtiyaç vardır. Hedeflerine bağlı olarak toplumsal hareketler çeşitlenir ve gelişir. Toplumsal hareketlerin kendi içinde birkaç kolu da vardır. Örneğin <strong>Aktivist</strong> <strong>hareket</strong>ler, toplumun belli özelliklerini değiştirmeye yoğunlaşırken; <strong>reaksiyonel hareket</strong>ler fiili olarak değişikliğe direnmeye çalışır. Güçlü bir fikri savunan grup devamlılığını sağlayacak liderlik ve kaynaklara sahipse farklılık yaratabilir. Toplumsal Hareketlerin belirli kalıpsal düşünce görüşü yoktur. Dönemine ve mekanına göre farklı pozisyonlara gelebilir. Toplumsal Hareketlerin birkaç teorisi vardır. Bunlardan biri de <strong>Kitle Toplumu Teorisi</strong>dir. Teoriye göre, toplumsal hareketler ilk ortaya çıktığında insanlar toplumsal birleşmelere şüpheyle yaklaşırdı. Onlar işe yaramaz, tehlikeli ve mantıksız olarak görülür, onların kendilerini bir camia içinde hissetmek, anlamsız hayatlarından kaçış olarak görerek katılırlardı. Ortaya çıkan düşünce 20. yüzyılda <strong>Nazizm</strong>, <strong>Faşizm</strong> ve <strong>Stalinzm</strong> Dönemlerinde son derece güçlüydü. Teori teknolojik ve Sosyal Bilimlerdeki gelişmelere bağlı olarak 1980'li yıllardan itibaren gelişmeye başlamıştır. Bunlardan biri de <strong>Göreli Yoksulluk Teorisi</strong>'dir. Teori, toplumda diğer insanların kullandığı haklardan yoksun olan ya da bastırılan grupların eylemleri üzerine yoğunlaşır. Sivil Toplum Hareketlerini yakından inceler. Örneğin ABD'de siyahilerin karşılaştığı baskıdan kaynaklanan eşitsizliğe bu teori karşıdır. Göreli Yoksulluk Teorisi, kişinin meşru beklentilerle içinde bulunduğu gerçeklik arasında hissedilen farkı inceler. Toplumsal bir hareketin meydana gelmesi için gerekli olanlar göreli yoksunluk, daha iyisini hak ettiğini düşünme ve normal yöntemlerin işe yaramaz olduğuna inanmaktır. Her teorinin tezi olduğu kadar antitezi de olabileceği için teoriyi kabul etmeyen eleştirmenler de vardır. Eleştirmenlere göre kendini yoksul hissetmeyen bireyler de toplumsal hareketlere katılmayı tercih edebilir. Onlar kendileri zarar görmediği halde algılarındaki eşitsizliği gidermek için harekete katılır. Amerika'daki göçmen tarım işçileri, aktivist lider Sezar'ın önderliğinde haklarını kazanmak ve iş güvenliği için birleşmiştir. Göreli Yoksulluğa yöneltilen bir diğer eleştiri bazen her üç teori de olmasına rağmen toplumsal hareketin oluşmamasıdır. <img class="alignnone wp-image-63464" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/08/rob-curran-sUXXO3xPBYo-unsplash-300x180.jpg" alt="" width="673" height="404" /> Toplumsal Hareketlerin bir diğer teorisi <strong>Kaynak Mobilizasyon Teorisi</strong>dir. Teori insanların yoksunluğuna bakmak yerine toplumsal hareketi destekleyen veya engelleyen hareketlere yönelir. Örneğin kaynaklara erişimin yanında uygulamada kaynaklanan sıkıntılara eğilir. Aynı düşünceleri paylaşan bir grup insanı biraraya getirmek gibi basit bir eyleme her yerde izin vermez. Toplumsal hareket başlatabilmek için bir fikirden daha fazlasına ihtiyaç vardır. Paraya, malzemeye, siyasi etkiye ve medya erişimine ihtiyaç vardır. Ayrıca insanları biraraya getirmek, fikirleri aşılamak için de güçlü bir organizasyon tabanına ihtiyaç vardır. Gruba liderlik etmek ve üyelerin baskı altındaki fikirleri belli bir amaç üzerinde odaklamak ve onları organize olmak üzere ikna etmek için iyi ve karizmatik lidere ihtiyaç duyar. Diğer bir yandan Sivil Hareketlerde ise; <strong>Martin Luther King</strong> Junior, zulüm gören siyahilere bir yol gösterici olarak öne çıkmıştır. Kalabalığa karşı nasıl konuşması gerektiğini, onları nasıl tek bir fikir etrafında birleştireceğini, toplumsal hareketin başarılı olması için onların nasıl desteğini göreceğini bilirdi. Toplumsal Hareketlerin diğer bir teorisi <strong>Rasyonel Seçim Teorisi</strong>'dir. Kendisi için en iyisini yapmaya çalışan bireylerin seçim ve eylemleri toplumun davranış kalıplarını oluştuğunu savunur. Teorinin başarılı olması birçok varsayımı göz önüne almakla mümkündür. Tüm eylemlerin tercih sırasına göre listelenebilir olması, tüm tercihlerin geçişli olduğunu varsaymak zorunludur. Teoriye göre insan eylemlerin sonucunu tamamen bildiğini ve o insanın farklı eylemleri değerlendirebilecek zihinsel yeteneğe sahip olduğunu varsayar. <img class="alignnone wp-image-63465" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/08/edrece-stansberry-BPfPrYLQZuQ-unsplash-300x199.jpg" alt="" width="703" height="466" /> Toplumsal hareketler toplum içinde aktif olarak görev almayanları da etkiler. Toplumsal hareketler nedensiz, yaygın korkunun insanları telaşlı davranmaya ya da taşkınlığa sürüklediği panik gibi kolektif davranışa neden olabilir. Ya da müzik alanında, popüler diyetlerde olduğu bir şeyin kısa süreliğine inanılmaz popüler olmasına da sebep olabilir. Örneğin yakın zamanlardaki aşı karşıtı hareket panik yaratarak gelişmiş ülkelerde çoktan yok olmuş salgın hastalıkların tekrar görülmesine neden olmuştur. Peki toplumsal hareketler nasıl başlar ve yayılarak kitlelere ulaşır? Söz konusu hareket birkaç kişi tarafından oluşan küçük bir fikirle başlar. Sonra <strong>kamu</strong>nun sorun olarak gördüğü bu başlangıç aşamasına geçilir. Bu noktada insanlar organize olmaya, organize gruplar altında birleşmeye ve genel şikayetlerini dile getirmeye başlar. Ve toplumsal hareketin en büyük başarısı, onu içinde barındıran toplumu değiştirmeyi başarmaktır. Aksi halde gruptakiler topluma ayak uydurmaya çalışır. Hareketin garip kısmı toplumsal hareketi değiştirmeye çalışan kişilerin bürokratik tabanın bir parçaları olmalarıdır. Başarılı toplumsal hareket, arzulanan değişikleri yaptıktan sonra var olan bünyeye katılır. Tüm kültür ve toplumlar geçmişte başarılı olan veya olamayan toplumsal hareketler sonucunda meydana gelmiştir. Martin Luther King'in Katolik Kilisesi'ne karşı başlattığı toplumsal hareket Protestanlık ile sonuçlanmıştır. Martin Luther Junior da ayrımcılığa karşı bir toplumsal hareket başlatmış bu da <strong>Sivil Haklar</strong> için zemin oluşturmuştur. Toplumsal Hareketler geçmişten günümüze her zaman diğer toplumların kültürel ve ideolojik izlerini geleceğe taşır. <strong>Siyaset</strong>, <strong>sosyoloji</strong>, sanat, kültür, <strong>ekonomi</strong>, <strong>din</strong> başta olmak üzere tüm hiyerarşik düzende sonradan da değişebilecek esnek yapılı bir toplumsal hareket mevcuttur. Ve toplumsal hareketler hiçbir zaman statik olmaz. Hızı ve süresi ne kadar olursa olsun ilerlemeye devam eder. Dünya her zaman ileri doğru aktığı için toplumsal Hareketler de geçmişten izleri üzerinde taşısa da her zaman ileriye doğru sürüklenir.
<strong>Limbik Sistem</strong>; beyindeki birtakım yapılardan oluşan kümedir. Ve bu sistemin çoğu duyguların düzenlenmesinde rol oynar. <strong>Bilim</strong> insanlarınca tam olarak hangi yapılardan oluştuğu tam olarak saptanamayan bir sistemdir. <strong>Hipodalamus</strong>, <strong>Amigdala</strong>, <strong>Talamus</strong> ve <strong>Hipokampus</strong> olmak üzere 4 temel yapısı vardır. Limbik sistemler <strong>beyin</strong> sapının üstünde yer alır. Beynin en alt kısmında bulunur. Sistemin diğer bölgesinde omurilik bulunur. Vücuttaki sırt boyunca uzanıp kuyruk sokumuna kadar aşağı iner. Beynin korteks kısmının dışında kalan çizgilerdir. <ul> <li><strong>Talamus:</strong> Beynin duyusal aktarma istasyonu görevini üstlenir. Görme, duyma, tatma, dokunma ve işitme duyu organları sinir sisteminden gelip talamus'a uğrar. Talamus bu duyuları alır ve Kortes'teki veya beynin başka bölümlerindeki uygun bölümlere yönlendirir. Çünkü duygular temelde 5 duyu organdaki etkilerin bir sonucudur. Talamus'a uğramayan tek duyu organı da burundur. Yani koklamadır. Nedeni de burnun kendi aktarma sisteminin olmasıdır. Burundan gelen duyu beyinde özel bir bölgeye ulaştırılır. Duyguları düzenleyen diğer kısımlara da cok yakındır. Bazen bir duyu beyinde çok güçlü duygulara varır. Ve geçmişteki bir anın hatırlanmasını sağlar.</li> <li><strong>Amigdala:</strong> "<strong>Öfke Merkezi</strong>" olarak görülür. Yapılan deney ve gözlemlere göre amigdala, öfke ve şiddet ; korku ve kaygı amigdalanın uyarılması sonucu meydana gelir. Amigdala'nın ihmali de "yumuşama etkisi" yaratır. Doktor Kluver isminde psikolog ve beyin cerrahi Doktor Bucy keşfetmiştir. Aynı zamanda tıp alanında "<strong>Kluver Bucy Sendromu</strong>" olarak geçen terim de mevcuttur. Amigdala'nın bilateral imhasıyla ortaya çıkar. Bilateral çift taraflıdır. Amigdala'nın çift taraflı olması sık görülen semptomlara neden olur. Örneğin hiperoralite bunlardan biridir. Yani ağzı boş durmamak. Veya hiperseksülatite. O da cinsel istek duymaktır. Ve engellenemeyen davranışlardır. Toplumsal kuralları görmezden gelerek fevri hareket etmek davranışın sonuçlarını düşünmeksizin yapılan hareketler yani tehlikeli işlere kalkışmaktır. Amigdala'nın her iki kısmı ihmal edilince ortaya çıkar. Amigdala'nın uyarılması korku ve kaygı yaratır. Kaygı bozukluğu yaşayan veya kaygı atağı yaşayan insanlar, bazen etken maddesi "benzodiazepin ilaçlar" verilir. Bu benzodiazepin ilaçların işleyiş mekanizması farmakolojik olarak alkole benzer. Alkol alan insanlar da düşünmeden hareket eder. Hiporealite oluşur. Kişinin çok fazla yemeye girişmesi, aşırı cinsel istek duyması ve engellenmeyen davranışlar örneklerden birkaçıdır. Alkol nedeniyle akli dengesi yerinde olmayan biri toplumsal kuralları hiçe sayar. Amigdalayı uyarmak ile hiçe saymak arasındaki fark buradan da anlaşılır.</li> </ul> <img class="alignnone wp-image-63408" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/07/robina-weermeijer-3KGF9R_0oHs-unsplash-300x169.jpg" alt="" width="696" height="392" /> <ul> <li><strong>Hipokampus:</strong> Hafızada önemli rol oynayan yapıdır. KSP olarak kısaltılmış yapıda kısa süreli belleğin uzun süreli belleğe dönüşmesine yardımcı olur. Uzun veya kısa süreli <strong>bellek</strong> de olsa hafıza da duyguların oluşmasına yol açabilir. Uzun süreli hafıza oluşumunda önemlidir. Bu bölgede zarar gören insanlar hafızalarına yeni bilgiler eklemekte zorlanır. Deneyimledikleri her şeyi unuturlar. Ancak eski bilgiler silinmez. Uzun süreli bellek bundan etkilenmez.</li> <li><strong>Hipotalamus:</strong> Talamus'un altında yer alır. Çok küçük bir yapıdan oluşur. Beynin toplam hacminin %1'inden azını teşkil eder. İnsan vücudunun birçok işlevin düzenlenmesine yardımcı olur. <strong>Otonom Sinir Sistemi</strong>ni düzenler. "Savaş veya kaç" veya "dur ve sindir" mücadelesi olarak görülebilir. Hiptolamus Endokrin Sistemini de düzenler. Düzenleme sayesinde salgıyı tetikler ve hormonların kana karışması sağlanır. Epinefrin ve norepinefrin tetiklenen hormonlardır. Epinefrinin diğer adı adrenalindir. Hipotalamus açlık, susuzluk, uyku ve cinsellik gibi başka güdülerde de rol oynar.</li> </ul> İnsan yapısının karmaşık olmakla beraber inanılmaz müthiş bir matematiksel yapısı da vardır. Limbik Sistem de duyu organları ile duygular arasındaki bağlantının oluşmasına yardımcı sistemlerden sadece biridir. İnsan fiziksel ve zihinsel olarak mekanizması kafa karıştırıcı olmasına rağmen bozulmayan ve her türlü dış ve iç etkilere karşı korunabilecek ve onlarla savaşabilecek yapıyla donatılmıştır. İç ve dış etkiler ne kadar yeni, bilinmez veya zorlu olursa olsun sistem kendi çarkını döndürmeye devam eder.
<strong>İnsan</strong>ın psikolojik ve ruhsal bir varlık olması onun farklı olaylara çeşitli <strong>duygu</strong>lar beslemesine sebep olur. İnsanlar birbirleriyle aynı duyguları hissedebilir; ancak duyguları deneyleme ve ifade etme biçimi kişiden kişiye farklıdır. Bu sebeple duygular, fizyolojik, davranışsal ve bilişsel olarak ayrılır. Her duygu vücutta ayrı bir fizyolojik tepki yaratır; beyin faaliyetlerinde sert değişimler, <strong>nörotransmitter</strong> üretimi ve <strong>otonom sinir sistemi</strong> faaliyetleri gibi. Bir oda öğrencinin gelişigüzel şekilde bir şeylerle uğraştığını düşünelim. O sırada aile fertlerinin saklandıkları yerden çıkıp sürpriz yapıyor. Çünkü o gün kişinin doğum günüdür. Öğrenci duruma belirli bir mutluluk, şaşırma gibi fizyolojik tepki verir. İlk etapta korku yaşanabilir ve kalp ritmi artabilir, kaslar geçici olarak sonra gevşeyebilir. Deri sıcaklığının artması oluşabilecek diğer bir değişim olarak öngörülebilir. Fiziksel değişiklikler oluşurken bir taraftan da beyinde <strong>bilişsel faaliyet</strong>ler yaşanır. Gerçekleşen faaliyetler kişiden kişiye, kültürden kültüre değişir. Nedeni ise bilişsel tepkilerin <strong>zihinsel değerlendirme</strong>ler olmasıdır. Ne olduğunu anlama çabası, duruma dair beklentiler, deneyime dair genel düşünceler gibidir. Partiye giden birinin eğlence beklentisine girmesi örneklerden biridir. Durum duygu deneyimleri sonucu oluşan bilişsel deneyime örnektir. Bilişsel deneyimler tek bir olay içinde başka duygular da oluşturabilir. Kısaca her duygu farklı bilişsel deneyimin doğmasına yol açar. Tepkiler vücut dilinden ve yüz ifadesinden okunabilir. Parti örneğinde olduğu gibi kişi gülümseyebilir, el çırpabilir, kollarını açıp arkadaş veya akrabalarına da sarılabilir. Her kültürün ve insanın davranışların duygusal yorumlaması bu sebeple farklıdır. <img class="alignnone wp-image-63373" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/07/smiley-g7dc1565b0_1280-300x169.jpg" alt="" width="692" height="390" /> Duyguların neler olduğu psikologlar tarafından farklı görüşlere değişse de temel özellikleri şunlardır: <ol> <li>Duygular geçicidir. Ruh halinin aksine ne zaman başladıkları belli, süreleri kısadır.</li> <li>Ruh halleri ise; çok daha uzun sürer ve çok belirgin olmak zorunda değildir.</li> <li>Duygular olumlu veya olumsuz olabilir. Örneğin bir insan aynı anda mutlu olurken bir yandan ağlayabilir. Ve duygular farklı yoğunluklarda hissedilebilir.</li> <li>Duygular genellikle istemsizdir. Yani hissedilecek duyguya insanın kendisi karar veremez. O nedenle insan kendini birine aşık etmez; aşık olur. Ya da öfke durumu da yaşanabilir. Yaşanan <strong>duygu geçişleri</strong>nden dolayı, duyguların istemsizliği açığa çıkar.</li> </ol> Duyguların çözümlenmesi görüldüğü üzere çeşitli ve öngörülemez olduğuna göre kaç farklı duygu vardır? Soruya verilebilecek cevap yalnız sonsuzdur. Sözü geçen yerde <strong>Paul Ekman</strong> adında bir araştırmacı dünyadan her insanın kolaylıkla tespit edebileceği altı farklı duygunun olduğunu ortaya koymuştur. Bunlara "<strong>Evrensel Duygular</strong>" ismi verilmiştir. Evrensel duygular şunlardır: <ol> <li>Mutluluk</li> <li>Üzüntü</li> <li>Korku</li> <li>İğrenme</li> <li>Öfke</li> <li>Şaşkınlık</li> </ol> <img class="alignnone wp-image-63375" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/07/ben-white-qDY9ahp0Mto-unsplash-300x200.jpg" alt="" width="692" height="461" /> Peki bunlar neden evrensel duygular olarak seçilmiştir? Yukarıda geçen duyguların evrensel olma sebebi herkes aynı hissedilmeleri değil, yarattıkları yüz ifadelerinin tüm kültürlerde aşağı - yukarı aynı anlamları taşımasıdır. Bu sayede her kültürde kolaylıkla ayırt edilebilir. Mutluluk duygusunda yanaklar kalkık, ağzın kenarları yukarı kalkar. Gözün dış kısmında kırışıklıklar olur. Mutsuzluk ise; kaşların içe bakan kısımlarının yukarı kalkmasıyla dudak köşelerinin aşağı kıvrılmasıyla temsil edilir. Korkuda; kaşlar birbirine yaklaşır ve içe bakan uçları yine yukarı kalkar. Alında kırışıklıklar oluşur. Gözler faltaşı gibi açılır. Ağız açılır, dudaklar arkaya doğru gerilir. Sırada öfke var. Öfkede delici bakışlar vardır. Göz kapakları gerilir. Dudaklar birbirine bastırılır. İğrenmede insanların yanakları yukarı kalkar, burnu kırışır, kaşları aşağı iner. Şaşkınlıkta kaşlar kalkıktır. Gözler kocaman açılır. Ağız açıktır. Tıpkı "Şaşkınlıktan ağzım açık kaldı." deyimi yerini bulmuş olur. Acaba bu duygular nasıl oluyor da tüm dünyada tanınabiliyor? Sorunun cevabını <strong>Charles Darwin</strong> şu şekilde vermiştir: Darwin bilindiği üzere evrim üzerine ilk bilimsel çalışmaları da yapan isimdir. Darwin'e göre, duyguları ifade etme ve anlamı yeteneği doğuştan gelmiştir. İnsanlar duygularını ifade etme yeteneği sayesinde hayatta kalabilme ihtimallerini arttırabilecek şekilde davranabildiğini söyler. Bu görüşe göre duygular adaptasyon açısından önemlidir ve olağandır. Tıpkı yeni doğmuş bir bebeğin, şaşırınca veya korkunca yetişkinlerle benzer tepkiler vermesine benzer. Çünkü beyin her ne kadar duyguları anlamlandırmaya yabancı da kalsa; vücut tepkileri kendiliğinden verir. Nadide bir örnek ise şudur: Hayatları boyunca görme engelli olan ve insan yüzünün neye benzediğini bilmeyen bireyler de görebilen kişilerle benzer yüz ifadelerine sahiptir. Hayatlarında hiç gülümseyen veya asık bir surat görmemiş olmalarına rağmen durum değişmez. Böylece Darwin'in duyguların doğuştan geldiği iddiasını desteklemektedir. Duygu görüldüğü üzere tek bir tanım veya varsayımla açıklanamaz. Bilişsel, fizyolojik ve davranışsal olmak üzere 3 temel bağlamın birbiriyle etkileşiminin sonucuyla açıklanabilir. Duyguların her ne kadar kişisel veya toplumsal bir kavram gibi dursa da görüldüğü üzere <strong>kalıtım</strong>sal etkisinin var olduğu görülmüştür. Sadece aile ve yaşanılan sosyolojik yapı değil; insanın iç ve dış etkilerden de yararlanarak duygularının oluştuğu bir gerçektir. Duyguların ifade ediliş tarzı, toplum veya iletişim halinde olunan kişi ve gruba göre şekillense de duyguları sadece bireysel ve toplum üzerinden fotoğrafını çekmek doğru olmaz. Çünkü kalıtım denilen kavram ebeveynler ve çevresel etkilerden fizyolojik ve psikolojik olarak birbirine alış - veriş sağlar. Gerçekleşen alış - veriş kişinin hayatının önemli bir kırılma noktasıdır.
<strong>Ahlâkî Gelişim Teorisi</strong>, Amerikalı akademisyen ve psikolog <strong>Lawrence Kohlberg</strong> tarafından ortaya atılmıştır. Kohlberg, <strong>insan</strong>ların tüm yaşamları boyunca fiziksel, duygusal ve tüm gelişimlerine karşı <strong>ahlak</strong>larının nasıl geliştiğini incelemiştir. Teorisi bilimsel gelişmeye dayanmakta ve Vgotsky ile benzer özellikler taşımaktadır. Kohblerg, insanlar büyüdükçe ahlâkî değerlendirmelerindeki değişikliği takip etmiştir. Gözlemi yaparken <strong>Vgodsky</strong>, <strong>Freud</strong> ve <strong>Erikson</strong>'da olduğu gibi çocukları mercek altına almıştır. Çünkü <strong>ergenlik</strong> döneminde çocuklarda görülen hızlı ve etkileyici değişimin yaşanmasıdır. Kohlberg yaptığı çalışmaların birinde bir grup çocuğa <strong>ikilem</strong>ler içeren hikayeler anlatmıştır. Tüm yaş gruplarından çocuklara bir hikaye anlatıp hikâyelerdeki ahlâkî konular vasıtasıyla kişilerin nasıl değerlendirme yaptığını anlamak için onlara birçok soru sordu. En karmaşık ikilmeli durum Bay Heinz'kiydi. Heinz'in hikayesi deneklerdeki en popüler olanıdır. Hikayeye göre, Heinz'in karısı bir tür kanserden dolayı ölmek üzeredir. Doktorlar yeni bir ilacın kadını kurtarabileceğini söyler. Ancak bu ilaç yerel bir kimyacı eczacı tarafından bulunmuştur ve haklı olarak Heinz ilacı satın almaya çalışır. Ama kimyacı ilacın on katı bir ücret istemektedir. Ve bu Heinz'in karşılayabileceğinden fazlasıdır. Ailesi ve arkadaşlarından yardım alan Heinz paranın yalnızca yarısını toplar. Bunun üzerine durumunu eczacıya açıklar ve ilaca daha ucuz sahip olmak ya da paranın kalanını sonradan ödemek için yalvarır. Ancak eczacı bunu kabul etmez. Bulmuş olduğu ilacın kendisine çok para kazandıracağını söyler. Heinz karısını kurtarmak için çaresiz kalır. Bu yüzden gece geç bir saatte eczacının ofisine girer sonra da ilacı çalar. İşte bu büyük ikilemdir. Buna "<strong>Heinz İkilemi</strong>" ya da "<strong>Heinz Dilemma</strong>" denir. Hikayeyi anlattıktan sonra Kohlberg çocuklara "Heinz ilacı çalmalı mıydı?" gibi bir soru sorar. Ya da "Heinz karısını sevmeseydi durum farklı mı olurdu?" Veya "Ya ölsen insan bir yabancı olsa durum değişir miydi?", "Kadın ölürse polis eczacıyı cinayetten tutuklamalı mı?" sorularını sormuş ve çocukların cevaplarını toplayıp inceleyerek ahlâkî değerlendirmeyi açıklamıştır. üç aşamasını ortaya atmıştır. Değerlendirmenin ilki gelenek öncesi veya ahlâk öncesi düzeydir. İkincisi geleneksel düzeydir. Sonuncusu gelenek ötesi düzeydir. Aşamalar yukarı çıkılan merdivene benzetilebilir. Aslında birkaç basamak olmasına rağmen ahlak merdiveni denilebilir. Kohlberg'e göre bireyler bunları ancak sıralandığı ölçüde geçebilir. Her yeni düzey bir öncekinin değerlendirme şeklinin yerini alır. Ancak herkes her basamağa da ulaşamayabilir. İlk düzeye başlamadan önce her düzey kendi içinde ikiye ayrılır. Hepsiyle birlikte ahlâkî gelişmenin altı düzeyi bulunmaktadır. Ahlak öncesi düzey ilk sıradadır. Bu düzeyde <strong>itaat</strong> ve <strong>ceza</strong> vardır. Bu seviye çocuklarla ve yaşça küçük olan insanlarla ilgilidir. Basit olarak görülen aşamada otorite bireyin dışındadır ve değerlendirme hareketlerin fiziksel sonuçlarına odaklanır. Yani çocuklar kuralları kesin ve katı olarak görürler. Kurallara uymak cezalardan kaçınmak anlamına gelir. Eğer çocuk usluysa bu cezalandırılmayacağı anlamına gelir. Eğer cezalandırılırsa çocuğun kötü bir şey yaptığı anlamına gelir. İkinci seviye ise <strong>bireysellik</strong> ve değiş - tokuştur. Bu seviyede çocuklar, otoritelerin sahip olduğu tek doğru bakış açısı olmadığını fark eder. Yani farklı bireylerin farklı bakış açıları olduğunu kavrarlar. İkinci düzey de aşıldıktan sonra <strong>Geleneksel Düzey</strong> bölümüne geçiş sağlanır. Geleneksel Düzey'de iki seviye daha bulunmaktadır. Bu basamakta otorite içselleştirilir, sorgulama yapılmaz, değerlendirme kişinin içinde bulunduğu grubun kurallarına dayanır. Yani üçüncü seviye iyi bir çocuk olmakla ilgilidir. Birey ya da çocuk diğerleri tarafından "iyi" olarak adlandırılmak için iyidir. Diğer insanların düşüncelerini önemsemektedirler. Burada uyuma vurgu vardır. Bir anlamda kibar olmak ve seçimlerin ilişkilerimizi nasıl etkileyeceğini düşünmek mühimdir. <img class="alignnone wp-image-63348" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/07/jonathan-cosens-photography-K-NCV0iQJZ8-unsplash-300x200.jpg" alt="" width="707" height="471" /> Dördüncü ahlâkî seviye toplumsal düzeni devam ettirmektir. Kanun ve düzene dayanır. Çocuk bu düzeyde artık toplumun daha geniş kurallarının farkına varır. Kanunları sürdürmek ve suçtan kaçınmak için değerlendirmeler, endişeler ve kurallara uymaktır. Gelinen aşama tamamen toplumun ne diyeceği ile ilgilidir. Aşamalar sırasıyla gelişmeye devam eder. Sonraki aşamada "Toplumsal Sözleşme" aşamasıyla karşılaşılır. <strong>Gelenek Ötesi Evre</strong>de kişisel yargılama kişinin kendi seçtiği prensiplere dayanır. Hukuk ve düzenin ötesindedir. Daha iyi seviyede düşünme ve daha ileri bir ahlaki değerlendirme bilinci vardır. Daha büyük bir iyi için kişisel haklara ve adalete dayanır. Başka bir tabirle sosyal sözleşme evresinde birey kuralları ve kanunların toplumun genelinin yararına olmasına rağmen bazı durumlarda bazı insanların yararına olabileceğinin farkına varır. Örneğin Heinz dilemasında hayat kurtarmak kanunlara karşı gelmekten daha mı önemlidir? Toplumsal Sözleşme aşamasına gelen insanlar için hayat kurtarmak, kanunları çiğnemek ve çalmaktan daha önemlidir. Bahsedilen kurallar toplumun düzeni için önemlidir. Ancak bu seviyeye gelmiş bireyler toplumun bazı durumlardaki standartlar üzerinde karara varması gerektiğini düşünürler. Ve bazen bu yüksek ahlaki değerleri sürdürmek için birtakım kurallara uyulmayabilir. Altıncı ve Kohlberg'e göre ahlâkî değerlendirmenin son basmağı <strong>Evrensel Ahlak İlkeleri</strong> evresidir. Bu aşamada bireyler kanunlara uyan ya da uymayan kendi ahlâkî kalıplarını oluştururlar. Başka bir ifadeyle günümüzde savunulan insan hakları, adalet ve eşitlik gibi toplumdaki tüm bireylere uygulanabilecek kavramlardır. Süreç boyunca toplumun kalanına karşı gelmek anlamına gelen ya da onaylanmama gibi sonuçlarla karşılaşsa da tüm kalbiyle prensiplere inanan kişi harekete geçmeye ve prensipleri savunmaya hazır olmalıdır. Kohblerg'in geliştirdiği teoriyi Dünya'da uygulayabilen <strong>Martin Luther King</strong>, <strong>Gandhi</strong> ve <strong>Nelson Mandela</strong> sayılı insanlardan birkaçıdır. Yaşadığı toplumun ve çağın yanlış ahlaki kurallarını gören, ölüm, işkence, yoksul kalma pahasına katlanmayı göze alacak kadar ileri görüşlü insanlar geçmişin büyük isimleridir. Ahlak kavramı her ne kadar göreceli gibi gözükse de temelde insanın kalbini yumuşatan her türlü iyi davranış ahlâkî davranışken; insanın kalbine ağır gelen, yüreğinde sızıya neden olan her türlü davranış ve düşünce gayri ahlâkidir.
<strong>İnsan</strong>ların yaşamı doğumdan ölüme kadar değişkendir. Yaş ilerledikçe sosyal ve biyolojik farklılıklar ve olgunlaşmalar yaşanmaya başlar. Yaşanan değişiklikleri anlamak ve insan yapısını çözümlemek için geçmişten günümüze birçok deney ve gözlem yapılmıştır. İnsan türünün <strong>kadın</strong> ve <strong>erkek</strong> olarak iki türden oluşması onların fiziksel ve zihinsel yapısını çözümlemeye neden olmuştur. Bunun için psikologlar çeşitli araştırmalar yapmıştır. Alanda çalışan isimlerden biri de Sigmund Freud'tur. <strong>Freud</strong>, <strong>psikoseksüel gelişim</strong> alanında çalışmıştır. Freud'a göre psikoseksüel gelişim beş evreden oluşmaktadır. Buna "<strong>Psikoseksüel Gelişim Teorisi</strong>" denir. Hayat gerilim ve zevk almak üzere iki temel duygu üzerine kurulmuştur. Biriken gerilimler birçok çatışmaya da neden olmaktadır. Gerilim birikimi veya saplantı libido kavramından kaynaklanmaktadır. <strong>Libido</strong>; akıl mekanizmalarının doğal enerji kaynağıdır. Bu enerji sıkıştığında veya saplandığında enerji birikimi oluşur. Saplantı aslında temelde çocukluk döneminde oluşan ve yetişkinlik döneminde de uzun süre devam eden bir aşamadır. Teorinin evrelerinde birey birçok problemle karşılaşır. Ve çatışmaya girer. Bir sonraki evreye geçebilmek için her evreden başarıyla geçebilmek gerekir. Başarı geldikçe olgunlaşma da gelişir. Freud'a göre insan hayatının ilk 5 yılı önemlidir. Libido ve saplantı vücudun farklı köşelerinde ve farklı evrelerinde konumlandırılmıştır. Evrede oral, anal, fallik, latent ve genital bölgeler vardır. Oral evrede libidonun ortak merkezi ağızdır. Anal için anüs: fallik evre genital bölgeler evreler vardır. Bunları detaylı açıklamak gerekirse: <ul> <li><strong>Oral Evre:</strong> Kişilik gelişiminin ilk evresidir. 0 - 1 yaşları arasında meydana gelir. Evrede libido bebeğin ağzında konumlanmıştır. Bebeğin ana etkileşim kaynağı ağızdır. Bunu dil ve emme refleksiyle yapar. Ağız yoluyla beslenme burada kanal görevini üstlenir. Bebek tatma ve oral hareketlerden zevk alır. Bebek tamamen ailesine, yani ona bakan ve besleyen insanlara bağımlı olduğundan bebekte oral hareketler sayesinde rahatlama ve güven oluşur. Buradaki en büyük gelişim beslenmedir. Çatışma veya gerilim bebeğin anne sütünden kesilmesiyle meydana gelir. Bebeğin bir sonraki evreye geçmek için sütten kesilmiş olması şarttır. Evrede çatışma sonucunda bebeğin eger varsa bakıcısına olan ihtiyacı da giderek azalır. Freud'a göre evrede saplantısı olan bireyin bağımlılık ve agresiflik sorunları ileriki yaşlarda ortaya çıkabilecek psikolojik sorunlara neden olabilir. Sigara içen, parmak ısıran, tırnak yiyen veya başparmağını ısıran kişilerde oral kişilik görülür. Bunu yapan insanlar yetişkin olarak saplantı problemi yaşayanlara birkaç örnektir.</li> <li><strong>Anal Evre:</strong> 1 - 3 yaş arasında oluşur. Freud'a göre ana odak noktasının anüs çevresi, mesane ve bağırsak hareketi kontrolü merkezi olduğunu düşünmüştür. Tuvalet eğitimi evresine düşünülebilir. Çocuk büyüdükçe oral evrede sütten kesildikten sonra lazımlık eğitimi almaya başlar. Evredeki en büyük çatışma tuvalet eğitimidir. Çocuk burada vücudun ihtiyaçlarını kontrol etmeyi, onları hissetmeyi öğrenir. Bu kontrol başarı ve özgürlük duygularının gelişimini sağlar. Tuvalet kullanan çocuk için övgü ve ödülleri kullanan ebeveynler olumlu sonuçlar alır. Ayrıca çocuğun yapıcı ve yetkin hissetmesini sağlar. Freud, anal evredeki olumlu tecrübelerin bireyin yetişkinliğinde rekabetçi, üretici ve yaratıcı olmasının temeli olduğunu savunmuştur; bütün ebeveynler lazımlık eğitimi için aynı cesareti gösteremezler. Evrede yaşanabilecek saplantı yetişkinlikte de farkli problemleri meydana getirebilir. Evrede saplantı yaşayan yetişkinler düzen problemleri de yaşayabilir.</li> <li><strong>Fallik Evre:</strong> 3 ila 6 yaş arasındaki dönemi kapsar. Libidonun ortak noktası genital bölgedir. Bu yaşlarda çocuklar dişi ve erkek arasındaki farkı anlamaya başlar. Freud evrede iki farkli düşünceyi savunur. Erkek çocuklar annelerinin ilgisini çekmek için babalarını bir rakip olarak görmeye başlar. Buna "<strong>Oedipus Kompleksi</strong>" adı verilir. Terim anneye sahip olma ve babanın yerine geçme dürtüsü olarak açıklanabilir. Aynı şey kız çocuklarında babalarına karşı olmaktadır. Buna da "<strong>Elektra Kompleksi</strong>" denir. Odak nokta evredeki karmaşaları çözebilmektir. Çözümleme çocuk aynı cinsiyetteki ebeveyni ile benzer özellikler geliştirdiği ve ebeveyini tanımaya başladığı tanımlama evresine girince gerçekleşir. Erkekler babalarına; kızlar annelerine bakıp saygı duymaya başlayacaktır. Ancak evrede saplantı varsa yetişkinliğe taşınabilir. Eğer çözüme kavuşmazsa cinsel problemlere neden olabilir.</li> </ul> <img class="wp-image-63291 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/07/caleb-woods-VZILDYoqn_U-unsplash-300x200.jpg" alt="" width="587" height="391" /> <ul> <li><strong>Latent Evre:</strong> 6 ila 12 yaş arasında gerçekleşir. Evrede libidonun odak noktası yoktur. 12 yaş <strong>ergenlik</strong> dönemidir ve 6 yaşından 12 yaşa kadar libidoyu keşif aşamasıdır. Libido görünürde vardır; belirli bir yere odaklanmış değildir. Vücudun bir yerine odaklanmak yerine entelektüel arayış, sosyal etkileşimler gibi alanlara yönlendirilir. Çocuklar yeni özellikler kazanmaya başlar. Sosyal yetenekler ve iletişim becerilerinin gelişimi evrede oldukça önemlidir. Sosyal yön ve yeni becerilerin gelişimi ilerlemeye devam eder. Çocukların okula başladığı döneme denk geldiği için çocuklar arkadaş ilişkilerine, hobilere ve diğer alanlara önem verir. Çocukların arasındaki oyunlar genellikle aynı cinsiyetten çocuklarla sınırlandırılmaya başlar. Bu dönemdeki herhangi bir saplantı yetişkinliğe etkisi pek yoktur.</li> <li><strong>Genital Evre:</strong> 12 yaş ve üzerinde görülür. Libido odağı geri döner. Sebebi de bireyin cinsel istek duymaya başlamasıdır. Bir anlamda cinsel olgunluğa erişmeye başlanır. Evrede karşı cinse karşı ömür boyu sürecek cinsel bir olgunluk geliştirilir. Genital evrenin amacı çeşitli yaşam alanları arasında dengeyi sağlamaktır. İlk evrelerde odak kişisel ihtiyaçtır. Evrede ilgi başka insanlara kaymıştır.</li> </ul> Tüm evreler başarı ile tamamlanırsa birey cinsel olarak olgun ve zihinsel olarak sağlıklıdır. Eğer birey tüm evrelerde başarılı olursa dengeli, sağlıklı, cana yakın ve diğer insanları da önemseyen bir yapıda olur. İnsan hayatındaki başarı zihinsel ve bedensel süreçleri doğru öğrenmek ve onları doğru uygulayabilecek güce sahip olmakla mümkündür. Doğumdan ölüme kadar insanlar sürekli gelişim ve değişim sürecinin içerisindedir. İnsana düşen sorumluluk da değişim ve gelişimleri normalleştirmek ve karşılaşılacak sürprizlere hazırlıklı olmaktır.
İnsanların yaşamla ilk teması dünyaya gözünü açar açmaz başlar. Bir anlamda <strong>öğrenme</strong> ilk olarak görme duyu organı yoluyla gerçekleşir. Bebekler ve çocuklar ilk 0 - 12 yaş aralığı denilen<strong> "bebeklik ve çocukluk dönemleri</strong>"nde bilgiyi ve davranışların anlamlarını gözlem yoluyla kavrar ve uygularlar. Çünkü çocukluk dönemindeki çocuklar öncelikle çevreden gördükleri davranışları görür ve anlamaya çalışır. İyi ve kötü davranışı gözlemleyerek öğrenip uygularlar. Çocuklar arasındaki bu ilişkiyi daha iyi çözümlemek ve çocuklar arasındaki ilişkiyi açıklamak için psikolog ve sosyologlar birçok deney ve gözlem yapmıştır. Bu alanın psikolojik literatürdeki ismi "<strong>sosyal öğrenme</strong>"dir. Sosyal öğrenme, İnsanların bazı karmaşık psikomotor davranışları, herhangi bir pekiştireç olmadan, sadece çevresindeki insanların davranışlarını ve bu davranışların sonuçlarını gözleyerek öğrendiklerini ve uyguladıklarını iddia eden bir kuramdır. Kuramı ortaya atan, alanla ilgili ilk saha çalışmalarını başlatan kuramın öncü ismi Kanadalı <strong>Sosyolog Albert Bandura</strong>'dır. Bandura, günümüzde "<strong>Bobo Bebek</strong>" olarak literatüre geçen, 1965 yılında laboratuvarda bir deney yapmış ve gözlemlerini sosyal öğrenme alanında paylaşmıştır. Deneyde kullanılan Bobo Bebek içi oyuncak dolu, yumruk yiyince hiçbir tepki vermeyen bir bebektir. Deney şu şekilde yapılmıştır: Bir grup çocuk laboratuvara alınmıştır. Çocuklara resim iş projesi verilmiştir. Deney esnasında biri dışarıdan gelerek oyuncak bebeklere yumruk atmaya başlamıştır. "vur - tekmele" sözleriyle bebeğe 10 dakika boyunca vurmuştur. Olanları gören bir grup çocuk duruma tepki gösterirken; bir grup çocuk da hiçbir tepki vermemiştir. Deneyin ikinci aşamasında çocukların öfke durumları gözlemlenmiştir. Çocuklara çözmek için, "çözülmesi imkansız" bir yapboz verilmiştir. Çocuklar, Bobo Bebek ve diğer oyuncaklarla beraber bir odaya konulmuşlardır. Çocuklar da tıpkı ilk aşamadaki gibi bebeğe "vur - tekmele" diyerek öfkelerini yansıtmıştır. Albert Bandura, deney ve gözlemleri sonucunda şöyle bir yargıya varmıştır. Çocuklar, çevrelerindeki davranışları gözlemleyerek öğrenmekte, gördüklerini uygulamaktadır. Bandura'nın amacı bir grup çocuğun bebeğe saldırırken; diğer bir grubun tepkisiz kalmasının nedenlerini anlamaktı. Bu davranış farklılığının nedenini anlamak için başka bir yöntem daha kullanmıştır. Bu defa laboratuvara bir TV koyulmuştur. TV'de bir adam Bobo Bebeğe şiddet uygulamıştır ve yine " vur - tekmele" demiştir. Ancak bu deneyde adama ceza verilmiştir. Sonra tekrar çocukların tepkileri ölçülmüş ve bir grup çocuğun bebeklere fiziksel şiddet uygularken; bir grubun da şiddet uygulamaktan kaçındığı görülmüştür. Araştırmacılar, çocukların tepkilerinin nedenini anlamak için bir anlamda çocuklara rüşvet vermiştir ve çocuklar aynı davranışı tekrarlamıştır. Davranış, "<strong>öğrenme performansı ayrımı</strong>" olarak literatüre geçmiştir. <img src="https://i4.hurimg.com/i/hurriyet/75/750x422/6105d12e4e3fe017d8219a7e.jpg" alt="Öğrenme hızı yavaşlasa da asla durmaz - Magazin Haberleri" /> Öğrenme performansı ayrımına göre bir davranışı öğrenmekle, bir davranışı uygulamak iki farklı durumdur. İnsanlar öğrendiği bir davranışı uygulamak zorunda değildir. Kısaca bir davranışı uygulamaktan kaçınmak o davranışın kavranılamadığı anlamına gelmez. Örneğin sigara içmeyen bir kişi, sigarayı sağlığa zararlı olduğunu öğrendiği için uygulamak istemez. Bandura yaptığı çalışmalarla sosyal öğrenme terimini ortaya koymuş ve "<strong>Sosyal- Bilişsel Deney</strong>" isminde bir deney geliştirmiştir. Öğrenme konusunda ortaya attığı kurama göre; insanlar davranışı dikkat, bellek, taklit ve güdülenme sağlayarak tekrar eder. 4 temel kavram örnek üzerinden pekiştirilir. Örneğin, bir öğretmen öğrencilerine yıldız çizmeyi öğretmek ister. Tahtaya çizilen yıldızı öğrenmek için çocukların dikkat süreleri uzun olmalıdır. Dikkatin yanında çizimin nasıl yapıldığını öğrenmek için belleğe yani bilgiyi hafızada tutan bir araca gereksinim vardır. Ardından çocukların yıldızın çizimini taklit ederek öğrenmeleri beklenir. Deneyden anlaşılacağı üzere insanların davranış ve karakterini oluşturan temel eylem yaptığı gözlemlerdir. Bir duruma veya olaya ne kadar maruz kalırsak o durumu bir o kadar aşina oluruz. Çünkü gözlemlemek insanı zihinsel ve fiziksel olarak bir şeyleri öğrenmeye götüren önemli bir yoldur. Göz, olumlu veya olumsuz durumların hepsine gözlemleri sonucunda adaptasyon sağlar. Gözün içinde bulunan kornea ve lens gibi kısımlar görüntüleri beyne net şekilde ulaştırır ve beynin olayı algılamasına yardımcı olur. <strong>Öğrenme</strong> ile <strong>gözlem</strong> doğru orantılıdır. Gözlemleyerek davranışların olumsuz ve olumlu yönleri zihinde yer edinir. İnsanın davranışa maruz kalma şiddeti ve süresi, o davranışı öğrenme ve davranışı içselleştirmesiyle paraleldir. Göz insanın en fazla kullandığı ve korunduğu duyu organıdır. Gözlem ne kadar uzunsa öğrenme o kadar kalıcı ve etkilidir.
<strong>Savunma mekanizması</strong> insanın kendini iç ve dış etkilere karşı koruma mekanizmasıdır. İnsanlar bilinçaltındaki istek, korku ve dürtüleriyle baş etmesi gerektiğinde savunma mekanizmasını devreye koyar. Bazı yönlerden bu mekanizma psikolojik bir kalkandır. Bilinçaltının psikolojik süreçlerindeki kaygı ve üzüntüye karşı bu kalkan oluşur. Savunma mekanizmaları kendi içinde birkaç kategoriye ayrılmıştır. <h2>1) Patolojik Savunma Mekanizması</h2> En önemli duygusal tepkileri inkar ve yadsımadır. Kişi bir olayın yaşanmadığını veya doğru olmadığını iddia eder. Örneğin, bir kadına meme kanseri teşhisi konulduğunda bunu kabullenmek istemez. Burada inkar yoluyla gerçeği görmezlikten gelme söz konusudur. <h2>2) İlkel Savunma Mekanizması</h2> Yetişkinlerde görülür. Sosyal bağlamada kabul edilmeyen bir savunmadır. Çok fazla kullanıldığında kişiye bireysel sorunlar yaratır. Ana savunma mekanizmasında yansıtma yer alır. Yansıtmada söz konusu kişi kendi duygu, bilinçaltı düşünce ve isteklerini başkalarına yükler. Örneğin, çok kıskanç bir insan kendi kıskançlığını kabul etmez. Dahası karşısında bulunan bireyi kıskançlıkla suçlar. Kendi hislerini başkasında görmeye çalışır. Söz konusu duygulara karşındakinin kapıldığını iddia eder. <ul> <li><strong>Yansıtmalı Özdeş:</strong> Bireyin kıskançlık duygusuna kapılmasının yolları aranır ve bir süre sonra birey sanki o duyguyu yaşıyormuş gibi kıskançlık duygusuyla hareket etmeye başlar. Buna psikolojik literatürde "yansıtmalı özdeşim" denir.</li> <li><strong>Pasif - Agresif Davranış:</strong> Söz konusu davranış biçiminde kişi eğer saldırgan ise bunu etrafa hiçbir zarar vermeden gösterir. Bir başka anlamda başka biri için eyleme geçtiğinde bunu ağırdan alarak yapar. Saldırganlığını dolaylı ve pasif yoldan hissettirir.</li> </ul> <h2>3) Nevrotik Savunma Mekanizması Yöntemleri</h2> <ul> <li><strong>Düşünselleştirme:</strong> Herhangi bir olayda düşünce ve duygu durumları birbirinden ayrılır. Kaygı durumunu örneğin beyinden uzaklaştırır. Duygu ve düşünce birbirinden tamamen ayrılır.</li> <li><strong>Bahane Bulma veya Rasyonelleştirme Mekanizması:</strong> Kişide karşılaşılan olayla ilgili mazeret ve hatayı kabullenmeme vardır. Düşüncelerimiz yanlış mantık yürütür. Ancak birey yine de o mekanizmayı kullanır. Böylece kendi suçundan uzaklaşmaya çalışır.</li> <li><strong>Gerileme:</strong> Kişi kendini, güncel durumunu ve hayatının anını geriye iterek geçmişe gider. Konuşmalar yapılır, hareket edilir. Fakat bir anda konudan bağımsız öfke nöbetine yakalanılabilir. 30 yaşındaki biri 5 yaşındaymış gibi hareket eder. Buna halk ağzında "bebek gibi davranmak" da denir.</li> <li><strong>Bastırma Mekanizması:</strong> Bilinçdışı bir mekanizmadır. Düşünceler bilincin dışındadır.</li> <li><strong>Yer Değiştirme Mekanizması:</strong> Kişinin bir duyguyu doğrudan değil, dolaylı olarak karşısına göstermesidir. Örneğin, eşine kızgın bir annenin tepkisini çocuğunu kullanarak eşine göstermesidir.</li> </ul> <ul> <li><strong>Olgun Savunma Mekanizması:</strong> Bu mekanizmayı diğerlerinden ayıran özellik mekanizmayı kullanan bireylerin kullanmayanlara göre daha sağlıklı, mutlu ve hayattan memnun olmalarıdır. Espri yapma, şakaya başvurma ve eğlenceli aktivitelere başvurmadır. İnsanın içindeki gizli duyguları kısmen belli etmek için yapılır ve dürüst şekilde uygulanır. Böylece sosyal açıdan kabul görür.</li> <li><strong>Yüceltme Mekanizması:</strong> Olumsuz davranışın olumlu hale getirilmesi için uygulanır. Sinirli bir insanın sinirini insanlardan çıkarmak yerine kum torbasını kullanması bu mekanizma için örnek olarak gösterilebilir.</li> <li><strong>Bilinçli Bastırma:</strong> Olumsuz duygu ve düşüncelerin bilinçli hareket edilerek aktarılmasıdır.</li> <li><strong>Alturizm (Fedakârlık) Mekanizması:</strong> Diğer insanların emrini yerine getirmek ve bundan keyif almaktır.</li> <li><strong>Karşıt Tepki Oluşturma:</strong> Nevrotik grupta yer alır. Mekanizmaya göre kişi arzu ve isteklerinin tam tersini yapar. Göç konusuna karşı çıkan birinin Göç İdaresi'nde gönüllü olarak çalışması bu mekanizmaya örnek olabilir.</li> </ul> İnsan hem duygusal hem de fiziksel yapısının birarada olması nedeniyle doğa ve insanlar üzerinde tam olarak hâkimiyet kuramaz. Güçsüz kaldığı, üstesinden gelemediği veya hiçbir tahakküm kuramadığı durumların üstesinden gelmek için savunma mekanizmalarını kullanmaktan kendini alamaz. Bu nedenle insanın insanla, insanın hayvanlarla ve insanın doğayla mücadelesinde her zaman savunma mekanizması vardır ve var olmaya da devam edecektir. Çünkü savunma mekanizması insanı hayatta tutan ve hayatla mücadele etmesine yardımcı bir yoldur.
<strong>Globalleşme</strong>; <strong>kültür</strong>, para ve insanların birbirleriyle paylaşımına denir. Uluslararası ticaret, ulaşım gibi etkileşimler sayesinde gerçekleşir. Yeni bir kavram gibi gözükse de aslında temelinde uluslararası ticaret anlamına gelir. Asya'nın doğusundan İpek ve Baharat Yoluyla ticaret M.Ö 1. yüzyılda başlamıştır. Yollar farklı kültürlerin birbirleriyle ekonomik ve sosyal iletişiminin zeminini oluşturmuştur. Çünkü globalleşme sosyal bir süreçtir. İnsanlar coğrafi, sosyal ve politik sınırlarının ötesini fark etmeye yardım eder. Globalleşmeyi etkileyen etmenler şunlardır: <ol> <li>Farklı kültürlerin birbirleriyle ekonomik ilişkisi</li> <li>İletişim Teknolojilerindeki Gelişmeler</li> <li>Uluslararası Teknolojik İlerleme</li> </ol> <strong>Dünya Sistemi Teorisi:</strong> Dünya'yı parça olarak değil; bütün olarak görür. Merkez, çevre ve yarı çevre ülkeler vardır. Merkezde Batı Avrupa ve Birleşik Devletler vardır. Güçlü bir hammadde ve siyasi güçleri vardır. Çevre ülkeler Meksika gibi ülkelerdir. Ve zayıf bir sistemleri vardır. Hammadde ihracatı gibi tek tip ekonomik çeşidi vardır. Fakir ve eğitimsiz insan sayısı çok yüksektir. <strong>Modernizasyon Teorisi:</strong> Tüm toplumlar geleneksel yapıdan modern düzene geçince benzer yolu izlediğini savunur. Yapılacak finansal desteklerle geleneksel ülkeler modern devletlerin düzeyine ulaşabilir. <strong>Bağımlılık Teorisi:</strong> Modernizasyon Teorisine tepki olarak doğmuştur. <strong>Dünya</strong>daki ekonomik dengesizliği incelemek için merkezi yoldan faydalanır. Temel düşüncesine göre merkez ülkeler ve ona yardımcı komşu ülkeler ithal ettiği ürünleri diğer ülkelere süzgeçten geçirdikten dışarıya satarlar. Sebebi ise gelişmemiş ülkeler olmaları değil; ticaret işine yolda yolcu olarak dahil olmuş olmalarıdır. Sözü geçen ülkelerin kendine has yapıları ve özellikleri vardır. Ekonomik koşulları elverişsizdir. İlerleme ve gelişme olanağına sahip değillerdir. Zengin uluslara bağımlıdırlar. <img class="alignnone wp-image-63125" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/07/continents-1219541_1280-300x160.jpg" alt="" width="634" height="338" /> Kültür ve sosyal ağ oluşturma, ekonomi, ticaret, teknoloji, sanayi tüm sosyal etkileşimler artık hızlı ve sürekli olarak hareket halindedirler. Aşırı <strong>küreselleşme</strong> fikri, globalleşmeyi yerinde bir süreç olarak görür. Çok sayıda tekil ülke tek bir toplum haline gelmiştir. Teoriye karşı çıkan eleştirmenlere göre Dünya'da belirli globalleşme yerine bölgeselleşme mevcuttur. Kuşkucular mevcut ekonomik durumun kapital düzeni oluşturduğu fikrine karşı çıkmaktadır. Ulus aşırı milletler hala anavatanlarına bağlıdır. <strong>Dönüşümcü Yaklaşım:</strong> Globalleşmede belirli bir sebep - sonuç ilişkisi yoktur. Dünya düzeni değişmekte ve gelişmektedir. Bu yüzden sınırları belirli, nicel ve nitel verilerek dayanarak Dünya düzeninin fotoğrafını çekmenin doğru sonuçları yoktur. Globalleşme ülkelerin ve insanların ilk insanlardan bugüne gelinceye kadar kurduğu iletişimin sebep ve sonuçlarını anlamaya ve değerlendirmeye çalışan bir sistemi ifade eder. Globalleşmeye göre tarımdan ticarete, siyasetten sanata kadar tüm alanlar ekonomik sistemin çarkıyla hareket eder. Örneğin Apple'ın ürettiği bir telefon markası öncelikle kendi bölgesinde oradan da tüm dünyaya ekonomik ve iletişim kanallarıyla diğer ülkelere ihraç edilir. Diğer ülkeler de aldığı Apple markalı telefonu kullanarak globalleşmenin ekonomik yolunu kullanırlar. Globalleşme tek boyutlu ve matematiksel bir kavram değildir. Dönemin şartlarına göre çarkını döndürür. Sonuç olarak; globalleşme tek bir ülke, millet veya toplumsal ve siyasi düzenle açıklanamaz. Ekonomik, kültürel, ticari, siyasi, eğitim... kısacası toplumun tüm dinamitleri globalleşmeyi oluşturan ve geliştiren bir unsurdur. Para ve kültür globalleşmeyi sürdüren iki koldur. Para toplumların temel ihtiyaçlarından başlayarak tüm faaliyetlerini gerçekleştirmek için yoldur. Kültür de bir milletin sahip olduğu maddi ve manevi değerleri tanıma, geliştirme ve diğer medeniyetlere aktarma yoludur. Maddi ve manevi birikimin sonucu olan kültür de globalleşme üzerinden oluşur. Dünyanın düzenini de devletlerin ve milletlerin global ilişkileri belirler. Globalleşme bir ülkenin zayıf ve güçlü yanlarıyla birlikte güncel fotoğrafını çıkaran bir kavramdır.
İnsanların eylemlerinin nedenini anlamaya ve açıklamaya çalışan teoriye "<strong>Rasyonel Seçim</strong>" denir. Teoriye göre; insanların <strong>davranış</strong>larının tümü rasyonel sebep ve sonuçlara dayanmaktadır. Kişinin davranışlarının pozitif ve negatif ölçüleri bir denge sisteminde ölçülür. Ve pozitif seçimin ağır gelmesi beklenir. Rasyonelitede insanların seçiminde birden fazla seçenek vardır. Ancak insanlar genellikle istek ve eylemlerinde önceliği kendi çıkarlarına verir. Seçimin değerlerini de onay, prestij ve toplumsal kabuller belirler. Teoride 3 varsayım vardır: <ol> <li><strong>Bütünlük Varsayımı</strong>: Birden fazla seçeneğin olduğu durumlarda seçenekler arasında dengesizlik vardır.</li> <li><strong>Geçişkenlik Varsayımı</strong>: A, B ve C tercihlerinin birbiriyle kıyaslamasına dayanır. A 'B'den büyük; C'den küçük olabilir.</li> <li><strong>İlgisiz Alternatiflerin Bağımlılığı Varsayımı</strong>: 3 seçeneğin dışında kalan dördüncü bir X seçeneğin kıyaslamayı değiştirmeyeceğini varsayar.</li> </ol> <strong>Değişim Teorisi:</strong> Rasyonel seçimlerin <strong>toplumsal düzen</strong>de uygulanmış durumunu açıklayan teoridir. Toplumla<strong> birey</strong>ler arasındaki ilişki üzerinde durur. Aile ilişkisi, eş seçimi ve ebeveynlik ilişkilerini mercek altına alır. İlişkilerde "<strong>ödül</strong> ve <strong>ceza</strong>" kavramı vardır. Bu da davranışın toplumsal kabulüne göre belirlenir. Eğer bir davranış toplum tarafından onaylanırsa bu bir ödüldür. Ancak başka davranış toplum tarafından gayrimeşru olarak görülürse birey o davranışı tekrarlamaz. Çünkü karşılığında toplum tarafından ceza vardır. Teorinin temelinde birey ödül almak için iyi davranış gösterirken; ceza almamak için kötü davranıştan kaçınır. Bu durum Değişim Teorisinin temelini oluşturur. Ödül toplumca onaylanma, para, gülümseme ve olumlu jest alma olabilir. Ceza ise; toplumca kınanma, toplumun önünde küçük düşme gibi davranışların olumsuz duygu durumunun sonucunu ifade eder. Değişim Teorisinin dayandığı birkaç püf nokta vardır. İlk olarak insanlar çıkarlarını rasyonel olarak en yüksek çıtaya çıkarmaya çalışırlar. Bir anlamda ödül almak için mücadele ederken; ceza almamak için kötü davranıştan kaçınırlar. Tıpkı bir çocuğun ödevini yaptıktan sonra ödül olarak kurabiye yemesine ve meyve suyu içmesine benzer. Ancak teorinin zıt bir varsayımı vardır. Bir ödül ne kadar çok tekrarlanırsa değeri bir o kadar azalır. Tıpkı arz ve talep ilişkisi gibi. Arz ne kadar fazla olursa fiyatlar bir o kadar düşer. Çünkü ucuz ürünün tüketicisi çok olur. <img class="alignnone wp-image-63109" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/06/crowd-ge6c1ab254_1280-300x200.jpg" alt="" width="629" height="419" /> Teorinin diğer bir varsayımı da etkileşim - toplumsal normlar ilişkisidir. Bir anlamda insanın arzu ve istekleriyle toplumsal normlar arasında uzlaşma gerçekleşmelidir. Bireyin mutluluğu ve isteği diğer toplumsal kabullerle adapte şekilde yaşamasına bağlıdır. Nedeni ise bireyle diğer insanlar arasında bağlılık ve etkileşim söz konusudur. Ne var ki adaptasyon her birey ve toplum için aynı oranda kabul görmeyebilir. Bir davranış bir grup için olumlu karşılanırken; toplum içinde olumsuz karşılanabilir. <strong>Modern Toplum</strong>da birey tam olarak kendine yeterli olamaz. Örneğin bir insan meralarda, ormanlarda veya dağlık bölgelerde yalnız başına hayatını devam ettiremez. Çünkü beslenme, barınma, korunma ve üreme gibi temel ihtiyaçlar tek bir insanın yalnız başına üstesinden gelebileceği sorunlar değildir. Bireyin dışında "bireyler"in varlığı olmadan yukarıda belirtilen gereksinimler karşılanamaz. Teoriler her zaman tartışmaya açık olduğu için Değişim Teorisine de yöneltilen antitezler vardır. Örneğin "İnsanlar tüm davranışlarında rasyonel mi hareket etmektedir?" Bir öğrenci için şu sorunun sorulduğunu varsayalım: Becerim ve zamanım kaliteli ve güzel yemek yapabildiğim halde neden fast - food yiyecekler tüketiyorum?" Başka bir örnek bazı "Seçkin İnsanlar" neden vergi vermekten muaftır? Teorinin diğer bir eleştiriye açık sorusu şudur: Gerçekten toplumun dinamiklerini bireysel davranışlar üzerinden açıklamak mümkün müdür? Sonuç olarak; İnsanların davranışlarını tek bir veri üzerinden değerlendirmek mümkün olmadığı için rasyonel seçim denilen savın geçerliliği olduğu düşünülemez. Çünkü hiçbir toplum homojen yapıya sahip değildir. Dolayısıyla davranışları rasyonel bilgiler üzerinden okumak yanlış olur. <strong>Kültürel değer</strong>ler, inançlar, toplumsal kabuller gibi kavramlar rasyonel seçimin tezini çürüten etkilerden sadece birkaçıdır. İnsanın olduğu yerde, ödül ve ceza da vardır. Ödüller ve cezalar da toplumlar arasında değişiklik gösterir. İnsanlar seçimlerinde her zaman rasyonel hareket edemez. Çünkü duygular ile toplumsal kabullerin her zaman uyuşması mümkün değildir. Demek oluyor ki; rasyonellikle toplumsal değerler arasında etkileşim söz konusu olamaz. Rasyonellik insandan bağımsız gözlem ve deneylerle duygusallıktan bağımsız gerçektir. Ancak doğru değildir. İnsan davranışları ise her zaman gerçek olarak yaşanır. Fakat davranış toplumsal düzlemde yanlışlanabilir. Seçimin olduğu yerde doğruluk yoktur; sadece toplum ve birey üzerinden kabul gören doğrular vardır.
<strong>Sanat</strong>; insanın içindeki duyguları, imgeleri ve toplumla olan ilişkisini geliştiren, değiştiren, aynı zamanda hayallerini yansıtmaya yardımcı bir alandır. Edebiyat, film, müzik, dans, tiyatro, bale başta olmak üzere toplumu ve bireyi merkeze alan tüm <strong>sosyal alanlar</strong> sanatla ilişkilidir. Sanatını ortaya çıkaran, topluma sesini duyurmaya çalışan, alanla ilgili çalışmalar yapan insana da <strong>"sanatçı"</strong> denir. Sanatçılar, sanatlarını icra ederken doğada bulunan araç ve gereçlerden faydalanır. Işık, fırça, spatül ve yağlı boya, sanatın günyüzüne çıkmasına yardımcı araçlardan birkaçıdır. İlk insanlardan günümüze birçok sanatçı, sanatla ilgilenmiş, sanatla var olmaya çalışmıştır. Sanatçılardan biri de <strong>Rembrandt</strong>'tır. 1606 yılında Hollanda'da doğmuştur ve Hollanda'nın <strong>"Altın Çağ"</strong> ressamlarının başında gelmektedir. Portreleriyle öne çıkan ve dönemin şartlarını da eserlerinde yansıtan bir sanatçı olan Rembrandt, değirmenci bir babanın ve ailesi fırıncı olan bir annenin çocuğudur. Eserleri, ilk olarak <strong>Lieden Üniversitesi</strong>'nde okuyan <strong>Yakup Once Vagoon</strong>'un takdirini toplamıştır ve 1621 yılında ressamın öğrencisi olmuştur. 1624'te kısa süre çıraklık yapmış, 1625'te Lineda'da bir arkadaşı ve meslektaşıyla stüdyosunu kurmuştur. 1625 yılında stüdyo öğrenci kabul etmeye başlamıştır ve bunların arasında <strong>Gerrit Dou</strong> da yer almıştır. 1629 yılında Rembrandt, Mate ile ilişkiye başlamış ve ilişkileri 1649'da kötü sonla bitmiştir. 1640'ların sonuna doğru Rembrandt, 1647'de evine kâhya olarak giren Hendrickje Stoffels ile bir ilişkiye başlamıştır. Evli bir çift gibi yaşayan çiftin 1654 yılında adını Cornelia koydukları bir kızları olmuştur. Günahkâr olduğu iddiasıyla Stoffels kiliseden aforoz edilse de çift ilişkilerini sürdürmüşlerdir. Sanatsal yönünü Matematikçi Constantin keşfetmiştir. 1630 yılında babasını kaybettikten sonra 3 yıl Amsterdam'da kalmıştır. Burada Henrik'in evini kiralamıştır. Daha sonra Henrik'in kuzeni olan Sas Kieman ile 1634 yılında evlenmiştir. Eserlerinin ilham kaynağı da eşi olmuştur. Tüm eserlerini ondan ilham alarak yapmıştır. En ünlü eserlerinden <strong>Çiçek Tanrıçası Flora</strong> tablosu bunlardan biridir. Sanat yaşamı oldukça güzel ve görkemli bir sanatçı olan Rembrandt, 1631 yılında Amsterdam'a taşınmış ve orada portre ressamı olarak ün kazanmıştır. Eserlerinde <em>burjuvazi kesimini, kentin sivil koruyucuları, hayır dernekleri</em> ve <em>meslek gruplarından insanları</em> fotoğraflarında işlemiştir. <strong>Dr. Nicolaes Tulp’un Anatomi Dersi</strong> adlı eseri bunun sonucunda yaratılmıştır. Her sanatçı çağdaşlarından veya kendisine idol seçtiği insanlar sayesinde eserlerini icra eder. Rembrandt'ın da sanatsal gelişimini olumlu etkileyen isimler <strong>Jacop Van Swanenburch </strong>ve <strong>Pieter Pieterszoon Lastman</strong>’dır. İlk eserlerinde Lastman'ın etkisinden giderek konu ve kompozisyon oluşturmada onu örnek almıştır. Birçok konu ve türde tablo üreten Rembrandt, tarih içerikli konulara da yer vererek toplumunun güncel durumunu da eserlerine yansıtmıştır. Tablolarında dönemin durumunu veya nesnel gerçeklik yerine, insanların olaylara karşı duygularını ve düşüncelerini göstermeye çalışmıştır. Dış dünyada yaşanan durumların insanlar üzerinde bıraktığı etkiyi sanatseverlere anlatmaya çalışmıştır. Eserlerinin çoğunu Amsterdam'da 1639 yılında kaldığı soluk evinde oluşturmuştur. Rembrandt'ın eserlerinde ağırlıklı olarak koyu ton göze çarpar. Ressam genel olarak tercihini koyu ya da kırmızı kahve, koyu sarı, okra, gri ve açık gri gibi tonlardan yana kullanmıştır. Sanatçının, sanatsal dönemi iki sınıfta toplanmıştır: <strong>Erken</strong> ve <strong>Geç Dönem</strong>. Erken Dönem resimlerini ağırlıklı olarak gri tonlarda zemin üzerine; Geç Dönem resimlerini ise koyu kahverengi tonların etkin olduğu zemin üzerine yapmıştır. Sanatsal tarafı görkemli ve nadide olan Rembrandt maalesef aile hayatında birçok üzücü durumlarla karşı karşıya kalmıştır. İlk olarak 1635 ve 1639 yılları arasında doğan Cornelia ve Rombertus adlı çocukları küçük yaşta vefat etmiştir. Sonrasında ise eşini 1642 yılında kaybetmiştir. Çocukları yetim kalan Rembrandt kara bulutları üzerinden dağıtmak için eşinden yadigâr çocuklarına bakmak üzere Geertje Dircx adında hizmetçi almıştır. Ancak kaderinde süren tahlisizler bir türlü yakasını bırakmamış, 1656 yılında Rembrandt iflas etmiştir. Borçlarını kapatmak için birçok antika koleksiyonu ve evi dahil tüm mal varlığı borçlarını kapatmak üzere satılmıştır. 1660 yılında Hendrickje, Titus ile birlikte iş kurmuş, Rembrandt'ı da işe almış böylece Rembrandt borçlu alacaklılardan kurtulmuştur. Bundan üç yıl sonra, 1663'te vefat eden Hendrickje Stoffels Westerkerk'e gömülmüştür. Bu ölümü beş yıl sonra, 1668'de Titus'un ölümü takip etmiştir. Kısa bir süre sonra, 4 Ekim 1669'da da Rembrandt ölmüştür. Amsterdam'da vefat eden Rembrandt 8 Ekim'de, Westerkerk'te bilinmeyen bir mezara gömülmüştür. Sanata büyük hizmetler veren hem bireye hem de topluma seslenen, inişli - çıkışlı bir hayat geçiren sanatçının önemli eserleri şunlardır: <ul> <li><strong>Dr. Nicolaes Tulp’un Anatomi Dersi (1632)</strong></li> <li><strong>Gece Devriyesi (1642)</strong></li> <li><strong>Yahudi Gelini (1665)</strong></li> <li><strong>Savurgan Oğul’un Dönüşü (1669)</strong></li> </ul>
<strong>İletişim</strong> şüphesiz insanların birbiriyle etkileşime girdiği sosyal bir bilimdir. Peki sizce tarihteki ilk iletişim kim tarafından ve ne amaçla kurulmuştur? Meraklıları bu videoyu izlemeye davet ediyoruz. İşte tarihteki<strong> ilk ses kaydı</strong>: https://youtu.be/iE4c7Ikf4Lc
<a href="https://youtu.be/kT2EtHevggY">https://youtu.be/kT2EtHevggY</a> Mi̇lyonlarca i̇nsan neden 13 sayısından çok korkuyor? 13 sayısının gi̇zemi̇ si̇zi̇ çok şaşırtacak! 13 Sayısı neden insanları ürpertiyor? İşte 13 sayısının gizemli yanı ve sansasyonel tarafı.
Sanat; insanın duygularının, hayallerinin ve yaratmak istediği dünyanın yaratıldığı bir alandır. Sanat; insanın hem iç dünyasının hem dış dünyasının aktarıldığı bir alandır. Her sanatçı kendi dünyasını ve gördüğü dünyanın fotoğrafını resim aracılığıyla insanlara sunar. Geçmişten günümüze her sanatçı Dünyayı ve ütopyasını kendi gözünden anlatmaya çalışmıştır. Bu ressamlardan biri <strong>Paul Cezannedir.</strong> Cezanne, <strong>modern sanat</strong>ın ilk ressamlarından biridir. Modern sanatta ilk özgün biçimini oluşturan ve arkasından gelen ressamların kendisinden etkilendiği isimdir. <strong>Kübizm</strong>e giden kapıyı aralayan isimdir. <strong>Empresyonizm</strong> ile Kübizm arasında bağlantı kurarak aralarında köprü oluşturmuştur. <strong>Aix-en-Provence, Fransa</strong>'da doğmuş ve orada okula gitmiştir. 1859 - 1861 yıllarında okula giderken resim dersi almıştır. Ayrıca diğer bir ünlü isim <strong>Emile Zola</strong>'nın yanına gitmiştir. İlk dönemlerinde İsviçre Akademisi, <strong>Zoon Müzesi </strong>ve Louvre'da çalışmıştır. <strong>Renoir, Pissaro, Sisley, Guillaumin</strong> gibi sanatçılarla tanışmıştır. <strong>Delacroix, Courbet, Manet</strong>'ye karşı hayranlık duymuştur. Güzel Sanatlar Akademisi'nin giriş sınavlarında başarılı olamamış ve bu sebeplede Aix'e geri dönmüştür. Bütün zamanını resme ayırmıştır. Dönemin balo sahiplerine yaptığı resimlerin tarafına geri gönderilmesine rağmen, sanata olan tutkusu sönmemiş ve resimlerine devam etmiştir. Eski İtalyan Ressamların eserlerini kopya ederek, portre haline getirmiştir. Natürmort ve manzara resimleri yapmıştır. Eserleri kendi döneminde nadiren ilgi duymuştur. Sessiz ve sakin bir hayat geçiren Cezanne, her konuda değil; belirli konu ve durumlarla ilgili resim yapmayı tercih etmiştir. Tablolarında siyah, gri, ağır mavi ve kahverengi kasvetli renklere ağırlık vermiştir. Bunun yanında alışılmışın dışında beyaz renk kullanmıştır. Resim anlayışı Hisar ile tanışması sonucunda değişmiştir. Başlarda kalın katmanlı renkleri kullanan sanatçı, tanışma sonucunda fırçalama tekniğine yönelmiş, noktalama yöntemini kullanmıştır. Cezanne <strong>İzlenimcilik akımı</strong>ndan böylece uzaklaşmış, hızla yalın, işlenmiş ve yapıyı ön planda tutan çalışmalar yapmıştır. Tarzını düş gücünden ve gözlemden faydalanarak oluşturmuştur. Sanatçının yaşadığı dönemde birtakım aksaklıkların yaşandığı zamanlar da olmuştur. 1886 yılında yakın arkadaşı Emile Zola ile L'oeuvre adlı roman nedeniyle aralarına soğukluk girmiştir. Ancak olay büyümeden kapanmıştır. Eşine yaptığı portreleri; <em>Mavi Vazo</em> ve <em>Sepetli Natürmort</em> (Louvre) <em>Kırmızı Yelekli Çocuk</em> (1890-95), <em>Cezveli Kadın</em> (1890-95, Louvre) ve <em>Kağıt Oynayanlar</em> (1890 yıllarında çeşitli versiyonları), <em>Gustave Geffroy'un Portres</em>i (1895) ve <em>Soytarı</em> adlı tablolarıyla sanatı dengeye ve yetkinliğe ulaşmıştır. Sanatçının kalan ömrünün son 10 yılı <em>"Lirik Dönem"</em> olarak kaydedilmiştir. Bu dönemde belirli bir lirizme ve daha serbest resimlere, gösterişli, cüretkar resimlerle uğraşmıştır. Sonrasında resimlerde hızlı bir yöntem olan <em>suluboya tekniği</em>ni de kullanmıştır. Eserlerinde Kübizmin keskin, akılcı ve belirgin özelliklerinin izleri vardır. Aynı zamanda renkleri ve biçimleri lirik bir anlayışla kullanan <strong>Fovist akımı</strong>n özellikleri de göze çarpar. <em>Sainte-Victoire Dağı, Annecy Gölü</em> (1896), Bibemuş'daki <em>Kayalar ve Dallar</em> (1904) ve<em> Kara Şato</em> (1904-06) adlı tabloları bu tarz çalışmalardır. Yaşamının son yıllarında gerçekleştirdiği <em>"Les Grandeş Baigneuses-Yıkanan Kadınlar"</em> (1902-1906) adlı tabloyla Cezanne'nın sanatının doruk noktasına ulaşmıştır. Bu tablo, ritmik kompozisyonu, kesin hatlarla üst üste konulmuş düzlemleri ve resmin bütünün taşıdığı uyumla görkemli bir eserdir ve Picasso'nun hemen hemen aynı zamanlarda yaptığı <em>Avignon'lü Genç Kızlar</em> adlı tablosunu anımsatır. Cezanne'nin tabloları 1907 yılında açılan salon sergisinde boy göstermiştir. Eserleri 20. yüzyılın en önemli sanat eserleri arasında gösterilmiştir. Arkasından gelen Soyut, Foglar ve Kübist sanatçılara öncü olmuştur. Modern sanata öncülük yapan, sanata büyük katkı sağlayan sanatçının ölümü 1906 yılında fırtınalı bir günde resim yaparken gerçekleşmiştir. 22 Ekim 1906'da zatürreden ölmüştür.
<a href="https://www.youtube.com/watch?v=z3fZBwJhn4g">https://www.youtube.com/watch?v=z3fZBwJhn4g</a> Bilgisayarların muhteşem yolculuğunu hiç duydunuz mu? Bilgisayarlar nasıl ortaya çıktı? Gelişim serüveni nedir? Hadi gelin bu videoyla hepsini öğrenelim.
<strong>Gastroenterit</strong>; gastro, mide; enter, ince bağırsak ve it, inflamasyon kelimelerinden oluşan bir kelimedir. Akut ve kronik olmak üzere iki kolu vardır. <strong>Akut Gastroenterit</strong> birkaç gün sürerken, kronik olan 1 haftadan fazla sürebilmektedir. Mideye giren besinler sindirim sistemi tarafından eritilir. Mide iltihabına yakalanan kişiler zararlı besinleri kusma veya ishal yoluyla boşaltırlar. Mide İltihabına yakalanan bireyler ne kadar yiyecek veya içecek tüketirse tüketsin bir süre sonra mide besinleri kabul etmez. Karın ağrısı ve ateş de mide iltihabına sebep olan diğer faktörlerdir. Peki Gastroenterit'e sebep olan faktörler nelerdir? <ol> <li><strong>Bakteri</strong> ve <strong>Virüs</strong>ler</li> <li><strong>Enterotoksijenik Ekoki</strong></li> </ol> Gastroenterit vücuda iki şekilde bulaşır. Bunlar fekal ve oraldır. <strong>Fekal</strong>; dışkı yoluyla, <strong>oral</strong> ise ağız yoluyla bulaşma anlamına gelir. <strong>Patojen</strong>, eller lavabodan çıktığında eller yeterli yıkanmadığı sürece zararlı bakteri ellerin dokunduğu diğer yerlere iltihabı taşır. Epitel doku denilen vücutta zararlı besinlere karşı direnç zedelendiği zaman mide iltihabı oluşmaya başlar. Kusma, karın ağrısı ve ateş gibi <strong>semptom</strong>lar mide iltihabına sebep olan başlıca etkilerdir. Oral da ağız yoluyla bulaşmasıdır. <p style="text-align: left">Mide ve bağırsakları koruyan bir duvar vücutta vardır. Buna "<strong>Gastrointestinal Duvar</strong>" denir. Duvarda bulunan kıvrımlı yeşil dokuya "<strong>Epitel Doku</strong>" denir. Vücudun <strong>Sindirim</strong> ve eminel bölümlerinden sorumludur. Örneğin bir insan kızartma, et kola gibi vücutta ağırlık yapan besinler tükettiği zaman vücut bunu sindiremeyebilir. Eğer besinlerin içinde patojen varsa patojenler hemen epitel dokulara karşı saldırıya geçer. Onları öldürmeye başlar. Sonrasında vücuda ağır gelen besinler kusma ve ishale neden olur. Vücuttaki su epitel dokuda kalır ve emilme sağlanamadığı zaman dehidrasyon oluşur.</p> Gastroenterit tespiti ihtimali taşıyan hastaların doktorlara görünmesi gerekir. Doktorlar hastadaki dışkı örneğini alarak Gastroenterite hangi patojenin sebep olduğu tespit edilmeye çalışılır. Dışkı sonucunda noro virüse, <strong>Enterotoksijenik Ekoli</strong>ye veya norovirüse rastlanabilir. Bu denek sonuçlarının yanında hastadan kan tahlili sonucu da istenebilir. Kan testinin amacı vücutta dehidrasyon olup olmadığını tespit etmektir. Eğer bir hastada dehidrasyon tespit edilirse Sodyum(11/Na) ve kriyatin değerleri yüksek çıkar. Tespit yapıldıktan sonra tedavi süreci başlar. <strong>Oral Rehidrasyon Terapisi</strong> uygulanır. Uygulamada hastaya su ve içinde şekerli etki yapan içecekler içirilir. Eğer hastalık ilerlemiş ise takviyeler damar yoluyla desteklenir. Sonuç olarak; Gastroenteriti tamamen ortadan kaldıran bir ilaç veya tedavi yöntemi yoktur. Ancak bu hastalığa yakalanmamak için en doğru yol hijyen kurallarına dikkat etmek, el ve yüzler kirliyken hiçbir yüzeye dokunmamak, iyi pişmemiş besinleri tüketmemek gerekir. Mide insan vücudunun en hassas bölgesi ve de besinlerin bulunduğu depodur. Bu yüzden insanların hastalıklarının sebeplerinden biri de mideye alınan besinlerin zararlı olması bununla birlikte mide tarafından iyi şekilde sindirilememesidir. Özellikle zarar veren yağlı, asitli, midede ağırlık yapan ve insanın hareket etmesini zorlaştıran sigara, alkol, kızartma ve fast food gibi yiyeceklerden uzak durulmalıdır.
<a href="https://yesilgazete.org/depremde-sag-kalanlar-simdi-de-zehir-soluyor-zeytinliklere-cadir-kentlerin-dibine-enkaz-yigiyorlar/">https://yesilgazete.org/depremde-sag-kalanlar-simdi-de-zehir-soluyor-zeytinliklere-cadir-kentlerin-dibine-enkaz-yigiyorlar/</a> <strong>Hatay</strong>‘da ağır hasarlı binaların enkazlarının taşınmasıyla birlikte yeni sorunlar ortaya çıkmaya başladı. <strong>Moloz döküm sahaları</strong>nın yerleşim alanlarına yakınlığı <strong>akciğer kanseri tehlikesi</strong> yaratan asbest’in yoğun toz bulutu içinde şehrin üstüne yağmasına sebep oluyor. Hatay’daki iki döküm sahasından biri olan<strong> Antakya, Altınözü mevki, Narlıca Köyü</strong>‘nü tepeden gören ormanlık alanın içinde yer alıyor. Zeytin ağaçları ve bitki örtüsü asbestli tozların etkisiyle griye dönmüş durumda. Bir diğer moloz döküm sahası ise <strong>Samandağ</strong>‘da;<strong> AFAD</strong>‘ın Samandağ stadının içine kurduğu <strong>Çadırkent</strong>‘e sadece 20 metre uzaklıkta. Sahadan çıkan tozlar çadırkentte yaşayan depremzedelerin sağlığını tehlikeye sokuyor. Toz bulutlarına maruz kalan vatandaşları tehlikeli hastalıklarla karşı karşıya kalma riskleri artıyor.
İnsan yapısı, çevresel ve dışsal etkilere karşı uyum sağlamaya alışacak biçimde programlanmıştır. Fiziksel ve ruhsal tepkilerin derecesi ne kadar şiddetli veya zararlı olursa olsun bir süre sonra duyu organı dışarıdan gelen etkiye karşı alışkanlık gösterir. Buna <strong>duyusal adaptasyon</strong> adı verilir. Organizmanın aşırı ve yetersiz uyarıların etkisinden kurtulunca içinde bulunduğu ortama göre kendini ayarlayarak sonunda fizyolojik olarak duyu organları ortama uyum sağlayarak tepki vermemesine ise <strong>duyusal uyum</strong> denir. İnsanın beş temel duyu organı görme, koklama, tatma, işitme ve dokunma kendi sistemlerinin devreye girmesiyle, dışarıdan gelen etkilere uzun süre maruz kaldıklarında gerçekleşen eyleme karşı duyarsızlaşır. Bir süre sonra da ortama uyum sağladıkları görülür. Dokunma duyusuna örnek verecek olursak, bir insanın elini soğuk suya koyduğunda bir süre sonra o soğukluğa karşı ten ile soğuk suyun birbirine adapte olduğu görülür. Çünkü elin ısısı soğuk suyla doygunluğa ulaşır ve dokunmaya karşı <strong>tepkisizlik</strong> oluşur. Duyusal adaptasyona uyum sağlayan bir diğer organ da koklamadır. Vücuda sıkılan bir parfümün kokusu ne kadar şiddetli olursa olsun, bir süre sonra kokuya karşı duyusal bir tepkisizlik meydana gelir. Burun kokuyu içselleştirir. Başka bir tabirle, onunla uyumlu yaşamaya başlar. <img class="alignnone wp-image-62587" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/06/s6906hb9300c3bd0917270a5868dc20625143f8229b431_-300x200.jpeg" alt="" width="711" height="474" /> <strong>Propriyespsiyon,</strong> duyusal adaptasyon için kullanılan diğer bir terimdir. Bu terim, beyin ile beden arasında gerçekleşen anlaşmanın uyumunu ifade eder. Vücudun uzuvlarının nerede konumlandığını ve hangi etkide olduğunu bilen yapıdır. <strong>Altıncı His</strong> de denilir. Denge duygusu olarak bilinir. Gözlerimizin görmediği zamanlarda diğer duyu organlarının beyinle eşgüdümlü ve koordineli olarak hareket etmesi durumudur. Ellerimizin bağcıkları görmeden bağlaması, elektrik çarpınca ellerin pirizden refleksif olarak çekilmesi duyumsal adaptasyondur. Görme duyusu da çevreye uyum sağlayan bir duyudur. Güneş ışınlarının gözle çok temas etmesi sonucunda gözler ışığa göre konumlanır. Bunu yaparken göz bebeklerini kısar. Karanlık bir ortamdan aydınlık bir alana geçildiğinde veya bol ışıklı ortamdan ışığın girmediği bir ortama girilince göz bebekleri küçülür veya büyür. Böylece göz duyusu ortama uygunluk gösterir. Duyusal adaptasyona uyum sağlayan duyu organlarından bir diğeri tatmadır. İnsan yiyecekleri acı - tatlı, sıcak - soğuk, ekşi algısı tatma yoluyla ölçer. İnsana ilk dille temas ettiğinde acı gelen bir köfte tüketildikçe damakta oluşan acılık bir süre sonra tat alma duyusu tarafından sıradanlaşır. Bir başka örnek olarak ise sıcak havalarda içilen soğuk sular örnek gösterilebilir. Normalde insanların kışın dokunmaya dahi üşeneceği soğuk su, yazın litrelerce tüketilir. Tat alma duyusu sıcaklığın verdiği olumsuz etki sebebiyle aktif durumdan pasif duruma geçer. İşitme duyusuna ise sesin çok şiddetli çıktığı ortamlarda görülür. Örneğin düğün, TV sesi, motor veya arabalardan çıkan sesler örnek gösterilebilir. Bilgisayar fanı, elektrikli süpürge, matkap gibi araçların sesleri çok yüksektir. Ancak işte, evde, yolda veya başka bir ortamda beyin bu seslere olması gerekenden fazla maruz kalınca beyin seslere karşı tepki vermemeye başlar. Zaman ilerledikçe beyin - kulak arasındaki ilişki kontrolünü kaybeder. Duyusal adaptasyona uğrayarak ortama alışır. <img class="alignnone wp-image-62588" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/06/650x344-duyu-organlarimizin-gorevi-nelerdir-1484894715954-300x159.png" alt="" width="1060" height="562" /> Duyusal adaptasyon insan doğasının bir sonucu olarak ortaya çıkar. İnsan doğayla ve toplumla uyumlu şekilde yaşamaya alışkanlık gösterebilecek şekilde programlanmış bir vücuda sahiptir. Vücudun dışarıdan gelen tepkilere uyumu da beyin sayesindedir. Beyin, insan davranışlarının ana merkezidir. İnsan beyni, kraniyal sinirler ve omurilik sayesinde merkezî sinir sistemini kontrol eder, çevresel sinir sistemini yönetir ve hemen hemen insanın tüm işlevlerini düzenler. Duyuların dışarıda ilk defa veya tam tersi sürekli karşılaştığı durumlara karşı kontrollü olmasının nedeni budur. Beyin ile duyu organları arasındaki uyum insanın, hem kendi cinsiyle hem de diğer varlıklarla iletişim kurmasını, onları etkilemesini, onlardan da etkilenmesine yardımcı olur. Duyusal adaptasyon insanın yaşadığı en küçük doğa ortamı olan çevresinden başlayarak, Dünya üzerinde ulaşılabilecek en geniş coğrafi bölgeye kadar uyumlu hareket etmesine katkı sağlar. Doğa, insanla uyumlu şekilde yaşanabilecek şekilde tasarlanmıştır. Doğada bulunan tüm canlı - cansız varlıklar insanların yaratılışına uygun şekilde ekolojik dengeye sahiptir. Duyusal adaptasyon sayesinde insan fizyolojik, biyolojik ve kimyasal varlıklarla ilişki içindedir. Duygusal adaptasyonun amacı da, insanın doğadan ve evrenden faydalanmasına yardımcı olmaktır.
<a href="https://www.felsefe.gen.tr/okumak-bize-gercekten-de-yardimci-olabilir-mi-yoksa-sadece-kendimizi-mi-kandiriyoruz/?fbclid=PAAaY_uVY0oI620clNlGY_5EXEU9XfJIxqEjB7uQY80fbXa3EUQIGQ7HEfR1M">https://www.felsefe.gen.tr/okumak-bize-gercekten-de-yardimci-olabilir-mi-yoksa-sadece-kendimizi-mi-kandiriyoruz/?fbclid=PAAaY_uVY0oI620clNlGY_5EXEU9XfJIxqEjB7uQY80fbXa3EUQIGQ7HEfR1M</a> Mısır’ın Thebes (Teb) kentinde bulunan, tarihi milattan önce ikinci bin yıla kadar uzanan ve bilinen en eski kütüphane olan Thebes Kütüphanesi’nin okumaya verdiği değer ve anlam üzerine. Okumak bizi yüce bir varlık yapabilir mi?
<strong>Sanat</strong>; içerikleri görsel öğelerin betimlenmesiyle veya düzenlenmesiyle anlatan yaratıcı çalışmalardır. Sanat hem bireyin hayal dünyasını yansımasını hem de topluma mesaj vermek için kullanılan en ilgi çekici iletişim araçlarından biridir. Sanatın dili evrenseldir ve toplumun tüm kademesine hitap eder. Sanat tüm kavramlarla ilişkilendirilebilir ve bağlantı kurdurabilir. Sanat her alanla ilişkili olabildiği gibi alanlarla tamamen zıt da olabilir. Bu alanlardan biri de dindir. <strong>Din</strong>, Tanrı'ya, doğaüstü güçlere, çeşitli kutsal varlıklara inanmayı ve tapınmayı sistemleştiren toplumsal bir kurumdur. Din kuralları belirli, belirli sınırları olan bir kavramdır. Bu yüzden her alanda "Söylenecek bir sözü vardır". Dinin en gizli kısmı da sanatla olan ilişkisidir. Çünkü sanat insanların gözüne, zevklerine ve somut öğelerine temas eder. Oradan da ruhta duyguları oluşturur. Dinde iletişim dili genellikle emretme ve yasaklama üzerine kurulur. Ceza ve ödüllerle insanları yönlendirir. Dinde gizlilik esastır. Din dünyayı şekillendirme ve insan ilişkilerini yönlendirme aracıdır. Din merkezinden birçok kavram çıkar ve her kavram insan davranışlarını başka bir eylemi yapmaya ittirir. Kavramlardan biri de Anikonizm'dir. <strong>Anikonizm</strong> dini içerikli fotoğrafların yasaklanmasıdır. Nedeni de putperestliği ve bunun merkezinde oluşacak davranışları engellemektir. Birey ile ilahi güç arasındaki ilişki gizli kalmalıdır. Sanat bu noktada dinle hem örtüşür hem de zıtlaşır. Sanat; <strong>Sanatçı</strong> ile <strong>Sanatsever</strong> arasında ideolojileri, mitolojileri ve tapuları Dünyaya dair oluşturdukları şeyleri yansıtma biçimidir. İlk çağlardan günümüze ulaşıncaya kadar insanlar taş, kerpiç, hiyeroglif başta olmak üzere duygu, düşünce, ihtiyaç ve isteklerini çeşitli şekillerde dile getirmiştir. Tarihte çok önemli sanatçılar dini figürleri resimlemiş veya heykelleştirmiştir. <strong>Michelangelo</strong>, sanatta dini figür yapan şaheser bir dehadır. Sanatçı, sanat tarihinde dini bir figür olan <strong>Hz. Musa heykeli</strong>ni yapmıştır. Bu eserin hikayesi şöyledir: <strong>Rönesans</strong> Dönemi'nin 1505 yılında Papa 2. Julius, Rönesans’ın en büyük sanatçısı olan Michelangelo’yu o döneme kadar eşi benzeri görülmemiş, devasa büyüklükte ve görkemli olmasını istediği kendi mezarını yapmak üzere görevlendirilmiştir. Ancak devam eden ve mezar anıtının da içinde olacağı San Pietro In Vincoli bazilikasından dolayı malzeme sıkıntısı yaşanmıştır. Bunun üzerine Michelangelo Carrara’daki mermer ocaklarında aylarca çalıştıktan sonra Roma’ya geri dönmüştür. Bu seferde maddi noktada Papa ile anlaşamamıştır. 1513 yılında Papa 2. Julius’un ölümü üzerine Michelangelo mezar anıtını yapması için tekrardan görevlendirilmiştir. Mezar anıtına başlayan Michelangelo uzun bir süre sonunda eserini tamamlamıştır. Mezar anıtını merkezinde bulunan Hz. Musa, bir elinde on emir diğer eliyle de sakalını tutmaktadır. Musa uzun sakallı ve bıyıklıdır. Kaslı ve heybetli bir duruşu vardır. Yüzünde ona ihanet eden İsrail oğullarına duyduğu öfke vardır. Dizinde yer alan kumaşın her kıvrımı ustalıkla yapmıştır. Heykelde ışık-gölge oyunları vardır. Heykellerin hepsinde <strong>Antik Yunan</strong> ve <strong>Roma</strong> döneminin özellikleri görülür. Hz. Musa’nın başında iki boynuz bulunmaktadır. Rönesans dönemi bilindiği gibi Avrupa'da bilimin, sanatın, bilginin yeniden doğuşa geçtiği, dinle ilişkisi olmayan tabuların yıkıldığı bir dönemdir. Bilim, sanat, edebiyat bu dönemle birlikte gelişmiş 17. ve 18. yüzyıllarda ortaya çıkacak Aydınlanma ve Akıl Çağlarının tohumu Rönesans dönemiyle birlikte atılmıştır. Yani sanat dinle birleşmiş ancak ona karşı çıkmamıştır. Din ve sanat birbirlerinin tamamlayıcı öğeleridir. Ancak geçmişte dinin yanlış bilinmesi, <strong>Skolastik Düşünce</strong>'nin hakimiyet sürmesi, insanların sorgulamadan itaat etmesi gibi nedenlerle din sömürge aracı olarak kullanılmıştır. Böylece insanlar hayal gücünün, imgenin, hazzın ve yaşamın damarı olan sanattan mahrum kalarak körelmiştir. Sonuç olarak; din ve sanat tarihteki birtakım yanlış düşünceli figürlere rağmen birbirine karşı değildir. Duyguların, hayallerin, özgür düşüncenin, hak ve sorumluluğun olmadığı yerde dinden ve sanattan söz edilemez. Din kişinin kendisine ve yaşadığı çağa zarar vermeyen, insanı bilgilendiren hiçbir bilgiye kulak tıkamaz. Din insanı ve toplumu şekillendirirken; sanat insanın ruhunu, ruhunun içinde gizli kalmış duyguların harekete geçmesini sağlamaktadır. Sanatın en temel duyguları gözlemlemek ve hissetmektir. Sanat dinin aynasıdır. Din sanatla ne kadar doğru ve uyumlu hareket ederse bir o kadar doğru anlaşılır ve düzgün uygulanır. Unutulmamalı ki; insanın en güçlü duyguları gözlemlemek ve deneyim sonucu ortaya çıkmaktadır.
İnsanın davranışlarında iki temel etken vardır: İçsel ve dışsal duruma bağlı koşullar. Bu kurama <strong>"Kovaryason Teorisi"</strong> <strong>(Atıf Kuramı)</strong> ve <strong>“Yükleme Teorisi"</strong> denir. Sosyal psikolojide atıf kuramının temel savı, insanların kendi davranışlarını ve başkalarının davranışlarını hangi nedenlere atfettiklerini anlamak ve açıklamaktır. Teoriye göre insanın davranışlarında iki atıf gözlenir: İçsellik ve Dışsallık. İçsel atıf, kişinin duygu ve düşünceleri, arzularının ve isteklerinin sonucunda hareket ettiğini söyler. Dışsal atıf ise, çevresel olarak dışarıdan gelen tepkilere göre davranışın ortaya çıkmasıdır. Kuramı ortaya atan isim <strong>Fritz Heider</strong>'dir. Heider’a göre kendimizin ve başkalarının davranışlarını temel olarak iki şekilde açıklarız: Davranışın nedenini, davranışı yapanın kişiliğine, arzu ya da ihtiyaçlarına atfederiz. Bu atıflara <strong>kişisel atıflar</strong> ya da <strong>içsel atıflar</strong> denir. İkinci olarak da davranışı, ortamdaki birtakım faktörlerle algılarız. Bu atıflara da <strong>durumsal</strong> ya da <strong>dışsal atıflar</strong> denir. Dışsal atıf, davranışın bireyin dışındaki çevresel koşullarla açıklanmasıdır. İnsan yaratılış gereği toplumsal bir varlıktır. Herhangi bir davranışı uygularken, toplumun tepkisini de dikkate alır. Ancak her zaman içinde bulunduğu toplumun kurallarını uygulamak zorunda değildir. Kendi duygu ve düşüncelerini harekete geçirdiğinde içsel atıf, dışarıdan gelecek tepkileri dikkate alarak hareket etmesiyle dışsal atıf oluşur. Şu durum örnek gösterilebilir: İş görüşmesine giden Ahmet'in mülakat anında davranışsal olarak göz temasından kaçındığı, bacaklarının titrediği gözlemlenmiştir. Mülakat anında sorulan soruların bazıları şunlardır “Kendinizi beş yıl sonra nerede görüyorsunuz?” “İnsanlarla ilişkilerinizde ilk olarak hangi kritere dikkat edersiniz?” “Karşınızdakinin etnik yapısı sizin düşüncelerinizi ne kadar etkiler?” “Bireysel ve toplumsal çalışmalarda ne kadar sorumluluk alırsınız?” “Çalışmalarınızda duygusal mı yoksa gözlemci bakış açınız daha baskındır?” <img class="wp-image-62330" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/05/[email protected]" alt="" width="717" height="473" /> Mülakat anında sorulan soruların hem Ahmet için hem de mülakatı yapan yetkililer için iki farklı sonucu vardır. Ahmet'e göre bilgi ve birikimi, iş kabiliyeti, liyakata uygunluk gibi etkenler işe alınması için uygundur. Ahmet olaya içsel atıf süzgeciyle bakmış, mülakat yetkilileri de Ahmet'in göz temasından kaçınmasını, ayaklarının titremesini göz önünde tutarak dışsal etkileri değerlendirmeye almıştır. Ancak kuramı ortaya atan <strong>Heider</strong>'a göre bir davranış çözümlemesi hem içsel hem de dışsal etkilerden yalnızca birine göre şekillenir. Bir davranış ya sadece kişinin duygu ve düşüncelerine ya da çevresel etkilerin oluşturduğu sonuçlarla açıklanabilir. Tam bu noktada Heider'a katılmayan bir isim ortaya çıkar. <strong>Kelley</strong> adlı bilim insanı üç tür yükleme teorisini ortaya atar. Bunlar: konsensüs, ayırt edicilik ve tutarlılıktır. <strong>Konsensüs</strong> <strong>bilgi</strong>, belirli bir aktör ile başkalarının aynı uyarıcıya karşı ne derece aynı şekilde davrandıkları ile ilgi bilgilerdir. <strong>Ayırt edicilik</strong> <strong>bilgisi</strong> ise, belirli bir aktörün farklı uyarıcılara karşı ne derece aynı şekilde davrandığı ile ilgili bir bilgidir. <strong>Tutarlılık bilgisi</strong>ni açıklayacak olursak, belirli bir aktör ile uyarıcı arasındaki davranışın farklı zaman ve koşullarda ne derece aynı kaldığı ile ilgili bilgidir. Davranışlar üzerinde yükleme teorisini her durumda ve zamanda fark etmek ve değerlendirmek mümkündür. İnsanların davranışları da yükleme teorisi üzerinde açıklanır. Kızgınlık, sevinç, ve hüzün olmak üzere insanın <strong>üç temel duygu geçişi</strong> vardır. Yükleme Teorisi insan üzerinde davranışların hangi duygu durumunu ifade ettiğini gözlemler. Davranışlar zaman içinde süreklidir. Ancak duruma göre ayrıt edici olabilir. Yani davranışlar iki şekildir: Kalıtımsal ve çevresel. Kalıtımsal özellikler değişmez. Sadece farklı şekillerde kendini gösterir. İçseldir. Bir de aile, arkadaş, kültür veya yaşın neden olduğu etkilerle farklılaşan davranışlar vardır. Bunlar da dışsal atıftır. Sonuç olarak, Yükleme Teorisi kişinin davranışlarında meydana gelen tepkilerin nedenlerini anlamaya ve açıklamaya çalışan bir teoridir. İnsanlar, başka insanlar üzerinde yargıda bulunurken birden fazla sonucu dikkate alır. Karşısında bulunan kişinin yaşı, cinsiyeti, düşünce yapısı, etnik kimliği, eğitim durumu gibi etkiler atıf kuramında en çok dikkat edilen unsurlar arasındadır. Şunu kabul etmek gerekir ki, insanlar birbirleriyle ilgili düşünceler kurarken Yükleme Teorisini kurarak hareket eder. Yükleme Teorisi, sosyal algının şekillenmesini ve gelişmesini etkileyen etmendir. Toplumların sosyolojik ve kültürel yapıları kişilerin, toplumların ve daha geniş havuzda milletlerin birbirine uyguladığı yükleme teorisi üzerinden okunur.
Toplumsal bir yapının içerisinde bulunan insan, her zaman toplum yapısıyla hareket eder ve toplumsal normların kurallarıyla entegre olmaktadır. Bunun sonucunda da toplumsal tabaka oluşur. Toplumsal tabaka insanın çeşitli görevleri aynı anda üstlenmek zorunda kaldığı katmandır. Yani şartlar insanı o yöne itmektedir. Durum böyle olunca kişinin davranışlarında farklılıklar baş göstermektedir. Böylece <strong>"rol gerilimi ve rol çatışması"</strong> denilen kavramlar oluşmaktadır. <strong>Rol gerilimi</strong>, bir bireyin içinde bulunduğu toplumda birden fazla görev üstlenmesi anlamına gelir. <strong>Rol çatışması</strong> ise kişinin evde eş, dışarıda insanlara karşı arkadaş ve aynı zamanda çalışan olarak üç farklı rolü üstlenmesidir. Yani en az iki farklı görevi eşgüdümlü olarak yürütmesidir. İnsanlar belirli bir toplumun birden fazla tabakasında yer alır. Tüm insanlar için tek bir statü içinde tek bir rol mümkün değildir. Bu yüzden içinde bulunulan durumdan veya zamandan kaynaklı olarak insanlar çeşitli rolleri oynamaktadır. Rol gerilimi kişiye tek bir ünvan yüklerken; rol çatışması birden fazla etiketi insana yapıştırır. İnsanın yaşadığı çevre, aile yapısı ve sosyokültürel değerleri başta olmak üzere 5 temel etken toplumsal bir varlık olan insanı etkiler. Bunlar yaş, cinsiyet, eğitim durumu, meslek ve gelir durumudur. <strong>1) Yaş:</strong> İnsanın çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık olmak üzere 4 temel biyolojik ve psikolojik değişiklik gösterdiği dönem vardır. Örneğin, 10 yaşındaki çocuğun toplumsal rolü eğitim görmek, 30 yaşındaki bireyin rolü ise çalışmaktır. 10 yaşındaki çocuğun rol gerilimi yokken; 30 yaşındaki bireyin çalışma, aile kurma gibi rol çatışmalarına girmesi beklenmektedir. <strong>2) Cinsiyet:</strong> Kadın ve erkek arasında hem biyolojik hem psikolojik farklılıklar vardır. Kadının bir olaya bakış açısıyla, erkeğin bir olaya eğilimi tamamen zıt olabilmektedir. Rol gerilimi insana tek bir misyon yüklediği için erkeğin çalışmasını, kadının ise eve bakmasını söyler. Ancak rol çatışması kadından hem eve bakmasını, hem çocuğuyla ilgilenmesini hem de eşine yardımcı olmasını ister. Erkeğin de işine ve ailesine eşit ilgi göstermesini öğütler. <strong>3) Eğitim Durumu:</strong> Eğitim hayatın her alanında kişiye ayrıcalık sağlayan, hayatını kolaylaştıran, olaylara daha geniş yelpazede bakmasını sağlayan bir durumdur. Bir bireyin eğitim durumu ne kadar yüksekse rol gerilimine maruz kalması ve rol çatışması yaşama ihtimali bir o kadar düşüktür. Bu anlamda bir üniversite mezunu insanın rol gerilimini yönetme ve idare etme şekli ve biçimi, okuryazar olmayan birine göre daha avantajlıdır. <img src="https://i.imgur.com/eRKKXfW.jpg" alt="How to Tell if Your Team is Overworked (And What to Do About it) – HR Daily Community" /> <strong>4) Gelir Durumu:</strong> Gelir durumu eğitimle paralellik göstermektedir. Çünkü kişinin kazancını arttıran, toplum içinde özgüvenli, saygı gören birine dönüşmesini sağlayan durum ancak eğitimle mümkündür. Örneğin, inşaat mühendisi birinin kazandığı bütçeyle, aynı işte çalışan bir inşaat ustasının kazancı farklıdır. Rol gerilimi burada mühendisin üzerine yüklenirken; rol çatışması inşaat ustasınına özgüdür. Mühendisin görevi arazinin çizimini yapmak, binanın inşaata uygun olup olmadığını çözümlemektir. İnşaat ustası ise alçıdan evin son şekline varıncaya kadar tüm binanın dekorasyonuyla ilgilenmekten sorumludur. Sonuç olarak inşaat ustasının iki işi, inşaat mühendisinin tek bir görevi yerine getirmesi anlamına gelir. <strong>5) Meslek:</strong> Meslek, insanın hayatının en önemli dönüm noktalarından biridir. Çünkü insanın doğumundan ölümüne değin hayatta uğraş verdiği hacmi geniş bölüm iş hayatıdır. Bununla birlikte iş hayatında rollerin etkileri derin ve kimi zaman da karmaşıktır. Rol geriliminde mesleğin ne olduğu, işleyiş biçimi, toplumsal düzene katkısı gibi etkiler mesleğin esnekliğini ve kalınlığını değiştiren parametreler aralığındadır. Sonuç olarak; rol gerilimi ve rol çatışması birbirini besleyen kavramlardandır. Toplum içinde yaşamsal fonksiyonunu devam ettirmeye otomatik ayarlanmış insan yapısının bundan kaçması mümkün değildir. Roller içinde olmak, bunun bilincinde hareket etmek insanın hayatla barışık olmasına yol açar. Bir insan toplumdaki rolünü ve bunlardan meydana gelebilecek gerilim ile çatışmaları ne kadar akıllı ve soğukkanlı kalarak çözümleyebilrse rolünün değeri de doğrusal olarak yükselir. Toplumla barışık olmanın yolu da toplumsal değerlere saygı duymak ve o değerlerle yaşayabilmeyi öğrenmekten geçer.
Dünyadaki tüm canlıların hayatta kalmasını, yaşamını devam ettirebilmesini sağlayan temel sektör şüphesiz sağlık sektörüdür. Ancak maalesef her sektörde olduğu gibi sağlık sektöründe de geçmişte büyük facialar yaşanmıştır. 1970 yılında üretilen <strong>Thalidomide</strong> adlı ilaç, tarihte kara bir leke olarak kayıtlarda yerini almıştır. <strong>Chemie Grünenthal</strong> adındaki bir Alman firmasının öncülüğünde üretilen bu ilaç, <strong>Contergan</strong> ticari adıyla ilk olarak Batı Almanya pazarında ortaya çıkan ve 7’den 70’e, gebeler dahil olmak üzere herkes için ‘güvenli’ olarak reklamı yapılmış ve reçetesiz satılmaya başlanmıştır. İlaç ilk piyasaya sürüldüğü dönemde hastalarda herhangi bir rahatsızlığa sebep olmamıştır. Ancak ilerleyen dönemlerde ilacın yan etkileri hamilelerde baş göstermiştir. İlacın kullanımdan etkilenen <strong>toplam embriyo sayısının 10.000</strong> olduğu tahmin edilmektedir ve bunların <strong>yaklaşık %40'ı</strong> doğum sırasında ölmüştür. Hayatta kalanların ise uzuv, göz, idrar yolu ve kalp sorunları oluşmuştur. Özellikle yeni doğan çocukların ilerleyen yaşlarında kemik gelişimini geriletmiş, kalp rahatsızlıklarının baş göstermesine sebebiyet vermiştir. <img src="https://pbs.twimg.com/media/EolUl88XcAAYntk.jpg" alt="Abdullah T.R on Twitter: "#talidomit #contergan #thalidomide ????TALİDOMİD-CONTERGAN ????Tıp tarihinin kara lekesi ilaç ????️Yıl 1953-1956 arası Alman grunenthal ilaç firması bir ilaç uzerinde çalışır ve 1957 yılında piyasaya sürer... ????️Ilaç oncelikle ..." /> Firma ürünü sadece üretmekle kalmayıp ABD'ye de satışını gerçekleştirmek istemiştir. Ancak başarılı olamamıştır. Çünkü Amerika bu faciadan <strong>Gıda ve İlaç Dairesi çalışanı Dr. Frances Kelsey</strong> sayesinde kurtulmuştur. Dr. Frances Kelsey’in hamilelik esnasında <em>Thalidomide</em> kullanımının güvenliliği konusunda güçlü şüpheleri vardı. Thalidomide'in Amerikalı ruhsat sahibinin kapsamlı güvenlik testleri olmadan ilacını piyasaya çıkarmasını engellemiştir. Amerika, işini hakkıyla yapan Dr. Frances Kelsey sayesinde facianın eşiğinden dönmüştür. Ancak Dünya genelinde ilacın bilançosu ağır olmuştur. 4 yıl boyunca piyasadaki yerini almaya devam eden ilaç yüzünden 4 yılın sonunda 90 binden fazla düşük ve 10 bini aşan kolsuz ve bacaksız bebekler Dünyaya gelmiştir. Öte yandan doğum kaynaklı kusurlar sebebiyle gelişimini tamamlayamamış parmaklar, sağırlık, körlük, yarık damak ve kalpte, sinirlerde, cinsel organlarda, böbreklerde, sindirim sisteminde malformasyonlar şeklinde sonuçlar doğurmuştur. <img src="https://cdn.evrimagaci.org/d30oUcaD2d3RmiXHF4VAY0N7Ifo=/evrimagaci.org%2Fpublic%2Fcontent_media%2Fbf73399ea446b62b37953c1528a5aaf7.jpg" alt="Thalidomide Faciası: Tıp Tarihindeki En Korkunç İhmal! - Evrim Ağacı" /> <h2>Peki Türkiye bu ilaçtan etkilenmiş midir?</h2> ABD'den sonra ilacın sızdırıldığı ikinci ülke o dönem <strong>Veteriner Hekim Ord. Prof. Dr. Süreyya Tahsin Aygün</strong> sayesinde Türkiye olmuştur. Aygün, ilacın kullanımı ve bebeklerdeki gelişim geriliğinin orantılı bir şekilde ilerlediğini fark etmiş ve ilacın ülkeye satışı yapılmadan araştırmalara başlamış, Thalidomide etken maddesinin tavuk embriyosunda kültürünü yaparak oluşturduğu teratojenik etkiyi tespit etmiştir. Bu tespiti yaptıktan sonra dönemin Sağlık Bakanlığı'na durumu bildiren Aygün, ilacın ülkeye zarar vermesine imkan tanımamıştır. Günümüzden 66 yıl önce kullanılan bebeklerden, hamile kadınlara kadar geniş kullanım alanı bulan "reçetesiz" ilacın yan etkisinin sonuçlarından sadece bir kısmı tarihsel olarak göz önüne getirilmiştir. Sonuçlar göstermiştir ki; insanlığın yaşamı küçük hatalar yüzünden büyük sorunlara yol açabilmektedir. Tabii ki de insanlık olarak tüm canlıların temel gereksinimi hayatta kalabilecek kadar sağlıklı olmak ve yaşamını sürdürebilmek için asgari düzeyde geçimini sağlamaktır. Ancak geçmişten günümüze gelinceye değin tıp alanı birtakım değişimler yaşamıştır. Ayrıca, o dönemdeki haberlerin yayılma hızı uzun ve gecikme olduğundan ilacın zararlarından bihaber olan insanların birçoğu ilacın kurbanlarından olmuştur. Sonuç olarak; <strong>Thalidomide Faciası</strong> reçetesiz ilaç kullanımının doğurabileceği olumsuzlukları ders niteliğinde ortaya koymuştur. Günümüzde de bunun önüne tam olarak geçilebilmiş değil. Ancak enformasyon hızı 1950 - 1970 yıllarına kıyasla günümüzde daha güvenilir ve daha hızlıdır. Basın-yayın, internet ve telefon gibi teknolojik ürünler yoluyla bilgiye çok hızlı ulaşılabilen bir dönem yaşanmaktadır. Bu da ilaçların üretiminden dağıtım aşamasına kadar her aşamasını takip edebilme imkanını insanlara sunmaktadır.
Hayatı ve yaptığı tablolarla sıra dışı bir ressam olan <strong>Van Gogh'u</strong> tanıyalım.Kendi kulağını keserek adını sanat tarihine yazdıran ünlü ressam Van Gogh 30 Mart 1853'te Hollanda'nın Zundert bölgesinde doğmuştur. Üst ve orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Çocukluk döneminde sakin ve ciddi bir üslupla beraber insanlara karşı saygılı biriydi. Dindar aile yapısının etrafında oluşan hayatı onun belki de sessiz ve sakin hayat yaşamasının önemli nedenlerinden bir tanesi olarak gösterilebilir. Van Gogh, ressamlıktan evvel öğretmenlik ve satış mesleklerini denedikten sonra 27 yaşında ressam olmaya karar verir. Yaşamı boyunca birçok tabloya imza atan Van Gogh 860’ı tablo olan 2100 eser bırakmıştır. Şüphesiz tüm eserleri birbirinden ilginç olan ressamın ilk akla gelen tablosu "<strong>Yıldızlı Gece"</strong> eseridir. Bu eserini Fransa'da tedavi gördüğü hastanede yapan ressam doktorları da şaşırtmıştır. Çünkü doktorlara göre çok beğenilen tablonun ortaya çıkış sebebi Van Gogh 'un kullandığı ilaçların bir sonucudur. İngilizce <strong>"The Starry Night"</strong> olan eserde Van Gogh resim alanında bildiği tüm teknikleri büyük ustalıkla kullanarak tabloya nakış nakış işlemeyi başarır. Bu eserini 1889 yılında, ölümünden sadece bir yıl önce yapmıştır. Batı dünyası'nın en büyük eserlerinden biridir. <strong>Empresyonist</strong> anlayışla ortaya çıkan eser, diğer Empresyonist eserlere ilham kaynağı olmuştur. <strong>''Kırmızı Bağ'',</strong> Gogh'un tüm eserleri içinde satabildiği tek eser olarak dikkat çekmektedir. Bugün<strong> Pushkin Müzesi’nde</strong> bulunan “Kırmızı Bağ” isimli tablosu, Brüksel’de sergilendiği sırada Anna Boch tarafından alınarak, sanat tarihinde bir ilke imza atması ile kayıtlara geçmiştir. <img class="" src="https://www.salakfilozof.com/wp-content/uploads/2021/07/arleste-uzum-bagi-tablosu.jpg" alt="Arles'te Kırmızı Bağ Tablosu (Vincent Van Gogh) – SalakFilozof" width="1148" height="765" /> Van Gogh'un bir diğer önemli eseri <strong>"Ay Çiçeği"</strong> resmidir. Arkadaşı Gaugun'i etkilemek için yaptığı eserin 12 farklı versiyonu bulunmaktadır. Kardeşine bu farkları anlatmıştır. Sanat analizcileri de bu farkları Gaugun'e yazılan mektuplar sayesinde bulmuştur. <strong>"Kulağa Sarılı Otoportre"</strong> eserinin hikayesi tam bir hırs yenilgisi sonucu düşülen duygu durumunun ifadesidir. <strong>Gaugin</strong> ile yaşadığı problemi içine sindiremeyen Van Gogh kendi kulağını keser. Çok geçmeden iki hafta sonra da herhangi bir sağlık probleminin olmadığını vurgulamak için bu resmi yapar. <img class="alignnone wp-image-61513" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/04/vsn-gogh-self-portrait-P.1948.SC_.175_cs-scaled-Cropped-300x169.jpg" alt="" width="1094" height="616" /> Eserlerinin başlangıcında kasvetli ve kötü duygu durumlarını,bir anlamda ruhundaki acıların sızısını göstermeye çalışan ressam sonralarında daha neşeli, mutlu ve canlı renklerin ve geniş fırçaların göze çarptığı eserlere yönelmeye başlamıştır. Doğal çevreye, insanların fiziksel yapılarına çok dikkat ederek <strong>Paris'te</strong> yaşadığı sokağı, arkadaşlarını eserlerinde yer etmiştir. Sırada Van Gogh'un rekor fiyatla alıcı bulan eseri <strong>"Montmartre'deki Sokak ve Manzarası"</strong> eseri var. Eser 1887 yılında yapıldıktan sonra herhangi bir yerde sergilenmemiştir. Eserde Parislilerin içmeye, dans etmeye ve rahatlamaya geldiği Montmartre’nin farklı atmosferinde bulunan ve 19. yüzyılın sonlarında eğlence yeri olarak tercih edilen değirmenlerin tasviri yapılmaktadır. <img class="alignnone wp-image-61514" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/04/scene-de-rue-a-montmartre-van-gogh-sothebys_16_9_1614232142-Cropped-1-300x169.jpg" alt="" width="1246" height="703" /> Ressam sadece bunlarla kalmamış 1886 ile 1889 yılları arasında 30 kere kendi resmini yapmıştır.37 yıllık ömründe sayısız resimlere, tablolara imza atan, küçüklüğünden itibaren yaşadığı bunalımlardan ve kendini bir 'yabancı gibi' hissetme durumundan, psikolojik sorunlar yüzünden kurtulamamıştır. En önemli Avangart sanatçılardan biri olan Van Gogh'un, ölüm tarihi ile ilgili kaynaklarda iki tarih vurgulanmaktadır. Biri 29 Temmuz 1890 sabahı erken saatlerde, Fransa'nın kuzeyinde Auverssur Oise köyünde Auberge Ravoux'daki odasında öldüğü belirtilmektedir. Bir diğeri ise 27 Temmuz 1890 günü Van Gogh'un tarlalarda iken kendini tabanca ile vurduğuna genel olarak inanılmaktadır.
İnsan psikolojisinde farklı bir yol izleyen <strong>Gestalt terapisi</strong>nin temeli, "yaşanılan an"dır. İnsanın geçmişinde yaşadığı ve geleceğinde yaşayabileceği olaylarla ilgilenmez. İnsanın geçmişte yaşadığı yakınını kaybetme, hastalık, iş problemleri, ailevi problemler başta olmak üzere tüm olumsuz anılardan sıyrılmasını gerekli görür. Tüm enerjisini fiziksel ve zihinsel olarak bulunduğu odaya, sandalyeye ve önünde sallanan saate odaklamasını talep eder. Yöntemde kullanılan iki yol vardır: <strong>Canlandırma</strong> ve <strong>Boş Sandalye - Abartma.</strong> <strong>Canlandırma tekniği</strong>nde terapist geçmişi şu ana taşıyarak karşısındaki insanın davranışlarını inceler. Örneğin bir katilin işlemiş olduğu cinayeti ondan tekrar anlatmasını isteyebilir. Bir katilin ağzından şu cümleler aktarılmıştır. "Bankalara, iş arkadaşlarıma ve ev kirasına toplam 500 bin TL borcum vardı. Elimde, avucumda bir kuruşum da yoktu. Psikolojik olarak kriz yaşıyordum. Geceleri borç krizi yüzünden gözüme uyku girmiyordu. Yatakta vücudum titriyor ve korkuyordum. İşin içinden çıkmak için zengin iş adamının evine girmeye karar verdim. Planımı yaptım. Sabaha karşı 04.00 04.15 sıralarında evin kapısının kilidini sessizce kırarak paranın olduğu kasaya yöneldim. Adımlarıma dikkat ederek ayak ucunda, titreyerek hareket ediyordum. Kasayı yavaşça çevirip parayı alırken, odanın ışıkları yandı. Ve iş adamıyla karşı karşıya kaldım. O anda hemen silahıma sarılıp adamı vurdum. Kaçarken polislere yakalandım." Terapist bu yöntemle karşısındaki suçlunun olay anında hissettiklerini çözümlemeye çalışır. <strong>Boş Sandalye tekniği</strong>nde danışan, sandalyelerden birine oturarak kurgusal bir durumun taraflarından birini temsilen konuşur. Sonra karşı tarafa geçer, bu defa da karşı tarafın yaklaşımını temsil eder. Kendiyle iç çatışmada olan suçlunun psikolojisini anlamaya çalışır.<strong> Empati</strong> kurularak yapılan yöntemin temel amacı, suçlunun sandalyedeki <strong>ruh halini</strong> çözümlemektir. <img class="alignnone wp-image-60925" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/03/what-is-empty-chair-technique-2-300x200.jpeg" alt="" width="699" height="466" /> Abartma tekniğinde ise terapist, danışanın konuşması sırasındaki davranışlarına odaklanır. Göz temasından kaçınmak gibi gerginlik belirtisi olan mimik ve jestleri not eder. Uygulama, danışanların bazı davranışlarına odaklanmaları ve duygularını daha iyi tanımlamalarına yardımcı olur. Mental durumlarını daha iyi kavramalarına katkı sağlar. Suçlunun ayaklarının titremesi, ellerinin terlemesi, gözünü sık sık odak noktadan başka yöne çevirmesinin getirdiği sonuçları kaydederek suçlunun ruhsal portresini çizer. Suçluluk, kaza, hata gibi insanların <strong>psikoloji</strong>sini tetikleyen davranışlar Gestalt terapisinin en çok kullanıldığı durumlardandır. Her insan geçmişte pişmanlık duyduğu, "keşke yapmasaydım, çok pişmanım" dediği dönemleri evlilik, okul hayatı, iş hayatı gibi zamanlarda yaşar. O anlara tekrar dönmeyi, hayatın kendilerine verdiği fırsatı yeniden değerlendirmeyi ister. Gestalt terapisi, insanların hayatta karşılaştıkları durumlara karşın tercih yaparken doğru kararlar verebilmesi için uygulanan psikoterapi yöntemi olarak ortaya çıkmıştır. İnsanlar, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık dönemi olmak üzere üç dönemli yaşam deneyim alanı içinde savrulur durur. Yaşanılan her dönem kendi içinde deneyimler kazandırır. <img class="alignnone wp-image-60926" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/03/606c161a55427e1178eb3286-300x200.webp" alt="" width="777" height="518" /> Yukarıda bahsettiğimiz üzere hayat üç şeritli bir yoldur. Dün, geçmiştir. Bugün, şimdidir. Yarın da gelecektir. İnsan hayatı her ne kadar dalgalı bir sörf gibi olsa da yaşanılan durumlar, acısı ve tatlısıyla geçmişe aittir. Sonuçlar değiştirilemez. Hayatın içinde benzer vakalar yaşansa da bu, tekrarı olmayan bir serüvendir. Geçmişle yüzleşmek veya gelecekten umut beslemek insana her zaman zarar verir. <strong>Pişmanlık</strong> ve <strong>umut</strong> tehlikeli iki duygudur. Gestalt terapisi, insanı pişmanlık ve umut duygularından arındırmaya çalışarak anı yaşayabilmesine yardımcı olmaya çalışır. Son tahlilde Gestalt terapisini iyi uygulayabilen insanların, hayatta karşılaştıkları problemlere karşı daha güçlü kalabilen ve mutlu anlarının farkındalığını kazanan kişiler olduğu görülmüştür. Tedavinin en önemli yönü de insana hayat rehberi sunuyor olmasıdır.
<strong>Toprak degradasyonu</strong> toprakların fiziksel, kimyasal ve biyolojik özelliklerinin toprağın verim gücünü olumsuz yönde etkileyecek düzeyde bozulmasını ifade eder. İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler topraktan faydalanarak yaşamını devam ettirir. İnsanlar ve hayvanlar, meyve ve sebze yoluyla; bitkiler ise fotosentez yoluyla topraktan faydalanır. Toprak bu yönüyle canlıların temel gıdasıdır. Peki <strong>toprakların bozulması ne anlama gelir?</strong> <strong>Toprak bozulması</strong>, kimyasal atıkların toprağa karışması, erozyonun artması, düzensiz yerleşme, kimyasal ve suni tarım ilaçlarının bilinçsiz şekilde kullanımı sonucu ortaya çıkmaktadır. Özellikle, insanların çevreye verdiği zararların faturası çok yüksektir. Çevrelerin çöplerle kirletilmesi, pil atıklarının toprağa karışması, plastik, metal ve kağıt parçalarının toprakla etkileşime girmesi gibi olaylar toprakların bozulmasına yol açmada büyük rol oynamakdadır. Ayrıca bunların doğada kaybolma sürelerinin uzun yllar aldığını göz önünde bulundurursak, işin ciddiyetini gözler önüne sermiş oluruuz. İşte <strong>bazı önemli maddelerin doğada kalma süreleri:</strong> <ul> <li>Strafor 5000 - 2 Milyon yıl</li> <li>Cam Şişe 4000 yıl</li> <li>Plastik 1000 yıl</li> <li>Poliüretan (Sentetik fiberler, yapıştırıcılar, halıların alt kısmı ve sert plastik contalar) 1000 yıl</li> <li>Telefon Kartı 1000 yıl</li> <li>Kaset 100 - 1000 yıl</li> <li>Su Boruları 1000 yıl</li> <li>Balık Oltası 600 yıl</li> <li>Bebek Bezi 550 yıl</li> <li>Plastik Tabak 500 yıl</li> <li>Pet Şişe 400 yıl</li> <li>Deterjan 400 yıl</li> <li>Pil 300 yıl</li> <li>Alüminyum 100 yıl</li> <li>Çakmak 100 yıl</li> <li>Tahta Parçaları 15 yıl</li> <li>Kutu Kola 10 yıl</li> <li>Çiklet 5 - 25 yıl</li> <li>Boyalı Tahta 13 yıl</li> <li>Yün Çorap 4 yıl</li> <li>Kontrplak 1 - 3 yıl</li> <li>Sigara İzmariti 1- 2 yıl</li> <li>Yün 1 - 2 yıl</li> <li>İp Parçaları 3 - 14 ay</li> <li>Bez Parçası 6 ay</li> <li>Pamuklu Kumaş 1 - 5 ay</li> <li>Meyve Artıkları 3 - 6 ay</li> <li>Gazete 3 ay</li> <li>Karton Süt Kutusu 3 ay</li> <li>Elma Çöpü 2 ay</li> <li>Kağıt Havlu 1 ay</li> <li>Mendil 2 - 4 hafta</li> </ul> Yukarıda sayılan tüm ürünlerin toprakla buluşması, <strong>toprağın doğal ve kimyasal yapısı</strong>nı bozmaya yol açmaktadır. <strong>Toprağın ve doğal çevrenin durumu</strong> başta insanlar olmak üzere hayvan ve bitkileri de etklemektedir. Günümüzde uzun süredir yağmurların düzenli olarak yağmaması toprağın verimini düşürmekte, bu da doğanın dengesini olumsuz etkilemektedir. <strong>İklim değişikliği, su kaynaklarının düşük seviyede olması, kirlilik ve coğrafi faktörler</strong> doğadaki toprakların zarar görmesinin en önemli nedenleri arasındadır. Topraklarda yaşanan olumsuz etkiler tüm canlıların sağlığını ve yaşam ömürlerini kısaltabilmektedir. Toprağın sulanmaması, gübre ve ilaç kullanımında yanlış ilaçların kullanılması, fazla sulama toprağın fiziksel ve kimyasal yapısını bozmaktadır. Özellikle insanlar doğaya verdikleri zararları sonucunda kuraklaşmayı da tetiklemektedir. <strong>Kuraklaşmanın başlıca sebepleri</strong> şunlardır: <ol> <li>Yağışların azalması.</li> <li>Yüksek sıcaklıklar nedeniyle nem dengesinin bozulması.</li> <li>Doğal yaşamın tahrip edilmesiyle birlikte ekolojik düzenin sarsılması.</li> <li>Ağaçlık ve ormanlık alanların piknik, seyahat vb. nedenlerle kesilmesi.</li> <li>Sanayi sonucu oluşan zararlı atıkların çevreye atılması.</li> <li>Motosiklet, otobüs, minibüs gibi araçlardan çıkan egzoz dumanlarının havaya karışması sonucu oluşan zararlı gazlar.</li> <li>İnsanların bilinçsizce tükettiği ürünler sonucu küresel ısınma sürecinin hızlanması.</li> </ol> Toprakların zarar görmesi tüm canlıların bir anlamda habitatlarının da zedelenmesidir. Toprağa atılan hiçbir ürün doğada hemen kaybolmaz. Mikroorganizmalar, ayrıştırıcılar, diğer bakterilerle tepkimeye giren bu ürünler toprağın doğal yapısını bozarak yapaylaşmasına sebebiyet verir. Toprağa ekilen sebze ve meyveler eğer ilaçlanmamış toprakla karşılaşırsa ürünlerin çekirdeğinde küflenmelere yol açar. Bu da kullanılamayacak sebze - meyve demektir. Kullanılamayacak sebze ve meyveler de insanların beslenme ihtiyaçlarının karşılanamaz olması anlamını taşır. Sonuç olarak, topraklar yeryüzünün <strong>en önemli</strong> yapı taşlarından biridir. Canlıların üzerinde yaşadığı, üzerine bastığı, barakalar, barajlar, apartmanlar, iş sahaları ilan ettiği yerin adıdır toprak. Dünyanın yüzde 29.2′sini karalar, yüzde 70.8′ini de sular oluşturur. Bu nedenle su ile toprak arasındaki birliktelik canlıların yaşamını doğrudan etkilemektedir. İnsanlar olarak topraklara daha çok önem vermeli, binalar, evler inşa etmeden önce toprak topografisini doğru çekmek gerekir.
İnsanlık var olduğundan beri, yani Adem ile Havva yasaklı meyveyi yiyip cennetten kovulmasıyla birlikte insanlığın en büyük imtihânıdır <strong>ölüm </strong>olmuştur. Hiçbir tesellisi olmayan, ardında derin acılar ve anılar bırakan hakikatin adıdır. Peki ölümün en acısı hangi andır? Sanırım toplu ölümlerin yaşandığı doğal afetlerdir. Özellikle de depremler. Çünkü deprem demek; evlerin yıkılması, onca alın teriyle, emekle kurulan yuvaların anlık sarsılmalar sonucu yerini acısız hikâyelere bırakmasıdır. Tarifi mümkün olmayan, gözlerde gözyaşının hıçkırıklarla sarsılmasıdır. Bir babanın evladına ekmek alıp sabırsızlıkla eve gittiğinde ailesini görememesidir. Bir annenin 6 aylık çocuğunu sevmeye kıyamadan kendi elleriyle beyazlar içinde toprağa gömmesidir. Büyükannenin torununun gülümsemesini görememesidir. Hep bir acının izini bırakır deprem. Kiminin de yolculuğuna engel olur. Tıpkı mevsimlik işçiler misali. 3 çocuklu bir babayı yakalayıverir. <img src="https://icdn.ensonhaber.com/crop/703x395-95/resimler/diger/kok/2023/02/06/turkiyede-deprem-ilk-uluslararasi-yardim-azerbaycandan-geldi_09cf3438.jpg" alt="Türkiye'de deprem: İlk uluslararası yardım Azerbaycan'dan geldi - En Son Haber" /> Deprem hikayelerinin en acıklı olayları ailelerin yok olduğu veya eksik kaldığı mazilerde gizlidir. Kimi ilk çocuğunu depreme kurban verirken, kimi de hamile eşini toprağa gömer. Geride tamamlanmamış hikayeler ve hiç başlamamış masallardan izler toprağın üzerinde açan çiçeklerde yaşama tutunmaya çalışır. Umutla, şefkatle, gözyaşlarıyla, sabırla ve geminin güvertesinin görüneceğini hissedercesine. Deprem hayatın kara yüzüdür. Ne zaman geleceği belirsiz olan, insanlarla ve ülkelerle beraber geniş toprakları yerle bir eden korkuluktur. Hiçbir zaman depreme hazırlık yapılamaz. Tedbirler alınabilir, ülkeler birtakım jeopolitik uygulamalara girişebilir. Bunlar sadece depremin şiddetini azaltabilir; depremi ortadan kaldıramaz. Dünya geneline baktığımızda bazı ülkelerde yaşanan depremlerin sonuçları şunlardır: <ul> <li> <h3>İran Depremleri</h3> </li> </ul> En fazla can kaybına yol açan depremlerden ikisi de İran'da 1162 ve 1125 yıl önce meydana geldi. Sözlü ve yazılı kaynaklara göre, biri 856 diğeri 893'te meydana gelen depremlerde 350 bin kişi yaşamını yitirdi. <ul> <li> <h3>Şensi Depremi</h3> </li> </ul> Tarihte en fazla can kaybına neden olan deprem olarak da bilinen <strong>Şensi Depremi</strong>, 23 Ocak 1556'da Çin'in kuzey batısında, eski adı Şensi olan bölgede meydana geldi. Yaklaşık 840 kilometrelik bir alanda büyük yıkıma yol açan depremde tüm binaların yerle bir olduğu ve bölge nüfusun yüzde 60'a yakınının hayatını kaybettiği tahmin ediliyor. <img class="" src="https://img-s3.onedio.com/id-60535c187c37ece3330a5982/rev-0/w-620/f-jpg/s-8b8354e7be91de296280762ee3dea0ac3c508c59.jpg" alt="Gelmiş Geçmiş En Ölümcülü! 1556 Yılında Çin'de Meydana Gelen Deprem" width="1123" height="632" /> <ul> <li> <h3><strong>Tangshan</strong> Depremi</h3> </li> </ul> Dünyada en fazla ölüme neden olan ikinci deprem de Çin'de yaşandı. Son yüz yılda en fazla can kaybına neden olan deprem olarak da bilinen <strong>Tangshan Depremi</strong>, Çin'in sanayi şehri Tangshan'da 28 Temmuz 1976'da meydana geldi. 7,8 büyüklüğündeki depremde 255 bin kişi öldü. <ul> <li> <h3>Halep Depremi</h3> </li> </ul> Tarihin en fazla can kaybına neden olan üçüncü depremi, Suriye'nin kuzeyindeki Halep şehrinde 11 Ekim 1138'de yaşandı. Büyüklüğü bilinmeyen depremde 230 binden fazla insan hayatını kaybetti. <ul> <li> <h3> Haiyuan Depremi</h3> </li> </ul> <strong>Gansu Depremi</strong> olarak da bilinen 7,8 büyüklüğündeki deprem, Çin'in Ganyanchi bölgesindeki Haiyuan ilçesinde 16 Aralık 1920'de yaşandı. Toprak kaymalarına da neden olan depremde 200 binden fazla kişi öldü. <img class="" src="https://www.farkedermi.com/wp-content/uploads/2020/01/images-39.jpg" alt="Tarihteki En Büyük 10 Deprem - Farkeder mi? TARİH" width="1097" height="682" /> Geçmişten günümüze baktığımızda depremlerin büyük yıkıcı etkilerini insanlık yaşamıştır. Peki günümüzde Türkiye'de yapılan tek katlı evler başta olmak üzere apartmanlarda evler yapılırken arazinin depreme karşı riski nedir, sismolojik ölçümler yapılıyor mu, arazinin olası depremlere karşın gücü nedir vb. soruların cevaplarının ne kadarı cevaplanmıştır? Bu soruların peşine düşülmelidir. Yoksa beklenen <strong>İstanbul Depremi</strong>ne yine Türk vatandaşı hazırlıksız yakalanabilir ve unutulmamalıdır ki; Istanbul Türkiye'nin kalbidir ve kalpte yaşanan acı tüm organlarda hissedilir.
6 Şubat 2023 saat sabah 4 sularında Kahramanmaraş'ta ve Türkiye genelinde büyük bir deprem yaşandı. 1939 Erzincan depreminden bu yana gerçekleşen en büyük ikinci deprem olarak kayıtlara geçti. 84 yıl sonra gerçekleşen bu vahim durum büyük olumsuzluklar oluşturdu. Son alınan bilgilere göre 3 bin 419 vatandaş hayatını kaybetti. Türkiye tarihinde yaşanan en büyük depremlerden biri olarak tarihe geçen olayda ülke genelindeki şehirlerden bazılarının yaşanan can kayıplarının son durumu şu şekildedir: <ul> <li>Maraş 530 kayıp, yaralı 2900,</li> <li>Hatay 872 kayıp, 2766 yaralı,</li> <li>Osmaniye 293 kayıp,</li> <li>Adıyaman 720 kayıp,</li> <li>Diyarbakır 92 kayıp, 770 yaralı,</li> <li>Şanlıurfa 95 kayıp,</li> <li>Gaziantep 481 kayıp,</li> <li>Adana 146 kayıp, 211 yaralı,</li> <li>Elazığ 2 kayıp.</li> </ul> Ülke genelinde büyük paniğe ve acılara sebep olan deprem sonrası arama - kurtarma çalışmaları ülke genelinde devam etmektedir. <h2>Deprem Nasıl Meydana Gelir?</h2> Deprem, yer kabuğunun derin katmanlarının kırılıp yer değiştirmesi veya yanardağların püskürme durumuna geçmesi yüzünden oluşan sarsıntı, yer sarsıntısı, hareket, zelzele anlamına gelmektedir. Özellikle Türkiye, önemli deprem kuşaklarından biri olan <strong>Alp - Himalaya deprem kuşağı</strong> üzerindedir. Bu, ülkemizin çok büyük depremlere yol açabilecek fay hattı üzerinde olduğu anlamına gelmekte. Geçmişten günümüze kadar Türkiye'de gerçekleşen büyük depremler şunlardır: <strong>1) İSTANBUL 1509 DEPREMİ</strong> Marmara Denizi'nin Adalar yakınlarında Osmanlı döneminde 10 Eylül 1509 yılında meydana gelen, İstanbul ile çevresinin 40 gün boyunca sallandığı belirtilen ve Kıyamet-i Suğra (Küçük Kıyamet) olarak adlandırılan 7.2 büyüklüğündeki depremde 130 bin kişi öldü, bin 70 yapı yıkıldı. <strong>2) İSTANBUL 1894 DEPREMİ</strong> İstanbul'da 10 Temmuz 1894'te meydana gelen ve geniş alanda hissedilip, büyük hasara yol açması nedeniyle<strong> "Büyük hareket-i arz" </strong>olarak anılan depremde, Eminönü ve Fatih'teki yapılar ile Kapalıçarşı yıkılırken, Yalova ve Adapazarı da etkilendi. <strong>3) BÜYÜK ERZİNCAN DEPREMİ 1939</strong> 27 Aralık 1939'daki 7,9 büyüklüğünde "Büyük Erzincan Depremi"nde yaklaşık 33 bin kişi hayatını kaybetti, 100 bin kişi yaralandı ve 116 bin civarında bina yıkıldı. Erzincan depremi, dünyada meydana gelen büyük depremlerden biri olarak sayılıyor. Bu deprem, Türkiye sınırları içerisinde yaşanmış en büyük sarsıntı oldu. Bu depremle birlikte ilk defa <strong>Kuzey Anadolu fay hattı</strong>'nın varlığı anlaşılmaya başlandı ve Türkiye'de depremle ilgili konular ele alındı. <img class="alignnone wp-image-59515" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/02/Lgx5BjWRe42VhnD5-637178832756421871-300x167.jpg" alt="" width="1177" height="655" /> <strong>4) ERBAA 1942 DEPREMİ</strong> Tokat'ın Erbaa ilçesinde 1942'de 7 büyüklüğündeki depremde 3 bin kişi yaşamını yitirdi. <strong>5) LADİK 1943 DEPREMİ</strong> Samsun'un Ladik ilçesinde 26 Kasım 1943'te meydana gelen 7.6 büyüklüğündeki deprem, Taşova'dan Ilgaz'a kadar uzanan yerleşim yerlerinde hissedildi. Bölgedeki binaların yüzde 75'inin yıkıldığı depremde yaklaşık 2 bin 300 kişi hayatını kaybetti, 5 bin kişi de yaralandı. <strong>6) VARTO 1966 DEPREMİ</strong> Muş'un Varto ilçesinde 1966'da 2 büyük deprem meydana geldi. İlki 7 Mart'ta meydana gelen depremde 14 kişi yaşamını yitirirken, 75 kişinin yaralandı. 19 Ağustos'ta meydana gelen ikinci depremde ise yaklaşık 2 bin 400 kişi öldü, bin 500 kişi ise yaralandı. <strong>7) MURADİYE 1976 DEPREMİ</strong> Van'ın Muradiye ilçesinde 24 Kasım 1976'da meydana gelen ve 10 bine yakın yapının hasar gördüğü 7.5 büyüklükteki depremde yaklaşık 3 bin 840 kişi hayatını kaybetti, 500 kişi ise yaralandı. Depremde enkaz altında kalanların yanı sıra yağmur ve karla birlikte sıfırın altında 17 dereceye kadar düşen zorlu havada donarak ölenler de kayıtlara geçti. <strong>8) GÖLCÜK 1999 DEPREMİ</strong> Kocaeli Gölcük'te 17 Ağustos 1999'da 7,4 şiddetinde meydana gelen depremde büyük çapta can ve mal kaybı yaşandı. Yaklaşık 45 saniye süren ve Türkiye'nin deprem geçmişinde <strong>"en uzun deprem"</strong> olarak bilinen Gölcük Depremi, tüm Marmara Bölgesi'nin yanı sıra Ankara'dan İzmir'e kadar geniş bir alanda hissedildi. Yıkıcı sarsıntıda Kocaeli, Gölcük, Düzce, Sakarya, İstanbul ve Yalova'da büyük can ve mal kaybı yaşandı. Resmi olarak 17 bin 118 kişinin öldüğü, 25 bine yakın kişinin de yaralandığı açıklandı. Depremden en çok etkilenen Kocaeli'de 9 bin 477 kişi yaşamını yitirdi, 9 bin 881 kişi de yaralandı. <img class="" src="https://iasbh.tmgrup.com.tr/256791/0/0/0/0/0/0?u=https://isbh.tmgrup.com.tr/sb/album/2023/02/06/17-agustos-depremi-siddeti-ve-can-kaybi-17-agustos-1999-depremi-kac-siddetindeydi-kac-kisi-oldu-1675698854014.jpg&mw=600" alt="17 Ağustos depremi şiddeti kaçtı, ne zaman kaç yılında oldu? 17 Ağustos Gölcük depremi kaç saniye sürdü, kaç kişi öldü, kaç büyüklüğündeydi? - Galeri - Yaşam" width="1390" height="730" /> <strong>9) DÜZCE 1999 DEPREMİ</strong> Düzce'de 12 Kasım 1999'da 7,2 büyüklüğündeki deprem 30 saniye sürdü. Birçok ilde etkili olan deprem, Ukrayna'dan bile hissedildi. Söz konusu depremde 894 kişi hayatını kaybetti, 2 bin 679 kişi yaralandı ve binlerce kişi evsiz kaldı. <em>Düzce Afet ve Acil Durum Müdürlüğü</em> verilerine göre, 1999'daki depremlerde Düzce genelinde 16 bin 666 konut, 3 bin 837 iş yeri ağır hasar gördü, 10 bin 968 konut ile 2 bin 573 iş yerinde orta hasar, 13 bin 70 konut ve 1606 iş yerinde ise az hasar tespit edildi. <img class="" src="https://static.birgun.net/resim/haber-detay-resim/2022/11/07/afad-dan-deprem-tatbikati-aciklamasi-detaylar-belli-oldu-1084745-5.jpg" alt="12 Kasım'da ülke genelinde yapılacak tatbikatın detayları belli oldu" width="1389" height="771" /> <strong>10) VAN 2011 DEPREMİ</strong> Van'ın Tabanlı ilçesi merkezli 23 Ekim 2011'de 7,2 büyüklüğündeki deprem 25 saniye sürdü ve 601 kişi öldü. Kurtarma çalışmalarına yurt içinden 140 ekip, 4 bin 418 kişiyle katıldı. Dünyadan 10 ülke de 12 ekiple çalışmalara destek verdi. Van, 9 Kasım 2011'de saat 21.23'te büyük bir depremle daha sarsıldı. Merkez üssü Edremit ilçesi olan 5,6 büyüklüğündeki depremde 2'si otel olmak üzere 25 bina yıkıldı. Sonuç itibarıyla Türkiye'nin bulunduğu coğrafya, 1500'lü yıllardan itibaren çeşitli zamanlarda 7 ve üstü büyüklüğünde 23 depremle sarsıldı. <strong>11) ELAZIĞ 2020 DEPREMİ</strong> 24 Ocak 2020'de merkez üssü Elazığ'ın Sivrice ilçesi olan 6,8 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. 35'i Elazığ'da, 4'ü Malatya'da olmak üzere en az 41 kişi hayatını kaybetti, 1607 kişi de yaralandı. 1509'dan bu yana, geçmişten günümüze her dönemde görüldüğü üzere Türkiye büyük depremlere ev sahipliği yapmıştır. Büyük acıların yaşandığı bu depremler gösteriyor ki; Türkiye potansiyel deprem merkezlerinden biridir. Ne yazık ki, depremleri önceden tahmin etmek mümkün değildir. Her ne kadar jeolojik olarak araştırmalar yapılsa da, önceden üzerinde de önlemler alınsa doğal afetlere karşı insanlığın doğrudan yapabileceği bir önlem pek söz konusu değildir. Her ne kadar binaların yapımında gerekli önlemler alınıyor olsa da(!) Çünkü yer kabuğunda oluşan çatlaklardan meydana gelen depremlere müdahil olmak mümkün olamamaktadır. Tekrardan tüm Türkiye'ye geçmiş olsun. Enkaz altında kalanlara sabırlar, yaralılara acil şifalar diliyorum. Unutmayalım. Türkiye'nin sabrı ve imanı, depremin afetlerinden büyüktür. Başımız sağolsun TÜRKİYE.
<strong>Gerçeklik</strong>; zaman ve mekânla iç içedir. <strong>Doğruluk</strong> ise en az 5 duyu organından herhangi birinin deliliyle <strong>genelgeçer yargı</strong>lardır. Gerçeklik için doğruluktan söz etmek gerekmez. Gerçeklik herhangi bir canlının <strong>deney ve gözlem</strong>ine bağlı değildir. Suyun sıfır derecenin altında ve "0" derecede donması olayı bilgisi doğrudur. Ama gerçek değildir. Tespitin gerçeğe dönüşmesi için suyun donduğunu, buzlukta veya başka bir yerde gözlemlemek gerekir. Bu da gösteriyor ki; <strong>gerçeklik ve doğruluk zıt terimlerdir.</strong> Peki insan yaşamında, <strong>kozmos(evren)</strong> bir doğruluk var mıdır? Bu soruya verilecek cevap tabii ki de "hayır" olacaktır. İnsan zihnin sınırlarının bilinemez olması, IQ seviyesinin kişiden kişiye değişken olmasıyla açıklanır. Yani Ali için doğru olan, Ayşe için yanlış gözükebilir. Her ikisi için de söz doğrudur. Ali ile Ayşe arasındaki bu fark neden kaynaklanır? Gerçeklikten mi yoksa doğruluktan mı? Örneğin; suyun sıcaklığını ölçmek termometrenin olmadığı yerde hissi duygular ve gözlemlerle ölçülebilir. Yani elde edilen iki deneyin cevapları tecrübe sonucu elde edilen cevaplardır. Gerçeklikle ilişkisi yoktur. Doğruluk zaman ve mekan aşımına uğrayabilir. <strong>Orta Çağ</strong>'da yönetim kilise ve papazların elindeydi. Halk, birtakım aristokratların "din" adı altında insanları yönetmesiyle "doğru kabul" görüyordu. Dini olarak görülen birtakım vaatler, sözler dogmatik düşüncelerdi. Yani gerçekti. Ama savları, ideaları doğru değildi. Çünkü insanların okuma - yazma bilmemesi, kilisenin en büyük gücüydü. Bu yüzden Orta Çağ, başta bilim olmak üzere diğer dallarda da <strong>"Karanlık Çağ"</strong>ı yaşıyordu. Ancak 1789 <strong>Fransız İhtilâli Dönemi</strong>'ne kadar bu böyle süregeldi. Yani kilise ve aristokratlara kökünden boyun eğiş mevcuttu. Gerçekliğin üzeri yanılgılı doğrularla örtülmüştü. Gerçekliğin böylesine karanlık hapislerde yıllarca hapis yatması, doğruların da yozlaşmasına sebebiyet verdi. Peki buradan bakarak gerçeklik ve doğruluk için neler söylenebilir: <ol> <li>Gerçeklik, varlığın kendisine işaret eder.</li> <li>Doğruluk; döneme ve şartlarına bağlı olarak gelişir.</li> <li>Doğru olan her şey gerçek olmayabilir.</li> <li>Doğrular insan zihninin etkisiyle ortaya çıkabilir.</li> <li>Gerçeklik zamanda ve mekanda vardır.</li> <li>İdealar döneme ve şartlara bağlı olarak gerçeklik yanılgısı içinde gözükebilir. Ancak doğruluğu zamanla çürütülebilir. Örneğin Dünyanın düz olduğu yanılgısı Galileo'ya kadarki dönemde doğru gözüküyordu. Ama gerçek değildi.</li> </ol> <img class="alignnone wp-image-59388" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/02/reality-check-ahead-road-sign-in-desert-300x186.webp" alt="" width="1119" height="694" /> Gerçeklik her zaman bağımsız olarak vardır. Ama insanın olduğu yerde her zaman doğruluk olmayabilir. İnsanın sosyal varlık olması, belirli seviyede düşünebilir bir varlık olarak diğer canlı ve cansız varlıklardan ayrılır. Doğruluk bu yüzden kanıtlanabilir de olmayabilir. Örneğin, Tanrı'nın varlığı düşüncesi ancak belirli bir inanca sahip olanlar için geçerli bir doğruluğa sahiptir. Ateist olan birinin Tanrı gerçeğine inanması doğru olmayabilir. <strong>Gerçeklik ile doğruluk arasındaki fark</strong>ı belirleyen etken de aslında kişinin hayata yüklediği anlamda gizlidir. Bu gizliliği belirleyen etkilerden bazıları şunlardır: <ul> <li>İdeolojik Düşünce</li> <li>Aile Yapısı</li> <li>Eğitim Düzeyi</li> </ul> Sonuç olarak; doğruluk ve gerçekliğe atfettiğimiz anlam ve çıkarımlar yine insanın kendi duygu ve düşüncelerine bağımlıdır. Ruh, Cin, Melek ve Tanrı gibi varlıkları dış dünyada göremeyebiliriz; varlıklarının kanıtı bunlara bağlı değildir. Yukarıda saydığımız etmenlerin bizleri beslemesiyle onların varlığını kabul ederiz. Bu kabulü hem içimizde hem de dış dünyadaki varlıklarla birlikte delil olarak görürüz. Son noktada gerçeklik insanlardan bağımsız olarak var olsa da; doğruluk için birtakım ipuçlarına, delillere ihtiyaç duymaktan kendimizi alamayız.
<strong>Davetsiz düşünce</strong>; insanların aklına beklenmedik zamanda gelen, düşüncelerinin normal akışını bozan bir tür istemsiz ve zarar verici <strong>kompleks</strong>tir. Kişinin hayatının normal akışına ters gelen eylemlerin insanın zihninde resmedilmiş halidir. İnsanın ve toplumun hoş görmeyeceği, zarar verici davranış kalıpları bu düşüncenin bir ürünüdür. <strong>Saldırganlık, cinsellik, sinirlenme</strong> bu düşüncenin doğurduğu başlıca olumsuz tasarılardandır. İnsan bu düşünceye kapıldığı zaman ilk yapması gereken hareketlerden biri, onun zihinden dağılması adına başka işlerle meşgul olmaya çalışmasıdır. Yolda karşılaşılan bir insana saldırma isteği, bir camı kırmayı akıldan geçirmek, uyuyan kediye tekme atma isteği bunlara örnek olarak gösterilebilir. <img class="alignnone wp-image-58948" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/01/001bigstock-Spiral-Mind-120529451-747x400-1-300x161.jpg" alt="" width="723" height="388" /> <strong>İnsan zihni</strong> o kadar karışık bir işleyiş içerisindedir ki; olumsuz olaylara olumlu gözle bakma, olumlu olaylara karşı da ümitsizliğe ve karamsarlığa kapılma düşüncelerine aniden teslim olabilir. Bu durum insan zihnin karmaşık yapısına işaret eden olgulardandır. Örneğin cenaze törenleri insanlar için üzüntü verici olarak görülür ancak beyin kontrolünün normal akışını bozması sonucu yüzlerde belirsizlik nedeniyle gülücükler oluşmaya başlar. Davetsiz düşünce, durumdan ve olaydan bağımsız hareket ettiği için davranışın nedenini aniden çözüme kavuşturmak da mümkün değildir. Sakin kalıp, düşünce üzerine eğilmek de zarar verir çünkü bu tür toplumsal ve bireysel olarak gayrimeşru görülen davranışları düşündükçe konuya içten içe o davranışa karşı <strong>güdülenme</strong> artar. Beyin, neyi çok düşünürse onu gerçekleştirmek adına bedene daha fazla komut gönderir. Hayatın akışını olumlu veya olumsuz yönde etkileyen bu durumları birkaç örnek üzerinden inceleyelim. <strong>Sınava Yetişememe Korkusu:</strong> Bu düşünce genellikle sınav arefesindeki gece yatağa girince başlar. Yolda kalma korkusu, uyanamama endişesi, dışarı çıkarken kimlik unutma telaşı bunlardan başlıcalarıdır. <img class="alignnone wp-image-58950" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/01/The-Wrong-Ways-Of-Coping-With-The-Finals-Stress-300x225.jpg" alt="" width="843" height="632" /> <strong>Toplantıya Geç Kalma Endişesi:</strong> Her insanın iş hayatında en az bir defa karşı karşıya geldiği bu korku türü en sık rastlanan davetsiz düşüncelerden biridir. Uykudan uyanınca heyecanla birlikte başlayan, ardından yerini stres ve endişeye bırakan bu davranış çoğu defa iş insanına çomak sokar. Günün akışının bozulmasına sebebiyet verir. <img class="alignnone wp-image-58949" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/01/e9664b2de0fc10497a5426ef8e544e7b-300x168.jpg" alt="" width="737" height="413" /> <strong>İşleri Bozma Korkusu:</strong> İnsanın birden fazla işle meşgul olurken, aklının başka bir işte kalması korkusudur. Özellikle ev hanımlarının tencerenin altını kapatma korkusu, kapıyı kilitleme endişesi, fişi çekme endişesi, ışığı açık bırakma tereddütü sık rastlanan endişelerin başında gelir. <img class="alignnone wp-image-58952" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/01/How-to-prevent-the-development-of-bad-stress-in-business-750x375-1-300x150.jpg" alt="" width="704" height="352" /> Davetsiz düşüncelere karşılık olarak insanın doğrudan bir düzenlemeye gitmesi mümkün değildir. Beynin <strong>sağ ve sol lobdan</strong> oluşması, bir olaya karşı iki farklı bakışla ister istemez bakmaktan kendini alamaması bunların nedenidir. İnsanın hem iyi hem de kötü davranışları yapma gücü vardır. Bu yüzden hiçbir insan tamamen iyi veya tamamen kötü olarak görülemez. Ancak davetsiz düşünce, kişiye hep olumsuz düşünceleri telkin ettiği için bunlardan korunması için kendini iyi işlerle meşgul etmelidir. ''Boş kafa şeytanın çalışma odasıdır.'' sözü ve buna paralel başka bir söz de <strong>İmam Şâfi</strong>'ye ait olan "Sen nefsini hayırla meşgul etmezsen, o seni şer ile meşgul eder." sözüdür. Davetsiz düşünceleri bertaraf etmek ancak beyni ve bedeni her daim aktif etmekle mümkündür. Zihin ne kadar boş kalırsa kendine iyi kötü demeden bir görev yaratacaktır. Beyin, her zaman bedene komut veren komutandır. Bu yüzden düşünceler aslında insan kaderini belirleyen temel etkilerden biridir diyebiliriz. <blockquote>"Düşüncelerine dikkat et. Davranışlarına dönüşür. Davranışlarına dikkat et. Alışkanlıklarına dönüşür. Alışkanlıklarına dikkat et. Karakterine dönüşür. Karakterine dikkat et. Kaderine dönüşür.''</blockquote> Kişinin hayatında ne kadar çok olumsuzluk varsa, davranışlarında da bir o kadar yanlışlık vardır. İnsan zihnini kontrol edebildiği oranda sağlıklı ve rahat yaşar. İnsan fark etse de etmese de bulunduğu konumda ve yerde olmasına etki eden temel öz düşüncelerdir.
<strong>Sürdürülebilirlik </strong>aslında günümüzde hiçbir insanımızın dikkat etmediği bir kavram. Doğayı, insanlığı, sosyal hayatın hareketliliğini devam ettirebilmek için <strong>sürdürülebilir kaynaklar</strong>a başvurmak, onları kullanmak gerekir. İngilizce "recycle" olarak bilinen geri dönüşüme eskisinden daha fazla ihtiyaç duyulmakta. Bunun için de kömür, doğalgaz gibi fosil yakıtların kullanılımı asgari seviyeye çekilmelidir. Günümüzde her ne kadar teknolojik ürünler kullanılıyor olsa da; enerji tasarrufu sağlamada ülkeler ve vatandaşlar üzerine düşen görevi yerine getirmemektedir. Çevreye verilen zararlar, denizlerde meydana gelen atıklar hem insanların hem de deniz ürünü olan balıkların, yengeçlerin; hem de yunusların ve köpekbalıklarının başta olmak üzere tüm canlıların hayatını tehlikeye atmaktadır. <strong>Sürdürülebilir bir Dünya</strong> için hayvanlardan insanlara, insanlardan bitkilere tüm canlıların birbiriyle adapte olması elzemdir. Örneğin geri dönüşüme gitmeyen, toprağa karışan bir pilin doğada çözülebilir hale gelmesi 300 yıl sürmektedir. İşte birkaç maddenin doğada ayrıştırıcılar yoluyla bulunma süreleri: <ul> <li>Cam Şişe 4000 yıl</li> <li>Plastik 1000 yıl</li> <li>Poliüretan (Sentetik fiberler, yapıştırıcılar, halıların alt kısmı ve sert plastik contalar) 1000 yıl</li> <li>Telefon Kartı 1000 yıl</li> <li>Kaset 100 yıl - 1000 yıl</li> <li>Su Boruları 1000 yıl</li> <li>Balık Oltası 600 yıl</li> <li>Bebek Bezi 550 yıl</li> <li>Plastik Tabak 500 yıl</li> <li>Pet Şişe 400 yıl</li> <li>Deterjan 400 yıl</li> <li>Pil 300 yıl</li> <li>Alüminyum 100 yıl</li> <li>Çakmak 100 yıl</li> <li>Tahta Parçaları 15 yıl</li> <li>Kutu Kola 10 yıl</li> <li>Çiklet 5 yıl - 25 yıl</li> <li>Boyalı Tahta 13 yıl</li> <li>Yün Çorap 4 yıl</li> <li>Kontrplak 1-3 yıl</li> <li>Sigara İzmariti 1 yıl - 2 yıl</li> <li>Yün 1 yıl - 2 yıl</li> <li>İp Parçaları 3 ay - 14 ay</li> <li>Bez Parçası 6 ay</li> <li>Pamuklu Kumaş 1 ay - 5 ay</li> <li>Meyve Artıkları 3 ay - 6 ay</li> <li>Gazete 3 ay</li> <li>Karton Süt Kutusu 3 ay</li> <li>Elma Çöpü 2 ay</li> <li>Kağıt Havlu 1 ay</li> <li>Mendil 2-4 hafta</li> </ul> <img class="alignnone wp-image-58671" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/01/943x605-toplumun-yuzde-98i-surdurulebilir-bir-yasam-tarzi-istiyor-1652195602873-300x192.jpg" alt="" width="1077" height="689" /> Yukarıda geçen ürünlere dikkatlice bakıldığında aslında hepimizin günlük yaşamda kolaylıkla ulaştığı, daha da önemlisi <strong>"ihtiyaç ve zaruri"</strong> olarak görülen ürünler olmasıdır. Yani aslında nasıl ki insanların yaraları mitoz bölünme yoluyla tekrardan iyileşip eski haline dönüyorsa, nesneler de toprak ve kanalizasyon yoluyla tekrardan dönüşüp insanların karşısına çıkmış oluyor. İşte bu nedenle "Sürdürülebilir Bir Dünya" yaratmak hem kendi sağlığımız hem de insanlık adına bir görevdir. Hayatta yaşadığımız hiçbir şeyi "tesadüf" olarak açıklamak mümkün değildir. Her varlık arasında karşılıklı sebep - sonuç ilişkisi mevcuttur. Örneğin, günlük yaşamda kullanılan, hepimizin severek yediği kızartma yağları içlerinde trans yağ bulundurur. Trans yağlar, kızartma yağıyla tepkimeye girmesi sonucu kanserojen maddesinin yoğunluğu artmaktadır. Aslında doğadaki yaşanan tüm olumsuz olayların etkisinde insan kaynaklı davranışlar geniş bir yer tutmaktadır. İnsanların çoğu daha ferah, oksijeni bol bir Dünya isterken; aslında bunun biraz da kendilerinin elinde olduğu gerçeğini unutuyor. Ağaçların yok olması demek doğanın dengesinin bozulması demektir. Orman yerlerinde bilinçsizce kullanım, orman yangınları aslında sürdürülebilirliğin önünü kesen insan kaynaklı "suçlardır." Bu suçları en aza indirmek de ancak "sürdürülebilir bir yaşam"la mümkündür. Yukarıda saydığımız ürünlerdeki yok olma sürelerindeki sürenin çokluğu aslında bir anlamda toprak yapısının bozulmasıyla da açıklanabilir. Sonuç olarak sürdürdürülebilr bir Dünya için doğaya verilen zarar en aza indirilmelidir. Bu konuyla daha ilgili olmak ve bilinçlenmek için Netflix'ten <strong>Cowspiracy: Sürdürülebilirliğin Sırrı</strong> adlı belgeseli izleyebilirsiniz. Belgeselin Fragmanı:
2019 yılında Dünya genelinde yaşanan Covid-19 salgını dijitalleşmenin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Özellikle eğitimde öğrencilerin bilgi ve beceriden geri kalmaması için devletler hızlı bir şekilde sınıfları ekranlara taşıdı. İlkokuldan başlayarak üniversitelere kadar her alanda eğitim için milli seferberlikler ilan edildi. Aslında bir bakıma tüm insanlar pandeminin yarattığı olumsuz psikolojilerden kurtulmak adına teknolojik araçlara hücum ettiler. Hatta birçok şirket artık pandemiden aldığı çıkarımları deneyimleyerek görüşmelerini, iş alanlarını dijitale taşıdı. Günümüzde geleneksel iletişim araçları olan matbaa, telgraf, gazete, dergi gibi basılı yayınların yerini telefon, internet gibi dijital araçlar almıştır. Böylece bilginin yayılması hızlandı ve süreklilik kazandı. "4. Sanayi Devri" olarak adlandırılan bu dönemde artık o Sanayi Devrimi öncesinde yaşanan kol gücüne dayalı, insanların bilgiye ulaşması için gemilerin limana yanaşmasını beklediği zamanlar geride kalmıştır. İşte bu dönemde ortaya çıkan en önemli kavramlardan biri de <strong>"dijital okuryazarlık"</strong>tır. Bu kavram ilk defa 1997 yılında <strong>Paul Gilster</strong>’in yazdığı aynı adı taşıyan kitapla ortaya çıkmıştır. Kitapta dijital okuryazarlık, dijital ortamda sunulan bilgiyi farklı şekillerde anlayıp kullanabilme becerisi olarak ifade edilmektedir. Yani; dijital teknolojileri kullanarak mevcut bilgiye ulaşma ve bu bilgileri etkili bir şekilde kullanarak bilgi üretme becerisidir. Aynı zamanda bilgiyi işlemeyi, tutmayı ve aktarmayı da bilmek ve yapabilmek gerekir. Bilgiyi özetleme, sentezleme, oluşturma ve sunabilme becerileri gerekir. Biliginin aslında kitap ve yazılı basından çıkarak birbiriyle ilişkili tüm teknolojik araçlar arasındaki enformasyon akışının yolu <strong>dijital okuryazarlık</strong> sayesinde hızlandırılmıştır. Dijital okuryazarlık için insanların birçok yetkinliğe sahip olması gerekir. Onlardan bazıları şunlardır: <ol> <li>Teknolojik araçları doğru ve iyi kullanmayı gerektirir.</li> <li>Kişiden güncelliğini yitirmeden geçmiş, bugün ve yarın arasındaki teknolojik gelişmeleri takip etmeyi bekler.</li> <li>Yaratıcı ve eleştirel düşünme becerisine sahip olmak, problemleri kısa sürede tespit etmeyi, problem çözüm aşamalarını zaman kaybetmeden yürürlüğe sokmasını bilmeyi gerektirir.</li> </ol> <img class="alignnone wp-image-58557" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/12/Untitled-2-300x169.jpg" alt="" width="1145" height="645" /> Dijital okuryazarlık, kişinin yaşadığı döneme yabancılaşmaması için de çok önemlidir. Örneğin, telefonun icadına baktığımızda Alexander Graham Bel, telefonu kişilerin birbirleriyle iletişim kurmalarını kolaylaştırmak amacıyla icat etmişti. Ancak günümüze geldiğimizde telefon sadece iletişim kurmayı sağlamakla kalmayıp iletişim kurmaktan, alışveriş yapmamıza, seyahat etmeyi kolaylaştırmaya kadar toplumun tüm sektörlerine ulaşmada kaynak olmaktadır. <strong>Dijital okuryazarlar</strong>, toplumun ve çağının ötesinde bir hayat sürerek okuryazarlık yönlerini sektörlerin genelinde kullanırlar. Özellikle de "medya" alanında. Medya; kitle iletişim araçlarının tamamına sahip büyük bir sektördür. Televizyondan internete, fotoğraftan sinemaya ve radyoya varıncaya kadar dijitalleşmenin tüm alanlarında <strong>medya sektörleri</strong> yer almaktadır. Yazılı, görsel ve işitsel tüm yöntemlerin bir arada olduğu medya sektörünün araçlarıdır. Medya topluma sadece bilgi taşımakla kalmaz, toplumun da medya araçları yardımıyla etkin bir şekilde ön planda kalmasını sağlar. Althusser'in kitabından esinlenerek diyebiliriz ki <strong>"devletin ideolojik aygıtları"</strong> medyanın oluşmasını sağlar. Toplumsal statüde bulunulan devlet adamlarından din adamlarına, iktisatçılardan çiftçilere kadar toplumsal tabakayı oluşturan tüm katmanların algıları medya tarafından şekillenebilir ve yönlendirilebilir. Medyanın siyasi kaynağında bulunan devlet adamları, vatandaşlara vaatlerde bulunarak, örneğin ülkelerinin bulunduğu ekonomik krizlerden toplumu refaha kavuşturacaklarını savunur. <img class="alignnone wp-image-58558" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/12/BL-DigLitDivide_1600x900-1600x900-1-300x169.jpg" alt="" width="1095" height="617" /> Özellikle seçim dönemlerinde partiler kendi savunduğu değerleri reklamlar, halkla ilişkiler, ürün ve marka tanıtımlarını kullanarak halka kendilerini kabul ettirme yolunu benimser. Burada ülke vatandaşlarının algılarını yönlendirmekte ve halkın takdirini kazanma yolunda din adamları ön plana çıkar. Örneğin Orta Çağ'da Katolik Kilisesindeki rahipler halkın gözüne girebilmek için insanlara "cennetten toprak" hayalleri kurdurdudular. Yani bir anlamda o dönemin propagandasını "Cennet Vaadi" yoluyla gerçekleştirdiler. Günümüzde insanların algılarını değiştirmek, yönlendirmek, mezeformasyon veya dezenformasyon yoluna gidilirek kullanılmaktadır. Bu anlamda dijital okuryazar olan insanların Devlet adamlarının tekelinde toplanarak partinin, topluluğun, grubun veya birtakım sivil örgütün siyasi mesajını, dijital okuryazarlık yoluyla aktarmaktadır. Teknolojinin doğru kullanılması, parti için benimsenen amaçların doğru yönlendirilmesi dijital alanda başarılı olmakla mümkündür. Facebook, Twitter, WhatsApp gibi sosyal medya alanlarının her birinin kullanıcı profili farklı özelliklere sahiptir. Herhangi bir seçim kampanyasında kullanılan sarı bir araba Facebook için uygun görünebilirken; aynı reklamı Twitter'da sunmak kitleler üzerinde etki yaratmayabilir. Çünkü her iki sosyal medya platformunun kullanıcı profili birbirinden farklıdır. Bu gibi toplumsal meselelerde dijital okuryazar insanlara ihtiyaç vardır. Örneğin, seçim kampanyasında herhangi bir toplumun fotoğrafı çekilirken 5 temel kriter dikkate alınır: <ul> <li> Yaş</li> <li>Cinsiyet</li> <li>Gelir Durumu</li> <li>Eğitim</li> <li>Meslek</li> </ul> <img class="alignnone wp-image-58559" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/12/214867-300x188.jpg" alt="" width="1047" height="656" /> Yukarıda sayılan tüm kriterlerin sonuçlarını elde edebilmek dijital okuryazar insanların varlığıyla mümkündür. Paul Gilster'in dediği gibi bilgiyi alıp doğru ve farklı stratejiler kullanarak kitlelere duyurmak ve kitlelerin mesajları doğru feedback (geri bildirim) yoluyla kitlelerin gereksinimlerini ve isteklerini belirlemek gerekir. Dijital okuryazarların bu yönüyle çok yönlü donanımlara sahip olması gerekir. Toplum yapısı için sosyoloj; sayı ve istatistik için matematik,; dönem şartları için tarih gibi tüm sosyal ve sayısal bilimlerden bilgi ve donanımlara sahip olmaları beklenir. Biliginin doğru zamanda ve doğal akışına uygun şekilde sunmak dijital okuryazarların bir görevidir. Sonuç olarak; enformasyonda bulunan bilgi akışının doğru ve şeffaf şekilde dijital ortama aktarmak dijital okuryazarların bilgileriyle mümkündür. Günümüzde bilgilerin hızlı ve herhangi bir güvenlik süzgecinden geçmeden kitlelere aktarıldığı düşünülecek olursa günümüz 21. yüzyılda dijital okuryazarlara ihtiyacın giderek arttığı kuşku duyulmaz bir gerçektir.
<strong>Lionel Messi</strong>, 24 Haziran 1987'de Arjantin'in Rosario şehrinde dünyaya geldi. Futbola 8 yaşında Rosario şehrinin takımı olan Newell's Old Boys'da başladı. 2000 yılında ailesi, Messi'nin büyüme hormonu eksikliği tedavisi görmesi ve futbola Barcelona'da devam etmesi için İspanya'nın Barselona şehrine taşındı. Belki de bu hormon bozukluğu onun için bir kırılma noktasıydı. Çünkü <strong>Barcelona</strong> takımı onun bu hastalığıyla ilgilendi ve onun tedavisini karşıladı. İşleri yolunda giden Messi, Barcelona takımıyla ilk maçına 2004 - 2005 sezonunda çıktı. Ancak onun da öncesinde 16 Kasım 2003 yılında Porto karşında bir hazırlık maçıyla yeşil sahalara ilk adımını attı. İlk La Liga maçına da 16 Ekim 2004 tarihinde Espanyol karşında çıktı. Yaklaşık olarak 20 senedir profesyonel futbolcu olan Messi'nin geçmişten günümüze başarı koleksiyonu ise şöyle: <ul> <li>1 - Dünya Kupası</li> <li>1 - Copa America</li> <li>4 - Şampiyonlar Ligi</li> <li>3 - UEFA Süper Kupa</li> <li>3 - Kulüpler Dünya Kupası</li> <li>10 - La Liga</li> <li>1 - Ligue 1</li> <li>7 - Kral Kupası</li> <li>8 - İspanya Süper Kupa</li> <li>1 - Fransa Süper Kupa</li> <li>1 - 2008 Olimpiyat Şampiyonu</li> </ul> <img class="alignnone wp-image-57949" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/12/dde_messi-adidas-300x175.webp" alt="" width="1075" height="627" /> Barcelona kulübü eğer Messi'nin sağlık problemini üstlenmiş olmasaydı, futbolseverlerin böyle bir yıldızdan haberi olmayabilirdi. Ancak her şey istenildiği gibi gitti ve Messi, Dünya futbolunun tarihini yeniden yazmak için yeşil sahalara ilk adımını attı. Son 20 yılda adından söz ettiren en önemli iki isimden biridir Messi. Kulüp kariyerinde başarıdan başarıya koşan, kazanmadık kupa bırakmayan Arjantin'in süper yıldızı için kaldırılması gereken tek bir kupa kalmıştı. O da Dünya Kupası'ydı. İlk <strong>Dünya Kupası</strong> maçına henüz 18 yaşında 2006'da Almanya'da çıktı. Ancak Messi o turnuvada Dünyaya kendini bir "yabancı" gibi hissetti ve ayakları yere pek de sağlam basmadı. Bu yüzden turnuvada pek bir varlık da gösteremedi. Dünya'nın Messi'ye şait olduğu en somut turnuva 2010 Güney Afrika'da düzenlendi ve Messi burada gol atamasa da 3 asistlik bir performans gösterdi. 2014 yılındaki Dünya Kupası ezeli rakibi Brezilya'da düzenlendi. Brezilya turnuvanın ev sahibi olarak hezimete uğrarken,"Maviler" Almanya ile Dünya Kupası oynadı. Ancak finalde Arjantin kupayı "Panzerler"e kaptırdı ve finale 1 - 0'lık yenilgiye engel olamadı.<strong> Arjantin</strong> turnuvayı 2. olarak bitirdi. Messi turnuvada 4 gol, 1 asistlik performans gösterdi. Kendisi için son Dünya Kupası olan Messi Katar 2022'de kelimenin tam anlamıyla coştu. Finale kadarki kısımda toplam 7 maçın oynandığı turnuvada Messi her elemede gol atarak tarihe geçen ilk futbolcu oldu. Yolun sonunda Messi'yi hayallerine götüren bir sürpriz de yaşandı. <img class="alignnone wp-image-57947" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/12/963700028.jpg.0-300x200.webp" alt="" width="999" height="666" /> <strong>Sonunda kehânet gerçekleşti.</strong> 2022 Dünya Kupası'nı <strong>Arjantin - Fransa maçı</strong>nın ardından kupaya uzanan takım Arjantin oldu. Belki de Dünyadaki birçok futbolseverin, hatta insanın da gönlünden geçen şey gerçekleşmiş oldu. 90 dakikası 2 - 2 biten maçın uzatmalarında da taraflar karşılıklı goller bulunca maç penaltılara gitti. Penaltı sonuçlarında rakibine 4- 2'lik üstünlük sağlayan taraf Maviler oldu. Belki de bu Dünya Kupası'nı bu kadar değerli ve duygusal kılan Messi'nin yaptığı açıklama oldu. Kendisi için son düello olarak adlandırdığı <strong>2022 Katar</strong>, Messi'nin son fırsatı tepmesine izin vermedi. Kariyerinde sadece 1978 ve 1986 yıllarında kupayı müzesine götüren Arjantin tam 36 yıl aradan sonra tekrar Dünya Kupası'na uzandı. Messi ve arkadaşları, hatırlanacağı üzere turnuvaya sürpriz Suudi Arabistan yenilgisiyle girdi. Otoriterlerce bu sonuç büyük şok etkisi yarattı. Ancak Arjantin başka bir kısmetsizliğe izin vermeyerek kupanın sahibi oldu. <h2>Peki final maçı nasıl oldu?</h2> Maç beklenilenin aksine heyecanlı ve hareketli geçti. Perdeyi Leo Messi 23. dakikada penaltıdan açtı. Oyunun üstünlüğünü ele geçiren 36. dakikada Di Maria'nın da attığı golle durumu 2 - 0 yaptı ve devre bu sonuçla bitti. Ancak işte kehânet bu ya "Tangocular"ın bu kupayı kazanmak için biraz daha beklemesi gerekiyordu ve sahneye Fransa'nın genç yıldızı <strong>Mpappe</strong> çıkarak önce 80. dakikada penaltıdan, ardından da 1 dakika sonra 81. dakikada attığı golle durumu 2 - 2 yaparak maçı uzatmalara götürdü. Messi'nin inancı galip geldi. 108'de sahneye çıkan yıldız futbolcu durumu 3 - 2 yaptı. Tam maç bitti, kupa Messi'ye gitti derken; sahneye yine Mpappe penaltı golüyle çıktı. Durumu 3 - 3'e getiren Fransızlar, maçı penaltılara taşıdı. Artık her şey şansa kalmıştı. Lokma aslanın ağzındaydı artık. Son düdük çaldığında Arjantin kupaya uzandı. Bu unutulmaz maç aslında Messi için organize edilmişti sanki. Tıpkı 1986'da Maradona tarafından ortaya çıkan "Tanrının Eli" misali bu defa da "Tanrının Ayağı" ortaya çıkmıştı. Zaman geçse de hayat Messi'ye hak ettiğini verdi. Bu kupa kimilerine göre Messi mi Ronaldo mu, tartışmalarını da ortadan kaldırmış oldu bir bakıma. Messi kariyerinde eksik olan tek kupayı da kaldırarak eksik parçayı tamamlamış oldu. <img class="alignnone wp-image-57952" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/12/tumblr_nrpbnl8zH21rmgvi3o6_500-300x169.jpg" alt="" width="994" height="560" /> Kariyeri boyunca başarıdan başarıya koşan, kazanmadık kupa bırakmayan 35 yaşındaki yıldız <strong>"Gelmiş Geçmiş En İyi Futbolcu"</strong> tartışmalarına da noktayı koymuş oldu. Tarih ve futbolseverler böyle bir oyuncuyu izlediği için kendini çok mutlu hissediyordur. Özellikle 99 ve sonrası jenerasyonun gözleriyle tanıklık ettiği bir oyuncu oldu Messi. Artık yavaş yavaş Messi ve Ronaldo jenerasyonunun sonlarına gelmiş bulunmaktayız. Onların yerini de Mpappe ve Erling Haaland alacak gibi duruyor. Gelecek, insanlara ne gösterir bilinmez; Messi taraflı - tarafsız aldığı bu kupayla milyarlarca insanın gönlünü bir kez daha fethetmiş oldu. Otoriterlerce de kabul etmek gerekirse Messi bu kupayı belki de 2014 yılında hak etmişti. Ancak kehânetin gerçekleşmesi için Messi sadece 8 yıl beklemiş oldu.
5 Aralık 1934 yılında kadınlar <strong>Mustafa Kemal Atatürk</strong> öncülüğünde Türkiye'de<strong> seçme ve seçilme hakkı</strong> kazanmıştır. İlk defa o tarihte <strong>Medeni Kanunun</strong>la yürürlüğe giren anayasal düzenleme sonucu gerçekleşmiş bu düzenleme, Türk siyasi ve tarihinin hiç şüphesiz dönüm noktalarından biridir. Birçok Avrupa ülkesinden önce gerçekleşen bu yenilik, Türkiye Cumhuriyeti'nin tarih içinde ne kadar hızlı ve somut adımları cesurca verdiğinin bir göstergesidir. Bunun en somut örneği olarak şu verilebilir: Türk kadınları, İsviçreli kadınlardan 36, Fransız kadınlardan 11, Belçikalılardan 14 yıl önce seçme ve seçilme hakkını elde ettiler. Kadın - erkek eşitliğinin anayasal güvencelerle korunduğu ilk resmi ve ulusal tarih bu tarihtir. Geçmişten günümüze maalesef gerek Cahiliye Döneminde gerekse de hâlâ durdurulamayan sorunlardan ötürü kadınlar hak ettiği değeri görememektedir. <strong>Mahsa Amani</strong>'nin başörtüsü nedeniyle öldürülmesi aslında günümüz dünyasında bilimselliğin ve teknolojinin ne kadar gelişiyor olursa olsun birtakım bağnaz düşüncelerin ve kalıpların bir türlü zihinlerden atılamadığını açık ve acı şekilde ortaya koymaktadır. <img class="alignnone wp-image-57335" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/12/3523260_4dadd923ca7e984d284bb4e4eec88bd7_640x640-300x210.jpg" alt="" width="776" height="543" /> Acaba Türkiye şeriatla yönetilen bir ülke olsaydı; bu tarz nedenlerden ötürü bir kadın öldürülmeye kalkılsaydı yaklaşık %89,5 insanın Müslüman olduğu ülkede ne tarz karışıklık yaşanırdı? Yoksa Müslümanlığı sadece coğrafya üzerinden okumak yanlış mı? İslam'da "barış" ne anlama geliyor? Bu tarz sorular sorarak konu genişletilebilir. Her ne kadar <strong>kadın hakları</strong> 1934 yılında genişletilmiş gibi gözükse de günümüzde bu savı hak ettiği şekilde savunmak yanlıştır. Çünkü günümüzde hâlâ yaşadığı çorak ve köy hayatının geleneksel düşüncelerle sığlaştığı bölgelerde kız çocukları okula gönderilmiyor veya gönderilse de sadece "evlilik yaşının bekletilmesi" sebeplerinden ötürü gönderilmektedir. Oysa 1934 yılında amaçlanan temel düşünce kadın - erkek arasındaki sosyo-ekonomik eşitliği sağlamaktı. Peki günümüzde bunu görebiliyor muyuz? Yani kadınlar erkekler kadar eşit hak ve özgürlüklere sahip mi? Tabii ki de hayır! Mahsa Amani'nin ölüm nedeni de en somut göstergelerden biri. Şeriatın yanlış anlaşıldığı ve uygulamasının bozuk olduğu devletler maalesef şeriatı, yanlış uyguladığı, daha doğru bir ifadeyle kendi çıkarlarına uygun şekilde düzenledikleri gerekçesiyle sömürmektedir. Oysa Hz. Muhammed'in şu sözü kadınların ne kadar değerli olduğunu ortaya koymuyor mu: <strong>"Ey insanlar! Kadınların haklarına riayet ediniz! Onlara şefkat ve sevgi ile muâmele ediniz! Onlar hakkında Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah emâneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz!" (Müslüm, Hac,147)</strong> Peygamber bu kadar net şekilde insanları uyarırken yaşanılanlar tam anlamıyla içler acısıdır. Her ne kadar Türkiye'de olaylar bu noktada olmasa da başörtüleri yüzünden sınava alınmayan veya kendisine haksızlık edilen birçok kadın bulunmaktadır. Günümüzde bu tarz olayları görmek, bilgiye ve görgü kurallarını hiçe saymak demek değil midir? <img class="alignnone wp-image-57336" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/12/kadinlar-secme_8597-300x169.jpg" alt="" width="779" height="439" /> Dünya, dijitalleşmenin ve enformasyonun, hızlı ve anlık bilgi alışverişinde bulunulduğu bir dönemden geçmektedir. Bu yüzden görgü kuralları ile insanların davranış biçimleriyle, algılayışlarında da farklılıkların oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Ancak Dünya bir konuda sınıfta kalmıştır. O da <strong>kadın hakları.</strong> Günümüzde batı olarak niteleyebileceğimiz ABD, İngiltere, Çin, Rusya başta olmak üzere, Dünyanın söz sahibi ülkelerinde dahi medeniyetten, hukuki kurallardan söz etmek mümkün değildir. Dünya'nın birçok yerinde kadınlara fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet açık veya gizli uygulanmakta, önü bir türlü durdurulamamaktadır. Bunun temel nedeni de anayasal haklarda tam olarak küresel bir birliğin sağlanamamış olmasıdır. Örneğin Amerika'da <strong>federal</strong>, Türkiye'de <strong>Cumhuriyet</strong>, İran'da da<strong> şeriat</strong> hüküm sürmektedir. Bu yüzden kadınlara bakış, kadınların istihdam oranı, kadınlara yüklenen misyon ve görevler de çeşitlilik göstermektedir. Bunun neticesinde <strong>kadın hakları</strong> da dezenformasyona ve mezeformasyona uğramaktadır. Yani tam olarak evrensel açıdan <strong>kadın hakları, </strong>Dünya'da eşit noktada işlememektedir. Böylece her zaman kadınlar medyada ve Dünyada ses getiren konumlara sahiptir. <img class="alignnone wp-image-57338" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/12/kadinlarin-canlari-ve-haklari-pazarlik-konusu-degildir_1_49YH-300x200.jpeg" alt="" width="779" height="519" /> Kadınlar geçmişten günümüze her zaman tarihte ve sosyolojik açıdan gündeme getirilmektedir. Bazen siyasetin bazen dinin ön planda olduğu sebeplerden ötürü bu yaşanmaktadır. Daha eşit bir Dünya için kadınların, kızların daha az gündeme geldiği bir dünya kurulmalıdır. "Dünya Kız Çocukları Günü", "Kadınlar Günü" gibi günlerin gündem dışı edildiği bir Dünya kurmak gerekir. Çünkü kadınlara, kızlara özgü günlerin kutlanması aslında bir tür ötekileştirmektir, ayrıştırmaktır. Kadınların da erkeklerin de sosyoekonomik ve dini - kültürel gerekçelerle sınıflandırılması kadın - erkek eşitliğine çomak sokmaktır.
Z kuşağının %90'ı kendisini başka bir yerde gibi hissetmesini sağlayan videolar izlediği bilinmektedir. Bunun bir nedeni de bu kuşağın <strong>"Dijital Yerliler"</strong> olmasıdır. Çünkü bu çağ gözünü dünyaya internet ve televizyonların olduğu dönemde açmıştır. 1999 ve sonrası dönemde teknolojide yaşanılan hızlı gelişmeler, tuşlu telefona, tüplü televizyonlara, kaset DVD'lere yabancı gençleri beraberinde getirmişti. Bu dönemde artık kanaatkârlık, eşyalara duyulan sevgi-saygı azalmıştır. Önceki dönemde bilyelerin, dantellerin, sobaların, sandıkların her zaman manevi değeri ve hatırası vardı. Alım gücü ve emeğin değeri, dönemin şartları göz önünde tutulduğunda yüksekti. Küçük evlerde sayıları 8-9 kişiyi bulan insanlar, yan yana serilmiş yataklarda uyuyan kardeşler bulunurdu. Çünkü o zaman ekmek demek "emek" demekti. Ekmek alın teriydi, göz yaşıydı, paylaşmaktı. Oysa şimdi evler büyüdü, sokaklar genişledi, iletişim kolaylaştı; dayanışma, aile kültürü, kardeşlik bağları zayıfladı. Neden mi? Bunun birçok sebebi bulunmakta. Ekonomik alım gücünün zayıflaması, gıda üretiminde Dünya genelinde yaşanan krizler, hayat pahalılığı ve daha birçok şey. İnsanlar için giydiği ayakkabının, kullandığı tarihi saatin değeri "antika" oldu. Kendi sosyal hayatlarının kendilerine yetmediğini düşünüyor insanlar. Daha fazla para, elbise, ayakkabı, takı, mobilyanın peşine düştü. <strong>Dijitalleşme</strong> bizlerden dokunmanın, koklamanın, tatmanın o manevi değerini çekip aldı. Bu yüzden her güne yeni haberler, yenilikler ve olaylarla uyanıyor insanlar. Hızlı bir hayat yaşanıyor. Evde, okulda, işte... Hayatın her yönüne, dokusuna yetişmek zorunda kalıyoruz. Eski-yeni hayat olarak adlandırılacak iki Dünya insanlara hizmet sunmaktadır. Geleneksel ve güncel olarak kategorize edilebilecek bu iki Dünyanın özellikleri şunlardır: <ol> <li><strong>Geleneksel dünya</strong>da atlar, develer, koşum takımları, bisikletler gibi ulaşım araçları kullanılırken; günümüzde arabalar, motorlar, hızlı trenler, uçaklar kullanılıyor.</li> <li>Tuşlu telefonlar, kasalı bilgisayarlar geleneksel; laptop, kablosuz kulaklıklar, hızlı arabalar <strong>güncel dijital araçlar</strong>dır.</li> <li>Geleneksel dünyada mektuplar, ilkeler çağlara gidersek güvercinler, telgraflar ulaşım araçları olarak kullanıyordu. Günümüze bakacak olursak teknolojinin gelişimiyle artık hızlı ve sürekli etkileşimi sağlayan akıllı telefonlar, bilgisayarlar tercih edilmektedir.</li> <li>Geleneksel dünyada sosyal yaşam aslında ailede yaşayan büyüklerin bilgi ve birikimlerinin devamıydı. Giyim tarzı, konuşma üslubu, evlilik usulleri birtakım kurallar çerçevesinde gelişmekteydi. Güncel dünya ise biraz daha esnek yapıya sahip, hava almaya daha müsait bir ortamdır. Evliliklerin genelinde artık "görücü usulü" evlilik yerine, "anlaşma usulü" dikkat edilmektedir. Ayrıca gelir durumu da evlilik konusunda eskiye göre ön planda tutulan kıstaslar arasındadır.</li> <li>Geleneksel dünyada etnografik yapılar göz önünde tutulurken; Dijital dünyada yenilikler ve</li> </ol> <img class="alignnone wp-image-56321" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/11/Webp_net-resizeimage4-300x169.jpg" alt="" width="776" height="437" /> <strong>Dijital hayat</strong> biraz da insanları bireyselleştirirken, <strong>geleneksel hayat</strong> bir arada yaşamayı, aile kültürünü insanlara aşılamaktadır. Z kuşağı da artık ebeveynlerle bir arada yaşamak yerine, ayrı evlerde yaşamayı tercih etmektedir. Bunun nedeni, dijital dünyanın insanlara bireysel yaşamı, yalnızlığı daha tatlı göstermesidir. Geleneksel hayatta normlar üzerine inşa edilen yaşam tarzı vardır. Dijital dünya bunun eskidiğini; artık evrensel hayatın, yani moda hayatın mümkün olduğunu insanlara aşılamaktadır. Evlerde saatlerce telefonla geçirilen süreler, saatlerce izlenen filmler, programlar toplumda bireyselliği fark ettirmeden körüklemektedir. Bireysel olduğunu hissedenler, izlediği, duyduğu hayatların akıntısına kapılırlar. Bu yönüyle dijitalleşme aslında pek de sanıldığı kadar faydalı değildir. Eşler ve çocuklar arasında geçmişte yaşanılan anılar, hatıralar kaybolmuştur. Sofrada yenilen yemeklerin tadı, günün sonunda oluşan yorgunluğun tatlı sitemleri, şakalaşmalar kaybolmuş gibi duruyor. Teknoloji bizleri fiziksel olarak ayırmamış gibi gözükse de duygusal olarak hiçbir şey bırakmamıştır. Z kuşağı aslında burada günah keçisi olarak görülemez. Ancak başta ebeveynler, eğitimciler olmak üzere toplumun tüm üst kademelerinin çuvaldızı kendilerine batırmaları gerekir. Gençlerin hayatlarına fayda sağlamayacak videolar izleyerek zamanlarını tüketmesi gelecek neslin filmini çekmiyor mu? Bunun önüne geçmek her ne kadar zor olsa da birkaç öneri sunabiliriz: <ol> <li>Dijital araçlarla geçirilen süreler kısaltılmaya gidilmelidir.</li> <li>Teknoloji vakit geçirme yeri olarak değil, bilgiye ulaşmada araç olarak kullanılmalıdır.</li> <li>Geleneksel sosyolojinin bilgileriyle hayata bakan insanların günümüz dünyasındaki gelişmeleri bir kenara bırakması yanlıştır. Bu yüzden günümüz dünyasında yaşanan gelişmeler "bilgilendirici" olmak şartıyla takip edilmelidir.</li> <li>Dijital çağın olumsuz yönlerinden ziyade olumlu yonlerine odaklanılmalı, bu donanımdan istifade edilmenin yolları aranmalıdır.</li> </ol> <img class="alignnone wp-image-56322" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/11/AreYourFBFriends-300x200.jpg" alt="" width="770" height="513" /> Dünya değiştikçe, geliştikçe toplumsal normların ve davranışların kıstasları ve algıları değişecektir. Bunun önüne geçmek mümkün değildir. Önemli olan günümüzde veya çağımızda yaşanılan değişimlerin bireysel ve toplumsal etkilerinin olumlu ve olumsuz yönlerini görebilmek; olumlu taraflardan nasıl yararlanılabileceğinin çıkış tünellerini aramak, olumsuz yonlerinden de ne kadar uzak kalınabilir bunun tesbitini yapmaktır. Çünkü hayatın gerçeklerinden ve hayal dünyamızın zenginliklerinden de uzaklaşmak doğru değildir.
<strong>Mikro aldatma</strong>; ilişki içindeyken bir başkasıyla çok fark edilmeden, zararsız ama uygunsuz bir şekilde yakın ilişkiler kurmak anlamına gelir. Kişinin evli, bekar veya sözlü olmasına bakılmaksızın aynı anda bir başkasıyla samimi ilişkiler içine girmesidir. Partnerinin göremeyeceği, anlamayacağı şekilde, bir başkasına yönelik hayaller kurmak, o kişinin hayatını mercek altına almaktır. Partnerinin dikkatini çekmek için kişide şu tarz davranışlar görülmektedir: <ul> <li>İlgilendiği kişinin sosyal medyasını sık sık kontrol etmek.</li> <li>Partnerinin onu göreceği zamanlarda çekici görünmeye çalışmak.</li> <li>Sosyal medya hesabının ilgilenilen kişinin dikkatini çekecek şekilde paylaşım yapmak.</li> <li>İlişkiyle ilgili çok ciddi değilmiş gibi davranmak.</li> <li>Yakınlık duyulan kişiye yönelik fanteziler kurmak.</li> <li>Eski sevgilinin hareketlerini takip etmek.</li> </ul> Günümüzde kadın-erkek ilişkilerine birçok etken sebep olabilmektedir. Ekonomik durum, sevgi, saygı, sadâkat bu etmenlerin başında gelmektedir. Fakat bunların dışında bir etki de artık hayatımızın merkezine giren sosyal medyadır. Hemen hemen yaşantımızın her anını Facebook, Twitter, Instagram, WhatsApp gibi sosyal medya üzerinden paylaşarak kendi "Dijital Ayak İzleri"mizi bırakır olduk. Bu da birbirini tanımayan, görmeyen, kültürel normlar olarak birbirine tamamen zıt karakterde insanların kaynaşmasını sağlamaktadır. Bununla birlikte kadınlar ve erkekler de sosyal medya platformları üzerinden önce yazışarak, sonra konuşarak, en sonunda yüz yüze iletişimle bir araya gelmelerine sebep olmaktadır. <img class="alignnone wp-image-55792" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/11/microcheating-dating-relationship-distance-300x206.webp" alt="" width="772" height="530" /> Bunlar her ne kadar başlangıçta samimi duruyor olsalar da; eşi, sevgilisi veya nişanlısı olan kadın ve erkekler içinde büyük tahribatlara yol açmaktadır. Çünkü aslında <strong>"mikro aldatma"</strong> denilen şey, temiz yemek varken, leş yemeği tercih etmek gibi bir şeydir. Aldatma denilen şey, kadının veya erkeğin birlikte olduğu kişiye karşı gelerek, onu yüzüstü bırakarak başka birine göz dikmesidir. Toplumda yaşanılan kıskançlıkların temelini de aslında perde arkasında yürütülen <strong>mikro aldatma örnekleri</strong> sebebiyet vermektedir. Bu da kişinin önce güven duygusunun sarsılmasına, daha sonra içine kurt düşmesine sebebiyet vererek partnerinin davranışlarını gizlice takip etmesiyle devam etmektedir. Bunlardan birkaç örnek de şunlardır: <ul> <li>Partnerin telefonunu izinsiz şekilde takip etmek.</li> <li>Partnerinin her adımını takip etmek.</li> <li>Partnerin iş hayatına müdahalede bulunmak.</li> <li>Sık sık partnerine gün içindeki yerini sormak.</li> <li>Partnerin açığını yakalamak uğruna kötü sonuçları göze almak.</li> </ul> Çiftlerin birbirlerine karşı sevgi ve saygının azalmasının temel sebeplerinden biri de aslında teknoloji bağımlılığıyla ortaya çıkan sosyal medyadır. Teknolojinin hızlı ilerlemesi, hemen her gün yeni haberlerin ve bilgilerin yayılması kişide<strong> "çağa karşı yabancılaşma korkusu"</strong> yaratmaktadır. Bu yüzden hepimizi sosyal medya aracılığıyla "dünyayı takip etmek zorundayız" tedirginliğini yaşıyoruz. Bu da bizi ister istemez başka kimselerle iletişim kurmamıza mecbur kılıyor. Her yeni gördüğümüz resme, ışığa, tasarıma, modaya ve gündeme çok çabuk kendimizi teslim ediyoruz. <img class="alignnone wp-image-55793" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/11/couple_fighting_2_fb_link_size-300x157.jpg" alt="" width="774" height="405" /> <strong>Mikro aldatma</strong> da aynen teknoloji gibi bizi önce kendine çekiyor, daha sonra da onun etkisiyle yaşamaya, hayatımızı şekillendirmeye başlıyoruz. Gözümüz dönüyor, aklımız kontrol mekanizmasını devre dışı bırakıyor. "Haz ve hız" dünyasının içinde yaşıyoruz. <strong>Mikro aldatma</strong> da bu yüzden artık doğallaştırılarak insanlara pazarlanıyor. Partnerimizde hayal ettiğimiz şeyleri yaşayamıyoruz; bu yüzden eksikliğimizi başka bir insandan karşılama yoluna gidiyoruz. Sonrasında yaşanılacak kargaşaları, mutsuzlukları düşünmeden, hesap etmeden sırtımızı başkasının sırtına yaslıyoruz. <strong>Mikro aldatma</strong>nın aslında meşru olmadığı, ileride yaşanabilecek ateşli tartışmaları körüklediği görülmektedir. Çiftlerden bağımsız olarak söyleyebiliriz ki; ticari, eş, dost, devlet hangi türde olursa olsun aldatmanın her türlü şekli ve gerekçesi kabul edilemez. Aldatmak sadece kişinin karşındakine karşı utanmazlığı değil, kendine karşı da şeref eksikliğidir. Toplumlardaki ailelerin içindeki çatlaklar da bu tarz gayrimeşru ilişkilerin yol açtığı çukurlar sebebiyle olmaktadır. Metnin başında "zararsız ama uygunsuz" ifadeleri de aslında bir tür aldatmadır. Konu hassas ve kırılgan olduğu için eylemi toz pembe gösterme girişimidir. Bu tarz bir yanlışın içine girmemek için alınabilecek önlemler ise şöyledir: <ul> <li>Sosyal medya hesaplarında sadece güvenli isimler kayıtlı kalmalıdır.</li> <li>Herhangi bir ailevi ve arkadaş ilişkisi bulunmayan kişilerle iletişime geçilmemelidir.</li> <li>Özel ilişki düşünülen kişileri yakından ve dikkat çekmeden tanımak gerekir.</li> <li>İlişkilerde her iki tarafın ailesi de erkek ve kadın için görüşmeye izin vermelidir.</li> <li>Aile onayı alınmadan ilişkiler devam etmemelidir.</li> </ul> <img class="alignnone wp-image-55794" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/11/lifestyle-cheating-emel-pic-280422-300x188.webp" alt="" width="764" height="479" /> <strong>Mikro aldatma</strong>nın önüne geçmek için hem bireysel hem de aile üyeleri olarak bilinçli ve titizlikle hareket etmek gerekir. Günümüz dünyasında artık uzaklık ve yakınlık kavramları fiziksel olarak anlamını yitirmiştir. Bu yüzden aile içi ilişkilerde elimizden geldiğince dikkatli olmak elzemdir. Aile, neslin ve geleceğin yapı taşıdır. Hiçbir şekilde ipin ucu gevşetilemez. Erkek de kadın da kendine zarar verecek bu tarz gayrimeşru iletişim yollarını aramamalıdır. Bunun için de ebeveynler evlatlarının sevdiği veya hoşlandığı kişileri tanıma noktasında ılımlı ve anlayışlı olmaya özen göstermelidir. Toplumu ayakta tutan, sürdüren çekirdek aile geniş ailenin birbiriyle uyumlu bir şekilde kaynaşmasından meydana gelir.
<strong>Eğitim</strong>; insanların günümüzde yaşamlarını kolaylaştırmak, Dünya içindeki ve evrendeki olaylarla olgular arasındaki etkileşimi araştıran, elde ettiği sonuçları beş duyu organlarından en az biriyle bilgi yoluyla birleştirme yöntemidir. Aileden başlayarak, mezara kadar insanın tecrübe ve öğretim yoluyla kazandığı tüm kazanımlar "eğitim" kapsamının içine girer. Küçük çocuğun kalemi nasıl tutacağını öğrenmesi de eğitim gerektirir, laboratuvarda asitle baz arasındaki birleşimin tuzu nasıl meydana getirdiğini gözlemlemek de eğitimdir. Ancak eğitimi sadece tek bir tanım üzerinden açıklamak eğitim kavramını yetersiz ve eksik kılar. Hayatın başından sonuna her alanda eğitim kendini gösterir. Çünkü hayatın her alanında bilgi vardır. Bu bilgilerin nerede ne zaman ve nasıl kullanılacağını öğrenmek eğitimin yoludur. Eğitim hayatta hem zihinsel hem de fiziksel olarak kişinin rahat, huzurlu ve planlı yaşamasına fırsatlar açan kanaldır. İnsanların ve toplumların yaşam standartlarını belirleyen temel faktör eğitimdir. Eğitimin hayatımızın her alanında yer ettiği bir gerçektir. İşte bazı alanların eğitimle ilişkisi: <strong>1) Sağlık:</strong> Canlıların hayattaki en gerekli ihtiyacı sağlıktır. Düzenli ve canlı hayat ancak sağlıklı eğitimle mümkündür. İnsanlar için sağlık eğitimi tüm yaşam deneyim alanlarını kapsamaktadır. Çok yağlı yemekler yememek, asitli ve tarihi geçmiş gıdalardan uzak durmak, çocukluk dönemiyle gençlik dönemleri arasında beslenmede dikkat edilecek unsurlar sağlıklı eğitimle mümkündür. Örneğin yağlı yiyeceklerin kişinin metabolizmasına zarar verdiğini, insanlarda şişmanlığa sebep olduğunu bilmek bir teoridir. Ancak kızartma, kola, kolesterolü yüksek tam yağlı sütler, kırmızı et gibi ürünlerden olabildiğince uzak durmak gerekmektedir. Bu tür ürünleri kahvaltımızdan uzak tutmak, diğer öğün yemeklerinde de bunu uygulamaya karşı direnç göstermek pratiktir. <img class="alignnone wp-image-55398" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/11/myhc_65107-300x171.jpg" alt="" width="760" height="433" /> <strong>2) Ebeveynlik</strong>: Anne ve baba olmak gerçekten de tüm evli çiftlerin hayalleri arasındadır. Ancak her anne ve baba adayı çocuklarının zihinsel ve fiziksel gelişiminin eğitimini üstlenebilir durumda olabilmelidir. Bu da <strong>"çocuk eğitimi"</strong> ile mümkündür. Ailelerin çocuklarının eğitimi için öncelikle psikolojik eğitim almaları gerekir. Çünkü çocukların yaş grubuna göre davranış modelleri gerekmektedir. 4 yaşındaki çocuk daha çok oyuncak ve çevre ile ilgiliyken; 12 yaşındaki çocuk çevresel ve sosyal ilişkilerin de etkisiyle daha dışarı dönük olabilmektedir. Bu yaşlarda yavaş yavaş kendini hissettirmeye başlayan ergenliğin fiziksel ve ruhsal olarak kişide sarsıcı etkileri gözardı edilmemeli, ebeveynler çocuklarıyla bu durumun yarattığı etkileri gerekirse bir psikolog ve danışman eşliğinde görüşmenin yollarını pratiğe dökebilmelidir. <strong>3) Okul:</strong> İnsanların hayatlarında sosyal yaşamla ilişkiye girdiği en somut adım okullardır. Burada alınan eğitim seviyesinin düzeyi öğrencinin sosyal yaşamdaki kalitesini belirler. Bu yüzden öğrencilerin kimlik yapılarının oturmaya başladığı dönemdir. Bu dönemde arkadaş çevrelerinin oluşması, grup kavramının öğrencilerde yer etmesi, kendine yakın gördüğü arkadaşlarla derslerle ilgili yardımlaşmalar, birbirini koruma içgüdüleri sosyal hayatın pratik eğitimlerinin altyapısını oluşturur. Öğretmenler tarafından sosyalleşme, gruplaşma, yardımlaşma kavramlarının dijital ve yazılı olarak aktarılması bir teorik eğitim sürecidir. Bu sözcüklerin öğrenciler arasında örneklerinin görülmesi de pratik eğitimdir. <strong>4) Gıda:</strong> Günümüzde kol gücünün daha çok kullanıldığı ve kol, ayak gibi uzuvların ihtiyacına cevap olan alanlardan biri de gıda sektörüdür. Fabrikadaki ürünlerin üretiminden dağıtımına kadar her safhada teorik ve pratik eğitimin işbirliğine ihtiyaç duyulur. Örneğin bir patatesin tarlada yetişme dönemleri ilkbaharda toprak ısısı 8-10°C yi bulduğu ve geç donların sona erdiği zaman dikilir. Ya da mercimek yetiştiriciliği, günümüzde eğimli ve taşlı arazilerde serpme yoluyla yapılıyor. Uygun arazilerde tahıl mibzeri kullanılarak sıravari ekim gerçekleştiriliyor. Ekim sırasında toprağın bastırılması tohum bereketini artırıyor. Mercimek yetiştiriciliğinde en uygun ekim sıklığı 15x2.5 - 5 cm olarak hesaplanıyor. Bu bilgilerin tamamı teorik bilgilerdir. Ancak patates için ilkbaharın 8 ila 10°C dönemlerinde işleme geçen mevsimlik ve tarım işçileri teoride bilinen bilgileri pratiğe geçirmiş olurlar. <img class="alignnone wp-image-55399" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/11/iStock_000024654434Small_0-300x200.jpg" alt="" width="770" height="513" /> Eğitim hiçbir zaman tek yönlü değildir. Her zaman teorik bilgiler, pratiğe geçmek zorundadır. Eğitim bu nedenle çift yönlü ve kademeli olarak ilerler. Özellikle matematik gibi niceliksel bir alanda öğrenilen teorik bilgiler pratiğe geçmediği sürece eğitim süreci rayına oturmuş olmaz. Üçgenin iç açılarının toplamının 180 derece olduğunu bilmek bizim için teorik bilgiyi sağlasa da; bir binanın yapımında 180 derece kuralını kullanabilmek, binanın iç ve dış yapısındaki değişikliklerin de sonuca etki edeceğini düşünerek pratik bilgiye ihtiyaç duymamıza sebep olur. Bu yüzden pratik eğitim, teorik eğitime, teorik eğitim de pratik eğitime bağlıdır. Eğitim ucu açık denizdir. Her yerden beslenebilir, her yeri besleyebilir. Beslenme şeklini pratik ve teorik kıstaslar belirler. Ancak hiçbiri birbirinden ayrı düşünülemez. Herhangi bir mekanda eğitimin yok olması demek orada bilginin de olmadığını gösterir. Eğitim bir yapbozdur. Bir yapbozun özel parçası yoktur. Tüm parçalar tek bütünü oluşturur. O da eğitimdir. Piramitin tepesinde her zaman eğitim vardır. Eğitimsiz bilgi, suya yazı yazmak gibidir. Şekil vardır; kalıp yoktur.
<strong>Yutma güçlüğü</strong> olarak da bilinen <strong>disfaji</strong>, yiyecek ve içeceklerin ağızdan mideye gitmesi esnasında gereğinden fazla vakit ve enerji harcanması olarak tanımlanıyor. Hepimiz gündelik yaşamda beslenme ihtiyacını karşılamak zorundayız. Ancak bunu yaparken sağlığımıza da dikkat etmek gerekiyor. Gerek günlük yaşamdaki hızlı koşuşturmalarımızdan gerek yemeğe karşı hızlı tüketim alışkanlıklarımız sebepleri nedeniyle yemeklerimizi hızlı tüketmek istiyoruz. Ancak bunun sağlığımız için ne kadar da tehlikeli olduğunu pek de düşünmüyoruz. Bunun sonucunda da disfaji rahatsızlığına yakalanabiliriz. Bu hastalık üç şekilde ortaya çıkabilir: 1. Ağızdaki bir sıkıntıdan 2. Boğazdaki bir sıkıntı 3. Yemek borusundaki bir probleme neden olabilmektedir. <img class="alignnone wp-image-55183" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/11/th-2-300x145.jpg" alt="" width="844" height="408" /> Disfaji hastalığı özellikle küçük çocuklarda ve yaşlı insanlarda görülebilmektedir. Çünkü bu yaş grubundaki insanların mideleri hem küçük hem de her yiyeceği parçalayamayacak düzeyde yetersizdir. Bu sorunun tespit ve belirtilerinin başında "<strong>adinofaji</strong>" gelmektedir. Adinofaji yutkunma sırasında ve yemek borusunda ağrı oluşturmaktadır. Bu nedenle yemek yiyen kimse yutkunurken ağızdan yemek borusuna doğru kanalda büyük bir yanma hisseder. Öksürmek, yiyeceği gerektiği kadar çiğnememek, bazı besinlerin burundan gelmesi gibi başlıca sonuçları olmaktadır. Tedavi yöntemi ve hasar tespiti konusunda genellikle teknolojiden faydalanılmaktadır. Öncelikle hastanın vücut içindeki yapısı kamera sistemine benzetilen <strong>sineradyografi</strong> uygulanmaktadır. Film çekildikten sonra tespiti yapılan disfaji için elde edilen sonuçlar ışığında tedavi yöntemleri uygulanmaktadır. Tedavi türleri arasında da <strong>tüpten beslenme</strong>, <strong>diyet, yutma terapisi, dilatasyon ve botoks enjeksiyonları</strong> yer alıyor. Eğer disfajinin kanserden kaynaklandığı tespit edilirse doğru tedavinin uygulanabilmesi için hasta onkoloğa yönlendiriliyor. Günümüz teknolojisi ve sağlık altyapılarının gelişmiş olması, bu hastalık için "erken tanı" teşhisinin önceden belirlenmesi adına önemli bir yoldur. Onkolojik hastalıklar bilindiği üzere beyinde gerçekleşen tümörlerin çoğalmasıyla meydana gelmektedir. Tümörlerin büyümesi de sinir sistemine zarar vererek, beynin normal işlemsel yapısını zarara uğratmaktadır. <strong>Görüldüğü üzere tek bir yutkunma zorluğu kişiyi tümör hastalığına hatta geç kalınması durumunda hastanın ölümüne sebebiyet vermektedir.</strong> Peki bunun için hangi önlemleri alabiliriz? 1) Yiyecekleri yavaş yavaş çiğneyerek, yutmadan midemize indirmeliyiz. 2) Yemek yerken ağzımızı birden fazla çeşit besinle doldurmamalıyız. 3) Nefesimizi burnumuzdan alıp, ağzımızdan vermeliyiz. 4) Çok yağlı yiyeceklerden ve gaz yapan içeceklerden uzak durmalıyız. 5) Ağzımızdaki yiyeceği veya içeceği hızlı şekilde değil, sindirerek yutmalıyız. <img class="alignnone wp-image-55184" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/11/th-1-1-300x168.jpg" alt="" width="889" height="498" /> Disfaji hastalığı kafa travmasından ve yabancı cisimlerin etkisiyle de oluşmaktadır. Bu nedenlerle beyincik bölgesine alınan ağır darbeler, mideye indirilen gazlı, zararlı yiyecekler de mide bu besinlere yabancı olduğu, ilk defa karşılaşması nedeniyle hastalığı tetikleyebilir. Yutkunma sorunu olan, yemek yerken veya içecek içerken problem yaşayan insanlar hiç vakit kaybetmeden doktor kontrolünden geçmelidir. Geç kalınmış tedaviler ne yazık ki; istenen sonucu tren kaçtığı için verememektedir. Bu yüzden bu tarz yutkunma sorunu olan ailemizdeki, çevrenizdeki kişileri uyarmalıyız. Özellikle bademcik ameliyatı geçirmiş, yutkunurken bademcik şişmesi nedeniyle sıkıntı yaşayanlarımız bilir ki bademciğin şişlik çektiği o sancılı süreçlerde yutkunurken çok ağır yutkunurlar. Acı tam da besin yutak borusuna ulaşırken hissedilir. Yakıcı bir etkisi olan bademcik yiyeceğin sindirimini zorlaştırır ve kişinin sağlığını olumsuz etkiler. Çiğneme esnasında harcanan enerji salgılamayı da negatif yönde etkilemektedir. Disfaji, bademcik gibi hastalıklar diğer akciğer, karaciğer, kalp veya tümör gibi büyük hastalıklara kıyasla pek de dikkati az olan hastalıklar arasında gözüküyor olsa da; bu hastalıklar vücutta yavaş yavaş büyür ve gelecekte ağır hasarlara sebebiyet verir. İnsan vücudu dirençli gibi gözükse de hastalıklar vücuda damlaya damlaya aktığı için erken tanısı da kolay kolay öngörülemez olmaktadır. Aramızda bademciği büyük olan, yemek yerken garip rahatsızlıklar geçiren tüm okuyucularımızı en yakın sağlık ocaklarına giderek tedavi olmasını öneriyorum. Sağlık; bu hayattaki en temel zenginliğimizdir. Hiçbir rahatsızlığımız hafife alınmadan tedavi edilmelidir. Hayattaki en büyük sermayemizin "sağlık" olduğunu hatırlamanız dileğiyle.
İnsan doğası gereği toplum içinde doğar, büyür ve gelişir. Bu da değerler tohumunun yaşanılan çevreye etkisini gösterir. Küçüklükten itibaren yaşadığımız olayların tekrarı, bizi eylemlerimizle aramızda karşılıklı anlaşma ve rıza sağlar. Tüm insanlar davranışlarını yorumlarken çevresel alışkanlıklarının etkisiyle karar verir. Karakterimizi etkileyen bizi tanımlayan iki kavram vardır: "Kalıtım" ve "çevre." Kalıtım, anne ve babamızdan aldığımız kromozomlar sayesinde fiziksel görüntümüzü oluşturan saç rengimiz, yüz hatlarımız, boyumuzu ve kilomuzu belirleyen görsel görünümleri oluşturur. Bunlar bizim fiziksel portremizi oluşturan diğer yabancı ve tanıdık insanlarca bizi diğer insanlardan ayırt eden görgül özelliklerimizdir. 23n annenin, 23n babanın kromozomları bizlere aktarılır. Böylece DNA testi gibi bilimsel testlerle anne ve babamız belirlenir. Adli vakalarda çocuğun kime ait olduğunu belirlemek için bu tarz işlemlerin sonucuna bakılır. Kalıtım genetik olduğu için aileden aileye, soydan soya belirli şablonu vardır. Kurallar genellikle bellidir, sonuçlar aynı sebeplerin farklı şekilleriyle de olsa değişmez. <strong>Determinist</strong> de denilebilir. <strong>Determinizm</strong>de kuralcılığı savunan, önceden belirlenmiş sonuçlar bütününü ifade eder. Yani tüm sebep ve sonuç ilişkilerinin aynı doğrusal düzeni savunmasıdır. Örneğin yer çekiminin olduğu yerde yüksekten bırakılan bir top yere düşer. Çünkü burada yer çekimi kuralı geçerlidir. Duygusal ve bilinçli hiçbir dış müdahale yoktur. Kuralın dışına çıkmak, kuralın seyrini değiştirmek, kuralı ortadan kaldırmak da mümkün değildir. Tıpkı 2+2=4 kuralında olduğu gibi. Özgürlüğün olmadığını savunan, her şeyin önceden yazılıp çizildiğini ifade eden akımdır. <img class="alignnone wp-image-54709" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/determinizm-300x150.jpg" alt="" width="718" height="359" /> <strong>Fatalizm</strong>e de benzetilebilecek bu olgunun en önemli özelliği; hiçbir çaba ve mücadelenin farklı sonuçlar vermeyeceğini iddia etmesidir. Oysa Fatalizmde çalışma ve gayretin sebep olduğu etkiler sonuca da etki edebilir. Hatta Kur'an'ı Kerim'in İsra Suresinin 13. ayetinde, "Biz her insanın kaderini kendi çabalarına bağlı kıldık." yazmaktadır. Bu yönüyle duruma bakıldığında Determinizm denilen bir şey yoktur. Özgür iradeyi, reddeder, insanların ve canlıların duygularının olmadığını bir bakıma söyler. <h3>Peki böyle bakıldığında Determinizm'in dezavantajları nelerdir?</h3> <ol> <li>Emek ve çabayı reddeder.</li> <li>İnsan davranışlarının nedenini tek bir sebebe bağlar.</li> <li>Olay ve durumları yorumlarken zaman ve mekânı gözardı eder.</li> <li>Özgür ifadeyi bir kenara bırakır, insan zihninin gücünü görmezden gelir.</li> <li>Stereotip yargılardan yola çıkar. Bu da bilimin ve insanın devre dışı bırakıldığı bir dünya anlamına gelir.</li> </ol> İnsanı sadece davranış ya da fiziksel değerler üzerinden anlamaya, açıklamaya çalışan tüm bilim dalları eksiktir. Determinizm, Romantizm, Rasyonalizm veya başka bir şey, hiçbir akım tek başına ortaya çıkmaz. Yani hayatın hiçbir noktasında<strong> Determinizm</strong> kuralı yoktur. Hiçbir kural sonsuza kadar devam etmez. Gelişebilir, eksilebilir, yok olabilir; hiçbir zaman tek başına kalmaz. Örneğin sadece Romantizmi savunmak makineyi, nesneyi, aracı, bilimi, bilgiyi görmezden gelmektir. Ya da sadece bilimi savunmak, gözlenebilirlik ve ölçülebilirlik ilkesiyle hareket etmeyi ister. Bu da zaman ve mekan algılarının aynı olduğunu savunmaktadır. Ancak zaman ve mekan her an birbirini etkiler. Orta Çağ'da bilim, sanat, edebiyat ve psikoloji gibi tüm alanlar Papa ve Kilisenin elindeydi. İnsanlar "Cennetten Toprak" vaadiyle kandırılıyordu. Amaç insanların aklını ve duygularını kullanmasının önüne geçmek, buna izin vermemekti. Çünkü eğer böyle olursa insanlarda aydınlanma hareketi başlardı. Neyse ki 17. ve 18. yüzyıllarda "Aydınlanma ve Akıl Çağı Dönemi" başladı. Böylece insanlar kendi akıllarını ve duygularını kullanarak özgürleşebileceklerini anlamış oldular. Bilimin gelişmesi insanlardaki algı ve deneyim gücünü arttırmış, kol gücü yerini makinaya bırakmıştır. Sosyal, siyasi ve kültürel gelişmeler, barışa ve huzura yeni kapılar açmıştır. Yönetenler ile yönetilenler arasındaki bilgi gücü arasındaki makas 17. ve 18. yüzyıldaki bilimsel gelişmeler ışığında daralmaya başlamıştır. Katolik Kilisesi tarafından "Dine Dayalı Yönetim Şekli" sarsılmıştır. Newton, Galileo, Kant, Descartes, Montesguio, John Lockie gibi felsefe ve bilim insanları daha eşitlikçi, özgür, bilimin, eğitimin ve aklın ön planda olabileceği bir Dünyanın varlığının mümkün olduğunun farkına varmışlardır. <img class="alignnone wp-image-54712" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/evrimagaci.org_public_content_media_78ba969edf0275bb638a194b7d914cce-300x169.jpg" alt="" width="724" height="408" /> Nitekim "Toplum Sözleşmesi" eseri halkın yönetimde söz sahibi olması gerektiğini savunan, "bağımsızlık" düşüncesinin insanlarda yer etmesinin yolunu arayan eserlerin başında gelir. Toplumun tüm katmanlarına yönelik bu eser, babadan oğula, vatandaştan devlete kadar her hiyerarşik kademede toplumsal birliğin savunması ve korunması vardır. Tüm bireyler başka insanların özgürlüğünü kısıtlamadan, kamu malına zarar vermeden her türlü düşünce ve eylemi yapmakta serbesttir. Toplum üyeleri özgürdür; kontrolsüz değildir. Düşünürler, din adamları, bürokratlar... Hiyerarşik düzende toplumu yöneten, şekillendiren, uyaran ve koruyan tüm insanlar belirli kuralları halka benimsetmeye, öğretmeye çalışırlar. Toplumun ve çağın kendi düşüncelerini kullanmalarına izin vermezler. Çünkü bu katmanlar kuralcıdır, sistematiktir, var olan şablonları üzerinden toplumu yeniden inşa ederler. Günün şartları ne olursa olsun, hangi ideolojik depremi yaşarsa yaşasın, hangi enkazın altında kalırsa kalsın <strong>Deterministler</strong> için sonuç değişmez. Yani aslında tüm düşünürler de bir deterministtir. Çünkü kendi bilgi ve birikimlerini tıpkı Monarşik sistemde olduğu gibi "babadan oğula" bayrak yarışı şeklinde kitaplarla, resimlerle, müziklerle, taş üzerine işledikleri tuallerle devam ettirirler. Peki bu doğru mu? <strong>Determinizm</strong> için doğru ya da ya yanlış demek, her alanda geçerli değildir. "Belirlilik" Dünyanın her zamanında ve mekanında geçerli değildir. Suya atılan bir taş, eğer suyun kaldırma kuvveti taştan ağır değilse suyun dibine iner; suyun gücü taşın kaldırma kuvvetinden fazlaysa taş su yuzeyinde kalır. Belirli bir kural da suyun kaldırma kuvveti için geçerli değildir. Madde ile insan karşılaştırması yaptığımızda da determinist ölçülerden bahsetmek mümkün görünmemektedir. Bu da demek oluyor ki; Determinist düşünce, her zaman içine su sızan bir kaptır. Hayatın hiçbir noktasında kesinlik yoktur. Dünyanın varlığını, başlangıcını, sonunun ne olacağını da tam olarak kestiremeyiz. Suyun kaynama noktası bugün 100°C ile ölçülebilirken, yarın elde edilebilecek başka bir sonuç buna itiraz edebilir. Bu da gösteriyor ki, determinizm esnek yapılı bir plates topudur. Toplumsal, dini, ekonomik, astronomik sonuçların hiçbiri için "kesin bu böyledir" demek determinist bakış açısıyla olayı yorumlamanın sonucudur. <img class="alignnone wp-image-54713" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/[email protected]" alt="" width="719" height="400" /> Peki hayat gerçekten Determinist midir? İşte bu sorunun kesin bir cevabı yoktur. Kamera hangi noktadan hayatı inceliyorsa olayın Determinist boyutu da oradan şekillenir. Determinizm aslında kurallar ve belirli ölçütleri baz alarak Dünyayı anlamaya ve açıklamaya çalıştığı için robotlara da benzetilebilir. Robotlar da renkli kaboloların birbirine bilgisayar sistemleri üzerinden bağlanmasıdır. Kırmızı kablonun yerini sarı kabloyla değiştirmek sistemi çökertir. Kuralların değişmesi de sistemin ve kimyanın devre dışı kalarak etkisini kaybetmesi anlamına gelir. Determinizm'i savunanlar aslında kendi özgür düşüncelerini tekelleştirerek başkalarının kendilerini yönetmenlerini isterler. Bu yüzden insanın hayal dünyasını zenginleştiren, sanatsal ve sezgisel her şeyin karşısında dururlar. Oysa insanı insan yapan duygularını da içine alarak deney ve gözlemin yanına hayal gücünün olduğu bir bileşkedir. Determinizm geçerli olduğu alanlar olduğu kadar; geçerli olmadığı yönler de mevcuttur. Hayatın her alanında <strong>ikicilik</strong> vardır. Soğuk - sıcak, savaş - barış, gündüz - gece, iyi - kötü... İkiciliğin olduğu yerde mücadele, kaos ve istikrarsızlık hakimdir. Determinizm de kendi ikiciliğini savunduğu için hiçbir zaman kendini belirli noktada konumlandıramamıştır.
Utanç verici bir durumla karşı karşıya kalan kişinin, etrafının kendisine yönelik dikkatini abartılı bir şekilde algılamasına, <strong>"spot ışığı etkisi"</strong> denir. Tüm gözlerin kendisinde olduğunu hisseden insan çekimser olmaya ve korku duymaya başlar. Yaptığı hatanın diğer insanlar tarafından nasıl algılandığını anlamak için etrafındaki insanların beyninin içine girer. Onların düşünceleriyle kendi düşüncelerinin yerini değiştirir. Kendisini <strong>"gözlemci"</strong> izleyicileri ise <strong>"suçlu"</strong> olarak görür. Gördüğü kurgusal ve önyargılı olduğu için düşünceleri şeffaflıktan ve doğruluktan uzaktır. Spot Işığı kendini en çok da suçluluk psikolojisinde gösterir. Genellikle toplum tarafından hoş görülmeyen, anayasal ve dini normların dışına çıkan her türlü davranış kişinin spot ışığı radarına takılmasına sebebiyet vermektedir. <h3>Peki spot ışığına kimler maruz kalır? İşte başlıca "Spot Işığı" kategorileri:</h3> <ul> <li>Toplumsal düzene zarar veren kimseler,</li> <li>İnsanın can ve mal güvenliğini tehlikeye atanlar,</li> <li>Siyasi ve devlet aleyhine çalışan suçlular,</li> <li>Dünya sağlığını tehlikeye atan ilaç üreticileri.</li> </ul> Spot ışığına maruz kalan kişiler genellikle toplum tarafından pek de davranışları onaylanmayan gruplardır. Kişinin psikolojik sıkıntılar yaşaması, alkol, uyuşturucu, sigara gibi zararlı ürünleri sık sık tüketmesi kişinin davranış bozukluğu yaşamasına sebep olmaktadır. Yaşadığı krizi atlatamayan insanlar çareyi bu tarz merdivenaltı ürünleri tüketmekte bulurlar. Bir süre sonra bağımlılık yapan bu ürünlerden kurtulmak isteyen "hasta"nın durumu ileride büyük felaketler için damla olmaktadır. <img class="alignnone wp-image-54590" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/MTTN-spotlight1-300x226.jpg" alt="" width="712" height="536" /> Spot ışığını üzerinde hisseden en kalabalık grup katil zanlılarıdır. İşledikleri suçun pişmanlığını hissetmemek için ışıklardan en çok kaçmak isteyen gruplardır. Çünkü spot ışığını üzerlerinde hissederler. Her an suçlarının gün yüzüne çıkacağı paniğiyle hareket ederler. Katil zanlılarının göze çarpan özellikleri şunlardır: <ol> <li>Göz temasından kaçınmaya çalışırlar.</li> <li>Vücutları titremeye başlar.</li> <li>Olayın konuşulduğu yerlerden uzak olmaya özen gösterirler.</li> <li>Konuşurken kulakları ve yüzleri kızarır.</li> <li>Cinayet konusuyla daha ilgili olmaya çalışır, olayla ilgileniyormuş hissi vererek üzerindeki şüpheleri gidermeye çalışır.</li> </ol> Spot ışığı insanın davranış şeklini ve arkasındaki niyeti okumaya çalışır. Olayın neden yaşandığını ışığıyla mercek altına alır. Mercek altına alınan insanın kendisine şu soruları sormasına neden olur: <ul> <li>Neden insanlar benden şüpheleniyor?</li> <li>Olayla ilgili suçluluk oranım ne kadar?</li> <li>Gözlerin benden uzaklaşması için ne yapabilirim?</li> <li>Olay anında yaşadığım psikolojik durum nedir?</li> <li>Işıkları nasıl döndürebilirim?</li> </ul> Spot ışığı insanın yaşadığı utanma nedenini öğrenmeye çalışır. Kişinin bu ışıktan kendini nasıl koruyabileceği ile ilgili tedavi yöntemleri uygular. Spot ışığı kişideki davranış bozukluklarını çözmeye çalışır. Bunu da kişinin bilişsel ve duygusal zekasının hangi seviyede olduğunu uygulayacağı tedavi yönteminin verdiği sonuçlar üzerinden çözümler. Tomografi yöntemiyle çektiği filmi izler ve filmle ilgili ana fikir oluşturur. Bulduğu sonuçları hastayla paylaşarak utanmanın önüne geçmeye çalışır. <strong>Spot Işığı Etkisi</strong> sadece kişinin psikolojik durumu ya da bireysel tutumlar izerinden okunamaz. Kişinin yaşadığı toplum üzerindeki davranış algı biçimleri de burada etkilidir. Her kültür aynı zamanda kendi davranış kalıplarının oluşturduğu ortak değerlerin etkisiyle şekillenir. Yani her spot ışığı kültürden kültüre değişiklik de gösterir. Örneğin Türk kültüründe "bayrak" kutsaldır. Bayrak uğruna ölmek o millet için en yüce duygular arasındadır. Buna karşın askerden kaçmak, savaştan korkmak Türk Milleti açısından utanılacak bir davranıştır. Bu davranışı sergileyen insan dışlanır, ötekileştirilir. Bu da kişinin utanmasına ve insanların gözünde küçük düşmesine yol açar. <img class="alignnone wp-image-54591" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/Spotlight-effect-300x200.jpg" alt="" width="719" height="479" /> Spot ışığını tek bir renk üzerinden okumamak gerekir. Siyah, beyaz, gri, kırmızı, turuncu vb. birçok davranış spot ışığı radarına takılabilir ya da takılmayabilir. Bunu belirleyen geleneksel kalıp yargılarla yoğrulur. Amerika'da her ailenin ve çocuğun silah taşıması normal karşılanırken; Türkiye'de ruhsatsız silah taşımak suçtur ve yaptırımları vardır. Her kültür ve millet geçmişten gelen örf ve adetlerini benimser. Çoğu kez amacını ve sebebini filtrelemeden kullanır. Ancak <strong>Evrensel Spot Işıkları</strong> da vardır. Bu ışıklar tüm dünya tarafından kabul edilen, BM, AB, NATO gibi küresel çaplı örgütlerin sunduğu spot ışıklardır. Ülkeden ülkeye veya bölgeden bölgeye değişiklik göstermez. Görüldüğü gibi spot ışıkları ne tam olarak karakteristik ne de basbayağı esnektir. Işığın yönüne ve kimyasına göre değişiklik gösterir. Zaman ve mekan aşımına uğrayarak farklı değerlere de girebilir.
<strong>Malthus</strong> tarafından ortaya atılan teori, artan nüfusun, tarımsal üretim kapasitesini aşacağı tahminine dayanır. Malthus’a göre insan nüfusu, geometrik olarak (her 25 yılda kabaca 2 katına çıkar) büyümektedir oysa gıda üretiminin artışı aritmetiktir ve bu iki gelişme trendi bir noktada kıtlığa yol açacaktır. Malthusa göre nüfus artışı hızı ile tarımsal üretim doğru orantılıdır. <img class="alignnone wp-image-54479" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-19-2-300x157.jpg" alt="" width="770" height="403" /> Teorinin amacı nüfus artış hızını azaltmaya yönelik politikaların devreye sokulmasını sağlamaktır. Burada özellikle nüfustaki doğum kontrol oranını arttırmayı amaçlar. İnsanların birtakım arzularının esiri olmamaları gerekmektedir. Burada özellikle günümüzde teknolojinin gelişmesi, ekonomik durumlar göz önüne alınarak nüfus artış hızları kontrol altında tutulmalıdır. Tarımsal üretimde yaşanan aksaklıklar, ürünlerin ilaçlama yoluyla genetiğinin oynanması gıda üretiminde Dünya'da yaşanan krizler dikkate alınarak hareket edilmelidir. Hane sayısının fazla olduğu ailelerde yaşanan krizlerden bazıları şunlardır: <strong>1.Sağlık</strong> Her insan doğumdan ölüme kadar <strong>yaşama hakkı</strong>na sahiptir. Sağlık ihtiyacı sadece<strong> fiziksel</strong> olarak değil <strong>zihinsel</strong> ve<strong> duygusal</strong> olarak da karşılanmalıdır. Hane sayısının fazla olduğu, çok çocuklu ailelerde genellikle huzursuzluk, plansızlık ve günü kurtarmaya yönelik politikalar yürürlüktedir. Her çocuk sigorta hakkından, hastane hizmetinden gerektiği ve eşit şekilde yararlanmak zorundadır. Günümüz kapitalist sisteminde de sağlık da artık belirli ücretler sayesinde kaliteli olabilmektedir. Bu nedenle ebeveynler aileye başka bir çocuk dünyaya getirmeyi düşünürken kaliteli beslenme durumunu da gözden geçirmek zorundadır. <img class=" wp-image-54480" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/Healthcare-300x200.jpg" alt="" width="807" height="538" /> <strong>2. Eğitim</strong> İnsanlar "beşikten mezara kadar" bilgi sahibi olma, o bilgileri gündelik yaşamda kullanma yoluyla hareket ederler. İnsan sağlığının temeli de <strong>eğitim</strong>den geçer. Ancak eğitimli insanlar nasıl sağlıklı kalacaklarını anlayabilir. Sadece İlkokul eğitimi görmüş bir insanla, iyi bir üniversite eğitimi almış insan arasında bilgi ve deneyim açısından kültürel, sosyolojik, psikolojik açıdan gözle görülür bir makas farkı bulunur. Her aile çocuğunun eğitimini tıpkı sağlıkta olduğu kadar düşünmeli ve buna göre de hareket etmelidir. Maalesef günümüzde eğitim seviyesi düşük ailelerin çocukları daha fazladır. Oysa eğitim seviyesi yüksek kesimlerin hane içindeki bireylerin sayısı az ve eğitim seviyeleri yüksektir. Bu durumda hane içindeki bireylerin sayısı arttıkça, eğitim seviyesi düşmektedir demek mümkündür. Burada çarpık bir piramit sistemi vardır. Her aile eğitim geleceğini, mali şartları göz önünde tutarak planlanmalıdır. Aile üyelerinin artması, eğitime gereksinim duyan insanların sayısının da artması gerektiği sonucunu doğurur. <img class=" wp-image-54482" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/3837-1-1080x675-1-300x188.jpg" alt="" width="724" height="454" /> <strong>3.İstihdam</strong> <strong>İstihdam</strong> konusu bulunulan ülkenin jeopolitik, coğrafi ve yeraltı zenginliklerinin oranıyla belirlenebilir. Devletler burada nüfusu arttırmaya yönelik politikalar izlemediği takdirde istihdam olanağı ülkenin zenginliği açısından sınıfta kalmış demektir. Sağlıktan ticarete, güvenlikten eğlence sektörüne kadar tüm iş kollarında belirli bir iş gücü ve bu gücü sağlayacak işçilere ihtiyaç vardır. Sanayide veya eğitimde insan gücüne duyulan ihtiyacın oranları değişiklik gösterir. Sanayideki açık eğitimdeki açıktan daha fazladır. Buna rağmen istihdam alanında sıkıntı yaşamayan, dengeli kadın - erkek nüfus dağılımı olan ülkelerde doğan çocuklar <strong>"çocuk işçi"</strong> sınıfına giremeyecekleri için sıkıntı yaşarlar. İstihdam konusunda gelecek nesilleri ve dönemleri de düşünerek hareket edilmelidir. <strong>Nüfus politikaları</strong> devlet yetkilileri tarafından takip edilmelidir. <img class="alignnone wp-image-54484" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/galleryhandler-300x169.jpg" alt="" width="714" height="402" /> Malthus tarafından nüfusu azaltmaya yönelik politikalar günümüzde pek de dikkate alınmamaktadır. <strong>TÜİK</strong> verilerine göre, Dünya nüfusu 1999 yılında 6 milyara ve 2011 yılında 7 milyara ulaştı. Bu yıl, kasım 2022 tarihinde dünya nüfusunun 8 milyara ulaşacağı tahmin ediliyor. <strong>UNFPA</strong>, ideal bir dünyada haklar ve seçeneklerle güçlendirilmiş daha sağlıklı toplumlar için 8 milyar insanın, 8 milyar fırsat anlamına geleceğine vurgu yapmaktadır. Görüldüğü üzere toplumlar pek de geleceğe yönelik planlar yapmadan, nüfuslarını arttırmaya devam etmektedir. Salgın krizlerinin, enerji, sağlık ve ekonomi gibi alanların son durumunu da göz önüne alarak rahatlıkla söyleyebiliriz ki; nüfus artışı, Dünya geneli bu hızla devam ederse, ekonomik krizler artarak devam edecek kontrol altına alınamayan doğum oranları küresel krizlerin kaynağı olacaktır.
İnsanlar, hayatlarını yaşama, gelişme, büyüme ve üreme olmak üzere dört temel ihtiyaç üzerine inşa ederler. İnsanlığın gelişimi öncelikle "hayatta kalma" stratejisi dikkate alınarak kurgulanmıştır. Hem doğanın olanaklarını hem de kendi araç-gereçlerini temin etmek için kendi olanaklarının yetersizliğini fark ettiklerinde bu eksikliklerini gidermeye çalıştılar. Bunun temel yolu da ailedeki üyelerin sayısını arttırmaktı. İnsanlar çoğaldıkça Dünya üzerine dağılım arttı. Daha sonra da Kristof Colomb gibi kaşifler Amerika'yı keşfetti. Yavaş yavaş kıtalar, bölgeler ve şehirlerle ilgili bilgilenme, araştırma ve öğrenme yolları arandı. Ancak en önemli şeyin ise "insan yönetimi" olduğunun farkına vardılar. Çünkü insan kendi iradesi ile kararlar alabilen, bedensel ve zihinsel gücünü kullanabilmesi yönüyle diğer hayvan ve bitki gibi diğer canlılardan farklı özelliklere sahipti. İnsan nüfusu arttıkça aynı düşünceyi paylaşan ya da farklı düşüncelerde olan insanlar için anlaşma zemininin sağlanması gerekiyordu. Bunun çözümünü de geçmişten günümüze en popüler dört yönetim biçimini olan monarşi, oligarşi, teokrasi ve demokrasiyi ortaya atmakta buldular. Peki bu yönetim biçimlerinin özellikleri nelerdir, gelin beraber inceleyelim. <strong>1) Monarşi Özellikleri</strong> Adını "mono" kökünden alan, tek kişinin devleti ve milleti yönettiği yönetim sistemidir. <strong>"Babadan oğula"</strong> geçen bir taht sistemi vardır. Monarşi denildiğinde ilk akla gelen mutlak monarşidir. Mutlak monarşide otorite bir kralın ya da imparatorun elindedir. Yasama ve yürütme gücünün bir kişide toplandığı devlet düzeni anlamına gelir. Saltanatın başka bir adı olan monarşik yönetimde seçim dışı yöntemler kullanılır. Monarşinin diğer yönetim biçimlerinden ayrıldığı en önemli nokta monarşik yapıdaki hükümdarın yetkiyi ömür boyu elinde bulundurmasıdır. <strong>"Tek Adamlılık"</strong> denilebilecek bu sistemde hükümdar hukuktan sağlığa, tarımdan teknolojiye kadar tüm alanlarda söz sahibi olan tek kişidir. Ayrıca Monarşi kendi içinde de birtakım kollara ayrılmaktadır. Günümüzde birçok ülkede bu yönetim biçimi devam etmektedir. Monarşi ile yönetilen ülkelerden bazıları aşağıdaki gibi sıralanabilir: <ul> <li>Avustralya: Anayasal monarşi</li> <li>Katar: Mutlak Monarşi</li> <li>İspanya: Meşruti Monarşi</li> <li>İsveç: Meşruti Monarşi</li> <li>Japonya: Meşruti Monarşi</li> <li>Danimarka: Meşruti Monarşi</li> <li>Norveç: Meşruti Monarşi</li> <li>İngiltere: Meşruti Monarşi</li> <li>Malezya: Federal Meşruti Monarşi</li> <li>Nepal: Meşruti Monarşi</li> <li>Yeni Gine: Meşruti Monarşi</li> <li>Suudi Arabistan: Mutlak Monarşi</li> <li>Tayland: Meşruti Monarşi</li> <li>Umman: Meşruti Monarşi</li> <li>Ürdün: Parlementer Monarşi</li> <li>Vatikan: Seçime Dayalı Mutlak Monarşi</li> <li>Yeni Zelanda: Meşruti Monarşi</li> </ul> <img class="alignnone wp-image-54051" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/Adsiz-tasarim-5-300x169.jpg" alt="" width="737" height="415" /> <strong>2) Oligarşi Özellikleri</strong> Oligarşi yönetimleri ilk defa M.Ö. 4. yüzyılda Atina tarafından kabul edilmiştir. Belirli bir grubun, zümrenin kararları doğrusunda yönetilen diğer bir yönetim biçimidir. Bu yönetimde küçük bir grubun yönetimi ele almasını ifade eder. Oligarşi dilimize Fransızcadan geçmiştir. ''Oligo'' Yunancada az demekken, ''arkhein'' ise yönetmek anlamına gelmektedir. Günümüzdeki meclise benzetilebilecek bu sistemde son karar grup üyelerinin oyu göz önüne alınarak kararlaştırılır. Geçmişte Roma ve Yunanistan Oligarşi ile yönetilen devletler arasındaydı. Günümüzde kullanılmaya devam eden ülkeler ise aşağıdaki gibi sıralanabilir: <ul> <li>Suudi Arabistan</li> <li>Suriye</li> <li>Küba</li> <li>Cezayir</li> <li>Irak</li> <li>İran</li> </ul> <img class="alignnone wp-image-54052" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-12-2-300x168.jpg" alt="" width="754" height="422" /> <strong>3) Teokrasi Özellikleri</strong> Teoloji isminin kökünden gelen bu sistem, Tanrı'nın kuralları dikkate alınarak karar verilen yönetim biçimidir.Teokrasi, Yunancada yer alan “theokratia” kelimesinden türemiştir. Bu kelime Yunancada <strong>''tanrı düzeni''</strong> manasına gelmektedir. Merkezinde dini ölçüleri barındırır. Dinin emrettiği kurallar üzerine kurulur. İslamiyet'te helal-haram, Hristiyanlık'ta haç çıkarma, vaftiz gibi başlıca kavramlar bu yönetim biçiminde büyük rol oynar. Bu yönetim siyasal düzeni sağlayan unsur Tanrı 'nın emir ve yasaklarıdır. Yönetim biçimi ve düzeni toplumun her katmanında bu <strong>"tanrı bilinci"</strong> üzerinden oluşturulur. Bu yönetim biçiminin kullanıldığı başlıca ülkeler şunlardır: <ul> <li>Vatikan</li> <li>İsrail</li> <li>İran</li> <li>Afganistan</li> <li>Moritanya</li> <li>Pakistan</li> <li>Suudi Arabistan</li> <li>Endonezya</li> </ul> <img class="alignnone wp-image-54053" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/theocracy-300x161.jpg" alt="" width="721" height="387" /> <strong>4) Demokrasi Özellikleri</strong> Demokrasi<strong> "halk yönetimi"</strong> anlamına gelmektedir. Seçimde halkın oylarıyla görev başına gelen temsilcileri ifade eder. Yönetim belirli sürelerle farklı kişiler tarafından değiştirilerek devam eder. Son sözü söyleme hakkı halka aittir. "Eşitlik" ilkesini savunur. Demokrasi, toplumu oluşturan tüm bireylerin, devlet politikasını şekillendirmede ve yönetimde söz sahibi olduğu temeline dayanır. Yunanca ''dimokratia'' kelimesi, halk zümresi anlamına gelen ''dimos'' ve iktidar anlamına gelen ''kratos'' kelimelerinin birleşimi ile oluşmuştur. Halkın oylarıyla seçilen iktidar belirli dönem için koltukta kalır. Demokrasinin kendi içinde beş farklı biçimi bulunmaktadır. Bunlar; <ul> <li>Klasik demokrasi,</li> <li>Koruyucu demokrasi,</li> <li>Kalkınmacı demokrasi,</li> <li>Liberal demokrasi,</li> <li>Sosyal demokrasi'dir.</li> </ul> <img class="alignnone wp-image-54054" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-13-1-300x168.jpg" alt="" width="761" height="426" /> Geçmişten günümüze en çok kullanılan yönetim biçimleri yukarıdaki gibidir. Yönetim biçimlerinin sadece insanlar üzerinden okumak da mümkün değildir. Her tarihi çağ, kendi yönetim biçimini ilgi, gereksinim, güç ve oy çokluğu gibi belirleyici unsurlar dikkate alınarak kurgulamıştır. Yönetim biçimini etkileyen sadece tarih, ekonomi, coğrafya ve siyaset değildir. Yönetim biçimleri tüm unsurların olumlu ve olumsuz katkılarıyla oluşmaktadır. Günümüzde de her ne kadar evrensel barış sağlamak amacıyla hükümetler, devletler ve devlet adamları yönetim biçimlerini sürdürmeye devam etseler de maalesef hiçbir yönetim biçimi bunun için yeterli olmamaktadır. Çünkü günümüzde yönetim biçimi sistemleri dezenformasyona uğratılmakta, bu yüzden de devlet yönetimleri kargaşa ve kaosla sürdürülmektedir.
<strong>Kült</strong>; hakim dinsel anlayışlardan ayrılarak, yeni bir inanç sistemi oluşturmuş sapkın sosyal grupları tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Kült terimi, Latince <strong>“ibadet”</strong> anlamına gelen cultus kelimesinden türetilmiş ve ilk olarak 17. yüzyılda kullanılmıştır. Latince<strong> “cultus”</strong> kelimesi ise toprağı ekip biçmek anlamına gelen <strong>“colere”</strong> fiilinin sıfat halidir. Kültler insanların kendi duygu ve düşünceleri, meditasyon uygulamaları, hayatı kendi zihinsel bakış açılarıyla ortaya çıkan toplumsal grup yapılarının oluşturduğu yapılardır. Mezhepler, Katoliklik, Kiliseye Bağlılık kültlerin etkisiyle ortaya çıkmıştır. Kültler katı kuralları içinde barındıran, bağlılık gösteren herkesin sorgusuz- sualsiz itaat ettiği gruplardır. Bu yönüyle taassup da içerir. Kült grubunun özellikleri şunlardır: 1) Grup üyeleri kültün egemenliğini kabul eder. 2) Grup kurallarının dışına hiçbir üye çıkamaz. 3) Grup liderlerinin özel güçlerinin olduğuna inanılır. 4)İş hayatı, giyim tarzı, sosyal yaşam, ekonomik kıstaslar başta olmak üzere toplumsal tüm tabakaların sınırları çizilmiştir. 5) Grubun sadık insanları hayatlarının merkezine kült kültürünü koyarlar. Bu üyeler kült dışında hayatın olmadığını veya hayatın kült dışında anlamsız olduğunu düşünürler. <img class="alignnone wp-image-53535" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-2-23-300x187.jpg" alt="" width="691" height="431" /> Kültlerin temelini kültür ve sosyoloji oluşturur. Çünkü kült, geleneksel ve toplumsal normların etkisiyle oluşur. Her insan belirli bir çevrede doğup büyüdüğü için külte ait ilgi bilgiler toplumun en küçük yapısı aileden başlayarak oradan çevresel etkileri de içine alır. Anne ve babanın dini hayatı, ibadet şekli de babadan oğula, anneden kıza döngü şeklinde geçer. Kült dışarıya kapalı olması, kendi sistematik sınırlarının dışına çıkmaması nedeniyle yenilikçi ve gelişimi de reddeder. Kültün kelime kökünden de anlaşılacağı üzere kendi toprağına neyi ekerse insan mahsulü de gelecekte kendi karakterinin benzer meyvesini yer. Maddi ve manevi değerlerin tümünden oluşan kültür kendi kültünü de oluşturur. Tarihi ve dini açıdan değerli olan, geçmişten günümüze <strong>"korumalı"</strong> olarak gelen, miras olarak görülen tüm eserler de kültün bir yansımasıdır. Din adamlarının, siyasi kimlik sahibi olan devlet adamları veya sanatsal ve yazınsal olarak büyük eserler üretmiş şahsiyetlerin de yarattıkları, ortaya koydukları ürünler bir süre sonra kalıcı hale gelip <strong>"dini bir eser"</strong> kıvamına gelebilir. Bir portrenin, heykelin, fotoğrafın zaman içinde efsanevi nitelik kazanarak ibadet edilen tabular haline gelmesi mümkündür. İnsan eliyle yapılan mozaikler, heykeltıraşlar, resimler de zamanla insan ruhundaki duygularda önce bir hareketlenmeye, oradan da insanın ruhunda kalıcılığı sağlayan <strong>"marka"</strong> haline gelebilirler. İnsan yaratılış gereği inanç sistemini içinde barındırdığı için, bu inanç kendini<strong> "ibadet şekilleri"</strong> üzerinde göstermeye çalışır. Kartopu şeklinde süreklilik kazanan davranışlar bir zaman sonra ibadet şekline bürünür. <img class="alignnone wp-image-53539" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/qh1ve8ncxzxlfiy9aauw-300x194.jpg" alt="" width="744" height="481" /> Kült içine girmek kolay olduğu kadar oranın dışına çıkmak bir o kadar zordur. Çünkü burada <strong>"grup kültü"</strong> denilen olgu vardır. Buradaki üyeler zamanla davranışları alışkanlık kazanır. Bir süre sonra da eleştirme ve sorgulama yeteneğini kaybeden insan oranın kalıcı bir üyesi olurlar. İbadetler de bir süre sonra insanlarda kalıcılık ve egemenlik kurar. Böylece insanlar yaşam deneyim alanlarını kült üzerine temellendirir.
Zihin kuramı ya da zihin teorisi en basit tanımı ile başkalarının duygu, bilgi, inanç, niyet ve zihinsel durumlarını farkında olup nasıl düşüneceklerini tahmin etme becerisidir. Karşınızdaki insanın yapacağı davranışı tahmin etmek sanırım hepimizin isteyeceği yeteneklerin başında gelmektedir. Sosyal yaşamda, aile grubunda ya da arkadaşlarla gidilen bir akşam yemeği restoranında bu zihin teorisine sık sık başvururuz. Çalıştığınız şirketin farklı departmanlarında çalışan insanlarla bir araya geldiğiniz akşam yemeklerinden birini düşünün. Beyaz örtülü geniş masa, son derece lüks pahalı çatal- bıçaklar, takım elbiseli beyefendiler, rengarenk giyimleriyle göz kamaştıran kadınlar, ortada da şirketin patronu... Böyle masada oturmayı kim istemez ki! Ancak o da ne? Arkadaşlarınızın zihnini okumaya başladığınızı fark edebilmeyi ister miydiniz? Masalarda sizinle aynı departmanda çalışan insanların sizleri kötü göstermeye, prestijinize zarar vermeye, geçen hafta başarısız olduğunuz büyük uluslararası projeyi küçümseyen konuşmalara şahit oldunuz. Yani tam anlamıyla beyninizden vurulmuşa döndünüz neler hisseder, hangi hareketlerde bulunurdunuz? <img class="alignnone wp-image-53213" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-5-10-300x150.jpg" alt="" width="958" height="479" /> Zihin teorisine en pek başvurduğumuz zaman, sosyal ilişkilerde bulunduğumuz mekanlardır. İnsanlarla ister - istemez iletişim kurar, karşılıklı yaşam deneyim alanı oluştururuz. Sosyal yaşamımız içinde zihin teorimiz sadece <strong>"tahmin etme</strong>" işinizi salt şeklide yapmaz. Yaşımız, deneyimlerimiz, ruh halimiz de zihinsel teorimize etki eder. Geçmişte yaşadığımız iş deneyimleri, eğitim deneyimleri ve sosyo-kültürel yaşantılarımızın bellekte biriktirdiği olgular zihin teorimizin birikimini oluştururlar. Kimi zaman olayları önceden tahmin eden, bilen kişilere karşı şaşkınlık ve derin saygılar oluştururuz. Bu tahminde bulunan insanların doğru süreçleri bilmesi bizim tuhafımıza gidebilir. Onları gözümüzde "<strong>ermiş, derviş</strong>" konumlarına getirebiliriz. Ancak bunun dini bir yönü yoktur. Burada sezgiler ve bilgilerin getirdiği yoğunlaşmalar sonucu oluşan, deneyim ve gözlemle fark edilen eylemlerin tezahürü vardır. Zihin teorimizin tahmin etmekte geç kaldığı, yaşanılabilecek olumsuz olayların önüne geçilemediği doğal süreçlerle de maalesef karşı karşıya kalabiliriz. Örneğin depremlerin, maden facialarının yaşandığı durumlarda. İş alanlarında yapılan önlem alıcı çalışmalar da bazen facianın önüne geçemeyebilir. Bir mühendis her ne kadar madencilik alanında tüm bilgi birikimlerle de işini doğru yapsa da; işçilerden birinin yaptığı hata, yanlış kablo bağlamı, yanlış düğmeye basması, geç kalmalar... <img class="alignnone wp-image-53214" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-6-9-300x168.jpg" alt="" width="1046" height="586" /> Tüm bunlar ve daha fazlası iş krizlerinin yaşanmasına sebebiyet vermektedir. <strong>Bartın şehrinde yaşanan maden faciası</strong> da bunun en yakın zamandaki örneklerinden. Tüm kontroller sağlanmış da olsa aniden gerçekleşen komplikasyon büyük patlamalara neden olabiliyor. Tabii bu tarz kazalar da başka sebeplerin de incelenmesi gerektiğini, olayın iç yüzünün de tüm yönleriyle araştırılması gerektiğini biliyoruz. Kim durumlarda zihin olacakları tahmin de etse; son virajda bizim eyleme geçmekte cesaret gösteremememiz de faktörlerden biridir. Hayatta hangi durum veya olaylarla karşılaşırsak karşılaşalım zihin teorimize başvururuz. Çünkü her ne kadar tahmin etme noktalarında etkisiz de kalsak her zaman belirli sonuçları göze alarak hareket ederiz. Zihin teorimiz de bizim eylemlerimizin çıkış noktasıdır. Tahmin etmeden, belirli önlemleri almadan evimizden dışarı dahi çıkmayız. En basit örnek olarak evimizde çıplak ayakla gezerken yalın ayak gezebiliriz; ayakkabısız dışarı çıkmayız. Bunun nedeni ayaklarımızın zarar göreceğini, hatta olacak olana davetiye çıkardığımızı biliriz. Geçmişimiz, şu anımız ve geleceğimiz üzerinde ne kadar tahmin etmeye çalışırsak çalışalım zihin teorimizin etkisinden ve onun bizi etkilemesine fırsat vermeden duramayız. Her eylemimiz zihinsel teorimizin kaynağından ağza akar.
Çocukluktan hayatımızın sonuna kadar, yaşadığımız her olayda her zaman için mutluluğa ulaşma arzusunu taşırız. Yaşadığımız olumlu - olumsuz olayların hepsinin sonunda yaşadıklarımıza karşı aradan ne kadar zaman geçerse geçsin hep o geçmiş anımızı tebessümle yad ederiz. Sevgilimizi, ailemizi, çocuğumuzu kaybetmeyi hiçbirimiz istemeyiz. Telefonunuz çalsa, en yakınlarınızdan birinin şu anda yoğun bakımda olduğu haberi gelse, ölüm riskinin olduğu bilgisi paylaşılsa ne hissedersiniz? Sanırım yüzünüz kızarır, elleriniz titremeye başlar, hemen olay yerine gitmek için oradan oraya koşuştururdunuz. Durumun en kötüsünü senaryo ederek yolumuza devam edelim. Akrabanızın ölüm haberi geldi. İçiniz paramparça bir şekildesiniz. Aradan zaman geçti. Yakınınızı toprağa gömdünüz. İşte her şey olayın olgunlaşmaya başladığı evrede gerçekleşiyor. Yaşayacağınız olumlu - olumsuz noktaları ne kadar yoğun yaşarsanız yaşayın <strong>hedonik adaptasyon</strong> sonucu eski yaşantınıza geri dönüyorsunuz. Yine gündelik yaşamın içine girerek kahvaltı yapıyorsunuz, işinize gidiyorsunuz, çocuklarınızla ilgileniyorsunuz. Bu arada çevrenizdeki insanlar sizleri teselli etmeye çalışıyor, geçmiş olsun dileklerinde bulunuyorlar. Bir şekilde sizler de yaşadığınız acı durum hangi seviyede olursa olsun, insanların sizlerle iletişim kurması, yine iş hayatınızdaki semptomlarla alakalı sorular sorması sizin psikolojinizi rahatlatır, nabzınızın seviyesi normal dalgalanmalara geri döner. <img class="wp-image-52849 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-5-7-300x166.jpg" alt="" width="1044" height="578" /> <strong>Hedonik adaptasyonun temeli, insanın gereksinimini olan temel mutluluk düzeyine kişiyi geri döndürmesidir. </strong>İnsan hayatı uzun süreli acıları kaldıramaz. Bu nedenle içinden çıkılmaz dediği, dünyasının başına yıkıldığını düşündüğü başından geçen tüm sancılı süreçleri atlatır. Bu sözcük grubunun bir diğer karşılığı da adaptasyondur. Adaptasyon da kişinin veya canlının yaşadığı hapitata, doğa olaylarına karşı uyum sağlaması, gerektiğinde tedbir almasıdır. İnsan hayatının fıtratında mutlu olmak, teselli aramak her zaman aranılır. Hedonik adaptasyon da kişinin bu ihtiyacının karşılanmasının çeşitli yollarını ifade eden bir olgudur. İnsan olarak hedonik adaptasyon olmadan yaşamımızı sürdüremez, hayatta kalmayız. Bu yüzden hedonik adaptasyon temel ihtiyaçlarla kişiye zevk veren doğal isteklerin karşılıklı ilişkisini inceleyen sosyal ve bilimsel alanlardan biridir. Beslenme, barınma, korunma ve üreme insanların temel fizyolojik ihtiyaçlarının olduğu basamaklardır. İnsan bu fonksiyonları yerine getirirken de hedonik adaptasyon gerçekleşir. Örneğin üremenin sağlanması için kadın ve erkek cinsel ilişki sürecine girer. Bu süreç kadın ve erkek partnerler için hedonik adaptasyonun uç bir örneğidir. Çünkü birleşme sırasında çok güçlü ve tutkulu hedonik süreç oluşur. Daha sonra karşılıklı adaptasyona döner. Hedonik adaptasyon sadece bireysel tatmin noktasında değil, toplumsal mutluluğu da tetikleyebilir. Yardıma muhtaç birinin sıkıntısını gidermek,bir hastanın hayatta kalmasını sağlamak adına kan bağışında veya böbreğini vermek bu kategorinin içinde yer almaktır. Böbreğini veren kişi, başka bir insanın hayatta kalmasına yardımcı olduğunu düşünür, kendi kanının başka bir kanda dolaşmaya devam edeceğini düşünerek kendini tatmin etme yoluna gider. Böylece kendi mutluluğunu başka insanların da paylaşabildiğini görerek sadece kendisinin hissedebildiği, kendince yüce bir duygu olan, ütopik düzlemde kendini görmeye başlar. Bu noktada olan insan kendini yükseklerde görür. Kendini göklere çıkarır. <img class="wp-image-52850 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-6-8-300x139.jpg" alt="" width="1057" height="490" /> Hedonik adaptasyon insanın sosyal bir varlık olmasının getirdiği sonuçlardan biridir. Diğer insanların varlığı, kişi diğer insanlar onu bilmese de insan için bir hedonik adaptasyon oluşturabilir. İnsan fıtratı yalnızlığı kaldıramaz. Her zaman için kendini sürünün içinde görmek ister. Topluluk içinde olmak insana güven, sevgi, yardımlaşma, korunma gibi temel duyguların içinde olduğunu hissetme gücünü verir. İnsan yaşadığı çevrede kendi kabuğuna çekilerek yaşayan kaplumbağa olamaz. Kaplumbağa yavaş hareket ederek yol alabiliyor; insan yavaş hareket etmeyi göze alamaz. Çünkü dünya "<strong>haz ve</strong> <strong>hız</strong>" çarkının işlediği bir makara sistemiyle dönmektedir. Haz ve hız çarkının esiri olan insan da ister istemez bir süre sonra mutluluğu ararken ve mutluluğun peşinden koşarken bulur kendini. Nasıl ki; fizyolojik gereksinimler varsa mutluluk da kendine bir dünya yaratır. Ondan sonra da o coğrafi çevreye adapte olarak önce hayatta kalmayı öğrenir, sonra da kendini ve çevreyi keşfetmenin yollarını bulmanın peşine düşer. Yolda karşılaştığı doğa üstü sıkıntılar, zorluklar onu yıldıramaz. Bilakis daha da güçlenerek dikenlerin ardından sıyrılır. Asıl mutluluğun kişinin kendini bilmekte ve kendini bulmakta olduğunun farkındalığıyla cesur adımlarla yoluna devam eder. Hedonik adaptasyon kendi mutluluğunu bulmak isteyenlerin, kendini kaybettiği noktadır.
Bugün Dünya Kız Çocukları Günü, her yıl 11 Ekim'de dünya çapında kutlanan bir gündür. 2012'de Birleşmiş Milletler tarafından alınan bir kararla, kız çocuklarının cinsiyetlerinden ötürü maruz kaldığı eşitsizlik konusundaki farkındalığın artırılması amacıyla kutlanmaya başlanmıştır. Günümüzde kadın - erkek eşitsizliğinin tartışıldığı ortamda bu tarz bir kutlamanın aslında olmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu kutlama da aslında arka planda ayrıştırmanın, ötekileştirmenin, kutuplaştırmanın bir tezahürüdür. Her ne kadar "<strong>eşitsizlik</strong>" kavramına dikkat çekmeye çalışılarak toplumsal farkındalığa dikkat çekmek için de olsa bu yanlıştır. Çocukların bilinçaltına bu tarz mesajlarla, o masum, sevecen, iyilik ile kötülüğün dahi bilinmediği hayal dünyalarına bu tarz mesajlar iletilmemelidir. Böyle davranışlar "çocuklar" üzerinde karşı cinse yönelik kıskançlık, kargaşa tarzı duyguların o temiz kalpleri lekeleyebileceğini düşünüyorum. Böyle bir gün yerine "<strong>Dünya Çocukları Günü</strong>" kutlamaları yapmak daha doğru bir harekettir. Bunu böyle dile getiriyorum. <img class="alignnone wp-image-52439" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-2-10-300x140.jpg" alt="" width="939" height="438" /> <h3>Böyle düşünmemin nedenleri ise şunlardır:</h3> 1) Çocukların dili, dini, ırkı üzerinden tartışma olmaz. 2) Çocukların mutluluğu kız- erkek kategorisine göre ayrıştırılamaz. 3) Çocukların hayatları, bilgileri üzerinden değil, hayal güçleri üzerinden anlaşılmaya çalışılır. 4) Dünyanın neresinde ve hangi dine, ailevi kültüre mensup olursa olsun her çocuk bir millet vatandaşı değil, <strong>"dünya vatandaşı"</strong>dır. 5) Çocuklar üzerinden eşitlik terazisi kurmak yanlıştır. <strong>BM'in uygulamaya koyduğu bu uygulamanın yürürlükten kaldırılması gerekir</strong>. Evlilik, beslenme, yasal haklar, Medeni Kanun gibi kurallar erkek ve kadın için de geçerlidir. Bunlar her iki tarafın birbirlerine karşı hak ve sorumluluklarıdır. <img class="alignnone wp-image-52440" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-1-10-300x209.jpg" alt="" width="911" height="635" /> Günümüzde özellikle Türkiye'de ülkenin doğu bölgeleri gibi şehirlerin bazılarında kız çocukları maalesef "<strong>geleneksel</strong>" törelerin bazı kurallarının maruz kalarak okula gitmemektedir. Aile dinamiklerine maruz kalan kız çocukları evlerde boşa zaman tüketmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın verilerine göre, 2012-2013 eğitim öğretim yılında yüzde 98,9 olan kız çocuklarının okullaşma oranı, 2020-2021 eğitim öğretim yılında gerileyerek yüzde 93.1 olarak gerçekleşti. Bu durum gelecek açısından, eğitim düzeyinin piramidindeki taban için hiç de iç açıcı durum değildir. Tarihin karanlık devirlerinde kız çocukları insan olarak görülmüyordu. Hz. Muhammed( s.a.v) önceki döneme bu gibi sebeplerden ötürü "<strong>Cahiliye Devri</strong>" denilirdi. Başta kız çocuklarını diri diri toprağa gömme olmak üzere birçok insanlık dışı davranış da sergilenmekteydi. Oysa İslam dininde kadın kutsaldır. Bu durum bir takım hadislerle ve ayetlerle de belirtilmiştir. Müslüm Birr 149. hadisine göre <strong>"Sizin en hayırlınız kadınlarına en iyi şekilde davrananlarınızdır.''</strong> denilmiştir. " Aynı zamanda yüce peygamberimiz kadınlar için "Kadınlar size Allah'ın bir emanetidir." demiştir. Görüldüğü gibi kadın hakları riayet edilmesi gereken önemli hususlardan biridir. <img class="alignnone wp-image-52441" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-3-11-300x200.jpg" alt="" width="882" height="588" /> İnsanoğlunun fıtratı değiştirilemez. Kızlarımızı her zaman için erkek çocuklarımız üzerinden değerlendirmeyi bırakmalıyız. Kızların veya kadınların olmadığı bir dünya harabelere benzer. Kızlarımızın eğitimine, davranışlarına her zamankinden daha çok değer vermemiz gereken çağda yaşıyoruz. Unutmayalım: Bugünün kızları yarının anneleri, ablaları, öğretmenleri, arkadaşlarıdır. Sosyal hayattan koparılmış, eğitim hayatından mağdur edilmiş her kız çocuğu gelecek nesiller adına çoraklaşmış topraktır. Çorak topraktan da tatlı meyveler yetişmez.
İnsanlar, hayatlarında her zaman kendini geliştirmek ve yaşam standartlarını daha kalifiye hale getirebilmek için çalışırlar. İş hayatında her zaman için, B1 seviyesinde çalışan işçinin gözü A1 noktasındadır. C2 ise C1 basamağını gözüne kestirir. Tüm bunların temel sebebi daha iyi konforu sağlayarak yaşayabilmek için girişilen mücadeleleri huzura ve kolaylığa eriştirmektir. Her ne kadar statü olarak zirveleri hedeflese de insan, çoğu kez yaşadığı coğrafya faktörü onun hayallerinin önünde bir bariyer oluşturabilir. İşte bu sıkıntıdan kurtulabilmek adına yapılanlardan da biri "beyin göçü" faaliyetleridir. <strong>Beyin göçü;</strong> bilim, sanat, sağlık, edebiyat, siyaset, eğitim başta olmak üzere tüm sektörel dağılımları bireyin kendi ülkesindeki eğitim başta olmak kaydıyla, ilgilendiği alandaki yetersizlikleri görerek başka ülkelere göç etmesini ifade eder. Günümüzde sadece bireysel olarak değil, toplumsal düzene başkaldırmak, kişinin bulunduğu dönemin aksaklıklarını eşelemek adına da bu davranışta bulunur. 1908 Meşrutiyet Döneminde Ziya Paşa, Ali Suavi, Namık Kemal, Şinasi ve Mithat Paşa olarak adlandırılan "Jön Türkler" Batı'da gördükleri yönetim biçimi olan Meşrutiyet Döneminde Batıdaki halkın yönetime katılmasını ifade eden yani "Padişah+ Meclis" anlayışını savunan kesimdir. Amaçları ülke yönetiminde halk kesiminin de görüşlerinin dikkate alınmasını sağlamaktı. Bu örnek de beyin göçüne bir örnektir. Grup üyeleri Batı tarzı yaşam biçimini Türk Hukuk Sisteminin içine yerleştirmişlerdir. 1946 yılında Mardin'de doğan Aziz Sancar da günümüzde güncel olarak beyin göçü yapan bilim adamları arasındadır. Yaklaşık kırk yıllık araştırma kariyeri boyunca pek çok ödül alan Aziz Sancar DNA onarım mekanizmaları konusunda yaptığı buluşlar nedeniyle 2015 Nobel Kimya Ödülü’nü almaya hak kazanmıştır. Şu anda 1997 yılından itibaren başladığı ABD'nin Kuzey Kalornin Üniversitesi'nde görev yapmaktadır. 2019 mart aylarında küresel bir salgın olan Covid-19 salgının aşısını da Biontech aşılarını bulan Uğur Şahin ve eşi Özlem Türeci geliştirmiştir. Bu iki isim de Türkiye doğumlu oldukları halde sağlık alanında göstermiş oldukları üstün başarılar sayesinde yurt dışına göç etmişler, böylece oradaki imkanların daha gelişmiş olmaları bakımından dünyada ses getiren isim olmuşlardır. Dünya salgın pençesindeyken büyük bir buluşa imza atmışlardır. <img class="alignnone wp-image-51995" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/brain-drain-cartoon-vector-300x159.jpeg" alt="" width="702" height="372" /> Beyin göçlerinin avantajları ve dezavantajlarına değinecek olursak şunları söyleyebiliriz: <em>AVANTAJLARI:</em> 1) Bilim adamının kendi olanaklarının gelişmesini sağlar. 2) Kişiye daha fazla maddi ve manevi olanaklar sunar. 3) Bulunduğu ülkedeki alanındaki geçmiş başarıları yakından görme fırsatı bulur. 4) Ülkedeki ekonomik, bilimsel ve kültürel yaşam biçimleriyle iletişim kurarak onlarla bağdaşma yollarını görebilir. 5) Yaşadığı ülkenin dünya çapındaki uluslararası prestijine katkı sağlayarak ülkenin saygınlığını arttırır. 6) Beyin göçü insan zihnin gelişmesine ve bilimdeki ilerlemenin yükselmesine, yeni fikirlerin ortaya atılması adına kapı eşiği görevini üstlenir. <em>DEZAVANTAJLARI: </em> 1) Beyin göçü için doğduğu ülkenin itibarını zedeler. 2) Bilim adamının daha önce hiç gitmediği bir ülkeye gitmesi ülkenin gelenek ve göreneklerine adapte olmasının sürecini uzatabilir. 3) Ülkeler arasındaki siyasi ilişkilerin sekteye uğramasına sebebiyet verebilir. 4) Farklı ideolojik ve dini değerlerin etkisinde kalarak bilim adamının kendi ülkesinin maddi ve manevi zenginliklerini unutturabilir. 5) Bilim adamının köklerindeki bağlılıktan gelen kalıtımsal davranışlarının, süreç uzadıkça çevresel ve sosyal ilişkilerdeki etkilenmeler sebebiyle yok olmasına yol açabilir. Beyin göçü aslında her zaman avantajlı bir durum olmayabilir. Bu yüzden bu kararı alırken bireysel, kültürel ve uluslararası etkilerini de düşünmek gerekir. Kimi zaman bireysel yapılan bir çalışma ülkeler arasındaki anlaşmazlıklara da sebep olur. Beyin göçü buradaki noktadan bakılacak olursa riskli bir adımdır da! Ancak yine de bilim adamının daha kaliteli bir eğitim alması ve kendi dünyasını zenginleştirebilmesi şarttır. Çünkü Beyin Göçü aynı zamanda evrensel bir dünyanın bireyi olma yolunda geçilen virajlardaki dönüm noktalarından birini oluşturur.
Bireylerin yapısını oluşturan en önemli etmenler kalıtım ve çevredir. Bu unsurlara ek olarak kültürel normları eklemek de gerekir. Çünkü kalıtım ve çevre genellikle "kültür" kavramı çerçevesinde kendini konumlandırır. Bunun nedeni kültürün tanımında gizlidir. Kültür geçmişten ve günümüzden birikerek yoğrularak gelişen ilk insanlardan bugüne kadar oluşan zengin bir terimdir. Her ne kadar geçmişe yönelik araştırmalar yapan Antropologlar, Kâtipler ve Tarih araştırmacılar gibi tüm alanlardan beslenen kültür için belirli çerçevelenmiş bir tanımdan söz etmek mümkün değildir. Kültür gözlenebilir, ölçülebilir veya sayısal verilerle açıklamaya girişilebilecek terim de değildir. Esnek, alçalabilen ve yükselebilen plates misali kar topudur kültür. Bu yüzden gelişmeye ve değişmeye veya taş üzerinde kalma tehlikesi de geçirebilecek kadar hassas ve dokununca tepki verebilir. Kültür her ne kadar değerli, geçmişi anma, öğrenme, gün yüzüne çıkarılmış tarihi yaşam ve eserler gibi gözükse de; Tarih her zaman gülücük dağıtan anımsanacak kadar masum değildir. Geçmiş her zaman temiz ve pürüzsüz değildir. Pis, insan onur ve yaşama hakkını ayaklar altına alan olaylarla da kendi defterini kirletmiştir. Bu kötü, ağza alınması, insan zihninde bulanıklığa yol açan örf ve adetlerden biri de "Kadın Sünneti". Kadın Sünneti toplum tarafından kabul görülme isteği, dini inançlar ve bakireliğin korunması gibi nedenlerle uygulanan bir işlemdir. Pek çok ülkede yasak olsa da, Afrika, Asya ve Orta Doğu'da düzenli olarak yapılan bir işlem. Günümüzde evrensel olarak pek de konuşulmayan, gündemde pek de olmayan bu gelenek nasıl yapılıyor? <img class="wp-image-51511 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/ezgif.com-gif-maker-3-1-300x200.jpg" alt="" width="1007" height="671" /> <strong>Kadın sünnetinin (genital sakatlama) 4 türü bulunmaktadır. Bunlar şunlardır:</strong> 1. <strong>Klitoridektomi:</strong> Hassas klitoris bölgesi ve etrafındaki derinin tamamı ya da bir kısmının kesilip alınması. 2. <strong>Eksizyon:</strong> Klitorisin bir kısmı ya da tamamı ile vajinadaki iç dudakların (labya minora) kesilip alınması. 3. <strong>İnfibülasyon:</strong> Hem iç dudak hem de vajinayı çevreleyen dış dudakların kesilmesi, yapılarının değiştirilmesi. Bu işlem çoğunlukla küçük bir delik bırakacak şekilde dikilmeyi de içerir. Bu uygulama oldukça ağrılı olduğu gibi enfeksiyon riski de barındırır. Vajina ve idrar yolu arasında sadece adet kanaması ve idrarın çıkması için küçük bir aralık bırakılır. Bu aralık o kadar küçüktür ki bazen cinsel ilişki ve doğum için kesmesi gerekebilir. Bu durum, doğumlarda hem bebek için hem de anne için risk yaratıyor. 4. <strong>Klitoris ya da genital bölgenin delinmesi,</strong> kazınması ve oyulması gibi zararlı işlemlerin tamamının operasyonlarının tümü. Kadın Sünneti görüldüğü gibi dört çeşit operasyon üzerinden yapılmaktadır. Peki kadın psikolojisi penceresi çerçevesinden bu olay nasıl zihinsel bunalımlara neden olmaktadır: 1) Kadınların diğer insanlardan uzaklaşmasına neden olmaktadır. 2) Kadınların utanmasına ve kadınların fiziksel ve psikolojik depresyonlarına girmesine sebebiyet vermektedir. 3) Hayatın doğal kanunu olan çiftleşmeye ve cinsel ilişkiyi kadınların iğrenç ve kötü olarak görmesinin sebebi olmaktadır. 4) Hayatın devamının sağlanmasının kısırlaştırma yöntemiyle kesilmesine mağruz bırakmaktadır. 5) Neslin devamının önüne geçerek tarım, ekonomi, inşaat, sağlık başta olmak üzere dünyadaki tüm iş alanlarındaki işçi gücüne olan ihtiyacın artmasına sebebiyet verir. Günümüz 21. yüzyılda her ne kadar pek de konuşulmayan, ancak perde arkasında çok büyük sağlık ve nesil sorunları çıkartan bu olay için Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) ve Dünya Sağlık Örgütü başta olmak kaydıyla tüm küresel kuruluşlar iş başında olmalıdır. Bu hem nesillerin hem de insan onuru ve değeri açısından pek kıymetli bir sosyal ve küresel problemler sıralamasının ilk basamaklarında yer almalıdır. <img class="wp-image-51508 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/e38386e38299e382b5e38299e383bce38388e383a1e382a4e383b3-300x205.jpg" alt="" width="925" height="632" /> Neslin devamının kadın ve erkek artışlarındaki oranlara bağlı kaldığı unutulmamalıdır. Konuyu daha kapsamlı bir şekilde anlayabilmek için Sherry Hormann'ın yönettiği 2009 Alman biyografik film olan "Çöl Çiçeği" filmini izleyebilirsiniz. Film👇 https://www.youtube.com/watch?v=PGhIaO2U9xg İyi seyirler 🎥
<strong>Psikoloji;</strong> ruh bilimi denilen, insan davranışlarının nedenlerini anlamaya, anlatmaya, davranışlarla duygular arasındaki korelasyonu deneysel ve gözlemsel metotlarla sunmaya çalışan bilim dalıdır. Psikoloji, insan davranışlarının nedenleri ve sonuçları üzerine eğilir. Kişinin davranışları iki grup açısından ele alınır. Bunlar kalıtımsal ve çevresel etkilerdir. Psikoloji alanında akla gelen ilk isim Sigmun Freud'dur. Psikoanaliz alanında yaptığı çalışmalar psikoloji biliminin genişlemesine imkan sağlamıştır. Sağladığı katkılardan bazıları şunlardır: - 1893-1898 yılları arasında hipnoz, anksiyete ve obsesyonlar üzerine yoğunlaştı. Bu dönem içerisinde ruh çözümleme, çocuklukta Oediepus karmaşası gibi kavramları oluşturdu. Bu kavramlar büyük yankılara ve bu alanda artan ilgiye neden oldu. - Süperego ve id arasındaki çatışmayı yönelik davranışları (bastırma, inkar, projeksiyon, yüceltme vb.) savunma mekanizmaları olarak adlandırdı. - Freud iki farklı alanda etkili olmuştur. Hem insan zihnine yönelik hem de insan davranışına yönelik bir kuram geliştirmiştir. Bunun yanı sıra bu kurama dayanarak psikopatolojileri tedavi etmek için gerekli klinik teknikleri de yapılandırmıştır. - Freud’un alana yaptığı en büyük katkılardan birisi “bilinç dışı” olgusunun varlığına yaptığı vurgudur. Psikolojinin en etkili olduğu noktalar insan zihni ile davranışları arasındaki ilişkiden doğar. Bencillik, saldırganlık, ego, bilinç dışı gibi kavramların davranışlara yansıma şeklini insanların bilinçaltı ile davranış şekilleri belirler. Bu davranışların kişinin hangi sebeplerden ötürü uyguladığını deneysel, gözlemsel yöntemler ışığında açıklama girişimidir. Köpekten korkan çocuğun geçmişte yaşadığı herhangi bir kaza, acı kayıp, panik atak, veya köpek saldırısına uğramış olması onun bilinçaltında korku ve paniğe yol açar. Örneğin hiçbir şekilde saldırgan olmayan ya da insanlardan korkan bir köpeğin yanında çocuk köpeğin görüntüsünden ve sesinden endişeye kapılır. Çünkü insan zihni öyle bir makinede işler ki; bilinçaltı dediğimiz o kavram kendi içinde "sönme" kavramına uğramadığı için yaşamaya devam eder. En küçük bir etkide tepkiye dönüşür. Bu yüzden çocuk kaçma veya köpeği nasıl dizginleyeceğini bilemediği için beyin ile davranış arasındaki bağlantı kesilir. Bu da davranışta korku, çekinme ve endişe gibi tepkilerin ortaya çıkmasına yol açar. Bu kısım insanı "birey" olarak gören psikoloji alanındaki göreceli olarak deneyimlerle oluşan bilimsel sonuçlardır. Peki insan hangi durumlarda davranışlarını bir sürü etkisi halinde sürdür? Bu sorunun cevabını da bizlere sosyoloji bilimi verir. <img class="alignnone wp-image-50532" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/6b75822a62cc6789546c40cf8ad87f71-300x150.webp" alt="" width="692" height="346" /> <strong>Sosyoloji;</strong> kavramsal tanımı "toplum bilimi" olarak karşımıza çıkan bir sosyal bilimdir. Kurucusu kabul edilen isim de Auguste Comte'dir. Bu alan biraz daha kendi içinde dinamitleri belirgin olan sosyal bilimdir. İnsanı tıpkı Robinson Cruise olmaktan çıkartıp insanlarla ilişkileri üzerinden artık tek bir insan etiketinden çıkarıp "insanlar içindeki insan" etiketini yapıştıran bir kavramdır. Burada artık ruhun içindeki insan kıyafeti çıkartılıp yerine bedenin (insanlar) konulduğu ve somutluğun gözlenebilir etkileri üzerinden değerlendirmeler yapılmaya çalışılır. İnsan davranışlarında toplum içindeki hangi normların etkili olduğunu görmeye çalışır. <em>Bu etkilerden bazıları şunlardır: </em> <em>1) Kültürel Ortam </em> <em>2) Dini Kabuller </em> <em>3) Coğrafi Şartlar</em> <em><strong>1) Kültürel Ortam:</strong> </em>Maddi ve manevi değerlerin bütününe birden verilen isim olarak görülen kültürden geçmişten gelen gelenek ve görenekler toplum içinde yer alır. Özellikle Türkler'de nişan merasimleri, düğün, dini bayramlar gibi insan topluluklarını bir araya getiren davranışlarda kültürel değerlerin etkisi vardır. <em><strong>2) Dini Kabuller:</strong> </em>İnsan doğası gereği inanç duygusunu içinde taşır. Özellikle sosyal çevresinde gördüğü dini davranışları öykünür. Davranışa dönen, içinde bulunduğu toplumunun genelinde gördüğü hareketleri bir süre sonra kendi iç dünyasında içselleştirerek onu uygulamaya koyulur. Bir süre sonra o davranış alışkanlığa dönüşür. Hindistan'da ineğe tapma, Müslümanların Kabe'de hac ibadetini yapması, Hristiyanların Vatikan'ı kutsal topraklar olarak görmeleri bunların başlıca örnekleridir. <strong><em>3) Coğrafi Şartlar:</em></strong> Kişinin sosyal olarak yaşadığı coğrafi bölge de insan sosyolojisini etkileyen diğer bir unsurdur. Doğada bulunan ürünleri insanlar bir süre sonra kendi yaşadıkları alanın içine yerleştirirler. Bu ürünleri birbirleriyle başka kıtalara, Asya'dan Avrupa'ya, Avrupa'dan Amerika'ya taşırken aynı zamanda sosyalleşmiş olurlar. Bu sosyalleşme kişilerin kendi benliklerinin içine yerleşir. Böylece insan psikolojisi doğal ortamdan etkilenmiş ve o ortamı da aynı zamanda etkilemiş görünürler. Sosyolojinin psikolojik etkisi görüldüğü gibi karmaşık ve iç içedir. İnsan psikolojisine ters gelen, garipsenen herhangi bir davranış toplum içinde sanıldığının aksine normlar karşılanabilir. Ya da sosyal ortamda uygun görünmeyen, eleştirilen bir davranış da kişinin kalıtımsal ve çevresel etkilerin de bir arada olmasıyla birlikte bireysel anlamda yadırganmayabilir. Tüm bunların sebebinin özünde çevresel ve kalıtımsal etkilerin birbirlerine olan zıtlıkları, doğrusallıkları veya uyuşmazlıkları etkilidir. İnsan türünü anlamak bu yüzden karmaşık ve matematiksel verilerle elde edilen verilerle kesin olarak kanıtlanamayacak kadar esnek bir yapıya sahiptir.
Dünya; global, çok çeşitli bileşenleri bir arada barındıran, üst yapı ile alt yapının kolektif bir fanusun içinde yaşadığı yuvarlak gezegendir. Farklı düşünceden insanlar, farklı gelir durumunda aileler, çeşitli grupların içinde kendi ideolojilerini savunan, bunu yeri geldiğinde diğer insanlara benimsetme yoluna giden insanların oluşturduğu bir noktadır. Teknoloji geliştikçe, bilen özne ile bilinen nesne arasındaki bilgi aktı var oldukça insanların birbiriyle olan yaşam tarzları da birbirine doğru evrilmeye başlandı. Tabii bunun bu kadar kolay ve hızlı bir şekilde yapılabilmesi için bir obje gerekir. O objenin adı da "Reklam"dır. Reklama teleskop ile bakacağız. Reklam siyasi, toplumsal ve nadir de olsa insan merkezini hedef kitle olarak seçen bir propaganda aracıdır. Peki neden? Çünkü reklamın temel amacı; kapitalist sistemin çarkının dönmesini sağlamaktır. Yani her reklam iletisinin ardında faydacılığın yanında tiraj elde etme gayesi de vardır. Bu yüzden reklam insanlara yaşam tarzı benimsetmeye çalışan, bunu yaparken de kendi payına düşeni de kovalayan bir sistemdir. Tüm reklamların o çekim alanında gördüğümüz mekanlar, ışık kalitesi, seçilen oyuncular, ses sistemleri aslında görüldüğü kadar masum değildir. Hepsi belirli bir program dahilinde gerçekleşir. <strong>Bu programın yapım aşamaları şunlardır 👇</strong> 1) Hedef Kitle: Her reklam yapımcısının belirli bir hedef kitlesi vardır. Hedef kitlesi olmayan hiçbir reklam amacına ulaşamaz. <img class="wp-image-49885 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/markasimetri-reklamlarinizdaki-hedef-kitle-kendiniz-misiniz.jpg" alt="" width="1013" height="512" /> Hedef kitle belirlenirken şu beş kıstasa dikkat edilir: 1) Yaş 2) Gelir Durumu 3) Cinsiyet 4) Meslek 5) Eğitim Tüm toplumsal konulu, büyük çaplı araştırmaların beş temel kıstası yukarıda saydığımız öğelerdir. Toplumun güncel fotoğrafını bunlar sayesinde çekebilir, analiz edebiliriz. 2) Sosyokültürel Yapı: Hedef kitlenin gelenekleri, geçmişten bugüne değin birikerek gelen düşünce ve yaşam biçimleri dikkate alınır. Dini değerlerine daha fazla dikkat ederek yaşam süren insanlar, feminist insanlar veya seküler insanlar arasında reklama olan ilgi ve gereksinimler farklıdır. Bu yüzden Amerika'ya pazarlanan reklamlarla, Katar'a sunulan reklamlar birbirinden tamamen farklı ve zıt olabilir. Reklamcı, reklam sunacağı pazar alanını çok iyi analiz edip analiz sonucuna göre hareket etmelidir. <img class="wp-image-49886 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/tv-hedef-kitle-nedir-pjx7q5ey43s2ojodhxqutlcov4a97nm3f1sdxmyihs-300x169.jpg" alt="" width="1070" height="603" /> 3) Eğitim Düzeyi: Reklam sunulan toplumlar arasındaki eğitim düzeyi göz ardı edilemez. İstanbul'un Beşiktaş ilçesinde yapılacak bir reklamla, Türkiye'nin doğu kesiminde yaşayan köylü bir kesime sunulan reklamların alıcılarının reklamdan alacakları bilgi aynı olamaz. Bu yüzden reklam çekilirken hedef kitlenin eğitim düzeyi dikkate alınır. Ona göre hedef kitleden gelen tepkilerin, hangi sorunları ön plana çıkardığı tespit edilir. Eğitim düzeyi dikkate alınmayan hiçbir reklam beklenen tirajı sağlayamaz. Çünkü her reklamı yapılan ürün veya markanın kalitesi değişkendir. 4) Sermaye: Her reklamın kazancı olduğu gibi gideri de vardır. Bu yüzden reklam verenler, reklamı oluştururken ulaşım ücretlerinden reklamda kullanılacak nesnelerin masraflarına değin tüm giderlerin durumunu tespit etmek zorundadır. Reklamın kısa, orta ve uzun vadede ne gibi sonuçları olabilir, bunu tespit etmelidir. Bunun yanında dönemin piyasa tablosunu dikkate almalıdır. O dönemdeki tüketicilerin alım gücü, işçi ücretleri vb. tüm aşamaların ekonomik gelir ve gider tablosunu dikkatle oluşturmalıdır. Reklamlar toplumun resmini çizen ve topluma hizmet sağlayan bir sektördür. Tüm reklamlar görüldüğü gibi toz pembe amaçlarla topluma hizmet etmez. Tabii bu normal bir durumdur. Toplumlar arasındaki tüm hiyerarşik basamakların birbiriyle iletişim kurması zaruridir. Reklam da bu noktada topluma ayna ve gölge olma görevini üstlenmektedir. Dünyadaki çarkın dönmesini sağlayan unsurlardan biridir. Toplumların birbirine dönüşmesini ve birbirinden farklılaşmasını sağlayan yapıdır reklam. <strong><em>"Reklamlar; kültürler arasındaki yaşam biçimlerinin birbirine aktarılmasını sağlayan sistematik, kapitalist çarkı işleten yapıdır."</em></strong>
Günümüzde yaşadığımız çukuru derin enkazlardan biri de sosyal dengesizliktir. Avrupa, Asya, Amerika veya başka bir ülke, kıta... Dünyanın neresinde olursak olalım yönetim şekillerinde, inançlara saygı noktasında ve yaşam tarzlarını hoşgörü ile karşılama noktasında milletler arasında eşitsizlik mevcut. Sözgelimi İran şeriat ile yönetilen bir ülke iken; Türkiye demokrasi ile yürütülen devlet. Bu yüzden iki ülke arasında da başta ekonomik, kültürel ve ideolojik farklılıklar olmak üzere toplumun diğer hiyerarşik basamaklarında heterojen yapılar bulunmaktadır. Durum böyle olunca özellikle kadına şiddet, çocuk istismarı, açlık, adalet, özgürlük, yaşama hakkı olmak üzere evrensel konularda ülkeler alışılmışın dışında hukukî yargılamaları vatandaşlara dayatmak istediğinde diğer milletler tarafından sıradışı algılanmaktadır. İran'da yaşayan genç bir kadının kılık - kıyafeti ülkenin yaşam tarzına uygun görülmediği gerekçesiyle öldürülürken, başka bir ülkede kadın cinayeti işleyen, kız çocuklarını istismar eden bir "vatandaş" ülke yönetimindeki eksik maddeler, delil yetersizliği veya üzeri toprakla örtülen bilgilerle yaşamına devam edebilmektedir. Belki de dünyadaki huzursuzluğun en temel sebebi de "Evrensel Sosyal Devlet" mekanizmasının olmamasıdır. Peki bununla neyi kastediyorum. Evrensel Sosyal Devlet; tüm Dünyada ırk, grup, ve ülke yönetimi gibi ayrıştırıcı unsurlara gitmeden beş temel hakka sahip olmasıdır. Bunlar şunlardır: 1) Yaşam Hakkı: Anne rahminden başlayarak, tüm insanların asgari düzeyde yaşamını sürdürebilmek amacıyla beslenme, barınma ve korunma ihtiyaçlarının sağlanmasıdır. 2) Sağlık: Sosyal Devlet olarak insanların sağlık noktasında yaşadığı sorunların en minimal seviye gözetilerek karşılanmasıdır. İlaç ücretlerini karşılayamayan hastalar için belirli bir süre tanınmalıdır. Devleti yönetenler, vatandaşların bedensel ve psikolojik rahatsızlıkları için önlem almalıdır. 3) Eğitim: Sosyal Devlet Yöneticileri, Dünyadaki tüm küçük çocukların temel eğitim ve öğretimini için gerekli masrafları karşılamak zorundadır. Çünkü gelecek nesiller için, Dünyada barış ve huzurun sağlanması ancak ve ancak disiplinli bir eğitim sistemiyle mümkündür. Devlet zaman ve şartlara bağlı olarak gerektiğinde eğitim sisteminde en kısa vadede revizeye gidebilecek altyapıyı sistematik hale getirebilmelidir. 4) Güvenlik: Sosyal Devlet, hem devlet bünyesinde çalıştırdığı bürokratları hem de memur kesimden başlayarak en alt kademe olan yoksul ve işsizlere inene değin tüm yurttaşlarının can ve mal güvenliğinden sorumlu olmalıdır. Devlet yönetiminde güvenlik sağlanmadan diğer öğelerin varlığı her zaman sarsılma tehlikesi ile karşı karşıya kalabilme tehlikesini iliklerinde hissedecektir. Güvenlik için en alt kademe olan "yaşam güvenliği" konusu vatandaşların yüreğine su serpmelidir. 5) İstihdâm: Sosyal Devlet içinde insanların yukarıda saydığımız tüm başlıklarının karşılanması için sermaye gereklidir. Sermaye çarkının işleyebilmesi istihdamla mümkündür. Sözgelimi bir doktorun yaşamını devam ettirmesi için bir barınma alanına ihtiyacı vardır. Bunun için de inşaat sektöründe çalışanlara ihtiyaç vardır. Ya da eğitim için öğretmenlere gereksinim duyar. Bu da öğretmenlere sunulacak imkanlar ile eğitim seviyesi arasında doğru orantı olduğunun göstergesidir. Göründüğü üzere Sosyal Devlet yöneticileri istihdam imkanı yaratırken her sektörün gereksinimleri ile isteklerini asgari düzeyde karşılamak mecburiyeti taşır. Sosyal Devlet günümüz dünyasında pek de uygulanabilir gibi durmuyor olsa da yukarıda saydığımız temel unsurlar üzerinde titizlikle durulmalıdır. En azından dünyada barışı sağlamak için yapılabilecek en düzenli yolun "Sosyal Devlet" anlayışı ile mümkün olacağı anlaşılmaktadır.
Medya; Dünya'da yaşanan herhangi bir olayın, durumun veya haberin başka insanlara veya kurumlara pazarlanmasını sağlayan iletişim kollarından biridir. İlk çağlardan itibaren insanların birbiriyle sosyal ve küçük gruplar halinde etkileşime girmelerini sağlayan unsurlar güvercinler, ağaç yaprakları, çubuklar gibi ilkel araç ve gereçlerdi. Ancak özellikle toplumdaki nüfusun artması, insanların doğayı daha fazla merak etmeleri sebepleriyle toplumlar kabilelere ayrılmışlar, farklı coğrafyalara yönelmişlerdir. Bu da yeni bir iletişim ağının oluşmasının yolunu açmıştır. İşte insanların birbirleriyle haberleşmesini, bunun evrensel hale gelmesini sağlayan yapının adı "medya"dır. <em>İki çeşit medya vardır:</em> <em>a) Geleneksel Medya</em> <em> b) Dijital Medya</em> Bu medya çeşitleri birbirine kanal olan medya kollarıdır. Geleneksel medya, dijital medyaya giden bir yolun başlangıç noktasıdır. Bu iki kol için şunları söyleyebiliriz: <img class="alignnone wp-image-49222" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/sosyal-medya-davalari-300x200.jpg" alt="" width="699" height="466" /> <strong>1) Geleneksel Medya:</strong> İlk insanlardan bu yana süregelerek oluşan medya kurumudur. Güvercinler, ağaçlar, tüplü televizyonlar, radyolar bu geleneğin ürünleridir. Geleneksel medyanın yelpazesi imkanların da kısıtlı olması sebebiyle dardır. O dönemde haberler belirli bir küçük gruba ulaşılabilecek, sadece ilgili kişilerin ulaşabileceği şekilde oluşan medya kollarıydı. Radyolar bu noktada en çok kullanılan araçtı. Radyo kulağa hitap eden, herkesin haberleri küçük cihazlar aracılığıyla takip ettiği, kolay taşınabilen ve kullanıldığı dönemde popüler olan iletişim aracıydı. Daha sonra tüplü televizyonlarla işitmenin yanına bir de "görüntü" ögesi eklendi. Bu da radyonun tirajını azalttı ve insanların ilgisinin artmasına yol açtı. <strong>2) Dijital Medya:</strong> 20. yüzyılla beraber teknolojinin de gelişmesiyle birlikte artık dünya yavaş yavaş küçülmeye başladı. 1950'lerde bilgisayarın bulunmasıyla artık globalleşmenin ilk tohumları atılmış oldu. İnternet'teki gelişme yavaş yavaş günlük yaşamdaki tüm noktalarda kendinden söz ettirdi. Hemen hemen tüm ürünlerin içinde bir kod ve elektrik akımı vardır. Bu da ancak bilgisayar ve İnternet'le mümkündür. Dijital medya, insan yaşamında mesafeleri kısalttı, uzakları yakın kıldı, insanların bulunduğu coğrafyadan, hiç tanımadığı insanlarla iletişime geçmesini sağladı. Örneğin 1999 Adana depremini hiç görmemiş, etkisini hiç hissetmemiş biri, o depremle ilgili bilgilere İnternet aracılığıyla ulaşabilir, o dönemin kayıtlarına fotoğraf, yazı ve videolarla ulaşabilir. Ya da bir 21. yüzyılda yaşayan bir arkeolog, ilk insanlara ait ürünlere ulaşmak istediğinde onlara müzelerin İnternet sitelerine ulaşarak kolaylıkla temin edebilir. Dijital medyanın, geleneksel medyadan en büyük ayrıcalığı, bilgilere ulaşabilme imkanında ortaya çıkar. Çünkü dijital medyayı anlatan en önemli kelime "hız" kavramıdır. Dünyadaki tüm bilgilere dijital medya aracılığının sağladığı imkanlar doğrultusunda zaman ve mekan tanımaksızın ulaşılabilir. Dijital medya zaman ve mekan kavramlarının belirli bir kalıp olmaktan kurtarmıştır. Geleneksel medya ve dijital medya dünyanın şu anda günümüzde geldiği noktanın nasıl bir seviyeye geldiğini gösteren en önemli noktaların başında gelir. Medya, dünyanın küçük bir köye dönüşmesinin yolunu açan kanaldır. Bu yüzden medya kolektif yapıya sahiptir. <em><strong> "Geçmiş çağları ve günümüz çağını bir arada yaşayabilmek isteyen birinin girmesi gereken tünelin adı "Medya"dır."</strong></em>
Dünyayı, evreni, tüm varlıkları tanıtan, birini diğer objelerden ayıran en önemli nitelik o varlıkların isimlerdir. A ile B arasındaki en temel fark, her ikisinin de aynı tür yani harf olmalarının yanında birbirinden farklı değerleri mevcuttur. A harfi B harfinden önce alfabede yer alır. Bu da A'nın B'den ayırt edici özelliğidir. Ancak birçok kelime birbiriyle aynı anlama gelirken birbiriyle eşit değerlere sahip olmayabilir. 'Siyah ile kara" aynı anlamda sözcüklerden oluşurken; kullanıldıkları yer ve zamana göre birbiriyle ilişkili olmayabilir. "Siyah bir elbise aldım." cümlesi siyah kelimesinin renk anlamında kullanılmış olur. "Kara bir elbise aldım denilmez. Çünkü kara bir elbise, insan zihninde renk anlamını karşılamaz. Bu da siyah ile kara sözcüklerinin farklı değerlere sahip olduğu anlamına gelir. Bu yüzden her sözcük biriciktir. Her kelimenin değerini ve anlamını ilişkili olduğu diğer nesne, varlık ve cevher üzerinden okumak gerekir. Bazen anlamı olup da değeri olmayan sözcükler veya değeri olup anlamı olmayan sözcükler de olabilir. Peki bunun nedenleri nelerdir? 1) Farklı ülkelerin ve dillerin olması 2) Kavramların nesiller boyunca kullanıldıkları coğrafya ve kültürel normlara göre evrim geçirebilme süreci 3) Toplumların birbiriyle etkileşim içine girdikten sonra birtakım sözcükleri, kendi ana dillerindeki kavramların içine almaları. 4) Sözcüklerin yansıma sözcüklerin etkisiyle birden fazla anlamı karşılayabilecek değerlerde kullanılmaları. <img class="alignnone wp-image-48916" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-40-300x150.jpg" alt="" width="834" height="417" /> Kavramların anlam ve değer ilişkileri arasındaki benzerlikler ve farklılıklar günlük yaşamın içine de yansır. Örneğin<strong> Nescafe</strong> kelimesi hem bir marka isminde hem de bir kahve çeşidi biçiminde kullanılır. Başka örneği de <strong>Selpak </strong>için de geçerlidir. Burada selpak kelimesi ile peçete aynı anlamda kelimelerdir.<strong> "Sana"</strong> kelimesi hem bir marka iken aynı zamanda margarin çeşididir. Bu tür örnekler de gösteriyor ki kavramlar ile anlamlar birbirinin zıttı veya tamamlayıcı unsurunu karşılayacak şekilde kullanılabilir. Bazı kelimelerin de anlamı olmayıp değeri olabilir. "İle, ama, fakat" vb. kavramlar tek başlarına bir anlam ifade etmezler. Ancak "Ali ile Ayşe top oynuyor." misali bir cümlede "ile" kelimesi bağlaç görevinde kullanıldığı için değerli bir sözcük olarak görünür. Bu yüzden bir kelimenin anlamı ile değeri arasındaki farklılıkları etkileyen birçok etmen mevcuttur. Günümüzde hiçbir zaman kullanılmayan ancak geçmişte kullanılıp değerli anlamları olan sözcükler de vardır. Hititçe, Akadca veya Hazarca gibi dillerin günümüzde kullanılmadığı için artık anlamı olmayan sözcükler de vardır. Bu dillerde kullanılan sözcükler güncelliğini kaybetmeleri dolayısıyla anlamsız kelimeler olarak görülse de, filoloji alanında çalışma yapan ve o geçmişe ait belgelerin önemini ortaya koymak isteyen bir filolog için geçmişteki sözcükler değerlidir. Çünkü o dönemde yaşamış insanların yaşam tarzlarını ve konuşma biçimlerini öğrenmek, dönemi aydınlatmak amacıyla kullanılan sözcüklerin taraması yapılıp, sonra tasnif edilerek, tahlili sonucunu, terkip ederek üzerinde tenkit edilerek kavramların anlam ve değerleri adına veriler incelenmelidir. Kelimeler anlam ve değerleri üzerinden incelenir. Kelimeleri de bir araya getiren harfler ve ona bağlı olarak çıkan seslerdir. Seslerin yansımaları sözcükleri oluşturur. Sözcüklerin oluşumu ses ve harflerin bir araya gelmesine bağlıdır. Her kelime belirli bir anlam veya değeri karşılamak için vardır. Eğer bir kelime anlamsal ve kavramsal olarak hiçbir objeyi karşılamazsa o kelime unutulur, konuşulmaz. Konuşulmayan, ağızdan ağıza, kulaktan kulağa hiçbir sözcük de çağa ve gelecek nesillere tutunamaz. Bu yüzden kelimelerin anlam ve değeri, o kelimenin gücünü ortaya koyar. Kelimelerin hanedanlığı anlam ve değerleri üzerinden incelenir.
Tarih; geçmişte insanlar tarafından yaşanmış olayların yer ve zamana bağlı bir şekilde, belgelere dayanarak, anlatan kişinin tarafsızlık “ilkesini” ön planda tutarak ilgilenilen bir sosyal bilimdir. Tarihi diğer sosyal ve fen bilimlerinden ayrılan en önemli yanı belki de tekrarının mümkün olmamasıdır. Yani geçmişte yaşanmış toplumların veya milletlerin zihninde yer edinen hiçbir olay günümüzde yaşanmaz. Sadece geçmişten ders çıkartılıp, günün sorunlarına politik ve siyasi çözümler üretilmeye çalışılır. İşte bir dönemin sonunu getirip yeni bir dönemin de kapılarını açan o sezonlardan birinin adı da “<em><b>1789 Fransız İhtilali“</b></em> devridir. 1453 İstanbul’un Fethinin ardından ortaya çıkan en önemli devirdir. Peki Fransız İhtilali neden bu kadar değerlidir? <img class="alignnone wp-image-48679" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/s-fdb997442fb6c6d0db05a79e43742eab07799f56-300x169.webp" alt="" width="705" height="397" /> İşte başlıca sebepleri: 1-Krallık ve Monarşik sistemin ortadan kalkabileceği anlaşılmıştır. 2-Milliyetçilik, İnsan Hakları, Demokrasi gibi hümanizmi ön plana alan kavramlar değer kazanmıştır. 3-Farklı milletlerden insanların kendi bağımsızlık mücadeleleri için savaşabileceğinin farkına varılmıştır. 4-J.J. Rousseau, Descartes, Montesguio gibi aydınlar halkın kendi kendini yönetebilecek bir sistemin var olabileceğini halka benimsetmeye çalışmışlardır. Toplumların, milletlerin kendi özerkliğinin yolunu açan Fransız İhtilali ile insanların kendi akıllarını kullanarak, kendi devlet yapılarını oluşturabileceğinin farkına varılmıştır. Bunu bilen bazı aydınlar Fransız İhtilali Dönemini anlatan büyük eserler sunmuşlardır. O dönemi anlatan kitaplardan bazıları şunlardır: -Charles Dickens – İki Şehrin Hikayesi -Lev Nikoloyeviç – Savaş ve Barış -Victor Hugo – Sefiller -Erich Hazan – Fransız Devrimi Tarihi -Bedross Der Matossian - Parçalanan Devrim Düşleri <img class="alignnone wp-image-48680" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/frnaisz-ihtilali-ne-zaman-ortaya-cikti-h1475915167-7f8d39-300x150.jpg" alt="" width="696" height="348" /> İnsanlığın tarihini ve geçmişini daha iyi anlayabilmek adına bu tür romanları okuyarak o dönemin sosyolojik ve siyasi çalkantılarını kitapta yer alan kahramanların örneğin; Savaş ve Barış kitabında Kutuzov ve Napolyon gibi liderlerin o dönemde nasıl hareket ettiğini ve stratejilerinin ihtilalin gidişatına neler kattığını gözlemleyebiliriz. Bu da bir bakıma o dönemin kahramanlarının karakteristikleri hakkında bilgi sahibi olmamıza yol açar. Keza Eric Hobsbawn'ın kaleme aldığı "Devrim Çağı" eseri de 1789 ile 1848 yıllarını kapsayan bir kitaptır. Kitap Fransız İhtilali Dönemi ile makineleşmenin önayağı olan Sanayi İnkılabı öncesi dönemleri de içine alan muhteşem kitabında bu dönemin sosyopolitik, tarihi, ticaret gibi birçok konuyu analiz ettiği kitabında bulabilmek mümkündür. Bu tarz Tarihi ve Sosyolojik konuları anlatan kitaplar üzerinden Fransız Devrimi'nin insanlar üzerinde ve devletler arasında ne gibi etkileşimleri ortaya çıkardığını o dönemi de "sanki yaşıyormuş" hissiyatıyla okuyabiliriz. İşte bu sebeple günümüz şartlarına insanların hangi badireleri atlatarak geldiğini anlayabilmek ve dünyada barış ve huzurun kıymetini bilmek hepimizin görevidir. Buna giden yol da ancak tarihi doğru okuyup onu özümsemek ile olur. Tarihi de iyi bilmek ancak kaliteli bir eğitim ve onun üzerine inşa edilecek sağlam bir ahlaki altyapı kurmakla mümkündür. Bu yüzden Dünyadaki tüm milletler, önce kendi tarihlerini okuyup özümsemeli, daha sonra da global anlamda milletler arasındaki müzakerelerin, savaşların nedenleri ve sonuçları arasında bağlantı kurarak, güncel dünyada barış için kanının son damlasına kadar mücadele etmelidir. İnsanlığın daha iyi bir dünya, daha eğitimli bir gelecek kurabilmeleri geçmişte yaşanmış bu tarz tarihin seyrini değiştiren olayların iç sebeplerini bilmekten ve güncel global dünyayı da bu perspektifle yorumlamakla mümkün olacaktır. <strong> “Geçmişini bilmeyen millet, geleceğini kuramaz."</strong>
Tarihin dönüm noktalarından birisi hiç şüphesiz 1860-1914 yıllarını kapsayan Sanayi İnkılabı devridir. Dünya’da kol gücünün yerini makineye bıraktığı muhteşem bir devrimdir. Hayatın kolaylaştıran, insanların yaşamında seri üretimin yolunu açan icatlardan biridir. Bugünkü teknolojinin; İnternet'in, hızın ve hazzın başlangıç noktasını oluşturur. Çünkü Sanayi İnkılabı insanın beynini kullanmaya başlayarak hayatını kolaylaştırmaya başladığı ilk evredir. Peki Sanayi İnkılabı insanlara ne gibi avantajlar sağlamıştır: <img class="alignnone wp-image-48453" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/indir-2.jpg" alt="" width="685" height="401" /> <ul> <li>Kol gücünün yerini makine almıştır.</li> <li>İnsanların yaşam tarzı değişti.</li> <li>Ulaşımda seyahatlerin yolu açıldı.</li> <li>İnsanlar arasındaki iletişim kalitesi arttı.</li> <li>İş yerlerinde makine gücü sayesinde daha az işçinin çalışabileceği anlaşıldı.</li> <li>İşçilerin yaşam standartları ve hakları artmaya başladı.</li> </ul> Şehirlerin alt ve üst yapının gelişebilmesinin yolları açıldı. Peki 19. yüzyılda bu kadar değerli bir keşfin makinenin, günümüz 21. Yüzyılda geldiği son durum hakkında neler söyleyebiliriz. Maalesef teknolojinin gelişimi aslında insan yaşamını kolaylaştırmak ve üretimdeki arz ve talep dengesini hep bir kademe üste çıkarmak için olduğu halde günümüzde olumsuz yönlerinin tesiri daha fazla hissedilmektedir. Olumsuz sonuçlarından bir derleme: <ul> <li>Makine gücüyle beraber kapitalist düzenin ilk tohumları atılmıştır.</li> <li>İnsanların makinelerle her işi düzeltebilmeye girişmesi toplumdaki rahatlığı arttırmıştır.</li> <li>Günümüzde hemen her alanda makinelerin kullanımı göze çarpmaktadır. Bu da dünyada işsizlerin sayısının artmasına yol açmıştır.</li> <li>Sermaye gelirlerindeki düşüş, dünyadaki ekonomik krizin büyümesine neden olmuştur.</li> </ul> <strong>Peki şehirleşme bu noktanın neresindedir? Öncelikle şehirleşmenin kısa bir tanımını yapalım.</strong> <img class="alignnone wp-image-48455" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/sanayi-devrimi-03-300x169.jpg" alt="" width="662" height="373" /> Şehirleşme; kent yaşamının gelişimi olarak değerlendirilir. Ulaşım, sağlık, güvenlik, sanayi gibi kollarda gelişmenin artmasıyla beraber insan nüfusunun artmasına, göçlerin artış göstermesine yol açmıştır. “Köyden İndim Şehre” misali insanlar arasındaki etkileşim, değişim ve dönüşüm artmıştır. Toplumların kol gücüne duyulan ihtiyacın azalmasıyla birlikte nüfus artmaya başlamıştır. Böylece ailelerin nüfusu arttıkça giderler artmış, bunun önüne geçebilmek adına nüfusu arttırmaya yönelik politikalar devreye sokulmuştur. Burada devletin ailelere verdiği en büyük teşvik, doğurganlığı arttırmak adına ekonomik yardımda bulunmasıdır. Böylece Sanayi İnkılabı ile şehirleşme doğrusal bir çizginin kesiştiği ortaya çıkmaktadır. Sanayinin gelişimi, şehirleşmenin de temelini oluşturur. Bu yüzden gelişmiş şehirlerin en temel göze çarpan etkilerini görebilmenin başında sanayi alanında ne kadar gelişmiş olduklarını görebilmek gelir. Sanayi İnkılabı, şehirleşmenin çıkış noktasıdır. Bir ülkedeki değerin etkisi Sanayi kolunda çalışan vatandaşların oranıyla doğru orantılıdır. Çünkü makine gücü, kol gücünden daha pragmatik ve yararlı olduğu için Sanayi de bu alanın genelini kapsam alanında tutar. Ülkede yapılan tüm yollar, hastaneler, evler, iş yerleri, gökdelenler vb. daha sayamayacağımız tüm iş kollarında sanayinin parmak izi vardır. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de <em>sanayi</em> en çok kullanılan iş kollarından biridir. Özellikle Türkiye'de buna göre 2021 yılı sonu itibarıyla 85 bin 790 adet geçerli sanayi kapasite raporu bulunuyor. 2020 yılında 79.221 olan kapasite rapor sayısı, 2021 yılında yüzde 9,5 artışla 85.790 oldu. Bu raporların ait olduğu üretim tesislerinin yüzde 43,4’ünde 1-9 arasında, yüzde 39,8’inde 10-49 arasında, yüzde 8,1’inde 50-99 arasında, yüzde 6,1’inde 100-249 arasında, yüzde 2,7’sinde ise 250’den fazla çalışan oldu. Görüldüğü gibi yıllar geçtikte Sanayi sektörüne duyulan rağbet artacaktır. Özellikle gelecekte bazı iş sektörlerinin yavaş yavaş talep edilebilirlik oranlarının Dünya Ekonomisinin de yaşayacağı kırılmalar da dikkate alınarak söyleyebiliriz ki; bu iş kolu ileride en çok işçi barındıran istihdam alanlarından biri olacaktır.
Futbol; günümüzün en çok izlenen ve takip edilen, tarihi arkeolojik kazılarda Sümerlilere kadar giden bir oyundur. 11 kişinin ve bir hakemin yönetimiyle oynanan oyunun üzerinde duracağız. İlk olarak 24 Ekim 1857 Tarihinde İngiltere'nin Sheffield Kentinde, Nathaniel Crestwick ve William Prest Adında iki Kafadar, Bir Kulüp kurdu. Bu Kulübe Kentin Adını verdiler. Ancak Kurdukları Kulübün, Büyük Bir Sorunu Vardı. Çiçeği Burnunda Bu Ekibin En Büyük Sorunu ise Karşılarında Oynayacak Bir Rakipleri Yoktu. Onlarda Çareyi Kendi Aralarında Kura Çekerek birbirleri ile Oynamakta Buldular. Bazen Bekarlar Evli Olanlara Karşı, Bazen de İsimlerinin Baş Harfine Göre Alfabetik Sıra ile A'dan M' ye Kadar Olanlar, İsimleri N'den Z'ye Kadar Olanlarla Karşılaşıyordu. <img class="wp-image-47887 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/maxresdefault-22-300x169.jpg" alt="" width="999" height="563" /> Böylece futbol oyunu kurumsal ve evrensel bir yapı olma yolunda ilk adımını atmış bulunmaktaydı. Üzerine sayfalarca konuşabileceğimiz, doğru ve yanlış yönlerini de değerlendirmeye alabileceğimiz futbolun kemik bileşenleri şunlardır 👇 1 - Oyuncular: Futbol iki takım arasında 11’ 11 şeklinde iki kaleciyle oynanan bir oyundur. 2 - Hakem: Maçı yöneten, futbolcular arasındaki rekabetin “fair- play” bir şekilde devam etmesini sağlayan yapıdır. Ağzında düdük ve ceplerinde kırmızı ve sarı renkleri taşır. Oyunun akışını sürdür, oyunun oynanmasının yolunu açar. 3 - Saha: Futbol maçlarının oynandığı alandır. Yeşil bir zeminde, belirli bölgelerinde dikdörtgen, kare, yuvarlak vb. şekilleri üzerinde taşır. <img class="wp-image-47888 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/GettyImages-1368409252_mohammed_bin_zayed-300x169.jpg" alt="" width="1301" height="733" /> <strong>Standart ölçüleri şunlardır:</strong> Futbol sahalarının 105×68 metre ölçülerine olması gereklidir. Standart futbol sahaları en 40×90 boy 90×120 metre ölçülerine olmalıdır. Uluslararası profesyonel futbol sahaları 7140 metrekare dolaylarında alana sahiptir ayrıca bu ölçü 7,14 dönüme tekabül eder. Saha içinde futbol için bunlardan söz edebiliriz. Bir de futbolun saha dışı vardır ki; bu unsurlar futbolu yönetenlerdir. 1 - Takım: Oyuncuları bir arada tutan, başında bir başkanının bulunduğu, saha içindeki oyuncuların organize olmasını, taktiksel bir strateji geliştirmek için direktörün yönettiği kolektif bir yapıdır. 2 - Başkan: Saha dışını kuran biridir. Kulübün bütçesini, takımın karakteristik bileşenlerini oluşturur. Seçimle kulüp başına gelir, belirli süre takımın sportif yönetimini üstlenir. 3 - Yöneticiler: Saha dışındaki unsurudur. Genellikle mali işlerle ilgilenirler. Sadece futbol alanıyla değil, diğer transfer, oyuncu ilişkileri, kulüpler arasındaki ilişkiler dahil birçok departmanın sorunlarıyla ve görüşleriyle ilgilenirler. 4 - Taraftarlar: Futbolun kalbi onlardır. Futbol endüstrisinin işlemesini sağlarlar. Takımlar arasındaki rekabetin çıkış noktasıdır. Tüm bileşenler Taraftar bileşeni olmadan bir anlam ifade etmez. Çünkü futbolu çarkını işletenler ve bu büyük pastanın en güzel dilimini onlar oluşturur. Futboldaki saha dışı unsurları saymak pek de mümkün değildir. Sponsorlar, reklamlar, afişler, devlet politikasına kadar her alanda ilişkisi bulunan futbol, Dünyadaki en popüler ve ekonomik değeri en yüksek reyting yapan oyundur. <strong>Peki futbol kültürü nedir?</strong> Futbol kültürü; Dünyadaki futbol oyuncularından başlayarak tüm kademelerde insanları etnik yapı, ekonomik durum, sosyolojik yapı, hiyerarşi farkı gözetmeksizin tüm insanları aynı eğlence amacıyla bir araya getiren evrensel bir mücevherdir. Özellikle Dünya Kupası, Avrupa Şampiyonası, Kıta Şampiyonaları gibi birçok ülkeden insanı bir araya getiren futbolun insanlar arasındaki kaynaşmayı, barışı sağlayan unsurdur. Ülkelerin döviz artışını, ekonomik değerini arttıran önemli bir unsurdur Dünya Kupası. Bir ülkede gerçekleştirilen Dünya Kupası en az 1 ay sürer. Bu dönemde turistler başta ulaşım sektörü olmak kaydıyla sanat, turizm, lokanta sektörü vb. tüm alanlarda sektörlerin gelişmesinin önünü açarlar. Bu dönemde kendi reklamını daha iyi yapan ülkeler, hem ulusal hem uluslararası evrende dünyada söz sahibi olurlar.
Çocuklar hayatımızı renklendiren, güzelleştiren en önemli unsurların başında gelirler. Aile kurumunun en önemli elementleridir onlar. Tüm çiftler aralarındaki sevgi ve saygının artmasını, hayatlarının gökkuşağına dönüşebilmesi ve hayat gayelerinin daha somut ve olgunlaşabilmesi için bir meyveye ihtiyaç duyarlar. İşte bu meyvenin adı çocuktur. Çocukları sayesinde hem kendi aralarında hem de sosyal yapıda statüleri, itibarları ve kendilerine olan duygusal bağlılıkları kördüğüm olma yolunda büyük bir adım atar. Tüm evli çiftler ve evlenme niyetindeki bekârlar çocuk sahibi olabilme, “anne” veya “baba” konumunda kendilerini görme hülyalarını kendi iç derinliklerinde her daim diri ve canlı tutarlar. Bunlar hayatın içindeki güzel hayallerdir. Peki bu durumun çocuklar üzerindeki olumsuz etkileri de var mıdır? Evet maalesef vardır. Nasıl ki; çocuk sahibi olmak satırları okurken yüzümüzde tebessümler oluşturduysa, çocuk sahibi olmanın getirdiği sorumlulukları yerine getirememenin de birtakım yaptırımları vardır. <strong>İşte çocuk istismarının yol açtığı sorunlardan birkaç derleme:</strong> 1 - Çocukların bilinçaltına küçük yaşlardan itibaren kötü davranışları üzerinde hissetme duygusu yerleşir. 2 - Özellikle okul çağında kaynaşmaların, kendi akranlarıyla iç içe girmenin zorunluluk teşkil etmesiyle aileden veya yakın çevreden gelen fiziksel ve psikolojik şiddetler çocuğun asosyal bir yapıya bürünmesine, arkadaşlarına veya öğretmenlerine karşı daha çekingen bir yapıda olmasının kuyusunu kazar. 3 - Aile içinde çocuk önünde yapılan sözlü ve fiziksel tartışmalar çocuğu ebeveynlerinden uzaklaştırır. <strong>Peki buna rağmen Türkiye ve Dünya ‘da rakamlar çocuk istismarı için nasıl bir fotoğraf sunmaktadır.</strong> Dünya Sağlık Örgütü’nün 2020 yılında paylaştığı rapora göre, 2-17 yaşları arasındaki 1 milyara yakın çocuk 2019 yılında fiziksel, cinsel ya da duygusal şiddete maruz bırakıldı. World Vision’ın verilerine göre ise, her yıl dünyada 1 milyar 700 milyon çocuğun istismara uğradığı rapor ediliyor. Türkiye, yüzde 56.7 ile listenin 18. Sırasında yer alıyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2016 verilerine göre, Türkiye’de çocuk istismarıyla ilgili dava sayısı, son 10 yılda yaklaşık 3 kat arttı, 250 bin çocuk istismara uğradı. TÜİK’in 2019 verilerine göre suç mağduru olarak gelen 206 bin 498 çocuğun yüzde 15,2’si cinsel istismar kurbanıydı. Ancak resmi veriler artık paylaşılmıyor. Görüldüğü gibi sayısal veriler Dünyada çocukların o kadar da güvenli olarak yaşamadığını gösteriyor. Belki de birçok erkek ve kız çocuk anne ve babasından korktuğu, istismara mecbur bırakıldığı kişi tarafından ailesi veya kendi canı üzerinden tehditler aldığı için susmaktadır. Durumun en acı veren tarafı, bu tür işlerin kapılar kapılarda, ıssız mekanlarda, mağdurun çaresiz olarak bırakıldığı zamanlarda yapılmasıdır. Bu tür durumlara maruz kalan çocuklar gelecek açısından korkarak, ürkerek yaşamak zorunda bırakılıyorlar. <strong>Peki bu durumdan nasıl kurtulabiliriz? İşte naçizane birkaç öneri:</strong> 1 - Her çocuğa okula başlamadan önce güven aşılanmalıdır. 2 - Kız ve erkek çocuklara kendi biyolojik yapılarının getirdiği fizyolojik değişimlerin bilgileri küçük yaşlardan itibaren “çocuğun yaşı göz önüne alınarak” verilmelidir. 3 - Güvenilmeyen kişilerle arkadaşlık edilmemesi, herhangi bir rahatsızlık durumunda “korkmadan, çekinmeden “ bu durumun okul yöneticileri ve ebeveynlerle paylaşılması konusunda çocuklar yumuşak bir davranış biçimiyle uyarılmalıdır. 4 - Ebeveynler olarak toplumdaki ahlâkî çöküntüleri yakından takip ederek, çocuklarımızı olası tehlikelerden koruyabilmek adına bilinçli ebeveynler olmak için kendimizi geliştirmeliyiz. 5 - Çocuklarımıza daha güvenli, barış ve huzur dolu bir istikbal bırakabilmek adına tüm gayretlerimizi göstermekten bir an dahi emniyeti elden bırakmadan çalışmalıyız. Toplumların, insanların ve ülkelerin daha iyi bir dünya inşa edebilmek, gelecekteki karşılaşılabilecek olumsuz toplumsal ve coğrafi felaketlere karşı tetikte olmalıyız. Bu yüzden öncelikle toplumun aksayan, yozlaşmaya başlayan tüm maddi ve manevi alanlarında önce kendimizden başlayarak, daha sonra da çevremizle devam eden kötü durumları düzeltebilmek için hiçbir fedakârlıktan ödün vermeden yolumuza devam etmeliyiz. Toplumda sıkıntı olarak gördüğümüz bir durumun üzerinde durmaya çalıştık. Umarız, tüm çocuklarımıza güvenle dolu, huzur ve barışın hâkim olduğu bir dünya bırakabilme temennisiyle...
Zaman ve mekan birbirinden hem bir taraftan bağlı hem bağımsız iki kavramdır. Bu yüzden insan olarak her ikisini de elimizde tutamayız. Tutmak isteyebilir, orada kalmak isteyebiliriz. Bulunduğumuz dönemin geçmişine de geleceğine de götürebilecek bir zaman makinasına da ihtiyaç duyabilir. Bu normal bir durumdur. Peki bunları isteyip de hissetmenin yolu var mı? Tabii ki de vardır. Onları ortaya çıkaran iki görsel sanatın üzerine yazacağız. Bu dallar tiyatro ve sinema. Yazımıza öncelikle tiyatro ile başlayalım. Tiyatro; aktörleri, mekanı, ışığı, salonu gibi, perde, oyun gibi temel kavramların bir araya gelmesiyle oluşur. Oyuncular sanal alemde değil, "Gerçek Dünya'dadır. Zamanın ve mekanın içinde yaşanır her şey. Belirli bir yazılı kurgusu olmasına rağmen, mekana ve zamana göre yayın akışı bozulabilir, kesilebilir. Oyuncular mikrofon ile sahnededirler. Perde bölümleri vardır. Daha çok eğlendirmek, öğüt vermek amacıyla oynanır. Kimi zaman seyirciyi de sorduğu sorularla, yaptığı esprilerle oyunun içine çekebilir. Seyirci bunu canlı bir şekilde yaşadığı için daha derinden etkilenebilir. Her tiyatro, aslında yaşamdan kesitler sunar. Tiyatronun ruhundan anlamak biraz zor iştir. Çünkü belirli bir eğitim bilgisini, entelektüel çevrede yaşayabilmeyi gerektirir. Tiyatroya gidenlerin sayısı ile sinemaya gitme, ulaşabilme arasında birtakım sebepler mevcuttur: <img class=" wp-image-45563 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/resim_2022-09-04_124711834-Cropped-300x169.jpg" alt="" width="634" height="357" /> 1- Sinemaya ulaşmak için herhangi bir ulaşım ücreti ödemeye gerek duyulmazken; tiyatro için belirli bir mesafe katedilmelidir. 2- Sinemanın kullandığı araçların maliyeti, tiyatroya göre daha yüksektir. Bu yüzden maliyet arttıkça seyirci reyting oranları da yüksek olacaktır. 3- Günümüzde tüketim toplumu olunduğu ve her şey haz ve hız ekseni üzerinden döndüğü için sinema tiyatroya göre göze ve kulağa daha hoş gelir. Bu yüzden seyirci veya izleyici fazladır. 4- Tiyatro; için bilgilendirme, öğüt verme amacı taşırken; sinema daha çok reklam, tanınma, gelir kazanma amacı taşır. 5- Tiyatro'nun hedef kitlesi daha az iken; Sinemanın daha fazladır. Çünkü Sinema ürünlerini her zaman farklı mekanlarda sunabilir. Sinema zamandan ve mekandan biraz daha bağımsızdır. Bu yüzden daha çok tercih edilir. Peki Sinema için neler söyleyebiliriz. <img class=" wp-image-45562 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/resim_2022-09-04_124447161-Cropped-300x169.jpg" alt="" width="616" height="347" /> Sinema aslında tek başına gelişebilen bir alan değildir. Sinemanın gelişmesi için ekonomi, eğitim, sanat vb. tüm alanların da gelişebilmesi gerekmektedir. Bu yüzden çok uzun dönemlerden sonra gelişmiştir. <strong>İlk filmin 1895'te, ilk renkli filmin 1902'de yapıldığı, bugüne kadar büyük gelişmelere sahne olan dünya sinemasının 120 yılı aşkın tarihinde, ilk sesli film olan "The Jazz Singer"ın üzerinden 92 yıl geçti. ( Anadolu Ajansı ) </strong>Sinemanın ortaya çıkması biraz da tarih içindeki gelişmelere bağlıdır. Çünkü insanların geçmişte yaşadığı olayları anlatmak için, gelecek nesillere bir şeyler aktarabilmek adına sinema aracılık etmiştir. Sinemanın konuları biraz daha topluma yönelik "Sanat toplum içindir, " anlayışını güder. Açlık, işkence, depremler, kültür, ahlâk, ekonomi gibi büyük kitleleri ilgilendiren, yankı yapan konulardır sinemanın konusu. Sinema ayni zamanda bir devrimdir. Hayata, insanlığa, Dünyaya. Çünkü toplumun iyi ve kötü yanlarını seyircinin önüne serer. Sinema bu yüzden yaşayan melek ve şeytandır. İyi de kötüyü de aynı anda dışa vurabilir. Ümidi, korkuyu, aksiyonu tüm duyguları tek bir film üzerinden insana pazarlayabilir. Bu yüzden günümüz 21. yüzyılda potansiyeli en yüksek sanat eserleri arasındadır. Çağ'a ayak uydurabilmesi, toplumun fotoğrafını katıksız çekebilecek güçte olabilmesi ve tüm dünyada küresel bir etkiye etki edebilecek güçte olması onu Tiyatro'dan ayıran en keskin faktördür. Ele aldığımız Tiyatro ve Sinema geçmişten günümüze kadar hep birbirini besleyen iki nadide alanlardır. Onlar bir vücudun iki koludur. Her iki sağ ve sol kol birbirine yeri gelir yardımcı olurlar, yeri gelir uyarıcı olurlar. Ancak her ikisi de bir yapbozun tamamlayıcı parçalarıdır. Topluma ve bireye birer yol göstericidirler. "<strong>Tiyatro olmadan Sinema gelişemez. Sinema olmadan tiyatro büyüyemez. Denizin deniz olabilmesi için su damlalarının birikmesi gerekmektedir." </strong>
Günümüzde ebeveynlerin çoğunun evlatlarından şikayetçi olduğu bilinmektedir. Aileler çocuklarının sosyal yaşam şartlarından, eğitim dönemlerinden beklediklerini alamadıklarını söyler dururlar. Tabii ki de her ebeveynin hayallerinden biri de evlatlarının eğitimde, sosyal yaşamda başarılı olduklarını görmektir. Peki ebeveynler bu eğitimin neresinde olmalıdır? Şunu belirtmek gerekir ki; 4 ile 6 yaş aralarında çocukların en önemli gelişim dönemlerinden biridir. Bu yaşlar arasında çocuklara neler ekilirse gelecekte de onlar biçilecektir. Bu dönemde çocuklar nesnelerle daha fazla iç içe olmak, onları tanımak isterler. Bu yüzden de çok soru sorarlar, ana dillerini daha çok kullanma gereksinimi taşırlar. Kendi benliklerini ve cinsiyetlerini öğrenmeye başlarlar. Bilişsel, duygusal ve fiziksel yönden arayış içine girerler. Bu dönemleri göz önünde tutarak çocuklarımızın istikbali adına onların ilgi ve gereksinimlerini karşılamak zorundayız. <em>Peki 4 - 6 yaş arası dönemde çocuklarımız için hangi önerilerde bulunabiliriz:</em> 1- Onların sorularına doğru cevaplar vermekten çekinmeyin. 2- Nesneleri tanımasına izin verin. 3- Evcilik, lego, saklambaç gibi oyunlar oynamak için onları teşvik edin. 4- Kendi yemeklerini yemelerine, yemekten önce ve sonra ellerini yıkamaları konusunda tatlı uyarılarda bulunun. 5- Anne ve babalar olarak onların hayal dünyalarının içine girmeye çalışın. Onlara sanki birer arkadaşmış gibi yaklaşın. 6- Hatalarını yüzüne vurmayın. Onların anlayabileceği, yumuşak bir dille ve güler yüzle uyarın. <img class=" wp-image-43861 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/1591015356761-ozelokul-300x169.jpg" alt="" width="708" height="399" /> <strong>1) Okul Dönemi:</strong> Bu dönemin ilk yılları belki de en sancılı dönem. Çünkü çocuk artık, ev hayatının içine bir de okul dönemini ekleyecektir. İlkokul dönemi burada kırılma noktasıdır. Bazı çocuklar okula erken adapte olabilirken, bazıları da korku, yalnızlık ve endişe gibi kaygılar yaşarlar. Bu yüzden en önemli dönemdir. Ortaokul döneminde çocuklar artık kendi sorumluluklarını almaya, kıyafetlerini hazırlama, ödevlerini hiç kimsenin etkisi altında kalmadan yapmaya başlamalıdır. Bu dönemde en çok öne çıkan kavramlar: sorumluluk ve arkadaşlıktır. Bunlar okul eğitiminin etkisini belirleyen unsurlardır. <strong><img class=" wp-image-43862 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Cocuk-Hastaliklari-5-300x167.jpg" alt="" width="711" height="396" /></strong> <strong>2) Sağlık:</strong> Çocukların sağlığı eğitimi etkileyen temel faktördür. Bu yüzden sağlıklı çocukların hayatları her yerde kendini belli eder. Düzenli beslenme, uyku saatleri, beden temizliğine verilen önem. Bunlar çok önemlidir. Çocuklara diş fırçalama, elini yıkama, kıyafetlerini katlama gibi birtakım alışkanlıklar kazandırılması gerekmektedir. Küçük çocukların yemeklerinin yağlı olmamasına, protein, yağ, karbonhidrat, gibi bileşenlerin oranına dikkat edilmelidir. Kola, sigara, alkol gibi zararlı ürünlerden hem aile bireyleri olarak kendimiz korunmalı hem de çocuklarımıza bu ürünlerin zararlarını anlatarak, tetikte olmalarını aşılamalıyız. <strong><img class=" wp-image-43863 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/13Mart_2-300x140.jpg" alt="" width="706" height="329" /></strong> <strong>3) Spor:</strong> Küçük yaşlarda başlanılan sporlar diğer dönemlerde de etkisini pozitif anlamda gösterecektir. Bu yüzden spor hem kasların gelişiminde hem de zihinsel gelişimde önemli bir yer tutmaktadır. Yüzme, şınav, ip atlama gibi sporlar 4-12 yaş arasında çocuklarda olumlu etkilere yol açacaktır. <strong><img class=" wp-image-43864 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/6-yas-cocuk-kurslari-724x394-1-300x163.webp" alt="" width="701" height="381" /></strong> <strong>4) Sosyalleşme:</strong> Küçük yaşlardan itibaren çocukların kendi yaş grubundaki arkadaşlarından başlayarak oynama, kaynaşma, yardımlaşma, iletişim kurma yollarının genişletilmesi gerekmektedir. Bu noktada iletişim kurma becerisi çocukların kendini ifade etme, yardım alma, problem çözme veya yaratma noktalarında etkili olacaktır. Sosyalleşme aynı zamanda çocuklara öz güven de kazandırır. Bu öz güven ileri ki yaşlarda kişiye inisiyatif alma becerisi de katar. <strong><img class=" wp-image-43865 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/kitap-okuyan-kiz-erkek-COCUK-VE-KITAP-300x199.jpg" alt="" width="702" height="465" /></strong> <strong>5) Kitap Okuma Alışkanlığı:</strong> Hayatta başarılı olmanın en önemli noktalarından biri de kitap okumaktır. Kitaplar hangi yaşta olursak olalım dış dünyayı daha farklı çizmeyi ve boyamayı kazandırır. Kitap okuyan çocukların hayal dünyaları zenginleşir, kendi kabiliyetlerinin daha önce farkına varılmasına önayak olur. Kitap okuyan çocukların geleceği, okumayanlara göre daha açıktır. Kitap okumak aynı zamanda bir trene binmek gibidir. Her vagon birbirinden farklıdır, renklidir. Aynı zamanda birbirinden hiç kopmadan yol almaya devam ederler. Çocukların eğitimi konusu üzerine daha birçok noktalara parmak basılabilir, değinilmemiş yönler masaya yatırılabilir. Ebeveynler, öğretmenler, arkadaşlar vb. bir çocuk için hangi pozisyonda olursak olalım; fark etmez. Toplumun yetişkin bireyleri olarak onlara daha iyi bir dünya bırakmak adına onların eğitimi için maddi ve manevi tüm desteklerimizi vermeliyiz. Gelecek yüzyıllara başarılı nesiller yetiştirmek hepimizin vazifesidir.
İnsanlık iki tür üzerine kurulmuştur. Kadın ve Erkek. Fiziksel olarak birbirinden ayrı anatomilere sahip bu canlı türleri birbirleriyle kaynaşmak, yardımlaşmak ve destek olmak için vardırlar. İki türün de birbirine karşı ayrıcalığı yoktur. Kadın erkek olmadan, erkek de kadın olmadan yaşayamaz, üreyemez. Ancak maalesef kadınlar dünyada birçok istismara, şiddete maruz bırakılmaktadır. Bu da tüm dünyada akan bir kan olarak var olmaya devam etmektedir. <blockquote><strong>Dünya Sağlık Örgütü’nün 2013 yılındaki raporlarına göre ise Asya’da kadınların %37’si, Afrika’da kadınların %36’sı, Amerika’da kadınların %29’u, Avrupa’da ise kadınların %25’i eşleri tarafından şiddete maruz kaldıklarını bildirmişlerdir (Başar & Demirci, 2015)</strong></blockquote> Kadınlara yönelik şiddet özellikle aile içinde küçük yaşlardan itibaren başlamakta, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık dönemlerine kadar devam etmektedir. Şunu üzülerek belirtmeliyiz ki; bunun önüne geçmek "mevcut günümüz şartlarında" pek de mümkün gibi gözükmemektedir. Peki çözüm ne olabilir? Tabii ki de bunun çözümü öyle bugünden yarına halledilebilecek bir problem değildir. Ancak bizler buradan birkaç madde sıralayabiliriz. <strong>1) Eğitim ailede başlar.</strong> Bu noktadan hareket edebilir, çocuklarımıza iyi bilgi ve birikim aşılayabilirsek bu sıkıntının problemlerinden en temel olanını çözmüş oluruz. Özellikle anne ve babaların kız çocuklarının sosyal yaşamda arkadaş çevresini iyi tanımaları gerekmektedir. <strong>2) Kadınlara özgüven aşılanması gerekmektedir.</strong> Özellikle eğitimli kadınların, bu noktada daha sağlıklı hareket edeceğini söyleyebiliriz. <strong>3) Günümüzde iki tip hayat şekli vardır. Biri köy diğeri ise şehir hayatı.</strong> Köy hayatı biraz daha içe dönük, pek de Dünyanın evrensel konularıyla ilgilenmeyen, ya da daha az etkilenen kısımdır. Diğeri de şehir hayatı. O ise daha hızlı ve süreklilik gerektiren bir hayat tarzıdır. Bu yüzden şehirli kadın ile köylü kadın arasındaki dünyaya bakış açısı birbirinden tamamen zıtlık gösterebilmektedir. Köydeki Kadın algısı ile Şehirdeki Kadın arasında karakteristik farklılıklar olabilmektedir. Bu iki kutup arasındaki düşünce zıtlıklarını daraltmak zorundayız. <strong>4) Kadınların da sosyal yaşamda daha çok söz sahibi olmasına fırsat tanınmalıdır.</strong> Eğitim, sağlık, spor, sanat, edebiyat toplumun tüm kademelerinde kadınların bilgisine ve güvencesine inanılması gerekmektedir. <strong>5) Her kadının insanlık için vazgeçilmez olduğunu, yaşamın inci tanesinin onlar olduğu akıllardan ve kalplerden çıkarılmadan hareket edilmelidir.</strong> İnsanlık soyunun devamı kadınlara bağlıdır. <strong>6) Kadınlara karşı yanlış tavırlar sergilemekten kaçınmalıyız.</strong> Çünkü kadınların duygusal yönü mantıksal yönlerinden daha baskındır. Belki de bu içgüdüsel bir eylemin sonucu olabilir. <h3>Kadınlara karşı bakış açısı toplumsal, kültürel, dini veya ideolojik nedenlerden ötürü değişmektedir. X toplumda kadın ev hanımı gözüyle bakılabilirken, Y toplumunda ev geçimini sağlayabilecek güçte olarak görülebilir. Şimdi de bu bakış açılarının sebeplerini sıralayalım:</h3> <ul> <li><strong>Kültürel Ortam</strong></li> <li><strong>Eğitim Yaşamı</strong></li> <li><strong>Yaş</strong></li> <li><strong>Dini Normlar</strong></li> <li><strong>Sosyal Yaşam</strong></li> <li><strong>Arkadaş Grupları</strong></li> </ul> Yukarıda belirttiğimiz maddelere yenileri eklenebilir, çıkarılabilir, sorularla zenginleştirilebilir. Her ne olursa olsun hangi etnik, siyasi, ideolojik vb. sosyal tabakadan olursa olsun, kadınların özel yaşamına saygı duyulmalı ve onların yaşamın vazgeçilmezleri olduğu bilinerek ve gözetilerek hareket edilmelidir. <h2> '<strong>Kadınlar sosyal yaşamın, neslin devamının, hayatı güzelleştirmenin en önemli inci taneleridir.</strong> <strong>İyi ki varsınız. Tüm kadınlara armağan olsun.'</strong></h2>
İnsanın insanlarla, hayvanlarla, doğayla iletişime geçmesini sağlayan temel etken dildir. Dilin etkisini sözel, yazınsal ve görüntüsel olarak gruplandırmak mümkündür. Sözel olarak ses, yansıma ön plana çıkarken; yazınsal olarak kelime, noktalama işaretleri, görüntüsel olarak da sembol ve şekiller kol grupları oluşturulabilir. İnsanın diğer türlerden ayrılan en büyük yanı, kendi dilini kullanabilme ve geliştirebilme olanağının sınırsız, yeniliklere ve farklılıklara açık olabilmesidir. Hayvan ve bitki gibi diğer canlılarda sınırlar ve kalıp eylemler öngörülebilirdir. Kendi yapılarının dışına pek çıkamazlar. Çünkü fıtratları buna izin vermez. Ancak insan türünde bu özellik yoktur. Zihinsel ve bedensel gücü biraz daha esneklik gösterir. Peki dil bu esnekliğin neresindedir? <img class="alignnone wp-image-42751" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-35-300x157.jpg" alt="" width="782" height="409" /> Dil özellikle insanın sosyolojik bir canlı olması sebebiyle, kullanmakla arzu, istek, şikayet veya eylemlerini yansıttığı bir terimdir. Bu yüzden dilini güzel, doğru ve etkili kullanabilmek insanın gereksinimlerini ve beklentilerini kullanmada bir kanaldır. Peki dili etkili kullanmanın avantajları nelerdir? 1- Arzu ve istekler daha kolay karşılanabilir. 2- İnsanlar arasında yardımlaşma ve dayanışma olgusunun önünü açar. 3- Nesneleri daha kolay tanımayı, tanıtmayı ve onlarla duygusal ve mantıksal ilişkiler kurmayı kolaylaştırır. 4- İnsanın en küçük birimini oluşturan aile yapısından başlayarak sosyal, kültürel, ekonomik vb. tüm alanlarda hayatın devamlılığını sağlar. 5- Devlet adamlarının halkı, ülkeyi, toprağı ve bağımsızlık gibi dört temel devlet unsurunun yönetimini kolaylaştırır. <img class="alignnone wp-image-42752" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/customer-service-knowledge-300x225.jpg" alt="" width="763" height="572" /> Retorik alanına en çok başvuran kişilerin başında devlet adamları vardır. Örneğin Fransa Kralı Napolyon'un bir halk konuşmasının etkisiyle, aynı dönemde yaşayan bir devlet adamının aynı metni halka aktarmasının halk üzerinde bırakacağı etki ve tepkiler birbirinden farklı etkilere sebep olacaktır. Çünkü Napolyon bir "kral" unvanı ile metni okurken, devlet adamı daha alt tabakadan okuyan biri olacağı için metinlerin dinleyiciler üzerindeki sirayeti arasında algısal ve fiili değişkenlikler göze çarpacaktır. Retoriğin etkisini belirleyen etkilerden biri de sosyal tabakadır. Kişinin bulunduğu yer, onun kullandığı sözcüklerin değerini de belirler. Bu yüzden özellikle hakim, savcı ve avukat gibi hukuk alanında çalışan insanların ikna kabiliyetlerinin yüksek performansta olması beklenir. Müvekkillerinin savunmasını hukukçular yapar. Dilin etkili ve süslü kullanımı hukuk alanında en çok başvurulan alanlardan biridir. Çünkü davanın değişmesine, gelişmesine veya yeni, gizli bulguların ortaya çıkmasına yarar sağlar. Retorik her zaman insanlar için kullanılması gereken bir alandır. Çünkü dilde kullanılan sözcüğün en önemli etkisi üslubunda kendini gösterir. Bu yüzden çoğu zaman bir sözcüğün ne anlama geldiğinden çok; nasıl söylendiği üzerinde durulur. Makaleme son verirken retoriğin ne kadar değerli olduğunu anlamak isteyenler için Aristoteles'in <strong>"</strong><strong>Retorik"</strong> kitabını öneriyorum.
İnsanlar iki kısma ayrılır: ruhunu kullananlar ve bedenini kullananlar. Her ikisini de kafa kafaya kullanabilen insanlar sıradan insanlardan sıyrılan <strong>"ayrıcalıklı insanlar"</strong> grubuna girerler. Yalnız bir insan çoğunlukla bu iki grubun herhangi birine daha yatkındır. Ressamlar, şairler, yazarlar ve devlet adamları, patronlar bu grubun içinde bulunan sosyal tabakadan bazılarıdır. Örneğin bir yazar 1789 Fransız İhtilali'ni anlatırken özgürlük, bağımsızlık, kardeşlik, eşitlik gibi kavramlardan söz ederken; bu grubun dışında kalanların aklına genellikle kan, savaş, mücadele, salt tarih gibi sözcükler gelir. İki çeşit grubu birbirinden ayıran en temel etken ise akıldır. Çünkü akıl insanın en büyük kazançlarından biridir. Aklı besleyen de ruhtur, derin düşünmedir. Ruhun karanlıklarında mum ışığı olmaktır. <img class="alignnone wp-image-40152" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-7-1-6-300x157.jpg" alt="" width="831" height="435" /> Ne yazık ki; bedenini kullanmak "zorunda" kalan insanlar ise ruhunu kullanan insanları okuma ve düşünme yoksunlukları sınırlı veya yetersiz olduğu için onlara ön yargıyla yaklaşırlar. Bu yüzden ruhunu (akıl) kullanan insanlar ile bedenini (vücut) çalıştıran insanlar arasında karakteristik farklılıklar mevcuttur. Bu konuya ise şu örneği vermek yerinde olur: Bir iş merkezi binasının yapım aşamasını düşünelim. Aşamalarda öncelik, aklını kullanan kişilere verilir. Neden? Çünkü binanın inşası için matematik, harita, fizik, kimya gibi fen ve coğrafya bilimlerinin bilgisine ihtiyaç duyulur. Bunun için bu alanda bilgili, eğitim görmüş kişilerin plan ve projelerinin, düşüncelerinin bilgisine ihtiyaç duyulur. Bu yüzden onlar kişileri çalıştıran kısımdır yani bir nevi sanat eseri icra eden sanatçılardır. Bir de bu binanın yapımında işçiliğini yapanlar vardır. Bunlar da bedenini çalıştırarak bir yerlere gelen kısımdır. Genellikle hayatları hep sıkıntılı geçer. Çünkü hep kısa vadeli, günü kurtarmaya yönelik, plansız ve programsız çalışan sosyal sınıflardır. Gündelik çalışırlar, her daim maaşa bağımlı olarak yaşarlar. Hayatta kalmaları gündelik çalışmalarına bağlıdır. Alt tabakadan insanlardır. Bir piramidin en alt basamağını oluştururlar. Piramit yukarıya çıktıkça hacim küçülür, refah artar; piramit aşağı doğru indikçe hacim yükselir ancak sıkıntılar çoğalır. Bu gibi insanların sosyal hayatları dar ve sıkıcıdır. Dar gelirli olmaları sebebiyle hayatları kare şeklindedir. Sınırları belli, kapalı, ruhsuzdur. Hiçbir zaman hayatın onlara verdiği büyük fırsatları göremez, yeni hayallerin peşinden koşmaya iradeleri zayıf olduğundan fırsat bulamazlar. <img class="alignnone wp-image-40153" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-8-6-300x168.jpg" alt="" width="771" height="432" /> <h2>Peki ya ruhunu (aklını) kullananlar?</h2> Ruhunu kullananlar binayı yaptıranlardır. Piramidin en üst kısmını oluştururlar. Nüfusları da azdır. Ancak en çok gelir elde eden kısımdır. Pek fazla hayatta sıkıntı yaşamazlar. Karşılaştıkları sorunların üstesinden gelmek için pek fazla psikolojik sorunlar yaşamazlar. Sakin ve dingindirler. Gündelik dertlerle işleri olmadığı için stresleri azdır. Hem bedensel hem de ruhsal olarak sağlıklıdırlar. Onlar pek ortalıkta da görünmezler. Kendileri "ütopik" bir dünyada yaşar. Mahalle kargaşaları, trafik sorunu gibi sorunları az yaşarlar. Determinist bir düşünce yapıları içinde olmaları bunda etkilidir. Kendileri her gün yeniden yeniden yaşanılan gündelik sıkıntılardan kendini sıyırmışlardır. Ruhunu kullananlar ile bedenini kullanan insanlar arasındaki farkları yukarıda anlatmaya çalıştık. Bu iki zıt kutubun varlığı her zaman devam edecektir. Çünkü doğanın kanunu <strong>"yönetenler ve yönetilenler"</strong> başlığı üzerine kurulmuştur. <em> Piramit her zaman varlığını koruyacaktır. Bunun nedeni hayatın tanımında gizlidir: Hayat, güçlüler ve onlara itaat eden güçsüzler üzerine kurulmuş bir oyundan ibarettir.</em>
Çekim yasasını en temelde; pozitif düşüncelerin olumlu, negatiflerin ise olumsuz deneyimler getireceğine duyulan inanma biçimi olarak tanımlayabiliriz. Bir başka deyişle evren ile insan arasındaki enerjisel bağdan doğan iletişimin sonuçları yine aynı şekilde insana döner demek mümkün. Bu nedenle de çekim yasası, "ne düşünürsen O'sun" der ve zihnimizden geçenleri ve niyetlerimizi dikkatli seçmemizi söyler. Peki böyle bir şey gerçekten mümkün mü? Yani düşüncelerimiz, eylemlerimizi mi belirler? Tıpkı neye nasıl bakarsan onu öyle görürsün misali. Hayat aslında bizlere sunulmuş en büyük topraktır. Bu toprağı sulayıp sulamamak, alması gereken ışığı, oksijeni sağlamak bizim elimizdedir. Eğer biz bir ağacın büyümesini ve meyve vermesini talep ediyorsak, onun da bizden su, Güneş ışığı, bakım ve onarım gibi taleplerinin de olduğunu, bunları karşılamanın zaruriyet teşkil ettiğini bilmeliyiz. Bu "bilmek arzusu" bizi önce düşünmeye itecek, ardından da eylem için güdülenme sağlayacaktır. Bu da etki-tepki psikolojik etkisini gösterecektir. Tıpkı zıt A ve B kutuplarının birbirlerinin ipini çekmesi örneğinde olduğu gibi. Doğanın ve yaşamın kaynağı düşünme üzerine kurulmuştur. Bunu birkaç örnek üzerinden incelemek istiyoruz. Fizik alanında öncü isimlerden biri olan Newton ağacın altında otururken, kafasına isabet eden elma sonucu yer çekimi kuvvetini bulmuştur. Önce elmanın nasıl düştüğünü sorgulamış, daha sonra içindeki merakı yenebilmek adına çalışmalar yaparak "yer çekimi" terimini bilime kazandırmıştır. Aynı şekilde tüm büyük icatların, buluşların, yazılan büyük eserlerin başlangıcını zihinsel dünya ile fiziksel dünya arasındaki olumlu düşünme biçimi yaratır. Büyük Rus Yazar Savaş ve Barış kitabını Fransız İhtilali gibi büyük bir devrim sonucunda yazmıştır. Belki de o ihtilal olmasaydı bugün o kadar büyük bir eseri okuyucu okuyamayacaktı. Yani dış dünya da iç dünya da birbirlerini dürter, birbirine yakınlaşır. Ve etkileşime geçerler. Bizler bu korelasyona "Çekim Yasası" adını vermekteyiz. Yazımıza bu konuyu daha somut hale getirerek devam ediyoruz. Çekim Yasası ile ilgili birçok örnek sıralamak mümkündür. Ancak burada dikkat edilmesi gereken çekim yasası için hangi noktada olduğumuzdur. Örneğin, dışarıda gördüğümüz herhangi bir trafik kazası sonucu gerçekleşen çarpışmada çoğunlukla arkadan gelen araba dikkate alınır. Nedeni de zihnimizde bir trafik kazası portresi çizmekten kaynaklanmaktadır. Zihin doğal olarak arkadaki sürücünün daha hızlı veya daha kontrolsüz hareket ettiğini düşünür. Bu da arkadaki sürücüyü "suçlu" ilan ettirir. Yani aslında bizler olayın iç yüzünü bilemeden, araştırmadan kendi tahayyüllerimizde çekim yasası oluştururuz. Bu da düşüncelerimizin dış dünyadan bağımsız bir egemenlik oluşturduğunu gösterir. Çekim Yasası ile ilgili başka bir örnek olarak da şunu verebiliriz: Uyuşturucu hem bedensel olarak insan dengesinde sarsılmaya, vücut denge kaybının yaşanmasına, insan sağlığının fizyolojisine ve psikolojisine derin hasarlar verir. Öyle ki; zihnin normal dengesini bozarak yanlış konuşmalara sebebiyet verir. Beynin karar verme mekanizmasını sarsıntıya uğratarak yanlış kararlar vermeyi, bu yanlış kararları uygulamaya koyulur. Bundan sonra eyleme geçen düşünceleri tekrardan yap-bozdan kurtarmak güçtür. Uyuşturucu için pozitif örneği de sağlık sektöründen verebiliriz. Özellikle bademcik, ayak, kol vb. gibi bölgelerde hastanın duyduğu acıyı yok etmek için uyuşturucu kullanılır. Bu da uyuşturucu maddesinin "olumlu" taraflarından biridir. Çekim Yasası'nın en önemli kavramı "düşünmek"tir. Tanrı'nın varlığına inanan biri Tanrı'nın koyduğu ilahi kanunlara göre hareket eder. Ona göre hayatını kurgular. Elinden geldiği kadar Tanrı'sına karşı gelmekten sakınır. Bunun tam tersi Tanrı inancı olmayan biri de bu fikrine göre hareket edip eylemlerini ona göre kurgular. Tanrı İnancı olan insan düzenli sosyal hayat yönünden inanmayan birine göre birkaç adım düzenli hayat sürer. Çünkü hayatın her alanını belirli determinist sistemlerle kuşatmıştır. Bu kuralların önüne "ödül - ceza" ikilemini düşünerek geçmemeyi düşünür. William Shakespeare'in da dediği gibi "İyi ya da kötü diye bir şey yoktur. Düşünmek onu öyle yapar." Yani bizlerin karakterini belirleyen düşüncelerimizdir. Kimi toplumda kötü lanse edilen bir davranış, başka bir medeniyette normal olarak karşılanabilir. Bu yüzden çekim yasası hayatımızın üzerine inşa ettiğimiz yasadır.
Kurban; teslimiyetin, yardımın, paylaşmanın ve tebessümün simgesidir. Etlerin, kanların değil, takvanın, iyi niyetin hatırlanıldığı simgelerden biridir. Bizler kurban keserken maddiyata değil, manevi iklime yöneleriz. Kurban da bu yönelimin aracıdır. Kurban bizlere Hz. İbrahim'in inancını, Hz. İsmail'in teslimiyetini hatırlatır. O teslimiyetin vücut bulmuş halini bizler de koyun, kuzu, dana gibi hayvanlarda da hissederiz. Hayvanlar bizlere öyle kolaylıklar sağlarlar ki; sanki onlar da kendilerinin bir teslimiyeti simgelediklerini bilirler gibi. İncitmeden, zorlamadan, yumuşaklıkla, ihlâsla kesiveririz onları. Ondan sonra da manevi yemeğimizi yemiş oluruz. Kurban öyle bir ibadettir ki; gücü yeten de yetmeyen de mutludur. Çünkü bizleri mutlu eden etler değil, kaynaşmadır, kardeşliktir. Yediden yetmişe, genç - yaşlı, büyük - küçük demeden herkes aynı sofrada birleşirler. Son olarak: Kurban kesmenin manevi değerini hissedebilmeniz, kurbanı keserken de yerken de teslimiyeti hatırlayabilmeniz dileğiyle...
Issız, karanlık, kırık - dökük, duvarlarından alçılar akan bir evin sığ, güneş görmemiş, sadece ipince bir minderinin üzerine oturmuş halde buldum kendimi. Etrafı izliyorum korkulu gözlerle. Tanıdık biri var mı diye gözlerim bir o yana, bir bu yana bakınıp duruyor. Sanki sığınacak bir liman arıyorum küçük bedenim. Ne zaman geldiğimin, burada bulunma amacımın neler olabileceğini bilemeden, ve de bilmekten korkarcasına yaşıyorum şu anları. Bir ıslaklık hissediyorum. Hem de öyle bir ıslaklık ki; sanki minderle beraber beni de ıslatmışlar gibi. Sonra küçük gözlerimi sessizce, kirpiklerimden başlayarak aşağıya doğru indiriyorum. Aman Allah'ım! Bu da ne! Sarı damlacıkların minderin bir bölümünü güneş sarısına boyadığını görünce kan fışkırıyor beynime. Neden bu evdeyim, neden etrafım karanlık, nereden geldi tüm bunlar başıma gibi anlamsız sorular da bir yandan zihnimi kurcalamaya devam ediyor. Sesler kulağıma geliyor. Aniden kendimi bir diyaloğun dinleyicisi buluyorum. - Kim attı bu odunları buraya? - Bilmiyorum Ernesto. Belki de küçük Clan'ın işlerinden bir tanesidir yine. - Nereye kaçtı peki o yaramaz ufaklık? - Bilmem. Belki de de yine korkudan çatının en ücra, karanlık mı karanlık yerinde bulabilirsin. (Gülüşmeler) Yapma ama Eliza! Güldürme beni! O şapşal çocuğun karanlıktan ne kadar çok korktuğunu Sen Ben'den daha iyi bilirsin. (Sesler aniden kesilir.) Demek adım Clan'dı. Pek de fena bir isme benzemiyor doğrusu. Aman neyse canım! Benim derdim bu değil zaten! Derdim, "kendimi bulmak, tanımak ve en sonunda ait olduğum yere yerleşmek." Vavvv biraz zekice, hafif de filozoflukla bağdaştırılabilecek bu fikirler gururlandırdı açıkçası beni. Lakin ben bu düşüncelerimin etkisinde olmak istemiyorum. Çünkü gayem bu değil. Tüm bu olup - bitenler bir zincir gibi birbirini takip ederken artık beni rahatsız eden ıslaklığı hissetmemeye başlıyorum sanki. Bir anda karanlık ortadan kalkıyor. Minderimle beraber hareket halindeymişiz gibi başımı kaldırıyorum. Karşımda bembeyaz sakallı, elinde bastonuyla adamın biri içeri giriyor. Bu adam biraz önce sesine tanıklık ettiğim Ernesto olmalı. Sesi bana genç birinin sesini anımsatmış olmasına rağmen karşımda ihtiyar birini görünce endişem daha da arttı. Kendimi olduğum yerden geriye atmaya yeltenirken aniden beni durdurup "korkma ufaklık. Bizden sana zarar gelmez" demesiyle biraz rahatlamıştım; yine de tedbiri elden bırakmamaya çalışarak uzak durmaya çalıştım kendisinden. Elinde küçük bir kâsenin içinde bir çorbayı, suyu ve dilim ekmeği sonradan fark etmiştim. Bana doğru uzatıp "Al, ye. Ne zamandır yemek yemedin. Acıkmışsındır. "Sahi ben ne zamandır açtım?" Daha da mühim tarafı bu açlığı neden yaşlı Ernesto sorduktan sonra fark ettim ki? Açlık sonradan fark edilebilen bir ihtiyaç değildir çünkü. İnsan acıktı vakit karnı guruldar ve o zaman anlar ki, midesi boştur, balon gibidir, şişirilmek istermiş gibi sesler çıkarmaya başlar birdenbire. Kendimi bir anda elimdeki ekmeği çorbaya bandırıp ağzıma götürürken buldum. O arada Ernesto yüzüme önce tebessümle, sonra da kaşlarını çatarak baktı. Tüm bu jest ve mimiklerin ne anlama geldiğini bilmiyordum. Ancak fark ettim ki; ekmeğim ve çorbam bitmişti. Bunu da boş kâseye baktıktan sonra anladım. Yavaşça elimi- eteğimi çekip göz göze geldim. (Bir anda konuşma başlar) - Hadi artık çocuk. Başla artık. - Neye efendim? - Kendini anlatmaya. Kimsin, kimlerdensin. Sadece isminin Clan olduğunu biliyorum. O kadar. Bu bilginin de pek elle tutulur bir tarafı yok. - Evet efendim. Ben de bunun böyle olduğunun farkındayım. Sizin gibi ben de kendimi arıyorum. Kimim, kimlerdensin, Sizlerle nasıl buluştum, Sizler beni nereden buldunuz? Tüm bu soruların cevabını ararken belki de bulunacak her cevap sorulacak olan yeni soruların kapısını da aralamış olacaktır. Tıpkı karanlık bir odanın kapısının aniden açılmasıyla içeri güneş ışınlarının odaya yeni bir soluk getirmesi gibi... Yani Ernesto Amca, demek istiyorum ki, beni bekleyen yeni bir hayat, yeni bir gün, yeni bir kapı var. Sorularıma cevap bulabilmek için öncelikle yola çıkmalıyım. Çünkü yola çıkmadan hikayenin sonunu öğrenmem. Sona ulaşmam için de bir yerden başlamam gerekmiyor mu?
Elif Şafak diyor ya: "Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya ortasındasındır merkezinde ya dışındasındır hasretinde." Aşk anlatılmaz aslında yaşanır. Bugün anlatmaya çalışalım biraz. Dil kelâm bulsun ki aksın gönüllere. Aşk unutmamaktır, unutmamaktır, gözlerini alamamaktır, bir ayağı çukurda yaşamaktır. Kalbin ve aklın fethidir aşk. Gözlerine bakmaya kıyamamak, ellerine dokunacak cesareti kendinde bulamamaktır. Zindandır, karanlıktır. Gözlerini ve kalbini nereye götürsen de O'nunla olmaktır. Başka bir Dünyada, başka bir gezegende olmaktır. Aşk yalnızlıktır aynı zamanda. Bunun nedeni Maşuktur. Her Maşuk bakmaz Aşık'a. Sadece bakar gibi yapar. Gül dağıtır, güzel kokular gönderir, naz yapar. Aşık bu durumda biçaredir, kördüğüme bağlanmıştır. Kendini soyutlanmış hisseder. Hasret çeker, burnunda tüttürür Maşukunu. Dünyası zindana döner. Ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin, ne düşünürse düşünsün kendine gelemez. Eli, kolu bağlanmıştır. Aşk arkadaşlıktır. Başına bir iş geldiğinde, yalnız kaldığında, dışlandığında sığınacak bir limandır. Derdine derman, yaraya merhem bulmaktır. Hayatta önüne bakarken, dümdüz yolda yürürken karşınıza çıkan bir engelden sonra kalkabilmek için bir el bulmaktır. Bu el sayesinde ayağa kalkmak, ayakta kalabilmektir. Aşk mahremiyettir. Gözden sakınmaktır. Kendine hakim olabilmek, kendine sahip çıkmaktır. En özel mahremiyetine saygı duymak, saygı görmek, doğan sıkıntılara gizli çözümleri biraraya gelerek çözüme kavuşturmaktır. Sonuç itibariyle Aşk anlatılmaz, yaşanır. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya ortasındasındır merkezinde ya dışındasındır hasretinde. Önemli olan hangi yönde olduğumuz ve o yönü nasıl yaşadığımızdır.
<p style="text-align: left;">Kitap okumak neden bu kadar değerli acaba? Hiç düşündünüz mü? Kitapları kitap yapan onların hangi özellikleridir? Neden bizlere küçük yaşlardan itibaren kitap okuma tavsiyelerinde bulunulur? İşte bugün bu sorulara yanıtlar bulmaya gayret edeceğiz.</p> <p style="text-align: left;">Yolculuğumuza bir düzen oluşturabilmek için sorulara tek tek cevap vermeye çalışarak gidelim. Öyle değerlidirler ki; her biri özgündür, biriciktir. Hepsinin dünyası farklı farklı ışıklarla aydınlatılmıştır. Işıklar sadece beyaz, sarı, mavi, kırmızı gibi insan zihninde ilk canlanıveren ışıklar değildir. Bazı renkler deniz, bazıları kömür, bazıları ay, bazıları da inci tanesidir. Bu ışıklar tek başlarına yetinebildikleri gibi, bir araya geldikleri zaman hiçbir terslik, sırıtma, kaygan yansımalar ortaya çıkartmazlar. Çünkü tüm renkler hem kendileri için hem de birbirleri için var olmaktadırlar.</p> Yolculuğumuza ikinci soruya cevap aramaya çalışarak devam edelim. Yani "Kitapları kitap yapan nedir?" sorusuna cevap bulmaya çalışalım. En sonda söylemeye çalışacağımızı en başta söyleyelim: " Her kitap bir insandır. Yani Dünya'da ne kadar insan varsa o kadar da kitap vardır. Her kitabın da bir başkahramanı vardır. Dünya'nın onun önünde döndüğü, Güneş'in onun için aydınlattığı, Ay'ın onun için parladığı, yıldızların onun için kaydığı bir kahramanı vardır. Tabii bunları söylerken tüm kahramanların hayatlarının, maceralarının, heyecanlı, maceraperest, tutkulu geçtiği söylenemez. Tıpkı Sefiller'de Jan Valjan'ın yaşadığı kesit gibi. Ailemiz için bir parça ekmek çalıp daha sonra hapishanede 30-40 yıl boyunca çalmış olduğumuzla imtihan edilmek nasıl bir duygudur acaba? Kendimizi katil olarak düşünebileceğimiz kahraman başka bir kitapta da bulabiliriz. Tıpkı Suç ve Ceza'da olabildiği gibi. Buradaki kahramanlık öyle hale getirir ki başarı ve acı aynı perdede yer alır. Ansızın gecenin karanlık pususunda hiçbir tanıdığımızın bizden şüphelenmeyeceği bir hareketi yaparak masum olarak girdiğimiz evin penceresinden alnımıza "Katil" yazısı yazılmış şekilde çıkabiliriz. Bu çıkış öyle bir çıkış ki bedenimiz tertemiz olduğu halde ruhumuz dünyadan da ağır pislikleri, kirlenmişlikleri içine doldurmuş halde çıkıverir. Öyle kitaplar da vardır ki; savaşların olduğu dönemlere bizleri götürerek, savaşla karşı karşıya bırakırlar. Tıpkı "Savaş ve Barış", "Küçük Ağa", "Yaban" gibi. Kahramanımız savaşta öyle girdaplı pozisyonlara girer ki bazen Napolyon bazen Salih Ağa bazen de Rabia olarak çıkıverir karşımıza. Bu kahramanlar romanlarda gösterdikleri performanslar ile bizleri ikircikliğin ortasına atıverirler. Göstermiş oldukları, yaptıkları, söyledikleri, düşündürttükleriyle bizlere hem bir dost hem de düşman kesiliverirler. Bu kahramanlarımızı çözümlemek öyle sıkıntılı bir süreçtir ki tam kahramanımızı tanıyorum dediğimiz anda aslında onunla ilk defa karşılaşıyormuş hissine kapılırız. Bu da bize hem korku ve çekingenlik hem de merakla yaklaşma hissi verir. Tabii tüm bu örneklemler başta sormuş olduğumuz "Kitapları kitap yapan nedir?" sorusuna tam olarak cevap vermez. Zaten bizler cevap arama değil; cevaplar arama (çünkü kesin bir cevabı yoktur) peşinde olduğumuz için bu sorunun cevaplarını "kendimizce" vermiş olduk. Umarım aramış olduğumuz cevaplar siz değerli okuyucularımıza yeni fikirler, hayaller, motivasyonlar sağlamaya vesile olabilir. Metnimizin son kısmına gelmiş bulunmaktayız. Yani neden küçük yaştan itibaren kitap okuma tavsiyelerinde bulunulduğu meselesi. Şunu ısrarla vurgulayalım ki hayal etmek yeri geldiğinde bilgiden, bilinenden daha değerlidir. Sebebi ise şu: Hayal etmek kendi iç dünyamızda sonsuz deryalar barındırır. Eğer ki hayal etme sürecine küçük yaşlardan itibaren adım atabilirsek ufkumuzla beraber hayallerimiz de kar topu gibi döndükçe hacmin büyümesi misali büyür, gelişir ve olgunlaşır. Tüm bunların olgunlaşabilmesi de ancak ve ancak kitap okumakla mümkün hale gelir. Her kitap okuduğumuzda farkında olmasak da yeni yeni hayallerin, dünyaların içine girmiş oluruz. Bu da hayal gücümüzü geliştirir. Son olarak; kitap okuyalım, kitaplara sığınalım. Çünkü her kitap bir dünyadır.
Renkler nesneleri, varlıkları tanıtan, onların alametifarikasını ortaya koyan, mevcutlarını gösteren fiziksel belirteçlerdir. Her rengin farklı tınısı, ahengi ve sosyolojik ve psikolojik etkileri vardır. Tüm renkleri analiz etmek mümkün olmadığı için üç rengi mercek altına alacağız: kırmızı, yeşil ve siyah. <strong>Kırmızı</strong> aşkın, sevginin tonlarını belirtir. Öyle ki; ilgiyi, yakınlığı simgeleyen renk odur. Kırmızı güller, kırmızı arabalar, kırmızı elbiseler. Bu nesneler ve daha birçokları aynı anlamı ifade eder: Bağlılık. Yüzlerde kasları harekete geçiren, beyaz incilerin ortaya çıkmasını sağlayan odur. <strong>Yeşil, </strong>Doğanın rengini üzerinde taşır. Ferahlık, canlılık ve huzurun kaynağı odur. Gerek yaprakların üzerinde gerekse tüm dünyada o olmazsa olmaz. Ağaçlara canlılık veren odur. Ağaç ise oksijen ve karbondioksit salgılar. Ağaçlar, ormanlar olmazsa insanlar ve diğer canlılar hayatta kalamazlar. <strong>Siyah</strong> gerek hüznün, gerek kömürün, gerekse de imajın rengidir. Göz kamaştırır. Beyni ve gözleri etkiler. Ruhunu harekete geçirir. Bizler bu yazımızda üç rengi gözaltına aldık. Tabii biliyoruz ki; Dünya'daki ve evrendeki tüm renkler nadidedir. Hiçbir rengin birbirine üstünlüğü yoktur çünkü tek bir rengi değerli kılan, diğer renklerle oluşturduğu bütünlük ve birlikteliktir. Tek tek renklerin hiçbir anlamı yoktur. Bu yüzden renk değil, renkler esastır. İyi okumalar...
https://youtu.be/MmBTkZ6E-O8 <em>Sanayi İnkılâbı... İngiltere'den başlayan oradan Dünya'ya yayılan eşsiz bir üretim- tüketim- dağıtım üçgeni. Düne, bugüne ve yarınımıza bir bakmaya ne dersiniz? İlk Çağlar'dan Yakın Çağımıza dürbünle bakma zamanı... Kemerlerinizi sıkı bağlayın.</em>
https://youtu.be/7Q_gDhNA2RM <em><strong>Bu hayatta çok sıkıntılı, acıklı, hayata tutunacak bir dalınızın kalmadığını düşündüğünüz dönemlerden geçiyor olabilirsiniz. Böyle bir kesit yaşıyorsanız bu video sizi harekete geçirebilir. İyi seyirler...</strong></em>