Dilber Aydın
@kitapkokusu
<strong>“Kitaplar onu yeni dünyalara götürüyor ve heyecan dolu hayatlar yaşamış şaşırtıcı insanlarla tanıştırıyordu. Joseph Conrad’la birlikte eski günlerin yelkenlileriyle yolculuğa çıktı. Ernest Hemingway’le Afrika'ya, Rudyard Kipling’le Hindistan’a gitti. Bir İngiliz köyünün </strong><strong> küçük odasında otururken dünyanın dört bir yanında yolculuğa çıktı.” (Roald Dahl,</strong><strong> Matilda)</strong> En temel haliyle, kitapla terapi anlamına gelen kavram, kişilerin üstesinden gelemedikleri çeşitli zorluk ve sorunlar ile ilgili kitaptan destek alıyor oluşudur. Yunanca “biblion (kitap)” ve “therapeo (terapi)” sözcüklerinin bir araya gelerek oluşturduğu bibliyoterapi, kitap yoluyla iyileşme anlamı taşımaktadır. Yöntemin kaynağı eski Yunan'a kadar gitmektedir. Antik Thebes Kütüphanesi'nin kapısında <strong>"İnsanın ruhunun iyileştirildiği yer."</strong> yazmaktadır. <img class="alignnone wp-image-43674" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-38-300x200.jpg" alt="" width="843" height="562" /> 1272 yılında <strong>Kahire'de </strong>Kur'an, tıbbi tedaviler yanında, cezaevleri ve hastanelerde kullanılıyordu. 1880'lü yılların başında ise Benjamin Rush, dini kitapların yanı sıra, romanların da tedavide kullanılabileceğini ilk kez savunmuştur. Ancak bibliyoterapinin tam anlamıyla gelişimi, <strong>I.Dünya Savaşı</strong> yaşanırken gerçekleşmiştir. Kızılhaç ve Amerikalı Gaziler Bürosu, askeri kütüphanelerde kitap bulundurma zorunluluğu getirerek kitapların terapi edici özelliğine dikkat çekmişlerdir. Böylece, savaşın yıkıcı etkisinin, askerler üzerinde bıraktığı acılar yok edilmeye çalışılmıştır. Ölüm kaygısı, depresyon, anksiyete, gelişimsel dönemler gibi baş edilmesi destek ile kolay hale gelen konularda, kitapların iyileştirici gücünden yararlanılır. Psikologlar tarafından kullanılan bu disiplinlerarası yöntem, bireyin kendini ve sorununu anlamasına ve tanımasına yardımcı olur. Birey, yaşadığı sıkıntıların aslında neler olduğunu anlar ve onlarla yüzleşir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/bibliyoterapi-800x480.jpg" alt="" width="789" height="473" /> <strong>Bibliyoterapide</strong>, birey, psikoloğunun önerdiği kitapları ya da metinleri okuyarak sorunları ile tanışır ve aslında yaşadığı şeyleri sadece kendisinin de yaşamadığını anlar. Kendi yaşam mücadelesinin içinde kaybolmaktansa, mücadele etmeyi öğrenir ve nefes almaya da başlamış olur. Kitaplara farklı bir bakış açısı ile yaklaşmayı da öğrenen birey, belki de kitap okuma alışkanlığı yoksa edinmeye bile başlamış olur. Yalnızlık ve içe kapanıklık yaşayan kişiler, kendilerini daha kolay ifade etmeye ve böylece derin düşüncelerden uzaklaşmaya başlamaktadır. Gelişimsel ve klinik bibliyoterapi olarak ele alınan sistemde, klinik terapi mutlaka bir uzman tarafından gerçekleştirilmektedir. Önerilen kitaplar, her durumda bireyin ihtiyacını karşılayacak nitelikte olmaktadır. Sadece depresyon ya da anksiyete gibi rahatsızlıkların tedavisinde değil aynı zamanda okul fobisi, ırkçılık, ders korkusu, akran zorbalığı gibi sorunların çözümü için de bu terapiden yararlanılmaktadır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/5e873f920f25431fd884f309.jpg" alt="" width="772" height="434" /> Genellikle psikologlar tarafından uygulanan bu yöntemin, okulda öğretmenler eşliğinde uygulanabilir olduğu da söylenmektedir. Rehber veya danışman öğretmen, öğrencilerin kişiliklerini ve sorunlarını tanıması amacıyla sınıflarda okuma çalışması yapmaktadır. <strong>Üstün zekalı bireyler</strong> için de uygulanan bibliyoterapi tekniği, onların diğer bireyler ile kaynaşması ve kendi özelliklerini kabullenmeleri açısından büyük önem taşımaktadır. Kitapların insanların hayatındaki yerinin önemi hangi yüzyılda ve coğrafyada olursa olsun yadsınamaz bir gerçektir. İlerleyen zamanlarda belki daha çok işlevsel olarak kullanılacak olan kitaplar, yaşamın her alanında mutlaka kendine yer bulmaktadır. Okumak, özgürleştirir. Sığınılan en güvenilir kapılardan biridir belki de. Kitapla ve sağlıcakla kalın...
1924 yılında, <strong>Atatürk</strong> tarafından Türkiye'ye davet edilen <strong>John Dewey'</strong>den, 'Türkiye'de Eğitim Nasıl Olmalıdır?' konusunda bir rapor hazırlaması istenir. Bu doğrultuda hazırlanan rapor ve Hasan Ali Yücel'in büyük emekleri sonucunda Köy Enstitüleri kurulur. 1940 yılında, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in çalışmaları ve başkanlığı neticesinde, kurumlar meydana gelir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/John-Dewey-ve-Turk-Egitimciler.jpg" alt="" width="744" height="467" /> Enstitüler kurulurken yerleşim yerlerine uzak, tren yoluna ve verimli tarım alanlarına yakın olması ilk ve önemli koşul olmuştur. Çünkü<strong> Köy Enstitüleri</strong>, sadece öğretmen yetiştirmek amaçlı değil çok yönlü insan yetiştirmek amacıyla yola çıkmıştır. Öğrenciler, derslerin yanı sıra "yaparak yaşayarak" öğrenme ilkesi ile hareket etmişler; yeri geldiğinde tarlada çalışıp çiftçi olmuş, yeri geldiğinde ise bir marangoz gibi tahtayı işlemişlerdir. Bunların amacı, okul bitip öğretmen olarak gittikleri köylerde, halkın her türlü sorununa çare olmakla beraber, onlara da yeni şeyler öğretmektir. Tarla nasıl sürülür, duvar nasıl yapılır, bozulan şeyler nasıl tamir edilir gibi buna benzer birçok alanda eğitim alıp bilgiyi yayıp çoğaltmayı istemişlerdir. Onların bu konudaki ilkesi "<strong>İş için, iş içinde eğitim." </strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Koy-Enstitusu-Yaparak-Yasayarak-Ogrenme-750x444-1.jpg" alt="" width="785" height="465" /> Köy Enstitülerinin var olduğu süre içinde, tarlalarda tarım çoğalmış, fidanlar ekilmiş, birçok okul, öğretmenevi, balıkhane, elektrik santrali ve inşaat yapılmıştır. Öğrenciler, uygulamalı olarak müzik eğitimi de almaktaydı ve en önemlisi de bu konuda Aşık Veysel Şatıroğlu'nun enstitüleri gezerek onlara saz çalmasını öğretiyor olmasıydı. Piyano, mandolin gibi müzik aletlerini de çalmayı öğrenen öğrenciler, tiyatrolar düzenleyip sergilemişler ve bunları köy köy gezerek de oynamışlardır. <em><strong>''Köy eğitiminin amacı güçlü vatandaş, yani toplumsal anlamda insan ve memleketin siyasi, ekonomik ve kültürel hayatı geliştirmesine katılacak yani doğanın bütün güç ve güçlükleriyle tutsak değil, egemen olabilecek bir güçte iş adamı yetiştirmek olmalıdır.” İsmail Hakkı Tonguç</strong></em> <em><strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/s-507ac9eabbf401e655e7f16ff8825ba106960a7f.jpg" alt="" width="817" height="475" /></strong></em> İsmail Hakkı Tonguç'un da ifade ettiği gibi, tutsak değil egemen olabilecek bir güçte iş adamı yetiştirmek amaçlanmıştır. Yani savaştan çıkmış ve her açıdan yorgun, yetersiz olan halka, ekip biçmeyi, arıcılık ya da farklı bir alanda geçim sağlayabilmeyi öğretmeyi ilke edinen bireyler yetiştirmek enstitülerin en temel amacıdır. <em><strong>"Enstitü kelimesini biz frenklerin telaffuz ettiği tarzda aldık ve buna alıştık. Biz köy enstitüsünü sadece içerisinde nazarî tedrisat yapılan bir müessese olarak almadık. İçerisinde ziraat sanatları, demircilik, basit marangozluk gibi amelî bir takım faaliyetler de bulunduğu için okul adı ile anmadık, enstitü diye isimlendirmeyi muvafık gördük.'' Hasan Ali Yücel </strong></em> Türk devleti, bir savaştan çıkmış ama diğer bir savaşın yani II. Dünya Savaşı'nın içinde bulunduğu için, enstitüler için ayrılan maddiyat, oldukça azdı. Fakat, onlar elde olan imkanları en üst seviyede değerlendirerek kuruldukları günden daha iyi seviyeye gelmeyi başarmışlardır. Toplumu ve kendilerini, sadece ekonomik anlamda kalkındırmakla kalmayıp kültürel ve sosyal açıdan da daha ilerlemiş bir kitle oluşturma görevini, büyük bir gayret ve özveri ile yerine getirmişlerdir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/s-96eaf93d65c9d5d54fd77702094c0cf34d60a109.jpg" alt="" width="778" height="551" /> Ancak Köy Enstitüleri kurulduğu günden, kapatıldığı güne kadar hep tartışma konusu olmuş ve her fırsatta kapatılması konusunda birçok ters fikir ortaya atılmıştır. Bunlardan bazıları, köylüleri parasız çalıştırmanın suç olduğu, karma eğitim modelinin ahlaksızlık olduğu, tam olarak aydın insanlar yetiştirilemediği yönündedir. İlerlemenin ve aydınlanmanın bir şekilde hep karşısında olan kişilerce 1954 yılında kapatılmış ve böyle başarılı bir eğitim modeline son verilmiştir. Günümüzde bazı eğitim-öğretim kurumlarının, doğa ile iç içe öğrenci yetiştirdikleri, yaparak yaşayarak öğrenme modelinin onlara kazandırılmaya çalışılması, tam da Köy Enstitüleri'nin yaptığı şeydi. Çocuklar, sadece kendilerine sunulan bilgiyi öylece almakla kalmayıp uygulamalı olarak hem öğrenip hem öğreniyordu. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/s-093051baef78b5b3d8fe774751055876a551f556.jpg" alt="" width="762" height="460" /> Peki şimdi eğitim sistemimizin bulunduğu konum nedir? Enstitüler, günümüzün tam olarak neresindedir?
Farsça "ebr" yani bulut anlamındaki sözcükten meydana gelen "Ebru Sanatı" bulutumsu, buluta yakın gibi sözcükleri ifade etmektedir. Aynı zamanda su üzerindeki şekillerin "kaş" ile benzerliğinden hareketle, Farsçada ebru kelimesinin de kullanıldığı belirtilmiştir ancak bu fikir pek kabul görmemiştir. Avrupalıların mermer kağıdı, Arapların damarlı kağıt olarak adlandırdığı ebru sanatının, dünya genelinde yayıldığı görülmektedir. Ortaya çıkış tarihi net olarak bilinmeyen ebru sanatının, hangi toplumda oluştuğu ve yayıldığı da kesin şekilde bilinmemektedir. Büyük oranda Doğu dünyasına ait olduğu düşünülen sanatın, Hindistan'da ortaya çıktığı ifade edilmektedir. Diğer bir görüş ise Buhara'da doğmuş gelişmiş ve Osmanlıya İran yoluyla gelmiştir. Hatta Türkistan şamanlarının fal bakmayı sevdiği ve bu fal çeşitlerinden birinin de su üzerine boya atılması ve ortaya çıkan şekillerin yorumlanmasının, ebru sanatının ilk örnekleri kabul edilmektedir. <img class="aligncenter wp-image-43036 size-full" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/evde-ebru-yapma.jpg" alt="" width="960" height="540" /> Tarihi belirlenmiş en eski ebru sanatı 1447 yılına aittir ve Topkapı Sarayı'nda sergilenmektedir. Anadolu topraklarında ebru sanatını icra eden ilk kişi Şeyh Sadık Efendi'dir. Sanat ile ilgili elimizde mevcut olan iki önemli eser ise Gûy-ı Çevgan ve Tertib-i Risale-i Ebri'dir. Bugüne kadar tespit edilebilen ilk ebruzen ise 'Şebek' lakaplı Mehmet Efendi'dir. Lale Devri'nden Cumhuriyet dönemine kadar gelişimsel sürecini devam ettiren ebru sanatı, Avrupa'ya da taşınmış ve günümüzde eğitimler yoluyla insanlara aktarılmaya devam ettirilmektedir. Battal, Serpme, Gel-Git, Şal, Taraklı, Çiçekli, Hatip Ebru gibi pek çok çeşidi olan sanatta, toprak boya olarak bilinen, doğadaki renkli kaya ve topraklardan elde edilen madeni boyalar ve suda erimeyen bitkisel boyalar kullanılır. Oldukça zahmetli ve sabır isteyen bu sanat için, boyaların hazırlanma süreci epeyce uzundur. Önce boya ezme işlemi, ardından boya terbiyesi yapılır. Bir sıra işlem yapılıp bittikten sonra, boya ile su kavuşur ve ebru oluşur. <img class="aligncenter wp-image-43038 size-full" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/328430.jpg" alt="" width="960" height="480" /> Günümüzde ebru sanatı ile uğraşan birçok insan vardır. Eski dönemlerde kitap süslemek, ciltlemek için de kullanılan sanat, günümüzde ipek, deri, kumaş, cam, fayans, ahşap üzerine de yapılmakta; tablolara, duvarlara hoş ve emek dolu görüntüler oluşturmaktadır. Yine artık o dönemlerdeki boyalar bulunmadığından, sentetik boyalar tercih edilmektedir. Mehmet Hatip Efendi, Necmeddin Okyay, Mustafa Düzgünman ve Fuat Başar gibi ebru sanatında isim yapmış önemli kişiler, bu el emeğinin günümüze kadar gelip yayılması ve tanınmasında büyük paya sahiptirler. Cumhuriyet döneminde Necmeddin Okyay'ın oğulları, ebru sanatının, Güzel Sanatlar Akademisi'nde ders olmasını sağlamışlar ve ilerleyen dönemlerde özgün ebru örneklerinin oluşmasına katkı sunmuşlardır. <img class="aligncenter wp-image-43037 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/ebru-sanati-atolyesi-merkez-kutuphane-4-scaled-1.jpg" alt="" width="810" height="540" /> Türk Kağıdı olarak da bilinen sanat, "Ebru: Türk Kağıt Süsleme Sanatı" başlığıyla, UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirasının Temsili Listesinde (2014) kayıtlıdır.
Sadece edebiyatımız açısından değil Türk tarihi ve aynı zamanda dünya tarihi açısından da önemli bir değer olan Orhun (Orhon) Yazıtları, Göktürk ya da Köktürk Devleti'nden kalma kitabelerdir. Kitabeler, Türklerin bilinen ilk alfabesi olma özelliği taşıyan Köktürk alfabesi ile yazıldığı için oldukça önemlidir. 8. yüzyılda yazılmış olan yazıtlar, Moğolistan'ın Orhun Vadisi'nde bulunmaktadır. Yazıtları bilim dünyasına tanıtan ilk isim Strahlenberg olmuştur. Bir yüzü Türkçe bir yüzü Çince olan yazıtların yazarı, Kültigin ve Bilge Kağan'ın yeğeni Yollug Tigin tarafından yazılmıştır. Tonyukuk yazıtının ise, vezirin kendisi tarafından yazıldığı düşünülmektedir. Kültigin, Bilge Kağan ve Vezir Tonyukuk adına kaplumbağa kaideler üzerine dikilen anıtlar, kaplumbağaların uzun yaşamaları nedeniyle, sonsuzluğu temsil etmektedirler. Orhun alfabesinin harfleri, esrarlı eski Türk yazısı olarak bilinmektedir. İskandinav harflerinde kullanılan esrarlı harfler adı verilen harflere benzemesi nedeniyle, böyle adlandırılmıştır. İkilemeler, benzetmeler, deyimler, zıt sözcüklerin de kullanıldığı yazıtlar, ayrıca Türk edebiyatının en önemli hitabet örneği özelliğindedir. Çünkü yazıtlarda Bilge Kağan, halkına seslenir ve bu seslenmeden biz, Köktürklerin sosyal devlet anlayışına sahip olduğunu da anlarız. Orhun Yazıtları, düne kadar Türk adının geçtiği ilk metinler olması dolayısıyla, her açıdan çok önemli bir konumdaydı. Tabi ki hala önemini kaybetmiş değildir ancak Türk adının geçtiği ilk metin artık İlteriş Kağan için adanan bir külliyedir. Moğolistan da keşfedilen bu anıt üzerinde, on iki satırlık eski Türk yazısı vardır. Uluslararası Türk Akademisi ve Moğol Bilimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsü tarafından ortaklaşa yürütülen çalışma sonucunda, Ulan Batur'da yapılan basın toplantısında Türk Akademisi Başkanı Darhan Kıdıralı, bu önemli açıklamayı yapmıştır. Aynı zamanda UNESCO'ya da yazıtın tanıtımının yapılacağını söylemiştir: <strong>“Müjde! Uluslararası Türk Akademisi ile Moğolistan Arkeoloji Enstitüsünün Ötüken bölgesinde yürüttüğü bilimsel keşif çalışmaları sonucunda Kültekin ve Bilge Kağanın babası İlteriş Kutluğ Kağanın Anıt Kompleksi ve yazıtı bulundu. Detaylı bilgini yarın Ulanbator’da yapılacak olan Basın toplantısında duyuracağız. Kutlu olsun!”</strong> Nomgon anıtı da Bilge Kağan ve Kültigin yazıtlarına benzemektedir ve Köktürkler için de önemli bir yazıt niteliğindedir. İçerisinde birçok heykelcik barındıran bir külliye özelliğinde olan Nomgon anıtı çalışmaları 2019 da başlamıştı ancak pandemi nedeniyle ara verilmişti. Yapılan çalışmalar ve çalışmalara dair bilimsel sonuçlarla ilgili yakın zamanda bir kitap hazırlanacağı beklenmektedir. Köktürk Devleti'ni ikinci kez kurarak, tek bayrak altında toplayan İlteriş Kağan, II.Köktürk Devleti için ili toplayan, derleyen anlamında İlteriş adını almıştır. Orhun Yazıtları ile birlikte artık dil ve tarih açısından, dil varlığımızın daha önceki dönemlerde olduğuna dair bu yeni anıt, kutlu olsun. Türk dili ve tarihinin aydınlık ve ileri zamanlara gitmesi dileğiyle...
<strong>"Benim en büyük mutluluğum her şeyden kaçmak. Her şeyden. Tüm çocuklardan. Tüm acılardan. Tüm sevgilerden. Tüm orgazmlardan. Tüm gecelerden. Tüm günlerden. Her hilal aydan, her ülkeden. Ben her gece ölüyorum. Her sabah yeniden canlanıyorum. Her yirmi dört saatlik zaman dilimi hem ölüm hem yaşam aynı zamanda…" </strong> Çağdaş Türk edebiyatının çok erken yaşta kaybettiği <strong>Tezer Özlü</strong>, böyle anlatır mutluluğunu. Doğduğu zamandan ölümüne kadar, şehirden şehire ülkeden ülkeye göç etmiştir tabiri caizse. Yaptığı evliliklerde aradığı ya da belki de anlamlandırmaya çalıştığı şeyleri bulamayan Özlü, kendine daha fazla vakit ayırabilmek ve bir evin sorumluluğunu alamamak neticesinde bu birliktelikleri sonlandırmıştır. Deniz adında bir kız çocuğuna sahip olan Tezer Özlü, Cesare Pavese'yi çok sevmiş ve ondan etkilenmiştir. <img class="aligncenter wp-image-42160 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/cropped_content_tezer-ozlu-kimdir_ch6hF1NG20S6O6u.jpg" alt="" width="960" height="540" /> İlk kitabı <strong>Eski Bahçe'yi</strong> 1978 yılında edebiyat hayatına sunar. Almancadan çeviriler, edebî radyo programları düzenler. Edebiyat ve dünya için, yaşadığı çevre için, değişimi isteyen ve mutsuzlukta mutlu olandır Tezer Özlü. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/Tezer-Ozlu-100-Maddede-3-1-1024x724-1.jpg" alt="" width="662" height="468" /> <strong>“Yalnız yaşı olmayan ve dünyalarını kendi içlerinde taşıyan insanlara dayanabiliyorum.” (Özlü, 1990) Gelecekle ilgili hep bir belirsizlik içindedir. Ne yapacağını, nereye gideceğini hiç bilmez. Kaybolmuş gibidir. Belki de bir yere ait olamama hissi içinde, hep bir kayboluş yaşamaktadır. </strong> Eserlerini, varoluşçu ve bohem tarzdan etkilenerek oluşturmuştur. Kolay anlaşılamayan, kapalı ve yorunlanmak isteyen yazılarla, özgürlüğe ve sonsuzluğa ulaşacağını söyler. Bohem tarz, büyük oranda onu yansıtır. Dünyaya yabancılık, soyutluk, kalabalıklar içinde kayboluş, birine veya bir yere aidiyet hissedememek, uzaklaşma isteği... Bunların hepsi Tezer Özlü'nün kendi olduğu ve kendini ifade ettiği karmaşık yaşam tarzıdır. Düzenden ve güvenden daha ürkütücü bir şey yoktur yazar için. Sonsuz bir gitmek duygusu vardır sadece. Kalıplardan kaçmak için gider. Toplumsal baskıdan, zorunluluklardan kopup uçmak ister. Deniz nerede biter, gökyüzü nerede başlar bilinmeyecek şekilde gitmektir bu. <strong>“Aklın en acı olana, en derine, en sonsuza atmışsan korkma. Ne sessizlikten, ne dolunaydan, ne ölümlülükten, ne ölümsüzlükten, ne seslerden, ne gün doğuşundan, ne gün batışından. Sakin ol. Öylece dur. Yaşamdan geç. Kentlerden geç. Sınırlardan geç. Gülüşlerden geç. Anlamsız konuşmaları dinle, galerileri gez, kahvelere otur. Artık hiçbir yerdesin.” (Özlü, 1990)</strong> Evet. Artık hiçbir yerdesin, cümlesi ile belki de kendini, en anlatılabilir şekilde anlatmıştır. Toplumun özgürlüklerinin kısıtlandığı her şeyi yok etmek ister. İnsanların öldürülüşü, hapishaneler ülkenin her karış toprağındaki çelişkilerden kaynaklanır. Sınıfsal çatışmalar onu yorar. Nihilist bir yaşam görüşünün içinde, ölüm ve intihar özlemi arayışı vardır. Kimsenin kendini anlamamasından yakınır sürekli. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/Tezer-Ozlu-Leyla-Erbil-_-Mektup-1.jpg" alt="" width="662" height="308" /> <strong>"Şunu bilmelisin; Sen bir işe yaramaz değilsin, seni senden çalan toplumdur."</strong> Türk edebiyatının gamlı, nostaljik ve lirik prensesi, henüz on sekiz yaşındayken intihar girişiminde bulunması nedeniyle, birçok kez kliniklere yatmıştır. Bu kliniklerdeki tedaviler, elektroşoklar ve yaşadığı bunalım onu daha kederli hale getirmiştir. Özlü, tüm bu kargaşa ve yoğun kaos sonucu, meme kanserine yakalanmış ve hayata veda etmiştir. <strong>“Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım…”</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/tezer2.jpg" alt="" width="662" height="372" /></strong> 'Hiçbir yerli' olan yazar, ölümünün ardında Eski Bahçe-Eski Sevgi, Çocukluğun Soğuk Geceleri, Yaşamın Ucuna Yolculuk, Kalanlar, Zaman Dışı Yaşam ve Tezer Özlü'den Leyla Erbil'e Mektuplar adlı eserleri bıraktı. Bunca çatışmanın içinde 43 yıl da olsa yaşamayı iyi ki başardın Tezer Özlü. İyi ki geçtin tüm bu belirsizliklerin içinden. Seni sen yapamayan kurallar ve düşünceleri yıktın iyi ki! Seninle yokluk içinde var olmayı başarabilmek mucize...
Ailenizin kaçıncı çocuğusunuz? İlk mi son mu ortanca mı yoksa ikiz mi? Ya da belki de evin tek çocuğu sizsinizdir. Anne babanızın kaçıncı çocuğu olduğunuz yani doğum sırasına göre, kişiliğinizin şekillendiğini biliyor musunuz? Kişilik yani karakter yapımızın oluşmasında etkili olan bazı faktörler vardır. Biyolojik, kalıtsal, çevresel etkenler gibi. Bunların yanı sıra aile yapısı, ekonomik durum gibi birçok faktör de bireyin büyüyüp gelişmesinde önemli rol oynamaktadır. Ünlü psikolog <strong>Alfred Adler </strong>tarafından ilk kez ortaya atılan fikre göre ise doğum sıranız, kişiliğinizin oluşmasında büyük bir paya sahiptir. Adler'e göre kişiliğin oluşmasında etkili olan beş önemli doğum sırası vardır. Bunlar: en büyük kardeş, iki kardeşten küçüğü, ortanca kardeş, en küçük kardeş ve tek çocuk. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/does_birth_order_determine_who_youare-1.jpg" alt="" width="498" height="498" /> Diyelim ki ailenin ilk çocuğusunuz. Aslında bunu hepimiz biliyoruz ki ilk çocuklar, hep bir heyecanla, sevinçle ve acemilikle beklenir. İlk çocuğa çok özen gösterilir, her şey yeni alınır, evde mükemmel odalar hazırlanır, her istediği alınır, en iyi şekilde yetiştirilmeye çalışılır. Bütün ilgi bu ilk ve o an için tek olan çocuktadır. Aileler de acemidir ve çocuğun üstüne çok fazla düştükleri için çocuk, ilerde bağımlı ve mükemmeliyetçi bir kişiliğe de bürünebilir. Hatta Adler'e göre nevrotikler, bağımlılar genellikle ilk çocuklardan oluşmaktadır. İlk çocuklar, çalışkan, tebdirli, kontrolcü, sorumluluk sahibi, muhafazakar, lider, emir vermeyi seven, daha sert mizaçlı karaktere sahip oluyorlar. Eski arkadaşlarına bağlı olan ilk çocuklar, hayatlarına yeni birini alırken tedbirlidirler ve kardeşlerine ailesine karşı daha koruyucudurlar. Ekonomik açıdan daha az zorluk yaşayıp akademik başarıları daha yüksektir. Aile içi tartışmalarda daha çok söz sahibi olan bu bireyler, sözlerinin dinlenmesini ve haklı durumda olmayı severler. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/alfred-adler-1-min.jpg" alt="" width="689" height="240" /> Eğer ortanca çocuksanız, daha sosyal ve arkadaşlarınıza yeri geldiğinde aileden daha fazla önem veren bir kişiliğe sahip olabilirsiniz. Yani aslında, gerçek anlamda ortada kalmış bir çocuk olursunuz ve büyük kardeşinizle ilişkiniz, küçük kardeşle ilişkinize bakıldığında daha kötüdür. Genellikle yaşlılarla iyi anlaşırlar ve davetlere katılmayı da severler. Rekabetçi ve diplomatik yönleri gelişmiş olan ortanca çocuklar, hata yapma eğilimi yüksek bireylerdir. Ancak hatalarından ders çıkarmayı bilirler ve aile büyükleri tarafından korunup kollanırlar. Aslında ortanca çocuk, arada sıkışıp kalmış gibi düşünerek kendini içe kapatabilir, kıskançlık ya da özgüven eksikliği hissedebilir. Her ortanca bireyde görülmeyen bu durum, ikinci çocuk ya da ortanca birey sendromu olarak adlandırılır. Büyük ya da küçük kardeşlerine göre daha az sevilip daha az ilgi gördüklerini düşünürler. Ailenin en küçük çocukları ise, daha asi, eğlenceli ve aşırı sosyal kişiliklerdir. Aile, doğan her çocukla kuralları biraz daha gevşettiği için, daha şımarık oluyorlar. Ailenin en çok ilgi gösterilenidir. Çok fazla sorumluluk almazlar ve daha istekçidirler. Sürekli ilgi gördükleri için benmerkezci olabilir ve diğer kardeşleri gibi de başarılı olmayabilirler. Başarılarına hep bir bahane bulup üstünü kapatmaya çalışırlar. Daha rahat iletişim kurarlar ve hayatlarının çoğu alanında hep ilgi görmeyi beklerler. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/dogum-300x178-1.jpg" alt="" width="300" height="178" /> Tek çocuklar ise, Adler'e göre büyük çocukla neredeyse aynı özelliklere sahiptir. Ailenin maddi ve manevi bütün imkanlarını kullanırlar ve benmerkezci bir kişiliğe sahip olabilirler. Mükemmeliyetçi bir yapıya sahiptirler. Özgüvenleri yüksektir ve ailelerine düşkündürler. Yapılan araştırmalara göre ise, tek çocuklar, kardeşi olanlara göre okulda başarısı yüksek bireyler olup liderlik vasfı taşımaktadırlar. Aileler, onlara daha çok imkan sunmakta ve bu da onları daha iyi yerlere getirebilmektedir. İkizlerde ise biri diğerine göre daha baskın olur ve büyük çocuk gibi davranır. Rekabete alışık olan ikizler, sosyalleşme konusunda bazen sıkıntı yaşayabilir ve destek arayabilirler. Yalnızlık konusunda başarılı olamayan ikizler, kardeşi evlendiğinde bu kaygıyı derinden hissederler. Ailelerin tutumu ve çocuklara olan yaklaşımı ile, sorunsuz ve sağlıklı kardeş ilişkileri oluşabilir. Ne kadar engel olunmaya çalışılsa da elbette kardeşler arasında sıkıntılar yaşanır ancak adil ve eşit bir anlayış, sorunları biraz da olsa yatıştırabilecektir.
<ul> <li>Sanatın pek çok alanında çalışmaları bulunan, onun sanat ile olan bağı, ilgiden daha çok yaşam tarzına dönüşmüş olan <strong>Zafer Baykal'ı</strong> tanımaktan ve tanıtmaktan büyük bir onur duyuyorum. Peki Zafer Baykal kimdir? Sanat onun için nedir? Hakkında merak edilen soruları Dergio için cevapladı.</li> </ul> <strong>Zafer Baykal kimdir?</strong> 1975, Erzurum doğumlu olan sanatçı, 1998 de Eskişehir Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünden mezun olmuştur. Resim ve dağcılık kursları veren Baykal, sanat yönetmenliği, dekor tasarımı ve yardımcı sunuculuk görevlerinde bulunmuştur. Araştırma görevlisi olan Zafer Baykal, Özel Sihirli Kapı Akademi Kursu kurucu müdürlüğü yapmıştır. Türkiye ve dünyada birden çok alanda yaptığı çalışmalar ile adından başarı ile söz ettiren sanatçı, konser ve resitaller vermekte, aynı zamanda aktif şekilde eğitimler düzenlemektedir. Baykal, Afrika Kıtası'ndaki İgbo kabilesinin pişmiş topraktan ürettiği “Udu” adı verilen enstrümanından esinlenerek, her biri ayrı ses çıkaran 32 enstrüman icat etti. TED X konuşmacısı olan ve 2019 yılında TRT 2 Yeryüzleri programında Zafer Baykal Belgeseli yayınlanan sanatçı, evli ve iki çocuk babasıdır. <strong>Sanatın neredeyse çoğuyla ilgilisiniz. Bu yeteneğinizi nasıl değerlendirirsiniz?</strong> Evet, onlar beni buldu. Ben aslında ressamım. Yetenek bana göre yok. Yirmi beş yıldır resim çizmeyi öğretiyorum. Öğretemediğim insan daha çıkmadı. Yetenek bana %2. Türkiye de özel yetenek sınavına hazırladığım öğrenciler benim çocuklarım. İlk üçe giriyorlar genelde. %100'e yakın başarı ortalaması var. Yeteneğe bu nedenle inanmıyorum. <strong>Yetenek %2 ise başarıda önemli olan sizce nedir? Çalışmak mı yoksa iyi bir eğitim mi?</strong> Azim ve istikrar. <strong>Sizi en iyi yansıtan sanat hangisidir? Ben buyum dediğiniz? Resim mi, müzik mi, edebiyat mı?</strong> Zor bir soru. Üçü de aynı benim için. Müzik enstrümanı tasarlamak ayrı, sahnede çalmak ayrı bir duygu. Fakat bizim ülkede bir işe yaramıyor. İnişli çıkışlı. <strong>2018 yılında Kırık Sesler adlı bir kitabınız raflarda yerini almış. Kitabınızın oluşum süreci ve içeriğinden bahsedebilir misiniz?</strong> Ben Anadolu Üniversitesi'nde okurken 1996 yılından beri, ikinci sınıftan itibaren günlük tutmaya başladım rahmetli bir hocamın sayesinde. Onun da hocası Türkiye'nin önemli heykeltıraşlarından Zühtü Müridoğlu'ydu. O bir hikaye anlatmıştı hocasıyla ilgili. Beni de çok etkiledi ve ben o günden itibaren hatta birinci sınıfta başladım buna. Günlük tutmaya başladım. Tabi bu "Sevgili günlük" diye başlayan yazılardan oluşmadı. Çok ilginç yazılar oluştu. Sonra onlar öykü ve hikayelere dönüştü. Akabinde onlar devrik cümlelere dönüşüp alt alta inmeye başladı bir iki yıl sonra. Ben 98 yılında mezun oldum. O yıla kadar ciddi şiirler oluşmaya başladı. O günden beri de ben hep yazıyorum. Kırık Sesler adı da Almanya da şair ve editör bir arkadaşım var. Kitabı basmadan 10 yıl önce bir eleştiri yapmıştı. Ben de eğer bir gün kitabı basarsak Kırık Sesler adını vereceğimi söyledim. Manevi bir kızım var. Kitabı da ona ithaf ettim ve 22 yıllık bir seçki ile böyle bir kitap oluştu. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/61L4WRUtmCL._AC_SY1000_.jpg" alt="" width="575" height="893" /> <strong>Biraz kişisel bir soru olabilir. Şapka kullanmayı seviyorsunuz sanırım. Sizin için olmazsa olmaz bir aksesuar mıdır? Herhangi bir anlam taşır mı?</strong> Bir dönem şapka takmayı çok sevdim. Aynada bakınca hoşuma gidiyorum. Esas olmazsa olmaz kullandığım yuvarlak gözlüklerim ve fularlarım. Kışın hep fular dolarım boynuma. Estetik olarak bu aksesuarlar beni rahatlatır. Şapka devrimi benim için önemlidir. Tabii ki harf devriminden sonra gelir. <strong>Peki Afrika çalgısından etkilenmeniz nasıl gerçekleşti? Neden Afrika?</strong> 30 yaşına kadar hayatım hep resim yapmakla gerçekleşti. Tam 30 yaşındayken Van'da öğretim elemanı olarak çalışıyordum. O sıralarda atölyemde resim yaparken sürekli müzik açıp dinleriz. Goran Bregović müzikleri dinliyordum. İçimden bir ritim yapma aşkı doğdu. Çocukluğumdan beri ritimle ilgili çalışmalar yapmaktaydım. Babamın bağlamasını bile ritim aletine dönüştürmüştüm. Atölyede iki pet şişeyi kesip birleştirdim ve fırçalarla çalmaya başladım. Daha sonra kulplu damacana kullanmaya başladım ve çalarken serçe parmağım kanıyordu. 7 tane enstrüman icat ettim o dönem. Yeni mezun ve bohem bir ressam olarak İstanbul'un kirlenmişliğinden uzaklaşmak istedim. Van'a gittim ve orada çocuk oyunu sergiledim. Van'da 13 yıl yaşadım ve aslında Afrika ile Van benim için aynı. Orada kendimi tanıdım aslında. Kendi özümü, doğamı bulmamı sağladı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/igbo-kabilesinin-muzik-aletinden-etkilenip-32-enstruman-yapti-7892-dhaphoto4-5f8935217c111-800x531.jpg" alt="" width="702" height="466" /> <strong>Son olarak neden Zafudu? Bu ismin bir anlamı var mıdır?</strong> Zafudu, ilk icat ettiğim enstrümanın adı. Bir akademisyen olmanın getirdiği ilkeli ve idealist duruş ile dostlarım bana hep Zaf derdi. Zaf'ı başına aldım ve Udunun varlığını bilmem, etik ve ilkeli bir davranış nedeniyle, ikisini birleştirdik ve hatta bunun bir logosunu da yaptık. Kendi sanat okulum varken tabelaya da koyduk. Sevgili dostum Bürkan Çiftçigüzeli'nin de tasarımıyla özgün bir dünya markası ve logomuz olmuş oldu. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/igbo-kabilesinin-muzik-aletinden-etkilenip-32-enstruman-yapti-7892-dhaphoto6-5f89352804d1e.jpg" alt="" width="702" height="477" /> Öncelikle nezaketine, sonrasında sorularıma verdiği cevaplara ve yaptığı nadir çalışmalara çok teşekkür ederim. Dünya ve ülkemiz adına tanınmaya ve tanıtılmaya çok değer bir sanatçı olan Zafer Baykal hakkında yapılan çalışmalar, videolar ve yayınları okumanızı, dinlemenizi ve araştırmanızı tavsiye ederim. Hayata bakışınız ve değerlere olan saygınız bir kat daha artacaktır. Teşekkürler Zafer Baykal. Sizi tanımak ne büyük mutluluk! https://www.youtube.com/watch?v=dU0tSBBUvd8
<strong>Raku Inoue.</strong> Belki de çoğumuzun ilk defa duyduğu bu isim, oldukça ilginç çalışmalara imza atmaktadır. Dokuz yaşında Japonya'da doğmuş olan sanatçı, doğaya olan aşkını ve göç ettikleri Kanada'nın da kültürünü alarak eserlerinde muhteşem görseller oluşturmaktadır. Onun için sanat, tek bir kültüre bağlı olmamalıdır. Çeşitli çalışma alanları ve farklı deneyimlerle sanatına yön vermektedir. <img class="alignnone wp-image-40668" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/1e80a9f59f8afaf235b7158252de068b-300x300.jpg" alt="" width="693" height="693" /> <img class="alignnone wp-image-40669" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/nesli-tehlikede-olan-hayvanlar-kirmizi-panda-raku-inoue-1-268x300.jpg" alt="" width="697" height="780" /> Daha çok hayvanlar üzerinde çalışma yapan Raku Inoue, tamamen doğal ürünler kullanarak çalışmalar yapmaktadır. Çiçek kullanacağı zaman, onların solmaması için daha hızlı davranan Inoue, zaman zaman nesli tükenmekle karşı karşıya kalan hayvanlar ile ilgili de çalışmalar yapmakta ve yardım-bağış etkinlikleri için de eserler oluşturmaktadır. <img class="alignnone wp-image-40684" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/60130859_390931411504392_3360389281258291795_n-5e60f0dfdcc7d__880-222x300.jpg" alt="" width="693" height="936" /> <img class="alignnone wp-image-40671" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/yaratici-sanat-cicek-baykus-249x300.jpg" alt="" width="693" height="834" /> Çiçekler ve dallarla yapmış olduğu bu sanatına <strong>Natura</strong> <strong>Insects</strong> adını veren sanatçı, yeni paylaşımlarında ise buzu da kullanmaya başladığını göstermiştir. Doğaya karşı duyarlı ve sevgi dolu olan Raku Inoue, buz ile de aynı hassasiyette çalışmaktadır. Bitkileri koparmayan ve sadece dökülen kısımları toplayan Inoue, buz ile yaptığı çalışmalarında farklı böcek türlerine de yer vermiştir. <img class="alignnone wp-image-40673" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/Raku-Inoue_kolaj_Kanada_bigumigu-300x157.jpg" alt="" width="704" height="368" /> <img class="alignnone wp-image-40674" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Screenshot_20220821-151026_Instagram-300x297.jpg" alt="" width="700" height="693" /> <strong>Montreal'da</strong> yaşayan ve sanata bambaşka bir açıdan bakıp oldukça özgün eserler ortaya çıkaran sanatçı, eserlerinde böceklerin ve hayvanların detaylarını da başarılı şekilde ortaya çıkartmaktadır. İnsanların böcekler ya da diğer hayvanlar üzerindeki düşünceleri ile ilgilenmediğini söyleyen sanatçı, önemli olanın bir düşünce sürecini harekete geçirebilecek şeyler ortaya koymak olduğunu söylemektedir. <img class="alignnone wp-image-40676" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/Raku-Inoue-metalmagazine_25-300x300.jpg" alt="" width="702" height="702" /> Doğa için yapılacak çok daha fazla şey olduğunu düşünmekte ve bunun sadece Instagram gönderileri ile olmayacağını söylemektedir Raku Inoue. Bu durum, işin sadece çok ufak bir kısmıdır ve eğer bununla bir şeyleri başarabilirse bundan da mutluluk duymaktadır. Tüm bunların yanı sıra doğaya olan saygısını, kendi hayat düzenine de yansıtan sanatçı, evde kendi kompostunu yaptığını ve israftan kaçındığını da belirtmektedir. <img class="alignnone wp-image-40677" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/Raku-Inoue-metalmagazine_11-300x300.jpg" alt="" width="701" height="701" /> Raku Inoue, kendisi için eğer gerekli olursa siyasi olarak da düşüncelerini eserlerine yansıtacağını ancak yine önemli olanın heyecanlı şekilde yaratmak olduğunu söylemektedir. Sizlerde onun eserlerini merak edip incelemek isterseniz Instagram linki aşağıda. Bakabilir ve belki ilham alabilirsiniz. Bol çiçekli ve sağlıklı günler... https://instagram.com/reikan_creations?igshid=YmMyMTA2M2Y=
<p>Çok çok eski zamanlardan bugüne kadar kullanılan, kimine göre önemli bir aksesuar kimine göre ise bir kültür göstergesi olan <strong>şapka</strong>, eskiye nazaran kullanılırlığını kaybetmiştir. Kültür ögesi olarak kullanılan ve her bölgede, her ülkede, şehirde farklı şekillere bürünen şapka, artık çok nadir olarak bir fikrin ya da tarihin yansıtıcısı olarak karşımıza çıkmaktadır. Kaybolan değerler ile beraber, mesleki açıdan da yok olmaya yüz tutmaktadır şapka üretimi. Yani değerlerin yanında, mesleklerin bir kısmı da unutulmakla karşı karşıyadır.</p><p>Ülkeden ülkeye değişen şapkalar, ülkelerin iklim koşullarına, sosyal yapılarına göre farklılık gösterir. Bunun yanı sıra siyasi olarak da giyim ve kuşamı etkileyen görüşler, tabi ki aksesuar olarak kullanılan şapka üzerinde de etkili olmuştur. Örneğin <strong>Rusya</strong> gibi soğuk ülkelerde, kulak, boyun ve bazen de ağzı kapatacak şekilde olan şapkalar yaygındır. Kalpak olarak adlandırılan bu şapkalar, sadece Rusya da değil dünya genelinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bunun yanı sıra, <strong>Meksika</strong> gibi sıcak ülkelerde ise, daha çok yüzü kapatan, hasırdan, geniş şapkalar kullanılmaktadır.</p><p>Batıda belli bir dönem, kadınların da özgürleşebildiği ve gezintiler yapabildiği, kadınlar arasında süslü şapkalar, yaygın olarak kullanılmıştır. Hatta bu durum, kadınların dışarı çıkabilmesi, erkeklerce yadırgandığı için, kadınlar tacize uğramış ve bu nedenle şapkalarında iğne taşımış ve kendilerini bu iğneyle korumuşlardır. Ancak erkek egemen toplum baskısı sonucunda, iğne taşıyan kadınlar <strong>hapis cezası</strong> ile korkutularak bu durumun ortadan kalkması sağlanmıştır.</p><p>Tarihi olarak şapkanın nerede ne zaman ortaya çıktığı ise Milattan önceki <strong>Mısır'a</strong> dayanmaktadır. Ancak buradaki şapka, sadece bir duvar resminden ibarettir. Elle tutulur şekilde ise ilk şapka örneğine <strong>Danimarkalı</strong> bir gencin mezarında, M.Ö. 70'te rastlanmıştır. Geçmişi oldukça eskiye dayalı olan aksesuarın, Türklerdeki kullanımı da Orta Asya dönemine kadar uzanmaktadır. Türklerin şapkası, Türk dilinin ilk sözlüğü olan Kaşgarlı Mahmut'un <strong>Divan-ı Lügati't-Türk</strong> adlı eserinde<strong> "börk" </strong>olarak geçmektedir. Tabi Osmanlı dönemine gelindiğinde, devlet adamları, saray görevlileri, din adamları ve halk tarafından kullanılan başlıkların hepsi ayrı nitelikteydi. Hatta müslim gayrimüslim başlıkları bile birbirinden farklıydı.</p><p>Yenilikleriyle adından söz ettiren Osmanlı Padişahı <strong>II.Mahmut</strong> dönemine gelindiğinde ise, kılık kıyafet konusunda da çeşitli düzenlemeler yapılmış ve <strong>fes</strong>, zorunlu kılınmıştır. Fesin de bir püskülü vardır ve bu püskülün düzgün durması, kıyafet nizamnamesinde belirtilmiştir. Ancak hava her zaman durgun olmadığı için, yağmurda, rüzgarda püskül karışır ve düzeni kaybolur. Bu durumu fırsat bilen kişiler de '<strong>püskül tarayıcı' </strong>olarak yeni bir meslek ortaya çıkarır. Işte "<strong>püsküllü bela" </strong>kavramı da tam buradan gelmektedir.</p><p>Osmanlı'nın çöküşü ve dağılışı ile birlikte, kurulan yeni sistem <strong>Cumhuriyet</strong> beraberinde, birçok inkılabı da getirmiştir. Bunlardan birisi <strong>Şapka Kanunu'dur</strong>. Lâik bir devlet olma yolunda atılması gereken önemli bir adım olarak görülen bu kanunu, Mustafa Kemal Atatürk, Kastamonu'da ilan etmiştir. Neden Kastamonu diye soran arkadaşına ise, Paşa şu cevabı vermiştir:</p><p>Bütün vilayetler beni tanırlar; ya üniformayla veya fesli, kalpaklı sivil elbiseyle görmüşlerdir. Yalnız Kastamonu’ya gidemedim. İlk önce nasıl görürlerse öyle alışırlar, Türkiye beni öyle görür, yadırgamazlar. Üstelik, bu vilayetin hemen hepsi, asker ocağından geçmişlerdir, itaatlidirler, munistirler. Bunun için şapkayı orada giyeceğim.” (TBMM Tutanak Dergisi).</p><p>İnkılaplar karşısında zorlanan ve bazı kesimlerin "Din elden gidiyor" ifadesini, her türlü yeniliğe karşı kullanması ise, halk tarafından gelişmelerin güçlükle kabul edilmesine neden olmuştur. Şapka kullanmadı diye idam edildiler, şeklinde rivayetlerin ortaya çıkmasında, aslında devlet aleyhine işler çeviren kişilerin idamı karıştırılmıştır.</p><p>Bugün <strong>Kastamonu'da</strong> Türkiye'nin ilk ve tek Şapka Müzesi faaliyet göstermektedir. Atatürk'ün taktığı şapkaların da bulunduğu müze, ziyaretçiler tarafından yoğun ilgi görmektedir.</p><p>Börktü, festi, kasketti, şapkaydı derken modern dönemde artık pek kullanılmayan, kullanıldığında ise bir mesaj verme amacı taşımayan şapkalar, aslında milletlerin geçirdiği siyasi, sosyal ve kültürel süreci oldukça başarılı şekilde yansıtır. Bir dönemin ayrılmaz parçaları olan bu aksesuarlar, şimdi unutulmaya yüz tutmuştur.</p><p>Her türlü yeniliğin dışa değil içe sinmesi dileğiyle...</p>
<strong>Ne varsa eskilerde var, </strong>sözüne gün geçtikçe daha fazla hak vermeye başladım. Kitabıydı, şarkısıydı, dizisiydi ve en önemlisi de insanlığıydı derken geçmişe sıkı sıkıya bağlı olduğumuzu ve en çok da o dönemlerde huzurlu olduğumuzu anlıyorum ve hissediyorum. Evlerimizin önünde huzurla ve korkusuzca, içimizdeki çocukluk neşesiyle oyunlar oynadığımız akşamüstlerini, sobaların çıtır çıtır yanıp portakal kokusu ile dolduğu küçük ama sıcak oturma odalarını, heyecanla beklediğimiz ve beklediğimize değen bayramları, ilkokul teneffüsünde okul bahçesinde oradan oraya koşturmaları ve daha nicelerini o kadar çok özlemle hatırlıyorum ki... Geri dönülmesi çok zor olan bir yolculuğa çıktığımızı fark ediyorum sonra. Zorlu hayat mücadelesi, nefes almaya vakit bulunamayan çalışma şartları, salgınlar, savaşlar... Bütün bunların yanında bizim içimizdeki yaşama şarkısını susturan dünya telaşları var. Artık belki de pek azımız bir umudu besliyoruz içimizde. Pek azımız çiçek büyütüyoruzdur balkonunda. Bir çocuğun başını pek azımız okşuyoruzdur. Yorulan sadece dünya değil, umudumuz. İşte ben böyle umutsuz anlarımda, her zaman açıp izlerim 7 Numara'yı. Bıkmam, sıkılmam. Bir defa bitirmişsem, yine açar izlerim. Her şeyiyle, bana bir ilkbahar kokusunu hatırlatır çünkü. Baharla birlikte yüreğimizde yeşeren tohumları... <strong>Vahit</strong> emmisiyle, <strong>Zeliha</strong> yengesiyle, <strong>Ayten'i</strong>, <strong>Recep'i</strong> ve daha birçok karakteri ile bana, duyguların var olduğu o dönemleri yeniden yaşatır. İnanırım ki hala yaşanacak güzel günler ve selam verilecek iyi insanlar var. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/yedi-numara-yeniden-mi-cekiliyor-983769-1.jpg" alt="" width="560" height="540" /> <strong>Armağan'ın</strong> aklı başında halleri ve bitmek bilmeyen 'Bu bağlamda'ları, <strong>Rüya'nın</strong> hiç büyümeyen yüreği ve asla kurumayan gözleri dizinin 'mantık ve duygu' olarak iki uçlu yorumlanmasını sağlamaktadır. Rüya, o kadar saf ve iyi niyetlidir ki arkadaşları olmasa, başına mutlaka ters bir şeyler gelir. Bir de tabi <strong>Meryem</strong> vardır, yanlış anlama ustasıdır. Yani efendim, bu kadar da olmaz ki ama, deriz. Ancak daha fazlası olur. Çok daha fazlası hem de. Antalya pilici <strong>Cansu</strong>, evdeki her türlü şaka ve şamatanın başını çeker. Bazen yaptığı şakaların karşılığını fazlaca bulsa da bu huyundan asla vazgeçmez. Güler, güldürür, eğlendirir. Onu izlerken hayata daha bir gülerek bakarsınız. Cansu gibi eğlenmek istersiniz. Gerçi o da bu eğlenceli tarafının altında derin düşüncelerle kaplı bir kişilik daha barındırır. Mustafa'ya olan aşkı sırasında bu derinliği yaşarız. Ancak onun hayatı Yusuf Güdük ile birleşir aslanım emmim! Vahit Amcanın yeğenleri <strong>Haydar ve Recep</strong>, diğer kızlar gibi üniversite okumak amacıyla İstanbul'a gelir. Vahit emmilerine sığınırlar. Aslında çocukları olmayan Vahit ve Zeliha çifti, hem yeğenlerini hem de Cansu, Armağan, Rüya ve Ayten'i çocukları gibi kabul etmiş, evlerine almış ve onlara anne baba olmuşlardır. O kadar sıcak bir aile tablosu oluşturmuşlardır ki gerçek anlamda onların bir aile olduğuna inanabiliriz ve belki de öyle olmasına inanmak isteriz. O bağlılık, sadakat, hoşgörüyü kendi içimizde hissetmek isteriz. Gördükçe huzur dolar yüreğimiz. Dizide Recep ve Haydar'ın köylerine çalışmaya gittiğinde, kızların da onların peşinden gidip önemli olanın okumak olduğunu söylemeleri, eğitim konusunda daha da titiz düşünmemizi sağlıyor. Ailelerin geleneksel düşünce kalıplarının yerine, artık daha aydınlık fikirleri alması ve sağlıktan sonra eğitimin ön plana alınması gerektiğini, uzun mücadeleler sonunda kanıtlar ve başarıya ulaşırlar. Aynı zamanda kırsal yerleşimde kadına yönelik şiddetin, fiziksel ya da psikolojik, asla kabul edemez olduğunu anlatmaya çalışmışlardır. Buradan şunu anlamak tabi ki yanlış olur, sadece kırsal kesimde kadına baskı yoktur. Bu dünyanın en modern yerlerinde bile olmakla birlikte dizide bize daha çok köyde yaşananlar yansıtılmıştır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/2000li_yillara_damga_vuran_yedi_numara_dizisinin_oyuncularinin_inanilmaz_degisimi_1558512681_6111_w750_h421.jpeg" alt="" width="662" height="372" /> Birinin çıkmaza düşmesi ile hepsinin birlik olması, arada kan bağı olmasa da yardımın ve insanlığın herkese uygulanabilir ve hatta uygulanması gereken değerler olduğunu, bu kısacık dizide bize göstermişlerdir. Mantıcı dükkanının açılması, kızların ya da erkeklerin parasız kalmaları, çeşitli hastalıklar, sorunlar ve daha birçok şeyin el birliği ile üstesinden gelinmesi, zor zamanların bir şekilde halledilebileceği gibi güzel bir çabayı da anlattılar bize. https://youtu.be/kFlX6n_jAD8 Geçmişe dönüp bakınca ne de çok şeyi kaybetmişiz diyorum. Bir dizi ile hayata tutunmak ve ondan yaşama dair bir umut beklemek de kaybettiklerimizin çokluğunu gösteriyor aslında. Şimdi<strong> 7 Numaralı</strong> o evde, o günlerin kokusunu duyumsayarak yaşamak, bambaşka bir dünya sunardı. Bambaşka bir bakış, nefes alışımız bile başkalaşırdı belki. Daha sakin, daha huzurlu olabilirdik. Sahi önemli olan gerçekten o 7 Numaralı ev miydi?..
İtalyalı yazar <strong>Dino Buzzati</strong>, eğitimli ve görgülü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Hukuk ve gazetecilik alanlarında çalışmış ve birçok başarıya imza atmıştır. Sanatın sadece edebî alanıyla değil resim alanıyla da ilgilenen yazar, varoluşçuluk ve büyülü gerçekçilik akımının önemli bir şahsiyeti konumundadır. Adının büyük oranda duyulmasını sağlayan romanı <strong>Tatar Çölü, </strong>modern edebiyatta yerini sağlamlaştırmış, pek çok dile çevrilmiş olan başarılı bir yapıttır. Eserin başkişisi <strong>Giovanni Drogo, </strong>genç bir subaydır. İlk görev yeri Bastiani Kalesi'dir ve romana da adını veren Tatar Çölü'nde bulunmaktadır. Drogo, görev yerine gitmek için sabah erkenden uyandığında, aslında bize orada yaşayacağı bitmeyen belirsizliklerin de sinyalini vermektedir. Gitmekle kalmak arasında bocalar, herkesin bu kadar mutluyken kendinin neden içten bir gülümsemeye bile sahip olamadığını düşünür durur. Daha önce gidilmeyen bu bilinmezliğe, ne kadar sürede varılacağı bile muallaktadır. Kimileri at üstünde bir gün kimileri ise daha az yol olduğunu söylese de kesin bir şey yoktur bu uçsuz bucaksız çöl hakkında. Giovanni Drogo ve yola çıkan meslektaşları heyecanlıdır. Yeni bir hayat onları beklemektedir. Kanlarını son damlasına kadar akıtacak bir savaşın, savunmanın hayalini kurarlar. Yol uzundur, çetindir. Ancak ucunda ümit vardır, içlerinde çiçekler açtıran heyecanlar vardır. Hayatları o kadar sırandandır ki bu genç askerlerin, kendilerini çöl içinde bir hayale hapsederler. Evet aslında <strong>Bastiani Kalesi</strong>, bir ümit hapishanesidir ve gidenlerin hiçbirinin bundan haberi yoktur. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/image-w1280-2-800x450.jpg" alt="" width="820" height="461" /> Kale dışarıdan bakıldığında oldukça eski ve bakımsız görünmektedir. Yüzbaşı <strong>Ortiz'in </strong>dediği gibi: "Burası ölü bir sınır ucu. Bu nedenle bu kaleye hiç el sürülmedi ve bir yüzyıl önce nasılsa aynı kaldı." Drogo ve Ortiz'in kaleye varana kadar ettiği sohbetlerden oraya neden Tatar Çölü dendiğini de öğreniyoruz. Net olmayan bir bilgiye dayalı olarak da olsa eskiden Tatarların yaşamış olabileceği yönündedir. Ancak bu bir efsane de olabilir. Çünkü kale ve çevresi terk edilmiş bir şehir gibi öylece durmaktadır ve aslında bu askeri amaçlı kale de uzun yıllardır işlevsel olarak kullanılmamaktadır. Ortiz'e göre işlevsel olmayan bu kale, her şeye rağmen sınır kalesidir ve bu açıdan oldukça önemlidir. Kaleye vardıklarında, görev yerini kendisi seçmeyen ve beklenmedik anda buraya tayin edildiğini öğrenen Drogo, <strong>Binbaşı Matti</strong> ile konuşup en azından şehre yakın bir yerde görev almak istediğini söyler. Ancak çabaları sonuçsuz kalır. Oraya gelen her asker, bir an önce oradan gitme ümidi taşısa da gidemezler ve gençlik hallerinden eser kalmaz. Evlerine dönebilmeyi başardıklarında, başladıkları nokta ile vardıkları nokta arasında çok çok uzun zaman geçmiştir. İzinli olarak evine döndüğünde bile annesi arasına girmiş olan soğukluğu ve belki de azalmış olan sevgiyi fark etmiştir. Hatta evlenme ümidiyle yanına gittiği <strong>Maria'nın</strong> bile kendinden oldukça uzaklaştığını gördü. <img class="alignnone wp-image-39721" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-14-2.jpg" alt="" width="751" height="570" /> Tatar Çölü'nde askerliğin acımasız yanlarını, ölümü ve insanın içindeki nefesin nasıl tükenip bittiğini görmekteyiz. Gelenin kaçıp gitmek istediği askeri kale, bir kuyu gibi herkesi içine çekmekte ve geçiş izni vermemektedir. Romanda, bir şeylere bel bağlayınca ve bu durumun gerçekleşmediğini görünce artık çabalamaktan bile vazgeçilmektedir. İnsanlar, yeni bir durumla karşılaşmak için bile çok yorgundurlar. Bu kale, insanı karamsarlığa sürüklemektedir. Çölden ise ne gelen vardır ne geçen. Tıpkı oradaki askerlerin zihinleri gibi ıssızdı etraf. Geçmiş unutulmuş, gelecek belirsizdir. Bir hayale sığınmak bile anlamsızdır. Gitmek için yapılan görüşmeler, yazışmalar, beklentiler hepsi boş bir çabadan ibarettir. Ölüm bile, daha ümitvar görünmektedir. <strong>Eserden alıntı (s.73, İletişim Yay.)</strong> “Tüm bunlar artık ona aitti ve bunları terk etmek Drogo’ya acı verecekti. Ama aslında o bunu bilmiyordu, ne gitmesinin kendisine nasıl bir çaba gerektireceğinden, ne de kaledeki yaşamın günleri, birbirinin tıpkısı günleri, baş döndürücü bir hızla yutup gittiğinden haberdar değildi. Dün ile evvelsi gün birbirinden farksızdı, onları birbirinden ayırt edebilmesi olanaksızdı; üç gün önce olmuş bir şey de yirmi gün önce olmuş bir şey de sonuçta ona eskiden olup bitmiş bir şey olarak görünüyordu. Böylece o ayırdına varamadan zaman akıp gidiyordu.” <img class="alignnone wp-image-39722" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-15-2.jpg" alt="" width="742" height="494" /> Drogo, hayallerini gerçekleştirmek için, gereken zamanda gereken adımları atmadığı ve sonrasında ise artık yaşlanıp ölüme yaklaştığı için ve bir dönem de mesleğini kaybetme korkusu nedeniyle, hep bir beklenti içinde olmuştur. Bu nedenle kalede kapanıp kalmış ve elindeki fırsatları kaçırdığı için ölümü beklemeye karar vermiştir. Hepimizin hep bir adım atsak uzanabileceğimiz bir hayali ve belki de yeni bir hayatı varken ertelemekten başka yapabildiğimiz çok az şey vardır. Bu cesareti gösteremediğimiz için, bir kapana sıkışıp kalıyoruz ve adım atmakta güçlük çekiyoruz. Drogo, binbaşı olmuştur ama gerçekten istediği hayat bu muydu? Peki ya biz hayattan ne istiyoruz? Kaleden çıkıp adım atmamız gereken bir hayatımız yok mu? Kalmak istediğimiz yer tam olarak burası mı? Geçmiş ile şimdi arasında bocalayıp kalmak mı, yoksa gelecek için ileri gitmek mi? Hepimizin hapsolduğu, çölün ortasında bir kale vardır mutlaka... https://www.youtube.com/watch?v=lIzW8Fubzas
Çeşitli nedenlerle dünyanın dört bir yanına dağılmış olan ve genel olarak "Çingene" adıyla bilinen romanlar, yerel kimliklerini korumaya çalışarak kültürümüze renk ve ahenk katmaktadırlar. Eğlenceli hayat tarzları, neşeli müzikleri ve yerimizde durmamızı engelleyen dansları ile hepimizin hayatının bir köşesinde yaşam alanı bulmuşlardır. Tarihsel açıdan incelediğimizde, ata topraklarının, köklerinin hangi coğrafya olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Bu konuda ileri sürülen birkaç görüş vardır. Bunlardan ilki ve en kabul göreni, romanların Hint kökenli olduğu ve zorunlu göçe tabiî tutuldukları yönündedir. Bu zorunlu göç, onların zaten konar-göçer olmalarından kaynaklanıp baskıdan kaçtıkları şeklinde olabileceği gibi, bunun yanı sıra Hindistan'ın fethi neticesinde Müslümanların, onları köle olarak alıp götürmeleri şeklinde de gerçekleşmiş olabilir. Bu göçebe yaşam tarzını, günümüzde büyük oranda terk eden romanlar, Türkiye'de de kendilerine geniş bir coğrafya edinmişlerdir. Özellikle Edirne-Kırklareli bölgesinde yoğunluk kazanan topluluk, farklı işlerle uğraşarak geçim sağlamaya çalışmaktadırlar. Bohçacılık, çalgıcılık, kalaycılık, falcılık, şifacılık, çobanlık gibi göçebe yaşama uygun işlerle uğraşırlarken yerleşik yaşama geçmeleri ile beraber, farklı meslek gruplarında çalışmaya başlamışlardır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/spanish_gypsy_girls_ngm_v31_p267-1.jpg" alt="" width="385" height="540" /> İstanbul nüfus kayıtlarına geçtikleri ilk tarih, 1051 senesini bulmuştur. Edirne'de ise bu tarih 1068'i bulmuştur. Göçebe olan toplulukların nüfus sayımı zor olmakla beraber, kesin sonuçlar da vermemektedir. Genel anlamda bakıldığında romanlar, toplumun hep bir köşesinde kalmış ya da toplumun köşesinde kalmaya zorlanmış ve itilmiş bir grup olarak karşımıza çıkmaktadır. Belirli dönemlerde yoğun baskı ve zulümle karşı karşıya kalan romanlar, II.Dünya Savaşı sırasında, Yahudileri katleden Nazi Almanyası tarafından da büyük bir katliama, soykırıma uğramışlardır. Başlarına gelen ve hatta gelebilecek olan her türlü kötü durumlardan, hırsızlık, çocuk kaçırma, kavga vb. olaylarda, suçlanan ve dışlanan hep onlar olmuştur. Tabi ki her etnik grubun, ırkın, şehrin ve ülkenin iyi ve kötü insanı vardır ancak topluluğun hepsini bu şekilde damgalamak, onların sürekli baskı görmesine ve kaçmasına neden olmuştur. Osmanlı toplumunda da çok farklı tepkilerle karşılaşmayan roman halkı, diğer sınıflardan insanlarla aynı haklara sahip olsalar bile, eğer ölüm cezasına çarptırılmışlarsa, idam edilmezler, bunun yerine boyunları kesilirdi. Osmanlı toplumunda, çingeneler de müslüman olmalarına rağmen onlardan da gayrimüslimlerde olduğu gibi vergi alınırdı. Evlenmeleri bile bir kuralara bağlanmış olan romanlar, çingene olmayanlarla evlenemez ya da evlenirse farklı yaptırımlarla karşılaşırlardı. Yaşanılan bu acı durumlar, zaten eşit haklara sahip olmalarının onlar için çok da önem taşımadığını bize göstermektedir. Çingene sözcüğünün etimolojisini incelediğimizde ise, neredeyse her coğrafyada farklı adlar kullanıldığını ve ata toprakları gibi, sözcük köklerinin de tam olarak nereden geldiği bilinmemektedir. Çok geniş bir alanda yaşam süren çingeneler için de çok çeşitli isimler ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında, çingen, cingan, abdal, çingane, zingar, singar, roman, kıpti gibi kullanımlar bulunmaktadır. Aynı zamanda çingenece bir yazı dili de olmadığı için, kendilerine ait bir edebî eserleri de bulunmamaktadır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/8.-Hep-azinlikta-kalmak1-620x375-1-1.jpg" alt="" width="620" height="375" /> Sadece romanlara has bir durum olmamakla birlikte, yüzyıllar öncesi ve sonrasında da değişmeyen ötekileştirme çabaları, dışlama, kenara itme ve yok sayma gibi insanlık dışı uygulamaların, insanları suça sürüklediği de bilinmektedir. Yaşam hakkı tanınmayan her canlı, bir şekilde kendini göstermeye, nefes almaya ve hayata tutunmaya çalışacaktır. Bu nedenle insanları "suç makinesi" olarak yaftalamak hiç de doğru bir durum değildir. 1978 de Dünya İkinci Çingeneler Konferansı'nda Dr.Jan Cibula şöyle demiştir: <strong><em>"Ben çingene doktorum. İnsanları fakir, zengin, beyaz ya da siyah diye ayırmaksızın iyileştiriyorum. Hiçbir ayırım yapmaksızın herkese ilaçlarımı ve bilgimi veriyorum, kalbimi veriyorum… Biz insani, dünyada insani yaşamak istiyoruz. Biz örgütün kapısını açtık. Kapalılığı geride bırakmak, eski günahlarımızı unutmak istiyoruz. Biz güneşin altında bir yer istiyoruz. Karanlık dünyamızda, çocuklarımızın iyiliği elde etmesi, kültürümüzü herkese, bizim dışımızdaki herkese sunabilmeleri için aydınlık ve hava arzuluyoruz."</em></strong> https://youtu.be/EZf00ad3G6o Her yıl 8 Nisan da Dünya Romanlar Günü kutlanır. Müzikle, dansla kalın efendim. Sağlıcakla...
Destanlar, halk içinde doğan ve halk tarafından dilden dile aktarılarak meydana getirilen sözlü edebiyat ürünüdür. Bir destanın oluşmasında, insanların bir olaya şahit olmuş olmasına gerek yoktur. Hayal gücünün zenginliği ile destanlar oluşabilir ve bu zenginliğe göre de genişletilebilir. Olağanüstü olay ve kişilerin yoğun olarak bulunduğu bu sözlü kültür ürünü, sadece Türk edebiyatında değil Dünya edebiyatında da geniş bir yer tutmaktadır. Türk kültüründe ise özellikle kahramanlık ve savaş kültürü, toplum için önemli bir duygu olarak kabul edildiği için, destanlar ve kahramanlar genellikle bu tema çevresinde kurgulanmıştır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/10487338_749102521799744_6662956236982702330_n-1.jpg" alt="" width="662" height="348" /> Özellikle, Türk destanları üzerinde inceleme yapılırsa destanlarda kullanılan <strong>motifler</strong>, genellikle destanların çoğunda karşımıza çıkar. Destanlarda kullanılan motifler, sık sık karşılaştığımız yani tekrarlanan <strong>figürler, olaylar, nesnelerdir.</strong> Bu motifler, genellikle esere güç katmak, kurguyu sağlamlaştırmak ve dikkat çekmek için kullanılmaktadır. Motiflere, halk arasında oluşan destanın, dinlenilirliği ve inandırıcılığını artırmak amacıyla da fazlaca yer verilmiştir. <strong>Kurt motifi</strong>, karşılaştığımız en sık motiflerdendir. Türkler, bir bozkurttan türerler. Gökböri ya da bozkurt olarak da bilinmektedir. Destan kahramanını kurtlar büyütür. Türeyişin simgesi olarak kabul edilir. Bozkurt, Ergenekon, Türeyiş ve Oğuz destanında karşımıza çıkar <strong>Işık motifi</strong> ise bir dini sembol olarak karşımıza çıkmaktadır. Kahramanların evlenecekleri kadınlar, bir ışıktan doğarlar. Kutsal ışık olarak kabul edilir. Kahramanlar, rüyalarında ışıktan doğan şeyler görürler. Bu durum, inanca göre, Göktanrı inancıyla yani, ilahi ışıktır. <strong>At motifi</strong> ise, aslında at, Türklere ait bir motiften ziyade kültürdür. Türkün kanadıdır, yol arkadaşıdır, bazen derdini döktüğü sırdaşıdır. Kahraman, her yere onunla gider. Savaşta sağ koludur. Yani at, bir motiften çok daha fazlası olarak Türklerin hayatında yer almıştır. Hatta <strong>Göktanrı </strong>inancına göre, öldükten sonra dirilişe ve ahiret hayatına inanıldığı için, ölenler, atları ile birlikte gömülürlerdi. Üstelik Türkler atlı göçebe bir toplum özelliği taşıdığı için, daha önce de belirtildiği gibi, at sadece motif değil yaşam tarzıdır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/turk-destanlarinda-at-kapak-800x427.jpg" alt="" width="662" height="353" /> <strong>Ok-Yay</strong> motifine bakıldığında ise, aynı şekilde Türk kültürünün savaşçı özelliklerini görürüz. Bunun yanı sıra, madencilik alanıyla ilgilenip maden işlemede başarılı olduklarını da anlarız. <strong>Ergenekon Destanı'nda</strong> demirden bir dağı eriterek kurtulmaları, madeni yönetilme becerisini gösterirken ok-yay kullanmaları da bir üstünlük olarak kabul edilmiştir. Destan dediğimiz tür, genel anlamda savaş ve kahramanlık ile ilgili olduğu için, ok-yay motifine oldukça sık rastlarız. Kahraman ya da destan kişileri, bu iki aleti sadece savaşta kullanmakla kalmaz, aynı zamanda avlanmada da en büyük yardımcısı ok ile yay olur. Günümüzde hala ata sporu olarak okçuluk eğitimleri verilmekte ve uluslararası alanda büyük başarılar elde edilmektedir. Yine destanlarda çok sık şekilde karşılaştığımız diğer bir motif ise <strong>kırktır. </strong>Kırk sayısı birçok açıdan ele alınmış ve özellikle Oğuz Kağan destanında, onun gelişimini anlatmak için kullanılmıştır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/EWYitlkWsAEfGD5.jpg" alt="" width="656" height="540" /> Oğuz Kağan Destanından: "Oğuz Kağan, kırk günde yürür. Kırk günde konuşur. Et yer, kımız içer. Kaf Dağı'nın etrafını kırk günde dolaşır. Bir ziyafet verir ve bu ziyafette kırk kulaç yüksekliğinde bir direk diktirir. Aynı zamanda da kırk masa hazırlatır." İslami dönem destanlarına gelindiğinde ise Battalgazi destanı gibi, daha çok dini boyutu ile karşımıza çıkar ve kırk erenler-kırk alp olarak zikredilir. Günümüzde ise hala kırk sayısının geçmişteki izleri devam etmektedir. Bebeğin kırkının çıkması, kırk mevlidi, kırk uçurma gibi oluşumlar, ata mirası olarak uygulanmaktadır. <strong>Alp Bey şöyle demiştir:</strong> <strong><em>"</em></strong><em><strong>Hey kırk eşim, kırk yoldaşım,</strong></em> <em><strong>Kurban olsun size başım."</strong><strong> </strong></em> <strong>Rüya</strong> motifine baktığımızda da aslında kaderci anlayışa göre yorumlarsak, kahramanlar gördükleri rüyalar ile hareketlerini ve ne yapmaları gerektiğini kararlaştırmaktadır. Rüyasında gördüğü şeylere göre önlem alır ve bir olay karşısında tedbirsiz davranmaz. Hala önemli şekilde karşımıza çıkan rüya motifi, çoğu insan tarafından anlamlı ve gelecek için haberci kabul edilmektedir. Kötü rüyalar kimseye anlatılmaz ya da sadece suya anlatılır. 'Bir rüya gördüm.' şeklinde başlayan cümleler ise, 'Hayrolsun' diyerek karşılanır. Yukarıda bahsedilen ve sıkça karşımıza çıkan bu motiflerden diğerleri ise <strong>geyik, mağara, sihir ve Hızır</strong> motifidir. Bunlar da aynı şekilde dini ve sosyal yönden ele alınmış ve günümüze kadar varlığını sürdüren destan motiflerinden olmuştur. Kahramanlık, savaş, özgürlük, avcılık, gelecekçilik gibi pek çok konuda destanlara anlam katmış olan motifler, aynı zamanda destanın zenginleşmesini, toplumun hayata bakış açısını, kültürel ve sosyal yaşamı da bizlere yansıtmaktadır. Motifler sadece o dönemde yaşanıp bitmemiş, etkileri günümüzde bile devam etmektedir. Bu durum bizlere, ata kültürünün kuşaklar boyunca kattığı anlamı ve sürdürülebilir yaşam tarzını da göstermektedir. <strong>"Türkler destan yapmaktan, destan yazmaya fırsat bulamamışlardır."</strong> <strong>Yahya Kemal Beyatlı</strong>
Yıllarca bereketine inanılan, şifasına bel bağlanılan ve evlerden eksik olmayan ve oldukça besleyici bir besindir zeytin. Günümüze gelene kadar, çok çok yıllar kat etmiş ve belki de insanlığın en eski gıdalarındandır. Tanrılar, krallar, padişahlar sofralarından geçmiş de gelmiş zeytin, kimi zaman bir kuru ekmekle garibanın sofrasını doldurmuştur. Yağı ayrı, kendisi ayrı bir öneme sahip olan bu değerli sofra nimeti, oldukça uzun yıllar yaşayabilen (2000 yıl) bir ömre de sahiptir. Türkiye, dünya geneline bakıldığında, zeytin üreticileri arasında sıralamada ilklerde yer alarak önemli bir üretici konumundadır. Yüzyıllar önce yaşamış olan Homeros, zeytinyağını "sıvı altın" olarak adlandırırken Atinalı Solon ise zeytin ağaçlarının korunması için ilk kanunları yapmıştır. Zeytinin daha nice faydası ile uzun uzun yıllar bizimle olacağı aşikar. Bir de zeytin dalı var ki küslerin barışması, savaşların durması yani yaşanılan çatışmalara bir "Dur!" denmesi amacıyla kullanılır. <em><strong>Neler olmuştur da zeytin dalı barışın simgesi olmuştur? Zeytin dalı uzatmak tabiri nereden gelmektedir?</strong></em> Rivayet odur ki Zeus'un oğlu Athena, Yunanistan topraklarına sahip olmak ister. Bunun için de Poseidon ile mücadeleye girişir. Poseidon, gücünü göstermek için mızrağını Akropolis'e saplar ve deniz suyunun ortaya çıkmasını sağlar (Akropolis, şehirdeki surlar ya da surlarla çevrili alanlardır). Bu hamleyle Poseidon, Yunanistan'ın sahibi olur. Athena ise onun bu hamlesine karşılık olarak Yunanistan'a bir zeytin ağacı diker ve Zeus'un da içlerinde olduğu bir mahkeme toplanarak Athena'nın yaptığı şeyin daha yararlı olduğu sonucuna varırlar. Böylece şehrin sahibi Athena olur. Ayrıca Yunanistan'a zeytini ilk getirenin Athena olduğu kabul edilirken bölgede evlenen genç kızlara zeytin dalından taç yapılarak takılır ve dönemin olimpiyat oyunlarında birinci olanlar yine zeytin dalı ile ödüllendirildi. Tüm bu gelişmelere bakıldığında zeytin dalı, sadece barışı değil aynı zamanda zaferi de temsil eden bir sembol olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunların yanında Baş tanrı Zeus'un, insanlığa en önemli hediyeyi verecek olana, yeni kurulacak şehrin hükümdarlığını vereceğini bildirdiği ve bunun üzerine Athena ile Poseidon'un bir mücadeleye başladığı da söylenmektedir. Sonunda Athena'nın başarılı olması ile de şehre Atina adı verilmiştir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/zeytinin-hikayesi-icerik-son-2-800x533.jpg" alt="" width="662" height="441" /> Tabi bu kadar bereketli olan bir besine, eserler yazılmaması da mümkün değil. Bunlardan biri de oyun yazarı Aristophanes'in kaleminden çıkmıştır. Aristophanes'in eserinin adı Irini Yunanca da barış anlamına gelmektedir. Aynı zamanda Irini, bir Bizans Imparatoriçesidir ve barışın da simgesidir. Döneme ait olan sikkelerde, imparatoriçe ve onun barışına atıf yapmak için zeytin dalı bulunmaktadır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Antoninianus_Aemilianus-RIC_0015.jpg" alt="" width="600" height="257" /> İnsanlığın ilk ağacı olan zeytin ağacı, böyle mitolojik bir geçmişe sahip olduğu gibi bir de zeytin dalının Hazreti Nuh ile ilişkilendirilen kısmı da söz konusu edilir. Hazreti Nuh, gemisi ile isyankarları geride bırakıp gittiğinde, Nuh tufanı kopar ve inanmayanlar helak olurlar. Nuh ise aradan onca zaman geçtikten sonra, gemisine aldığı bir güvercini tufanın bitip bitmediğini, suların çekilip çekilmediğini öğrenmek için gönderir ancak güvercin boş bir şekilde geri döner. Hazreti Nuh beklemeye karar verir. Anlar ki tufan henüz bitmemiş ve sular çekilmemiştir. Aradan yedi gün geçer. Güvercini tekrar gönderir ve bu kez güvercin, ağzında bir zeytin dalı ile döner. Nuh Peygamber anlar ki tufan son bulmuş ve güvercin, ona sadece zeytin dalı değil aynı zamanda yüreğine bir sevinç de getirmiştir. Ve şunu da anlıyoruz ki bu ağaca, Ölümsüzlük Ağacı ya da Ölmez Ağaç denmesinin bir nedeni var. O çok büyük tufanda bile yok olmamış ve geçmişten geleceğe kalmaya devam etmiştir. Görüldüğü gibi mitoloji ya da efsane veya menkıbe... Her nerede olursa olsun karşımıza çıkan zeytin ağacı, bereketiyle günümüzde de yaşamaya devam etmektedir. Sadece zeytinin değil yaprağının ve çekirdeğinin de ayrı ayrı önemli olduğu ve birçok derde deva olduğu bilinmektedir. Yüzyıllar öncesinde, insanların şehir sahibi olmasını sağlayacak kadar yararlı bulunan köklü zeytin ağaçlarına bugün hala aynı önem verilmeli ve varlığının yine bizden sonraki nesillere kalabilmesi için ağacın yaprakları bile korunmalıdır. <em><strong>"Çok yaşa zeytin ağacı, bin yıllar yaşa! Sen hep barışın ve mücadelenin simgesi olmaya devam et!"</strong></em>
Yakın zamanda şöyle bir bilgiye denk geldim. Dünyada hayal kurabilen sadece iki canlı varmış: <strong>Tırtıllar</strong> ve <strong>insanlar. </strong>Peki nasıl olur da bu koskoca evrende yalnızca iki canlıya has bir özellik olabilir bu? Bu konuyu merak eden bilim insanları, hayvanların hayal kurup kuramadığını araştırmış ve farklı sonuçlar ortaya çıkartmışlardır. Örneğin <strong>fareler</strong> üzerinde yapılan deneylerde, farelerin yeni bir süreç ile karşılaştığında, bu süreci tekrar deneyimleyeceği zaman, bu konuda bir önsezi ile hareket ettiği gözlemlenmiştir. Tabi çalışma sonucunda elde edilen bu bilgi, gerçekten onların hayal kurabildiğini mi yoksa bir deneme yanılma mı olduğunu netleştirmiş değildir. Ancak çalışmalar şunu da göstermiştir ki bilim insanları, hayvanların beyinlerini inceleme çalışmaları sonucunda, hayvanlar, karşılaşacakları durumlar ile ilgili hayal kurup kendilerine seçenekler oluşturmaktadırlar. Aynı şekilde, bir labirente koyulan farelerin, gittikleri yoldan dönüşe geçtiklerinde de yine hayal kurduğu gözlenmiştir. Peki neden sadece tırtıllar hayal kurabilir denmiştir? Bir tırtılın kelebeğe dönüş hikayesi de bu konuda farklı bilgiler yansıtmaktadır. Minicik tırtıllar, belirli bir evrim sürecini tamamlayabilmek için, çok uğraşırlar. Yani tırtıldan <strong>kelebeğe </strong>dönüşünü muhteşem şekilde gerçekleştirmek için, tabiri caizse didinir dururlar. Bu çabanın sonucunda ise bir ağaç dalında, kıyıda köşede kendilerini bir kozaya hapsederler. Bizim aslında kelebeğe dönüşecek diye beklediğimiz bu tırtıl, kendini bu şekilde bir ölüme hazırlıyor bu kozayla. Her tırtılın kelebeğe dönüştüğünü sanmamız gibi bir yanılgı da yok değil. Çünkü sadece hayal gücüne güvenen tırtıllar kelebeğe dönüşürler. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/s-d4e87b889778e95a3917f20b36fcd45820cbef5f.jpg" alt="" width="673" height="491" /> Evet gerçekten bazı tırtıllar, bilim insanlarının <strong>hayalci</strong> <strong>hücre </strong>yani <strong>imaginary cell </strong>adındaki bu savaşçı hücrelere sahip olup ölüm kalım savaşından galip geldiğinde kelebeğe dönüşürler. Ölüm kalım savaşı dediğimiz şey ise kozadan kelebek olarak çıkabilmektir. Aslında <strong>koza</strong>, tırtılın orada yaşam mücadelesi vermesidir. Eğer tırtıllarda var olan bu hayalci hücreler, ölüm hücreleri ile savaşmayı başarırlarsa sonunda, yani on beş gün sonunda, artık hali hazırda bir kelebeğe dönüşürler. Tabi her tırtıl için bu durum geçerli değildir. Çünkü aslında bizim "Kelebekmiş bu." şeklinde çok da önemli görmediğimiz bu mucizevi var oluş, büyük bir sabır ister. Tıpkı bizim hayatımızda sabrın sonu selamet dediğimiz ve mücadelemizin gücü ile bir yerlere geldiğimiz gibi. Onlar da sabırları ve kendi minicik bedenlerinin biyolojik güçleri sayesinde yerden göğe yükselebiliyorlar. Yani onlarla benzeyen yönümüzden birisi de sabırlı olmak, mücadeleyi sonuna kadar götürmektir. Bütün bu hayalci genleri bir kenara bırakıp aslında kelebeklerin sadece geçmişe bağlı olduğu ve hayal kuramadığı da öne sürülmüştür. Ve kelebeğe dönüş serüveninin de hayalci genler tarafından değil de kendi biyolojik genlerine bağlı olduğu söylenmektedir. Bu durumun da insanların oluşturduğu bir zihinsel bir <strong>metafor</strong> olduğu söyleniyor. Tırtıl, fare, kedi ya da başka bir hayvan... Yapılan çalışmalar ile ilgili elimizde net bilgiler olmadığı oldukça kesin. Ancak şunu söyleyebiliriz ki hayal kurmak, insanlar için, yarına kapı aralamaktır. Hayatın bir yerinde soluksuz kaldığımızda, bize verilen bir nefestir. Bazen kopup gittiğimiz, çok uzaklara dalıp uzaklaştığımızda, bizi derin sulardan çekip çıkaran bir güçtür. Hayvanlar hayal kuramıyorsa da varlıklarıyla hayatımıza neşe katıyorlar. Tırtıldan kelebeğe, orada <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/head-2748333_1280-800x418.jpg" alt="" width="662" height="346" /> n gökyüzüne uzanan bu güzel maceraya tanık olabilmek de zaten bir hayalin içinde bulunmak gibi. <strong>Ömer Seyfettin</strong>, <strong>Bahar ve Kelebekler</strong> adlı eserinde, baharda, o mis kokulu mevsimde, uçuşan beyaz kelebekler görmenin, bize şans ve huzur getireceğini söylemiştir. Herkesin, bir ilkbahar sabahında sevinçle uçuşan beyaz kelebekler görmesi dileğiyle... Sağlıcakla...
Uzun uzun yıllar önce, ormanın derinliklerinde, küçük yaratıkların yaşadığı gizli bir köy varmış. Onlar kendilerine <strong>"</strong><strong>Şirin"</strong> derlermiş... 1958 senesinde Belçikalı karikatürist Pierre Colliford tarafından, çizgi roman dünyasına kazandırılan Şirinler, küçük, mavi ve sevimli yaratıklardır. "Peyo" olarak da bilinen çizerin Şirinler adlı eseri, 1981 senesine gelindiğinde ise televizyon dünyasına giriş yapmıştır. Büyük beğeni toplayan bu çizgi karakterler, Türkiye'de dahil olmak üzere, pek çok ülkede izlenmiş ve izlenmeye devam etmektedir. Şirinler'in ortaya çıkışı ve dünya genelinde yoğun ilgi ile karşılanması sonucu, onlarla ilgili olarak farklı fikirler öne sürülmüştür. Daha çok siyasi açıdan eleştirilen Şirinler, kimilerine göre sosyalist kimilerine göre ise komünisttir. Diğer bir teze göre ise, Şirinler'in bu gibi siyasi görüşlerle hiç ilgisi yoktur. Şirinler kelimesinin İngilizce karşılığı olan <strong>"</strong><strong>The Smurf"</strong> sözcüğünün açılımının ise; Socialist Men Under Red Flag olduğu şeklinde bir tez geliştirilmiştir. Yani "Kızıl Bayrak Altındaki Sosyalist Adamlar." Peki gerçekten Şirinler sosyalist mi? İzleyenler de bilir ki Şirinler Köyü'nde para kullanılmaz. Her şey yardımlaşarak yapılır. Toprak beraber ekilir, ekin beraber toplanır (şirin çileği). Hakimleri, savcıları yoktur. Hepsi aynı kıyafeti giyer. Alınan bir karar hepsi için geçerlidir. Hepsi için her şey eşit gözüyle bakılır. Dikiş, boya, tamir, yemek vb. akla gelebilecek her şeyi, köylerinde birlikte yani imece usulü yaparlar. Bu açıdan baktığımızda evet, büyük oranda sosyalizme yakınlardır. Yayınlandıkları dönemin siyasi çalkantıları nedeniyle de eleştiri odağına girmişlerdir. Ortaya atılan farklı bir teori ise Şirin Baba'nın aslında Karl Marx olduğudur. Çünkü onun gibi bir sakala sahiptir ve taktığı şirin başlığı kırmızıdır yani komünizm kızılını çağrıştırmaktadır.<img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/0_org_zoom.jpg" alt="" width="360" height="540" /> Şirinler'in can düşmanı Gargamel<strong>'</strong>in sürekli onları yakalamak gibi bir hırsı vardır. Her defasında kaybetse de "Sizi yenicem, sizi yenicem, öyle bir gün gelecek ki işte o zaman hepinizi mahvedicem hepinizi yıhaahaha!" şeklinde kurduğu meşhur cümlesiyle, Şirinler'i yakalayıp altın yapmak istemesiyle ya da onlardan "Şirin çorbası" yapmayı kafasına koymuş olmasıyla kapitalizmi; üzerinden hiç çıkmayan yamalı, siyah, uzun kıyafetiyle de dini temsil ettiği kabul edilir. Gargamel'in bir de aslında pek sevmediği ve her fırsatta kapı dışarı ettiği tüylü kedisi Azman vardır. Gargamel'in Amerika olduğu düşünülürse eğer Azman da ona ya da onun gibi büyük devletlere yaranmaya çalışan küçük devletleri temsil etmektedir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/oBx5jxR0Z5Hku8WL-636245830969225711.jpg" alt="" width="662" height="367" /> Çizgi filmde birçok Şirin bulunmaktadır. Bunlardan Şirine, Gargamel tarafından oluşturulan kötü bir karakterken Şirin Babanın onu kurtarması ile artık köyün tek kadın şirinidir. Köyde her şeyle mücadele eder, kendi evini boyar, tarım yapar. Bu tip özellikleri ile feminizm unsurunu temsil ettiği kabul edilir. Şirine'nin cinsel olarak değil de güçlü bir kadın olarak kabul gördüğünü anlıyoruz. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/otografik-sirine-sirinler-oto-sticker__0967917542860523.jpg" alt="" width="540" height="540" /> Şirinler Köyü, aslında çoğu insanın da yaşamak istediği bir huzur köyüdür. İzlerken bile bu kadar keyif aldığımız bir filmin içinde gerçekten yaşamak nasıl olurdu acaba, diye düşünmeden de edemiyoruz. Usta, Aşçı, Çiftçi her işi kendileri yapar ancak diğer Şirinler de onlara yardım ederler. Bir haber duyduklarında "Hemen bunu diğerlerine de anlatmalıyız" diyerek gizli saklının olmadığı, paylaşmanın önemli olduğunu da bir şekilde öğrenmiş olmaktayız. Şirinlerin herhangi bir dini inancı yoktur. Onların Doğa Ana ve Zaman Baba gibi bize daha ütopik gelen bilirkişileri vardır. Tabiat Ana<strong>, </strong>bir anda yazı getirebilirken bir anda kar yağdırabilmektedir. Yani iklimleri ve zamanı bile, kendi içlerinde var olan bir düzene göre yaşamaktadırlar. Çoğumuzun çok fazla konuşmasından şikayet ettiğimiz Bilgin ya da Gözlüklü bir şirin vardır. Her fırsatta Şirin Baba'nın yerine geçmeye çalışır. Sürekli ve fazla konuşması neticesinde, köyün dışında bulur kendisini. Bilgeliği değil de daha çok, çok bilmişliğin sembolü olarak karşımıza çıkar. Yıllar yıllar sonra bu çizgi diziye farklı şirin karakterlerde katılmıştır. Bebek Şirin, Örgülü Şirin ve Arsız Şirin gibi. Üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen bugün hala keyifle izlenebilen Şirinler, belki de siyasi mesajdan uzak, daha farklı mesajlar vermeye çalışmaktadır. Zaten bir çocuğun da bu gibi siyasi söylemleri anlamasını ve yorumlamasını beklemek epeyce zor bir durum olsa gerek. Onların birlikte, kavgasız, eşit ve adil bir şekilde yaşamalarından öğrenecek onca şeyimiz var ki... Hem belki<strong> "İyi bir çocuk olursanız, siz de bir gün şirinleri görebilirsiniz."</strong>
<p>Fransız romantizminin önemli temsilcilerinden olan <strong>Victor Hugo</strong>, yazdığı birçok eserle dünya edebiyatında sağlam bir yer edinmiştir. Özellikle, yazdığı tiyatro eserleri ve şiirleri ile adından söz ettiren romantik yazar, hayatının belli dönemlerinde ise acı olaylar yaşamıştır. Önce annesinin babasından kaçarak Paris'e yerleşmeleri, ilerleyen dönemde annesini kaybetmesi, ilk bebeklerinin doğduktan bir süre sonra vefatı ve daha sonra ise on dokuz yaşındaki kızının nehirde boğularak ölmesi, Hugo'nun hayata bakış açısını derinden etkilemiştir. Hayatının aşkı olarak dile getirdiği <strong>Juliette Drouet</strong>'in ölümü ile de büyük bir sarsıntı yaşamış ve hayatına bu acı dolu geçmişi ile devam etmiştir.</p><p><strong>Romantik</strong> akımın bilinen büyük temsilcilerinden biri olan yazar, eserlerinde bu akıma bağlı olarak duygu ve hayalle hareket etmiştir. <strong>Klasik</strong> akımın kuralcılığı ve katı edebî yaklaşımının tam tersi olan romantizm, kuralları yok saymış ve önemli olanın yürekteki hisler olduğunu savunmuştur.</p><p>Victor Hugo'nun, ''<strong>Bir İdam Mahkumunun Son Günü''</strong> adlı eseri de romantik akıma ait olan bir romandır. Romanda, ismi bilinmeyen mahkum, idam edileceğini altı hafta önceden öğrenir. Bu altı haftalık sürede yaşadığı her şeyi detaylı şekilde bizlere anlatan mahkumun korkusuna ve endişesine, tanıklık eder ve hatta bu duyguları derinden hissederiz.</p><p>Mahkumun suçunun ne olduğu bilinmemektedir ancak bilinen şu ki Victor Hugo, daima <strong>idam karşıtı</strong> olmuştur ve bu eseri ile de idamın gereksizliğine dikkat çekmek istemiştir. Bu konuda bir bakıma başarılı da olmuş, en azından insanlar tarafından konunun tartışılabilirliğine ön ayak olmuştur.</p><p>Eserde mahkum tek başına bir hücrede kalmaktadır. Bu tek başınalık ile kendi kendine konuşmaları ve düşünmeleri, bizim de onunla birlikte her şeyi sorgulamamızı sağlar. Gün ışığını görebilmeye, küçük de olsa sıradan bir ev penceresinden bakabilmeye, aç da olsak özgür olmaya, hasta da olsak ailemiz ile olmaya şükretmemizi vesile kılar. Mahkumun çaresizliğini öyle derinden hissedersiniz ki siz idam edilecekmişsiniz gibi sancılı bir korkuya kapılırsınız.</p><p>İdam mahkumu olmanın yanı sıra, bir de <strong>kürek</strong> <strong>mahkumluğu</strong> konusuna değinen yazar, mahkumun ağzından, ölümün daha iyi olduğunu ve kürek cezasının, ölüm rahatlığından çok uzak olduğunu savunur. Kürek mahkumu olmaktansa ölürüm daha iyi diyen mahkum, idam günü yaklaştığında ise giyotinin acı yüzünü gözlerinin önüne getirerek küreğe de razı olunabileceğini söyler. Çünkü nefes alabilmek bir mucizedir ve hayat, her şeye rağmen nefes almaya değmektedir.</p><p>Mahkumun bir ailesi vardır fakat onları eser boyunca göremeyiz. Ailesi ile ilgili olan aydınlık tek bilgi ise küçük bir kızı olduğudur. Bu küçük kız, bir gün babasını görmeye getirilir ancak onun babası olduğundan habersizdir. Yani ailesi tarafından bile zihinlerde ölmüş kabul edilen mahkum, zamanla bu duruma alışmak ister.</p><p>İdam, <strong>Greve Meydanı</strong>'nda gerçekleşecektir. Bütün idamlar burada gerçekleşir ve halk için bu tür bir yok edilişi izlemek, oldukça zevklidir. Heyecanla alanı dolduran halk, o kadar çok giyotinli ölüme şahit olmuştur ki insani duygulardan uzak, kana susamış caniler gibi izler olan biteni. Hatta bazen, giyotinin tam olarak çalışmadığına da şahit olurlar. Yarı kopuk boyunlar, ''kesin şu kafayı'' diye inleyen yarı ölüler, onlarca kez denenmesine rağmen bir türlü kopmayan kafalar, damarlardan fışkıran kanlar... Hepsi onlar için seyirliktir. İzlerler, biter ve yenisini beklemek için evlerine çekilirler.</p><p>Yazar, sadece idamı eleştirmekle kalmayıp aynı zamanda toplumun da bu duruma kayıtsız şekilde ortak oluşunu da eleştirir. Eğer idam yoksa sorun vardır onlara göre. İdam olmalıdır, şarttır. Aksini düşünmek imkansızdır. Aksini düşüneni bile idam etmeyi düşünürler..</p><p><strong>Bicetre Hapisanesi'</strong>nin dış dünyaya yansıtılan, insanı kendi içine döndüren kötücül davranışları artık son bulmaktadır ve idam günü gelmiştir. Mahkuma papaz, rahip, gardiyanlar ve jandarmalar da eşlik eder. Hala düşünür mahkum. Bir kaçış ümidi, hayata yeniden tutunmak için bir ışık demeti, kızına kavuşabilmek için bir baba şefkati arar. Kesin karar, tüm itirazlara rağmen verilmiştir. Mutlak son, idamdır.</p><p>İnsanlık dışı çoğu şeyin gözler önüne serildiği kitap, böyle elim bir sonla bitmektedir. Tiyatro ve film haline de getirilen eser, günümüzde de hala çok okunanlar arasındadır. Suç ne olursa olsun, idam gerekli midir? Bu konudaki yorumlarınızı merakla bekliyorum.</p><p><strong>Kitaptan bir alıntı: </strong></p><p><strong>"Geçmiş hayatımda herhangi bir anı düşlediğim an, hemen aklıma birazdan o düşleri bitirecek giyotin darbesi geliyor, sanki yeni bir şey görmüşüm gibi ürperiyorum. Güzel çocukluğum! Güzel gençliğim! Kenarı kanlanmış altın kumaş. O zaman ile bugün arasında, bir kan deresi, başka birinin ve benim kanım var. Bir gün gelip insanlar şayet benim bu hikayemi okurlarsa, birçok masum ve mutlu onca yıldan sonra bir cinayet ile başlayıp bir idamla sonuçlanan bu korkunç senenin yaşandığına inanmak istemeyecekler ve hikayemin eksik kaldığını sanacaklar. Buna rağmen, ey sefil yasalar, sefil insanlar, ben asla kötü biri olmadım!”</strong></p>
<p>Günümüze artık <strong>aşure</strong> şeklinde değişerek gelen bu sözcüğün köküne bakacak olursak, Arapçada <strong>aşara </strong>kelimesinin değiştirilmiş halidir ve aşara on (10) anlamı taşımaktadır. Bu on kavramı, Hicrî senenin ilk ayı olan <strong>Muharremin</strong> onuncu gününe denk gelmektedir. Terimsel olarak bu anlamı karşılayan aşuranın tarihteki yeri ve önemi ise farklı olaylar üzerinden yaşatılmaya çalışılmaktadır.</p><p>Muharrem sözcüğü ise haram olan, yasaklanmış, kutsal, saygı duyulan anlamları taşımaktadır. Osmanlı Devletinde ise <strong>Muharremü'l-haram</strong> şeklinde bilinmektedir.</p><p><strong>Hazreti Nuh</strong> ile ilişkilendirilen kısma değinecek olursak eğer, Nuh, kendine tebliğ edilen her şeyi çevresine anlatmaya ve onları bu yola ikna etmeye çalışır. Üç oğlu ona inanır ancak diğer oğlu <strong>Kenan</strong>, ona inanmamayı tercih eder. Nuh, inanmayanlardan o kadar çok sıkıntı çeker ki artık Allah'a yalvarır ve Allah ona büyük bir gemi yapmasını emreder. Böylece inananlar, birer çift hayvan ve gıdalarla <strong>Nuh'un</strong> <strong>gemisine </strong>binerler. Sonrasında ise inanmayanlar, helak olur. Gemide ise erzak kalmayınca kalanlar karıştırılıp çorba yapılır. İşte aslında çorba olan bu yemek, aşure tatlısıdır.</p><p><strong>Hz. Hüseyin</strong> ile gelişen kısımsa yine zorlu ve acı bir şekilde oluşmuştur. Bugün, yani 10 Muharrem olan aşura, Hz.Hüseyin ve Ehlibeyt dostlarının şehit edildiği gündür. Hz.Hüseyin ve dostları, aç ve susuz bir şekilde savaşmış ve şehadete ermişlerdir. Bu nedenle aşurada susuz şekilde oruç tutulur ve bugün <strong>yas günü</strong> ilan edilir. <strong>Kerbela Olayı </strong>olarak tarihe geçen bu acı yok ediliş, Hz.Hüseyin ve ehlinin bilerek susuz bırakılması ve neticesinde acımasızca öldürülüşü sonucu oluşan matem günüdür.</p><p>İmam Hüseyin'in Kerbela'da şehit ediliş günü olan Aşura günü, <strong>Anadolu Alevileri, Caferîler ve genel kapsamda Şiiler tarafından </strong>anılmaktadır.<br />Bu anmada, siyahlar giyilir, eğlenceler düzenlenmez, et yenmez, dedikodu yapılmaz, yemekler dağıtılır ve ağıtlar yakılır. On iki malzemeden oluşan aşure yapılarak günün önemi yerine getirilmek istenir.<br />Böylece, Hz.Hüseyin ve ehlinin şehadeti, hissedilerek anılmaya çalışılır.</p><p>Osmanlı'da ise hem muharrem aşuresi hem de sefer aşuresi yapılırdı. Sefer aşuresi <strong>Hz.Zeynel'in</strong> Kerbela'dan sağ çıkmış olması sonucu, şükür vesilesi ile yapılan aşuredir. Aşure yapıldıktan sonra ise halka dağıtılırdı ve aşure dağıtan kişilere <strong>Aşure Sebilcileri</strong> adı verilirdi.<br />İstanbul da düzenlenen Aşure Matem Merasimi ise, <strong>UNESCO</strong> tarafından En İyi Aşure Merasimi seçilmiştir.</p><p>Aşure ayı sadece Türkiye de değil, aynı zamanda Bosna-Hersek, Arnavutluk, Ermenistan ve Bulgaristan da da anılmaktadır. BBC tarafından da Dünyanın Bilinen En Eski Tatlısı kabul edilmektedir.</p><p>Bu iki büyük olayın Muharrem ayında gerçekleşmesinin yanı sıra, yine bu ayda gerçekleştiği kabul edilen bazı olaylar da şöyle sıralanabilir:</p><p>•Hz.Adem'in günah sonrası tövbesi kabul edilmiştir.</p><p>•Hz.Ibrahim ateşte yanmamıştır.</p><p>•Hz.Idris göğe yükselmiştir.</p><p>•Hz.Yunus balığından karnından çıkmıştır.</p><p>•Hz.Isa doğmuş ve göğe yükselmiştir.</p><p>•Hz.Musa Kızıldeniz'den geçmiştir.</p><p>•Hz.Nuh tufandan kurtulmuştur.</p><p>Önemli noktalarıyla Muharrem ayı ve aşure geleneğinin kökleri, bu olaylara dayanmaktadır. Günümüzde aşure yapımı her evde farklı şekillerde gerçekleştirilmektedir. Aslından uzaklaşılan aşure yapımı ve aşura inancı, tabi ki özüne sadık kalınarak sürdürülmekten kopmuştur. Yokluğun çorbası ve acının yad edilmesi olan aşura, artık bir tatlı olarak tüketilmektedir. Ancak yine de her şeyde olduğu gibi aşurede de orijinali yaşatmaya çalışmak biraz daha mümkün olabilse... Muharrem ayınız mübarek ve aşureleriniz kabul olsun. Muhtaçları, komşularınızı da unutmayın. Sağlıcakla...</p>
Önlük giyen ve giymeyen nesilden önce, karşılaştırma yapılacak olan daha eski konu, siyah önlük giyen ve mavi önlük giyen diye ayrılan nesildir aslında. Herkesi bir bakıma aynı kılan önlük zorunluluğu, günümüzde artık mecburi olmaktan çıkmıştır. Bir dönemin okul sembolü olan önlükler, mazide kalmış ve okullar kendilerine has <strong>formalar</strong> kullanmaya başlamışlardır. Aslında önlüğün ülkemize gelişinde siyasi etkenler olduğu kadar, ekonomik yetersizliklerin de etkisi göz ardı edilemez. 1929 yılında, Amerikan ekonomisinin çöküşü ile başlayıp diğer ülkelere de büyük oranda yansıyan <strong>''Dünya Ekonomik Krizi''</strong>, Türkiye için de olumsuzluklar meydana getirmiştir<strong>. Kara Perşembe </strong>olarak da bilinen bu ''Büyük Buhran'', dünyanın yaşadığı belki de en büyük kriz olarak tarihe geçmiştir. Bu dönemde Türkiye, krizden etkilenmemek için tedbirler almış olsa da tüm dünyayı kasıp kavuran yoksulluktan kaçmak, pek de mümkün olmamıştır. Türkiye, büyük oranda tarımla geçim sağlayan ve gelişmekte olan ülke konumunda olduğu için, bu ekonomik krizden sağ çıkmaya çabalamış ancak bu buhrandan yaralar alarak çıkmıştır. Dünyadaki yoksullaşmayla beraber, Türkiye'de sadece ekonomik alanda değil kültürel ve sosyal alanda da bazı tedbirler almıştır. Millet mektepleri açmak, çeviri yapmak için ''Dil Encümeni'' kurmak gibi. 1930'da, yani <strong>İsmet İnönü'</strong>nün başbakan olduğu dönemde, yaşanan maddi sıkıntıları okullara ve öğrencilere de yansıtmamak ve aileleri bu konuda rahatlatmak amacıyla <strong>siyah önlük </strong>zorunlu hale getirilmiştir. Bu durum, toplumsal farklılaşmayı önlemek, yani zengin ve fakir arasındaki o acıtıcı farkı ortadan kaldırmak amacıyla uygulamaya konmuş olan bir zorunluluk olmuştur. Tabi bunun yanında siyah ayakkabı da zorunlu hale getirilmiştir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/c732f8dfdad64966640ddcdc6e937c05.jpg" alt="" width="770" height="770" /> Önlük yapımında kullanılan kumaş, şartlara uygun olarak en ucuz ve en basit olan kumaştır yani <strong>krizettir</strong>. Anne babalar çocuklarını okula bile gönderemez haldeyken uygulanabilecek en asgari şartlar öne sürülmüştür. Köylerden daha büyük yerleşimlere okumaya gelen kimi öğrencilerin ihtiyaçları, <strong>Halkevlerinin </strong>sosyal yardımı ile de karşılanmaya çalışılmış ve hatta öğrencilerin kaldığı yurtlar da ekonomik sıkıntı yaşayan öğrencilere destek olmuştur. Dünya Ekonomik Krizi'nin önlüklere kadar etki ettiği bu dönem de, bir süre sonra her şey gibi tarihe karışmıştır. Siyah önlük uygulaması, <strong>1989-1990 </strong>eğitim-öğretim yılında yayımlanmış olan genelge ile son bulmuştur. Dönemin Milli Eğitim Bakanı <strong>Avni</strong> <strong>Akyol, </strong>yayımlanan genelgede şöyle açıklama yapmıştır: <strong>"Yurdun çeşitli yerlerinde okul yöneticileri, öğretmenler, veliler ve öğrencilerle yapılan toplantılarda siyah önlüklerin değiştirilmesi fikri büyük oranda tasvip edilmiştir." </strong> Böylece bir neslin fakirliğini, bir ülkenin yoksulluğunu kapatmaya çalışan siyah önlük zorunluluğu da anılarda, belki de bir fotoğraf karelerinde sararmaya yüz tutmuştur. Siyah önlüğün kalkması ile birlikte artık <strong>mavi</strong> önlüğe geçilmiş ve önlükte yeni renk dönemi başlamıştır. Yine önlük üzerine beyaz yaka uygulaması, okullarda etkili şekilde uygulanmaya devam etmektedir. Çeşitli dönemlerde çeşitli bakanlar tarafından kılık-kıyafet yönetmeliğine ilişkin birçok genelge yayımlanmıştır. <strong>2009-2010 </strong>eğitim-öğretim yılı için yayımlanan genelge de ise mavi önlük zorunluluğu da kaldırılmıştır. Artık okullarda forma uygulamasına geçilmiş ve her okul kendine özel formalar bastırarak okullarda bunları kullanmışlardır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/60deeb1bul_edc317f21b5b4829b00f33d077a76243_4_326246becb0a42278372f9b35dff9156-800x450.jpg" alt="" width="788" height="443" /> Velhasılıkelam, siyahtı maviydi derken bir neslin eşitliğini sağlayan ve kolalı yakalarla resmiyete resmiyet katılan bir serüvenden geçmiş bulunduk. Kıyafetlere bakılmaksızın koşup eğlendiğimiz o günler, belki de sadece ders değil, dersten daha fazlasını öğrendiğimiz günlerdi. Sağlıcakla...
Aslında oldukça hüzünlü bir merasim olan <strong>gelin çıkarma adeti</strong>, geçmişten günümüze kadar davulla zurnayla yerine getirilen bir tören şeklinde gerçekleşmiştir. Evin kızının, gelinliği ve duvağı ile baba evinden artık kendi yuvasına gidişi, her yörede farklı şekillerde bir uğurlama merasimi olarak yerine getirilmektedir. Günümüzde adetler üzerinde değişimler yaşanmış olsa da ve bazen hiç uygulanmıyor olsa da çoğu yerde hala eğlenceli bir şekilde devam etmektedir. <strong>Adana</strong> yöresine baktığımızda, yörede gelin çıkarma adetinin oldukça eğlenceli şekilde gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Gelin alayı, davullar ve zurnalar eşliğinde damat evinden bir konvoy halinde çıkar. Gelin evine gelindiğinde coşku daha çok artar. Halaylar, oyunlar sergilenir. Damat, gelini evden alır ve böylece adet yerini bulmuş olur. Şu an toplumsal olarak değiştiğimiz ve farklı şeyler denemek istediğimiz için, artık organizasyon şirketleri ile planlanarak bu törenler gerçekleştirilmektedir. Mesela davul ve zurnanın yerine, bando takımı ile gelin çıkarma, adet olarak belki de daha yoğun kullanılmaya başlanacaktır. Bazı yörelerde arabaların süslenerek gerçekleştirildiği bu tören, özellikle kırsal yerleşim yerlerinde <strong>deve</strong> veya <strong>atın</strong> süslenmesi ile gerçekleşir. Gelin, at veya devenin üstüne biner ve gelin alayı eğlenerek damat evine doğru yol alır. <img class="alignnone wp-image-36496" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-5-6.jpg" alt="" width="826" height="463" /> Gelin alma merasiminde, damat evine bir <strong>Türk bayrağı</strong> asılır ve bayrağın ucuna da elma koyulur. Bu elmayı alan şanslıdır. Böylece damat evi olduğu belli olur. Bayrak, yine davul ve zurna eşliğinde damat evine asılır. Halk arasında bu olaya "<strong>Bayrak Kaldırma</strong>" adı verilmektedir. Gelin evden çıkarken gelinin çıkacağı kapı kapatılır ve kapının açılmadığı söylenir. Bunun nedeni ise damat ya da damada yardımcı olan kişiden yani sağdıçtan para almaktır. Para alındıktan sonra gelin, damada teslim edilir. Buna da <strong>"kapı tutma" </strong>adı verilmiştir. Günümüz toplumunda artık pek kimsenin ilgilenmediği bir konu da, bu törenler yapılmadan önce, eğer köyde, apartmanda ya da çevrede bir yas evi varsa onlara gidip onlardan <strong>"yas almak"</strong>tır. Aslında bir bakıma bu durum, acısı olan aileden tören için izin almak ve onların acısına saygı duyduğunu göstermek anlamı taşır. Bazen düğün salonlarında bazen de gelin evden çıkarılırken bir <strong>testi</strong> kırılır. Testinin içine şeker, bozuk para, mısır, buğday vb. şeyler konulur ve gelin bu testiyi atarak kırar. Bununla da evliliğin bereketli ve testinin suyu gibi akıcı olması amaçlanmaktadır. Yine aynı şekilde, ya gelin baba evinden çıkmadan ya da düğün bitiminde<strong> gelin kuşağı</strong> bağlanır. Bu kuşağı, gelinin erkek kardeşleri, eğer yoksa, erkek kuzen ya da yeğenleri gerçekleştirir. Saflığın, masumiyetin sembolü olarak görülen gelin kuşağı, genellikle kırmızı olur. Ancak şimdi çok renkli ve çok süslü olan gelin kuşakları da sıkça kullanılmaktadır. <img class="alignnone wp-image-36497" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-9-3.jpg" alt="" width="755" height="503" /> Gelin, oğlan evine geldiğinde, araba ile geldiyse araba kapısının açılmadığını söyler. Gelinin bunu yapmasındaki amacı da altın, büyük ya da küçükbaş hayvan, ev, arsa ya da tarlayı kayınbabasından almaktır. Eğer gelinin isteği yerine gelirse araba kapısı açılır ve gelin, damat evine girer. Bazı kültürlerde, gelin almaya bir koyun ile gelinir. Bu, gelin evine hediye olarak sunulur. Ya da damat bir tavuk getirir ve gelin evinden bir canlının ayrılmasına karşılık, bir canlı sunulmuş olur. Getirilen koyun ya da duruma göre başka bir hayvan, süslenir ve düğün evine yakışır şekilde getirilir. Gelin çıkarken, dualar okunur ve ilahiler söylenir. Daha sonra ev ahalisi ile vedalaşılır. Büyüklerin elleri öpülür ve helallik alınır. Bundan sonrasında da düğün mekanına doğru yola konulur. Modern çağ toplumu insanı, geleneklerin birçoğunu terk etmiş durumda. Artık kimsenin çağırılmadığı, sade nikahlar ön plana çıkıyor. Tabi bu durumun oluşmasında kişilerin hayata bakış tarzları, yaşam koşulları, yetişme şartları, maddi-manevi her türlü durumu göz önüne almak gerekmektedir. Sadece damat tarafına ya da sadece gelin tarafına yüklenen bir zorunluluk olmaktansa el birliği ile geleneklerin yaşatılarak gerçekleştirildiği eğlenceli düğün ve gelin alma törenleri gerçekleştirilebilir. Damada yumurta kırdırılması, bayrak üstündeki elmanın ya da dama yerleştirilen testinin vurdurulmaya çalışılması gibi adetler de mevcuttur. Bunlar yerine getirilemezse damada ceza kesilmektedir. Yani bu tür geleneklerin bir kısmı hem maddi hem de manevi olarak damat tarafını zorlamaktadır. Her şeyi adettendir diyerek uygulamak ya da uygulatmak istemek, bir süre sonra gelenekler değil de tek taraflı bir zorlayıcılık olarak görülmeye başlanmaktadır. Ne gibi adetler, gelenekler olursa olsun. En doğru ve en güzel şekilde yerine getirilmelidir. Gelin ve damadın, yeni bir düzene adım atacakları bu özel günde geleneklerimizin yaşatılması ve hüznün yerini mutluluğun alması dileği ile.
<p><strong>Mağusa Limanı, </strong>Kıbrıs için tarihte yer etmiş, önemli bir adadır. Limanın bu denli önemli bir yer edinmesinde, jeopolitik konumunun büyük etkisi vardır. Mağusa Limanı, <strong>Kıbrıs </strong>açısından önem arz ederken 1943 yılında ise yüreklere hüzün nakşeden bir olaya da tanıklık eder.</p><p>1943 senesinde, dünya ülkelerinin kızgın ve savaş ortamının hala kol gezdiği dönemde, Kıbrıs'ta <strong>Arap Ali </strong>adındaki bir hamalın etrafında olay gelişir. Kulaktan kulağa ulaşan bilgilere göre Arap Ali, oldukça kavgacı ve isyankardır. Çalıştığı yerde liman işçileri ile sorunlar yaşar ve gündüz işi bittiğinde, akşam yorgunluğunu savmak için <strong>Muhtarın Kahvesi'</strong>ne gider.</p><p>Arap Ali o kadar asi ve söz dinlemezdir ki ailesi onu evlendirmek ister ve böylece aile sahibi olursa aklının başına geleceğini düşünür. Tabi sonunda ailesinin çabaları ile Ali, Seniha adında bir genç kızla evlenir. Bu evlilikten bir kız bir de erkek çocuk dünyaya gelir. Peki Arap Ali, kavgacılığı ve gece kahvelerini bırakmış mıdır? Hayır, Ali bunlardan kendini bir türlü koparamaz.</p><p>Bir akşam yine işini bitirdikten sonra kahveye bir şeyler içmeye gider. Orada <strong>İngiliz sömürgesine</strong> bağlı olan <strong>Hint askerleri</strong> de orada bulunmaktadır. Arap Ali, onların çok fazla gürültü yapmasından rahatsız olur ve onlara çıkışır. Milliyetçilik duygusu ile de hareket eden Ali, bu grup üzerinde bir kin ve nefret oluşturur.</p><p>Öyle ki Ali diğer akşam kahveye gittiğinde Hint askerleri, ellerinde tüfekle ve içlerinde öçle onu beklemektedirler. Ali'ye saldırmaya başlarlar. Arap Ali, güçlüdür, iri yarıdır. Kendine yönelen ilk darbelerle mücadele eder fakat araya giren silahlar karşısında daha fazla dayanamaz ve kanlar içinde yere yığılır. Bu İngiliz sömürge askerleri, Ali'yi halka ibret olsun diye sürükleyerek Mağusa Limanına götürürler. Bu hazin haberi duyan Ali'nin eşi Seniha, hemen oraya koşar. Arap Ali, karısını karşısında görünce son sözleri ağzından çıkar:</p><p>"<strong>Mağusa Limanı, limandır liman / Beni öldürende yoktur din iman."</strong></p><p>Bu dayanılmaz acı üzerine Seniha da şöyle der:</p><p><strong>"Uyan Alim uyan, uyanmaz oldun / Yedi bıçak yarasına dayanmaz oldun."</strong></p><p>İşte bizim Mağusa Limanı diye bildiğimiz ve dinlediğimizde içimizi acıtan türkünün acı hikayesi böyledir. Arap Ali ölür ve arkasından dillere destan olan bu ağıt yakılır.</p><p>Halk arasında efsane haline gelen Arap Ali'nin öldürülüşü hakkında, <strong>Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'</strong>nde bir opera meydana getirilir. Bu <strong>opera</strong> oldukça önemlidir çünkü KKTC'nin ilk operasıdır. Bestesini Ali Hoca'nın yaptığı bu iki perdelik operanın librettosunu Havva Tekin yazmıştır. Birçok kez sahnelenme imkanı bulan <strong>Arap Ali Destanı</strong>, yoğun olumlu tepkilerle karşılanmış ve milliyetçilik duygularına gururlu bir tablo eklemiştir.</p><p>Farklı sanatçılar tarafından seslendirilen Mağusa Limanı türküsü, destanlaşmanın, acının, hüznün ve belki de gururun cisimleşmiş halidir. Böyle bir türkünün oluşmamış olmasını dilesek de dünya paylaşılamaz haldeyken bazıları kazanıp bazıları kaybetmeye devam edecektir ve güç, daima bir adım önde olup masumlara kıymaya acımasızca son vermeyecektir.</p><p>https://youtu.be/9QpWapw6DQE</p><p>Keyifli dinlemeler 🎶</p>
İhsan Oktay Anar'ın roman yazmayı bıraktığını açıklamasından sekiz yıl sonra yeniden okuyucu karşına çıkması, hayran kitlesi tarafından oldukça heyecanla karşılanmıştı. Tam sekiz yıl sonra yeni kitabı Tiamat ile bizleri kendine has âlemlerde, tarihi-fantastik bir maceraya sürüklemeye devam ediyor yazar. Tiamat ismini okuduğumuzda, zihnimizde bizi nelerin karşılayacağına dair yoğun bir merak uyanıyor çünkü eserin adı bile bir bilinmezlik taşıyor. <strong>Peki nedir bu Tiamat? Eserin içinde neler olup bitmektedir?</strong> Öncelikle Tiamat'ın anlamına bakacak olursak aslında mitolojide bir tanrıçadır. Bu mitolojik tanrıça Babil ve Asurlar'a ait olan mitlerde, Okyanus Tanrıçası olarak bilinir. Hiçbir şey var olmamış, bir vücuda bürünmemişken tüm evren, Tiamat bu sonsuzlukta var olmuştur. Apsu adında diğer bir mitolojik tanrı ile çiftleşerek kendilerine bir soy meydana getirmişlerdir. Bir rivayete göre ise Tiamat bir gezegendir ve Sümer inanışına göre Nibiru adında bir gezegen tarafından parçalanarak bugünkü dünyayı oluşmuştur. Başka bir açıdan da Tiamat, kaos ile özdeşleşmiştir ve aslında Anar'ın kitabındaki çatışma ve kaosunda temeli kabul edilebilir. Kitap, 1915 yılında Tahtelbahir mürettebatının bir yük gemisini ele geçirmesi ve onun içinde ganimet ararken buldukları bir sandık ile şekillenmeye başlar. Eserin neredeyse ilk altmışa yakın sayfası yoğun denizcilik terimleri içermektedir. Bu nedenle bir sözlüğe ihtiyaç duyuyorsunuz. Eğer sıkılmadan bu kısımları okumayı başarırsanız, kitabın devamı oldukça akıcı şekilde ilerliyor. Bu Osmanlı denizaltısı Tiamat, cesetlerle dolu olan İngiliz şilebinden aldıkları bu sandığı zorla açmaya çalışırlar. Kolu kopan bir mürettebat olsa da sonunda sandığı açmayı başarırlar fakat sandığın açılması ile başlarına gelmeyen kalmaz. <img class="aligncenter wp-image-36104 size-full" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/1280px-Tiamat.jpg" alt="" width="933" height="540" /> Nasıl olup nereden geldiği bilinmeyen zombi ya da canavar diye adlandırabileceğimiz bir yaratık ortaya çıkar. Yaratık ateşten beslenir ve önüne gelen bütün deniz mürettebatını da yemek ister. Birkaç kişi ona yem olur ve o daha fazla güçlenir. Ancak bir şekilde ve yoğun mücadele ile onu kapatırlar ve kaçmayı başarırlar. Tabi kayıplar vererek. Olaylar bununla da bitmez. Savaş durumundadırlar ve durum hiç ihmal edilecek gibi değildir. Bir yandan lanetli sandığın başına açtıkları bir yandan da düşmanı alt etmeye çalışmak oldukça güçlük oluşturmaktadır. Canavarı bir şekilde kilitledikten sonra, bu kez de şilepten aldıkları yedi çivi başlarına musallat olur ama gerçek anlamda başlarına bela olur. Bu yedi çivinin de yedi büyük günahı temsil ettiği söylenebilir. Tıpkı ateşle beslenen canavarın şeytanı temsil ettiği gibi. Yemek yiyip eğlenirlerken bir anda çiviler hareket etmeye başlar. O kadar çok ses çıkarıp savrulurlar ki sonunda mürettebattan birilerinin alnının ortasına saplanırlar. Böylece kafalarına saplanan çivilerle mürettebat da öldürücü bir güce dönüşür ve diğerlerini yok etmeye çalışır. Manyetik bir güçle hareket eden bu çiviler, sahip olduğu insan kadar zekaya kavuşur ve daha çok bilgi ister. <img class="aligncenter wp-image-36106 size-full" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/tiamat-nedir-mitolojide-onemi-nedir-tiama-gezegeni-gercekten-var-mi-483.jpg" alt="" width="960" height="496" /> Gerilim tipi roman özelliği de gösteren Tiamat mürettebatı, bütün olanlardan kaçmak için elinden geleni yapar ancak bu çivili canavarlarda birkaç kişiyi öldürür. Eserde tüm bu canavar, kaos, çivili insanlarla ilgili sorunlar yaşanırken içlerinde bulundukları gemi ile ilgili de birçok sorun meydana gelir. Havasız kalırlar, gemi batmaya başlar, ateşi söndürmeye çalışırlar... Çok büyük kayıplar vermelerine rağmen denizaltından çıkıp temiz havaya ulaşmayı başarırlar. Daha önce de belirttiğim gibi, romanın belli bir kısmı yoğun terimlerle işlenmiş. Ondan sonrası ise "Acaba ne olacak?" diyerek ilerleyeceğiniz türden. <img class="aligncenter wp-image-36109 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/maxresdefault-12.jpg" alt="" width="960" height="540" /> Tiamat çağrı kodlu Osmanlı denizaltısı, ecel terlerini silip karaya vardıktan sonra bütün bu olacakları nasıl açıklayacaklarını konuşurlar. Yaşananlara kimsenin inanmayacağını düşündükleri için, farklı şeyler söylemeye karar verirler. İhsan Oktay Anar, eserinde ikileme ve yansıma seslere fazlaca yer vermiştir. Okurken zorlayan kısımlardan biri de bu yazınsal özelliktir. Puslu Kıtalar Atlası ile tanıdığımız yazarın bu eseri, daha farklı bir içerikle karşımıza çıkmıştır. Biz yazarı genel anlamda felsefi yönü ile tanırız ancak Tiamat bu acıdan biraz uzak kalmıştır. Eserde din, mitoloji, gerilim, denizcilik, akıl, zeka iç içedir. <strong>Kitaptan bir alıntı:</strong> “Buna rağmen bizim yine de bir üstünlüğümüz var. Ona göre aptal olmamız. Aptal akıllıyı, akıllı da aptalı öngöremez. Aptal olarak bilgi karşısında tokgözlüyüz. O bizden zeki olduğu için açgözlü. Bilgi konusunda seçici olmadığı, iştahlı ve şehvetli olduğu için kendi kuyruğunu ona yutturacağız. Zekâsıyla birlikte güveni de arttı. Onu kibriyle de vuracağız.” Aslında canavar, kibrine ve zekasına yenilmiştir. Mülazımın sözlerinden bunu anlamaktayız. Kibir ve zekaya yenilip kül olmayı hangimiz isteriz ki? İyi okumalar dilerim.
<p>Tarihin her döneminde bilgiye ve araştırmaya duyulan bir ihtiyaç olmuştur. Bilgiler çoğaldıkça da onu sistemli ve düzenli bir hale getirme amacı meydana gelmiştir. Ansiklopediler de bu şekilde yazılı hale getirilen önemli kaynaklardır.</p><p>Oluşumu hakkında elimizde kesin bilgiler olmayan bu yazılı eserlerin ilkel,basit örneklerine <strong>M.Ö. 1600</strong> yıllarında <strong>Babil ve Asurlara</strong> ait bilgilerin derlenmesi ile meydana getirilen tabletlerde rastlanıldığı kabul edilir. Bunun yanı sıra <strong>Yunan, Avrupa ve Çin Orta Çağ'ı</strong> da bilginin sistematik hale gelip iktidarın ve burjuvanın bu yolla yükselmesini desteklemişlerdir.</p><p>Kelime kökeni olarak ise ansiklopedi sözcüğü Yunan ve Latin karışımıdır. <strong>Encyclopaedia</strong> kelimesinden geldiği düşünülen sözcük, bilgi çemberi, bilgi dairesi gibi bir karşılığa sahiptir.</p><p>Ansiklopedinin temel olarak kabul edilebilecek eser ise 1700lü yıllarda <strong>Diderot</strong> tarafından derlenip toparlanmıştır. Tabi ki her kesim için olumlu bir ortaya çıkış olmayan Diderot'un ansiklopedisi, özellikle kilise tarafından çoğu kez yasaklanmaya çalışılmış ancak bu yasaklanmalarına rağmen canlı kalabilmeyi başarmıştır.</p><p>Aslına bakılırsa ansiklopedinin ortaya çıkışı hiç de kolay olmamıştır. Çünkü çok eski zamanlardan itibaren siyasi, dini ve sosyal yapıya hatta özellikle dini yapıya egemen olan bir sınıf nerdeyse bütün ülkelerde mevcut halde bulunmaktaydı. Toplumun eleştirmesine, okumasına ve büyülü oranda düşünmesine bile izin vermeyen egemen sınıf kilise, papalık vd. saraya, yönetime, yaşamın tümüne müdahil halde bulunmaktaydı ki zaten saray da bunu istemekteydi. Kimse kendisine başkaldıran bir toplum ile yaşamayı göze alamaz. Bu sadece Yunan ya da Orta Çağ dönemi için geçerli olmamıştır. Buraların yanı sıra Fransa, İngiltere, Almanya gibi büyük ülkeler de aydınlanma ve eleştiriye at gözlüğü takmışlardır.</p><p><a rel="nofollow" class="bimber-microshare-item-share-toggle" href="#">Paylaşmak</a></p><p><a rel="nofollow noopener" class="bimber-microshare bimber-microshare-facebook bimber-share-facebook" href="https://www.facebook.com/dialog/share?app_id=3091432834445103&display=popup&href=https://dergio.com/icerik-ekle&quote=Kendi%20Makalenizi%20Yazın" target="_blank">Facebook'ta Paylaş</a><a rel="nofollow noopener" class="bimber-microshare bimber-microshare-twitter bimber-share-twitter" href="//dergio.com/icerik-ekle&text=Kendi%20Makalenizi%20Yazın%20" target="_blank">Twitter'da paylaş</a><a rel="nofollow noopener" class="bimber-microshare bimber-microshare-pinterest bimber-share-pinterest" href="https://pinterest.com/pin/create/button?url=https://dergio.com/icerik-ekle&description=Kendi%20Makalenizi%20Yazın&media=https%3A%2F%2Fdergio.com%2Fwp-content%2Fuploads%2F2022%2F08%2FXgjPfesy_400x400-300x300.jpg" target="_blank">Pinterest'te paylaşın</a></p><p>Zamanla Batı bu karanlık dönemleri geride bırakarak artık boyut fark etmeksizin birçok ansiklopedi basmış ve basmaya devam etmektedir. İnsanların daha aydınlık günlere, bilgiye ve düşünmeye hasret olmaya başlaması, artık kitaplaşmanın ve okumanın önünde herhangi bir engelin kalamayacağını göstermiştir. Böylece birçoğu günümüze kalamasa da günümüzde var olan ve herhangi bir egemenlik dayatmasına haiz olmayan nitelikli eserler meydana gelmeye devam etmektedir.</p><p><strong>İslam dünyasına</strong> geldiğimizde Hicri I.yüzyılda Kuran-ı Kerim üzerinde çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Bunlar genel olarak tefsir, fıkıh,siyer gibi çalışmalardır ve bu çalışmalar ansiklopedi niteliği taşımamaktadır. Özellikle Hicri II.yüzyıla gelindiğinde ansiklopedi alanında olgunlaşmaya açık çalışmaların yapıldığı gözlenmektedir. Tabi ki bu eserler de genel anlamda bakıldığında tam bir ansiklopedi olmamakla beraber daha çok biyografik nitelik taşımaktadır.</p><p><strong>ʿUyûnü’l-aḫbâr’ </strong>İslam coğrafyasının ilk ansiklopedisi kabul edilir ve bu eserden sonra da ansiklopedi niteliğinde birçok eser meydana gelmeye başlamıştır. Tek bir konuda yazılan bilgi hazineleri olduğu gibi çeşitli konuları ihtiva eden basımlar da olmuştur. XX.yy'a gelindiğinde ise hala çok yetkin duruma gelemeyen İslam ansiklopedileri, Batı ile kıyaslanamayacak güçte ve daha çok tercüme yoluyla hazırlanmış eserler olarak kalmıştır.</p><p><strong>Türk edebiyatında</strong> ansikopedinin gelişimsel seyri ise 19.yüzyılda izlenmektedir. Bu konudaki ilk eseri <strong>Ali Suavi </strong>tarafından yazıldığı kabul edilir. Bu dönemden 1927 yılına kadar çeşitli şahsiyetler tarafından ansiklopediler yazılmış ya da yazılmaya çalışılmış ancak farklı sebeplerle yarım kalmış ve tamamlanamamıştır.</p><p><a rel="nofollow" class="bimber-microshare-item-share-toggle" href="#">Paylaşmak</a></p><p><a rel="nofollow noopener" class="bimber-microshare bimber-microshare-facebook bimber-share-facebook" href="https://www.facebook.com/dialog/share?app_id=3091432834445103&display=popup&href=https://dergio.com/icerik-ekle&quote=Kendi%20Makalenizi%20Yazın" target="_blank">Facebook'ta Paylaş</a><a rel="nofollow noopener" class="bimber-microshare bimber-microshare-twitter bimber-share-twitter" href="//dergio.com/icerik-ekle&text=Kendi%20Makalenizi%20Yazın%20" target="_blank">Twitter'da paylaş</a><a rel="nofollow noopener" class="bimber-microshare bimber-microshare-pinterest bimber-share-pinterest" href="https://pinterest.com/pin/create/button?url=https://dergio.com/icerik-ekle&description=Kendi%20Makalenizi%20Yazın&media=https%3A%2F%2Fdergio.com%2Fwp-content%2Fuploads%2F2022%2F08%2Fansiklopedi-nedir-300x137.jpg" target="_blank">Pinterest'te paylaşın</a></p><p>1927 yılına gelindiğinde ise bir <strong>Çocuk Ansiklopedisi</strong> meydana getirilmiştir. Bu ansiklopedi Arap harfleri ile yayımlanan son ansiklopedi, adında ansiklopedi sözcüğünü kullanan ilk ansiklopedi ve Cumhuriyet tarihinin ilk ansiklopedisi olması nedeniyle ayrı bir öneme sahiptir. 1960lara kadar yine ülkemizde ansiklopedi türünde birçok çalışma yapılmış, devlet tarafından da ansiklopediler hazırlanıp basılmaya başlanmıştır. Ticari değeri çok yüksek olmayan bu eserlerin olgun hale gelmesi ise 1980lere rastlamaktadır. Yine çeviri niteliğinde olan <strong>Meydan Larousse</strong> bir dönüm noktası olarak karşımıza çıkar. Daha sonraki yıllarda <strong>Ana Britanicca ve Temel Britanicca</strong> olmak üzere iki önemli ansiklopedi daha kültürümüze kazandırılmıştır.</p><p>Dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de zaman zaman durma noktasına gelip zaman zaman da hızlı bir gelişim gösteren ansiklopedi türünde <strong>Katip Çelebi, Gazali, İbni Sina, Farabi, Bursalı İsmail Hakkı </strong>gibi önemli ansiklopedi yazarlarını da anmadan geçmeyelim. Kimilerine göre bilgi sıkıştırması kimilerine göre fikir ithalatı gibi kabul edilse de çoğumuzun evine girmiş çoğumuzun dersine, soru işaretlerine yardımcı olmuştur. Bu nedenle yüzyıllardır emek verilerek bu zamana kadar getirilmiş olan ansiklopediler, okunmaya ve araştırılmaya değer bir niteliktedir diye düşünenlerdenim. Sağlıcakla kalın.</p>
<strong>Klasik Edebiyat</strong> olarak da bilinen divan edebiyatı, oldukça süslü bir dile sahip olduğu gibi çok fazla tamlama, Arapça, Farsça sözcük içermektedir. Bunun yanı sıra Yüksek Zümre Edebiyatı, Salon Edebiyatı, Saray Edebiyatı gibi isimlerle de anılmaktadır. Türklerin İslamiyeti kabulü ile meydana gelen divan edebiyatı, şairlerin şiirlerini ''<strong>divan'' </strong>adlı defterde<strong> </strong>toplamaları nedeniyle bu isimle edebiyatımızda yerini almıştır. Aruz ölçüsü ve beyit nazım biriminin bir numaralı<strong> </strong>kural kabul edildiği divan edebiyatında, şairler hünerlerini göstermek amacıyla çok fazla söz sanatına yer vermiş ve kullanılan yabancı sözcükler nedeniyle ağır bir dile sahip olmuştur. Din dışı şiirler yazarak Anadolu'da ilk divan şairi olma özelliği gösteren isimse <strong>Hoca Dehhani'dir</strong>. Toplumsal konulara neredeyse hiç yer verilmeyen bu edebiyat; aşkın, tasavvuf ve felsefenin edebiyatı olmuştur. Kişisel duyguları ön plana almış olan Klasik Edebiyat'ta şairler, yoğun duygularını beyitlerle dile getirmişlerdir. Gül bahçeleri, çeşitli çiçekler, içki meclisleri, sakiler, sevgilinin güzelliği ve her türlü ögesi, ayva tüyleri gibi konulara sıkça rastlanır<strong>. </strong> Padişahtan bahşiş almak için yazılan kasideler, bahar yelleri ile aşka susayan gazeller, ağır bir eleştiri yağmuru yapmak için yazılan hicivler ve daha fazlasına divan edebiyatında sıkça rastlamak mümkündür. Klasik edebiyat denilince akla gelen önemli şairlerden Fuzuli, Bakî, Nedim, Nefî, Nabî, Şeyh Galip çeşitli konularda yazdıkları şiirleri ile tanınırlar. Onlar ''sanat için sanat'' görüşünü savunarak eserler vermiş; anlaşılma kaygısı gütmeden kendilerine has bir yüksek edebiyat oluşturmuşlardır. <h4>"Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabîb Kılma dermân kim helâkim zehri dermândadır”</h4> <h4><strong>(Fuzûlî)</strong></h4> Fuzulî'nin bu beyitini incelediğimizde şair aşk derdinden hoşnut olduğunu söyler. Doktordan yardım istemez. Ona derman olmamasını çünkü eğer tedavi olursa kendinin helak, kötü olacağını savunur. Aşk, tedavi edilmemesi gereken bir hastalık gibi duruyor Fuzulî'de. Şairler aşka aşıktır. Hep cefa çekmek isterler. Asla kimse onlara şifa olmasın diye dua ederler. Sevgili ise onun tam tersi naz ustasıdır. Kimseye yüz vermez. Sürekli kendini gizler. Aşık bu nedenle onu görmek için dert çekip durur. <h4><strong>"Güllü dîbâ giydin ammâ korkarım âzâr eder</strong></h4> <h4><strong>Nâzenînim sâye-i hâr-ı gül-i dîbâ seni" </strong></h4> <h4><strong>(Nedîm)</strong></h4> Nedim'e ait olan yukarıdaki beyit ise sevgiliye duyulan yoğun ilginin göz yaşartıcı örneklerindendir. Der ki şair: Sevgili, sen gül işlemeli bir elbise giymişsin ancak bu elbisenin üzerinde bulunan güllerin dikeninin gölgesi seni incitir diye korkuyorum. Nedîm tam bir aşk şairidir. Onun şiirlerinde <strong>Lâle Devri </strong>sefası ve aşkını sık sık görürüz. <h4><strong>"Aşk mıdır ki can-ü dil mülkünü yağma eyleyen</strong></h4> <h4><strong>Aşk mıdır sinem içre gelip de cân eyleyen”</strong></h4> <h4>(Muhibbî- Kanuni Sultan Süleyman)</h4> Bu dönemde tabii ki sadece şairler eser kaleme almamıştır. Neredeyse çoğu padişahın mahlası, divanı veya şiirleri bulunur. Bunlardan birisi ve en önemlilerinden olan da <strong>Muhibbî</strong> mahlası ile bildiğimiz <strong>Kanunî Sultan Süleyman'</strong>dır. Padişahın şiirini yorumlamaya çalışırsak; gönlümü, nefesimi parçalayan aşk mıdır acaba? Sonrasında göğsümün içine girerek bana hayat veren de yine aşk mıdır? Yani Kanuni de aşkı derinlerden yaşayıp hem can alan hem can veren bu duyguya teslim olmuştur. <h4>"Derd-i aşkı gayrıdan sorma ne bilsin çekmeyen</h4> <h4>Anı yine aşık-ı nalana söylen söylesin”</h4> <h4>(Bakî)</h4> Bakî de Divan Edebiyatı'nda sadece bireysel konuları işleyen şairlerdendir. Toplumsal konulara yer vermeyen büyük şair, aşkın ezeli bir takipçisi olmuştur. Aşkı, aşk yaşamayana, bu derdi çekmeyene sorma. Onlar bilmez, anlamaz. Sen bu aşk derdini aşktan bağrı yanmışa sor ki sana ancak o anlatır, der şair. <h4><strong>"Yılda bir kurban keserler halk-ı âlem ıyd içün</strong></h4> <h4><strong>Dem-be-dem sâ'at-be-sâ'at ben senin kurbanınam" </strong></h4> <h4><strong>(Fuzulî)</strong></h4> Yine anlamı oldukça yoğun olan Fuzulî'nin bir beyitini anlamlandıralım. Dediğimiz gibi ve görüldüğü üzere oldukça yoğun tamlamalar ve süslü anlatıma sahip beyitler var. Bu da herkes tarafından anlaşılmayı zorlaştırıyor. Şair der ki; yılda bir ibadet için ya da bayram için, Allah için kurban keserler. Bunu bir kez yaparlar. Oysa ben her an, her saat, her dakika senin kurbanın olmaya razıyım, senin kurbanınım. Gerçek anlamda aşk onlar için su gibi, ekmek gibi nimettendir nimetten! Birkaç beyitini incelediğimiz divan şiirinde aslında şairlerin aşkı, soyut bir aşka dayanır. Aslolan, aşkı ne kadar süslü ifade ettikleridir. En çok kendilerini sever, kendilerini överler. Yine de çok derinden aşkı bize hissettirirler. Ben de en sevdiğim bir divan beyitini ekliyorum ve diyorum ki: Ey aşk, sensiz bu cihan bomboş! İyi ki varsın! <h4><strong>"Esdi nesîm-i nev-bahâr, âçıldı güller subh-dem</strong></h4> <h4><strong>Açsın bizim de gönlümüz sâkî medet sun câm-ı Cem!"</strong></h4>
<p>Turgut Uyar 95 yaşında!</p><p><strong>Ferhan Şensoy</strong>, <strong>''Ferhangi Şeyler''</strong> adlı oyununda söylediği şarkıda der ki; "Ağustos yirmi iki, dediler ustan ölmüş / Çok komiksin Azrail, Turgut Uyar ölür mü?" Bazen biz de çok sevdiklerimizin ölümsüz olmasını isteriz ya da asla inanamayız öldüklerine. İşte bu yüzden; İyi ki doğdun Turgut Uyar!</p><p>Bugün Turgut Uyar 95 yaşında. Kimimizin<strong> "Göğe Bakma Durağı" </strong>kimimizin<strong> "Geyikli Gece" </strong>kimimizinse<strong> "Tel</strong> <strong>Cambazının Tel Üstündeki Durumunu Anlatır Şiir" </strong>adlı eserlerini tanıyıp sevdiği Turgut Uyar, üzerinden yıllar da geçse edebi ve sosyal hatta özellikle aşk yaşantımızın önemli bir parçası olmaya devam etmektedir.</p><p>Ankara doğumlu ve aslen subaydır. <strong>Federico Garcia Lorca İçin Üç Şiir</strong> adlı şiirinde der ki "Ah işte her şey orda.../ Ben severim omuzlarımı bir gün/ Sırmaları, apoletleri olmasa da." Ancak subaylıktan istifa eder ve şairlik yolunda ilerlemeyi sürdürür. Çünkü o annesinin dediği gibi<strong> "içli bir çocuk"</strong>tur. Edebiyatımızın da en içli şairlerinden olmuştur.</p><p>"Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum, göğe bakalım.</p><p>Tuttukça güçleniyorum, kalabalık oluyorum.</p><p>Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi, ağaçlar gibi,</p><p>Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor.</p><p>Seni aldım bu sunturlu yere getirdim.</p><p>Sayısız penceren vardı bir bir kapattım.</p><p>Bana dönesin diye bir bir kapattım."</p><p>Lütfen <strong>İrem Candar</strong> tarafından seslendirilen Göğe Bakalım şarkısını dinleyiniz.</p><p>Uyar'ın şiirlerinde çocukluğuna duyulan özlem, geçmişinden memnuniyet ifadelerine rastladığımız gibi kentsel yaşamın getirdiği bozulmalar, kirli ilişkiler, insanlar arasındaki kopukluklara da rastlarız.<strong> "Benim</strong> <strong>de kötü geçmedi çocukluğum" </strong>mısrasında, huzuru çocukluğuna sığınarak kaybetmek istemediğini görebiliriz.</p><p>Modern dünya insanın yalnızlığı onun şiirlerine yansımıştır. Ona göre doğa, köy gibi kalabalıktan uzak mekanlar ve daha soyut alemler önem taşır. Bu kalabalıktan uzaklaşmayı o kadar çok ister ki sevgilisine, göğe bakalım, diyerek kaçmak ve sonsuzluğa uzanmak ister.</p><p>Yıllar sonra <strong>Tomris Uyar </strong>ile tanışır ve evlenirler. Böylece şiirlere ve efkarlı masalara konu olacak aşk başlar. Tomris Uyar kendisini, ona gelen bir ilham perisi olarak niteler. Çünkü şair yıllardır yazamadığı aşk şiirlerini, Tomris'ten sonra yazmaya başlar.</p><p>Sembolik, imgesel anlayışın yansıtıcısı <strong>İkinci Yeni </strong>akımına bağlı olan şair, zaman zaman <strong>Garip </strong>akımına da yönelmiş; toplumsal sıkıntıları da kaleme almıştır.</p><p>Belki de içimize işleyeceği çok daha fazla şiir yazacakken siroz hastalığına bağlı olarak vefat etmiştir. Ardında bıraktıkları, ondan kalanlarla aşklarını, kaçışlarını, sığınışlarını anlatmaya çalışmaktadır.</p><p>"Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı.</p><p>Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk.</p><p>Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza.</p><p>Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları.</p><p>Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk.</p><p>Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz.</p><p>Bilir bilmez geyikli gece yüzünden.</p><p>Geyikli gecenin arkası ağaç."</p><p>Hiç kimseye bu kadar içtenlikle, iyi ki doğmuş, demedim.</p><p>İyi ki doğdun <strong>Türk şiirinin abisi!</strong></p><p>Durma, göğe bakalım!</p>
<p><strong>George Orwell'</strong>ın kaleminden çıkan Hayvan Çiftliği, dünya edebiyatında oldukça ses getiren bir eleştirel romandır. <strong>Fabl </strong>tarzında yazılan roman, siyasal eleştirisini, <strong>Stalinizm </strong>üzerinden yapmaktadır. <strong>Soğuk Savaş </strong>döneminde kitaplaşan eser, sağ ve sol siyasi görüşler tarafından farklı şekillerde yorumlanmıştır. Kimileri karşıdevrimci olarak ifade etmiş kimileri <strong>komünizm</strong> eleştirisi olarak ifade etmiştir.</p><p>Peki nedir bu Hayvan Çiftliği'nin özü? Bunca eleştiri odağı olmasının nedeni nedir? Bu çiftlik kitabın adından da anlaşıldığı üzere hayvanlar tarafından yönetilmektedir. Hayvanlar, daha eşit bir yaşam için insanlara başkaldırır ve çiftliğin yönetimini ele geçirirler. Yönetime <strong>domuzlar</strong> sahip olur. İşte o günden sonra düzen tamamen değişir. Domuzlar, daha adil, eşit bir yaşam için söz verirler fakat söylediklerinin tam tersi olan bir yaşam kurarlar çiftlikte.</p><p>Kapitalizm eleştirisi olan eser, <strong>Yoldaş Napoleon'</strong>un ayrıcalıklı politikası nedeniyle başarısız olur. Yoldaş, kitapta <strong>Josef Stalin'i</strong> temsil etmektedir. <strong>Koca Reis, </strong>hayvanlara isyan fikrini aşılayan domuzdur. Komünizmi tanıtıp yaymış ancak devrimi göremeden ölmesi nedeniyle <strong>Karl Marx'</strong>ı ttemsil etmektedir.</p><p>Romanda koyunlar da bulunur elbette. Ne de olsa burası bir Hayvan Çiftliği. <strong>Koyunlar, </strong>başlangıçta "<strong>dört</strong> <strong>ayak iyi, iki ayak kötüdür" </strong>sloganlarını daha sonra <strong>"dört ayak kötü, iki ayak iyidir" </strong>şeklinde değiştirerek sürü psikolojisinden söz ettirmişlerdir.</p><p>Filme de uyarlanan kitapta hayvanlar, kendi kurdukları düzene <strong>Animalizm </strong>derler. Hayvanlar dayanışma içindedir. Kimisi yazı öğretir kimisi köpekleri eğitir. Çiftliğin işleri Koca Reis'in hayalini gerçekleştirmek için en hızlı şekilde bitirilmeye çalışılır. Kendilerine kural olarak<strong> 7 Emir </strong>koyarlar fakat zamanla bu emirlere domuzlar uymaz ve sadece şöyle derler <strong>"Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir." </strong>Tam da bu ilke eserin temel noktasıdır ve insanların hayvanlar üzerindeki baskısının artık domuzlar tarafından diğer hayvanlara uygulandığını gösterir. Bu <strong>7 emir </strong>şöyledir:</p><p>1. İki bacaklı canlılar bizim düşmanımızdır.<br />2. Dört bacaklı canlılar dost ve müteffikimizdir.<br />3. Hayvanlar asla giyinmeyeceklerdir.<br />4. Hayvanlar asla yatakta yatmayacaklardır.<br />5. Hayvanlar asla içki içmeyeceklerdir.<br />6. Hayvanlar asla hayvanları öldürmeyeceklerdir.<br />7. Bütün hayvanlar eşittir.</p><p>Eserde bir düzene isyan edip başka bir düzen kurmaya çalışan hayvaların başarısızlığı kadar diktatörlük eleştirisi, üst-ast ilişkisi de gözler önüne serilir. Hayvanlar isyan edip başarılı olmuşlardır evet ancak baskıdan korkarak düzene de ses çıkarmamışlardır. Hayvanların insanlar tarafından sömürülmesi kapitalist rejim ve proletaryayı simgeler. Hayvanlar bir zafer elde etmiş ve proletarya güçlenmiştir. Kendi başarılarını devam ettiremeyerekse baskı rejimini güçlendirmişlerdir.</p><p>Romanda düzen nasıl korunur ya da yeniden nasıl sağlanmalıdır, herhangi bir çözüm önerisi yoktur yazarın. Esas olarak yazarın belirtmek istediği, iktidar hırsı var olduğu sürece savaşlar ve bozulmalar daima olacaktır. Savaşlar, toplumsal sorunları meydana getirir ve kökleşmiş sorunlar daha da büyür. Kötüler ve iyiler iç içedir ancak iyiler kaybetmeye mahkumdur.</p><blockquote><p><strong>"Bütün insanlar eşittir ancak bazıları diğerlerinden daha eşittir." </strong></p></blockquote>
<p>Yıllarca süren çalışmalar da kanıtlamıştır ki bir bebeğin daha sağlıklı ve hastalıklardan korunaklı olması için en temel, birincil besin: <strong>Anne sütüdür.</strong></p><p><strong> </strong>Anne sütü, bebekler için eşsiz ve yeri doldurulamayacak bir besindir. Vitamin ve protein açısından oldukça zengin olan anne sütü, bebeğin olduğu kadar annenin refahı için de mutlak önem arz etmektedir. Anne ile bebek arasında emzirme sırasında oldukça güvenli ve huzurlu bir bağ kurulur. Böylece karşılıklı bir olumlu bağlanma gerçekleşmiş olur.</p><p>Peki <strong>Dünya Emzirme Haftası</strong> neden ağustos ayında kutlanır? Çünkü 1990 Ağustosunda İtalya'da emzirmeyi destekleyici <strong>"Innocenti Deklarasyonu"</strong> yapılır. Türkiye de ise anneler, eylül ayında okul açılışı ile ilgilendiği için kutlamalar <strong>ekimde</strong> gerçekleşir ve <strong>Ulusal Emzirme Haftası</strong> ifadesi kullanılır.</p><p><strong>UNICEF'</strong>e göre anne sütü ile beslenen bebeklerde <strong>bebek ölümü</strong> azalır ve bağışıklığa bağlı ya da genetik olarak görülen şeker, çölyak, astım, kanser, alerji, diş bozuklukları, obezite gibi hastalıkların da görülme riski azalır. Emzirmenin, anneyi de kemik erimesi, rahim ağzı ve meme kanseri gibi hastalıklardan koruduğu da araştırmalar ile kanıtlanmıştır.</p><p>UNICEF, anne sütünün gerekliliği ve ilk altı aya kadar tek besin olması konusunda, dünya genelinde ve özellikle yoksul ülkelerde önemli çalışmalar yürütmektedir.</p><p>Ülkemizde ise bu konuda <strong>Sağlık Bakanlığı</strong> tarafından 1991 yılından bu yana "<strong>Anne Sütünün Teşviki ve</strong> <strong>Bebek Dostu Sağlık Kuruluşları Programı" </strong>yürütülmektedir. Ülkemizde hali hazırda uygulanan bu program ile anneler, emzirme konusunda bilgilendirilip desteklendirilmiş ve böylece emzirme konusunda birincilik ve süreklilikte başarı elde edilmiştir.</p><p>Dünyayı oldukça etkileyen ve etkileri hala devamı eden <strong>Covid-19 salgını</strong> da göstermiştir ki anne sütü, her zaman temiz, ulaşılabilir ve ekonomiktir. Olağanüstü durumlarda anne sütü ile beslenmek, enfeksiyonlardan koruduğu gibi, emzirme sırasında salgılanan hormonlar da annenin stresini azaltmaktadır. Zaten salgın gibi bir büyük sorun ile baş eden dünya anneleri, bebekleri ile daha sağlıklı ve huzurlu dakikalar geçirir.</p><p><strong>Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), </strong>anneler ve bebekler için doğumun hemen ardından emzirilmeye başlanılması, ilk 6 ay sadece anne sütü verilmesi ve emzirmenin 2 yaşına kadar devam ettirilmesi konusunda programlar yürütmektedir. UNICEF ile ortak yürütülen bu konuda, özellikle gıda yardımından uzak bulunan <strong>Afganistan, Yemen, Ukrayna </strong>gibi ülkelerde emzirmenin önemine bir kez daha vurgu yapılmıştır. Ayrıca mama endüstrisinin etik olmayan reklam ve pazarlama çalışmalarının etkisinden korunma gerekliliği konusunda da uyarılar yapmıştır.</p><p>Tabi ki her bebeğin özel olması gibi her anne de özeldir. Çeşitli nedenlerde bebeğini emziremeyen anneler ya da çeşitli nedenlerde bebeği emmeyen ya da ememeyen anneler de en sağlıklı ve doğal yollarla bebeklerini beslemek zorunda. Her durumda ilk ve önemli olan anne ve bebeğin mutlak olarak sağlıklı olması. Sonrası umarız ki olumlu ve huzurlu şekilde ilerler. Sağlıklı emzirmeler, sağlıklı büyümeler...</p><p> <a rel="nofollow" class="bimber-microshare-item-share-toggle" href="#">Paylaşmak</a> <a rel="nofollow noopener" class="bimber-microshare bimber-microshare-facebook bimber-share-facebook" href="https://www.facebook.com/dialog/share?app_id=3091432834445103&display=popup&href=https://dergio.com/icerik-ekle&quote=Kendi%20Makalenizi%20Yazın" target="_blank">Facebook'ta Paylaş</a><a rel="nofollow noopener" class="bimber-microshare bimber-microshare-twitter bimber-share-twitter" href="//dergio.com/icerik-ekle&text=Kendi%20Makalenizi%20Yazın%20" target="_blank">Twitter'da paylaş</a><a rel="nofollow noopener" class="bimber-microshare bimber-microshare-pinterest bimber-share-pinterest" href="https://pinterest.com/pin/create/button?url=https://dergio.com/icerik-ekle&description=Kendi%20Makalenizi%20Yazın&media=https%3A%2F%2Fdergio.com%2Fwp-content%2Fuploads%2F2022%2F08%2Fanne-bebek-elele.jpg" target="_blank">Pinterest'te paylaşın</a> </p><p><strong> Not: Yukarıdaki bilgilerin hiçbiri tavsiye niteliği taşımaz. Gerekli bilgilendirmeler için lütfen doktorunuza başvurun.</strong></p>
<p><strong>Server Bedii</strong> takma adıyla da tanınan <strong>Peyami Safa, </strong>Cumhuriyet Döneminde kitapları ile ön plana çıkan başarılı bir yazardır. Yaşamı ve insanları daha çok psikolojik ve felsefi boyutları ile kaleme aldığı eserlerinden biri de<em> Bir Tereddüdün Romanı</em>'dır.</p><p>Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere, içeriği yoğun bir tereddüt duygusu ile doludur. Bu kararsızlık tek kişi üzerinde yoğunlaşmaz. Sayfalara, karakterlere bütünüyle hakim olmuş durumdadır.</p><p>Mualla<strong>, </strong>romanda saf ve temiz aile kızı olarak takdim edilir. Kitap Mualla'nın <em><strong>Bir Adamın Hayatı</strong></em> adlı kitabı okuması ile başlar. Aslında bütün olacak ve bitecekler de Mualla'nın kitap ile tanışması ile gerçekleşir. Bir gün arkadaşı Mualla'ya onu kitabın yazarı ile tanıştırmayı teklif eder ve Raif'in evinde bir toplantı sırasında tanışırlar.</p><p>Kitabın yazarı ile tanışan genç kız, yazara kitap hakkında çeşitli sorular sorar. Yazar ise artık evlenmek istediğini ve hayatını birleştirmek istediği kişinin Mualla olduğunu söyler. Peki Mualla böyle bir şeyi istemekte midir? Kararsızdır. Düşünmek için zaman ister.</p><p>Bu süreçte ise biz yazarın ve arkadaşlarının hayatlarına dahil oluruz. Sürekli içki alemleri, eğlenceler, barlar arasında mekik dokuyan bu topluluk dağılmış ve toparlanması imkansız hale gelmiştir. Aslında hepsi eğitimli olan bu arkadaş grubu, bir aile bağı ile bağlanamamanın kaybını yaşar.</p><p>Tüm bunlar olurken yazarın geçmişten bir anısı çıkıp gelir: Vildan. Eser boyunca Vildan'ın tam olarak nereye ait olduğunu ve kim olduğunu anlayamayız. Kendi hayatından o kadar bıkmıştır ki intihar edip etmemek arasında bocalar. Yaşamayı istiyor mu, istemiyor mu; tereddüt içindedir. Yazar ile birlikte sürüklendikleri hayatın içinden kopmayı bir türlü başaramazlar.</p><p>Mualla,hâlâ evlenme konusunu uzun uzun düşünmektedir. Çünkü yazarın hayatı o kadar çalkantılı ve bağımsızdır ki onun bir aile kurabileceğinden şüphelidir.</p><p>Romanın genelinde I. Dünya Savaşı sonrası insanlarda oluşan savruluş, çaresizlik; <em>Mütareke</em> yıllarının getirdiği karmaşa, ikilemler hakimdir.</p><p>Kitabın genelinde bohem hayat tarzı hakimdir. Gaye, önemli değildir. Hayat günlük yaşanır. Yarının önemi yoktur.</p><p>Modernizmden postmodernizme geçişin ürünü olarak kabul edilen kitapta postmodernist ögeler karşımıza çıkar. Yazarın metne ortak olması, metinler-arasılık, kitap içinde kitap olması, çoğul bakış açısının kullanılması gibi ögeler postmodernizm olarak sayılabilir.</p><p>Yazar, işte tüm bu tereddütler için sağlam ilişki kuramaz. Mualla'da, Vildan'da artık onunla değildir. Şüpheci yaklaşımları ve kararsızlığı ile elinde olan her şeyi kaybetmiştir.</p><p>Aslında yazarın kaybedişi, bir arayıştır. Kendini bulmaya, savaş yıllarında kaybedilen toplum ve aile bilincini bulmaya çalışır. Uzaklaştığı her şey, bir bakıma onu özüne yaklaştırır.</p><p><em>Peyami Safa</em>, toplum eleştirisini yaparken aynı zamanda bu bozulmanın nasıl düzelebileceği mesajını da yazar aracılığı ile bizlere aktarır. Bütün konuşmalar, eğlence hayatları, savruluşlar bir kenara bırakılıp yeni bir hayata yelken açma vaktidir. Yeniden çiçek açma ve bahara kavuşma vakti...</p>
Kitabın kapağı yine bir <strong>Nuri Bilge Ceylan </strong>filminden alınarak oluşturulan Beni Kör Kuyularda, Hasan Ali Toptaş'ın toplumsal eleştiriyi edebi bir dille kaleme aldığı romanıdır. Kitabın ana karakteri <strong>Güldiyar </strong>üzerinden insanlarda meydana gelen yozlaşma ve bozulmayı görüyoruz. Güldiyar bir sabah babası <strong>Muzaffer'e </strong>yemek götürmek için yola çıkar. Ancak eve döndüğünde başına bir şey gelmiş olduğunu annesi <strong>Bahriye </strong>anlar. Kızını zorlasa da başına ne geldiğini anlatmasını istese de Güldiyar asla konuşmaz. Neler olup bittiğini ne babası ne de annesi öğrenebilir. Günün ilerleyen saatlerinde Güldiyar ağlamaya başlar ve olayın başlangıcı da bu dökülen gözyaşlarıdır. Çünkü Güldiyar yaş değil taş dökmektedir. Bahriye'yi olan biten hakkında zorlayan komşusu <strong>Emine</strong> ise durumu öğrenir. Bundan sonra artık Güldiyar ve ailesine rahat yüzü yoktur. İnsanların merakını, acılardan beslenen yanını gözler önüne seren Toptaş, romanın bundan sonraki sayfalarında toplumun düşene bir daha vurduğunu anlatır. Güldiyar artık meraklı bir topluluk tarafından seyirlik hale gelmiştir. <strong>Göz taşlarını</strong> görmeye o kadar çok insan gelir ki Muzaffer ve Bahriye bu durumla başa çıkamaz. İnsanlar izin almadan öylece gelirler ve Güldiyar'ın tam karşısına otururlar. Onun ağlamasını beklerler. Emine'nin kocası <strong>Dursun</strong> ise Muzaffer'in çok yakın arkadaşıdır. Fakat aralarında ne olup bittiği bilinmeyen bir küslük olmuştur. Eşleri ısrarla sorsalar da cevap alamazlar. Dursun, pencereden bakıp bakıp bu duruma o kadar öfkelenir ki küslüğü bir kenara bırakıp Muzaffer'in evine yardıma gider. Ancak insanlar acıdan beslenmeye o kadar açtır ki Dursun onların bu açlığına müdahale edemez ve yardım ister. <strong>Rüstem</strong> ona yardıma gelir ancak işler çoktan çığırından çıkmıştır. Zamanla Güldiyar'ın evine gelen kalabalık artar ama kapıda ne Dursun kalmıştır ne Rüstem. Kapıda hiç bilmedikleri adamları görmeye başlarlar. Çeşit çeşit insan gelir, otobüs dolusu insan gelir, arabalarla insan gelir. Bütün bu olaylar başlamadan önce Bahriye ölür. Muzaffer her şeyle tek başına baş etmeye çalışır ama asla galip gelemez. İnsanlar acıya açtır, insanlar paraya açtır. Bu iş artık ticarete dönmüştür. Bir yaralıdan eğlence çıkarmaya çalışan insanlar, artık para karşılığı Güldiyar'ın ağlamasını beklerler. Güldiyar ağlayamadıkça çeşitli işkencelere maruz kalır. Güldiyar ölmektedir ama kimsenin ve hatta polisin bile elini uzatmadığı bir ölümdür. Muzaffer, oğlu <strong>Hüseyin'in </strong>akıbetini bile bilmezken acı üstüne acı yaşar. Kaçmak ister, köyüne gitmek ister. Olmaz. Bu para hırsı ile bürünenler ona asla izin vermez. Muzaffer dayaklarla uslanır. Geçmiş ve bugün arasında gelgitlerin olduğu romanda bilinmezlikler de mevcuttur. Mesela o gün Güldiyar'a ne olmuştur? Abisi Hüseyin nerededir? Yaşıyor mudur? Dursun ile Muzaffer neden küsmüştür? Roman tüm bu bilinmezliklerle sona erer. Güldiyar bir ticaret objesi olmuştur, onu izlemeye gelenler, ağlamayınca isyan edip paralarının boşa gittiğini söylerler. Bu nedenle sürekli işkenceye maruz kalan Güldiyar için de artık yapacak bir şey kalmamıştır. Ölerek aslında kendi için bir kurtuluşa erer. Ölümün ve yaşadıklarının etkisiyle artık Muzaffer kendini kaybeder. Kızın ölümünden korkan para avcıları ise bu durumdan da nemalanıp bundan sonra onun için yeniden bir izleyici kitlesi oluşturur. Acının, açlığın, yoksulluğun, çaresizliğin olduğu yerde elinizden tutacak birini beklerken tam da yaranıza tuz basanlarla karşı karşıya kalırsınız. Ne yapsanız olmaz. Velhasılıkelam: "<strong>Bir kez selamete erdikten sonra, kendine hala canlı demeye kim cesaret edebilir?"</strong> <strong>"Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın.</strong> <strong>Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın.</strong> <strong>Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı,</strong> <strong>Beni bensiz bıraktın, beni sensiz bıraktın."</strong> <strong>Ümit Yaşar Oğuzcan</strong>
<p><strong>'Şu küçücük dünyada herkes incitilmiş, isimsiz, herkes yanlış yerde.'</strong></p><p><strong>Fernando Pessoa - Huzursuzluğun Kitabı</strong></p><p>Kitaba böyle başlar Livaneli ve anlarız bizi nasıl huzursuz edeceğini. Henüz sayfayı yeni açmışken bizi nelerin beklediğini adeta hissettirir.</p><p><strong>İbrahim, </strong>aslen Mardinli olmasına rağmen, annesinden, babasından, toprağından yani kısacası tüm kökeninden uzaklaşmış; tabiri caizse kaçmış ve İstanbul'a yerleşmiştir. Burada gazetecilik yapar ve geçmişi ile bağlarını koparttığı için dönüp arkasına bakmak hiç aklına gelmez. Ancak çalıştığı ajansta karşısına bir haber gelir ve İbrahim tam da o an İstanbul'u geride bırakıp ata toprağına doğru yola koyulur.</p><p><strong>Hüseyin, </strong>İbrahim'in çocukluk arkadaşıdır ve ABD'de vurularak öldürülmüştür. Olayın aslını öğrenmek için Mardin'e kadar uzanan bir yolculuk sonrası o iyi kalpli arkadaşının aslında hiç de beklenmedik bir sonla karşı karşıya kaldığını öğrenir.</p><p><strong>Meleknaz</strong>, Hüseyin'in Ezidi kamplarında yardım ettiği ve hayatına dokunduğu göçmenlerden sadece birisi ama o özel. Diğerlerinden farklı. Hüseyin ona aşık olmuştur çünkü. Aralarındaki inanç farklılığından dolayı evlenmeleri kabul edilemezdir. Hüseyin her şeye rağmen Meleknaz'ı bırakmaz ve onu çocuğu ile alır getirir.</p><p>Meleknaz ile yaşamalarına olanak bulamayan Hüseyin, ABD'de yaşayan abisinin yanına gidip orada bir iş bulur. Böylece sevdiği kızı da yanına almayı planlar. Çünkü <strong>Siyasal İslamcılar </strong>onları Mardin'de asla rahat bırakmaz. Hüseyin ise kaçarak kurtulma ve yuva kurma çabalarındadır. Oysa annesine dediği gibi '<strong>Beni alıp tekrar karnına soksan bile koruyamazsın artık anne!'</strong></p><p>Hüseyin tüm bu zulümden kaçmaya çalışırken ABD'de <strong>Türk </strong>olduğu için öldürülür ve böylece yepyeni bir adalet arayışı içine girilir. Meleknaz ise kayıp bir siluettir artık.</p><p>Kitabın en sarsıcı kısımları ise Ezidilere yapılan zulüm. Kadınların, kızların ve hatta çocukların kaçırılıp çeşitli işkencelere, istismarlara uğramaları insanlığın en büyük ayıpların biri olarak bizlere anlatılıyor. İnsanların kaçıp sığınmaları ancak daha kötü şartlar altında para karşılığı verilmeleri gözyaşlarınıza hakim olamayacağınız türden. Biz bu dramı sadece okurken onu yaşayan çocuklar, hayatlarına son verip nefes almamanın daha iyi olacağını düşünüyor.</p><p>İbrahim, tüm bu olan bitenden sonra Meleknaz'ı aramaya koyulur ancak onun asıl aradığı geçmişidir. Benliğinde hep saklı duran iyimserlik, insanlık ve merhamettir. Meleknaz'ın kayboluşu onun için huzur arayışıdır. Uzun uğraşlar sonunda onu bulur. Onun kıyafetlerinde, bakışlarında, suskunluğunda kendini bulur İbrahim. Ona bir emanet gibi sahip çıkmak ister ki aslında sarılmak istediği kökleridir. Arkasına dönüp bakmadan kaçtığı tozlu, kızıl topraklardır. Fakat Meleknaz, nefes almayı bile istemediği bu dünya ile bağlantısını koparalı, araya uzun köprüler kuralı çok uzun zaman olmuştur.</p><p>Ve zaman geçer. İbrahim Hüseyinleşir:</p><p>"<strong>Andolsun inen geceye</strong></p><p><strong>Garbi yeline andolsun</strong></p><p><strong>Andolsun Şengal Dağı'na</strong></p><p><strong>Güle şakıyan bülbüle andolsun</strong></p><p><strong>Azat dilemeyen kölenim ben."</strong></p>
<p><strong>Gün itibari ile Dünyanın limiti aşıldı!</strong></p><p>Bugün "Dünya Limit Aşımı Günü!" Küresel Ayak İzi Ağı (GFN) 'nın doğal kaynakları ve insanların kaynak kullanımını ölçerek hesapladığı gün, bu sene 28 Temmuz olarak belirlendi.</p><p><strong>Peki nedir bu Dünya Limit Aşımı Günü? </strong></p><p>Dünyanın bizlere sunduğu bir yıllık doğal kaynakların tüketildiği gün anlamına gelir. Yani biricik dünyamızın üretebileceği kaynaklarla, insanların o kaynakları tüketimine bağlı olarak yıldan yıla değişen bir döngüdür ve bu durum dünyanın aleyhine işlemektedir.</p><p>Limit Aşım Günü 2020'de pandemi (Covit-19) kısıtlamaları nedeniyle 22 Ağustos olarak belirlenmişti. Ancak dünyanın imkanlarını o kadar zorluyoruz ki bu durum 2019’daki haline dönmüş bulunmakta.</p><p>Bizler gezegenimizin sınırlarını sonsuzmuş gibi kullandık ve bu sınırları zorlamaya devam ediyoruz. Oysa ki sürdürülebilir ekolojik yaşamı benimsemek neden bu kadar zor olabilir ki?</p><p>Artık 2022 senesinin kaynaklarını tüketmiş bulunuyoruz ve 2023'ten borç alıyoruz. Dünyaya neler borçluyuz oysa ki? Bize sunduğu imkanları yok ederek borçlu hale geliyorken tek bir dünyamız bize olanak sunmaya, çabalamaya devam ediyor.</p><p><strong>Bunun için neler yapabiliriz?</strong></p><p><strong>1. </strong>Fosil yakıt kullanımına acil olarak son verilmeli.</p><p><strong>2. </strong>Orman, kıyı gibi ekosistemlere müdahale edilmemeli.</p><p><strong>3. </strong>İklim krizine uyumlu politikalar hazırlanmalı.</p><p><strong>4. </strong>Araba kullanımı kısıtlanmalı.</p><p><strong>5. </strong>Su israfı kesinlikle önlenmeli.</p><p><strong>6. </strong>Gıdalarımızı çöpe atmaktan vazgeçmeli.</p><p><strong>7. </strong>Yeşil alanlar korunmalı ve çoğaltılmalı.</p><p><strong>8. </strong>Ekmek atığı azaltılmalı ve yok edilmeli.</p><p>Bu ve buna benzer birçok şeyi ortaya koyup uygulamalıyız.</p><p><strong>Bugün sende var mısın, tek bir dünya için iyilik yapmaya ve hayatında bir şeyleri değiştirmeye?</strong></p><p>Mesela duş süreni kısaltabilirsin. Diş fırçalarken, tıraş olurken suyu kapatabilirsin. Aydınlatma ya da ısınma-soğuma için kaynakları daha az kullanabilirsin.</p><p>Hadi hemen şimdi harekete geç! Çevrende uyarabileceğin herkesi uyar! Çünkü tek bir dünya için harekete geçmeye değer...</p>
<strong>Atasözü nedir?</strong> Atasözleri, tam olarak ne zaman ortaya çıktığı bilinmeyen ancak uzun yıllardır toplum tarafından benimsenip kullanılan özlü sözlerdir. Dilimizde 'darb-ı mesel, irsal-i mesel' olarak da bilinir. Edebiyatımız için ve tabii ki Türk dilinin gelişimi açısından oldukça önemli bir yerde olan Divan-ı Lügati't Türk adlı eserde ise 'sav' olarak geçmektedir. Uygur dilinde de birçok atasözü bulunduğunu göz önüne alırsak atasözleri halkın duygu, düşünce, inanç ve kültür yapısını büyük oranda yansıtmaktadır. <strong>Atasözlerinin ortaya çıktığı zamanı bilmediğimizi söylemiştik. Peki ortaya çıktıkları halini biliyor muyuz?</strong> Bu konuda da kesin bir bilgiye sahip değiliz. O kadar çok zaman geçmiş ve o kadar çok dilden çıkmıştır ki günümüz atasözlerinin ilk halleri hakkında derin bilgiye ulaşamıyoruz. Bu durumu bir nebzede olsa bir köşeye bırakırsak daha vahim bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Kullandığımız atasözleri tam olarak doğru mu? Biz duygularımızı anlatmak için onları değiştirdik mi? Ya da onların aslının öyle olduğunu mu düşünüyoruz? Yanlış kullanım o kadar yaygın kullanılıyor ki doğrusunu unutmuşuz. <strong>Hadi gelin beraber bakalım!</strong> İlk olarak "Göz var nizam var." Bu kullanım yanlış.<strong> "Göz var izan var."</strong> olmalıdır. Nizam, düzen anlamına gelirken, izan anlama yeteneği olarak bilinir. "Su uyur düşman uyumaz." Hadi bakalım bu kadar da yanlışlık olmaz ki! Doğrusu nedir? <strong>"Sü uyur asker uyumaz."</strong> Sü ise asker demektir. Düşmanlara karşı tedbirli olalım. Peki ya "Saatler olsun'a ne demeli?" Tabii ki doğrusu <strong>"Sıhhatler olsun!"</strong> olmalı. Sıhhat, sağlık, esenlik olsun efendim. "Güzele bakmak sevaptır." Hayır efendim o öyle değil!<strong> "Güzel bakmak sevaptır."</strong> İnsanlara hoşgörü ile bakmaktır aslolan. "Aptala malum olurmuş." Bu kadar da olmaz dedirtecek türden ama olmuş. <strong>"Abdala malum olurmuş."</strong> Abdal: Ermiş kişi. "Kısa kes, Aydın havası olsun." Daha neler duyacak bu kulaklar? <strong>"Kısa kes, Aydın abası olsun."</strong> Aba: Aydın efelerinin giydiği dizleri açık şekilde, kısa bir giysidir. "Azimle sıçan duvarı deler." Bu da olmadı hayır! <strong>"Azimli sıçan, duvarı deler."</strong> Sıçan bir hayvandır, fare gibi. Gayret ederse duvarı bile delebilir. "Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz." Anneler, annelerimiz gözümüzün nuru ama maalesef bu kullanım yanlış. Doğrusu<strong> "Ane gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz."</strong> Ane; Bağdat'ta bulunan bir uçurum. Yâr da uçurum demek. Varın gerisini siz anlayın. "Fukaranın düşkünü, beyaz giyer kış günü." Doğrusu <strong>"Zürefanın düşkünü, beyaz giyer kış günü."</strong> Zürefa, zarif, kibar insanlardır. Hem fukaranın düşkünü kış günü neden beyaz giysin ki? "Haydan gelen huya gider." Ne demek ola ki? Doğrusuna bakalım.<strong> "Hayy'dan gelen Hu'ya gider."</strong> şeklindedir. Hayy ve Hu, Allah'ın isimleridir. Nereden geldiysen oraya gideceksin demektedir söz. Halk arasında çok sık kullanılanlardan bazıları bunlar. Sizin de bildikleriniz varsa belirtebilirsiniz. Esen kalın, sağlıcakla...