Hayatın herhangi bir noktasında, düşüncelerimizi ve aynı koşullara ilişkin algımızı, aydınlık ve güneşliden karanlık ve fırtınalıya değiştirecek şekilde yönlendirmek mümkündür. Ya da tam tersine çevirebiliriz. Bu durum takıntılı düşünme olarak adlandırılıyor ve bir çok kişi bu sarmalın içerisinde dolaşıyor. Fazla ve takıntılı düşünme,doğuştan getirdiğimiz bir özellik değildir. Fakat çocukluğumuzda yaşadığımız duygudurumlarla bazen ilişkilidir. Duygularını kontrol edebilen ve takıntılı düşünme ve kaygı sarmalına saplanıp kalmaktan kaçınan birçok insan bu becerileri zamanla geliştirmiştir. Kararlılık gerektirir, ancak aynı zamanda doğru yaşam tarzı ile bağlantılıdır. Örneğin, ilk randevunuza gidiyorsunuz. Bir dakika, “Buluşma için çok heyecanlıyım.” diye düşünüyor olabiliriz. Buluşma bittikten bir süre sonra ise “Beni neden hala aramadı, gerçekten benden hoşlanmadı mı?" diye de düşünüyor olabiliriz. Ve bu aşamadan sonra ise, "off neden hep ben böyle insanları hayatıma çekiyorum? Neden doğru kişiyi bulamıyorum ?" diye, düşünmeye doğru evrilen bir süreç yaşıyor da olabiliriz. Bunların hepsi zihnimizin bize oyunları. Duygudurumumuz , olayların bize çağrıştırdıkları, daha önceden deneyimlediklerimiz olaylar hepsi bizi takıntılı düşünmeye sevk ediyor. Bu nedenle takıntılı ve her şeyi aşırı düşünme sorunu hayatımızın birçok alanına yayılıyor. Düşünmek için harcanan zaman, büyüme ve değişme yeteneğine sahip dikkatli, meraklı ve öz-farkındalık sahibi bir birey olmanın önemli bir parçası olsa da, yıkıcı ruminasyonda kaybedilen zaman, kendi kendini sınırlayan ve kendine zarar veren bir düşünce ve davranış döngüsünü sürdürür. Peki dikkatimizi ne zaman, nerede ve nasıl odaklayacağımızı nasıl öğrenebiliriz? Takıntılı düşünmenin kısır döngüsünü nasıl durdurabiliriz? <img class="alignnone wp-image-52170" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-1-8-300x200.jpg" alt="" width="837" height="558" /> <strong>Takıntılı Düşünme Sorunu</strong> Yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre, olumsuz olaylara (özellikle ruminasyon ve kendini suçlama yoluyla) odaklanmanın, günümüzün en yaygın zihinsel sağlık sorunlarından bazılarının nedeni olarak belirlenmiştir. Takıntılı düşünmede iki önemli yöntem vardır. Bir tanesi içe bakış, diğeri ise ruminasyondur. İçe bakış, kendini anlamaya, içgörülere, çözümlere ve hedef belirlemeye yol açabilirken, ruminasyon, kendimizi eleştirel, kendinden şüphe eden, boğulmuş ve hatta kendimize zarar veren hissetmemize neden olabilir. Çoğu zaman fazla ve takıntılı düşündüğümüzde, olumsuz sonuçlara yol açan yıkıcı bir düşünce sürecine gireriz. Peki neden bir durumun olumsuz ve olumlu yönlerine odaklanan kafamızda<strong> “eleştirel bir iç ses”</strong> olarak adlandırılan olumsuz şeyi dinliyoruz. Oysa bu “ses”, bizi sürekli bir eleştiri akışıyla besleyen ve hedeflerimizi baltalayan bir duygu gibidir. Mesela bir iş görüşmesine gitmek üzereyken bu düşünce ortaya çıkıyor: “Bu işi asla alamayacaksın. Ya yine işe alınmazsam. Sadece ne kadar gergin olduğuna bir bak." gibi. Ya da İlişkinizi analiz ederken kafanızda oynayan diyalog: “Bugün neden bu kadar mesafeli? Aptalca bir şey söylemiş olmalıyım. İlgisini kaybediyor. Ya başka birini seviyorsa" Peki, bize bu kadar olumsuz yorumlar ve korkunç öğütler veren bu iç düşmanı neden barındırıyoruz? Gerçek şu ki, hepimiz bölündük. Hepimiz gerçek benliğimiz ve “<strong>anti-benliğimiz</strong>” arasında bölünmüş durumdayız. Gerçek benliğimiz yaşamı olumlayıcı, hedefe yönelik ve gerçek değerlerimizi ve arzularımızı temsil ederken, anti-benliğimiz, hem kendimize hem de başkalarına karşı kendini inkar eden ve eleştiren, paranoyak ve şüpheci bir iç düşman gibidir. Gerçek benliğimiz, olumlu yaşam deneyimlerinden, sağlıklı gelişimsel olaylardan ve ebeveynlerimizde ve erken dönem bakıcılarımızda tanık olduğumuz özelliklerden oluşur. Anti-benliğimiz, erken yaşta maruz kaldığımız olumsuz deneyimlerimiz, zararlı olaylarımız ve tutumlarımızdan şekillenir. Örneğin, bizim davranışlarımızı olumsuz gören bir ebeveynimiz olsaydı, eleştirel iç sesimiz muhtemelen kendimize karşı bu incitici tutumu taklit edecektir. Yetişkinler olarak, kendimize çocukken bize söylenenlerin aynısını söyleyerek kendimize ebeveynlik yapma eğilimindeyiz. Anti-benliğimizin yanında yer aldığımızda ve eleştirel iç sesimizi dinlediğimizde, gerçeğe dayanmayan acı verici bir yola sürüklenebilir ve bununla bağlantılı bir tür aşırı düşünme olan yıkıcı bir ruminasyon döngüsüne girebiliriz. Ve bunun sonucu malesef depresyon ve hatta bazı kişilerde intihara giden bir süreç olabilir. <img class="alignnone wp-image-52171" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-2-8-300x177.jpg" alt="" width="854" height="504" /> <h3>Takıntılı Düşünmeyi Nasıl Durdurabiliriz?</h3> <strong>Eleştirel İç Sesinizi durdurmayı deneyin</strong> Hepimizin hissettiği olumsuz düşünceyi, gerçekte olduğu gibi kötü ve yabancı düşman olarak etiketlemek zor olabilir. Ne kadar gerçekçi ve acımasız olduğumuzun farkına bile varmadan, günümüzün ayrıntıları hakkında kendimizi azarlayarak saatler geçirebiliriz. Oysa bu düşünceleri tanımlayarak ve neyin tetiklediğini fark ederek, eleştirel iç sesimize meydan okuyabilir ve aslında düşünme şeklimizi değiştirebiliriz. <strong>Bu iç eleştirmene karşı çıkmanın iki önemli adımı vardır:</strong> <strong>1. Kritik iç sesin size ne söylediğini ve ne zaman ortaya çıktığını not edin.</strong> Kendinizi çok fazla düşündüğünüzü fark ettiğiniz zamanlarda, kafanızdaki o yıkıcı sesin size söylediklerini sözlü olarak ifade etmeniz faydalı olacaktır. İş yerindeki performansınıza saldırarak kendinize karşı kötü düşünceleriniz mi var? "Bugünkü toplantıda çok aptalca konuştun. Herkes senin şu anda ne yaptığını bilmediğini düşünüyor" Diğer taraftan hemen bunu fark edip, kendini yatıştırabiliriz "Rahatlamalısın. Bu gece o projeyi bitirmek zorunda değilsin. Bir molayı hak ediyorsun" gibi. Bu yüzden bu düşünceleri yakalamak çok önemlidir. Ne zaman ortaya çıktıklarına ve özellikle size ne söylediklerine dikkat edin. <img class="alignnone wp-image-52172" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-19-300x207.jpg" alt="" width="942" height="650" /> <strong>2. Bu Seslerin Nereden Geldiğini Düşünün</strong> Kendinize veya başkalarına yönelik belirli düşüncelerin farkına vardığınızda, bir model görmeye başlayabilirsiniz. Eşiniz belirli bir konuyu gündeme getirdiğinde onu daha sık eleştiriyor musunuz? Çocuklarınızla, anne babanızla, patronunuzla, kardeşinizle ya da eşinizle konuşurken kendinize kızar mısınız? Deneyimlemekte olduğunuz eleştirel iç seslerin türlerini öğrendikten sonra, bu düşüncelerin gerçek kaynağı hakkında düşünmeye başlayabilirsiniz. Bunların sizinle ve şu anki hayatınızdaki veya mevcut durumdaki gerçek duygularınızla gerçekten çok az ilgisi olduğunu öğrenince şaşırabilirsiniz. Örneğin, biri size çocukken aptal ya da beceriksizmişsiniz gibi davrandı mı? Başkalarına güvenmemeniz öğretildi mi? Ebeveynlerinizin ya da sizin büyümenize yardımcı olanların kendilerine ve size karşı olan her türlü tutumları, bilincinize sızar ve bugün kendilerini eleştirel iç sesiniz olarak ortaya çıkarır. Bu tutumların nereden geldiğini anlamak, kendinize daha fazla şefkat göstermenize kendi yaralarınıza şifa olmanıza ve onların sizde bıraktığı izleri gerçek bakış açınızdan ayırmanızı sağlayabilir. <strong>Farkındalık </strong> İnsanların takıntılı düşünmeyi ya da her durumla ilgili panik atak geçirmeyi bırakmanın, kanıtlanmış bir yolu da farkındalıktır. Farkındalık aslında, yaşamımızda bağlantı kurmamıza, kendi yaşamımızın direksiyonuna geçmemizi de sağlayan bir durumdur bana göre. Şu anda sakinleşerek yargısız bir şekilde kendimizi dinlemek bu farkındalığın belki ilk başlangıcı olabilir. Yani kendi duygusal tepkilerimizin, çılgın düşüncelerimizin ve bizi esir alan korkularımızın farkına varıp bunların yerine kendimize güvenmemiz , başkalarına gösterdiğimiz merhamet ve yakınlığı kendimizden esirgemememiz, kendilik öz şefkati öğrenmemiz belkide aynada kendimize bakıp sırtımızı sıvazlayarak "sen elinden geleni yaptın canım" "her şeyi çok iyi idare ettin" dememiz bugün hemen bu farkındalığın başlamasına yardımcı olabilir. Unutmayın bazı düşünceler ve hisler size ait değildir. Hangisi size ait, hangisini ebeveynlerinizden ya da başkalarından bugününüze taşıdınız. Sadece farkedin. Siz ne dersiniz?
Nilay Tok
@incilay
Sosyal medyada gerçeği yansıtmayan haberlere sizde rastlamışsınızdır. Ya da haberin detayı araştırılmadan belirlenen birinin linç edilmesine. Öte yandan adalet sağlanamadığı için, sosyal medya üzerinden kendi hakkını aramaya çalışanları, özellikle kadınların kendilerini taciz eden kişileri buradan açıklayarak, kendi kendilerini korumaya çalıştıklarını. Bütün bunların hepsi gün içerisinde sosyal medyadan denk geldiğimiz olaylar. Peki bir taraftan yalan haberler yapanlar, bir tarafta sosyal medyada da olsa hakkını aramaya çalışanlar. Gelin ilk iki maddesi komisyondan geçip kabul edilen, yeni sosyal medya yasası neler içeriyormuş hep beraber bakalım. Aslında sosyal medya deniliyor fakat, içerisinde sadece sosyal medya yok. İnternet haber siteleri, WhatsApp, Signal gibi bütün iletişim ağları da bu yasa tasarısından etkileniyor. İktidar partisi AKP ve MHP teklifi ile hazirlanan, muhalefet partilerinin "sansür yasası" olarak adlandırdığı, hazırlayanların ise sansür yasası olmayacağını söylediği yasa nasıl uygulanacak. *Bu kanun ile, Dezenfermasyon ile ilgili ilk defa bir "suç ve ceza" tanımı ceza kanununa girmiş olacak. Dezenfermasyon ,TDK'da bilgi çarpıtma ismi ile tanımlanıyor. Oysa dezenfermasyon bundan çok daha fazlası gibi. <img class="wp-image-51516 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/ezgif.com-gif-maker-4-2-300x169.jpg" alt="" width="1005" height="566" /> Sosyal medyada bir çok yalan haber dolanmakta evet. Fakat bunun yanında, yalan ve gerçek haber neye göre değerlendirilecek. İnsanlar, gerçekliği yada olmadığı kanıtlanmamış her haberi sırf hoşuna gitmediği için kaldırmaya kalkarsa. Bunlar nasıl düzenlenecek ya da engellenecek. *Bu yasayla, sosyal medyada sahte isimle yalan yanlış haberler yayan, farklı din ve ideallerdeki, farklı siyasi görüşte ki kişilere karşı küfür yada hakaret, itibarsızlaştırmaya çalışmak insanların farklılıklarıyla birbirlerinden nefret etmelerini önlemek amacıyla cezalar yine yasa tasarısı içerisinde bulunuyor. *İnternetteki bu her türlü bilgi çarpıtmayla ilgili ,daha kolay işlem yapabilmek için Erişim Sağlayıcıları birliğinin görev tanımı yapılıyor. *Çocukların ve gençlerin interneti ve sosyal medyayı daha güvenli ve daha doğru kullanımı ile ilgili çalışmalarda yine yasa tasarısının içerisinde bulunmakta. Çocuklar ve gençler, maruz kalmaması gereken görüntü, ses ve haberlere ulaşamaması için bazı sınırlamalar getirilecek. *Sosyal medyada halk arasında, yalan haber, nefret suçu, halkı paniğe ve kine yöneltecek haberleri yapan ve yayanlar kişiler içinde, kamu barışını alenen bozmaya çalışan kişiler olarak 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılabilecekler. Failin, suçu gerçek kimliğini gizleyerek veya bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlemesi halinde söz konusu ceza yarı oranında artırılacak. İnternet içeriklerini oluşturan veya yayan faillere ulaşmak için gerekli olan bilgileri, soruşturma aşamasında cumhuriyet savcısı, kovuşturma aşamasında yargılamanın yürütüldüğü mahkemece talep edilmesi üzerine, ilgili sosyal ağ sağlayıcının Türkiye'deki temsilcisi, adli mercilere verecek. Bu bilgiler, talep eden cumhuriyet başsavcılığı veya mahkemeye verilmezse ilgili cumhuriyet savcısınca, yurt dışı kaynaklı sosyal ağ sağlayıcının internet trafiği bant genişliğinin yüzde 90 oranında daraltılması talebiyle Ankara Sulh Ceza Hakimliğine başvurulabilecek. *Sosyal medya platformlarına getirilen, temsilci bulundurma zorunluluğuna, temsilcinin Türkiye'de ikamet etme zorunluluğu eklenecek. Sosyal medya temsilcisine bildirilen, yanıltıcı içeriğin çıkarılması ya da kaldırılması sürecine uymayanlar hakkında, sosyal ağ sağlayıcıya 6 aya kadar reklam verememe yasağı BTK başkanı tarafından verilebilecek. Ve bu içeriğin kaldırılmasına kadar yine BTK başkanı tarafından sosyal medyaya erişim kısıtlaması getirilebilecek. <img class="wp-image-51517 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/sosyal-medya-yasasi-shu-3_16_9_1664948400-300x169.jpg" alt="" width="1078" height="607" /> *Diğer bir yasa ise, basın kartı konusu düzenleniyor. Artık internet haber sitesi çalışanları da basın kartı alabilecek. Buna göre Türkiye’de faaliyet gösteren medya kuruluşlarının Türk vatandaşı medya mensuplarına, süreli yayınların sahiplerine veya tüzel kişi temsilcileri ile radyo ve televizyonların yönetim kurulu başkanlarına, yurt dışında yayın yapan medya kuruluşlarının, Türk vatandaşı sahiplerine ve çalışanlarına, yurt dışında serbest gazetecilik yapan Türk vatandaşı medya mensuplarına, medya alanında hizmet veren kamu kurum ve kuruluşlarında ve kamu kurum ve kuruluşlarının yürüttükleri enformasyon hizmetlerinde çalışan kamu personeline, medya alanında faaliyet göstermeleri şartıyla, sendikalar ile kamu yararına faaliyette bulunduğu Cumhurbaşkanı kararıyla tespit edilen dernek ve vakıfların yöneticilerine basın kartı verilebilecek. *Yeni yasa ile künyesiz haber sitesi olmayacak. Bir yazılı gazete için geçerli olan bütün kurallar, internet haber siteleri içinde geçerli olacak. Bakalım sosyal medya platformları ya da WhatsApp gibi iletişim programları yeni yasa ile ilgili ne tür bir çalışma yapacaklar. Hukuk ve adaletin maalesef eksik işlediği ülkemizde bakalım bu yeni yasa tasarısı ne şekilde kabul edilecek ve nasıl uygulanacak bunu zaman içerisinde hep birlikte göreceğiz. Siz bu yasa hakkında neler düşünüyorsunuz. Yorumlarda buluşalım.
1265 yılında 20 Mayıs-20 Haziran arasında doğan La Divina Commedia (İlahi Komedya) yazarı Dante Alighieri, zamanının en özgün düşünürlerinden biriydi. Doğuştan bir Floransalı olan hayatı, gününün çalkantılı siyasi ayaklanmalarından büyük ölçüde etkilendi. Dante'nin Boniface VIII'e başvurmak için Roma'ya gittiği ve daha sonra sahte bir şekilde yolsuzlukla suçlandığı ve ölüme mahkum edildiği düşünülmektedir. Hayatının son yirmi yılını çeşitli İtalyan şehirlerinde sürgünde geçirdi. 1321'de Ravenna'da İlahi Komedya kitabının son bölümü "cennet'i" yayınlayamadan ölüyor ünlü yazar. Ben bu yazımda Dante'nin o muhteşem İlahi Komedya kitabından alıntılar yaparak, Beatrice'e olan aşkını anlatmak istiyorum. Beatrice Portinari, Floransa'da büyümüş, muhtemelen Dante'nin yaşadığı yerin yakınlarında oturan soylu bir kadındı. Onu ilk kez 9 yaşındayken (aşağı yukarı aynı yaştalardı) kilisede görüyor. Dante onunla ilgili her şeyi seviyordu sevimliliği, ışıltılı kişiliği, sakin varlığı. Ama onun yanındayken o kadar heyecanlanıyor ve utanıyor ki onunla konuşmaya cesaret edemiyordu. Ama Dante'nin zaten hiç şansı bile olmamış, sevdiği kadınla evlenmek için. O zamanlar, evliliklerin çok genç yaşta yapılması yaygındı ve Dante annesinin baskısıyla, 12 yaşında Gemma Donatı ile nişanlanıyor. Hani bir söz vardır, "yanındakiyle yaşlanır, aklındakiyle ölürsün" diye işte sizde okuduğunuzda tamda bu sözün Dante için söylenmiş olacağına karar vereceksiniz bana göre. Beatrice'in ailesi de başka bir aileye söz veriyor kızları için ve o da başka bir adamla evleniyor... <img class="alignnone wp-image-50549" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/Beatrice-300x169.webp" alt="" width="712" height="401" /> Dante ise o kadar gençti ve sözü geçmiyordu ki tek yapabildiği sadece Beatrice'i uzaktan izlemekti. Bir keresinde ikisi de evlendikten sonra Beatrice onunla sokakta konuşmak için durdu. Hayatının en mutlu anlarından biriydi Dante'nin ilk kez dokuz yaşında ve dokuz yıl sonra görüştüklerini düşünürsek. Beatrice ile ikinci görüşmesini şöyle anlatıyor şair, "Beni selamladı ve selamlamasının erdemi öyleydi ki, mutluluğun zirvesini yaşıyor gibiydim." demiştir. Bu görüşme Beatrice'i ikinci görüşü olsa da, Beatrice onunla ilk kez konuşuyordu... Şair, La Vita Nuova'da öyle büyük bir neşe duygusunun kendisini kapladığını, "kendini sardığını" hissettiğini iddia ediyor. Az önce karşılaştığı bu harikulade kişinin zarafetini düşünmek için herkesin göremeyeceği bir şekilde evine gidip odasına kapanıyor. Fakat çok hüzünlü Beatrice hastalanıyor. Daha sonra 24 yaşındayken ölüyor. Dante'nin kalbinin ne kadar acımış olabileceğini bugün bile tahmin edebiliyoruz. Dante, çektiği ıstırap karşısında yapabileceği tek şeyi yapıyor, yazıyor.... Hayatının geri kalanında Dante, Beatrice'ine ithafen şiir üstüne şiir yazacaktı. Ve sonra ise Dante onu İlahi Komedya hikayesinin en önemli karakteri yapacaktı . Dante, Beatrice'in kafasındaki aşkını şiirsel bir ilham perisinin yanı sıra ruhsal bir ilham amacıyla saklıyor gibi. Beatrice olan aşkı, fiziksel değil sanki mistik, dünyalar ötesi şeklinde. Thomas Aquinas bu tür sevgiyi şöyle tanımlamıştır: "Arkadaşlık sevgisi içinde sevilen, sadece ve kendisi için sevilir." Beatrice hakkında <em>"daha önce hiçbir kadın hakkında yazılmamış"</em> bir şey yazacağını iddia ediyor Dante, Vita Nuova'yı, Dante'nin "arkadaşlarımın ilki" olarak belirlediği Floransa'nın önemli bir şairi olan Guido Cavalcanti'ye ithaf eder; bu aynı zamanda, Beatrice'e olan aşkının doğasında dostluk vurgusunu da yakalayan bir ithaftır. Böylece Beatrice, şairin tüm yazı hayatı boyunca itici, ruhsal bir aşk gücü oldu ve öyle kaldı. Yani Dante'yi bu ulaşılamayan aşkı, Dante yaptı... İlahi Komedya'da Beatrice'i, onun Cennete ulaşmak için rehberi olarak simgeliyor. <strong>İlahi Komedya Hikayesi</strong> <img class="alignnone wp-image-50550" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/Inerdg1z98r5nznj-636458232138371213-300x167.jpg" alt="" width="702" height="391" /> Dante'nin bir gün ormanda gezintiye çıkmasıyla başlar. Birdenbire üç canavar ortaya çıkıp, Dante canını kurtarmak için kaçarken onu kovalamaya başlıyorlar. Canavarlar üzerine atlayıp onu yemek üzereyken, büyük Romalı şair Vergilius'un ruhu ortaya çıkar ve onları uzaklaştırır. "Beni bulacağını nereden bildin?" diye soruyor Dante. "Beni Beatrice gönderdi," der Vergillius. Böylece Beatrice'in tüm bu zaman boyunca Dante'yi izlediği ve hemen kurtarmaya gönderdiği ortaya çıkıyor. Dante'ye Vergilius aracılığıyla söylediği gibi: “Ben seni gönderen Beatrice'im; dönmeyi en çok özlediğim yerden geliyorum; aşk beni harekete geçirdi, beni konuşturan o aşk.” Ve böylece Dante'nin Beatrice'e olan sevgisinin sonucu 9 cehennem çemberi, 7 Araf terası ve 9 cennet küresi boyunca yaptığı destansı yolculuk başlar. Ve her adımda Beatrice, tünelin sonundaki ışığa aşkıyla onu ileriye ve yukarıya ve cennete doğru iter. Cennete ulaşmadan hemen önce ona bakarken, Dante sonunda Beatrice'in onunla buluşmak için aşağı indiğini görüyor. ”Eski aşkın güçlü gücünü hissettim.” diyor. Dante, cennetin birçok küresinde uçarken bile, Beatrice'e olan tutkusunun kıpırtıları üzerinde durmak için anlatısına ara verir. Her zamanki gibi onun tarafından olduğu oldukça açık: "Sonra Beatrice bana öyle sevgi kıvılcımlarıyla dolu, öyle ilahi gözlerle baktı ki kendi görme gücüm alt üst oldu, kaçtı ve gözleri yere eğik, neredeyse tüm duyularımı kaybediyordum." Ona bakarken ruhum başka ihtiyaçlardan kurtuldu.” diye yazıyor. Cennete yaklaştıkça Dante'nin ona olan sevgisi artar. Sonunda birlikte cennetin meleklerini geçerek Tanrı'ya yükselişlerini tamamlarlar. <strong>"Güneşi ve Diğer Yıldızları Hareket Ettiren Aşk” </strong> <img class="alignnone wp-image-50551" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/EnS_yw8W8AEVG28-300x233.jpg" alt="" width="717" height="557" /> Dante'nin İlahi Komedyası'nın konusunu özetlemem gerekirse, bu şu olurdu: Kim olduğumuz ve nerede olduğumuz, sevgimizle ölçülür. Dante, öbür dünyanın tüm olasılıkları arasında yolculuk ederken, sevginin gerçekten belirleyici faktör olduğunu öğrenir. Beatrice'in dediği gibi: Aşk bizi harekete geçiren şeydir aşk, büyük iyiliği ve güzelliği meydana getirendir, bizi cennete yönlendirmek için büyük motivasyondur. En iyi ve en gerçek haliyle aşk, her birimizi Tanrı'nın tahtına çeker, bize O'nun kim olduğunu ve O'nunla olan ilişkimizi kavramayı öğretir. Dante ve Beatrice'in durup düşündükleri yer, burası mıydı acaba. Paradiso'nun (İlahi Komedya'nın üçüncü ve son kitabı) en son satırları, Dante'yi Tanrı'nın varlığının alevli ihtişamının önünde dururken, onu anlamaya çalışırken bulur. İnsanın Tanrı'nın suretinde nasıl yaratıldığını araştırırken Dante, bu bilginin “güneşi ve diğer yıldızları hareket ettiren sevgi”den geldiğini keşfeder. Kutsal Kitap “Tanrı sevgidir” der. Ve söyleyebileceğim tek şey, eğer insan O'nun suretinde yaratılmışsa, sanırım bu, bizim de (en iyi durumda) olmamız gerektiği anlamına gelir, diye biter kitap. Din bilim, gök bilim, felsefe, geometri gibi bir çok bilimi içinde barındıran şiirsel bir ansiklopedi gibi olan, Dante'nin İlahi Komedya kitabını okumadıysanız ve bu tür mistik konulara ilginiz varsa mutlaka okumanızı tavsiye ederim.
Toplumsal cinsiyet aslında ilk olarak şunu değerlendirir; kadın ve erkek olmak, öz ya da doğuştan getirdiğimiz bir şey değil, sonradan belirli ilişkilerin parçası olarak, belirli rollerle ortaya çıkan bir paradigmadır. Kadınların, üretim güçlerinin, doğurganlıklarının, hareket özgürlüklerinin, mülkiyet haklarının erkek egemen bir sistem tarafından nasıl denetlendiğinin ve nasıl elinden alındığını anlatır bize. Bu nedenle erkek ve kadın olarak farklılığımız ve belirlenmemiz sosyokültürel bir olgudur. Kız ve erkek çocuklarının yetiştirilmesiyle ilgili toplumsal cinsiyet rollerini düşünün. Daha bebek doğmadan, erkekse mavi kızsa pembe renklerin içine doğarsınız. Kızların saçları uzatılır ve özen gösterilir. Çünkü kızlar prensestir!. Alınan oyuncakları düşünün bebekler, arabalar ya da silalahlar. Daha biz çocukken kodlanır bunlar bize. Erkek ve kız çocuklarına hitap şekilleri birine güzelliğinin ve usluluğunun karşılığı olan terimler, diğerine gücünü temsil eden hitap şekilleri... İşte bunların hepsi toplumsal cinsiyeti, cinsiyetten ayıran sosyolojik rollerdir. Birde bunlardan biri var ki hepsinin ötesindeymiş gibi kutsal addedilen bir rol- annelik. Peki anneliği, kadınlıktan ayıran neden nedir? Ya da bunu hangi toplum mühendisleri zamanında öyle uygun gördüğü için kutsal olarak işlemiştir. Buna gelin bakalım. Jean Jacques Roisseau, Aydınlanma döneminin, en ünlü filozof ve yazarlarındandır. Fikirleri, bulunduğu coğrafyayı aşmış ve Fransız ihtilalini etkilemiştir. Aydınlanma dönemi ile birlikte "anne sevgisi" Rousseau'nun önemle üzerinde durduğu bir konu olur. 1762'de yazdığı, Emile adlı romanında anneliği göklere çıkarır ve yeni bir ideolojik dönemin başlamasının da önünü açar. <img class="wp-image-49441 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/Rousseau-173481657x-56aa28603df78cf772aca911-300x200.jpg" alt="" width="1103" height="735" /> Rousseau, çocuğun yetiştirilmesi ve eğitimi konusunda o güne kadar hiç ele alınmamış teoriler ileri sürer. Roman kahramanı Emile'in ağzından, kadının toplumdaki ve aile içerisindeki rolünü çizer. Rousseau'ya göre doğa yasalarının temelinde, çocuk yetiştirmenin ilk aşaması olan bebekleri emzirmek, bakımlarını ve de eğitimlerini üstlenmek gibi babadan çok anneye düşen görevler vardır. Rousseau'nun ardından "bütün erkekler annelerine itaat ederler. Anneleri öldükten sonra da bu durum devam eder" diyen 19. yüzyıl Fransız tarihçisi Michelet de anneliği yüceltir. Aynı yüzyılın başlangıcında çok sayıda insan bu fenomenle uğraşır. Anne sevgisine övgüler yağdırma bütün bir yüzyıl boyunca devam ederken dönemin erkekleri bu sevginin mucizevi gücünü politik ideallerine hizmet etsin diye ele geçirmek isterler. Böylece iktidar gibi algılanan annelik sevgisi özel alanı aşar ve kamusal alana yayılır. Fransız devrimi ile birlikte kadınlara, onların "gelecek neslin anneleri" olduğu tekrar edilir. Bundan böyle kadınlar geleceğin vatandaşlarını yetiştirmekle yükümlüdürler. Annelik özgürlük kültü içinde telaffuz edilir. Eğer erkekler, kadınların politik ve sivil haklardan yararlanmasını reddetmişlerse tabii ki bunun haklı nedenleri mevcuttur; kadınların yaşamlarını adayacakları çok daha önemli bir görevi vardır: Çocukların eğitimi. Hareketinin öncülerinden Mary Wollstonecraft da Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi isimli kitabında "Kadınlar erkekler üzerinde değil; kendileri üzerinde güç sahibi olsun" diyen 19. yüzyıl kadın kadın özgürlüğünü "annelik" üzerinden tasarlar. Erkeklerden bağımsız olmanın kadınların erdemli olmasındaki önemi üzerinde duran, erdemli olmak için eğitilmek gerektiğini söyleyen, akılla denetlenmeyen her işin monoton ve sıkıcı olduğunu dile getiren Wollstonecraft, kitabında iyi bir annenin akıllı ve bağımsız olmasının altını çizer. Kısacası anne vatandaş olmak vatandaş olmamayı telafi eder. 19. yüzyılın kadın hakları savunucuları dahi anneliğin haklarını savunur ve yüceltir. Kadınlar çocuğun yetiştirilmesi misyonuyla baş başa bırakılır. İleri bir toplum düzeninin kurulabilmesinin İyi yetişmiş nesillerle olabileceği düşüncesinden hareketle erkekler tarafından yüceltilen ve kadınlar tarafından hiç sorgulanmadan kabul edilen bu annelik olgusu , kadınlar için yeni bir keşif ve bir kimlik haline gelir. Gelecek neslin, anneler tarafından yetiştirileceği vurgusu, anne sütünün önem kazanması hep 19. Yüzyılda gerçekleşir. İyi annenin "emziren anne" olması, doğumdan sonra hemen emzirmenin çocukla kurulan "olumlu bağ" konusuda günümüzde kadınlığın "iyi" annelik üzerinden tanımlanmasını gerekli kılana kadar uzanan en önemli adımlardır. Bir bakın bakalım günümüze kadınlığın tarifi neden hep annelik üzerinden yapılıyor ve kadınlar evet malesef en çok kadınlar birbirine annelik üzerinden zorbalık uyguluyor. Bu konuda Elizabeth Batinder'in "kadınlık mı, annelik mi " kitabı çok önemli bilgiler vermektedir bize ve bana göre kitabın en can alıcı sorusu şudur; "1970'lerde patriyarkayı sorunsallaştıran ve erkeklerin karşısında oldukça yol kat eden "bedenimiz bizimdir" diyen kadınların "yeni efendileri" bebekleri midir? Bunu sizde çevreniz ve sosyal medya incelemeleri yaparak sorgulayabilirsiniz.
İngiliz sanatçı Louis Wain, kedilerin insana benzeyen özelliklerini mizahi grafikleriyle çizen ve oldukça başarılı bir illüstratördü. Çizdiği ilginç kedi resimleri o kadar popülerdi ki 20. yüzyılın başında neredeyse her evde en az bir catland posteri vardı. Bu kedi meraklısı ressamın hayatı, hangi sırları saklıyordu? Louis Wain ve tuhaf kedilerinin hayat hikayesi... Louis Wain, tekstil tüccarı William ile ve halı tasarımcısı Felicia'nın en büyük çocuğu olarak 1860 yılında Londra'da doğdu. Louis'in beş küçük kız kardeşi vardı. Çocukken fiziksel olarak, bir doğum kusuru olan ve gelişimsel bozukluklara neden olan, yarım dudak sendromu ile doğduğu için, zayıf olarak kabul edildi. Kendi anlatımına göre, erken çocukluk dönemi korkunç, yinelenen rüyalar yüzünden mahvolmuştu. Daha sonra, bu konuda şunları yazacaktı; "<strong>Yüzlerce yıl yaşamış ve olağanüstü karmaşıklıkta binlerce zihinsel resim görmüş gibiydim... Ama hepsinden öte, perili idim; sokaklarda, evde, gece gündüz, uçsuz bucaksız bir yüzeye sahipmiş gibi görünen uçsuz bucaksız bir kürenin yanında ve kendimi onun üzerinde tırmanırken görüyor gibiydim, ta ki tamamen korkudan kendime gelip ve görüntü gidene kadar... "</strong> Sonunda, Wain'in "vücudundaki kötü olan her şeyi yaktığını" düşündüğü bir kızıl hastalığı yaşadı. Bundan sonra ise kabusları sona erdi ve iyileşme döneminden sonra doktorunun on yaşında tahmin ettiği gibi okula gönderildi. İlk olarak Güney Hackney, Well Street'teki Orchard Street Foundation School'a katıldı. 12 yaşına geldiğinde, daha sonra hatırladığı kadarıyla, yaşı için 'bazı ağır kavgalar verdi' ve bu kavgalar sonucunda, burnu şekil değiştirerek 'yüzüne yassılaştı'. Çocukken uzak yerlerde geçen macera hikayelerine karşı bir tutku geliştirdi ve kendi hayal gücünde fantastik dünyalar yarattı. Ayrıca 1895'te The Idler için kendisiyle röportaj yapan gazeteci Roy Compton'a söyleyeceği gibi, <strong>"Genç yaşta sanatçı olmak için bir tutku geliştirdim annem bana çocukluğumda boyamaya her zaman büyük bir hayranlık duyduğumu ve gölgeli yaprakları gruplayarak saatlerce kendimi eğlendirdiğimi söyler. Doğayı incelemek için kırsalda dolaşıyordum ve bu çocuksu hayalin gelecekteki sanatsal hayatıma çok şey kattığını düşünüyorum, çünkü bana gözlem güçlerimi öğretti ve aklımı, aksi takdirde asla fark etmeyeceğim doğanın ayrıntılarına odaklamayı öğretti." </strong>diye anlatıyor. <img class="wp-image-48526 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/Louis-Wain-5-300x180.jpg" alt="" width="715" height="429" /> Louis'in okul hayatı hem çok geç başladı hem de çok zorluklarla geçti. Okuldan ayrıldıktan sonra iki yıl Batı Londra Sanat Okulu'nda okudu ve daha sonra iki yıl daha yardımcı öğretmen olarak devam etti. Bu kısmen zorunluluktandı; babası 1880'de ölmüştü ve şimdi annesine ve beş kız kardeşine bakmak zorundaydı. Bir öğretmen olarak özellikle başarılı değildi ve bu işi yapmaktan hoşlanmıyordu. Hayali başlı başına bir sanatçı olmaktı, bu yüzden ne zaman zaman bulsa portföyü için eskizler üzerinde çalışırdı ve bunun onu başarıya giden yola koyacağını umardı. Sonunda, iki işe birlikte devam edemediğinden, sanat öğretmenliğini bıraktı ve tam zamanlı bir illüstratör oldu, başlangıçta Illustrated Sporting ve Dramatic News ile çalıştı. 1884'te Louis Wain kız kardeşinin mürebbiyesi ve kendisinden 10 yaş büyük olan Emily Richardson'a aşık oldu. Ancak ailenin geri kalanı için bu oldukça çekişmeli bir ilişkiydi ve aile onların flört etmesine şiddetle karşı çıktı. Cesur, Louis ve Emily evden ayrıldılar ve Hampstead'de birlikte yeni bir eve taşındılar. 30 Ocak 1884'te St Mary's Chapel, Holly Place, Hampstead'de evlendiler. Törene her iki aileden de kimse katılmadı. Mutlu evlilikleri, iki yıl sonra Emily'in meme kanseri olduğunu öğrendiklerinde bir çıkmaza girdi. Karısı hayatının geri kalan üç yılının çoğunu yatakta geçirecekti. Bir gece, yağmurda miyavladığını duyup kurtardıkları başıboş siyah beyaz bir kedi yavrusunun evlerine gelmesi kalp kırıklıklarını hafifletti. Emily'nin morali, Peter adını verdikleri kedi tarafından büyük ölçüde düzelmişti. Louis sık sık karısının hasta yatağının yanında otururken Peter'ı mümkün olan her açıdan çizmeye başladı. Daha önce genel bir illüstratör olduğu için kedi çizmeye ilk kez ilgi gösterdi. <img class="alignnone wp-image-48528" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/oooooooo-300x200.jpg" alt="" width="704" height="469" /> Louis, Emily'nin onu yayınlaması için teşvik ettiği eskizlerini çizmeye başladı. Roy Compton ile yaptığı röportajda hatırladığı gibi, sanatçının kariyerinde belirleyici bir anı kanıtlamaktı: "Peter'ı bir çocuk gibi eğittim ve o benim ilk modelim ve başarımın öncüsü oldu. Bazı eskizlerimi alarak beni çok cesaretlendiren Sir William Ingram'a bir fikir önerdim, ki bunlar umut vericiydi, ancak çoğaltılması yeterince iyi değildi. Sonunda onun beğenisini kazanana kadar kedi resimleri üzerinde çalıştım." Ancak Wain'in kabul edilen ilk kedi resmi ilk kez Illustrated Sporting and Dramatic News'de değil, Sir William Ingram'ın haftalık dergisi Illustrated London News'de yayınlandı. Bizim Kedilerimiz: Wain'in 18 Ekim 1884 tarihli sayıya katkıda bulunduğu çok panelli tam sayfa illüstrasyon bugün hayvanları içeren bir anlatı çiziminin çığır açan bir örneği olarak kabul ediliyor. Resim, evcil kediyi tüm ruh hallerinde mükemmel bir şekilde tasvir eder ve Peter bu illisturatörde görünür. Bir Yavru Kedinin Noel Partisi isimli illisturatörünü yayınlandığında, illüstrasyon bir sansasyon yarattı ve daha fazla insanın bunu görmesi için orijinali Londra'daki Victoria ve Albert Müzesi'ne halka sergilemek üzere sundu. <img class="alignnone wp-image-48529" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/Louis-Wain-6-1-300x150.jpg" alt="" width="720" height="360" /> Trajik bir şekilde bu zaferden sadece bir hafta sonra, 2 Ocak 1887'de Emily Wain öldü. Evliliklerinin kısalığına ve karısının sağlık durumunun bilmesine rağmen Wain'in kalbi kırıldı ve bazı insanlar için bir daha asla aynı adam olmadı. İçine kapandı ve huysuzlaştı. kısa bir süre sonra New Cavendish Caddesi'ndeki pansiyona taşındı. Tek tesellisi, 1898'de huzur içinde ölmeden önce neredeyse bir on yıl daha yaşayacak olan kedileri Peter'dı. Louis, 1888 ve 1889 boyunca Sir William Ingram'ın Illustrated London News'i için çizimler üretmeye devam etse de onu en iyi tanındığı antropomorfize kediler, Cats' Christmas Dance ve A Cat's Party'nin yayınlandığı 1890'ın Noel sayısına kadar ortaya çıkmadı. Bu iki resimde kediler şık bir gece elbisesi giymiş, arka ayakları üzerinde dans etmiş ve müzik aletleri çalarken resmedilmiştir. Klasik insanlaştırılmış 'Louis Wain Kedisi' sonunda doğmuştu. Ve sonra <strong>Louis Wain</strong> herkesin bildiği bir isim haline geldi. Bu aşamada, Louis'in evliliğinden beri yabancılaşmış olan annesi ve kız kardeşleri, onun artan şöhretinin farkına vardılar ve yalnız bir hayat yaşamanın onun için iyi olamayacağı sonucuna vardılar. Sir William Ingram bir uzlaşma sağladı ve hepsinin kendisinin bir dizi mülke sahip olduğu Westgate-on-Sea kasabasına yerleşmelerini önerdi. Yeniden bir araya gelen aile birlikte yaşamaya devam etti. Bu dönemde de en küçük kız kardeşi Marie bir dizi kuruntu yaşamaya başladı. Cüzzamı olduğuna ve dişlerinin döküldüğüne inanıyordu. Bu nedenle kimsenin yanına yaklaşmasına izin vermiyordu. 1900 yılında 29 yaşındayken özel bir akıl hastanesine gönderildi. Bir yıl sonra delirdi ve Canterbury yakınlarındaki bir hastaneye yatırıldı. Aynı yıl Louis Wain, popülaritesinin zirvesine ulaştı. Kedi resimleri artık sadece dergilerde, gazetelerde ve kitaplarda değil aynı zamanda reklamlarda ve kartpostallarda da yer alıyordu. 1901'de Londralı yayıncı Anthony Treherne, sanatçının popülaritesinin öyle olduğunu hissetti ki bir <em>Louis Wain Yıllığı</em> yayınladı. <img class="alignnone wp-image-48531" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/1920c-Music-in-Pusstown-Louis-Wain-published-by-Raphael-Tuck-2-300x239-1.jpg" alt="" width="690" height="550" /> İki yıl sonra, genellikle ilk animasyon film yıldızı olarak kabul edilen <em>Kedi Felix</em>, ilk kez sahneye çıktı. Felix, yüzden fazla çizgi filmde rol alarak dünya çapında bir fenomen haline geldi. 1917'de Louis'in en büyük kız kardeşi Caroline öldü, o sırada dünyayı kasıp kavuran grip salgınının birçok kurbanından birisi de o oldu. Onun ölümü istikrarına ve karakter gücü olarak kardeşine bağımlı hale gelen Louis üzerinde derin bir etki yarattı. Ancak bu, o yıl Wain'in talihsizliklerinin en kötüsü değildi. Bir Londra otobüsüne binerken yola düştü, başını çarptı ve bilincini kaybetti. St. Bartholomew's Hastanesine götürüldü ve burada uzun süre tedavi gördü. Gazeteciler, kazaya bir kedinin neden olduğunu öne sürerek olayı işlediler ve "Otobüs bir kediye çarpmamak için, yoldan çıkıp fren yaptı!" dediler. Daha sonraki yıllarda, bazıları Wain'in çılgınlığa dönüşünün başlangıcını bu kazaya bağlayacak kadar ileri gitti. 1921'de Hutchinson, son Louis Wain yıllığını yayınladı. Burada çizimlerinin ilginç bir yönü ortaya çıktı. Resimlerinin arka planında perde, koltuk örtüsü ve halı gibi desenli kumaşların kullanılmasıydı. Wain ilk kez bu tür ayrıntıları resimlerine dahil etmemiş olsa da, şimdi desenler ön plandaki kedilere karışıyordu; böylece kedi ve arka plan ayırt edilemez hale geliyordu. Bu soyut nitelik, Wain'in sonraki kedi resimlerinin çoğunda tekrar eden bir motif, bazılarının iddia ettiği gibi, şu anda onu etkileyen akıl hastalığının bir tezahürü haline gelecekti. <img class="alignnone wp-image-48533" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/112944314-5a-300x214.jpg" alt="" width="666" height="475" /> Louis'in arkadaşları onun zihninin giderek dahada karışık hale geldiğini fark ediyorlardı. Dahada ileri giderek kalan kız kardeşleri Claire, Josephine ve Felice'in ondan para çalmaya çalıştıkları konusunda paranoyaklaştı ve daha fazla zamanını odasında kilitli kalarak tanıdıklarına garip teorilerle dolu uzun mektuplar yazarak geçirdi. Çoğu zaman sadece geceleri herkes uyurken ortaya çıkar ve mobilyaları hareket ettiriyordu. Bazen sokağa çıkıp ön kapıyı ardına kadar açık bırakırdı. En endişe verici olanı, kız kardeşlerine yönelik şiddet olaylarıydı. Bir keresinde Claire'i boğazından yakaladı ve onu evden dışarı itti. <strong>Sonunda durum üç kız kardeşin üstesinden gelemeyeceği kadar fazla oldu. Doktorlar çağrıldı ve 16 Haziran 1924 Pazartesi günü Louis Wain'in deli olduğu belgelendi. Middlesex Akıl Hastanesi'ne yatırıldı.</strong> Hastanede Wain, doktorlara 'altı yıl boyunca gece gündüz ruhlardan rahatsız olduğunu' söyledi. Doktorlar onun durumuna şizofreni teşhisi koydular ve hastanede kalmasını tavsiye ettiler. Ancak kuruntularına rağmen sakinleşti ve kısa süre sonra yeniden çizmeye ve boyamaya başladı. Wain, hastane gardiyanlarının periyodik ziyaretlerinden birini yaptıklarında, Springfield Hastanesi'nde bir yıldan biraz fazla bir süredir bulunuyordu. Bunlardan biri, 'kedi çizen sessiz, küçük bir adam'ı hatırlayan tanınmış bir kitapçı olan Dan Rider'dı. 'Aman Tanrım,' diye haykırdı Rider, 'Louis Wain gibi çiziyorsun.' "Ben Louis Wain'im," diye yanıtladı hasta ve Rider onun öyle olduğunu öğrenince şaşırdı. Böylece herkes Wain'in hastanede yattığını öğrendi. Ertesi hafta, Başbakan Ramsey Macdonald bizzat 'Louis Wain on beş ila yirmi yıl önce tüm duvarlarımızdaydı. Muhtemelen hiçbir sanatçı ondan daha fazla sayıda gence zevk vermemiştir.' dedi. 27 Ağustos Perşembe günü HG Wells tarafından yazılan bir mesaj BBC tarafından yayınlandı. Wells, "Üç kuşak," dedi. "Wain'in kedileriyle büyümüştü ve onun resimleri olmayan çok az çocuk odası vardı." Ekledi: 'Kediyi kendi yaptı. Bir kedi stili, bir kedi topluluğu, bütün bir kedi dünyası icat etti. Louis Wain kedileri gibi görünmeyen ve yaşamayan İngiliz kedileri kendilerinden utanırlar.' diye yayınladılar. <img class="alignnone wp-image-48535" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/122531503_bababdee-65de-4ebc-8bc1-368540786ed4-300x169.jpg" alt="" width="698" height="393" /> Başbakanın kişisel müdahalesinin bir sonucu olarak, Louis Wain, Southwark'taki St George's Fields'deki Royal Bethlem Hastanesine transfer edildi. Louis'in Bethlem'de kendi odası ve eşyalarını saklayabileceği bir yeri vardı. Canı ne zaman isterse çizip resim yapabileceği daha yerleşik bir ortamdı. Burada bazılarının 'parçalanan kedi' dediği şeyi denemeye başladı, bazılarının şizofrenik zihnin ilerleyişini gösterdiğini iddia ettiği sürekli değişen iki boyutlu resimler. Kasım 1936'da Wain felç geçirdi. Mayıs 1939'da yatalak oldu ve konuşamaz hale geldi. 4 Temmuz 1939'da 78 yaşında öldü ve babası ve kız kardeşleri Caroline ve Josephine ile birlikte St Mary's Mezarlığına gömüldüler. Louis Wain, zamanının en tanınmış popüler sanatçılarından biriydi. Gerçek sayı asla bilinmese de, kariyeri boyunca 150.000'den fazla kedi resmi çizdiği tahmin edilmektedir. Sanatı sayesinde pek çok insana büyük zevk verdi. Sadece bu değil, aynı zamanda yeteneğini ve şöhretini iyi amaçlar için kullandı, özellikle kedilerin durumunu iyileştirmeye yardımcı oldu ve genel olarak hayvan refahını teşvik etti. Buna rağmen kişisel yaşamında genellikle mutsuzdu. Trajedi ve hayal kırıklığı, çoğu zaman gerçeklikle yüz yüze gelememesinin bir sonucu olarak, hayatı boyunca onu takip ediyor gibiydi. Ve gördüğümüz gibi yaşamının sonraki yıllarını, o zamanlar akıl hastaneleri olarak anılan yerlere kapatılarak geçirdi. Ancak burada bile sanat yaratmaya devam etti. Louis Wain'in yaşam öyküsünü merak edenler, başrolde Benedict Cumberbatch'ın oynadığı, 2021 yılında yayımlanan, biyografik bir uzun metrajlı film olan Louis Wain'in Elektriksel Yaşamı'nı izleyebilirler. https://youtu.be/C8ioRJJcch4
Miami Üniversitesi'nden bilim adamları Kızıldeniz'in dibinde ölümcül bir havuz buldular. Havuzun, içinde <strong>yüzen her canlıyı öldürebilecek güçte, bir tuzlu çözelti ile dolu olduğunu</strong> keşfettiler. Bu tuzlu su havuzu, üniversitenin raporuna göre, deniz tabanında meydana gelen ve onu Dünyadaki en düşmanca ortamlardan biri yapan "<strong>Hipersalin</strong>" olarak ifade edilen bir göle benzediğini düşünüyorlar. Bu olağan dışı havuzlar, okyanusun derinlerinden, üç ila sekiz kat daha tuzlu olan yüksek konsantrasyonlu tuzlu su ile birlikte kimyasal bileşenlerle dolu . <img class="alignnone wp-image-48145" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/AAZT2Xt-300x188.jpg" alt="" width="910" height="570" />Miami Üniversitesi araştırmacıları, denizin kuzey kuytusuna yaptıkları yolculukta, 10 saat süren bir dalışın sonunda , 107,00 fit kare büyüklüğündeki havuzu keşfettiler. Daha sonra ise, uzaktan kumandalı bir su altı aracı kullandılar. Miami Üniversitesi ekip üyesi Profesör Sam Purkis, tuzlu su havuzunun oksijenden yoksun olması ve ölümcül tuzluluk seviyelerine sahip olması nedeniyle, içinde yüzen herhangi bir balığın veya diğer canlıların hızla sersemleyeceğini veya öldürüleceğini kaydetti. Havuzun ayrıca hidrojen sülfür gibi toksik bileşikler içerdiğini söyledi. Purkis'e göre, "yırtıcı hayvanlar", kazara yüzen "şanssız" türlerle beslenmek için ölümcül havuzun yakınında saklanırlar. Balıklar, karidesler ve yılan balıkları, avlanmak için tuzlu sudan yararlanıyor gibi görünüyor. Suyun altında %100 ölüm oranı olan bir havuz ürkütücü görünse de bu havuzlar bir deniz avcısı için ideal. Profesör Purkis, tuzlu su havuzlarının orada yaşayan çok çeşitli mikroplara sahip olduğunu ve oldukça çeşitli sayıda olduğunu anlatıyor. Bu mikroplar, bu tür misafirperver olmayan ölümcül koşullara dayanabiliyor. <img class="alignnone wp-image-48151" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/AAZT0LF-300x180.jpg" alt="" width="937" height="562" /> Ancak bu, araştırmacıların bulduğu ilk tuzlu su havuzu değil; The Independent'ın haberine göre , son 30 yılda okyanus bilimciler Kızıldeniz, Akdeniz ve Meksika Körfezi'nde "birkaç düzine" tehlikeli havuz buldular .<strong>Ancak bilim adamları bu keşif karşısında şaşkına döndüler çünkü havuz, karaya çok yakın bir yerde bulunuyor. </strong> Araştırmacılar, Kızıldeniz'in bilinen en büyük tuzlu su havuzu konsantrasyonuna sahip olduğunu iddia ediyor. Açıklanan bir rapora göre , bu havuzların, 23 milyon yıl öncesine kadar biriken ve şimdi çözülmekte olan mineral yataklarından geliştiklerine inanılıyor. Yani bu da bir tür petrol ya da doğalgaz gibi. <strong>Atlantik Okyanusu'nun altındaki gizemli delikler </strong> Bu ölüm havuzlarının keşfi, Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi'nden (NOAA) bilim adamlarının Atlantik Okyanusu'nun tabanında birkaç gizemli delik keşfetmesinden sadece bir hafta sonra oldu. Bilim adamları şimdi, bu deliklerin olası kökenine ilişkin hipotezlerini sunmak için dünyanın dört bir yanındaki internet kullanıcılarından yardım istiyorlar. Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi (NOAA), Facebook'taki resmi yetkilerini kullanarak su altı oluşumunun fotoğraflarını yayınladı. "Cumartesi günkü Okeanos dalışında, tortudaki bu alt çizgisel delik gruplarından birkaçını gözlemledik. Bu delikler daha önce bölgeden bildirilmişti, ancak kökenleri bir sır olarak kaldı. Neredeyse insan yapımı gibi görünseler de, deliklerin etrafındaki küçük tortu yığınları, onları bir şey tarafından kazılmış gibi gösteriyor" yazısıyla birlikte yayınlandı. <img class="alignnone wp-image-48147" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/AAZT4Nz-300x157.jpg" alt="" width="795" height="416" /> NOAA'ya göre, bu deliklerin kaynağı belirsizliğini koruyor. Deliklerin kaynağını kesin olarak belirleyemeyen bilim adamları, daha önce deliklerin tortuda yaşayan bir organizma tarafından yapılmış olabileceğini kuramlaştırmışlardı. Delikleri tanımlamak için <strong>"yaşam izleri"</strong> anlamına gelen <strong>"lebensspuren"</strong> terimi kullanılıyor. Şimdi Bilim adamları, Kızıldeniz'de bulunan tuzlu su havuzları ve Atlantik Okyanusu'nun altındaki deliklerin , bize bu bölgedeki uzun vadeli çevresel değişiklikler hakkında bilgi sağlayabilir ve potansiyel olarak Dünya'daki yaşamın başlangıcı hakkında fikir verebilir diye düşünüyorlar. <img class="alignnone wp-image-48148" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/AAZT9Qw-300x169.jpg" alt="" width="797" height="449" /> Özellikle, bu ölümcül tuzlu su havuzları çözülebilirse, Dünya'daki yaşamın sınırları hakkında daha fazla bilgi sahibi olabileceğimizi düşünüyorlar. Ayrıca, benzer olumsuz ortamlara sahip, diğer gezegenlerde yaşamın var olup olmadığını belirlemede de bu bulguların önemi vurgulanmaktadır. Ne dersiniz, bu keşifler, şuan yaşam olmayan gezegenlerde de yaşamın nasıl oluşturabileceği hakkında ipuçları sağlayabilir mi?
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki bu makalemde erkek ya da kadınlardan herhangi bir tarafı övme niyetim yok. Sadece deneyimlediklerimle, eğitimini aldıklarımı bir araya getirerek size eğlenceli bilgiler vermeye çalışacağım. Kadın ve adam hiç konuşmadan arabada gitmektelerdir. Erkek, sevgilisiyle çok huzurlu hissettiğini, aralarındaki anlaşmazlıkların yerini sakinliğe bıraktığını düşünür. Kadın, artık konuşacak hiç konu bulamıyoruz. Sanırım<strong> </strong>ilişkimiz<strong> </strong>bir çıkmaza doğru gidiyor. Baksana mutsuz da görünüyor diye sevgilisinin yüz ifadelerinden durumunu anlamlandırmaya çalışır. Ve bu sessizliği<strong> "ağzını da hiç</strong> <strong>bıçak açmıyor"</strong> diyen kadının sesi bozuyor. Bu ve buna benzer hisleri yaşıyorsanız yalnız değilsiniz. Çünkü bu durum, erkek ve kadınların tamamen farklı yaratılış durumlarından kaynaklanmakta. Aynı türe ait olmasına rağmen erkek ya da kadınların ortak yönleri, çok az gibi görünebilir. Ve aslında bu bir genelleme değil. Sıklıkla bahsedilen <strong>“Erkekler Mars'tan, Kadınlar Venüs'ten”</strong> ifadesi bilimsel olarak doğru olmasa da araştırmalar bir kadının beyninin işleyişi ile bir erkeğinki arasında pek çok fark olduğunu göstermiştir. <img class="alignnone wp-image-47717" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-1-13-300x168.jpg" alt="" width="957" height="536" /> <strong>Erkek ve Kadın Beyni Arasında Fark Var mı?</strong> Erkekler avcılar ve kadınlar toplayıcılardır. Bu kimlikler, erkeklerin kendilerinin ve ailelerinin hayatta kalması için yiyecek avladıkları eski günlerden kalma bir alışkanlık. Kadınlar ise öncelikle ailelerini beslemek ve onlara bakmakla ilişkilendirilmiştir. Zamanla önemli ölçüde evrimleşmiş olsak da ilkel içgüdülerimiz, düşünme ve bir şeyler yapma şeklimizi şekillendirmede hala bir rol oynayabileceğini düşünüyorum. Araştırmacılar beyinlerimizin fiziksel yapısından başka beynin nöron ve sinir hücrelerinin iletiminde farklı olduğunu söylemekteler. Yani beynimizi bir elektrik devresi gibi düşünürsek aynı yere giden kablolar başka şekilde döşenmiş. Bu biyolojik karşıtlığı anlamak, erkeklerin çoğu zaman farkında olmadan yaptığı şeyler sizi sinirlendirmek için değil. Sadece onun beyni seninkinden farklı şekilde kablolarla dizayn edilmiş. <img class="alignnone wp-image-47719" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-2-10-300x150.jpg" alt="" width="794" height="397" /> <strong>1. Kadınların, Erkeklerden Daha Fazla Konuşma eğiliminde olduğu</strong> Kadınlar beyinlerinin her iki yarım küresinde de sözel merkezlere sahip olma eğilimindeyken, erkekler yalnızca sol yarım küresini kullanır. Bunun dışında, kadınlar erkeklere kıyasla sözel merkezlerini duygu, hatıra ve hislerle ilişkilendirmede daha yeteneklidir. Kadınlar, gittiği düğünü<strong> 'rüya gibi bir yer'</strong>, 'muhteşem bir çift', 'muhteşem kıyafetler', 'harika bir tören!' gibi tanımlarken, erkekler ise tüm duygularını 'evet, öyle, iyiydi' sözlerine sığdırabilir. Bu aslında sizinle aynı fikirde olmadığından veya kayıtsız olduğundan değil bu sadece beynimizin çalışma biçiminde önemli bir farkı ortaya çıkarıyor. Erkeklerin tanımları kısa, hayatlarında ayrıntıyı düşünme, ifade etme daha az. <strong>2. Kadınlar, erkeklerden daha fazla eski anıları hatırlıyorlar</strong> Kayınvalidenizle ya da ortak bir arkadaşınızın sizinle ilgili, yıllar önce haksız bir yorumu olduğunu düşünün. Bunu o zaman konuşup halletmenize rağmen aynı küskünlük ya da kırgınlık duygusunu bugün nasıl taşıdığınızı anımsayabiliyor musunuz? Onlarla her görüştüğünüzde eşinize ya da sevgilinize o konuyu hatırlatmak ve kırgınlığınızı dile getirmek istediğinizi peki? Bu kadın beyninin, özellikle de <strong>singulat girus</strong> adı verilen bölgeye, doğal olarak gelen daha yüksek kan akışı sayesinde gerçekleşiyor. Bu bölge kadınların, erkeklerden daha sık duygusal anılar üzerinde durmasına neden oluyor. Ve bunun nedeni, erkeklerin bir şeyler hakkında düşünmekten bilinçli olarak kaçınması değildir; sadece bir konu hakkında çok kısaca düşünmeyi, onu analiz etmek için daha da az zaman harcamayı ve sonra alakasız başka bir göreve geçmeyi tercih ediyor. Bu yüzden, bunun senin tarafını tutmak istememesinden daha çok biyolojik bir şey olabileceğini anlayabiliriz. <img class="alignnone wp-image-47720" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-3-11-300x150.jpg" alt="" width="886" height="443" /> <strong>3.Kadınlar 'Büyük Resmi' Görür; Erkeklerde Tünel Görüşü Vardır</strong> Bilimsel gerçek şu ki, bir kadının beyni, bir erkeğinkinden ortalama olarak %14 daha küçüktür. Aynı derecede önemli olan nokta, kadınların beyinlerini erkeklerden daha verimli kullandıklarıdır! Erkekler beyinde lokalize olan gri madde alanlarını daha çok kullanırken, kadınlar beynin çeşitli işlem merkezlerini birbirine bağlayan beyaz madde alanlarını kullanır. Çünkü erkek beyni, belirli bir süre için bir yarım küreyi çok özel bir şekilde kullanır. Bu da erkekleri görev adamı yapar. Hani markete alması için gönderdiğiniz bir şeyi yoksa yerine ne alacağını bilemez ya çoğu zaman, işte bu da bu durum ile ilgilidir. Beynin kullanılış biçimi ile ilgili. Öte yandan bir kadının beyni, belirli bir zamanda her iki yarım kürenin birçok bölümünü kullanır, çünkü aynı anda birkaç şeye odaklanabilirler. Bu yüzden bir dahaki sefere, eşiniz ya da sevgiliniz, telefona ya da televizyona bakarken, konuşmanızı dinlemediğinde üzülmeyin – en azından bir görev düzgün bir şekilde yapılıyordu! Kadınlar ise, çoklu görev için daha donanımlı! <strong>4. Kadınlar, Erkeklere Göre, Duygulara Karşı Daha Duyarlıdır</strong> Kocanızın ya da sevgilinizin ilettiği belirli sinyalleri ve duyguları, hiç konuşmasa bile nasıl yakalayabildiginizi biliyorsunuz. Ancak roller tersine döndüğünde ve onun aklınızı okumasını beklediğinizde, hiçbir şey anlamadığını fark edersiniz. Kadınların daha büyük bir limbik sistemi (beynin duyguları kontrol eden kısmı) vardır, bu da sesli olarak ifade edilsin veya edilmesin duyguları daha fazla tanımlamalarına yardımcı olur. Öte yandan erkekler, herhangi bir sorunu çözmek için gerçeklere ve mantığa güvenme eğiliminde olduklarından, belirli durumların kendilerine açıklanmasına ihtiyaç duyabilirler ve göz devirmeleriniz, iç çekmeleriniz ya da tripleriniz gerçekten işe yaramayabilir! <img class="alignnone wp-image-47721" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/UUBPUPKWBLLJVSASXCBIWTISPA-300x228.jpg" alt="" width="897" height="682" /> <strong>5. Kadınlar Erkeklerden Daha İyi Hafıza Gücüne Sahiptir</strong> Bir tartışmanın ortasındayken, hiçbir şey bir kadının gerçekleri, tarihleri, yüzleri, isimleri ve hatta belirli bir olayla ilgili nesneleri hafızasından çıkarma yeteneğinden daha fazla yardımcı olmaz. Kadınların hipokampuslarında (anıları oluşturan ve depolayan bölge) erkeklerden daha fazla aktiviteye sahip oldukları için birçok (önemsiz) ayrıntıyı hatırlayabilirsiniz, bu da eşinizin hatırlayamadığı bir şeydir. Kadınların aynı zamanda daha duygusal ve duyusal bilgileri depolaması, hafıza bankalarının güçlenmesine yardımcı olur. Bir araştırmaya göre ayrıca erkeklerin bir kadının doğum tarihi, elbise bedeni, ayakkabı numarası ve hatta cep telefonu numarası gibi pek çok ayrıntıya gerçekten dikkat etmediğini gösterdi. Bu olay, bu tür ayrıntıları hatırladıklarında, bunun için gerçekten çaba gösterdikleri için olduğunu gösterir - bu nedenle, bunlardan birisini, hatırlıyorsa ona cömertçe teşekkür edin. <img class="alignnone wp-image-47722" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-4-11-300x157.jpg" alt="" width="829" height="434" /> <strong>6. Kadınlar Erkeklere Göre Duygusal Olarak Daha Empati yeteneği gelişmiştir.</strong> Beyinde <strong>insula</strong> adı verilen bölge vücudumuzdaki sinyalleri algılar; Birisiyle empati kurduğunuzda beyniniz, insula'nızın okuduğu ve size ilettiği duyguyu taklit eder. Kadınlar erkeklerden daha çok bu duygular üzerine kafa yormaya meyillidirler. Çünkü, onların insulalarının daha büyük bir işlevi var gibi görünmektedir. Erkekler hemen hemen problem çözme moduna geçme eğilimindedir, bu iyi bir şey! Çünkü, bir ihtiyaç olduğunda, onun stres altında sakinliğini koruma yeteneğinin, aslında size durumun gerektirdiği, mantıklı çözümleri sunduğunu fark edeceksiniz! Bu da o anda ihtiyacınız olan bir şey. Keyfini çıkarın :) <strong>7. Kadınlar Dil Öğrenmede Daha İyi; Erkekler ise Sayılarla Daha İyidir</strong> Gerçekte, kadınlar söz ve seslere daha duyarlı olduklarından, dilsel yetenekler söz konusu olduğunda biyolojik bir avantaja sahiptirler. Benzer şekilde, erkeklerde daha büyük alt parietal lobüller, matematiksel yetenek söz konusu olduğunda, onlara kadınlara göre bir destek sağlar. Ancak bu, bu becerilerin belirli bir cinsiyetle sınırlı olduğu anlamına gelmez, çünkü hepimiz kendi hayatımızda bu kuralın istisna örneklerini biliyoruz. <img class="alignnone wp-image-47723" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-5-9-300x145.jpg" alt="" width="968" height="468" /> <strong>8. Kadınlar Ağrıya Erkeklerden Daha Duyarlıdır</strong> Bu duruma etki eden tüm faktörler bilinmemekle birlikte, kadının sinir yoğunluğunun erkeğe göre daha fazla olması nedeniyle ağrıya duyarlılığının daha yüksek olduğuna inanılmaktadır. Hormonlar da bu konuda önemli bir rol oynamaktadır. Bunun dışında, kadınlar ağrının psikolojik etkilerini erkeklerden daha fazla deneyimleme eğilimindedir, bu da ağrı hakkında erkeklerden daha fazla endişelenme eğiliminde oldukları anlamına gelir, bu da hassasiyetlerini artırabilir. Temel olarak, erkek beynini bir grup kutu olarak düşünün. Araba için bir kutu, iş için bir kutu, aile için bir kutu vb. Kutular birbirine değmez ve tek tek açılır. Kadınlarda ise beyin, her şeyin kesinlikle başka her şeyle bağlantılı olduğu devasa bir tel yumağıdır! Hepsi birbiriyle bağlantılı, her şeyin öncesinin sonrasının aynı anda düşünüldüğü, okuldan çocuğu alırken, evde hangi yemeği yapacağını, arkadaşının düğününe giderken ne giyineceğini, yarınki toplantıda neler anlatacağını aynı anda düşünebilir. Bir de erkeklerin beyninde kadınların gerçekten bilmediği gizli bir kutu var – <strong>'Hiçbir Şey Kutusu'.</strong> İçinde kesinlikle hiçbir şey olmayan bir kutu. Ve bu, saatlerce düşünmeden boş oturmalarına yardımcı olan kutunun kendisi! Öyleyse bundan sonra şöyle düşünelim, eşimiz yada sevgilimiz önemli bir günü unuttuğunda, biz bir şey anlatırken telefona bakıyorsa bizi duyamadığında, bir sinir dalgası hissettiğimizde, derin bir nefes alıp biyolojinin işini yaptığını ve sevgilimiz ya da eşimizi, mükemmel ya da sevdiğimiz yapanın da onun tüm bu kusurları olduğunu unutmayalım. Bu son söylediğim her iki cins içinde geçerli. :)
Hayatında, hiç aşk mektubu yazmamış kimse yoktur herhalde. Ya da okumamış. Fakat her aşk mektubu gönderilmez. Ya da yazılan her mektup sahibine ulaşamaz ama mutlaka yazılır. Aşk, insanlık tarihi kadar eski ve hep var olacak bir duygu. Belki burada Hz. Adem'le Havva'nın aşkını bile sayabiliriz. Sonuçta, dünya ya sürüldüklerinde, Adem'in gezerek ve ağlayarak yıllarca Havva'yı aradığı anlatılır. Yani yeryüzünde, insan hayatı var olduğundan beri, sevgi ve sevgiyi ifade biçimi değişse de hep var olmuştur. İnsanlar, dilleri bulduğunda, yönler ve duygular için kelimeleri icat ettiğinde, bu kelimeleri anlatacak bir yazı oluşturulduğunda, bu yazıyı yok olmaması, kendini anlatabilmesinin, bir işareti olsun diye taşa, duvara, tahtaya, kağıda yani neye yazabilirse ona dönüştürmüştür. Bunu bazen resimle bazen halıya dokuyarak yapmıştır. Çünkü insan yok olmamak, kaybolmak ve bilinmek ister. <strong>Dünyadaki ilk aşk mektubunun kime yazıldığını ya da kim tarafından yazıldığını hiç merak ettiniz mi?</strong> Aslında, bu tarihin kaydettiği tam 4500 yıl önceye tarihlenen ve ilk aşk mektubu olduğu düşünülen yazıt, Sümerlere ait ve İstanbul Arkeoloji müzesinde korunmaktadır. <em>Peki kime yazılmış bu tarihe ilham veren yazı?</em> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/IMG_20220911_123858.jpg" alt="" width="478" height="761" /> MS 19. yüzyılda arkeologlar, Eski Ahit'teki İncil anlatılarını destekleyecek fiziksel kanıtlar aramak için Mezopotamya bölgesinde araştırma yapmaya başladılar. Arkeolog Austen Henry Layard, MS 1845'te Kalhu'da Hormuzd Rassam'ın yardımıyla kazılara başladığında, İncil'deki yerleri bulmak için o kadar çok baskı altındaydı ki, ortaya çıkardığı şehrin Nineveh olduğu sonucuna varmıştı. MS 1849'da yaptığı kazılarla ilgili yayınlanmış kaydı, Nineveh ve Kalıntıları başlığını taşıyordu ve Nineveh'in, İncil'deki ünü sayesinde kitap, en çok satanlar arasında yer aldı. Kitabın başarısı, Mezopotamya tarihine, İncil'deki anlatıları doğrulamanın bir aracı olarak daha fazla ilgi uyandırdı ve bu nedenle, İncil'de bahsedilen diğer şehirleri aramak için bölgeye daha fazla keşif gezisi gönderildi. Bu zamandan önce, İncil, dünyanın en eski kitabı ve İncil'de ki Şarkılar Şarkısı (Süleyman'ın Şarkısı olarak da bilinir) en eski, aşk şiiri olarak kabul edildi. İlginç bir şekilde, İncil'deki hikayeleri tarihsel olarak doğrulamak için, gönderilen keşif gezileri tam tersini yaptı. Layard, MS 1846-1847'de Nineveh'in asıl yerini kazdığında, Asur kralı Asurbanipal'in (MÖ 668-627) kütüphanesini ve daha sonra efsanevi George Smith tarafından tercüme edilen çivi yazılı metinleri keşfetti. Burada bulunanlar, İnsanın Düşüşü ve Büyük Tufan ve Nuh'un hikayesi Ark, değil, daha sonraki İbrani yazıcılar tarafından yeniden çalışılan ve önceden var olan Mezopotamya hikayeleriydi. İşte burada diğerlerinden farklı olan taş bir levha ile 70 bin ayrı levha bulundu. Çivii yazısı ile yazıldığı için içeriği ne olduğu tam olarak anlaşılamadı Kazıda bulunan diğer 70 bin levha ile birlikte bölgenin o zaman ki sahibi Osmanlı İmparatorluğuna teslim ediliyor. O zaman ne olduğu anlaşılamayan o levhalar, özenle korunuyor ve kazıdan tam 58 yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti'nin yetiştirdiği ünlü Sümeroloğumuz Muazzez İlmiye Çığ ve Hatice Kızılay tarafından çözüldüğünde ise şaşkınlıklarını gizleyemiyorlar. Çünkü bu taş levha tarihin neredeyse bilinen ilk aşk mektubuydu. Üstelik 4500 yıl önce bir kadın rahibe tarafından yazılmış. Sümerli güzeller güzeli, Rahibe Enril, Sümer Kralı, Su-Sin'e olan aşkını kazımış bu taş levhaya. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/IMG_20220911_123230.jpg" alt="" width="543" height="934" /> Rahibe Enril, aşık olduğu Sümer Kralının bir tören sırasında dikkatini çekerek tanışmış ve evlenmişler. İşte bu yazdığında, evlendikleri günün anısına kocası Kral Su-Sin'e yazdığı mektup. 19. Yüzyılda keşfedilmeden ve 20. yüzyılda tercüme edilmeden önce, İncil'deki Şarkıların Şarkısı'nın, mevcut en eski aşk şiiri olduğu düşünülüyordu Bu keşifle birlikte ,tarihin ilk aşk mektubu olarak düşünüle , MÖ 6.-3. yüzyıllara tarihlenen Şarkıların Şarkısı, kabul edilemezdi. Çünkü Sümer Kralı, Shu-Sin için yazılan aşk mektubu yaklaşık MÖ 2000'de yazılmıştı. <strong>Çevirisi şöyle;</strong> “Güveyi, kalbimin sevgilisi Senin güzelliğin fazladır, Bal gibi tatlı beni büyüledin, Senin önünde titreyerek durayım, Güveyi, seni okşayayım, Benim kıymetli okşayışım baldan hoştur, Bağışla bana okşayışlarını, Benim beyim Tanrım, Benim beyim baygınlığım, Enlil’in kalbini memnun eden Su-sin’im, Bağışla bana okşayışlarını.” <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/IMG_20220911_120339.jpg" alt="" width="707" height="555" /></strong> Zamanı düşünülürse, ne hoş bir anlatım ne yalın. Aşk ve sevgi her devrin duygusu. Bazen değişse dönüşse de bazen anlamını yitirmiş gibi görünse de... MS 19. yüzyılda Mezopotamya'da yapılan arkeolojik çalışmalar, tarihin ve dünyanın anlaşılma biçimini tamamen değiştirdi. Mezopotamya'nın kadim geçmişinin keşfinin ardından tarih genişledi, derinleşti ve insanlığın hikayesi çok daha karmaşık ve ilginç hale geldi. Antik Mezopotamya edebiyatı, dünya edebiyatının ilk biçimlerini, insan duygu ve deneyiminin ilk ifadelerini ve bunların arasında, dünyanın, en eski, aşk şiiri aracılığıyla, romantik aşk ve tutku deneyimini sağlamış gibi. Bize bu muhteşem şiiri, çeviri yaparak armağan edenlere sevgi ve saygıyla...
70 yıldır Birleşik Krallık kraliçesi Elizabeth, hayatını kaybetti. Adı sık sık gelinleri ve torunlarıyla yaşadığı sorunları ile de anılan kraliçe için İngiliz basını "annemizi kaybettik" notuyla paylaştı. Türkiye'de 70 yıldır değişmeyen hiçbir şey kalmamasına rağmen, Kraliçe hala görevindeydi. Ölümünün ardından, Oğlu Charles ise 73 yaşında İngiltere'nin yeni kralı oldu. <strong>Hayatı</strong> <img class=" wp-image-46681 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/2650052_1920x1080-300x169.jpg" alt="" width="688" height="388" /> Kraliçe II. Elizabeth, 21 Nisan 1926'da Londra'da, babası Yörk Dükü Prens Albert (Daha sonra Kral VI. George olarak bilinir.) ve annesi Elizabeth Bowes-Lyon'un kızları olarak dünyaya geldi. Doğumu sırasında çoğu insan Elizabeth'in bir gün Büyük Britanya'nın kraliçesi olacağını bilmiyordu. Lilibet lakaplı Elizabeth, hayatının ilk on yılını varis olmanın baskıları olmadan bir kraliyet üyesi olmanın tüm ayrıcalıklarıyla yaşadı. 1939'da II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle Elizabeth ve kız kardeşi Windsor Kalesi'ne taşındıkları için büyük ölçüde Londra'nın dışında kaldılar. Oradan Elizabeth 1940'ta ünlü radyo yayınlarının ilkini yaptı ve bu özel konuşma Britanya'nın evlerinden ve ailelerinden tahliye edilen çocuklarına güven verdi. 14 yaşındaki prenses sakin ve kararlı kişiliğini göstererek onlara: Sonunda her şeyin iyi olacağını çünkü Tanrı'nın bizim yanımızda olduğunu ve bize zafer ve barış vereceğini, söyledi. Elizabeth kısa süre sonra diğer kamu görevlerini üstlenmeye başladı. Babası tarafından Grenadier Muhafızları'nın baş albaylığına atanan Elizabeth ilk kez 1942'de birlikleri teftiş ederek kamuoyuna çıktı. Ayrıca İngiltere'deki resmi ziyaretlerde ebeveynlerine eşlik etmeye başladı. <strong>Kraliyete Yükseliş</strong> Elizabeth'in büyükbabası George V. 1936'da öldüğünde en büyük oğlu (Elizabeth'in amcası) Kral VIII. Edward oldu. Ancak Edward, Amerikalı daha önce boşanmış bir kadın olan Wallis Simpson'a aşıktı ve taç ile kalbi arasında bir seçim yapmak zorunda kaldı. Sonunda, Edward Simpson'ı seçti ve tacı bıraktı. Bu olay Elizabeth'in hayatının gidişatını değiştirdi ve onu İngiliz tacının varisi yaptı. Babası 1937'de Kral VI. George, olarak taç giydi ve kendi babasıyla arasındaki taht sürekliliğini vurgulamak için George adını aldı. Annesi Kraliçe Elizabeth oldu; 1952'de Kral George'un ölümü üzerine kızı II. Elizabeth Kraliçe oldu. <strong>Evliliği ve Ailesi</strong> <img class=" wp-image-46677 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/80920222112320777842-300x236.webp" alt="" width="700" height="550" /> Eşi Philip'i Kraliyet çevresinde birçok kişi maddi durumu ve yabancı (Alman) kanı nedeniyle akıllıca olmayan bir eş olarak görse de Elizabeth kararlıydı ve çok aşıktı. O ve Philip 20 Kasım 1947'de Westminster Abbey'de evlendi. 6 Şubat 1952'de babası Kral VI. George 56 yaşında akciğer kanserine yenik düştüğünde 25 yaşındaki Elizabeth tarihte İngiliz tahtına çıkan 6. kadın olduğunda kocası ile birlikte Kenya'daydılar. Kraliçe II. Elizabeth olarak resmi taç giyme töreni 2 Haziran 1953'te Westminster Abbey'de gerçekleşti. Oğlu 1981'de Prens Charles, Londra'daki St. Paul Katedrali'nde Leydi Diana Spencer ile evlenirken tüm gözler bir kez daha kraliyet ailesindeydi. Kraliçe Elizabeth ve kocası kısa süre sonra iki torunu William ve Harry'yi memnuniyetle karşılasa da evliliklerindeki olumsuzluklar nedeniyle kraliçe ve tüm kraliyet ailesi için önemli bir kamu utancına neden oldu. Charles ve Diana 1996'da boşandıktan sonra, Diana İngiliz (ve uluslararası) halk arasında inanılmaz derecede popüler olmaya devam etti. Ertesi yıl trajik ölümü halkın “Halkın Prensesi”ne kötü muamelesi olarak gördüğü olay nedeni ile kraliyet ailesine karşı büyük bir şok ve keder patlamasını ve aynı zamanda öfkeyi tetikledi. Kraliçe Elizabeth başlangıçta aileyi (Prens William ve Harry'de dahil olmak üzere) Balmoral'da halkın gözünden uzak tutmuş olsa da Diana'nın ölümüne verilen benzeri görülmemiş kamuoyu tepkisi onu Londra'ya dönmeye, Diana hakkında televizyonda bir konuşma yapmaya, yas tutanları selamlamaya ve Union Jack'e izin vermeye ikna etti. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/IMG_20220909_001231.jpg" alt="" width="683" height="637" /> <strong>Modern Bir Monarşi</strong> Kraliçenin ve tüm kraliyet ailesinin popülaritesi, 21. yüzyılın ilk on yılında toparlandı. 2002 Kraliçe Elizabeth'in Altın Jübile'sini (tahtın 50. yılını) kutlasa da annesinin (sevgili Kraliçe Anne) ve kız kardeşinin o yılın başlarında ölümü kutlamalara gölge düşürdü. 2005 yılında kraliçe Prens Charles'ın uzun zamandır sevgilisi Camilla Parker Bowles ile bir zamanlar düşünülemez olan evliliğine onay verdiğinde halkın desteğini aldı. Kraliçe II. Elizabeth 1952'den beri Birleşik Krallık'ın (İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda) ve diğer birçok krallığın ve bölgenin hükümdarı olarak hizmet etti ve ayrıca birçok eski İngiliz'i içeren 53 egemen ulustan oluşan İngiliz Milletler Topluluğu'nun başkanı olarak o topraklara da hizmet etti. Neredeyse tüm uzun saltanatı boyunca son derece popüler olan kraliçe, tören görevlerinin yanı sıra hükumet ve siyasi meselelerle ciddi şekilde ilgilenmesiyle bilinir ve monarşinin birçok yönünü modernize etmesiyle tanınır. Eylül 2015'te Elizabeth, Kraliçe Victoria (büyük-büyükannesi) tarafından belirlenen tahtta 63 yıl 216 gün kalma rekorunu geçerek tarihteki en uzun süre hüküm süren İngiliz hükümdarı oldu. Şubat 2022'de Elizabeth, Platinum Jubilee'yi kutladı ve Commonwealth'e verdiği hizmetinde de 70.yılını kutladı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/IMG_20220908_214804.jpg" alt="" width="679" height="471" /> <strong>Ölümü</strong> Ağustos ayından beri Kraliçe II. Elizabeth'in doktorlarının sağlığından endişe duyması nedeni ile İskoçya'daki Balmoral Kalesi'nde tıbbi gözetim altında tutuluyordu. İngiliz medyası, doktorlarının 96 yaşındaki Kraliçeyi yoğun tıbbi gözetim altına almasının ardından kraliyet ailesinin üyeleri Balmoral'da kraliçenin başucunda bekliyorlardı. Buckingham Sarayı'ndan yapılan açıklamada "Bu sabah yapılan ayrıntılı değerlendirmenin ardından, Kraliçe'nin doktorları Majestelerinin sağlığı için endişeli ve tıbbi gözetim altında kalmasını tavsiye ettiler." dendi. Birleşik Krallık tahtındaki yetmiş yılı diğer tüm İngiliz hükümdarlarından daha uzun bir saltanat süresi olan Kraliçe II. Elizabeth 96 yaşında dün öğleden sonra hayatını kaybetti. Kraliyet ailesi yetkilileri, kraliçenin perşembe öğleden sonra İskoç Dağlık Bölgesi'ndeki Balmoral Kalesi'nde "huzur içinde öldüğünü" duyurdu. 73 yaşındaki oğlu Charles artık kral. Yetkililer, Balmoral'da kaldığını ve cuma günü Londra'ya döneceğini söyledi. Ve belki de bu olay bir devrin sonu gibi tüm dünya için bam başka bir dönemin kapısını açmış olabilir. Hep birlikte yaşayarak göreceğiz.
Pandeminin başından beri, Türkiye' de ve yurt dışında bir çok firma, uzaktan çalışma, esnek çalışma gibi çalışma koşullarına geçtiler. Fakat pandemi koşullarının düzelmesi ve aşı gibi ürünlerle, artık çoğu firma yavaş yavaş uzaktan çalışmayı sonlandırıp, ofis ve fabrika çalışmalarına geri döndüler. Apple firması da bir bildiriyle çalışanlarına haftanın 3 günü ofise geleceklerini ve uzaktan çalışmanın sonlandırılacağını duyuruyor. Apple CEO'su Tim Cook' un, çalışanların 5 Eylül'den itibaren haftada üç gün ofise gelmesinin beklendiğini belirten bir not yayınladığı bildirildi. Notun içeriğini yayınlayan The Verge' e göre, bireysel ekipler tarafından hangi günler olduğu ve haftanın günleri belirlenecek. Raporda, çalışanların artık ofis çalışmasına geri dönmesi gerektiği duyurulmuş. Çalışanlar, Apple'ın ofise dönüş planlarına karşı birçok işçinin gelecek ayın başlarında haftanın en az üç günü ofise dönmesinin sağlıklarını olumsuz yönde etkileyebileceğini söyleyerek bir kampanya başlattılar. Kampanya, kendisini şirket genelindeki işçilerin küresel dayanışma birliği olarak tanımlayan<strong> Apple</strong> <strong>Together</strong> tarafından çevrimiçi olarak paylaşıldı. Dilekçe şöyle; "Geçtiğimiz 2 yılı aşkın süredir, Apple' ın eskiden ofis tabanlı çalışanları hem geleneksel ofis ortamlarının dışında hem de içinde esnek bir şekilde olağanüstü işler gerçekleştirdi. Bununla birlikte, Apple liderliği kısa süre önce 5 Eylül (İşçi Bayramı) haftasından başlayarak genel bir ofise dönüş gerektiğini duyurdu. Üst düzey liderlikten gelen bu tek tip yetki her bir iş rolünün benzersiz taleplerini veya bireylerin çeşitliliğini dikkate almamaktadır... <img class="alignnone wp-image-46512" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-5-5-300x170.jpg" alt="" width="1205" height="683" /> Daha esnek düzenlemeler isteyenlerin birçok zorlayıcı nedeni ve koşulu vardır; engellilerden (görünür veya görünmeyen), aile bakımı, güvenlik, sağlık ve çevresel kaygılar, finansal hususlar... Sadece daha mutlu ve daha üretken olmak istiyorlar. Hepimizin ortak noktası, resmi duruşu, kolay olanı değil doğru olanı yapmak olan bir şirket için, hayatımızın en iyi işini yapmak istiyoruz." Şunları talep ediyoruz: Apple, her birimiz ve Apple için ne tür esnek çalışma düzenlemelerinin en iyi olduğunu, bulmak için doğrudan yöneticimizle birlikte çalışmamıza izin verir. Bu çalışma düzenlemeleri, daha yüksek düzeyde onaylar, karmaşık prosedürler veya özel bilgi sağlamayı gerektirmemelidir. Apple'ın, birlikte <strong>“farklı düşünmek”</strong> konusunda kendimizi rahat hissedebileceğimiz daha çeşitli ve başarılı bir şirket oluşturmak için esnek çalışmayı yasaklamaması, teşvik etmesi gerektiğine inanıyoruz. AppleTogether, Apple'ın tüm bölümlerinden iş yerimizde söz sahibi olmak için örgütlenen işçilerden oluşan küresel bir dayanışma birliğidir. Burada sağlanan hiçbir bilgi Apple ile veya Apple Together organizasyonel işlevleri dışında ve tercihinize göre PAYLAŞILMAYACAKTIR." diye bitiriyorlar dilekçeyi. Apple çalışanları, iki yıldan fazla süren esnek düzenlemeler sırasında <strong>“olağanüstü işler”</strong> yapabileceklerini gösterdiklerini öne sürerek, iPhone üreticisinin işçileri gelecek ay ofise dönme çağrısına karşı çıkıyorlar. Apple' ın tutumu sonucunda, şu an bir üst düzey çalışan görevden istifa etti. Apple' ın makine öğrenimi direktörü,<strong> Ian Goodfellow</strong>, personele, kısmen daha esnek çalışma düzenlemeleri nedeniyle Google' a geçtiğini duyurdu. Goodfellow' un çalışanlara verdiği demeçte, "Ekibim için daha fazla esnekliğin en iyi politika olacağına kuvvetle inanıyorum." dedi. <img class="alignnone wp-image-46513" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/apple-1-300x171.jpg" alt="" width="1272" height="725" /> Facebook ve Google dahil olmak üzere Silikon Vadisi şirketleri, Mart 2020'de Covid-19 insanları uzaktan çalışmaya zorladığında mühendislerin, evde kalmalarına izin verdi. Bazı durumlarda çalışanların maaşlarını etkilemeden ülkenin diğer bölgelerine taşınmasına izin verildi. Bazı şirketlerin yetenekleri cezbetmek ve elde tutmak için esnek politikalar lanse etmesiyle, işin artık Covid öncesi normlara dönmesi gerekip gerekmediği tartışmalı bir konu haline geldi. Geçen yıl Spotify, çalışanlara nerede çalışacaklarını<strong> "seçme özgürlüğü"</strong> vererek iş-yaşam dengesini destekleyeceğini söyleyerek<strong> "Her Yerden Çalış"</strong> politikasını uygulamaya koydu. Tesla patronu Elon Musk, aksine, işçilere <strong>“uzaktan çalışmanın artık kabul edilemez”</strong> olduğunu söyledi. Haziran ayında çalışanlara yazdığı “özellikle istisnai katkıda bulunanlar” dışında, şahsen gelmeyen işçilerin “istifa ettiği” varsayılacaktır, dedi. Apple, pandemi döneminde başarılı oldu ve piyasa değeri Şubat 2020'deki 1,4 trilyon dolardan bugün 2,8 trilyon dolara yani kabaca iki katına çıktı. Bazı çalışanlar, bunun ofis içi kültür eksikliğinin işlerini engellemediğini kanıtladığını iddia ediyor. Konuyu gündeme getiren Financal Times, Apple’a soru yöneltti ama şirket herhangi bir yanıt vermedi. Bakalım, işin yönü ne tarafa doğru gidecek ve bu işe dönmek istememe durumu, Apple dışında, hangi şirket çalışanları tarafından uygulanacak?
Kim sonsuza kadar yaşamak istemez ki? İnsanın sevdikleri ölürse, kendisi de sonsuza kadar yaşamak istemez diye düşünüyorum. Fakat insan ömrünün sadece uzun olması değil burada bahsedilen keşif, bir tür ölümsüzlük. Eğer bu canlının sırrı keşfedilirse, insan ölümsüz olabilir mi ne dersiniz? Grönland köpek balığının ömrü 500 yıla kadar çıkabiliyor. Dev fıçı süngeri ise 2000 yıldan fazla yaşayabiliyor ama Dünya gezegenindeki en uzun yaşayan hayvan da <strong>ölümsüz denizanası</strong>, görünüşe bakılırsa ölümden tamamen kaçabilen bir yaratıktır kendisi. Akdeniz ve Japon sularında yaşayan ve ''<strong>Turritopsis dohrnii</strong>'' (popüler olarak ölümsüz denizanası) olarak bilinen bu denizanası türü, yaşam döngüsünün son aşamasıdır. <strong>Medusa</strong>, döngüsüne yani Polip aşamasına ulaştığında ilk oluşum aşamasına geri döner ve yeniden hayatına başlar. “<strong>Ölümsüz</strong>” denizanası bu yönüyle bilim çevrelerini şaşırtmaya devam ediyor. Ortalama olarak sadece üç milimetre çapında olmalarına rağmen, bu minik omurgasızların yetişkin versiyonları büyük bir sırra sahiptir: Yaralandıklarında veya açlığın eşiğine geldiklerinde biyolojik saatlerini geri alabilirler. Bu da teoride sonsuza kadar yaşayabilecekleri anlamına gelir. Ama ölümsüz denizanası yenilenme güçlerini tam olarak nasıl harekete geçirir? Ve insanlar yaşlanmayı tamamen ortadan kaldırmak için yeteneklerini kullanabilirler mi? İşte bunlar henüz anlamlandıralamayan, çözümlenmemiş gizemli olaylardır. <img class="alignnone wp-image-45880" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-2-2-300x191.jpg" alt="" width="784" height="499" /> <strong>Ölümsüz denizanası ne kadar yaşar?</strong> Potansiyel olarak sonsuza kadar. Bu canlıların, dinozorların soyu tükenmeden çok önce (66 milyon yıl önce) okyanuslarda yüzdüğü düşünülürse bu daha da etkileyici oluyor – bunca zaman boyunca tek bir ölümsüz denizanasının hayatta kalması biyolojik olarak mümkün. Ancak bu teknik olarak mümkün olsa da hiçbir şekilde kanıtlanamaz. Bunun nedeni bu denizanalarının 1980' lerin başından beri yalnızca ara sıra araştırılmış olmalarıdır yani uzmanların yalnızca birkaç on yıllık veriye sahip olduğu anlamına gelir. Ayrıca, dikkate alınması gereken bir faktör daha var. Ölümsüz bir denizanası, tersine yaşlanabilirken, çeşitli balıklar, köpek balıkları, kaplumbağalar ve hatta diğer denizanaları gibi avcılar tarafından da kolayca öldürülebilir. Bu nedenle ölümsüz denizanasının yakın zamanda Dünya' yı aşırı doldurması pek olası değildir. <strong>Hangi durumlarda ölebilir?</strong> Ölümsüz denizanaları, yaşlılıktan ölmeseler de denizin sert koşullarında bir hastalıktan ya da başka bir deniz canlısının yemeği olarak ölebilirler. Bu ilginç deniz canlısı, bilim adamları ve araştırmacılar tarafından yakından inceleniyor. Bilim adamları, ona ölümsüzlüğü veren genetik yapının gizemini ortaya çıkarma umuduyla araştırmaya devam ediyorlar. <strong>Ölümsüz denizanası sonsuza kadar nasıl yaşar?</strong> Ölümsüz denizanasının yaşam döngüsünü nasıl hackleyebildiğini anlamak için önce normal bir denizanasının nasıl yaşlandığına bakmamız gerekir. Endişelenmeyin, bu çok çok garip olsa da oldukça basit. <img class="alignnone wp-image-45878" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/jellyfish-life-cycle-6d7d6fa-1-300x300.jpg" alt="" width="948" height="948" /> <strong>Normalde bir ölümlü denizanası yaşamın beş aşamasından geçer:</strong> <strong>Döllenmiş yumurta:</strong> Yetişkin bir denizanası (medusa olarak bilinir), yumurtaları ve spermleri suya yumurtlar ve bu iki hücre türü birleşerek döllenmiş bir yumurta oluşturur. <strong>Planula:</strong> Döllenmiş yumurta, planula adı verilen küçük bir larvaya dönüşür. Mikroskobik bir solucana benziyor ve serbestçe yüzebiliyor. Planula, sindirim sistemi geliştireceği ve kendi kendini besleyebileceği katı bir yüzey (deniz yatağı gibi) bulmak için aşağı yüzecektir. Su sıcaklığı gibi koşullar uygun olduğunda, polip aseksüel olarak çoğalır ve küçük bir koloni oluşturmak için kendini klonlar. <strong>Ephyra:</strong> Yeni bir kas ve sinir seti oluşturduktan sonra, bir polipin bir bölümü (orijinal polip veya klon), bağımsız olarak yüzebilen, büyüyebilen ve beslenebilen bir organizma olan ephyra olur. <strong>Medusa:</strong> Bu, başka bir denizanasıyla cinsel olarak çoğalabilen (genellikle kısa bir süre sonra ölür) tamamen büyümüş bir yetişkin denizanasıdır. Ancak öleceğini hissederse yani bir tehlike sezerse, ölümsüz denizanası bu döngüyü tersine çevirir. Aç kalırsa, yaralanırsa veya çok soğuk veya sıcak sularda bulunursa, yetişkin bir <strong>Turritopsis dohrnii</strong> okyanus tabanına düşer ve küçük bir doku bloğuna (kist olarak bilinir) dönüşür ve bir kez daha polip olur. Yaşam döngüsünde medusa ve polip aşaması arasında etkili bir şekilde ileri ve geri gidebilir. Bu nasıl olabilir? Büyü, kök hücreler, esas etkeni bulmak zor. Aslında bu, farklılaşma olarak bilinen bir süreç tarafından desteklenen bir yetenektir. Farklılaşmanın arkasındaki kesin mekanizma bilim adamları için hala bir gizemdir. Ancak cevap muhtemelen denizanasının genlerinde bulunacak. <strong>Texas A&M Üniversitesi'nde doçent</strong> ve <strong>The Real Immortal Jellyfish araştırma projesinin başkanı</strong> <strong>Dr Maria Pia Miglietta</strong>, bir hücrenin nasıl uyum sağlayabildiğini şöyle açıklıyor; <strong>''Kesinlikle DNA ile bir ilgisi var”</strong> diyor. "Bir hücreyi programlayan DNA'dır - belirli genlerin 'açılması' veya 'kapatılması' onun ne tür bir hücre olduğunu belirleyecektir. “Şu anda kistte ne tür genlerin açıldığını anlamak istiyoruz. Çünkü bunların yenilenme ve ölümden kaçma yeteneği ile ilgili genler olduğunu düşünüyoruz.” <img class="alignnone wp-image-45881" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-3-3-300x263.jpg" alt="" width="869" height="762" /> <strong>İnsanlar bir denizanası gibi ölümsüz olabilir mi?</strong> Denizanasının sonsuz yaşama nasıl ulaştığını okuduktan sonra muhtemelen ciddi önem arz eden bir soru soruyorsunuz: İnsanlarda ölümsüz olabilir mi? Ne yazık ki ölümsüz denizanası istediği zaman <strong>Benjamin Button </strong>gibi yaşasa da, insanlar bu farklılaşma düzeyinde ustalaşmaktan çok uzaktalar. Fakat bu denizanalarında neler olduğunu incelemenin, bize genlerinin hücreleri nasıl değiştirdiğini ve bu değişen hücrelerin başkalarıyla nasıl bütünleştiğini anlatacağını umuyoruz. Bu, hücresel rejenerasyonu ve doku rejenerasyonunu anlamanın temelidir.” “Yaşlanma nedenlerimizin çoğu hala çok gizemli. Ama bu çok basit sistemle bu çok basit hayvana bakarak bazı genleri takip edebilir ve nasıl davrandıklarını görebiliriz.” diye açıklıyor, Dr. Miglietta. Ancak bilim adamları, bu hayvanın ölümsüzlüğünün şifresini kırabilirse, hayatın yasalarını tamamen değiştirebilirler ve belki de insana ölümsüzlük kapısı açılabilir. <strong>Siz ne dersiniz? Ölümsüz olmak İster miydiniz?</strong>
Sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada batıl inançları olan insanlar vardır. Asla inanmam diyen bir kişi bile çok eskilere dayanan bu inanç sisteminde, bazen tahtaya vururken, bazen de merdiven altından geçmek istemediği haliyle bulur kendini. Batıl inançlar, çoğu zaman kültürün parçasıdır ve dünyanın her yerinde görülebilir, değişiklik gösterse bile ,hemen hemen her kültürde vardır. Bu inanışlar çoğunlukla mitlere, büyülere, efsanelere, geleneklere ve hikayelere dayanır. Çoğu batıl inancın kesin kökeni bilinmemektedir, genellikle yerel folklor veya dinden türemiştir. Dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye'de de günlük hayatta birçok batıl inanç vardır. Bazıları uğurlu, bazıları uğursuz sayılır. İşte dünyadan ve Türkiye'den ilginç batıl inançları sizin için derledim. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220831_202108-800x451.jpg" alt="" width="662" height="373" /> <strong>TÜRKİYE: Geceleri sakız çiğnemek. </strong> Türk efsanesi ve batıl inancına göre, geceleri sakız çiğnemek, ölü eti çiğnemek gibidir. Bu marazi batıl inancın kökeni tam olarak belirsizdir. Eskiden daha fazla, bilinen ve uygulanan bir inanç olsa da bugünde hala buna uyanlar vardır. <strong>İNGİLTERE: Ayın ilk gününde 'tavşan' kelimesini söylemek.</strong> Efsaneye göre, ayın ilk gününde söyleyeceğiniz ilk şey "tavşan tavşanı" ise, geri kalanı için şansınız bol olur. Eğer, sabah sihirli kelimeleri söylemeyi unutursanız, o gece yatmadan hemen önce "tibbar tibbar" (tavşan ters) diyebilirsiniz. Bunun da şans getireceğine inanıyorlar. <strong>BREZİLYA: Cüzdanınızı veya çantanızı yerde bırakmak.</strong> Brezilya'da cüzdanınızı veya çantanızı yere koymanın parasal olarak kötü şans getireceğine inanılır. Bu batıl inanç, Filipinler ve diğer Güney Amerika ülkelerinde de popülerdir. Benzer şekilde, Çin'deki insanlar, servete değer vermemeye karşı uyarmak için yaygın olarak "yerdeki bir kese kapıdaki paradır" anlamına gelen ifadeyi kullanırlar. Yere - en düşük nokta - para koymanın dikkatsiz veya saygısız görünebileceği fikrinden kaynaklanabilir. <strong>SIRBİSTAN: Birinin arkasından su dökmek</strong> Birinin arkasına su dökmenin onlara iyi şans getireceğine inanmak yaygın bir Sırp batıl inancıdır. İnsanlar genellikle bir seyahate veya iş görüşmesine gitmek üzere olan sevdiklerinin arkasına şans dilemek için biraz su dökerler. Akışkanlığı ve hareketi temsil ettiği için su dökmenin şanslı olduğu düşünülmektedir . <strong>PORTEKİZ: Geriye doğru yürümek</strong> Portekiz'de geriye doğru yürümek çok şanssızlık olarak kabul edilir çünkü iddiaya göre böyle yapmak şeytanın nerede olduğunuzu ve nereye gittiğinizi bilmesini sağlar. <strong>ALMANYA: Su ile kadeh kaldırmak</strong> Geleneğin kökleri antik Yunanistan'a kadar uzanmasına rağmen, bir bardak suyla kadeh kaldırmanın kötü şans ve hatta ölüm getirdiğine dair batıl inanç Almanya'da yaygın olarak kabul edilmektedir. Yunan mitolojisine göre, ölülerin ruhları genellikle unutkanlık tanrıçası olarak adlandırılan Lethe nehrinden içerdi. Nehirden su içtikten sonra, ruhlar yeraltı dünyasına girmeden önce Dünya'daki hayatlarını unuturlardı. <strong>JAPONYA: Bir mezarlıkta başparmakları avuç içine saklamak</strong> Japonya'da, insanlara mezarlıklardan geçerken genellikle başparmaklarını avuçlarının içine saklaması söylenir. Bunun hikayesi ise; Japonca'da "başparmak" kelimesi doğrudan "ebeveyn parmak" anlamına gelir. Efsane, "ebeveyn parmağınızı" saklamanın ebeveynlerinizi ölümden koruyacağı inancına dayanır. <strong>İSVEÇ: 'K' veya 'A' ile işaretlenmiş rögar kapakları</strong> Rögar kapaklarına fazla dikkat etmeyebilirsiniz, ancak İsveç'te bazı insanlar üzerlerindeki sembollerin iyi ya da kötü şans getirebileceğine inanıyor. Efsaneye göre, "K" ile işaretlenmiş bir rögar kapağına basmak iyi şanstır çünkü İsveççe aşk kelimesini temsil eder. Bununla birlikte, "A" ile işaretlenmiş bir kapağın üzerine basmanın kötü şans getirdiğine inanılıyor çünkü bu İsveççe kalp kırıklığı anlamına geliyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220831_202123-800x437.jpg" alt="" width="662" height="362" /> <strong>ÇİN: Dört numara</strong>. Çin'de bazı insanlar, dört kelimesini telaffuz etmekten kaçınıyorlar. Bunun hikayesi ise, dört kelimesinin söylenişi, ölüm kelimesine benzediği için, kötü şans getireceğine inanılıyor. <strong>RUSYA: Sarı çiçekler</strong> Hediye olarak çiçek vermek tüm dünyada popüler bir gelenek olsa da Rusya'da belirli çiçeklerin ardındaki sembolik anlamı akılda tutmak önemlidir. Rusya'daki birçok insan sarı çiçeklerin ayrılık, sadakatsizlik veya ölümü sembolize ettiğine inanıyor , bu yüzden, birine çiçek verirken sarı olmamasına özen gösteriyor. Siz de eğer Rus bir kişiye çiçek alacaksanız, bunu aklınızda bulundurmanız iyi olacaktır. <strong>MISIR: Hiçbir şeyi kesmeden makas açıp kapatmak</strong> Mısır'da ki batıl inanışlardan birisi, gerçekten bir şey kesmiyorsanız, makası açıp kapatmak uğursuzluk sayılır. Aynı şekilde makası açık bırakmanın da uğursuzluk getirdiği söylenir. Sonuç olarak, Mısır'daysanız makas konusunda dikkatli olsanız iyi olur. <strong>İSPANYA: Yılbaşında üzüm yemek</strong> İspanyollar, diğer tüm ülkelerde ki gibi, yeni yıla geri sayıp şampanya patlatmak yerine, geleneksel olarak gece yarısı 12 tane üzüm yerler. 12 üzüm, yılın 12 ayını temsil eder ve İspanyol geleneği yeni yılda, bunun iyi şans getireceğine inanır. <strong>ABD: Şanslı demir paralar </strong> Yerde bir demir para bulmak, özellikle de baş yukarı ise, ABD'de iyi şans işareti olarak kabul edilir . İnsanlar genellikle "bir kuruş bul, onu al ve tüm gün boyunca şansın yaver gider" deyişini kullanırlar. <strong>Bunların dışında yaygın olarak bilinen bazı batıl inançlar;</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220831_202234-800x299.jpg" alt="" width="662" height="247" /></strong> <strong>Bu hurafelerin uğursuzluk getirdiğine veya kötü şeylerin olacağına inanılır:</strong> <ul> <li>13 numara</li> <li>Yolunuzu kesen kara kedi</li> <li>Merdiven altında yürümek</li> <li>Evde veya içeride şemsiye açmak</li> <li>Aynanın kırılması</li> <li>Gece aynaya bakmak</li> <li>Keskin bir nesneyi (bıçak, makas vb.) başkasına elle vermek</li> <li>Ayakkabı veya terliğin ters çevrili olarak kalması</li> <li>Geceleri tırnak kesmek</li> <li>Balık tutarken yakaladığınız balıkları sayarsanız o ana kadar eskisi kadar balık tutamazsınız.</li> <li>Kayan bir yıldız görürseniz biri ölmüş demektir.</li> <li>İki dini bayram arasındaki aylarda evlenilmez.</li> </ul> <strong>İyi şans getireceğine veya iyi şeylerin olacağına inanılan batıl inançlar</strong> <ul> <li>Nazar boncuğu</li> <li>Tavşan ayağı</li> <li>At nalı</li> <li>Bebeğin ayakkabısını arabaya asmak</li> <li>Dört yapraklı yonca</li> <li>Bir uğur böceği bulursanız, onu avucunuzun içine koyun ve uçup gidene kadar ona şarkı söyleyin.</li> <li>Zeytin dalı barış içindir.</li> <li>Beyaz güvercin barış içindir.</li> <li>Yataktan sağ taraftan kalkmak.</li> <li>Aynı adı taşıyan iki arkadaşın arasına girip dilek tutmak.</li> <li>Nisan yağmurları toplayıp içmek şifa verir.</li> <li>Bebeğinizin göbek bağını iyi bir üniversitenin bahçesine gömerek, çocuğunuzun gelecekte o üniversitede okuyacağına inanmak.</li> <li>Evlilik sırasında gelin damadın ayağına basarsa evde o hükmeder veya damat gelinin ayağına basarsa o hükmeder.</li> <li>Biri öldüğünde evin önüne bir çift ayakkabı veya terlik konur.</li> <li>Kulağınız çınlıyorsa, biri sizden bahsediyordur.</li> <li>Kaderimiz alnımıza yazılmıştır.</li> <li>Bir şeyi 40 defa tekrar etsen o şey olur.</li> <li>Tahtaya 3 kere vurmak kötü şerleri uzaklaştıracak veya sizi kötü şeylerden koruyacaktır.</li> <li>Gökkuşağının sonunda bir çömlek altın var.</li> <li>Bir erkek gökkuşağının altından geçerse kız olur, bir kız altından geçerse erkek olur.</li> <li>Doğum günü pastanızdaki tüm mumları bir nefeste üflerseniz, tüm dilekleriniz gerçekleşir.</li> <li>Sol avucunuz kaşınırsa para harcarsınız, sağ avucunuz kaşınırsa para alırsınız.</li> <li>Ayağınızın altı kaşınıyorsa yolculuk yaparsınız.</li> </ul> Bazı batıl inançlar, tüm dünyada hemen hemen var ve aynı anlamlara gelmektedir. Sizin batıl inançlarınız var mı?
Kilo vermek için insanların denediği birçok diyet var. Son zamanlarda ise aralıklı oruç (intermittent fasting) yöntemi, daha fazla kişi tarafından tercih edilir hale geldi. Bu yöntemi çekici hale getiren etkenleri ve sağlıklı olup olmadığını sizler için araştırdım. Keyifli okumalar. Dini veya kültürel nedenlerle oruç tutmayı biliyoruz. Fakat artık yeni bir popüler konumuz var, aralıklı açlık ya da aralıklı oruç. Çevrenizde mutlaka siz de fark etmişsinizdir. Özellikle, ünlüler ve fenomenler tarafından, trend haline getirilen, kilo vermek için günün belirli zamanlarında yiyecek ya da içecek tüketip, diğer saatlerde oruç tutanlar yani aç kalanları. Bazıları da sağlık için, kalp ve damar hastalıklarında özellikle diyet yapmak için böyle beslenmeyi seçerler. Tabii bir kısım insan için de bu bir hayat tarzı ve felsefe haline gelmiş. Bir dünya görüşü oluşturduğu için yoga ile birlikte bu tür bir beslenmeyi tercih ediyorlar. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220830_173746-1-800x450.jpg" alt="" width="817" height="459" /> <h3><strong>Peki ama nedir bu aralıklı oruç ya da aralıklı açlık; gerçekten belirtildiği kadar sağlıklı mı?</strong></h3> Aralıklı oruç yani intermittent fasting, diyet yapan kişinin oruç tutması genellikle sadece su veya kalorisiz içeceklerin tüketilmesi anlamına gelir ve oruç tutmama dönemleri arasında geçiş yapılan, bir kalori kısıtlaması diyetinin adıdır. Bu oruç şekli 2000' lerin başında popülerlik kazanmaya başlamıştır ve 1800' lerin başındaki tam açlık oruç yöntemlerinden çok daha iyi bir seçenek olarak görüldü. Aralıklı oruçta, çoğu kilo verme diyetinin aksine, yemek planları, yemek listeleri, yemek tarifleri, kalori sayımı veya benzer özellikler yoktur. Bunun yerine zaman dilimlerine dayanan bir tüketim şekli vardır. Aralıklı açlığın yaygın bir biçimi, 24 saatlik açlığın ardından 24 saatlik beslenmenin takip edildiği iki günlük bir döngü vardır. Bu model günaşırı oruç , diğeri her gün oruç veya her gün beslenme olarak bilinir. İntermittent fasting diyetleri, her gün 20 saat açlık ve 4 dört öğün beslenme veya 19 saat açlık ve 5 saat beslenme gibi bir oruç dönemi ve bir beslenme süresine bölünerek yapılır. <h3><strong>En popüler aralıklı oruç şekilleri:</strong></h3> <strong>16-8</strong> diyetinde günün 16 saati oruç tutmak, yani hiçbir şey yememek gerekiyor. Yemek yenebilen 8 saatlik aralık için genelde öğlen 12 ile akşam 8 arası tercih ediliyor. <strong>5-2</strong> diyetinde haftanın arka arkaya olmayan iki günü, günlük alınması gereken kalorinin sadece yüzde 25'i alınıyor. <strong>24 saatlik</strong> oruçta da haftanın ya da ihtiyaca göre sadece ayın bir günü hiçbir şey yenmiyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220830_173656-1-800x443.jpg" alt="" width="830" height="460" /> <h3><strong>Kökenler</strong></h3> <strong>Oruç tutmanın tarihi , 5. yüzyıla kadar “tıbbın babası” Hipokrat'a kadar izlenebilir. Hipokrat, o dönemde belirli sağlık koşullarına sahip insanlara, bazı gıdalardan kaçınma ve bazen aç kalma önerilerinde bulunuyordu.</strong> Bir diyet rejimi olarak aralıklı oruç, 1940' larda hayvanlar (çoğu durumda fareler) üzerinde yapılan laboratuvar deneylerinden kaynaklanmış gibi görünüyor ve araştırmacılar, aralıklı oruç şeklindeki kalori kısıtlamasının, hayvanların yaşam sürelerini uzattığını keşfediyor. Yetersiz beslenme olmadan, kalori kısıtlamasının maya, balık ve köpek gibi farklı türlerin yanı sıra fareler gibi ortalama bir yaşam süresi olan hayvanların da yaşamını uzattığı gösterilmiştir ancak insan ömrünün uzunluğu nedeniyle insanlar üzerindeki etkileri henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Aralıklı oruç, öncelikle erkek vücut geliştiriciler ve gelişmiş ülkelerdeki sporcular tarafından uygulanmış. Bu da onun çeşitli türlerdeki gıda rejimleriyle karıştırılmasını sağlamış gibi görünüyor. Besin döngüsü olarak uygulanan aralıklı oruç, bazı ağırlık eğitmenleri tarafından antrenman programının aşamasına göre diyetteki yağ ve karbonhidrat oranlarını tersine çevirmeye yönelik uygulamayı ifade eder - genellikle antrenman günlerinde yüksek karbonhidrat/ düşük yağ ve dinlenme günlerinde düşük karbonhidrat/ yüksek yağ gibi bir diyet uygulamışlar. <h3><strong>Çalışmalar</strong></h3> 1980' lerde ve 1990' larda ABD'de yapılan araştırmalar, sigarayı azaltmanın kalp hastalığı riski üzerindeki etkilerini inceliyordu. İlginç bir şekilde bazı kişilerde riskler diğer insanlara göre daha azalmış gibi görünüyordu. Araştırmacılar, bu kişileri ve nedenini araştırmaya başladılar. İşte o zaman oruçla olası bir bağlantı buldular. Sigara içmenin ötesinde, araştırmacılar özellikle oruç tutan insanlara bakmaya başladı. 2000' li yılların başında, rutin oruç tuttuğunu (dini nedenlerle olsun ya da olmasın) bildiren kişilerin, kalp hastalığı riskinin daha düşük olduğunu buldular. Ayrıca oruç tuttuğunu bildirenlerin kan şekeri seviyeleri, vücut kitle indeksleri ve diyabet riski daha düşüktü. International Food Information Council Foundation (Uluslararası Gıda Enformasyonu Konseyi Kurumu) araştırmasına göre, geçen yılın en popüler diyeti "aralıklı oruç" diyeti oldu. <h3><strong>Aralıklı oruç / açlık faydaları</strong></h3> <ul> <li>Yağ yakmanıza ve kilo vermenize yardımcı olabilir</li> <li>Tip 2 diyabet riskini azaltmaya yardımcı olabilir</li> <li>Vücuttaki stresi ve iltihabı azaltabilir</li> <li>Kalp ve Beyin sağlığı</li> <li>Kanseri önlemeye yardımcı olduğuna inanılıyor</li> <li>Uzun Ömrü Artırabilir</li> </ul> <h3><strong>Riskler</strong></h3> Bazı kişiler ideal kilolarına bu yöntemle kavuştuklarını belirtseler de bir kısım kişiler tarafından da belli riskleri olduğu savunuluyor. Aralıklı oruç yöntemlerinden bazıları tavsiye edilmiyor. Bazı günler, tüm gün oruç tutmak aşırı açlığa sebep oluyor ve bu sebeple pratik bir uygulama olarak görülmüyor. Tekrarlanan oruç, besin eksikliklerine neden olabilir. İnsanlar, özellikle de kadınlar, oruç dönemlerinde kendilerini yorgun hissedebilirler. Bazı kişilerde de kas zayıflığı veya kronik baş ağrıları oluşuyor. Aralıklı açlık ile ilgilenen herkes, herhangi bir komplikasyondan kaçınmak için önce doktorlarına danışmalıdır. <h3><strong>Aşağıdaki koşullara sahip kişiler aralıklı oruç tutmaktan kaçınmalıdır</strong>:</h3> <ul> <li>Diyabet</li> <li>Sağlıksız kendini kısıtlamayı içeren yeme bozuklukları (anoreksiya veya bulimia nevroza)</li> <li>Gıda alımı gerektiren ilaçların kullanımı</li> <li> Ergenlerde olduğu gibi aktif büyüme aşaması</li> <li>Hamilelik, emzirme</li> </ul> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220830_173612-2.jpg" alt="" width="774" height="527" /> <h3><strong>Sonuç olarak</strong></h3> Hayvan çalışmalarında, kalori kısıtlamasının belirli yararları gösterilmiş olsa da insanlarda aralıklı açlığın benzer yararları gözlenmemiştir. Aralıklı orucun kilo verme miktarı, biyolojik değişiklikler, uyum oranları ve iştah azalması açısından diğer kilo verme yöntemlerinden üstün olup olmadığı açık değildir. Günde bir veya iki öğün yemek yiyen veya uzun süre yemek yemeyen bazı kişiler bu tür rejime daha iyi uyum gösterebilir. Öte yandan bazı çalışmalarda, gün aşırı oruç tutmanın Alzheimer, Parkinson ve felçli hayvan modellerinde, beyin nöronlarını koruduğunu ve beyindeki oksidatif stresi azalttığını gösteriyor. Ek olarak, geceleri aşırı yemek yemeye veya atıştırmaya meyilli kişiler, özellikle geç yemek yemek reflü veya uyku bozukluğu gibi hoş olmayan yan etkilere yol açıyorsa, yemek yeme süresinin kesilmesinden ve açlık döneminden yararlanabilir . Siz veya çevrenizde bu tür bir diyet programı uygulayan var mı? Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
<strong>Uzun zaman önce ölmüş insanlardan ve hayvanlardan alınan dişler, geçmişte salgın oluşturan virüslerin, günümüzdeki evrimlerini ve modern patojenlerin tarihini ifşa ediyor.</strong> İlk antik çağ döneminde yaşayan insanlara ait Herpes, yani bildiğimiz uçuk virüsünün genomları, virüsün Bronz Çağı'ndan Avrupa'ya göçlerle ve muhtemelen öpüşmenin ortaya çıkmasıyla yaygınlaştığını gösteriyor . Herpes virüsü HSV-1, çok bilinen ismiyle uçuk virüsü, hepimizin, dudak ya da çene gibi bölgelerimizde zaman zaman atak geçirerek aktif olan ve kötü görünüm veren bir rahatsızlıktır. Her insan hayatının belirli döneminde buna maruz kalmıştır. Herpes, yakın temas, öpüşme yoluyla bulaşan ve bir kez bulaştığında artık hep taşınan, kişinin sinir sisteminde sürekli dolaşan ve stres gibi bağışıklık düşüklüğüne neden olan dönemlerde ise aktif olan ve hastalığa neden olan bir virüstür. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220829_143222.jpg" alt="" width="649" height="540" /> Son araştırmalar, bugün bildiğimiz yüz uçuklarının arkasındaki HSV-1 virüsünün, yaklaşık beş bin yıl önce, Avrasya'nın bozkır otlaklarından Avrupa'ya yapılan büyük Tunç Çağı göçlerinin ve buna bağlı nüfus patlamalarının ardından bulaştığını ve yayıldığını gösteriyor. Belki o dönemde bunla ilgili bir salgın bile söz konusu olmuş olabilir. Herpes, milyonlarca yıl öncesine uzanan bir geçmişe sahiptir ve virüsün formları, yarasalardan mercanlara kadar türleri enfekte eder. Bununla birlikte, insanlar arasındaki çağdaş yaygınlığına rağmen, bilim adamları, HSV-1'in eski örneklerini bulmanın şaşırtıcı derecede zor olduğunu söylüyorlar. Yaygın olarak dudak yaralarına neden olan ve şu anda dünya çapında yaklaşık 3,7 milyar insanı enfekte eden Herpes virüsünün eski genomları, Cambridge Üniversitesi liderliğindeki uluslararası bir bilim adamları ekibi tarafından ilk kez sıralandı. <strong>Öpüşmenin Virüsün Yayılımına Etkisi </strong> Science Advances dergisinde yayınlanan çalışmanın yazarları, antik DNA'da tespit edilen yüzdeki uçukların Neolitik gelişiminin, doğudan ithal edilen yeni bir kültürel uygulamanın ortaya çıkışıyla çakışmış olabileceğini söylüyor: romantik ve cinsel öpüşme. Hepimiz, COVID-19'un haftalar ve aylar boyunca hızlı bir oranda mutasyona uğramasını izledik. Her ay neredeyse ,yeni bir türü çıktı. Herpes gibi bir virüsün ise, mezarlarda yapılan inceleme çalışmalarında, çok daha büyük bir zaman ölçeğinde evrimleşmiş ve dönüşmüş olduğunu görüyoruz. <strong>Yapılan Çalışmalar</strong> Cambridge Genetik Bölümü'nden kıdemli yazar Dr. Charlotte Houldcroft, "Yüz uçukları ev sahibinde ömür boyu saklanır ve yalnızca oral temas yoluyla bulaşır, bu nedenle mutasyonlar yüzyıllar ve bin yıl boyunca yavaş yavaş meydana gelir" dedi. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220829_141739.jpg" alt="" width="419" height="540" /> "Bunun gibi DNA virüslerinin nasıl evrimleştiğini anlamak için derin zamanlı araştırmalar yapmamız gerekiyor. Daha önce, Herpes için genetik veriler sadece 1925'e kadar uzanıyordu." Ekip, bin yıllık bir süreye yayılan dört bireyin kalıntılarındaki uçukları avlamayı ve diş köklerinden viral DNA çıkarmayı başardı. Herpes sıklıkla ağız enfeksiyonlarıyla alevlenir: Eski kadavralardan en az ikisinde diş eti hastalığı vardı ve üçüncüsü tütün içiyordu. En eski örnek, Rusya'nın Ural Dağı bölgesinde kazılan ve yaklaşık 1.500 yıl önce Demir Çağı'nın sonlarına tarihlenen yetişkin bir erkekten geldi. İkinci örnek Cambridge, İngiltere'de yereldi. Biri, şehrin birkaç mil güneyindeki erken dönem Anglo -Sakson mezarlığından, MS 6-7 . yüzyıllardan kalma bir kadın. Diğeri, 14. yüzyılın sonlarından kalma, korkunç diş apseleri geçirmiş olan Cambridge'deki yardım hastanesinin arazisine gömülmüş genç bir yetişkin erkek . Son örnek, Hollanda'da kazı yapılan genç bir yetişkin erkekten geldi: Ateşli bir kil pipo içicisi, büyük olasılıkla 1672'de Ren kıyısındaki köyüne bir Fransız saldırısında katledildi. UCL Genetics'ten yardımcı yazar Dr Lucy van Dorp, "Eski bir DNA'yı 20. yüzyıldan kalma uçuk örnekleriyle karşılaştırarak, farklılıkları analiz edebildik ve mutasyon oranını ve dolayısıyla virüs evrimi için bir zaman çizelgesini tahmin edebildik" dedi. Estonya'daki Tartu Üniversitesi'nde arkeomoleküler biyolog olan Christiana Scheib, dişten alınan DNA ile ilgili bu ve diğer çalışmaların, hastalıklarla ortak tarihimize dair şaşırtıcı iç görülere yol açtığını söylüyor. “Bugün sahip olduğumuz tüm patojenler bir zamanlar yeni enfeksiyonlardı” diyor. "Bu geçmiş deneyimleri anlayabilmemiz ve gelecek nesilleri salgın hastalıklardan koruyabilmemiz için eski DNA'ları incelemek önemlidir." "<strong>Biyolojik molekülleri bozulmadan koruma yetenekleri nedeniyle dişler, antik DNA için hazine sandıklarıdır."</strong> Dişlerin patojen DNA'sı için önbellek olduğunun farkına varılmasının, eski hastalıklarla ilgili araştırmaları "daha önce erişebileceğimizden tamamen farklı bir tür bilgiye" açtığını söylüyor. Yaklaşık beş bin yıl önce bir uçuk türünün diğerlerini geçmesine izin veren bir şey oldu, muhtemelen bulaşmalarda bir artış, bir salgın ki bu da öpüşmeyle bağlantılı olabilir. Araştırmacılar, öpüşmenin bilinen en eski kaydının Güney Asya'dan bir Tunç Çağı el yazması olduğuna dikkat çekiyor ve insan kültürlerinde evrensel olmaktan uzak olan geleneğin Avrasya'dan Avrupa'ya göçlerle batıya doğru seyahat etmiş olabileceğini öne sürüyorlar. Aslına bakılırsa, yüzyıllar sonra, Roma İmparatoru Tiberius, resmi törenlerde öpüşmeyi yasaklamaya çalışmış, belki buda uçukla ilgili olabilecek, hastalığın ve salgının yayılmasını engellemeye yönelik yapılan bir karar olabilir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220829_142011.jpg" alt="" width="498" height="540" /> Bununla birlikte, tarih öncesi insanların çoğu için, HSV-1 iletimi "dikey" olurdu: Enfekte anneden yeni doğan çocuğa geçerdi, oysa burada "yatay" bir yayılım olarak herkeste görülüyor. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre, 50 yaşın altındaki küresel nüfusun üçte ikisi artık HSV-1 taşıyor. Çoğumuz için, ara sıra ortaya çıkan dudak yaraları utanç verici ve rahatsız edicidir, ancak diğer rahatsızlıklarla birlikte - örneğin sepsis ve hatta COVID-19 - virüsü ile ölümcül olabilir. 2018'de Birleşik Krallık'ta iki kadın sezaryenle doğumdan sonra HSV-1 enfeksiyonundan öldü. Houldcroft, "Çalışmalar derinlestikce, yalnızca yüzlerce hatta binlerce yıllık genetik örnekler, herpes ve maymun çiçeği gibi DNA virüslerinin yanı sıra kendi bağışıklık sistemlerimizin birbirine nasıl uyum sağladığını anlamamıza izin verecek" dedi. Bu alanın gelişiminin en başındayız. Bunlar oldukça heyecan verici gelişmeler. Geçmiş DNA'ları ve bunun en önemli unsuru dişleri incelemek, bize ortak bir salgın ve hastalık penceresi açacaktır. Yani geçmiş, virüs ve patojenleri incelemek, bize bugün ve gelecekte hangi salgınlar olabileceğini bulmamızı sağlayacak ipuçları verebilir. Bu da bilim anlamında devrim demektir. Sizce de çok heyecan verici değil mi?
<strong>Oldukça ucuz, inşaat ve yalıtım malzemelerinde kullanılan bir ürün olan asbestin, eğer binanız 2000 yılından sonra yapılmamışsa, muhtemelen sizin de binanızda kullanılan, maalesef soluyunca tehlikeli sonuçları olan bir malzeme olduğunu biliyor muydunuz?</strong> Asbest, ısıya ve korozyona dayanıklı doğal bir mineral üründür. Toprakta doğal olarak bulunan liflerden oluşan altı mineraldir. Bu mineraller birçok nedenden dolayı inşaat ve imalatta kullanılmıştır. Asbest lifleri esnektir ve ısıya, yangına, kimyasallara ve elektriğe karşı dayanıklıdır. Asbest mineralleri, bükülüp dokunabilecek kadar güçlü ve esnek olan ve ısıya dayanıklı olan ayrılabilir liflere sahiptir. Bu özelliklerinden dolayı asbest, çoğunlukla inşaat malzemelerinde (çatı kiremitleri, tavan ve yer karoları, kağıt ürünleri ve asbestli çimento ürünleri), sürtünme ürünlerinde (otomobil debriyaj, fren ve şanzıman parçaları) çok çeşitli imal edilen mallar için kullanılmıştır.), ısıya dayanıklı kumaşlar, ambalajlar, contalar ve kaplamalar. Bazı vermikülit veya talk ürünleri asbest içerebilir. <img class="aligncenter wp-image-43391 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/asbest_388.jpg" alt="" width="900" height="540" /> <strong>Asbest neden bir sağlık tehlikesidir? Kanserle ilişkisi nedir?</strong> Asbest lifleri gözle görülemeyecek kadar küçüktür. Bu küçük lifler bozulduğunda havada yüzer ve solunabilir. Asbest, uzun zamandır insanlar için bir sağlık tehdidi olarak kabul edilmektedir, çünkü lifleri solunabilir ve akciğerlerden atılması zordur. Asbest akciğerlere solunduğunda sağlık sorunlarına neden olabilir. Sürekli maruz kalma, akciğerlerde kalan lif miktarını artırır. Zamanla akciğer dokusuna gömülü olan lifler, plevral efüzyonlar (göğüs duvarı ile akciğerler arasında sıvı birikmesi), asbestoz, akciğer kanseri veya mezotelyoma gibi akciğer hastalıklarına neden olabilir. <strong>Bebek pudralarında absest tehlikesi</strong> Talk minerali, bebek pudrası, kozmetik, ilaç sanayi gibi pek çok alanda kullanılıyor. Saf talk güvenli bir doğal mineral olarak kabul ediliyor. Ancak asıl tehlike asbest ile karıştığında başlıyor. Bebekliğinde asbestle karıştırılmış bebek pudraları kullanılan kadınlarda, ilerleyen yıllarda yumurtalık kanseri ve kısırlık gibi rahatsızlıklar ortaya çıkabiliyor. Asbest Söküm Uzmanları Derneği (ASUD), bebek pudralarının asbest içerip içermediğine dair bir araştırma yaptı. Araştırmada, 21 pudra numunesi analiz edildi, 5’inde tremolit asbeste rastlandı, 16 numune ise temiz çıktı. Araştırmaya göre, her 4 bebek pudrasından 1’i asbest içeriyor. <strong>Bir insan asbeste başka nasıl maruz kalır?</strong> Hepimiz soluduğumuz havada düşük seviyelerde asbeste maruz kalıyoruz ve seviyeler genellikle şehirlerde ve endüstriyel alanlarda en yüksek seviyede. Asbest yapan, kullanan veya rahatsız eden endüstrilerde çalışan veya asbest madenciliği ile uğraşan kişiler yüksek düzeyde asbeste maruz kalabilirler. Asbest lifleri, ürün kullanımı, yıkım çalışmaları, bina veya ev bakımı, onarımı ve yeniden yapılanma sırasında asbest içeren malzemenin bozulmasıyla havaya salınabilir. Genel olarak, asbest içeren malzeme bir şekilde partikülleri ve lifleri havaya salacak şekilde bozulduğunda maruziyet meydana gelebilir. <strong>Peki ya içme suyu? </strong> İçme suyu ayrıca doğal kaynaklardan veya asbest içeren çimento borularından gelen asbest içerebilir. <strong>Birini asbeste maruz kalma riskine sokan bazı meslekler nelerdir?</strong> • Oto mekaniği • Duvar ustaları • Yıkım işçileri • İnşaat işçileri • Alçıpan ustaları • Fırın işçileri • İzolatörler • Demir işçileri ve sac işçileri • Çatı ustaları • Tesisatçılar • Buhar tesisatçıları • Kiremit üreticileri Asbest; geçmişte ve günümüzde hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar ucuz, hafif, bol bulunan, yüksek sıcaklığa karşı dayanımlı, elektrik, sürtünme ve kimyasallara karşı mukavemetli, diğer bazı malzemelerin niteliğini geliştiren yapıda olması ile farklı şekillerde ve ürünlerin içeriğinde kullanılabilmesiyle çok tercih edilen ve çok fazla kullanılan bir malzemedir. Problem, asbest liflerinin dağılmasıyla birlikte insan vücudunda hastalıklara sebep olmasıdır. <img class="aligncenter wp-image-43392 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/asbest-analizi-2.jpg" alt="" width="810" height="540" /> <strong>Asbest maruziyetinin belirtileri nelerdir?</strong> Asbeste maruz kaldıktan yıllar sonrasına kadar herhangi bir semptom fark etmeyebilirsiniz. Genel olarak, aşağıdaki gibi işaretler getirebilir: • Yeterince hava alamıyormuş gibi hissetmek • Hırıltı veya ses kısıklığı • Yavaş yavaş kötüleşen kalıcı bir öksürük • Kan tükürme • Göğsünüzde ağrı veya sıkışma • Yutma güçlüğü • Boynunuzda veya yüzünüzde şişme • İştah kaybı • Kilo kaybı • Yorgunluk • Anemi Bunlar ayrıca diğer birçok durumun belirtileri olabilir. Bu nedenle, size neler olduğunu öğrenebilmeleri için doktorunuza kontrol ettirin. Bir noktada asbeste maruz kaldığınızı düşünüyorsanız, belirtileriniz olup olmadığına bakılmaksızın doktorunuzla bu konuda konuşun. <strong>Nasıl önlem almalı?</strong> Yapılarınızdaki asbestli malzemenin hasar ve bozulma durumu periyodik olarak denetlenmelidir. Hangi tipteki malzemenin nasıl uzaklaştırılması ve bertaraf edilmesi gerektiği için bu konu ile ilgilenen bir uzmana başvurmak gereklidir ya da evinizde tadilat yaptıracağınız zaman mutlaka, bu işlerle ilgili yardım almak gereklidir. Aksi takdirde, ortalığa yayılacak ve gözle görülmeyen fakat soluma ile akciğer kanserine bile nesne olan zararlı maddeler yayılmış olacaktır. Aslında etiket okuma alışkanlığı, yiyecekten, giyeceğe ve bu tür yapı malzemelerine kadar her türden ürün için oldukça önemli ve alışkanlık haline getirilmelidir.
Her bireyin, hayatta yaşadığı zorluklar ve bunlarla baş etme yöntemleri farklıdır. Bazı kişilerin, çok kolay atlattığı bir olayı, bir diğeri, anksiyete geçirecek kadar içsellestirmiş olabilir. Çünkü herkesin kırılganlık seviyesi farklı farklıdır. Birde, sakin ve iyi, hayatında her şey yolundaymış gibi görünen, fakat gerçekte ise çeşitli yaşam sorunları nedeniyle bunalımda olan kişiler vardır. İşte bu ördek sendromu olarak bilinir. "Kadın, çocuklarının kirli elbiselerini değiştirirken söylendi. Bıktım hepinizden, temizle, yatır, yedir. Sonra odasına geçip hazırlandı. Hafif bir makyaj yaptı. Odadan çıktığında, kocası uzanmış televizyon izliyordu. Hadi, dedi, ya bu kadar olmaz, kalk üzerine bir şeyler giy birazdan misafirler gelecek. Adam kadına söylendi. Aslında evliliklerinde çok büyük bir krizi, henüz atlatmış değillerdi. Çok geçmeden kapı çaldı, misafirler geldi. Ve biz sosyal medyada gezinirken, bir kare düştü timelime'mıza. Kadın, adamla sarılmış, önde çocukları doğum günü mumlarına üflüyor. Yanlarında muhteşem gülümsemeleri ile dostları. Kadın altına, canım kocam ve çocuklarım. Bu yılda sağlıkla, huzurla. Sizinle çok mutluyum. Yazdı. Bunu gören, kadın ise kendi haline baktı. Yan koltukta uzanmış kocasına baktı, en son kendine ne zaman çiçek aldığını düşündü. Evden dışarı çıkamıyor bile çocukların koşturmasından. Kendine en son ne zaman vakit ayırabildiğini düşündü. Bir ben böyleyim, diyerek iç çekti ve mutsuzluğu ve kendine olan öfkesi katlandı." Size de tanıdık geldi mi bu olay. Aslında, bunları hissetmekte yalnız değilsiniz. Birçok kişi hissediyor bunları. İşte bunu anlamanız için bu yazı. Keyifli okumalar. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220825_003458.jpg" alt="" width="653" height="656" /> Ördek sendromu, ilk olarak Stanford Üniversitesinin kendi öğrencileri için bulduğu bir terimdir. Popüler bir fenomeni açıklamak için kullanılan bir terminoloji. Çünkü öğrencilerin çoğunluğu çok seçilmiş öğrenciler. İlk yıl, Stanford öğrencileri genellikle kendilerini ördek olarak gösterirler. Ayakları suyun altında hızla yüzerken, su sakin görünür. Arkalarında büyük bir mücadele verirken çok sessiz görünmeye çalışırlar. Şimdilerde ise aynı üniversite tarafından, özellikle Y kuşağı için, sosyal medyada gösterilmek istenenle, gerçekteki yaşamın farklılığına atıfta bulunmak için yine ördek sendromu diyorlar. Ördek sendromu, mükemmel bir yaşam yanılsaması yaratmaya çalıştığınızda, ancak her şeyi güvenli bir şekilde kontrol altında tutmak için yüzeyin altında çok çalıştığınızda ortaya çıkar. Bu terim, sanki çok sakinmiş gibi yüzen bir ördeğe benzer, ancak bacakları, vücudunu su yüzeyinin üzerinde tutmak için hareket etmekte tüm gücüyle zorlanmasını ifade eder. Diğer herkesin yaşam boyunca sanki zahmetsizce ilerlediğini izlemek, profesyonel başarıya ulaştıklarını görmek, sosyal olarak hep çok aktif ve harika görünmek, evli olanların harika bir evlilik hayatı ve mükemmel çocukları olduğunu izlemek, en güzel yerlerde tatil yaptıklarına şahit olmak gibi durumlarda, kendi içinde bulunduğunuz zorluklarınız hakkında daha kötü hissetmenize neden olan bir durumdur. Herkes çok iyi ve mükemmel hayat yaşıyor, ben hariç, kelimesini mutlaka sizde duymuşsunuzdur birilerinden. İnsanların gösterdiği halleri, gerçekten hissettiklerinden farklıysa işte burada bu bir sorundur. Sosyal medya filtrelerinin bir çoğunun kullanım amacıda bu galiba. Çünkü insanların güzellik algıları her geçen gün değişiyor. Saç, makyaj, hep bakımlı olma baskısı, sosyal medya kullanıcılarını buraya doğru sürüklüyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220825_003352.jpg" alt="" width="657" height="632" /> Sosyal medya kendini çekici, başarılı ve mutlu gösteren kişiler tarafından, çoğunlukla takip edildiği söylenir. Aslında, tüm o kusursuz hallerin arkasında ya borçları var ya da çok çalışıyorlardır. Araştırmalar, diğer insanların, hatta iyi tanıdığımız insanların bile ne kadar mutlu olduğunu sistematik olarak abarttığımızı gösteriyor. Bunun nedeni, diğer insanları yalnızca sosyal ortamlarda veya sosyal medyada özenle hazırlanmış dünyalarda görmemizdir. Özel duygusal yaşamları bizim için gözlemlenemez. Onlar için hayatın gerçekten nasıl olduğu hakkında hiçbir fikrimiz yok. Sonuç olarak, onların hayatlarına dair algımız bir yanılsama üzerine kuruludur. Ancak illüzyonun sonuçları gerçektir. Başkalarının mutluluğu hakkında varsayımlarda bulunmak, bizi kendi olumsuz duygusal deneyimlerimizi saklamaya teşvik eder, bu da yalnızlık, mutsuzluk ve genel olarak hayattan daha az tatmin olma duygularına yol açar. Esas soru şu; herkes gerçekten, göründüğü kadar zengin, göründüğü kadar başarılı, güzel ve mutlu mu? Tabi ki değiller. Çünkü günümüzde, mükemmel olmayanı dışlayan, paylaşmadığında o şeyleri hiç yapmadığını düşünen insanlarla çevrelendik. <strong>Kendini diğer insanlarla kıyaslama!</strong> Özellikle Y kuşağı gençler, sosyal medya fenomenlerine ve yaşadıkları hayatlara özendikleri için kendilerinden ve etraflarından oldukça mutsuzlar. Bazı genç kızlarda bu durum takıntı haline gelip, zayıflamak ve onlar gibi olmak için, yeme bozuklukları yaşayabiliyorlar. Ya da o restaurantta yemek yiyebilmek için bütün parasını verebiliyor. Kendi kendisiyle barışamadığı için etrafındaki herkesle kavgalı hale geliyor. Başarılı olmak isteyenler, kendilerine göre yeterince başarılı olamadıklarını düşündükleri için böyle göstermek isterler. Çünkü gerçekte bunalmışlardır ve hedeflerine ulaşamazlar. Kendilerini, yeteneklerinin dışında birileriyle kıyasladıkları için olur bütün bunlar. Kendilerini, gerçekçi olmayan durumlarla karşılaştırmayı bırakmaya ikna edilmelidirler. Bununla başa çıkmak için bir birey kendini kabul etmede daha dürüst olmalıdır. Şu anda sahip olunan durum onlar için en iyisidir. Gerçek benlikleri bu olmasa da başarıyı göstermek için sosyal medyada numara yapmaya ve hile yapmaya gerek olmadığını, kimsenin hayatının mükemmel olmadığını kabul etmeleri doğru bir süreçtir. Kendi kapasitelerini bilip, yeteneklerine göre kendilerini geliştirebilirler. Kendilerini sevmeyi öğrenmeli. Olmadıkları biri gibi davranmak yerine, fotoğraflarda gördükleri hayatların gerçekte nasıl olduğunu düşünerek, o fotoğraf karelerinden kırpılan durumlar olduğunu bilerek hayatlarına yön verebilirler. Stresi azaltmak için kendilerine zaman ayırmakta faydalı olacaktır. Zihinlerini daha olumlu olacak şekilde değiştirip ve kendilerini başkalarıyla karşılaştırmayı bırakmaları en önemli unsurdur ve tabi ki bir süre sosyal medyadan uzak durmak, çok iyi gelecektir.
1905 yaz aylarında doğan ve Osmanlı imparatorluğunun son günlerinde Türkiye'nin İzmir ilinde büyüyen Muzaffer Şerif, Harvard'da kazandığı psikoloji bölümünü okumak için, Abd'ye gider. Ancak, hayalinde kurdugu bölüm ile, daha çok laboratuvar farelerinin, sıkıcı gözlemini içeren, disiplinin darlığı yüzünden hayal kırıklığına uğrar. Bu nedenle kendine başka bir yol seçerek, insan davranışının başkalarından nasıl etkilendiğini merak ettiği için, gelişmekte olan sosyal psikoloji alanına yöneldi. Şerif, sosyal süreçleri, özellikle sosyal normları ve sosyal çatışmayı anlamak için birkaç benzersiz ve güçlü teknik geliştiren modern sosyal psikolojinin kurucusu oldu. Özellikle, grup dinamiklerini saplantı haline getirdi. Bireylerin nasıl bir araya gelerek birleşik birimler oluşturduğunu ve bu bireylerin nasıl birbirleriyle kavga ettiğini araştırmak istiyordu. <strong>Robbers Cave deneyinin arka planı</strong> Sineklerin Tanrısı kitabını okudunuz mu? Kitapta, bir grup erkek çocuk kendilerini yetişkin gözetimi olmadan ıssız bir adada mahsur bulur. Bir yaşam alanı kurmaya çalışırken çaresizlik içinde birbirlerine sırtlarını dönerler ve işler vahşileşerek ,hiç de insani olmayan olaylara doğru gider. Kitabın, genç yetişkin kurgusunun bir parçası ve toplumun bir yansıması olduğu biliniyor. Kısıtlı kaynaklar için, yeterince çaresiz olan herkesin, şiddete başvurma potansiyeli olduğu konusunda bizlere uyarı niteliği taşıyor. Sineklerin Tanrısı kitabı 1954'te çıktı. Bir yıl önce, Rockefeller vakfı, psikolog Muzafer Şerif'e büyüleyici bir araştırma deneyi yapması için 38.000 dolar verdi. Laboratuvar fareleriyle çalışmaktan bıkan Şerif, olağan dışı bir şey yapmak için yola çıktı ve bu yapmayı başardığı deney, Sineklerin Tanrısı'nın aynası diyebileceğimiz bir deney oldu. Muzafer Şerif, ''Robber's Cave Deneyi''nin arkasındaki adamdır. Bir zamanlar grup çatışması teorisine ilişkin büyüleyici iç görüsüyle bilinen bu deney, şimdi daha fazla bir üne sahip. İçeriğine bakılmaksızın, 20. yüzyılın en iyi bilinen sosyal psikoloji deneylerinden biri olarak kalacak. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220823_161628.jpg" alt="" width="783" height="574" /> <strong>Muzaffer Şerif'in Teorisi</strong> Muzaffer Şerif, sınırlı kaynaklar için savaşırken, aynı zamanda grupların birbirleriyle ne kadar kolay yakın olabileceğini göstermek istedi. Aynı zamanda, bu grupların, farklılıklarını bir kenara bırakıp, ortak bir düşmanı yenmek için, ne kadar kolay bir şekilde bir araya gelebileceğini de kanıtlamak istiyordu. Bu grup dinamiklerini gözlemlemek, fareler veya köpeklerle laboratuvarda yapılamayacağı için, deneklerini bir yaz kampına götürdü. <strong>Deneyin Üç Aşaması</strong> <strong>Grup İçi Oluşturma -</strong> Bu aşama, grup özdeşleşmesini teşvik edecek etkinlikler yoluyla grup içi aidiyetler oluşturmayı içerir. <strong>Çatışma Aşaması -</strong> Bu aşama, deneysel olarak oluşturulmuş iki grubu birbiriyle çatışmaya sokmayı veya gruplar arası gerilim oluşturmayı içerir. <strong>Entegrasyon Aşaması -</strong> Bu aşama, daha önce çatışan iki grubu, üst hedeflere ulaşarak işbirliğine sokmayı içerir. <strong>Deneyin başlangıcı</strong> Robber's Cave State Park'a gelen 22 çocuk, yaz kampı deneyimlerinin, daha büyük bir sosyal deneyin parçası olacağını bilmiyorlardı. İkinci güne kadar kampta kaç kişinin olacağını bile bilmiyorlardı. İlk gün, danışman olarak poz veren araştırmacılar, iki grup kampçı kurdu. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220823_154212-800x445.jpg" alt="" width="772" height="429" /> Deneyin denekleri, evlerinde olağan dışı derecede bir hayal kırıklığı yaşamamış, okul veya sosyal başarısızlığı olmayan ve benzer eğitim düzeyine sahip, orta sınıf sosyo-ekonomik statüye sahip, yirmi iki, on bir yaşındaki erkek çocuklardı. Bu çocuklar Oklahoma'daki Robbers Cave Eyalet Parkı'ndaki bir yaz kampına alındı. Deneyin başlamasından önce, erkekler rastgele iki gruba ayrıldı ve her birinde on bir erkek vardı. İki grup ayrı ayrı nakledildi ve aynı park içindeki kabinlere yerleştirildi. <strong>Aşama 1 (Grup İçi Oluşum)</strong> Grupların deneyin ilk aşamasında diğer grubun varlığından haberdar olmaması gerekliydi. Aksi takdirde, iki grup arasındaki herhangi bir işlevsel temas, hem grup içi oluşum, hem de deneyin sonraki aşamaları için, kesinlikle istenmeyen sonuçlara yol açacaktı. Robbers Cave Deneyinin odak noktası grup etkileşiminin temelini oluşturan bu iki gruptur. Deneyin ilk haftasında gruplar diğer grubun varlığından haberdar değildi. Parkta yürüyüş yaparken veya yüzerken birbirleriyle bağ kurmak için zaman harcadılar. Her gruba, bayraklarına ve gömleklerine şablon olarak bir grup adı yazmaları istendi. Grup adı, her grubun üyelerinin kendi gruplarıyla özdeşleşmelerini sağlamak için iyi bir adımdır. Üyelere aidiyet ve grup ruhu verir. Gruplardan biri grup adı olarak Eagles'ı, diğer grup ise Rattlers'ı seçti. İlk aşamanın temel amacı, iki ayrı grup içindeki üyelerin etkileşimi yoluyla grup içi aidiyet üretmektir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220823_155405.jpg" alt="" width="766" height="574" /> <strong> 2. Aşama ( Çatışma Aşaması)</strong> Bu aşamada, iki grubun diğer grubun varlığını öğrenmesine izin verildi. Bu aşamanın temel amacı, kazanan grubun üyeleri için bir ödül ile kümülatif puanlar verecek bir etkinlik turnuvası düzenleyerek bir dizi rekabetçi etkinlikle iki grup arasında çatışmanın üretilmesidir. Deneycilerin bu adımı, iki grup arasındaki düşmanlığı büyük ölçüde artırdı. Araştırmacılar, 4-6 gün boyunca beysbol oyunları ve halat çekme gibi bir dizi yarışma düzenlediler. Kazananlar ödüller aldı ve kaybedenler hiçbir şey almayacaktı. Sonunda, çatışma yaşamaya başladılar. Örneğin, bir grup yiyeceğe erişirken, diğerlerine beklemeleri söylendi. Bu, Rattlers'ın genel kupayı kazandığı puanların sayımı sırasında önemli ölçüde belirgindi. Eagles ise, başarılarının bir hatırası olarak bayraklarını oyun alanına diktiler. Daha sonra diğer grupla, alay edecek kelimeler söylemeye başladılar ve rahatsız edici şarkıların söylendiği de gözlemlendi. Çocuklarda sonunda “biz ve onlar” zihniyeti gelişmeye başladı. İlk başta, sadece birbirlerini tehdit ettiler ve sözlü çatışmaya girdiler. Ancak hızla, işler daha fiziksel hale geldi. Bir grup diğer grubun bayrağını yaktı ve bir grup diğer grubun kabinine baskın düzenleyerek o gruptaki çocukların eşyalarını çaldı. İşler şiddetlendi. Bu olaylardan sonra gruplar aynı yemekte birlikte yemek yemeyi reddetmiştir. Deneyciler, çatışma üretmede o kadar başarılıydılar ki, çatışma üreten faaliyetleri yürütmenin artık güvenli olmadığı sonucuna vardılar ve ikinci aşama aniden kesildi ve üçüncü aşama başladı. <strong>Aşama 3 (Entegrasyon Aşaması)</strong> Bu dönemde yapılan anketlerde, erkekler diğer gruptaki erkeklere karşı olumsuz düşüncelerini ve yargılarını paylaştılar. Bu, Şerif'in teorisinin ilk bölümünü kanıtladı. Ama işi bitmedi. Robber's Cave Deneyi daha sonra son bir<strong> “çatışma azaltma”</strong> aşamasına girdi. 22 erkek çocuğuna da grubun tamamına fayda sağlayacak görevler verildi. Bir noktada araştırmacılar, yiyecek getiren bir kamyonun sıkıştığı ve yemek teslim edemediği bir olay oluşturdular. Çocukların hepsi yemek yiyebilmek için kamyonu sıkıştığı yerden çıkarmak için birlikte çalıştılar. Bu aşamada yine, tek bir grubun kaynakları ve çabaları sorunun çözümüne ulaşmak için yetersiz olduğundan, her iki grubun da çözmek için işbirliği yapması gereken bir problem daha oluşturdular. Her iki grup da, yeni bir yere götürüldü ve içme suyu sıkıntısı yaşandığı söylendi. Çocuklar, kampın su kulesine erişimi engelleyen kayaları kaldırmak için bir montaj hattı oluşturdular. Oğlanlar başlangıçta karşı gruptaki çocuklara karşı düşmanlık hissetmiş olsalar da, tüm grubun yararına olacak bir hedefe ulaşmak için hep birlikte çalışabildiler. Daha sonra, grubun birbirleriyle etkileşime girmesi gerekiyordu ve izlemek istedikleri bir film için karar verip ödeme yapmaları gerekiyordu. Grupların hepsi, birlikte izleyecekleri bir film üzerinde başarılı bir şekilde anlaştılar ve bu aktivitenin ardından akşam yemeğinde tüm çocuklar bir kez daha birlikte yemek yediler. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220822_230800-800x485.jpg" alt="" width="769" height="466" /> <strong>Gerçekçi Çatışma Teorisi</strong> Bu deney, Gerçekçi Çatışma Teorisi'nde kilit kanıt olmaya devam edecekti. Donald Campbell, bu terimi Sherif'in deneyinden birkaç yıl sonra ortaya attı. O zamanlar psikologlar, motivasyon olarak seks, yiyecek ve diğer temel ihtiyaçları kullanarak grup çatışması oluşabileceğinden bahsetmişlerdi. Campbell, teoriyi daha büyük hedefler ve kaynakların daha geniş bir kategorisini içerecek şekilde genişletti. Bu nedenle, gerçekçi çatışma teorisi, bu grupların sınırlı kaynaklar için rekabet etmesi gerektiğinde grup çatışmasının gerginleşeceği varsayımlarına dayanmaktadır. Bu kaynaklar yiyecek olabileceği gibi saygı, güç veya tanınma gibi şeyler de olabilir. Bu gerilim klişeleştirmeye, şiddete ve diğer aşırı davranış biçimlerine yol açabilir. <strong>Eleştiriler</strong> Robbers Cave Deneyi, sosyal psikoloji dünyasında en iyi bilinen deneylerden biridir. Ancak tüm psikologlar Şerif'i övmez. Aslında, Robbers Cave Deneyi, tartışmalı etiği nedeniyle en iyi bilinen deneylerden biri oldu. Bir deneyin amacı bir hipotezi test etmektir. Hipotezinizi deneyiniz ile destekleyemiyorsanız, sorun hipotezdedir, deneyde değil. Bir psikolog, hipotezini kanıtlamanın bir yolu olarak bir deneye yaklaştığında, işler zorlaşabilir. Bazı eleştirmenler, Şerif'in Robbers Cave Deneyi ile bunu yaptığını söylüyor. <strong>Sonuç</strong> 1. Bireysel statü ve rollerden oluşan belirli grup yapıları ve dinamikleri, daha önce kişiler arası ilişkiler kurmamış bir dizi bireyin benzer bağlam ve olaylar altında birbirleriyle etkileşime girmesiyle oluşacaktır. 2. Çatışma sırasında, huzursuz çatışmalar, dış grup ve üyeleriyle ilgili olarak, dış grubu belirli bir sosyal mesafeye yerleştiren olumsuz klişeler üretir. 3. Birbiriyle çatışan çok sayıda grubun ortak bir üst amaç için bir araya gelmesi ve tek bir grubun çabalarıyla amaca ulaşılamaması durumunda, gruplar üst amacın gerçekleştirilmesi için işbirliği yapma eğiliminde olacaktır diyerek deney sonlandırıldı. Sonuç olarak Robbers Cave Deneyi günümüz Survivor'ın, o dönemin şartlarıyla yapılması ile oluşmuştur. Ve aslında, deneyde ortaya çıkanlar, günümüz eğitim sisteminde, iş hayatında, sosyal alanlarda yani yaşamımız boyunca edindiğimiz tüm normlar için kavramsal harita sunmaktadır. Aslında bizlerde Şerif'in yaptığı bu deneyde olduğu gibi toplum içinde birer koşulun parçasıyız ve içinde bulunduğumuz durum, davranışlarımızı etkilemektedir.
Bir konuşma yapmanız gerekiyor ama bu kez notlarınıza ya da prompter'a bakmak yerine sözcüklerin gözünüzün önünden kaydığını düşünün; hem de nereye bakarsanız bakın… <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220821_232747-800x466.jpg" alt="" width="662" height="386" /> Birçok üretici, bunun, gelecekteki akıllı lens teknolojilerinin yalnızca bir özelliği olacağını söylüyor. Akıllı lens teknolojileri üzerine çalışan Mojo'nun sahibi Steve Sinclair, bu lenslerin, muhtemel kullanım alanlarını şöyle anlatıyor: "Düşünün bir müzisyensiniz ve sözler ile notalar gözünüzün önünden akıyor. Ya da bir atletsiniz ve ihtiyacınız olan biyometrik bilgilerle performansla ilgili farklı veriler yine gözünüzün önünde." Gözün beyazına takılan ve daha büyük olan, scleral lens, kullanıcının görüşünü düzelttiği gibi aynı zamanda bir mikroled ekran, akıllı sensörler içeriyor ve pille çalışıyor. Mojo firması bunun gibi teknolojiler içeren akıllı kontak lenslerin insanlı deneylerine başlamaya hazırlanıyor. Bu testlerle; "performans ve güç konusunda ayarlamalar yapmaya ve tüm gün giyilebilir olduğunu göstermeye çalışacaklarını" belirtiyorlar. Ve bunun yanında sağlık verileri toplamak için geliştirilen akıllı lensler de bulunuyor. Colombia Üniversitesi'nde böyle bir proje üzerinde çalışan Rebecca Rojas, akıllı lenslerin örneğin diyabet hastalarının glukoz seviyelerini ölçebileceğini söylüyor: "Bu lensler daha ileri seviye ilaç alım seçenekleri sunabilir ki bu da teşhis ve tedavi konusunda yarar sağlayacaktır. Teknolojinin geldiği noktayı görmek ve hastalara sağlaması muhtemel yararı görmek heyecan verici." <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220821_234858-800x452.jpg" alt="" width="662" height="374" /> Göz hastalıklarından, diyabete ve hatta kansere kadar teşhis ve tedavide lens teknolojilerinin kullanılabilmesi üzerine çalışmalar devam ediyor. Gözyaşındaki glukoz seviyesi ya da kanserle ilişkili moleküllerin seviyesi üzerinden bu lensler kanser vakalarını tespit edebilir. <h2>Kanseri teşhis eden akıllı lensler!</h2> Bilim sitesi EurekAlert'de ki bir yazıya göre, ABD'deki Terasaki Biyomedikal İnovasyon Enstitüsü'nde geliştirilen kontakt lens, eksomoz ismindeki hücre içerisinde bulunan kan, tükürük, idrar ve gözyaşına salgılanan küçük kabarcık benzeri habercileri yakalayabiliyor. Eksozomların yakalanması ile kanser teşhisi daha etkili bir hale geliyor.Araştırma ekibinin şefi Ali Kademhosseini, "Lens, eksozomların yapıştığı antikorlara bağlı mikro odacıklarla donatılmıştır. Böylece gözyaşlarında bulunan eksozomları ayırt edebilir ve kanser belirtisi olabilecek biyobelirteçleri tespit edebilir" dedi. Kademhosseini, "On gönüllü de gerçekleştirdiğimiz deney başarıyla test edildi" ifadesinde bulundu. <strong>Pil konusu nasıl çözülecek?</strong> Bu heyecanlı gelişmelere karşın akıllı lens teknolojilerinin hala aşması gereken engeller var. En başta gelenlerden biri de pil konusu. Bunlar tabii ki çok küçük olmak zorundalar ve kullanım açısından bir süre etkin kalabilmeli. Mojo firması, halen test aşamasında olan ürününün, müşteriler tarafından tüm gün boyunca, şarja gerek duymadan giyilebilir olması için çalışıyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220821_232449.jpg" alt="" width="662" height="469" /> Bir şirket yetkilisi, tıpkı akıllı saat ya da telefonlarda olduğu gibi lensin pil ömrünün de ne kadar ve nasıl kullanıldığına bağlı olacağını söylüyor. Aynı yetkili, "Tüm gün bilgi tüketilmeyeceğini ama gün içinde kısa aralıklarla bunun yapılacağını düşünüyoruz" diyor. <strong>Hangi endişeler dile getiriliyor?</strong> Google'ın, başarısız oldu gözüyle bakılan, akıllı gözlük girişimi Google Glass'ı tanıttığı 2014 yılından bu yana, bu alanda gizlilikle ilgili endişeler de dile getiriliyor. Dijital haklar üzerine kampanya yürüten Access Now'dan Daniel Leufer, ileriye bakan ve kullanıcının fotoğraf ile video çekmesine olanak sağlayacak gizli bir kameranın, etrafta bulunanların özel hayat gizliliğine risk teşkil ettiğini savunuyor: "Akıllı gözlüklerde en azından kamera kaydı alındığına işaret edecek bir kırmızı ışık ibaresi var. Ama kontak lenslerde, bu özelliğin kullanımda olduğunu anlayabilmek daha zor." <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220821_235027-800x503.jpg" alt="" width="662" height="416" /> Üreticiler gizliliğin yanı sıra, bu teknolojiyi kullanacak kişilerin kişisel verileri konusunda da soruların hedefindeler. "Ya bu cihazlar, kime baktığım, ne kadar baktığım, kalp ritmimin bazı kişilere bakarken artıp artmadığı gibi verileri toplar ve paylaşırsa? Benim endişem, artırılmış gerçeklik cihazları, bu tür kontak lensler ve gözlüklerin, kişilerin özel bilgilerini elde etmek için de kullanılabilecek olması. “Bu tür mahrem veriler, cinsel yönelimimizden sorgu sırasında doğruyu söyleyip söylemediğimize kadar her şey hakkında çıkarımlar yapmak için kullanılabilir” bu da kişisel verileri işleme ile ilgili sıkıntılar oluşturabilir. Mojo firması ise, kendi adına, bu bilgilerin güvenlikli bir şekilde koruma altında olacağını ve gizli tutulacağını açıklıyor. Tabii buna ne kadar güvenebiliriz, henüz bir muamma.<strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220821_234957.jpg" alt="" width="662" height="456" /></strong> <strong>Bir başka endişe de göz sağlığına verebileceği zararla ilgili…</strong> Colombia Üniversitesi'nden göz uzmanı Rebecca Rojas, "Eğer düzgün takılmaz ve bakılmazsa herhangi bir kontak lens de göze zarar verebilir" diyor. Rojas, önerilmesi muhtemel kullanım sürelerinin aşılması olasılığından endişe ettiğini söylüyor. Ancak firmalar, akıllı lenslerin yeterince temiz olup olmadıkları konusunda kullanıcıyı uyarma konusunda programlanabileceğini de öngörüyor. Aynı zamanda reçete ve takip konusunda göz klinikleri ile çalışmayı planladıklarını belirtiyorlar. Ve firma şöyle açıklama yapıyor: "Akıllı kontak lens gibi bir şeyi piyasaya sürerken ,herkesin onu ilk gün benimsemesini beklemezsiniz" diyor. "Tıpkı tüm yeni tüketici ürünlerinde olduğu gibi biraz zaman alacak, ancak tüm gözlüklerimizin eninde sonunda akıllı hale gelmesinin kaçınılmaz olduğunu düşünüyoruz." Teknoloji evrilerek,çok değişik bir yöne doğru gidiyor. Cep telefonları ya da akıllı saatler gibi, bunları da belki çok kısa süre içerisinde kullanırken bulabiliriz kendimizi. Ama tabii ki sağlık için bile olsa, gerçekten, gözümüzün içine bile girebilen ve bizi izleyen bir şey olsun ister miyiz? İşte bundan emin değilim.
Tut ki karnım acıktı, anneme küstüm, tüm şehir bana küstü, bir kedim bile yok, anlıyor musun, hadi gülümse... Diyelim ki eşiniz ya da sevgilinizle kavga ettiniz. İş yerinizde çok stresli bir gün geçirdiniz. Ya da canınızı çok acıtan bir olay yaşadınız. Bu zor günün sonunda oturdunuz yemek yemek için, fakat elinizde ki çatal yere düştü ya da dolapta istediğiniz yemek biri tarafından yenilmiş. Ya da tırnağınız kırıldı. Bir anda inanılmaz ağlamaya başladınız. Aslında görünürde biri baksa size, ortada bir şey yokmuş gibi görebilir. "Sakin ol ağlayacak bir şey yok!" diye söylenir. Fakat gerçekte ise siz biriktirdiklerinize ağlarsınız. Kavgalarınıza, emeklerinize, uğradığınız haksızlıklara, kalp kırıklıklarınıza, stresinize, sustuklarınıza... Yani içinizde biriken bütün öfke ya da stres bir anda patlar ve siz ağlarsınız. Ve bu doğal bir süreçtir. Aynı şeyler çocuklarımız içinde geçerlidir. İşte bu " biriktirdiklerimize ağlama" hali "<em>kırık kurabiye sendromu</em>" olarak adlandırılıyor. Birçok ebeveyn, çocuklarının gözyaşlarını ve öfke nöbetlerini anlamakta ve kabul etmekte zorlanmakta ve okudukları çelişkili tavsiyeler karşısında kafaları karışmaktadır. Ebeveynlik kitaplarındaki tavsiyelerin çoğu, ağlamanın ve öfke nöbetlerinin caydırılması gereken davranışlar olduğu varsayımına dayanmaktadır. Bazı insanlar bunların, inatlaşma ya alışmış "şımarık" bir çocuğun belirtileri olduğunu düşünürken, diğerleri bunları çocukların kontrol etmeyi öğrenmesi gereken olgunlaşmamış davranışları olarak düşünür. Genel olarak, çocuklar konuşabilecek kadar büyüdüklerinde, ebeveynler, çocukların, gözyaşları veya öfke patlamaları yerine kelimeler kullanarak istek ve duygularını ifade etmelerinin doğru olduğuna inanırlar. Ağlamayı bir stres ve hayal kırıklığı belirtisi olarak gören insanlar bile, bazen ağlamayı stresin gereksiz bir yan ürünü olarak görürler. Çocukların ağlamayı bıraktıklarında, kendilerini daha iyi hissedeceklerini, ya da her şeyin yoluna gireceğini varsayarak hareket ederler. Bu inanç, çocukların dikkatlerini ağlamalarından uzaklaştırma çabalarına yol açabilir. Oysa yapılan çalışmalar, ağlamanın her yaştan insanın stresle başa çıkmasına yardımcı olan önemli ve faydalı bir fizyolojik süreç olduğunu göstermektedir. <img class="alignnone wp-image-40691" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/wallpaper-924067-300x188.webp" alt="" width="710" height="445" /> Çocuklarında hayatlarında, stresler vardır. Gün içinde anneden ayrılıklar, ufak kazalar, hayal kırıklıklarına eklenen endişeleri vardır. Anaokulunda bir sabah, bir çocuğun başka bir çocuk tarafından oyuncağı alınabilir, salıncaktan düşebilir, sevmediği bir atıştırmalık servis edilebilir, yeni ayakkabılarına boya dökebilir ve sonra geç kalan bir ebeveyni beklemek zorunda kalabilir. Diğer tüm çocuklar gittiği için stres yaşamış olabilir. Aşırı hassas çocuklarda ise mutlu durumlar bile stres oluşturabilir. Örneğin, küçük çocukların kendi doğum günü partilerinde gözyaşlarını tutamaması nadir olan bir olay değildir. Ağlama ihtiyacı, çocuk stres düzeyi artana kadar devam eder. Bu noktadan sonra ise neredeyse her şey gözyaşlarını tetikleyecektir. Bu nedenle, çocuğun ağlamasının nedeninin hemen ortaya çıkmadığı ve patlamanın mevcut duruma göre haksız göründüğü zamanlar vardır. Örneğin, küçük bir kızın kurabiyesi kırılır ve kendini ağlama krizine sokar. Ya da sütü yere dökülür, ağlamaya başlar. Bunun gibi anlar ebeveynler için son derece çileden çıkarıcı olabilir, ancak çocuk gerçekten bazılarının iddia ettiği gibi “şımarık” ve “manipülatif” midir? Amerikalı yazar/psikolog Aletha Solter, bu insanlık haline "kırık kurabiye sendromu" diyor. Çocuğun ağlama nedenin, kurabiyenin kırık olması ile uzaktan yakından ilgisi yok. Sadece biriktirdiği stres ve yaşadığı travmaları boşaltmak için ağlamaya ihtiyacı vardır. Başka bir durumdan bakalım. Bir çocuk bu şekilde davrandığında, stres ve endişe birikiminden kaynaklanan bastırılmış keder veya öfke duygularını serbest bırakmak için kırık kurabiye ya da yere dökülen süt, bahanesini kullanıyor olabilir. Çocuklar sonsuza kadar ağlamazlar. Kendi istekleriyle ağlamalarını durdururlar. Ağladıktan sonra, genellikle bir rahatlama ve huzur hissi vardır. Ağlamayı tetikleyen olay artık bir sorun olmaktan çıkar ve çocuk genellikle mutlu ve işbirlikçi olur. Çocukların yaşadığı streslerin çoğu, tıpkı büyükler gibi, hayatın kaçınılmaz bir parçası olsa da, ebeveynler çocukların ihtiyaçlarını tanıyarak, duyarlı davranarak kabullenerek, çocuğun kendini güvende hissedebileceği, bir ortam sağlayarak çocuklarının stres düzeyini (ve dolayısıyla ağlama ihtiyacını) azaltabilirler . "Tamam tatlım, seni anlıyorum." deyip sarılmak gibi, otoriter olmayan yaklaşımlar, çocuklar için çok daha az streslidir ve ayrıca ceza vermekten çok daha etkilidir. Çocuklar ağladığında, çok üzüldüklerini düşündüğü için, ebeveynler genellikle onları sakinleştirmeye çalışırlar. <h2>Oysa<strong> "ağlamak incindiği için değil, incinmemek için" yaşadıkları bir süreçtir. </strong></h2> Bir çocuğun gözyaşları veya öfke nöbetleri, yetersiz bir ebeveynin göstergesi değildir. Aksine ağlamak, çocuğun acı verici duygularını ağlayarak, iyileştirecek kadar, kendini güvende hissettiğini ve ebeveynleri tarafından reddedilmekten korkmadığını gösterir.<strong> </strong> <strong><img class="alignnone wp-image-40694" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/aile-cocuk-mutlu-300x150.jpg" alt="" width="692" height="346" /></strong> <strong> Çözüm</strong> Sonuç olarak, gözyaşları ve öfke nöbetleri, çocukların yaşadıkları stres ve travmanın etkisinin üstesinden gelmelerine yardımcı olan, iyileştirme mekanizmalarıdır. Bu duyguların kabulü, koşulsuz sevgi ve sağlıklı bağlanmanın temel bir bileşenidir. Çocukların, sürekli dikkatleri dağıtılmadan, alay edilmeden veya cezalandırılmadan, ağlamalarına izin veren bir ortama ihtiyaçları vardır. Bu durum, kendilerini sinir bozucu, korkutucu veya kafa karıştırıcı deneyimlerin, olumsuz etkilerinden kurtararak duygusal sağlıklarını korumalarını sağlayacaktır. Ebeveynler, çocuklarının bu hassas duygularını kabul etmeye ve dinlemeye çalıştıklarında, çocuklar sorunlarıyla her zaman ebeveynlerine gelebileceklerini ve ne kadar üzgün, korkmuş veya öfkeli olurlarsa olsunlar sevileceklerini bileceklerdir. Bu yaklaşımla yetiştirilen çocuklar işbirlikçi, şefkatli ve şiddete meyletmeden büyürler. Üstelik, uyuşturucuyla kendilerini uyuşturmaya ihtiyaçları yoktur. Bu nedenle ebeveynliğe bu yaklaşım, toplumumuzda şiddet ve uyuşturucu bağımlılığı sorunlarını azaltmada önemli bir faktördür. Son olarak, çocuklar için, yazılmış bütün bu stres faktörlerini, kendimize de uyarlayabiliriz. Bu nedenle, ebeveynler kendi yaşamlarındaki stresi azaltmanın yollarını aradığında ya da yaşadıkları durumlarla baş etmeyi öğrendiklerinde ağlamaları gerekiyorsa, ağladıklarında veya desteğe ihtiyaçları olduğunda bir uzmandan ya da birinden yardım istediklerinde tüm aile bunun faydalarını görecektir. Özellikle de çocuklar.
Hayatı boyunca yaşadığı zorluklardan söz ederken Frida Kahlo, şöyle söyledi: <em><strong>“Günün sonuna geldiğimizde, umduğumuzdan daha çok zorluğa dayanıyoruz."</strong></em> Yaralı bir beden ve ruh... Sanırım Frida Kahlo'yu en iyi ifade eden sözlerden birisi. Onun hayatını okuyunca, neden, sanata, edebiyata, modaya ve çeşitli akımlara ilham olduğunu yeniden anlıyor insan. Her seferinde ölüp, yeniden dirilme ve yeniden kendi kendini inşa etmeyi görüyor. Değişim, dönüşüm ve mücadele hepsi onun hayatının bir parçası gibi. Ve bütün bunlar sadece 47 yıl sürüyor. Çünkü Frida, 47 yaşında hayata veda ediyor maalesef. Bu yazı hayatının bir kısmı, muhteşem eserleri ve içerdiği anlamları ise başka bir yazı olacak kadar inanılmaz sırlarla dolu. 6 Temmuz 1907'de doğmasına rağmen, doğum tarihini Meksika devriminin gerçekleştiği 7 Temmuz 1910 olarak açıklayacak kadar özgürlüğüne düşkün bir kadın. Yaşamının modern Meksika'nın doğuşuyla başlamış olmasını isteyen... <img class="aligncenter wp-image-39487 size-full" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/20161129_083531.jpg" alt="" width="581" height="540" /> Babası Wilhelm, 1891'de Meksika'ya taşınan bir Alman fotoğrafçıydı. Orada, Frida'nın annesi Matilde ile tanışıp evlendi. Matilde çok dindar bir kadındı ve Frida'nın yetiştirilmesinde katı kurallar uyguladı. Bu nedenle annesini "nazik, aktif ve zeki ama aynı zamanda hesapçı, zalim ve fanatik bir şekilde dindar" olarak tanımlardı. Frida özellikle babasına yakındı ve günlerini sanattan zevk aldığı fotoğraf stüdyosunda ona yardım ederek geçirirdi. Ama babasına yardım etmeyi sevmesine ve hatta bir aile dostundan çizim dersleri almasına rağmen, gerçekten daha fazlasını düşünmemişti. Bunun yerine, bilim ve biyolojiden büyülendi ve bir gün doktor olmayı hayal etti. Frida büyürken, çocuk felci salgınları hala oldukça yaygındı. Frida altı yaşındayken ağaca takılıp düştü ve ardından, çocuk felci hastalığına yakalandı ve bu ayağında hasar bıraktı. Çok uzun zamanlarını hasta olarak geçirdi. Ve o günler için şunu söylüyor: <em><strong>"Chapultec’teki düşüşümle, daha sonraları yaşadıklarım arasında ne tür bir bağlantı kurulabilir, bilmiyorum. Ama kesin olan bir şey varsa, o da acının bedenime ilk kez o gün girmiş olduğudur.”</strong></em> Ağır aksak hayatına devam etmeye çalıştı. Bir bacağı diğerinden kısa ve daha inceydi. Hayatının ilerleyen zamanlarında Frida, bacağını gizlemek için uzun renkli etekler giymesiyle tanındı. Bu da giyim tarzıyla daha sonra onu bir "moda ikonu" haline getirecekti. Frida, hastalığı nedeniyle aylarca okuldan uzak kaldı. Döndüğünde ise sınıf arkadaşları ona zorbalık yaparak "Tahta bacak Frida!" diye alay ettiler. Ancak Frida'nın derin bir bağla bağlı olduğu babası, kızının hep yanında oldu. O zamanlar birçok kişi fiziksel egzersizin kızlar için 'uygun olmadığını' söylese de, babası onu dışarı çıkıp spor yapması için teşvik etti, bu da gücünü geri kazanmasına yardımcı oldu. Gücünü topladıktan sonra, o kadar çok çalıştı ki sonunda hayalleri olan Ulusal Hazırlık Okulu'na kabul edildi. Döneminin en iyi eğitimini veren okuldu burası. Frida sanat, edebiyat, felsefe gibi alanlara yöneldi. İleride, Meksika düş yaşamının önemli isimleri olarak anılacak Alejandro Gomez Arias, Jose Gomez Robleda, Alfonso Villa ile okul arkadaşı oldu. Devrimci bir edebiyat grubuna dahil oldu. <img class="aligncenter wp-image-39482 size-full" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/fk.jpg" alt="" width="810" height="540" /> Biraz kendine gelip hayatını düzene kurmaya çalıştığı dönemde 18 yaşlarındaydı. İşte asıl bütün hayatını mahvedecek olay o sırada gerçekleşti. Okuldan eve dönerken bindiği otobüsün tramvayla çarpışması sonucu ,tramvayın demir çubuklarından birisi Frida’nın sol kalçasından girip leğen kemiğinden çıktı. Bunu daha sonra yaptığı bir resimde muhteşem şekilde ifade edecekti. Kazadan sonra tüm hayatı korseler, hastaneler ve doktorlar arasında geçen Frida; omurgası ve sağ bacağında dinmeyen bir acıyla yaşadı. Hayatı boyunca tam 32 kez ameliyat edildi ama iyileşme sağlanamadı. Bundan sonra çok uzun bir süre ,yatağa bağlı yaşadı. Bu süre içinde ,yatağının tavanına babası bir ayna yerleştirmişti. Kendini görsün diye. sıkıntıdan uzaklaşması için ,ailesinin yardımıyla resim yapmaya başladı . Ve ilk otoportresi 1926'da yaptığı Kadife Elbiseli Otoportre'dir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220817_113843.jpg" alt="" width="403" height="540" /> 1 yıl sonra yürümeye başlayan Frida, sanat ve politika çevreleri ile yakınlaşır. Kübalı önder Julio Antonio Mella ve fotoğraf sanatçısı Tina Modotti ile tanışıp yakın arkadaş oldu. Resim çizimleri devam eden Frida, bu dönemde yakın arkadaşı vasıtasıyla ,Meksikalı Michelangelo olarak anılan ve daha sonra Frida'nın büyük aşkı olan, ünlü ressam Diego Rivera ile tanıştı ve ona resimlerini gösterdi. Hatta Diego'ya aşkını daha sonra şöyle anlatır: <em><strong>"İki büyük kaza geçirdim Diego. Tramvay ve sen. En kötüsü sendin."</strong></em> <img class="aligncenter wp-image-39505 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/diego-rivera-frida-kahlo-mavi-ev-video-one-cikan-gorsel-1280x720-1.jpg" alt="" width="960" height="540" /> Frida, Ulusal Hazırlık Okulu’nda okuduğu sırada kadınlara düşkünlüğü ile tanınan Rivera okula bir duvar resmi yapmak için gelmişti. Frida ise üç saat boyunca bu dev gibi adamın fırçasına bakmış, onu çıt çıkarmadan izlemişti. Ardından arkadaşlarına "Benim Rivera’dan bir çocuğum olacak" demişti. Aralarında romantik bir ilişki doğan iki ressam, 21 Ağustos 1929’da evlendi. Frida, Rivera'nın üçüncü eşi oldu. Evlilikleri, "fil ile güvercinin evliliğine" benzetildi. Pek çok kadının etrafında döndüğü Diego, asla sadık bir eş olmadı Frida Kahlo'ya. Çeşitli kadınlarla onu aldattı. Çiftin, fırtınalı bir evlilik yaşamları oldu. Sağlık sorunları nedeniyle bir çocuğunu aldıran ve art arda iki düşük yapan Frida, eşinin sadakatsizlikleri nedeniyle 1939 yılında ondan ayrıldı ama bir yıl sonra yeniden evlendiler ve Frida’nın çocukluğunu geçirdiği 'mavi ev'e yerleştiler. Frida, kaybettiği bebeklerinin resimlerini çizdi. Frida’nın da evliliği sırasında intikam almak için Diego'dan başka çeşitli erkeklerle ilişkileri oldu. Bunlardan biri de Rus devriminin önde gelen isimlerinden Lev Troçki idi. Artık giderek sağlığı bozulan , acıları artan Frida yine gücünü sanatta ve resim yaparak buldu. Sanat yaşamında, sanki eşi ünlü ressam Diego Rivera’nın gölgesinde kalmış gibi görünse de, gerçek bunun tam aksi. Diego’dan resim alanında bir şeyler öğrenmekten çok öğrettiği Diego dahil herkesçe kabul edildi. La Esmeralda adlı yeni bir sanat okulunda öğretim üyeliğine başlayan Frida, sağlık durumu kötüleşmesine rağmen ders vermeyi on yıl boyunca sürdürdü. Sağlık koşulları nedeniyle Mexico City'e gidemediğinden, derslerini evinde veriyordu. Öğrencilerine "Los Fridos" yani Frida'nın öğrencileri denildi. Frida Kahlo’nun 143 resmi var; bunlardan 55 tanesi otoportre türünde. Yaşamının büyük bir bölümünü yatakta başının üstünde duran bir aynaya bakarak geçirdiği için kendini çizmesi de normal olarak kabul edildi. Ve bunu şu sözlerle ifade etti: <em><strong>"Kendi portrelerimi yapıyorum, çünkü çoğu zaman yalnızım ve en iyi bildiğim insan da benim."</strong></em> <img class="aligncenter wp-image-39508 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/443b_frida_kahlo_paintings_xl_01189-1.jpg" alt="" width="805" height="540" /> Feminist teorisyenler Kahlo’yu, kadınlık deneyimine ışık tuttuğu ,derinlikli kişisel portreleri dolayısıyla benimsedi. Benzer şekilde, övünç duyduğu doğal tek kaşı ve bıyıklarıyla da gösterdiği üzere, başkalarının atfettiği sıfatlarla tanımlanmayı reddedişi ve kendine olan tuhaf aşkı, cinsiyet rollerine ve bedenle barışık olmaya yönelik modern feminist düşüncelere hitap etti. Kalbi ve bedeni kırıklarla dolu olmasına rağmen Kahlo, kendine güveni muazzam sanat eserleri ile en bilinen kadınlardan birine dönüştü. <em><strong>"Hasta değilim. Sadece paramparçayım,</strong></em> <em><strong>Ben aşkın, acının ve devrimin kadınıyım."</strong></em>
Her birimiz, atalarımızdan sirayet eden, annemiz hamileyken yaşanan, anne karnındaki olumsuz duygu-durum bozuklukları gibi sorunları bir şekilde bugün bilinçdışımızda travma olarak taşıyor olabiliriz. Bazen bu davranışlarımıza hemen yansıyor, bazen de o olayı hatırlatan, tekrar edici bir olayda biz o travmayı hissedip davranış bozukluğu yaşıyoruz. Aile dizimi tam olarak bununla ilgileniyor. Terapinin çıkış noktası her birimizin, hem de kuşaklar öncesinden başlayarak, ailemizdeki her birey ile bir bağımız olduğudur. Yani yetişkinler olarak bugün aldığımız her doğru veya yanlış karar, olumlu ya da olumsuz davranışlarımız, sorunlarımız ve korkularımız aslında atalarımızdan mirastır. Aile içinde yaşanan her durum aile fertlerinin DNA’larına kazınmakta ve nesilden nesile aktarılmaktadır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220813_001342.jpg" alt="" width="662" height="472" /> Bu kulağa şaşırtıcı gelebilir ama gerçekte tüm ailelerimiz bizde stres duygusuna neden olur. Bu, ailenizin veya çeşitli aile üyelerinin kötü olduğu anlamına gelmez; bu sadece ailenin hayatınızın önemli bir parçası olduğu anlamına gelir. Tıpkı iyi bir işe sahip olmak ya da iyi bir okula gitmek gibi. Bunlar hayatınızın harika parçalarıdır, ancak yine de bizde travma oluşturabilirler. "Duygularımızı ve algılarımızı bir 'bilme alanı'nda incelediğimizde, acıya neden olan ailesel kalıplardan kurtulabiliriz. Aile dizimi, terapileri ile ailemiz üzerinde çalışmak, sorunlarımızın nedenini bulmamıza ve çözmemize yardımcı olabilir." Aile dizimi yaklaşımı herkes için değildir, ancak aile yaşamları nedeniyle travma kalıpları veya problemler geliştiren kişiler için özellikle yararlı olabilir. <strong>Aile Dizimi Terapisinin Tarihçesi: Kökenleri, Faydaları ve Etkileri</strong> Bir aile ağacında var olan bağları ve aidiyet duygusunu ifade etmek için 'aile dizilimi' terimini ilk kullanan Alfred Adler'di ancak Aile Dizimi Teorisi, Bert Hellinger adlı bir Alman terapist tarafından geliştirildi. İlgili terapilerdeki daha önceki çalışmalarını kendi yaşam deneyimleri ve duygularıyla birleştirerek aile dizimi terapi biçimini geliştirdi. Günümüzde diğer birçok terapist, hem aile hem de bireysel sorunların tedavisi için ya tek uygulamaları olarak ya da alternatif bir terapi olarak aile dizimi yöntemini kullanmaktadır. <strong>Travmanın Kuşaklara Etkisi</strong> Aile dizimi aile çizginizde veya aile geçmişiniz boyunca meydana gelen her şeyin şu anda düşünme, hissetme ve davranış biçiminizi şekillendirdiğini varsayar. Bir bireyin kederi, korkusu veya öfkesi tüm aileyi etkiler. Aile sistemi, daha sonra bahsedeceğim morfojenik alanla bağlantılı olduğu için, hepsi kendilerinden önce aile üyelerinin her birinin başına gelenlerin etkilerini hissederler. Terapi çalışmasının kullandığı morfojenik alan, bir grubun anılarını ve belirli enerjilerini içeren bir enerji alanıdır. Bu grup bir aile, bir topluluk, bir ülke ve hatta tüm dünya nüfusu olabilir. Bu enerji alanı grubun tüm bilgilerini içerdiğinden, kimse bize gerçekleri söylememiş olsa bile sorunlarımızın kaynaklarını anlamamıza yardımcı olabilir ve karşılaşabileceğiniz temel sorunlara bir tedavi biçimi olarak çalışabilir. Ailenizin bir aile üyesini asla dışlamayacağını düşünebilirsiniz, ancak ne yazık ki bu çoğu zaman ve çok farklı şekillerde yaşanmış olabilir. Aile dizimi, dışlananların, aile artık onlarla teması kestikten sonra bile tüm aileyi etkilediğini düşünür. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220813_001434-800x519.jpg" alt="" width="662" height="429" /> <strong>Dizim sürecinde tartışılan dışlanmış aile üyelerine ilişkin bazı örnekler şunlardır:</strong> <ul> <li>Düşük veya kürtaj yapılan bebekler</li> <li>Evlatlık olarak verilen bebekler veya çocuklar</li> <li>Ailede ölüm, özellikle biri genç yaşta öldüyse</li> <li>Eski eşler ve önceki ilişkilerden eski ortaklar</li> <li>Travma da dahil olmak üzere çeşitli nedenlerle artık ailenin geri kalanıyla teması olmayan aile üyeleri</li> </ul> Bu dışlanan aile üyeleri tüm aileyi etkilemeye devam ediyor. Evdeki başka bir birey, farkında olmadan onların yerini alırsa, bu yeni birey onların duygusal mücadelelerini, bağımlılıklarını ve hatta fiziksel hastalıklarını üstlenebilir. Aile içinde hepimizin birbirine sadakati var. Bazen, aile dizimi teorisine göre, bizden önce ölen aile üyelerine veya önceki nesillerden hiç tanışmadığımız aile üyelerine bağlılığımız vardır. Bu gizli bağlılıklar ve ilişkiler, kalıpları takip etmemize, alışkanlıklar geliştirmemize ve elimizdeki gerçek bilgilere dayanarak anlayamadığımız sağlıksız seçimler yapmamıza neden olabilir. Dizim odaklı aile terapisi, bu bağlılıkların bizi nasıl yönlendirdiğini anlamamıza yardımcı olabilir, böylece neden o kararları verdiğimizi anlayabilir ve travmatik olaylardan kendimizi koruyabiliriz. <strong>Aile Dizimi Terapisinin Kullanım Alanları</strong> Bu terapi, fiziksel, zihinsel, sosyal veya ruhsal sorunlar dahil olmak üzere çok çeşitli sorunlar için kullanılabilir. Bu terapötik yöntem, bazı sorunların üstesinden gelmemize yardımcı olabilir. Bunlar: <ul> <li>Depresyon</li> <li>Endişe</li> <li>Bağımlılıklar</li> <li>Kötü alışkanlıklar</li> <li>İşle ilgili başarısızlıklar</li> <li>Olumsuz ilişki sorunları</li> <li>Bir ebeveyn ve çocuk arasında da dahil olmak üzere hane halkı arasındaki ilişki bozukluğu</li> <li>Geçmiş travma</li> <li>Yas</li> <li>Takıntılar</li> <li>Fiziksel hastalıklar</li> <li>Finansal problemler</li> <li>Fobiler</li> <li>Aşırı suçluluk</li> </ul> <strong>Terapi Nasıl Yapılır?</strong> Aile diziminde hikayesine bakılan kişiye 'açılımcı' denir. Hikayesindeki oyuncuların tümüne ise 'katılımcı' denir. Açılımcı kişi kendisini ve ailesini temsil edecek kişileri seçer. Grup üyeleri ise içlerinden geldikleri gibi, serbestçe hareket etmeye ve kendilerini en rahat hissettikleri konumlara geçmeye başlarlar. Onları adeta ortamdaki enerji yönlendirir. <strong>Aile dizimi terapisi iki şekilde gerçekleşir: </strong>Grup terapisi ve bire bir. Bir grup yabancıyla tanışıyorsunuz ve her kişinin kendi aile diziliminin ana odak noktası olma şansı var. Bir açılımcı önemli aile üyelerini temsil etmek için gruptan birilerini seçer ve herkes rol oynayan karakterlerle ve tanıdık aile dinamiklerini canlandırarak birlikte çalışır. Gruplar tamamen yabancılardan oluşsa da, katılımcılar endişe verici derecede gerçekçi bir şekilde rol oynayabilirler. Yani sizin diyelim babanne olarak seçtiğiniz kişi, öyle bir şey söyler ki, bu sizin kimsenin asla bilemeyeceği bir sırrınız olabilir. Bunu ortamın o sıradaki enerjisi ve sizden aldığı, beden dilinizle kurduğunuz iletişim dili olarak adlandırıyor terapistler. Elbette terapiye bazen bir arkadaşınızla veya partnerinizle gelebilirsiniz, ancak çoğu zaman tek başınıza gelip tanımadığınız insanlarla bağlantı kurmanız ve derin bir deneyim paylaşmanızın daha doğru bir yöntem olduğunu söylüyorlar. İyileşmenin gerçekleşmesi için iyileşmeyi istemeniz ve karşılaşacağınız iyi ya da kötü her duruma hazırlıklı olmaya taahhütte bulunmaya hazır olmanız gerekir. Ayrıca, haklı olmayı istemeyi de unutun. Algılarınızı açın. Aile dizimi egzersizi bittikten sonra, katılımcı, mevcut sorununun kaynağını öğrenerek, söz konusu konuyla ilgili kişi veya geçmişinin bir parçası hakkında daha fazla bilgi edinmek için hayatına geri döner. Eğer o kişi hala hayattaysa, ilişkiye şifa getirmek için o kişiyle doğrudan duygusal düzeyde bağlantı kurabilirler. O kişiye gidip sorup, gerçeği öğrenebilir. Kişi ölmüşse veya başka bir şekilde iletişim kuramayacağı bir kişi ise katılımcı geçmişte ne olduğu veya bu kişinin neyi temsil edebileceği hakkında yollar arayarak çözüm üretebilir. Eğer hayattaysa o kişiyle yüzleştikten sonra, sorun her ne ise bu sorunun o kişiye ait olduğunu söyleyerek "Ben artık bunu taşımayacağım. Bu yük sana aittir, kendime ait olmayan sorunları artık bırakma vakti" diyerek ve bunu yineleyebilir. Aile dizimi, sadece aile büyüklerimizden aldığımız yüklerin teslim edilmesinden ibaret değildir, onlara saygı göstermek, yargılamamayı ve onları anlamayı öğrenmektir. Böylece o atadan kalan sorunlar çözülebilir. Tabii ki bu mucize ya da bir anda her şeyi yok edebilecek bir sihirli değnek değildir. Fakat bana göre eğer psikoterapiyle birlikte yapılırsa kişiyi şifalandırabilir. Sonuçta insan beyni çok gizemli sırlarla dolu. Yürekten inandığımız şey mucizemiz olabilir.
Sinemaya Ölü Ozanlar Derneği, Can dostum, Günaydın Vietnam gibi muhteşem filmler kazandıran komedyen olarak bilinse de inanılmaz güzel dram filmleri de olan Robin Williams, 8 yıl önce bugün intihar ederek yaşamına son vermişti. Oysa filmlerinde hep hayat dolu, hep güldüren, hele Neşeli Ayaklar ve Alaaddin gibi animasyon filmlerde tatlı sesi ile herkesi eğlendiren sinemanın güler yüzlü adamıydı. Robin Williams, Efsane komedi yeteneği ile sadece Amerika'yı değil tüm dünyayı güldüren komik adam, tuhaf ifadeleri, büyüleyici sakarlığı ve masum ama esprili diyalogları nedeniyle hem çocuklar hem de yetişkinler tarafından eşit derecede sevilen Amerikalı bir aktör ve komedyendi. Bir komedyen olarak daha ünlü olmasına rağmen, Williams çok ciddi ve dram dolu bir rolü, bir komedide olduğu kadar kolaylıkla başarabilen çok yetenekli bir kişilikti. Gıptayla bakılan Akademi Ödüllerine üç kez aday gösterildi, bir kez de 'Good Will Hunting' filmindeki çok beğenilen performansıyla kazandı. Üst düzey bir yöneticinin oğlu olan şov dünyası, genç Robin için beklenmedik bir kariyer yolu gibi görünüyordu. Çocukken okulda hep arkadaşlarıyla şakalaşırdı ve şakalarıyla başkalarını güldürürdü, şüphesiz sınıf arkadaşları ona “En Komik” oyu verirdi hep. Kariyerine başarıyı yakaladığı bir stand-up komedyeni olarak başladı. Bir başarı diğerine yol açtı ve kısa süre sonra televizyonda komedi şovları yapmaya başladı. İlk sitcom 'Mork & Mindy' onu o kadar popüler yaptı ki, daha büyük işler yapabileceğini fark etti. Böylece sinema dünyasına girmiş ve herkesin aşık olduğu komik adam olmuştur. Kısa süre sonra daha fazla rol teklifi geldi. 1984'te kendisini En İyi Erkek Oyuncu dalında Altın Küre Ödülü'ne aday gösterilen komedi-drama 'Moscow on the Hudson'da Vladimir Ivanoff rolünü oynarken buldu. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220811_175213.jpg" alt="" width="662" height="461" /> 1987 yapımı savaş komedi filmi 'Günaydın Vietnam'da Silahlı Kuvvetler Radyo Servisi'nde bir radyo DJ'i canlandırdı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220811_173807.jpg" alt="" width="461" height="572" /> 1989'da muhafazakar bir akademide öğrencilerine şiir öğreterek ilham veren bir İngilizce öğretmeninin hikayesini anlatan 'Ölü Ozanlar Derneği' adlı drama filminde rol aldı. Film büyük bir hit oldu. En unutulmaz komedi filmlerinden biri 'Mrs. Doubtfire' (1993) filminde eski karısıyla sahip olduğu çocuklara daha yakın olabilmek için kadın gibi davranan usta oyuncu unutulmaz bir rol yapıyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220811_173650.jpg" alt="" width="459" height="615" /> 1997 yılı onun için iyi bir yıldı, çünkü sorunlu ama çok yetenekli bir genç adama danışmanlık yapan bir terapist rolünü oynadığı harika film 'İyi Niyet Avı'nda oynama fırsatı buldu. Film ona birçok ödül kazandırdı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220811_173829-1.jpg" alt="" width="502" height="540" /> One Hour Photo – 2002 uzun yıllardır bir alışveriş merkezinin fotoğraf bölümünde çalışan Sy’ın gizemli iç dünyasına odaklanıyor. Insomnia – 2002 Küçük bir Alaska kentinde genç bir kızın esrarengiz bir şekilde öldürülmesinin ardında yatan gizemi çözmek isteyen Will Dormer ve Hap Eckhart isimli iki dedektifin hikayesini ele alan film; muazzam bir kurguyla intikam ve adalet kavramlarını bir araya getiriyor. <img class=" wp-image-37054 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/5c8e3a0045d2a07c1047c4f8-300x170.webp" alt="" width="678" height="384" /> Sonra bir 11 Ağustos günü, evinde ölü bulunduğu haber oldu. Hepimiz bu duruma üzüldük. Ölüm nedeninin intihar olduğunu öğrendiğimde ise hem daha çok üzüldüm hem de şaşırdım. Amerikan sinemasının gülen yüzü ve güldüren adamı intihar etmişti. Eşi, Parkinson hastalığı olduğunu ve bir tür Demans'a yakalandığını açıkladı. Onu tanıyanlar ise çok uzun zamandır ,depresyon ile mücadele ettiğini anlatıyorlar, hayatının anlatıldığı belgeselde. Demek ki öyle yaşamak istemedi. Hastalıklarla herkesin mücadele şekli farklı. İşte insanların yaptığı rollerle, gerçek hayat hikayeleri çok farklı oluyor maalesef. Ne diyordu Savaş ve Barış kitabında Lev Tolstoy 👇 ".....Herkesten çok güldü, belli ki çok acı çekiyor..."
Fatih'ten Sultanahmet'e doğru giderken, büyük brandalarla çevrili olan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Miras, Bukelon Sarayı'nın kazı çalışması alanını görmüşsünüzdür. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220810_131914.jpg" alt="" width="540" height="521" /> 2021 yılının sonlarında İstanbul Fatih'te Küçük Ayasofya Caddesi'nde otel yapılması için yıkılan bir binanın inşaat kazısı sırasında Bizans dönemine ait tarihi kalıntılar bulunuyor. Arkeoloji Genel Müdürlüğü ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Miras ekiplerinin devraldığı kazı çalışmaları titizlikle sürerken, yapılan incelemede ilk kez ulaşılan bölümlerin 1600 yıllık Bukoleon Sarayı'na ait olduğu ortaya çıktıktan sonra, inşaat durdurulmuş. Ve kazı çalışmaları başlamış. Aslına bakılırsa bu konuda yapılması gereken en temel şey, özellikle Sultanahmet civarında yeni yapılaşmaya izin verilmemesi olmalı. Kazı alanını gördükten sonra şunu fark ettim, muhteşem bir tarihi dokunun üzerinde yaşıyoruz. Bizden önce kim bilir kaç kişi bu toprakları mülk edindi. Gezdi, dolaştı ve sonsuza kadar buraların sahibi olacağını sandı. İstanbul’un geçmişi çok katmanlı… Bizans’tan Osmanlı İmparatorluğu’na, oradan cumhuriyete uzanan, birbirinin üzerine bina edilen, kucaklaşıp karışan bu tarihsel izleri görmek, şehri gezmenin en heyecan verici taraflarından. Hepsi bizim zenginliğimiz ve hepsi aslında bizden bir parça. Çünkü yaşanılan mekanları dokuların hepsinin insanların kaderlerini de birbirine bağladığına inanıyorum. Topkapı sarayı, Dolmabahçe sarayı ne kadar bizse Bukeleon sarayı da o kadar biz. Umarım bir an önce farkına varıp toprağın üstüne değil sadece, altındaki zenginliklere de bakmayı öğreniriz. Bugün artık sonlara gelindiği bildirilen kazı çalışmalarında, ortaya çıkarılan eserler konservasyon işlemlerinin ardından Bukoleon Sarayı için çok büyük bir Açık Hava Müzesi inşa edilerek sergilenecek. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220809_001707.jpg" alt="" width="662" height="461" /> Alanda yürütülen kazılarda ortaya çıkan 338 kasa tarihi parça, konservasyon işlemlerinin ardından turizme kazandırılacak. Kazılarda çıkan eserler, saray içerisinde oluşturulan laboratuvar ortamında uzmanlar tarafından tek tek inceleniyor, tarihlendiriyor, ardından eserlerin konservasyonu yapılıyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220809_000549-800x508.jpg" alt="" width="662" height="420" /> Saray uzun süre Bizans imparatorlarına ev sahipliği yapıyor. Bizans'ın en büyük sarayı olduğu düşünülüyor. Latin istilası sonrasında kullanılmamaya başlanmış. Osmanlı Dönemi’nde özellikle bu bölgede tren yolunun geçmesinden sonra tamamen terk edilmiş. Dolayısıyla arkeolojik açıdan çok çeşitli dönemleri içinde barındıran bir çalışma. İlk yapıldığı dönemden Osmanlı’ya kadar çeşitli kademelerin izlerini yapılan kazı çalışmaları sonrası belirlediklerini belirtiyorlar. Tabi çok eski tarihler ve zaman içerisinde katmanlara ayrıldığı için , eserlerin çoğu parçalara ayrılmış . Bunları da titiz bir çalışmayla puzzle gibi birleştiriyorlar. Sarayın muhtemelen gündelik yaşam için inşa edilmiş olduğunu belirtiyorlar ve çalışmanın yola bakan kısmının hemen arkasında bir sarnıç bulunuyor, bu sarnıç kazıdan önce bilinmiyordu ilk defa kazı ile ortaya çıkmış bir buluntu. Bu sarnıcın hemen duvarına eklenmiş bir tarihi çeşme bulunmuş. Bu çeşmenin önemi; İstanbul'un bilinen en eski çeşmesi olarak kayıtlara geçmiş. Yine kazılar sırasında, aşağı doğru inen ,bir insanın sığabileceği ,muntazam ve harika bir işçiliğe sahip koridorlu bir yapı bulunmuş. Belkide bir kaçış tüneli olarak inşa etmiş olabilecekleri düşünülüyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220809_000625-800x455.jpg" alt="" width="695" height="396" /> Çalışmalar sırasında iskeletler de bulunmuş... Çok gizemli olduğunu belirtiyor kazı ekibi, çünkü sarayın içinde gömülmemişler, nasıl ölmüşlerse öylece bırakılmışlar. Yani sarayın içerisinde ne olmuşta bunlar aniden ölmüşler. Ve ne olmuşta gömülmek için sarayın dışına çıkarmamışlar. Sarayın tören alanında bulunduğu için, iskeletlerin, burada bir toplu katliam yapılmış olduğunun üzerinde duruluyor fakat yine de hepsi bir muamma. Belki çalışmalar tamamlandıkça bunlar da açığa çıkacaktır. Ve belki de İstanbul tarihinde hiç bilinmeyen bir çok şey de aydınlatılacaktır. <h2>Bukeleon Sarayının Tarihi</h2> Bukoleon Sarayı, ismini bu sarayın önünde bulunan aslan ve boğa heykellerinden almıştır diye anlatılıyor. Bir aslanla, boğanın kavgasının tasvir edildiği heykellerden dolayı boğa (bous) ve aslan (leon) kelimelerinden saraya bu isim verilmiş. Küçük Ayasofya Kilisesi’ne oldukça yakın bır yerde olduğu için o dönemde, kiliseye sarayın içinden geçiliyormuş. Görkemli ve gizemli Bukoleon Sarayı’nın önünde büyük ve çok etkileyici bir limanı varmış ve burada bulunan büyük mermer basamaklarla denize iniliyormuş. İmparatorlar denizden gelen konuklarını buradan, imparator iskelesinden karşılıyor, buradan gemilerine biniyor, soylu misafirlerini yine buradan uğurluyorlarmış. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220809_001238-800x489.jpg" alt="" width="662" height="405" /> Sarayın yapıldığı dönem bilinmiyor olsa da M.S 5. yy olarak kayıtlara geçilmiş. Daha önceki yıllarda Büyük Konstantin döneminde Sasanilerin prensi Hormisdas‘ın İstanbul’a sığınarak Hristiyanlığı kabul etmesi ve buraya İran’daki evine benzer bir ev yapmasıyla Bukoleon sarayının ilk yeri ve temelleri atılmış olabileceği söyleniyor. İmparator Leo, Bukeleon sarayını kendi yeğeni olan Justinianos’a hediye ettiği ve onun da eşi Theodora ile bu sarayda yaşadığı bilindiği için Justinianos Sarayı olarak da ünlenmiştir. Justinianos imparator olduktan sonra bu yapıyı kendi saray yapısına dahil edip büyütmüştür. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220810_112322-800x495.jpg" alt="" width="662" height="410" /> Latin İstilası döneminde Haçlı komutanlar tarafından alındıktan sonra da saray olarak kullanılıyor. Çünkü komutanlar da yine Bizans prensesleriyle evlenip soyluluk unvanını ve krallığı devam ettiriyorlar. Fakat Latin istilası sırasında ki kralların , varlık olarak fakirliğe düştükleri için ,sarayın bir kısmının, çatısının demir malzemelerini sattıkları belirtiliyor. 1261 yılında Micheal Palaiologos şehri tekrar aldıktan sonra Tekfur Sarayı‘nı yaptırıp krallığın yerini değiştirmiştir.1453 yılında Fatih Sultan Mehmet şehri fethettiği zaman saray oldukça harap bir halde idi. Fetihten sonra burası bir yerleşim yeri oldu ve yine Osmanlı dönemi boyunca çeşitli yangınlar ve depremler nedeniyle sarayın büyük bir bölümü yıkıldı. 15. yüzyılda buradaki sarnıcın üzerine Kızlar Ağası Mehmet Ağa camisi inşa edilmiş, sarayın cephesindeki heykel grubu bu dönemde ortadan kalkmıştır. Sarayın1800’lü yıllarda Rumeli demiryolu hattının yapımı sırasında ise bugünkü Sirkeci İstasyonu tarafındaki yapı yok edildi. İç kısımda kalan yerlerine demiryolu hattı yapıldı ve sadece denize bakan duvarları ayakta kaldı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220810_132924-800x537.jpg" alt="" width="662" height="444" /> Yani sürekli eklemeler yapılarak büyütülen bir saray var ve Bizans'ın en büyük sarayı olarak nitelendiriliyor. Düşünün; bugünkü Sultanahmet Camii’nin bulunduğu yerden doğu ve güney tarafında Marmara kıyısına kadar uzanan 100 bin m2’lik bir alandan bahsediyoruz. Kuzeybatı tarafında şimdiki Sultanahmet parkının yerinde olan Hippodrom ile Septimus Severus zamanında yapılan Zeuksippos hamamlarına, kuzeydoğuda ise Ayasofya’nın önünde uzanan Augousteon meydanı ile Senato’ya komşu, etrafı duvarlarla çevrili bu koca saraydan bugüne pek az kalıntı kalmış Günümüzde saraya ait deniz surları üzerindeki kalıntıların önemli bir kısmı 10. yüzyıla aittir. Sarayın doğu bölümünün sınırını bugün sadece alt kısmı ayakta kalan ve bir zamanlar deniz feneri olarak kullanılan kule oluşturur. Sarayın batı bölümü ise sur boyunca Çatladıkapı’ya kadar uzanır. Sarayın batısının kendini 1873’teki demiryolu yapımındaki yıkımdan kurtaran bir kısmı da 1959’da Kennedy Caddesi’nin yapımı sırasında surların bir bölümüyle birlikte yok edilmiştir. Saraydaki eserlerden bazıları, saray merdivenlerini koruyan ve balkonu çevreleyen aslan heykelleri de dahil olmak üzere İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergilenmektedir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220809_002837.jpg" alt="" width="427" height="540" /> İstanbul Büyük şehir belediyesi her ay Bukeleon Sarayı şantiyesine, rehberli muhteşem turlar düzenlemektedir. Sizde eğer katılmak isterseniz <a href="https://biyeristanbul.com/" rel="nofollow">https://biyeristanbul.com/</a> sitesinden form doldurabilirsiniz. İyi eğlenceler 😉
Her coğrafya 'nin kendine özgü,bir hikayesi vardır. Anadolu ve Mezopotamya topraklarının ise, farklı din,ırk barındırdığı için biraz daha özel ve farklı hikayeleri taşıyor içinde. Mardin'de Süryani bir ailenin çocuğu olarak doğdu Bahe. İki kız, kardeşi daha vardı. Başlarda herşey güzeldi anne ve babasıyla yaşıyordu huzurlu yuvalarında. Bir gün annesi Bahe'yi yatırmış , işlerini yaparken bağırma sesleriyle yanına koşuyor. Bir horoz tarafından bahe'nin gözü gagalanmış. Oysa bu Bahe'nin zor hikayesinin başlangıcıymış. 4 yaşlarına geldiğinde ise, sadece gözünün değil, o sırada aklınıda orada kaybettiğini farkediyorlar. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220808_222100.jpg" alt="" width="429" height="540" /> Ve 6 yaşlarında iken babası vefat ediyor. Annesi ise 4 çocuğu ile 33 yaşında dul kalıyor. Ah küçük yavru birde bunun açısıyla zorlanıyor. Annesi ise , fakirlik, kocasının ölmesi nedeni ile artık Mardin'de kalamıyor. Suriye'ye ailesini yanına dönmeye karar veriyor. Fakat Bahe hasta olduğu için, belki kardeşlerinden zayıf olduğu için ,göç yoluna dayanamayacağını düşünerek Bahe'yinyaninda götürmüyor. İki kızını ve oğlunu yanına alıyor ve Bahe'yi götürüp Mardin'de kadim bir manastır olan, Deyrul-Zefaran'ın kapısının önüne bırakıyor. <blockquote> " Bekle beni Bahe, gelip alacağım seni mutlaka buradan ayrılma diyor ve ayaklarına kırmızı bir çorap giydiriyor"</blockquote> öpüyor yavrusunu,kokluyor. Bütün özlemini, bir daha geri donemeyislşinin hasretiyle ... Defalarca sarılıyor oğluna..Doğum yılı tam olarak bilinmiyor Bahe'nin çünkü bir nüfus cüzdanına ancak 40 yaşlarında sahip oluyor. Gelip alacağım seni... Hikayenin geri kalan kısmında hiç bir şey olmuyor... O gün , daha sonraki günler . Bahe ,her gün o kapının orda bekliyor annesini. Yemek yiyor, uyuyor, manastırda verilen işleri yapıyor, bahçeyi süpürüyor, çiçek yetiştiriyor... Her gelene , her geçene,annesini soruyor. Ama.kimse bilmiyor ve annesi gelmiyor. Annem beni neden bıraktı diyor. Gelip alacağım seni dedi... Manastırdan hiç ayrılmıyor, annem gelir diye.. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220808_222159-800x503.jpg" alt="" width="662" height="416" /> Sorular cevapsız hayat akıp gidiyor. Ve Bahe ,70 yıl bekliyor annesini. O artık Bahe amca oluyor. Daha az konuşuyor. Yıllar içinde susmayı seçiyor. İçinde kopan fırtınalar dan bir kendisinin haberi olarak. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220808_222819.jpg" alt="" width="438" height="540" /> Süryani cemaati kendilerini İsa peygamberin ilk inananları olarak kabul ediyorlar kendilerini. Bu nedenle konuştuğu dili ve Kitab-ı Mukaddes’in yazıldığı kadim dil olan Aramice’yi bilip konuşur, bu dil ile ibadet ediyorlar ama Bahe bu dili hiç öğrenemiyor. O hayatı boyunca bebek iken annesinden öğrendiği Arapçayı konuşuyor sadece. Süryaniceyi hiç ama hiç konuşamıyor, öğrenemiyor ve anlayamıyor <h3> Deyrul-Zafaran Manastırıniın din adamlarından Al Raban Jousef Majon bir röportajda şöyle diyor:</h3> <h2> “Bahe Amca bu manastırın bir taşı haline gelmiş. Allah etmesin, eğer Bahe Amca ölürse, manastırdan bir taş eksilecek.”</h2> 70 yılda bir sürü din adamı, rahip, rahibe ,temizlikçi , çalışan,inananlar gelip geçiyor manastırdan ,ama Bahe amca hep oradaydı. O manastırın bir parçasıydı, manastırda onun ailesi. Ömrünün sonlarına doğru bile her geleni kapıda karşılar, konuşur, fotoğraf çektirmeye devam ederdi. Yıllar boyu manastıra gelen herkese, annesinin onu nasıl terk ettiğini anlattı. Hep aynı üç soruyu sorardı: Niye beni terk etti? Niye beni buraya bıraktı? Niye bana geri gelmedi? Her gün mutlaka Metropolit Saliba Özmen’le kısa da olsa sohbet ederlerdi. “Bu manastırın gülü kim” diye sorardı Özmen. Yüzü aydınlanır, “Benim” derdi Bahe Amca. Son günlerinde bile manastırda görev yapmış rahipler sorulduğunda başlardı bir çırpıda 70 yılı saymaya: Rahip Circis, Rahip Bitris, Rahip Davut, Rahip Cibran, Rahip Sait, Bıdrıs, Hani, İbrahim, İlyas... Hepsine tek tek Allah’tan rahmet diledikten sonra, “Hepsi gitti, bir gün ben de gideceğim. Hepimiz misafiriz” derdi. Bahe’nin hayatını, anlatan ‘Misafir’ ismiyle belgeselleştiren Haydar Demirtaş, ablalarından birini Suriye’de buluyor. Yıllar sonra gördüğü kardeşinin fotoğrafını öpüp koklarken ayrılıklarını şöyle anlatacaktı: “Anneme, Bahe’yi manastıra bırakmanın onun için daha iyi olacağını söylediler. O hem çocuk hem de saf biriydi. Manastır onun hem anası, hem babası oldu...” <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220808_214632-800x482.jpg" alt="" width="662" height="399" /> Fakat kardeşine Bahe amcanın beklemeleri anlatılmasına rağmen ,yinede gelip görmüyor. Bahe amcaya annesinin öldüğü söylendiğinde , çok ağlıyor veuzun bir süre kimseyle konuşmuyor. Mart 2014'te bir sabah , Bahe amcanın cansız bedeniyle uyanıyorlar. Onca yıllık üzüntüsü bitiyor. Cenaze törenine çok sayıda Türk, Kürt, Arap, Müslüman, Hristiyan, Süryani ve Ermeni vatandaşlar katılıyor. Süryani geleneğine göre 12 ayrı kilden üretilmiş, okunmuş ve kutsanmış yağ tabut açılarak Bahe Amca’nın cansız bedenine sürülüyor. Tabut, Şam’dan getirilen çeşitli baharatlardan oluşan tütsüler, gümüş tütsülükler içinde yakılarak kutsanıyor. Erkeklerden oluşan koro ayın boyunca Süryanice ilahiler okuyor. Ayine katılan Müslümanlar da dua ederek Bahe’nin ruhuna yüksek sesleF atiha okuyor. Defnedildikten sonra kutsanmış ekmek ve lokum ikram ediliyor. Bahe Amca, manastırın dışında hiçbir yeri bilmiyor, tek göz odasının yalınlığında, ermişler gibi yaşayıp ölüyor. <h2>Öldüğünde ise yatağının altından belki de tek varlığı olan, yüzlerce çift kırmızı çorap çıkıyor.</h2>
Her gün kitle iletişim araçlarında, doğanın dengesi bozuldu, kutuplar eriyor, atmosfere salınan gazlarla birlikte dünya yaşanması zor bir yere dönüşüyor, fosil yakıtlar çevreyi, doğayı kirletiyor vb. iklim sorunlarını duyup duruyoruz. <strong>İşte bu iklim sorunlarını başlatan kişiden bahsedeceğim bugün size; Thomas Midgley</strong> Bir bilim adamının, amacı para kazanmak olduğu zaman, Dünya'nın ne büyük bir felakete sürüklendiğine hep birlikte tanık olacağız. Thomas Midgley, 1889'da Pensylvania, Beaver Falls'ta doğdu. Cornell Üniversitesi, makine mühendisliği bölümünden mezun olduktan sonra babasının otomobil lastiği fabrikasında işe başladı. Midgley, 1916'da bir motor fabrikasında çalışmaya başlayınca tarihe verdiği zararların temelini burada atmaya başlamış oldu. Burada içten yanmalı motor ve motorun gücünü ve verimliliğini azaltan ve arızalara yol açan motor probleminin araştırılmasına öncülük etti. Midgley, benzinli motorlardaki motor sorununun ateşleme sisteminden değil, eşit şekilde yanmayan yakıt karışımından kaynaklandığını çabucak buldu. O zamanlar, Dayton Research Laboratories'de mühendis ve mucit Charles Kettering, çiftliklerde ev aydınlatma sistemlerini çalıştırmak için küçük bir gaz yağı motoru pazarlıyordu ama motor korkunç bir sesle çalışıyordu. Böylece Kettering, 27 yaşındaki Thomas Midgley'den araba motorlarının daha düzgün çalışmasını sağlayacak bir benzin katkısı bulmasını istedi. Midgley yüzlerce farklı maddeyi test etmeye başladı ve sonunda benzine az miktarda etanol veya etil alkol eklenmesinin motor sorununu önemli ölçüde azalttığını keşfetti. Ancak bir sorun vardı. Etanol üretimi patentlenemedi ve bu nedenle satışları fazla kar getiremedi. Etanol tahıllardan da kolayca üretilebilirdi. Böylece çalıştığı şirket, Midgley'i ucuz olan ve şirkete para kazandırabilecek başka bir benzin katkısı bulmaya zorladı. Midgley bir kez daha periyodik tablo üzerinde sistematik olarak çalışmaya başladı ve birkaç ay içinde Aralık 1921'de tetraetil kurşunun eşit derecede iyi çalıştığını keşfetti. Ancak kurşun, toksikolojisi iyi belgelenmiş bir zehirdi. 2. yüzyılın başlarında, Yunan botanikçi Nicander, kurşunla zehirlenmiş insanlarda görülen kolik ve felci tanımladi. Julius Caesar'ın mühendisi Vitruvius, Roma İmparatorluğu boyunca suyu taşımak için kullanılan kurşun boruların sağlıksız olduğunu ve insanları hasta ettiğini söyledi. Kurşun dumanının gut hastalığı yaptığı biliniyordu. Gut, kurşun zehirlenmesinin bir belirtisi, zengin Roma'da yaygındı. Hatta bir bilgin, Roma uygarlığının kurşun zehirlenmesi sonucu çöktüğünü söyleyecek kadar ileri gitmektedir. Bu fikir çürütülmüş olsa da, Romalıların kirli sudan ve kurşun tencere kullanarak büyük miktarlarda kurşun tükettiği gerçeği ortada. 20. yüzyılın insanları daha iyi değildi. Çok yakın zamana kadar, gıdaların saklanması için gerekli kutuları kapatmak için kurşun kullanılıyordu, su kurşunla kaplı tanklarda saklanıyordu, kurşun arsenat meyve üzerine pestisit olarak püskürtülüyordu ve hatta diş macunu kurşun tüplerde geliyordu. Bu nedenle, kurşunun tehlikelerinin gayet iyi farkındaydılar, ancak aynı zamanda kurşunun, motor sorununu önleme potansiyelini keşfetmeye hevesliydiler. Kurşunlu benzin bir girişim, keşif olarak gösterildi ve Aralık 1922'de Midgley, Amerikan Kimya Derneği'nin New York bölümünden prestijli William H. Nichols Madalyası ile ödüllendirildi. 1923'te Amerika'nın en büyük şirketlerinden üçü, çok ortaklı bir girişim kurdular ve tetraetil kurşun üretmeye ve dağıtmaya başladılar. Katkı maddelerine basitçe "etil" adını verdiler ve daha iyi ve sevimli görünmesi için adından "kurşun" kelimesini çıkardılar. Kurşunlu benzin, Şubat 1923'te piyasaya sürüldü ve benzinin verdiği ekstra motor gücü sürücüler tarafından çok sevildi. Özellikle havacılıkta kurşunlu benzin, Rolls-Royce Merlin ve Griffon gibi şirketlerin, süper şarjlı motorlar üretmesine olanak sağladı. Ancak, Ethyl Corp'un üretim tesisinde neredeyse anında sorunlar başladı. Faaliyetinin ilk yılında, şirketin fabrikaları kurşun zehirlenmesi, halüsinasyonlar, delilik ve hatta ölüm vakalarıyla boğuştu. Şirket haberi susturmaya çalıştı, ancak bazen imkansız hale geldi. William Kovarik isimli bir gazeteci bir makalede şöyle yazdı: "Birkaç işçinin boyun eğdirilmesi ve deli gömleği giydirilmesi gerekiyordu. Kontrolsüz kas spazmlarından dolayı siyah ve maviydiler. Hayaletlerden korkma veya hayali kanatlı böcekleri görme gibi paranoyak ve kuruntulu davranışlar sergilediler. Etkilenen işçiler aniden şiddet uygulayabilir veya intihara meyilli olabilir. Ayrıca diş etlerinde kurşun zehirlenmesinin tipik bir göstergesi olan mavi çizgiler vardı, ancak davranışsal semptomlar önceki kurşun zehirlenmesi vakalarında sunulanlara benzemiyordu". Bir gazete muhabiri, fabrikaya gelip, araştırmak istediğinde ise, bir yönetici, "bu adamlar muhtemelen, çok çalışmaktan çıldırdılar" dedi. Midgley, Nisan 1925'te bir Amerikan Kimya Derneği toplantısında söylediğinde, kurşunun zararları ile ilgili bir kanıt bulunmadığı konusunda da yalan söyledi: "Bilimin şu anda bildiği kadarıyla, tetraetil kurşun, tüm otomotiv ekipmanlarının genel halk tarafından sürekli ekonomik kullanımı için hayati önem taşıyan mevcut tek malzemedir" dedi. Bu olaylar bir kez daha, çıkar söz konusu olduğunda, insanların yalan söylemekten çekinmediklerini göstermiş oluyor hepimize <h3>Midgley'nin bir sonraki büyük icadı da aynı derecede felaketti.</h3> Buzdolabı soğutucu üreten firmalar zarar ediyorlardı. Yine Thomas Midgley'e kendilerine yardım etmelerini istediler. Midgley'nin Freon-12 markası altında satılan kloroflorokarbonların (CFC) ilki olan diklorodiflorometanı icat etmesinin sadece üç gün sürdüğü söyleniyor. Diklorodiflorometan oldukça uçucuydu (soğutucu için bu gerekliydi) ve ayrıca kimyasal olarak etkisizdi. Midgley, olumsuz bir özelliği olmadığını göstermek için, çektiği görüntüde, gazdan bir nefes aldı ve onu bir mumu üflemek için kullanarak gösterişli bir şekilde insanlara tanıttı. Kısa süre sonra CFC'ler klimalar, aerosol sprey kutuları ve astım inhalerleri dahil bir düzine uygulamada ortaya çıktı. Bu birimlerden milyonlarca satıldı ve Midgley, 1937'de Perkin Madalyası olan şapkasına bir tüy daha ekledi. CFC'lerin Dünya'nın ozon tabakasında delikler açtığını keşfetmek neredeyse yarım yüzyıl sürdü, bu pek iyi bir şey değildi. Bu gazlar 10 yıl içinde ozon tabakasının %4'ünü yoketmis ve etmeye devam ediyordu. Ayrıca, CFC'ler de sera gazıdır ve karbondioksitten on bin kat daha güçlüdür. Bill Bryson, Hemen hemen her şeyin kısa tarihi kitabında, onu “yirminci yüzyılın en kötü icadı” olarak adlandırdı. Elbette Bu gazların kullanımı 1970'lerde kullanımı azalsa da yan etkileri dünya atmosferini yok etmekle kalmadı, dünyadaki tüm insanların solunum yoluyla vücutlarına nüfus etmişti. Ozon tabakasına ve insanlarda açılan bu hasarı maalesef bugün bile onarmak imkansız. CFC, 1987'den sonra, Montreal'deki diplomatlar, CFC'lerin üretiminde ciddi azalmalar talep eden Montreal Protokolü adlı bir anlaşma imzaladığında resmen yasaklandı. Birçok ülke 2000 yılına kadar CFC'leri tamamen ortadan kaldırmayı kabul etti. Tetraetil kurşun da 2000'lerin başında çoğu ülke tarafından aşamalı olarak kaldırıldı. Kurşunlu benzin satan son ülke, Temmuz 2021'de satışı çok yakın bir zamanda durduran Cezayir'dir. Yasaklanmasına rağmen, günümüzde kullanılıp kullanılmadığını bilemeyeceğiz. Midgley bunların hiçbirini bilmiyordu, çünkü CFC'nin yıkıcı gücü, gün yüzüne çıkmadan çok önce öldü. Tek başına ozon tabakasını yok eden, yine tek başına tüm dünya nüfusunun hepsini zehirleyen adamın ölümü ise oldukça ilginçtir. 51 yaşında çocuk felcine yakalanan Midgley, sakat kaldı ve yatalak oldu. Onu yatakta otomatik olarak kaldıran ve döndüren ayrıntılı bir ipler ve motorlu makaralar sistemi tasarladı. 1944'te makine yanlışlıkla harekete geçtiğinde kablolara dolandı ve kendi yaptığı icat ile, boğularak hayatını kaybetti.
Kwai köprüsü, Myanmar Tayland sınırına oldukça yakın bir bölgede Kwai nehri üzerinde bulunmaktadır. İlk yapılan ve aslında hikayesi olan köprü, Birinci Dünya Savaşı sırasında bombalanarak yıkılmış, şimdiki köprü aslına uygun olarak tekrar inşa edilmiştir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220803_172128-1.jpg" alt="" width="608" height="540" /> Hikayenin yaşandığı yıl 1943. Birinci Dünya Savaşı devam ederken gerçekleşiyor. Savaş sırasında ise bu nehir, Japon birliklerinin cephanelerini Tayland'a taşımaları için oldukça stratejik bir konumdadır. Fakat üzerindeki köprü sürekli yıkılma tehlikesi altında, ahşap eski bir köprü ve o sıralarda burası Japon askerlerinin denetimindedir. Tayland hükümeti köprüye gelen rayları döşüyor ve gerisine karışmam, diyor. Savaş tüm zorluklarıyla devam ederken, bir grup İngiliz askeri, Japon askerlerine esir düşüyor. Ve buraya getiriliyor İngiliz esirler. Onlara bu köprüyü inşa etmeleri gerektiğini söylüyorlar. Esir düşenler arasında yüksek rütbeli subaylar da var. Onlara ellerindeki esir anlaşmalarını gösteriyorlar. Esirlere nasıl davranılması gerektiğini ve ilk önce yaralı askerlerin revire alınmasını ve tedavi ettirilmesini istiyor. Oysa Japon komutan bunlarla ilgilenmiyor. Subayın elindeki kağıtları yırtıp, sadece köprüyü yapmakta çalışacaksınız diyor. Tabii ki kabul etmiyor İngiliz komutan. Ve esaret günleri başlıyor. Köprüyü yapmayı kabul etmedikleri her gün daha da kötüye giden bir hayat yaşıyorlar. Küçük bir kutunun içine koydukları İngiliz subayı, güneşte aç susuz günlerce bekletiyorlar. Tabii askerlerin de durumu daha perişan. Bir çok asker orada, açlıktan ve hastalıktan ölüyor. Bu sırada bir an önce köprünün yapılması gerekli çünkü cephaneleri azalıyor. Japon komutan kabul ediyor İngiliz askerlerinin isteklerini. Hasta olanlar tedavi edilmek için gönderiliyor ve hepsi yemeklere ve daha iyi şartlara kavuşuyorlar en azından kısa bir süre için. Bu sırada, İngiliz komutan tüm sağlıklı olan askerlerine, öyle bir köprü inşa edeceğiz ki, Japonlar şaşıracaklar diyor. Bu, artık kendi savaşına dönüşüyor. Daha iyi bir köprü yapma savaşına. Belki de öleceğini düşündüğü için, hayata bir eser bırakma hırsıda olabilir yaşadığı. Japonlara karşı, dünya savaşında sanki çatışmıyorlarmış gibi. Bu köprü onların işine yaramasına ve kendileri onların elinde esir olmalarına rağmen. İngiliz askerler ve müttefikler ise, bu yapımı devam eden köprüden haberdardır. Onlar da ne yapıp edip bu köprüyü bitirmelerine engel olmayı düşünüyorlar. Ve bunun için bir komanda tugayı görevlendiriyorlar. Bir tarafta, bütün yaşamlarını, bu köprüyü en güzel şekilde inşa etmek için uğraşan, esir İngiliz askerleri, diğer tarafta, savaşı kaybetmemek uğruna, köprüyü yıkmaya çalışan İngiliz komandoları. İngiliz subay, raylardaki bombaları farkediyor ve askerleri ile birlikte bunları imha etmek için çalışmaya başlıyorlar. Maalesef bombaların patlaması sonucu hepsi ölüyorlar. Bir tarafta ülkesi için savaşıp esir düşen ve düşmanları için köprü inşa eden İngiliz askerleri, diğer tarafta, yine ülkesi için her şeyi göze alan, İngiliz subayları. Kardeşin, kardeşe düşman olduğu, kazananın olmadığı bir savaş. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220803_172210.jpg" alt="" width="457" height="540" /> Biz olayın bu kısımlarını, 1957 ABD yapımı 7 dalda Oscar almış muhteşem bir filmden öğreniyoruz. Kwai nehri, her izlediğimde inanılmaz etkiler beni. Günümüzde ise, Kwai nehrinin üzerindeki köprü yeniden yapılmıştır. Bombalanan köprünün yapımında ise sadece İngiliz askerler değil, onbinlerce Asyalı işçi de çalıştırılmış. Çok sayıda işçi olumsuz çalışma şartlarından hayatını kaybetmiş. Yaklaşık 30 bin asker ve Asyalı işçi çalışıyor. Normalde 5 yılda tamamlanması gereken köprüyü, 15 ayda bitirtiyorlar Japonlar. Sadece pirinçle besledikleri, askerlerin ve işçilerin, kurtlanan yaralarına, açlıktan ve koleradan ölmelerine hiç tepki vermiyorlar ve müdahale etmiyorlar. Yani isminin hakkını veriyor tam bir "Ölüm yolu." Ölüm demiryolunun ise Tayland'da kalan tarafı, hala ilk yapıldığı gibi. Tayland'da yapılan turlarda neredeyse ilk ziyaret edilen yerdir Kwai nehri. Nehrin sonunda bir mezar vardır, anıt mezar. Orada ölen askerlerin anısına. Mezar taşlarında 21, 23 yaşlarında, İngiltere için, ülkem için öldüm yazıyor bir çoğunda. Ülkem için öldüm... Yazımı ünlü filozof Bertrand Russell'in bir sözüyle bitirmek istiyorum: <blockquote> <h2> "Savaş, kimin haklı olduğuna değil, kimin güçsüz olduğuna karar verir."</h2> </blockquote> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220803_172231-1-800x526.jpg" alt="" width="662" height="435" />
Yazımın birinci bölümünde , ünlü psikiyatrist ve psikanalistin kurucusu , Sigmund Freud'un çocukluk ve gençlik hayatından bahsetmistim. Eğer okumadıysanız, okumanızı tavsiye ederim. Şimdi Freud'un hayatına kaldığımız yerden devam edelim. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220802_144946.jpg" alt="" width="559" height="540" /> <h2>Ünlü olması</h2> 1920 lere geldiği zaman ,Freud , oldukça ünlü olmuştu. Dünyanın en ünlü psikoloğuydu artık. Öylesine ünlenmişti ki bir Chicago'da bir gazete, sırf eğlence olsun diye arkadaşlarını öldüren iki gencin psikanalizini yapması için ona 25 bin dolar önerdi. Hollywood'un ünlü yapımcısı Samuel Goldawyn ise, Viyana'ya geldi ve kendi deyimiyle 'dünyanın en büyük aşk uzmanı'na, senaryolarına danışmanlık yapması için 100 bin dolar önerdi. Freud bunu kesinlikle reddetti, o böyle şeylerle ilgilenmiyordu. Onun derdi böylesine bir ün asla olmadı. <h2>1. Dünya Savaşı ve kansere yakalanması</h2> 1. Dünya savaşı ise, Freud için tam bir içe çöküş dönemi oldu. Çünkü , üç oğlu Avusturya ordusunda savaşa katılmıştı. İnsanların öldürülmesi, yapılan yağmalar, insanların saldırgan olduklarına , içlerindeki hayvani duyguların ne kadarını çıkarabileceklerine, tüm yönleriyle şahit olmak zorunda kalmıştı. Çok zor zamanlar geçirmek zorunda kaldılar. Parasızlık ve yiyeceklere ulaşamamak,soğuk günlerde sobada yakacak biseyler bulamamak, Freud ve ailesini çok zor durumda bıraktı. 1920 yılında en sevdiği kızı Sophie beslenememe ve zatürre yüzünden öldü. Ve en karamsar zamanları başladı Freud'un. Bu olaaydan sonra çene kemiği kanserine yakalanıyor. Puroyu çok tükettiği için olduğu söyleniyor. Fakat bana göre ,kızının ani ölümü ve içinde yaşadığı söyleyemediği bütün duygular ,kansere neden oluyor. Çünkü büyük üzüntüler,buhranlar büyük hastalıklar oluşturuyor. Tabi ki ,dünyanın hala en ünlü terapistinin kendi bağımlılıklarını ,özellikle puro içmesi konusunda düşünürsek, tedavi edememiş olması, bir şeyi çok iyi bilmeniz onu çok iyi uygulayacağınız anlamına gelmiyor malesef. Türkçe'de bunun karşılığı "terzinin kendi söküğünü dikememesi." <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220801_005103.jpg" alt="" width="446" height="540" /> <h2>Kızı Anna Freud</h2> Sonralarda ise, en yakını , eşinden sonra en küçük kızı Anna oldu. Hatta Anna , babasından sonra psikanlisti geliştirip, bugünkü şekline yönlendiren kişi diyebiliriz. Anna , Freud'un, hemşiresi, hasta bakıcısı ,kızı ,arkadaşı yani herşeyi olmuştu. Bir tür bağımlılık geliştirmişti Freud kızına. Kendi teorisinde erkek çocukların, babayı rakip olarak gördüklerinden,onu öldürüp yerine geçmek arzuları vardır. Kız çocukları ise babalarına , aşık bir ömür ona bakabilecek yaratılışta idi. Anna ile olan ilişkisini buradan yola çıkarak düşünebiliriz. Hangi ruh hali ile acaba erkek çocukları için bunları düşündü bilemiyoruz tabiki. Belki yine kendi çocukluğunda kurduğu fantazi dünyasından yola çıkmış olabilir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220802_144704-800x459.jpg" alt="" width="662" height="380" /> <h2>Almanya ve Hitler ;</h2> 1933'te Hitler'in Yahudilere yaptıkları ,Freud'da yeni nevrozlara neden oldu. Çünkü Hitler , Freud'un kitaplarını yaktırıyordu. Hatta bu olay için , Freud 'Ortaçağ'da yaşasaydık , beni yakarlardı diyor. Şimdi sadece kitaplarımı yakıyorlar." 1938'te Avusturya'yı alan Hitler , giderek Freud için büyük tehlike oluştursa da çok yüksek mevkilerde tanıdıkları olduğu için çok iyi korunuyordu. Bir nevi dokunulmazlığı vardı diyebiliriz. Fakat Hitler yönetimindeki Naziler, Anna Freud'u tutukladı ve hapishanede kaldı. Freud bütün bağlantılarını kullanarak, ülkeyi terketmek şartı ile , kızını serbest bıraktılar. Bu tarihten sonra kızı, karısı ve kendisi önce Paris sonra Londra 'da kalmaya başladılar. Ve kız kardeşleri ise Avusturya'dan ayrılmalarına Naziler tarafından izin verilmediğinden toplama kamplarında öldüğü söyleniyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220802_144747.jpg" alt="" width="399" height="540" /> <h2>Hastalığının tekrar artması ve Ölümü</h2> Yaşadığı topraklardan ayrılması, kardeşlerinin, çocuklarının başına gelenler, Freud'un ,yeniden korkularını , kanser hastalığını , bilinçaltında gizli kalmış bütün sorunları nüksetirdi. Ve artık kanser hastalığının verdiği acı ve ıstırabı dayanamaz hale gelmişti. Kızı Anna hep hasta bakıcısı olarak yanındaydı. Ve ondan yıllar önce ," Eğer hastalığım dayanılamaz hale gelirse, bana acı çektirme " diye söz vermesini istemişti. Bir Eylül sabahı en yakın arkadaşı olan doktor Max Schur'a “Schur, zamanı geldiğinde beni yarı yolda bırakmama anlaşmamızı hatırlıyorsun. Artık bu işkenceden başka bir şey değil ve hiçbir anlam ifade etmiyor" dedi Schur unutmadığını söylediğinde, Freud, "Teşekkür ederim" dedi ve ardından "Anna ile konuş ve eğer o da doğru olduğunu düşünürse, buna son ver" dedi. Ve 21 -22 Eylül de iki doz yüksek dozda öldürücü morfin yapıyorlar. 23 Eylül 1939'da Freud ölüyor. Artık çektiği acıya dayanamayan , Freud'un kızı , ölümünü ertelemek istemeye çalışsa da,babasının ıstırabının son bulduğunu söyler. Freud'un cesedi ölümünden üç gün sonra Kuzey Londra'daki Golders Green Krematoryumu'nda yakıldı. Külleri daha sonra krematoryumun Ernest George Columbarium'una yerleştirildi. Freud'un külleri, kendisinin Prenses Bonaparte'dan hediye olarak aldığı ve Viyana'daki çalışma odasında uzun yıllar sakladığı, mühürlü bir antik Yunan kavanozunun içinde duruyor. Eşi Martha 1951'de öldükten sonra, onun külleri de aynı çömleğin içine konuluyor. Eğer yolunuz düşerse su anda müze olan hem Viyana’daki hem de Londra’daki evlerini ziyaret edebilirsiniz. Müzelerde Freud’un mektupları, kişisel eşyaları ve ünlü divanıyla birlikte en sevdiği Yunan vazosuna koyulmuş küllerini de görebilirsiniz. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220801_005037.jpg" alt="" width="630" height="540" />
Freud, ismi bir çok kişi tarafından mutlaka duyulmuş bir psikiyatristtir. Cinsellikle ilgili söylediği sözler hala ilgi çekmeye devam etmektedir. Fakat bana göre Freud'un yaşamı hepsinden de ilginçtir; hiç bilinmeyen korkuları, nevrozları, puro alışkanlığı, yanlışlıkla kokaini bulması, Martha'ya olan aşkı, kızına olan tutkusu, erkek arkadaşlarıyla olan karmaşık samimiyeti... Bu yazıda bu karmaşık hayatı biraz anlatmak istedim. Anlatmak istediklerim, tek bölümde bitemeyecek kadar uzun. <img class="alignnone wp-image-33755" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-4.jpg" alt="" width="787" height="590" /> <h3><strong>Çocukluğu</strong>:</h3> 6 Mayis 1856'da Viyana'nın bir köyünde oldukça değişik bir ailenin içinde doğdu. Ailenin değişikliğini ifade etmek gerekirse; tek odalı bir evde doğdu, annesi ise babasının 3. eşiydi, iki üvey kardeşi vardı ve bunlar Freud'un babası olacak yaştaydılar. Babası da dedesi olabilecek kadar yaşlıydı. Kendisinden sonra doğan kardeşinin bebekken ölmesi de onun yaşamını iyice karmaşık hale getirmiş gibi görünüyor. Böylesi bir yaşam alanı içinde, sık sık hayal kuruyor ve bütün çocukluk hayatını kurduğu hayallerin içinde yaşıyor gibiydi. Ancak Freud doğduğu zaman, yaşlı bir kadın onun annesine, bu çocuğun ileride çok büyük bir kişi olacağını söylemişti. Bu nedenle evde hep özel olmuştu. Hatta daha sonra 5 kardeşi daha oluyor ve kız kardeşlerinden birisi piyano dersleri almaya başlıyor. Fakat, Freud çalışırken rahatsız olduğunu söylediği için piyano evden gönderiliyor. Evdekiler için bu kadar ayrıcalıklı bir hayatı oluyor hep. Freud çok çalışkandı. Sürekli ders çalışıp farklı dilleri öğrenmeye çaba sarf ediyordu. 12 yaşına geldiğinde altı tane dil biliyor ve bu dilleri akıcı şekilde okuyup yazabiliyordu. Her yaşında ayrı bir takıntı geliştirdiğini gözlemliyoruz. Bu yaşlarında da yeni bir takıntısı olmuştu Freud'un; rüyalarını yazmak. Gördüğü her rüyayı yazıyor, notlar alıyor ve bunun üzerine düşünüyordu. Daha sonraları geliştireceği muhteşem kuramlarda rüyaları kullanmasına şaşırmamak lazım. <img class="alignnone wp-image-33754" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-3.jpg" alt="" width="747" height="419" /> <h3><strong>Martha'ya Aşkı</strong></h3> Viyana'da Tıp okuluna girdiğinde tarih, 1873 yılını gösteriyordu. Burada "su yılanlarının" cinsellikleri üzerine önemli araştırmalar yaptı. Balıklarla ilgili çeşitli araştırmaları oldu ve bunların sinir sistemlerinin resimlerini çizen ilk kişi olarak tarihe geçti. Bilim adamı olmak istiyordu fakat Yahudiler için o dönem bunun gerçekleşmesi oldukça zordu. 25 yaşlarında büyük bir tutkuyla Martha'ya aşık olmuştu. Martha kız kardeşinin arkadaşıydı. Evlenme teklif etti ve kabul edildi. 4 yıl nişanlı kalan Freud, bu sürede başka bir ülkede yaşayan Martha'yı altı kez gördü. Fakat büyük bir sadakatle ve tutkuyla seviyordu nişanlısını. Martha'ya, "Benim prensesim, en değerli hazinem!" diyordu yazdığı mektuplarda. Bu mektupları mutlaka okumalısınız. Her ne kadar, daha sonra onun döneminde yaşayan bilim insanları tarafından, Martha'ya karşı sadakatsiz olduğunu, onu çeşitli kişilerle aldattığı, hatta karısının kız kardeşiyle birlikte olduğunu söyleseler bile, bunları hiç bir zaman kanıtlayamadıkları için, o aşk mektupları geçerliliğini korumaktadır. <h3><strong>Kokaini Bulması</strong></h3> Bir an önce ünlü olup Martha ile evlenmek isteyen Freud, yeni bir deney üzerinde çalışıyordu. Bu deneylerinin sonucunda maalesef kokain ortaya çıkıyor. Kokaini ilk önce kendi deniyor. O dönemde yazdığı makalede kokainin yeni tedavi yöntemi olduğunu ayrıntılarıyla anlatıyordu. Tabi bunun bağımlılık yapan ve çok tehlikeli, zararlı yönleri olduğunu henüz bilmiyordu ve hem kendisi kullanıyor hem de Martha'ya gönderiyordu. Çünkü aslında bunun bir çeşit ''lokal anestezi'' olduğunu düşünüyor ve çığır açacak bir buluş olarak görüyordu. Tahmin edersiniz ki, bir süre sonra bunun yanlış olduğunu anlamış ve reçete etmekten vazgeçmişti. Fakat kendisi uzun bir süre kokain bağımlısı olarak hayatına devam etmiştir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220801_004602-800x422.jpg" alt="" width="932" height="492" /> <h3>Bilinçaltını Keşfi</h3> O dönemin en karizmatik sinir doktorlarından olan Jean Martin Charcot ile çalışmaya başladı Freud. (Freud'un çok sayıda erkek arkadaşı vardı. Bunları genellikle kendisine sadakati olanlardan seçerdi. Onlarla değişik bir iletişim halinde olduğunu, onlara karşı da ilgi duymuş olduğunu söyleyenler var.) Ve bu hayatının dönüm noktası oldu. Çünkü Charcot hastalarını hipnoz ile tedavi ediyor ve buna " ikinci zihin " diyordu ve Freud daha sonra bunu, ünlü "bilinçaltı" kavramına dönüştürecekti. Freud meslek hayatına "hipnozcu" olarak başladı. Hatta psikoterapide kullanılan kanepeye uzanarak anlatmak fikri, o günlerden kalan bir yöntemdir. Hastaların ikinci zihnine girip, histeri gibi ruhsal hastalıklarını hipnotik telkin ile tedavi etmeyi deniyordu. Yine aynı dönemde, bir meslektaşının, hastasının ileri derecede histerisini, konuşarak tedavi ettiğine şahit oldu. Bu tuhaf ve daha önce hiç görülmemiş yöntemi hipnozla birlikte hastalarında uygulamaya başladı. Hastalarına, hastalıklarının ne zaman ve nasıl ortaya çıktığını soruyor ve bunları cinselliği de içeren travmatik çocukluk çağına kadar bulmaya çalışıyordu. Histerinin kökeninde, çocukken yasanan taciz olaylarının olduğunu söylüyordu. Her ne kadar Freud iddiasını geri çekse ve bugün bu iddia geçerliliğini yitirse de, bu çıkışıyla yaşadığı dönemde “dokunulmaz” olan aile kurumunda büyük bir çatlak oluşturmuş ve kadınların travmatik taciz öykülerinin konuşulabilmesinin önünü açmıştır. <h3>Kendi Kendine Psikanaliz</h3> 1896'da babası ölüyor ve bu tarihten sonra onun için hiç bir şey eskisi gibi olmuyor. Bu sırada 40 yaşındaki Freud, acı veren ve kafasını karıştıran duygulara kapıldı ve kendi içindeki dehlizleri keşfetmeye karar vererek, kendini analiz etmeye yöneldi. Freud'un kendini analizi, kendi bilinçaltına yaptığı yolculuk, psikiyatri tarihinde efsanevi bir andır. Freud'un yaptığı, o güne kadar kimse tarafından yapılmamış bir şeydir. İnsanın kendi kendini analiz etmesi büyük bir başarıydı. Kendi iç savunmasını kaldırarak, içsel direncini yenebilen ve kendi bilinçaltını yorumlayan ilk kişi Freud oldu. Fakat bir yıl kadar kendini incelemesi, hayatını daha da yaşanmaz hale getirdi. Kendi deyimiyle bilinçaltındaki "pislik yığınları" ortaya çıktı. Çünkü oldukça karmaşık korkuları ve duyguları vardı; yolculuk fobisi mesela. Asla başka bir şehre gidemiyordu. Bu da onun hayatının kısıtlanmasına neden oluyordu. Puro ve kokain meraklısıydı, tabii bir de yetenekli olan erkek arkadaşlarının yanında düşüp bayılma gibi bir huy edinmişti. Bütün bunların sebeplerini kendi "bilinçaltında" mutlaka bulmalıydı. Küçük bir çocukken erkek kardeşinin ölmesini istemeyi düşünmesi, yine küçük bir çocukken annesini arzulayabilmesi, çocukların da cinsel duygularının olabileceği ve bunları ebeveynlerine karşı duyabileceği gibi fikirler, Freud için bile çok radikaldi. Bir insanın, 1896 yılında bu tür duyguları kendinde açığa çıkarması inanılmaz gibi geliyor. Freud, çocukken duyulan ateşli arzulara, oidipus kompleksi adını vermişti. İsmini Yunan mitolojisinde babasını öldürüp, annesiyle birlikte olan Oidupus'tan esinlenerek koymuştur. Bu fikirlerini kitaplarında ve makalelerinde yayınlaması Freud'u, "ahlaksız ve pornografik yazılar yazan" bir adam olarak bilinmeye başlanmasına neden olmuştur. Tabii teorilerinden dolayı sevenler, nefret edenler ve kıskananlar olması kaçınılmazdı. Fakat yine de kendisine bir bilim adamı gibi, dışarıdan bakabilmeyi başardı ve bugün bile onun açtığı yoldan gidiyor psikoloji bilimi. Bu kendisini efsane yaptı bana göre . Ve kendini analizi dört yıl sürdü. Bütün ruhsal sorunları iyileşmedi bu süreçte; fakat bazı korkularını yendiğini görüyoruz. Çünkü yolculuk fobisi olan Freud, ilk yolculuğuna bu terapilerden sonra çıkıyor ve Roma'ya gidiyor ve bu kendisine bile inanılmaz geliyordu. Ayrıca bu dönemde çocukluğundan itibaren meraklı olduğu, bir çoğunu kendi rüyalarından yola çıkarak oluşturduğu, "Rüyaların Yorumu" kitabını yazdı fakat bugün yazılsa, bu çağı bile sarsacak fikirler içeren söz konusu kitabını kimse dikkate almadı. Bu bölümü burada bitiriyorum. Çünkü bir Yahudi olarak, Hitler döneminde yaşadığı zorluklar, çocuklarının ölmesi gibi daha zor durumları içeren uzun bir hayat bizi bekliyor.
Literatürde göç, bir insanın ya da belirli bir kitlenin farklı amaçlarla belli bir zaman aralığında bir noktadan başka bir noktaya gerçekleştirdikleri nüfus hareketleridir. Ve göç etmenin sosyolojik, psikolojik, ekonomik bir çok nedeni ve sonucu vardır. Maslow'un ihtiyaçlar piramitini duymayan yoktur. Piramitin bir katmaıindaki ihtiyaç giderilmedikçe diğer katmana geçemez kişi. Ve geçemediği ve ihtiyaçlarını gideremediği oranda intihar, suça yönelme, depresif hareketlerde artış gerçekleşir. İşte şu an Türkiye de oldukça büyük bir kısım insan ihtiyaçlar piramitinin en altındaki barınamama problemiyle karşı karşıya. Bunun için bir çok neden sayabiliriz. Enflasyon, alım gücünün düşmesi, fiyatların artması. Türkiye’de son aylarda hızla artarak haziran ayında yüzde 78.62 ile son 24 yılın rekorunu kıran enflasyon, büyük şehirler ve turizm bölgelerinde yüksek talebe bağlı olarak çok daha sert hissediliyor. Temmuz ayında gerçekleşen asgari ücret zammına rağmen fahiş oranda artan kiralar, İstanbul gibi büyükşehirler ile Antalya, Muğla gibi kentlerde küçük şehirlere doğru bir göç hareketliliğine neden oldu. Özellikle büyük şehirlerde, konut sahiplerinin devletin verdiği %25 oranındaki zammın az olduğunu düşündükleri için, kiracılarını çıkarıp yabancı ülke vatandaşlarına daha yüksek fiyattan kiralama yapmaya başladılar. Tabi ki bu birbirini takip eden bir süreçtir. Kiraların artması, arz talep dengesinin değişimine ve bu da konut fiyatlarının artmasına neden oldu. Bu şekilde barınma ihtiyacını gerçekleştirmeye çalışan insanlar belirli bölgelerde yer değiştirmeye başladı. Fakat yine de hayatlarını idame ettirmekte zorluk çekiyorlar. Peki barınma ihtiyacını giderememek başta aile olmak üzere bir çok kurum üzerinde yıkıcı etkileri olan çok büyük bir soruna dönüşebilir mi? Boşanmalar dahi bu süreçte artar mı? Bir çok kişinin aile evine taşınmaya başladığı, çekirdek ailelerin bile yeniden anne baba evine yerleşmesi gibi sonuçları tetikleyen süreçler ileri evrelerde hangi toplumsal sorunları beraberinde getirecektir? Üniversite başvuru sürecinde bunun sosyolojik sonuncu daha yakından göreceğiz. Büyük şehirlerde kiraları ödeyemeyen gençler, puanları yetse bile bu üniversiteleri tercih etmemeye başlayacaklar. Tabi bu eğitimde fırsat eşitliği sorununu da beraberinde getirecektir. Peki yine memurlar için aynı sorun yok mudur? Yapılan çalışmalar büyük şehirlerde memurların bu nedenlerle tayin isteyip gitmeye başladıklarını gösteriyor peki bu beraberinde, personel eksikliğini ve işlerin aksamasını getirirse neler gerçekleşir hep birlikte düşünelim. Öğretmenlerin böylesine bir tersine göçe başlaması, büyük şehirlerde eğitimde aksama sorununu beraberinde getirecektir. Sosyal devlet anlayışında ilk başta öğrencilere yurt sağlamak, gençlerin barınma ihtiyacını gidermek elzemdir. Bunun yanında lojmanlarla, dar gelirlilere devlet eliyle yapılan ve herkese eşit şartlar sunan uygun fiyatlı konut yapımı çok önemli bir unsurdur. Semt ve bina yaşına göre kira sınırı getirilip, sıkı şekilde takip edilmesi, yabancılara konut satışına düzenleme getirilmesi de bir çözüm önerisi olabilir. Ve aslında bu çok hızlı şekilde müdahale edilip plan yapılması gereken. milli güvenlik sorunu bile oluşturacak sosyolojik bir süreçtir. Peki gelelim benim için en önemli konuya. Evet enflasyon yüksek, alım gücü oldukça düştü, yapılan siyasi, ekonomik hatalar, istikrarsızlık, dış güçlerin savaşı bunların hepsi var ve yaşanıyor. Peki eline geçen fırsatı kazanca çevirmek için ticari kazançmış gibi düşünüp, krizi fırsata çevirmeye çalışan , ahlak, etik, vicdan gibi değerleri bir kenara atarak vefayı bir semt adı olarak düşünen insanların hiç suçu yok mu?
<blockquote> <p style="text-align: left"><strong>Sırf göğsünü ya da kanadını yemek için tavuğun bütününü yetiştirme absürtlüğünden, uygun ortamlarda yalnızca bu parçaları üreterek kaçınmamız lazım.</strong> <strong>Winston Churchill, 1936</strong></p> <p style="text-align: left">Dünya nüfusunun hızla artması ve artan et ve gıda tüketiminin karşılanabilmesi için daha hızlı tedarik yöntemlerine ihtiyaç vardır. Geleneksel canlı hayvan üretimi artan bu ihtiyacı karşılamakta yetersiz kaldığı için bilim insanları alternatif yöntemler üzerinde çalışmaya başlamıştır.</p> <p style="text-align: left">Tabi ki ekonomik olarak artan gıda fiyatları ise et fiyatlarının artmasına ve insanların et alım gücünün düşmesine neden olmuştur. Beslenme alışkanlıkları değiştirilmeden gıda ve özellikle et talebinin karşılanması amacıyla yapılan araştırmalar bilim insanlarını yapay ete yöneltmiştir.</p> <p style="text-align: left">Aynı zamanda hayvanların sera gazi üretiminde yüksek rolü olduğunun anlatılması insanlar tarafından daha kabul edilebilir hale getirilmiştir.</p> <p style="text-align: left">Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Organizasyonu'na (FAO) göre, geleneksel et üretimi sera gazı salınımlarının %18'inden, arazi kullanımının %30'undan, su ve enerji kullanımının %8'inden sorumludur.</p> <p style="text-align: left">Muhtemelen önümüzdeki yüzyılın başlarında 10 Milyara yaklaşacak olan dünya nüfusunu beslemek için hayvansal gıdaya ihtiyacın artacağını da göz önünde bulundurursak, sentetik et üretimi bir alternatif olmaktan çıkmış, bir mecburiyet olmuştur diye açıklıyor yapay et teknolojisinin öneminden bahsederken.</p> <p style="text-align: left">Simdi isterseniz nedir bu yapay et nasıl üretiliyor bakalım.</p> </blockquote> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/IMG_20220727_233229.jpg" alt="" width="941" height="911" /> <strong>YAPAY ET NASİL ÜRETİLİR?</strong> Yapay et, laboratuar ortamında canlı hayvan dokusunun çoğaltılmasıyla üretilebilmektedir. Yapay eti çoğaltmanın birçok yolu vardır. En çok kullanılan yöntemlerden biri canlı bir hayvandan alınan yetişkin kök hücreleridir. Biftek için laboratuar ortamında bir inekten alınacak az miktarda kas hücresi daha küçük parçalara bölünerek enzimlerle sindirilir ve kök hücrelerin ortaya çıkması sağlanır. Biyoreaktör adı verilen büyük bir varil içerisinde bulunan tuzlu, vitaminli, şekerli ve proteinli et suyu içerisine batırılan kök hücrelerinin büyümesi sağlanır. Oksijence zengin ve sıcaklık kontrollü ortamda hızla bölünerek çoğalan kök hücreleri bir araya gelerek yeni kas hücresini oluşturmaya başlar. Bu işlem ile ortaya çıkan et haftalar içinde pişirilerek veya işlem görerek yenmeye hazır hâle gelir. Canlı hayvandan alınan kas hücresi çoğaltma yöntemiyle, bir kas hücresinden bir trilyon yeni kas hücresi üretilebilmektedir. Laboratuar ortamında üretilen yapay etin biyolojik anlamda canlı hayvan etinden bir farkı olmadığını belirtiyorlar. Sadece normal ete göre daha kuru olduğu belirtilen, yapay ete yağ dokusu fazlalaştırılarak bu sorunun giderildiğini belirtiyorlar. <strong>İNSANLARDAKİ ÖNYARGILAR</strong> Tüm dünyada artık genetiği değiştirilmiş gıdalara karşı oluşan tepkilerin, yapay ete karşı da oluşabileceğini tahmin eden uzmanlar, yapay etin nasıl yapıldığı konusunda halkın bilinçlendirilmesi gerektiğini düşünmektedir. Yapay olarak üretilen etin DNA’sına dokunulmadığı, genetiğinin aynı kaldığını belirtiyorlar. Burada yapılan işlem doğayı farklı bir şekilde taklit etmek, yani doğal olarak hayvanın vücudunda gelişen kas dokusunu, hayvanın bazı istenmeyen kısımlarını elimine ederek, yapay olarak dışarıda çoğaltmaktır. Ve böylelikle normal hayvandan geçecek bulaşıcı hastalıklar ve etine geçebilecek antibiyotik ve ilaçların yapay ette olmadığının altını çiziyorlar. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/IMG_20220727_233206.jpg" alt="" width="897" height="722" /> <strong> YAPAY ET SAĞLIKLI VE GÜVENLİ MİDİR?</strong> Yapay et temiz ve ekolojik bir çözüm sunsa da uzun vadede insan sağlığına yaratacağı etkiler henüz bilinmemektedir. İnsan sağlığı açısından oluşturulacak güvenlik süreçlerin izlenmesi, genetik olarak müdahale edilmiş bir yapının sindirim sistemine etkileri ve kanser hücreleri ile olan etkileşimi önemli inceleme alanlarını oluşturmaktadır. Genetik müdahale ile üretilen yapay etin içerisinde kanser hücresi özelliğinde büyüme gösterecek yapıların yarattığı endişe, üretimleri planlayan şirketlerin üretim yöntemleriyle ilgili uyguladıkları gizlilik prosedürleriyle ve bunları açıklamayacaklarını bildirmeleri ile daha da büyümektedir. ABD Ulusal Sağlık Enstitüsünün yaptığı bir araştırma üretilen yeni nesil yapay etlerin folik asit ve demir bakımından gerçek etle aynı olduğunu ve doymuş yağ oranının daha düşük olduğunu göstermektedir. Ancak araştırmacılar yapay etin daha az protein, çinko ve B12 vitamini ve daha fazla tuz içerdiğini de belirtmektedir. Araştırmalar geliştikçe ve daha güvenli yapay et üretimi imkânları ortaya çıktıkça günümüzde yaşanan yüksek tansiyon, obezite gibi kronik rahatsızlıkların önüne geçilebileceğini belirtiyorlar. <strong>Avantajları:</strong> Yapay et güvenilir laboratuar şartlarında üretilirse yani sterilizasyon ve hücre büyüme etkenleri gibi unsurlar kontrol altına alınırsa bu noktada olumsuzluk çok düşük belki de sıfır olan bir üretim sağlanabileceği belirtiliyor. Yapay etin önemli avantajlarından biri de temin yolunda hayvanların ölümüne izin vermeden daha insancıl bir üretim imkânı oluşturmasıdır. Ancak bu durum hayvanlardan alınacak ilk kas ve sinir hücre örneklerinin daha acısız ve zararsız olması için geliştirilirse bir avantaj olabilir. Yapay et için oluşturulacak üretim alanları da geleneksel çiftçilik için gereken arazi alanı ve hayvanların bakımı için gereken malzeme tüketimi açısından düşünüldüğünde daha çevre dostu olabilir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/IMG_20220727_233219-1.jpg" alt="" width="877" height="722" /> <strong>Dezavantajları:</strong> Yapay et üretmek için kullanılan bazı uygulamalar da eleştiri konusudur. Hayvan hakları savunucularınca kabul görmeyen bu yöntemlerde ineğin hamile olduğu esnada öldürülmesi ve karnındaki buzağıdan alınan serumun kullanılması acımasız olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca yapay etin üretimi için acı verici bir olay olan biyopsiye de işkence gözüyle de bakılmaktadır. Bu uygulamalara alternatif daha insancıl araştırmalar olduğundan bu alanda yakın gelecekte iyileştirmeler yapılması beklenmektedir. Yapay etin üretimi esnasında ayrıca kanser hücresi oluşumunun ciddiyetle izlenmesi ve büyüme hormonuyla diğer katkı maddesi karıştırılma olaylarının da üretim aşamasında çok sıkı şekilde kontrol edilmelidir. İnsanlar genetiği değiştirilmiş her üründen şüphe duyduğundan araştırmaların şeffaflıkla yapılması bu alandaki endişeleri azaltabilir. <strong>Sonuç:</strong> Bugün dünyada birçok şirket ve araştırma kuruluşu bu konuyla ilgili çalışmalarını sürdürmektedir. Önümüzdeki 10 yıl içerisinde yapay etin restoran menülerinde ve marketlerde yer alacağı tahmin edilmektedir. 2019 yılında yapılan bir tahmine göre küresel sentetik et piyasası, 2022 yılında 16,3 milyon dolara ulaşacak; 2027 yılında ise 19,8 milyon dolarlık hacme erişecek. 2020 yılında yapılan bir diğer tahmine göreyse sektör, 2020 yılında çoktan 206 milyon dolarlık bir endüstri haline geldi ve 2025 yılında bu sayının 572 milyon dolara ulaşması bekleniyor. Yani bu rakamları gördüğümde aklıma hemen şöyle bir olay geldi. Belki de çoktan yapay et tüketmeye başladık fakat haberimiz yok. Kapitalist sistem ilk başta gıdaların içeriğini bozarak, daha sonra ise bize daha yüksek fiyattan "organik, doğal " ürünler satarak, özellikle bebeklerimiz, çocuklarımızın böyle daha sağlıklı olacağını bize anlatıyor. Peki, her şeyin daha doğala dönmesi gerektiği diretilen, iklimlerin ve doğanın bozulmaması gerektiği vurgulanan bu dönemde neden etin "yapay" olması daha sağlıklı olarak lanse ediliyor. <em><strong>Bu soru hepimiz için düşünmeye değer değil mi?</strong></em>
Haluk Levent , şarkıları ile olduğu kadar, kurmuş olduğu sivil toplum kuruluşu ile de kalplerimizde yer etmiş bir sanatçıdır. 1999 Gölcük depreminden beri gönüllü olarak AHBAP ismi ile muhteşem işler yapıyorlar. İşte dinlediğimizde "aşk şarkısı" olduğunu düşündüğümüz "Elfida"nın 9 yaşında kanser hastası bir kıza yazıldığını biliyor muydunuz? Hikaye şöyle : Minik kızın adı Beyzanur. Haluk Levent onunla 4 yaşlarındayken tanışıyor. Beyzanur o sıralarda kanser tedavisi görüyordu.Haluk Levent ,sürekli Beyza'yı görmeye Cerrahpaşa tıp fakültesine gidip yapılabilecek bir şey var mı diye doktorlarla görüşüyordu. Tabii bu arada Beyzanur'un tedavisi bazen hastanede bazen evde devam ediyordu. Haluk Levent Beyza ve ailesi ile sürekli iletişim halindeydi. Bir gün doktorlarla konuşurken bir doktor " Haluk bey bu kızı gözden çıkartın" artık diyor yani kanserin son aşamasında olduğu için iyileşme umudunun kalmadığından bahsediyor. Ah nasıl büyük bir hüzün! <img class="aligncenter wp-image-30586 size-full" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/ee_8539-1.jpg" alt="" width="701" height="540" /> Yanındaki müzisyen arkadaşı, Emrah Aydoğdu "gözden çıkarılan kadının Osmanlıca anlamı Elfida'dır " diyor ve birbirlerine sarılıp ağlıyorlar. Çünkü Haluk Levent Beyzanur ile bir gönül bağı kuruyor. O gece oturup bu şarkıyı yazıyor: "Elfida". Düzenleme ve müziği için de Emrah Aydoğdu, her şeyin en güzeli olması için çok uğraşıyor. Bu şarkıyı her gittiğinde minik Beyza'ya çalıp dinletiyor ama o kendisinin "Elfida" olduğunu bilmiyor. Hatta şarkının "beni terk etme sakın" kısmını "beni fark etme sakın' diye okuyor. Belki de her okuduktan sonra oradan çıkınca ağlıyor. O dönemde Haluk Levent'te kendi içinde çok zor günler geçiriyor. Ortağı olduğu şirketler battığı için şarkıda "omzumda iz bırakma ,yüküm dünyaya yakın" zaten çok fazla yüküm var ne olur sen beni terk etme demek için bu söz dizisini kullanıyor. Anne ve babası emekçi, gece gündüz çalışan kişiler olduğu için, şarkının sözlerindeki "yüzyıllardır sarılmamış kolların" ise gerçekten kızlarına sarılamadıkları ve yanında hep olamadıkları içinmiş. Hastane personeline Beyzanur'a iyi baksınlar diye Bakırköy'de konser veriyor Haluk Levent. Personelin de moralini yüksek tutmaya çalışıyor fakat o gece Beyzanur vefat ediyor. Tabii Haluk Levent için yıkım oluyor. Her ne olursa olsun iyileşeceğini düşünüyor çünkü. Haluk Levent Beyzanur'un ailesine yıllar sonra bir çocuk daha yapın, hüznünüzü alır, tavsiyesinde bulunuyor. Gerçekten de bir gün Haluk Levent'i arıyorlar, bir kızlarının olacağını ve ismini "Elfida" koyacaklarını söylüyorlar. Haluk Levent bu müjde karşısında çok duygulanıyor. Ah melek Elfida gittiğin yerde huzurla uyu. <img class=" wp-image-30551 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/EUMvurDXsAAIPMr-300x300.jpg" alt="" width="370" height="370" /> Şimdi bu şarkının hikayesini öğrendikten sonra bu şarkıyı bir de bu hislerle dinlersiniz umarım.... ELFİDA Yüzün geçmişten kalan, aşka tarif yazdıran Bir alaturka hüzün, yüzün kıyıma vuran Anne karnı huzuru, çocukluğumun sesi Senden bana şimdi zamanı sızdıran Şımartılmamış aşkın sessizliğe yakın Kim bilir kaç yüzyıldır sarılmamış kolların Sisliydi kirpiklerin ve gözlerin yağmurlu Yorulmuşsun, hakkını almış yılların Elfida, bir belalı başımsın Elfida, beni fark etme sakın Omzumda iz bırakma, yüküm dünyaya yakın Elfida, hep aklımda kalacaksın Elfida, sen eski bir şarkısın Elfida, beni fark etme sakın Omzumda iz bırakma, Yüküm dünyaya yakın Elfida, hep aklımda kalacaksın...
1518 yılının Temmuz ayında, dünyada daha önce hiç yaşanmamış çok ilginç bir salgın yaşandı. Dans salgını. Evet, yanlış duymadınız. İnsanların dönerek dans ettiği ve yorgunluktan ölmelerine kadar varan bir salgın süreci yaşanmış. Bir sabah Frau Troffea isimli kadın, gizemli bir şekilde şehrin sokaklarında dans etmeye başladı. Yorgunluktan bayılana ve ayakları kanayana kadar devam etti dans etmeye. Ailesi onu durdurmaya çalıştı fakat başarılı olamadı. Sonunda kadının lanetlendiğini düşünüp, bir katedrale kapatma kararı aldılar. Ancak işler onların istediği gibi devam etmedi. Yavaş yavaş şehirdeki diğer insanlarda kadina eşlik etmeye başladılar. Bir haftanın sonunda 34 kişi daha ona eşlik etmeye, garip şekilde durmadan, dinlenmeden dans etmeye devam etmişti. Birinci ayın sonunda bu şekilde dans edenlerin sayısı 400 ü bulmuştu. Ve bu şekilde dans edenlerin önemli bir kısmı, yorgunluktan, açlıktan, kalp krizinden ve beyin kanamasından ölmeye devam ettiler. Ulaşılan bir rapora göre her gün ortalama 5 kişi dans ederken hayatını kaybediyordu. İçinde bulundukları zaman düşünülünce, bunun bir çeşit lanet, veba yâda büyü olduğunu düşünmeye başladılar. Kilisenin inancına göre, bu insanlar ruhunu şeytana satmış günahkârlardı. Yakaladıklarını katedrali kapatıp çeşitli işkencelere maruz bırakmışlar. Fakat bu sırada işin akışını değiştiren başka bir olay meydana geliyor ve bir papazda salgından etkilenip dans etmeye başlıyor. O zaman bu insanlara yapılan işkencelerden vazgeçmiyorlar. Çünkü papazların ruhunun şeytan tarafından ele geçirilemeyeceğine inanılıyordu. 3 ay süren bu garip salgın, tıpkı başladığı gibi bir anda bitmiş. Sağ kalan insanlar, birden iyileşmiş ve normal hayatlarına kaldığı yerden devam etmişler. Ne olmuş olabilirdi ki şehirde yüzlerce insan, aniden bayılıncaya ve ölünceye kadar durmadan dans gibi hareketler etmeye başlamışlardı. O dönemlerde düşünülenler arasında, bu kentte daha önce yaşayan Aziz Vitus diye birinin ruhu, sapkınca işler yapan kişileri lanetlemis olabileceği vardı. Başka bir teoriye göre ise, o dönemde tarlalarda yaşayan yabani bir tür böceğin, insanları ısırması sonucu böyle olduğu düşünülüyordu. Günümüzde ise bu konuda genel kabul görmüş bir açıklama değil bir çok teori var. Hepsi teori çünkü hiç biri için yeterince kanıt bulunamamış. Bazıları bu salgının uydurma olduğunu, öyle bir şeyin hiç yaşanmamış olabileceği söylüyor fakat Tarihçiler bunu kabul etmiyor. Çünkü salgının yaşandığına dair çok fazla tarihi belge mevcut. Doktorların tuttuğu notlar, katedralde okunan vaazlar ve hatta Strasbourg Şehir Konseyi’nin aldığı notlar, birbirlerinden bağımsız olarak bu insanların dans ettiğini belgeliyor. Günümüzde yapılan araştırmaların sonucunda ise, insanların kilise baskısı yüzünden, psikolojisi bozulan insanların toplu halde bir histeri nöbetine tutulmuş olabilecekleri üzerinde duruluyor. Çok uzun zaman geçtiği için ve bugünden o günler için sadece teori geliştirilemeyeceğinden, dans salgını tarihin tozlu sayfalarında gizemi koruyacak gibi duruyor. Ve son olarak şunu belirtmek isterim araştırmalarıma göre, bu dans salgını tarihte tek değil. Bunun gibi farklı ülkelerde ve farklı zaman dilimlerinde yaşanmış "dans vebası" ismiyle geçen çeşitli olaylara daha rastladım. Belki bugün bilinen ve ilaçlarla kontrol edilen bir çeşit psikolojik rahatsızlık yaşanmış bile olabilir. Kim bilebilir...
<strong>Korkunç cinayet 40 yıl sonra aydınlandı! Katili 1 santimetrelik saç teli yakalattı.</strong> Savcılık tarafından yapılan basın açıklaması: <blockquote>“Geçmişte müfettişlerin elinde bulunmayan yeni bir DNA testi sayesinde, Lanoue, Pham cinayetinin şüphelisi olarak belirlendi”</blockquote> Takvimler 1982 yılının Ocak ayını gösteriyordu. ABD’nin California eyaletinin Seaside şehrinde yaşayan 5 yaşındaki Anne Pham, kreşe gitmeye hazırlanıyordu. Pham ailesinin 10 çocuğunun en küçüklerinden biri olan Anne’i normalde okula annesi ya da ağabeyi götürüyordu. Ama küçük kız o gün ne yapmış etmiş, büyüklerini ikna edip iki sokak ilerideki okuluna kendi kendine gitme iznini koparmayı başarmıştı. Yağmurluğunu ve su geçirmez ayakkabılarını giydi, yağmurluğunu sırtına taktı ve tüm kararlılığıyla okula doğru yol almaya başladı. Pham ailesinin yaşadığı ev ile okul arasında bulunan kalabalık markette bulunan hiç kimse o sabah Anne’i görmedi; okul arkadaşları ve öğretmenleri de... Ailesi, Anne’in ortalıkta olmadığını akşam yemeği saatine kadar fark etmedi. İki gün boyunca Anne’den bir iz bulunamadı. İki gün sonra evlerine 2,5-3 kilometre uzaklıktaki bir çalılıkta cansız bedenini buldular. Cinsel saldırıya uğramış ve boğularak öldürülmüştü. Seaside Emniyet Müdürlüğü ve Federal Soruşturma Bürosu (FBI) 40 yıl boyunca bırakın bir şüpheliyi, bir ipucu bile bulamadı. Ta ki birkaç ay öncesine kadar... <h2><strong>BİR SAÇ TELİ KATİLE GÖTÜRDÜ</strong></h2> Emniyet Müdürü Borges’nin yolu Anne Pham davasıyla 2009 yılında tesadüfen kesişti. Çok sayıda faili meçhul dosyanın bulunduğu bir kutuyu karıştıran Borges, Anne’in davası kapsamında toplanan kanıtların durumundan “tiksindiğini” ve bu konuda bir şey yapmak için kendi kendine söz verdiğini belirtti. İki yıl evvel, Monterey County Bölge Savcılığı Faili Meçhul Cinayetler Görev Gücü’nden bir dedektif Borges’ye ellerinde <em>“fazlasıyla karmaşık ve hassas”</em> bir vaka olup olmadığını sordu. Borges, “Hiç şüphe etmeden ‘Annie Pham’ dedim” diye konuştu. Borges, “Bu çok güçlü bir dava. DNA önemli bir yere sahip, geneoloji önemli bir yere sahip ve dolaylı kanıtlar fazlasıyla güçlü” ifadelerini kullandı. <h2><strong>1 SANTİMETRELİK SAÇ TELİNDEN DNA ÖRNEĞİ ÇIKARILDI</strong></h2> Davanın çözülmesini sağlayan şey ise 1982’deki soruşturmadan bugüne kalan bir saç teli oldu. 1 santimetre uzunluğundaki bu saç telinin ucunda kökü bulunmuyordu. Saçın bir kadına mı yoksa bir erkeğe mi ait olduğu da belli değildi. Astrea Adli Bilimler şirketinin tepe yöneticisi Kelly Harkins, New York Times’a yaptığı açıklamada, saç telinden DNA örneği çıkarıp sekanslamayı başardıklarını söyledi. Genetik geneoloji uzmanı CeCe Moore ise bu DNA’yı kullanarak bir “genetik ağ” oluşturduğunu ve bu süreçte karşısına hep ABD’de pek yaygın olmayan “Lanoue” soyadının çıktığını belirtti. Ardından bir dedektif, Robert Lanoue’nun Pham ailesinin bir komşusu olduğunu ortaya çıkardı. Borges de soruşturmanın ilerleyen aşamalarında saç telinin Robert Lanoue’ya ait olduğunu tespit ettiklerini belirtti ancak bu sürecin nasıl işlediğine dair bir ayrıntı vermedi. Lanoue hakkında Anne’i planlayarak öldürme suçlamasıyla iddianame hazırlandı. Şüpheli ayrıca 14 yaşın altındaki bir çocuğu kaçırmak ve onunla cinsel eylemde bulunmakla da suçlanıyor. Monterey County Bölge Savcısı Jeannine P. Pacioni, Lanoue’nun şu an Nevada’da gözetim altında tutulduğunu ve kısa süre içinde yargılanmak üzere California’ya gönderileceğini söyledi. <h2><strong>KATİLLE YILLARCA BURUN BURUNA YAŞAMIŞLAR</strong></h2> Lanoue, cinayetin işlendiği 21 Ocak 1982 tarihinde 29 yaşındaydı ve Pham ailesinden sadece bir sokak ileride oturuyordu. O tarihlerde, 1917-1994 yılları Seaside’da faaliyet gösteren bir ordu üssü olan Fort Ord’da astsubay çavuş olarak görev yapıyordu.
İnsanlar arasında bizlere çip takılacağına dair komplo teorilerini sizde duymuşsunuzdur. Bir kısım kişilere göre bunu bir takım şeylerle yaptılar. Diğer kısım ise asla böyle bir durum olmadığını, buna gerek olmadığını savunup duruyor. Ben bu konuda kararsız kalanlardanım. Çünkü özellikle telefonda konuştuğum herhangi bir konu ile ilgili karşıma reklamlar ilk kez çıktığında şaşırmıştım. Şimdi ona da alıştım fakat geçen gün sadece düşündüğüm bir tatil yeri ile ilgili reklam çıkması beni tedirgin etti. Belki de sadece bir tesadüftü.. İstanbul Sosyolojide okurken bir hocamız, akıllı diş fırçalarından bahsetmişti. Bazı yerlerde pilot olarak uygulandığını söylemişti. Dişlerimizin durumundan, diş etlerimizin renginden, kan basıncından, ağız kokusundan vücudumuzda herhangi bir hastalık olup olmadığını tespit edip, diş fırçamızı bağlandığımız hastane yada doktora uyarı gidecek ve daha sonra hastaneden aranacaksınız "Tahliller yaptırmanız gerekli şöyle bir durumunuz olabilir" diye. Bir kaç yıl önce bunu ilk duyduğumuzda bu kadar da değil herhalde derken bugün yeni bir haberle karşılaştım. Tesla ve SpaceX'in Üst Yöneticisi Elon Musk, "zihnini" bulut bilişim hizmetine (cloud) yüklediğini belirtti. <img class="aligncenter wp-image-27854 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/Personal-Cloud-Storage.jpg" alt="" width="672" height="540" /> Kripto para birimi Degecoinin kurucusu Twitter hesabından Elon Musk’ı etiketleyerek bir soru sordu <strong>“Beyninizi buluta yükleyebilseydiniz ve kendinizin sanal bir versiyonuyla konuşabilseydiniz, arkadaş olur muydunuz?</strong>” diye yönelttiği sorusuna Elon Musk “Çoktan yaptım.” diye cevap verdi. Musk daha önce şirketi Neuralink’in 2022’ye kadar insan beynine bilgisayar çipleri yerleştirmeye başlamayı planladığını belirtmişti. Bu açıklamadan sonra komplo teorisyenlerinin çokta haksız olmadığını daha fazla düşünmeye başladım. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
<h4>İstanbul Boğazının oluşumun diğer kabul gören hikayesi de Evliya Çelebi’nin ünlü kitabı Seyahatname’de yazdıklarıdır.</h4> Evliya Çelebi, Türk edebiyatının gezi türündeki en önemli eseri olarak adlandırılan, "Seyahatname" adlı kitabın yazarı, ünlü Türk gezginidir. Hikaye şöyle: Allahü Teâlâ, yeryüzünü bugünkü şeklini oluşturmak için İskender-i Zülkarneyn’i yarattı. Ve Bütün hükümdarlar ona itaat ettiler. Fakat Yunanlıların Makedonya ve İzmirin sahibi Kaydâfe, İskender’e itaat etmeyip, kuvvetli bir düşman oldu. İskender, Kaydâfe’ye bir türlü galip gelemiyordu. Sonunda İskender, seyahat maksadıyla gizlice Kaydâfe’nin ülkesine gitti. Onun hal ve hareketini araştırırken, Kaydâfe’nin askerleri İskender’i tanıdılar. Onu yakalayıp Kaydâfe’nin huzuruna getirdiler. Kaydâfe, daha önce İskender’in resmini yaptırmış olduğundan, onu hemen tanıdı ve hapse attırdı. İskender, uzun zaman hapiste kaldı. Sonra Kaydâfe, İskender’i hapisten çıkarttı. Kendisi ile savaş etmeyeceğine ve kılıç çekmeyeceğine dair İskender’e yemin ettirip onu serbest bıraktı. “İskender, oradan Elburz Dağı eteğinde hükümet merkezi olan Irak Daviyân’a geldi. Bütün bilginleri toplayıp bir görüşme yaptı. Vezirleri: "Denizler gibi asker ile üzerine gidip vilâyetini harab edip, halkını kılıçtan geçirelim" dediler. İskender onlara: "Kaydâfe beni hapisten çıkardığında, üzerine asker göndermemeye ve kılıç çekmemeye söz verip yemin ettim. Buna bir çare verin ki, Kaydâfe’den intikam alalım." diye cevap verdi. O anda hemen Hızır (a.s.): ‘Ey İskender! Eğer Kaydâfe’den intikam alalım dersen, savaş yapmaya bile lüzum yok. Hemen Karadeniz’i Makedonya yakınından kesip, Akdeniz’e akıtalım. Kaydâfe’nin bütün ülkesini suya boğar ve intikamını alırsın. Böylece ettiğin yemin ve verdiğin sözünde de durmuş olursun dedi. İskender’in bütün bilginleri Bu düşüncenin doğru olduğuna karar verdiler. Derhal bilginler, hocalar ve mühendisler Karadeniz ile Akdeniz’in yüksekliğini ölçtüler. Karadeniz daha yüksek idi. Yedi yüz bin, dağ deviren işçi toplandı. Karadeniz’in suyunun kesilmesine başlandı. Bütün bu işlere Hazret-i Hızır bakıyordu. Zira Hazret-i Hızır, İskender-i Zülkarneyn’in ordusunda asker idi. Bu çalışma, üç sene sürdü. Neticede boğaz açıldı ve Kaydâfe’nin şehirlerinden Makedonya’yı, Eski İstanbul’u, Yoruz Kalesi’ni ve 700 kadar şehri su basıp askerinden bir kişi bile kurtulamadı. “Sonra Sarayburnu’nda Makedonya şehrini hemen onarmaya başladı. O zamandan beri Macar ülkeleri Sirem ve Semendire sahraları, Leh, Çeh, Kırım, Kamer el-Kam, Kıpçak ve Heyhat vadileri denizden uzaklaştı. Hepsi İrem bahçeleri gibi gönül açıcı yerler oldu. İnsanoğlu ve hayvanlar için otluk ve ekilir yerler oldu. Büyük İskender, böylelikle Makedonya’yı hükümet merkezi yaptı. Hikayeler böyle. Fakat gerçekten nasıl oluştuğunu bir gün umarım araştırarak ortaya çıkarırız. Çünkü muhteşem bir güzellikte İstanbul Boğazımız var. Ve bence nasıl oluştuğunu bilmek hakkımız.
Marmara boğazının nasıl oluştuğu ile ilgili efsaneler vardır. Ve hatta bunların bir kaç tanesi Haliç ile bağlantılıdır. En kabul görenleri Bosphorous Efsanesi ve Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinin İstanbul bölümünde anlattığı Hz. Zulkarneyn'le bağlantılı olan hikayeler. Araştırdığım kadarıyla nasıl oluştuğu ile detaylı bir araştırma ya da kanıt yok maalesef. 2007 yılında Marmaray kazıları sırasında, Yenikapı’da günümüzden 8500 yıl öncesine ait iskan izleri bulunmuş. Beşiktaş’ta yapılan bir metro kazısında da 3200 yıl ile 2800 yıl öncesine, Demir Çağı’na ait mezar buluntularına ulaşılmış. Bazı kazılar sonucu İstinye ve Büyükdere koyu gibi küçük derelerin Boğaziçi’ne aktığı noktalar ile Göksu vadisinde prehistorik döneme ait konaklama ve yerleşme noktalarının bulunmuş. Aslında bizim için çok önemli olan İstanbul Boğazının nasıl oluştuğunun efsaneler ve elimizde olan gerçeklerle birleştirip detaylı bir araştırma ve analizle bir an önce gerçek hikayesinin bulunması gerekli ve aslında çokta önemli bana göre. Boğaziçi’nin son buzul dönemi sonrası denizlerin yükselmesi nedeniyle meydana geldiği bilinmektedir. 12.000 bin yıl önce yaklaşık yetmiş metre kadar yükselen deniz suyu, Çanakkale Boğazı vasıtasıyla önce Marmara Denizi’ni oluşturur, daha sonra Boğaziçi oluşarak Karadeniz yaklaşık 110 metre kadar dolarak, bugünkü seviyesine ulaşır. İstanbul’un esas gelişimi, Constantin’in İstanbul’u Roma’nın başkenti ilan etmesiyle başlar. <h2>Gelelim mitolojiye:</h2> İstanbul Boğazı yani Bosphorus efsanesi, Kral Byzas’ın anneannesi ve Hera tapınağının rahibesi İo, Yunan mitolojisinde Tanrıların Kralı olarak geçen çapkın Zeus ile aşk yaşamaktadır. Zeus ve İo bir gün birlikteyken, Zeus’un eşi ve baş tanrıca Hera durumun farkına varır. Bunu üzerine baş tanrı İo’yu boynuzlu bir ineğe çevirir. Başına diktiği dev, kralın adamları tarafından öldürülünce Hera, İo’nun başına bu sefer bir sinek musallat eder. İstanbul Boğazı'nı Bosphorus olarak adlandıracak olan hikaye de tam burada başlar. Efsaneye göre İo sinekten kaçarken, yolları, ovaları, dağları ve hatta kıtaları aşar ancak bir türlü kurtulamaz. Sonunda derin bir vadinin kenarına dek gelir: İstanbul Boğazı. Tam vadiyi geçerken, alan suyla dolar ve İstanbul Boğazı oluşur. Boğaziçi’nin adı böylece oluşur: Yunanca “boos”un inek, “foros”un ise geçit anlamına geldiği yönünde bilgilere denk geldim. Eski Yunanca inek geçidi anlamına gelen Bosphorosus ve bugünkü İngilizcede Bosphorus adı böylelikle bugüne dek gelir. Diğer hikaye ise bir sonraki yazıda.
Üniversiteye hazırlanırken kurduğumuz hayallerimiz, kazandığımız zaman olan düşüncelerimiz ve mezun olurken hissettiklerimiz her zaman bizim istediğimiz gibi gerçekleşmeyebilir. Çok istediğimiz bölüme puanımız yetmeyebilir, fakat öyle bir bölüm seçeriz ki okurken bizi mutlu eder. Ben hukuk istiyordum ve tercihlerim hep hukuktu. Bir tane reklamcılık tercih ettim ve o bölüme girdim. Bu yüzden günlerce ağladığımı ve hastalandığımı bilirim. Oysa okurken inanılmaz mutlu oldum, reklamcılığın o görselliği, sunumları, göstergebilim, kısacası keyifle okudum ve dereceyle mezun oldum. Bunu okuyan istediği bölüm gelmeyen, kendini yetersiz, mutsuz ve hayatı bitmiş gibi hisseden biri varsa, bilsin ki herkes aynı yoldan geçiyor maalesef. <strong>Ama hayatın seni bıraktığı yer, senin başlamak istediğin yerden daha güzel ve sürprizlerle dolu olabilir.</strong> Bu aşamada en önemli destek aile. Karşılaştığım bazı gençlerin aileleri, kendi hayallerini çocukları üzerinden gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Kaç yaşında olursanız olun kendiniz gerçekleştirin. Bunu çocuklarınızdan beklemeyin. Ya da kendi hayatınızın sorumluluğunu alıp, başınıza gelenlerin kendi seçimleriniz olduğunu kabul edip, çocuklarınızın da kendi seçimlerini yapmalarına izin verin. Ancak böyle uçmayı öğrenebilirler unutmayın. <strong>Gençler koşulsuz sevildiklerini anladıkları yerde çiçek açarlar.</strong> Yoksa en prestijli meslekte bile sönüp giderler. Her gencin, her çocuğun yetenekleri farklıdır. Mutlaka her kişinin övülecek bir yeteneği, bir davranışı vardır. Önce buna odaklanmalı ve bunların üzerinden tercihler yapmalı. Ailenin yüklediği stresten, bildiğini unutan, soruları kaydıran çok fazla genci sizde görmüşsünüzdür. Gençlerin sevdiği işi , yapabileceği işi tercih etmesine destek olunmalı. Çağın dinamikleri değişti. Hayat artık eskisi gibi değil tabi ki mesleklerde. Çocuklarımıza güvenip, onların tercihlerine ve hayallerine saygı duymalıyız. Sürekli <strong>“bu kadar emek verdik sana, yüzümüzü kara çıkarma" </strong> tarzı söylemler ile <strong>“doktor ol, mühendis ol”</strong> gibi sözler gençlerde, daha fazla stres oluşturup, mutsuz olmalarına ve hatta sınavı kazanamamalarına neden olabilir. <strong> Sınavda istenilen sonucu almamak, utanılacak, mahcup olunacak bir durum değildir unutmamalı.</strong> <strong>Çağın meslekleri</strong> ; Yapay Zeka Mühendisliği, Robotik Mühendisliği, Siber Güvenlik Uzmanlığı gibi mesleklerken biz neden geçmiş dinamiklerle çocuklarımızı yönlendirelim. Üstelik bir çok iş kolunun 2030 yılından sonra biteceği konuşuluyor. <strong>Dilerim herkes en mutlu olacağı hayallerinin peşinden gider. Ve en çok istedikleri tercihleri yapmış olurlar.</strong>
<em><strong>Her yıl binlerce hayvan 'av turizmi' adı altında katlediliyor ve Türkiye’de hayvanları avlayanların bir çoğunun yabancı olduğu biliniyor.</strong></em> Kuzey Ormanları Savunması adlı sivil toplum kuruluşunun sosyal medyadan yaptığı paylaşımda, 2020-2021 av sezonu; toplam 1685 yaban keçisi, yaban domuzu, çengel boynuzlu dağ keçisi, karaca, kızıl geyik, yaban koyunu ve kızıl geyik gibi çeşitli hayvanların av turizmi adı altında öldürülmesiyle sonuçlandı. <img class="alignnone size-large wp-image-25860" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/hayvan-haklari-1-e1658073885451-800x346.jpeg" alt="" width="662" height="286" /> <em><strong>Peki hayvanları öldürmenin turizmi olur mu?</strong></em> Bu coğrafyalarda yaban olarak çeşitli hayvanların yaşadığı biliniyor. Peki bunların kaç tanesi bugün hala var. Bir çoğunun neslini bitirecek kadar bilinçsizce yapılan bu avcılığın bir an önce yasaklanması gerekli. Daha önce çeşitli davalar açılmasına rağmen bugün hala para karşılığında avlanma yapılıyor. <img class="size-large wp-image-25857 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/depophotos_16289078_16_9_1594719992-800x450.jpg" alt="" width="662" height="372" /> Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü “Avcılık eğitim kursu” adında avcılık eğitimi veriyor, üstelik 302 TL karşılığında. Neresinden tutulsa elde kalan bu sistemden bir an önce vazgeçilmeli. Aksi takdirde çevreye ,ormanlara, denizlere ve hayvanlara yapılan bu eziyetlerle dünya gerçekten yaşanmaz hale gelecek. Yani insan, kendi sonunu kendisi getirecek.
Hemen hemen herkesin hayatında kimseye itiraf edemediği konular vardır. Çocukken tacize uğrayan bir kişi, büyüdüğünde aynı tacizi kendi çocuğunun yaşayacağını düşünüp travma geliştirebilir. Bunun sonucunda bir uzmandan destek alır ve yine de kimseye anlatamadan hayatını devam ettirmeye çalışabilir. Bu gerçekten zorlu ve mutlaka destek alınması gereken bir itiraf edememe sürecidir. Ya da yapılan hatayı, suçlu hissettiğimiz, hata yaptığımızı düşündüğümüz sorumlu olduğumuz kişiye söylemişsek, bu zaten olması gereken, sağlıklı bir süreç. Benim burada anlatmaya çalışacağım ise, televizyona çıkarak, bir programa canlı bağlantı yaparak ya da sosyal medyada yazarak itiraf etme çılgınlığı. Neden çılgınlık? Çünkü gündüz kuşağı programlarına ya da bazı sosyal medyalara bakıldığında bunun bir çılgınlığa dönüştüğünü kolaylıkla görebiliriz. Bizim Türk kültüründe yada İslamiyette itiraf etme yoktur aslında. Daha çok ayıpları örtme, kimseye söylememe, görürsen bile emin olmadan söyleme gibi öğretiler vardır. Hrıstiyanlikta ise, herhangi bir günah işleyen kimse, kilisede rahiple konuşup itiraf ederek günahlarından arınacağına inanma vardır. Yani bir tür terapi. Peki bu olay bizde nasıl bu kadar tuttu? Ve bu olayın tam tersi olan ifşalar neden bu kadar arttı? Ya da bunlar neden bu kadar çok takip ediliyor. Başkalarının hayatlarını izlemek neden cazip geliyor? (Bu soruların cevabını başka bir yazıda bilimsel olarak belirteceğim) 2000'li yılların başında itiraf.com sitesi vardı anonim olarak yapılan ufak tefek konuların yazıldığı. Daha sonra bloglar ve üniversite itiraf siteleri açılmaya başlandı. Son gelinen noktada televizyonlarla bu iş iyice toplum genelinde kabul görülen bir davranışa dönüştü. Üstelik bazıları, üstü kapalı değil, bir dostuna, çok yakınına anlatırmış kadar açık. Aslında psikologların terapi odalarında, çoğu zaman bilinç dışına itilmiş, itiraf edilememiş travmalar konu edilir. Peki anonim bile olsa, özellikle aldatma ve aldatılma olaylarında sevgili yada eşlerin, bunu bu kadar aleni anlatmaları toplumu belli bir yöne doğru yönlendirmiyor mu? Aldatma ve aldatılmaların toplumda normalleştirme sürecine girmesinde etkisi olduğunu düşünüyorum. Çok enteresan anlatımlara siz de rastlamışsınızdır. Hatta bazılarının gerçek olmamasını dilemişsinizdir. Ya da partnerinizden şüphelenmeye kadar ileri gidebilecek hisler yaşamış olabilirsiniz. Orada yaşadığı gizli hazzı anlatırken kullanılan ifadeler, birilerine yapılabilir gelip heyecan duyabilir hale gelebilir maalesef. Tıpkı cinayet haberlerinin ayrıntılı anlatılması, o suça meyilli olanları etkilemesi gibi. Ve itirafların çoğu pişmanlık içermiyor aslında. Yaptığı şeyin gerçekten çok yanlış olmadığını, olağanüstü şartların sorumlu olduğunu ya da karşısındakinin onu yanlışa sürüklediğini görüyoruz çoğu zaman. Ve aslında anlatırken karşısındakilerden asıl duymak istediği, ”tabi senin de kendine göre nedenlerin var, haksız değilsin, üzülme vb” Evet duygularımızı ifade etmemek sağlıksız olabilir, onları ortaya çıkarmak daha sağlıklı olabilir, fakat neden hep aldatma hikayelerine ve söylenen hatta sürdürülen yalanlara dönüşüyor bu süreçler? Elbette bu da belirli bir ihtiyaçtan doğan, dönemsel bir konudur. Gerçi Türk kadınları, sosyal medyada dedektif gibi her şeyi araştırır, gözünden bir şey kaçırmaz ama, peki onların bu sürece katkısı nedir konuşulmalı. Ve ne derler bilirsiniz, <em>“Önünde sonunda, gerçeklerin ortaya çıkma gibi güzel bir huyu vardır”</em>
Geleneksel yemeklere yönelik deneyimsel bir seyahat dergisi olan Tasteatlas, değişik ve eski kültürlere ait tarifleri günümüze taşıyan, zaman zaman yemek eleştirmenlerinin incelemelerini ve popüler tariflerin paylaşımını da yapan bir dergidir. Derginin kurucusu Matija Babiçi isimli gazeteci, derginin amacını; "Dünya çapında kitleleri gıda konusunda eğitmeye çalışmak" olarak açıklıyor. İşte bu derginin Haziran ayında yayınladığı bir liste tüm dünya mutfaklarını karıştırdı. Dünyanın en iyi 50 mutfağı listesinin açıklandığı yazıda, liste hiçbir ülke tarafından beğenilmedi. Türkiye'nin 17. Sırada yer aldığı liste, ünlü gastronomi yazarı Vedat Milor tarafından da eleştirildi. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/IMG_20220715_204800.jpg" alt="" width="546" height="540" /> ABD mutfağının Türk mutfağından daha yukarıda olması sosyal medya kullanıcıları tarafından tutarsızlık olarak nitelendirildi. Listenin ilk sırasında İtalya, 2. Sırada Yunanistan, 3. Sırada ise İspanya yer alıyor. Taste Atlas'ın açıklamasına göre liste, kullanıcıların söz konusu olduğu ülkelerdeki "30 en iyi tabak, içecek ve yiyeceğe verdiği ortalama puanlara" dayanarak hazırlandı. Yeterli sayıda yemeği puanlandırılmayan ülkeler listede yer almadı. Site, kullanıcılar yerine gastronomi profesyonelleri ile yemek eleştirmenlerinin tavsiyelerini ve değerlendirmelerini dikkate aldığını savunuyor; Michelin rehberi gibi 'üstün' yemekler veya Tripadvisor gibi 'turistik' tavsiyelere odaklanmak yerine, geleneksel yemeklerin ve tariflerin korunmasını amaçlıyor. Dergi yeni bir liste yayınlayıp 10 binden fazla kişinin katılımıyla gerçekleştirdiği en beğenilmeyen Türk yemeklerini açıkladı. Liste şöyle; <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/IMG_20220715_214144.jpg" alt="" width="633" height="540" /> 1. Sırada Kapuska bulunuyor. Kıyma ve lahana ile yapılan kapuska, en beğenilmeyen Türk yemeği oldu. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/IMG_20220715_214230.jpg" alt="" width="662" height="461" /> 2. Sırada Kuzukelle <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/IMG_20220715_214306.jpg" alt="" width="470" height="540" /> 3. Sırada ise Macun bulunmakta. Daha çok sokak lezzetleri arasında yer alan macun, Ramazan gibi özel günlerde sokaklarda satılıyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/IMG_20220715_214337.jpg" alt="" width="602" height="540" /> 4. Sırada kayısı, incir, kuru erik gibi meyvelerden oluşan Hoşaf yer alıyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/IMG_20220715_214420.jpg" alt="" width="662" height="488" /> 5. Sırada ise Haşlama var. Haşlanmış et, havuç ve patatesten yapılan haşlama yemeği, geleneksel bir Türk yemeğidir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/IMG_20220715_214711.jpg" alt="" width="392" height="540" /> 6. Sırada yer alan Rakı, anason bitkisinden yapılan geleneksel bir içki türü. Yabancılar tarafından en sevilmeyenlerden biri olarak nitelendirilmiş. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/IMG_20220715_214751.jpg" alt="" width="662" height="447" /> 7. Sırada İşkembe var. Dergi, işkembenin genellikle 'akşamdan kalma tedavisi' olarak içildiğini belirtiyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/IMG_20220715_215006.jpg" alt="" width="662" height="512" /> 8. Türlü. Genelde kabak, patlıcan, soğan, yeşil fasulye gibi sebzelerden yapılan türlü de en sevilmeyenler listesinde. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/IMG_20220715_215230.jpg" alt="" width="518" height="540" /> 9. Kandil simidi. Kandil günlerinde satılan kandil simidi, yabancılar tarafından beğenilmeyen Türk lezzeti olmuş. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/IMG_20220715_215345.jpg" alt="" width="662" height="459" /> 10. Sırada Höşmerim. Genellikle eritilmiş peynir ile yapılan tatlı, yine en sevilmeyen olarak nitelendirilmiş. Siz listedeki beğenilmeyen Türk lezzetlerini nasıl buldunuz?
Son yıllarda dilimizde her türlü durum için kullandığımız bir kelime var "çocukluğuna inmek lazım" diye. Çünkü çocukluk, insanın anavatanıdır. Bu durum kısmen doğru. Fakat eksik. Artık yapılan çalışmalarda şunu biliyoruz 👇🏻 <h2>Anne babamız, hatta 4 nesile kadar olan akrabalarımızın yaşadıkları ve yaptıkları travmalarını taşıyoruz.</h2> Ve bizim çocuklarımızda bizden taşınanları deneyimliyorlar. Özellikle anne karnında geçirdiğimiz 8. ve 9. aylarda annemizin yaşadıkları bizde derin izler bırakıyor maalesef. Çocukluk ve yetişkinlikte yaşadığımız ruhsal problemler , fiziksel pek çok semptomunda temeli olabilir. Kronik baş ağrısı, romatizmal hastalıklar, derin nefes problemleri, deri hastalıkları gibi doktorların tam olarak nedenlerini açıklayamadıkları hastalıklardan bir çok insan şikayetçidir ve çoğu tedavi sadece semptomları hafifletmeye yöneliktir. <blockquote>Fiziksel ağrı çoğu zaman bastırılmış duygusal acının bir ifadesidir der, Franz Ruppert.</blockquote> Nedeni bilinmeyen korkular, panik atak, intihar düşüncesi, depresyon, obsesyon (saplantı) gibi psikolojik hastalıkları düşündüğümüzde ve etrafımızı gözlemlediğimizde ne kadar fazla olduğunu görebiliriz. İşte burada, bu insanları gerçekte neyin hasta ettiğini düşünmek lazım. Aklınıza gelen düşünceler gerçekten size mi ait yoksa birilerinin düşüncelerini ve hislerini mi taşıyorsunuz. İğne olmaktan korktuğunuzu düşünün; nedenini bilmiyorsunuz çocukluktan gelen hatırladığınız bir travmanız yoksa. Psikoterapide daha derinlere inildiğinde sizden önceki nesillerden gelen bir metal batması ile yaralanan birisini görebilmeniz muhtemeldir. Bu hep böyle değildir fakat çoğunluğu bize ait olmayan hisleri taşıdığımız doğrudur. Sırtınızda bir çuval olduğunu hayal edin. Bir kaç kuşak öteden gelen travmaları içine koydunuz ( burada bir parantez açıp şunu belirteyim atalarımızın bu konuda oldukça güzel bir sözü var, "dedesi haram yemiş torununun dişi kamaşmış," ) anne karnında yaşadıklarınız içinde, anne babalarınızın sorunları çuvalın içinde ( bunların hiç birisi bilinçli yapılan şeyler değil tamamen bilinç dışı ) çocukken yaşadığınız herşey ve büyüklük anılarınız,travmalarınız. Ve bu çuval o kadar büyüdü ki sizi geriye doğru itmeye başladı ve burada bel ağrıları, baş ağrıları, ayak ve bacak sorunları hepsi ortaya çıkmaya başlıyor. Önce hayatımızı fark etmeliyiz. Bu duygular bana mı ait? Bu fiziksel gördüğümüz ağrılarımızın nedeni sahiden kolumuz, bacağımız belimiz mi? Yoksa çok daha derinlerde yaşadığımız acılarımız, öfkelerimiz, söyleyemediklerimiz, sustuklarımız, susmak zorunda kaldıklarımız, görmek istemediklerimiz, bedensel ya da ruhsal istismarlarımız, tutulmamış sözlerimiz, hayal kırıklıklarımız, güven kayıplarımız ve çocukluğumuzdaki güvenli bağlanma sorunlarımız mı? <blockquote>Alice Miller bu konuda şöyle söyler "Vücut yaşanmasına izin verilmeyen her duyguya marazi tepki verir"</blockquote> Herşey farkındalıkla başlar. Bundan sonrası ise şifa süreci. Bilmemiz gereken bu süreçteki en önemli şey, bunların bizden çocuklarımıza taşınacak olması. Bari onların üzerinde bir yara izi olmasın, ne bizim açtığımız ne de bizden taşınan...
Bir pazar günü öğleden sonra evinizde otururken birden aklınıza bir cam damacananın içerisini toprakla doldurup , tohum ekip yaşlanıncaya kadar açmamayı hayal edebilir misiniz. Bu tıpkı bir kutu içerisine gelecekte kendinize yazılmış bir mektup koyarak , toprağı kazıp gömmeye benzer. Yaşlandığınızda açmayı hayal ettiğiniz ama çoğunluğu dayanamayarak bir kaç yıl sonra açılır. David Latimer ilk anlattığım olayı hayal ediyor. Daha 30 lu yaşlarında bir deney yapmanın peşine düşüyor. Belki de güzel bir gün geçirmek için ektiği tohumların, bir gün Nasa' ya ilham olacağını, bu kadarını o bile hayal edememiştir. <strong>David Latimer’in 1960 yılında aklına gelen bir fikir, bugün herkesi şaşırtan mucizevi sonuçlara yol açtı! Doğanın kendine yeterli olup olmadığını merak eden yaşlı adam, bir miktar tohumu şişenin içine yerleştirdi ve kapağını kapattı!</strong> 1972 yılından beri ne su ne de hava almayan bitki, kendi kendine yarattığı ortamda yaşamaya devam etti. Latimer, deneyin ulaştığı başarıyla gurur duyuyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/IMG_20220713_231624.jpg" alt="" width="581" height="809" /> Deneyi şöyle gerçekleştirdiğini ifade eden David Latimer, teraryumu 1960 yılında on galonluk şişeye çeyrek litre su ve gübre koyarak yerleştirdim. Daha sonra Tradescantia olarak bilinen telgraf çiçeği tohumu ektim. Son olarak, mühürleyerek ve güneş ışığı alan bir köşeye koydum. Bundan sonrası ise bitkinin fotosentez yoluyla neler yapabileceği beklemek istedim. Çünkü Latimer bu deneyinde, bitkilerin kendi mikro evrenlerindeki en zorlu koşullarda hayatta kalıp kalamayacağını öğrenmek istemektedir. Su ve hava olmadan bir bitkinin yaşama tutunabilmesi pek olası gözükmez çünkü. David Latimer, 1972’de bitkiyi sulamak için şişeyi açtım. Ancak o zamandan beri, temiz su veya hava olmadan mühürlemiş tekrar şişeyi. Ve neler olacağı görmek için beklemek istemiş. Şişe içinde havasız ve susuz bir şekilde büyümeye devam eden çiçek, David Latimer'i oldukça şaşırtmış. Ve çiçek zaman içinde şişenin bütün hacmini kaplayacak kadar yaprak açmaya devam eder. Tradescantia, zamanla kendi ekosistemini oluşturmuş ve şişedeki mikro evreninde büyümeye devam etmiştir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/IMG_20220713_232418-800x454.jpg" alt="" width="993" height="564" /> <h2>Peki, bu durum nasıl mümkün oldu?</h2> Fotosentez, bitkiler güneş aracılığı ile havaya nem ve oksijen verir. Nem daha sonra birikir ve bitkilere geri yağmaya başlar. Bitkinin su ihtiyacı bu nemlenme ile karşılanır. Yapraklar da düşerek ve çürüyerek bitkilerin beslenmesi için ihtiyaç duyduğu karbondioksiti üretir. Yani bu bitkinin gelişmesi için gübreyi oluşturur. Telgraf çiçeğinin dış koşullardan izole bir ortamda hayatta kalabilmesinin formülü budur. <h2>Bu deney David Latimer’ın cam şişe içindeki mikrokozmosu olarak kayıtlara geçmiştir.</h2> Deney günümüzde NASA’nın dünya dışı gezegenlerde yürüttüğü çalışmalara ışık tutmaktadır. Mars gibi gezegenler bu ekosistem modeli ile insanoğlu tarafından kolonileştirilebilir. NASA, başka gezegenlerde yaşam alanları oluşturabilmek için bitkilerden ve bitkilerin sağlayacağı kapalı ekosistemlerden faydalanılabileceğini düşünüyor. Latimer, doğanın kendi kendine yaşayabilme ve bunu sürdürebilme yetisine sahip olduğunu gösteren bu özel ekosistemi çocuklarına miras bırakmayı planlıyor. https://www.youtube.com/watch?v=syYnEjoI0HM Konuyla ilgili video izlemek isterseniz yukarıdan izleyebilirsiniz. İyi seyirler 📺
Geçen gün bir hekimimiz öldürüldü. Yine bir kaç gün kınama ses çıkarma sonra unutma. Tıpkı kadın cinayetlerinde olduğu gibi. Ah! çünkü insan unutan bir varlık. Yada unutmayı isteyen... Unutmak başka bir yazı konusu, bu yazı ise toplumun suça katkısıyla ilgili. Boşanmalar gibi insan öldürme ve intiharda toplumsal bir sorundur ve sosyoloji tam olarak bunu inceler. Psikoloji içinde bakarsak katilin kendine göre bir sürü sebebi olabilir. Fakat insan öldürmenin asla bir sebebi olamaz. Oysa toplum hastalıklı ise yapılan eylemler, uygulanan kurallar ve normlar, politikalar , kanunlar, söylenen sözler, ideolojiler, inançlar, politikacıların söylemleri hepsi bireyi o davranışı yapmaya sürüklemiş olur. Ve biz ne yaparsak yapalım, toplumları etkileyip, yanlışlıkları düzeltmezsek, aynı durumlarda aynı davranışlarla hep karşılaşıp dururuz. Bu kadın cinayetleri içinde geçerlidir. Çünkü kadın cinayeti yada doktor cinayeti bunları birbirinden ayrı ele alınması gereken olaylar diye görmek yerine, belli bir toplumda, belli bir zaman dilimi içerisinde meydana gelen tüm olaylara birlikte bakılması gerekir. Çünkü bu olayların hepsi kişilere ve şahıslara özel değil toplumsaldır. Toplum bireyler üzerinde zihinsel bir baskı yapıyorsa bu davranışların görülmesi kaçınılmazdır. Cinayet olaylarının sosyolojik sebepleri oldukça çeşitlidir. Toplumun kültürel yapısı, gelir eşitsizliği, medyanın o konu ile ilgili yayınları, kanaat önderlerinin fikirleri, eğitim düzeyi ve eğitim yapısı gibi pek çok parametreyi içinde taşımaktadır. Bu nedenle öldürme olaylarını analiz etmek için o toplumu iyi analiz etmek gerekli. Çünkü cinayet suç olarak evrensel olsa da, sebepleri topluma göre değişmektedir. Ve bunları önlemek için toplumun sosyolojisini göz önüne alarak önlemler alınması gerekmektedir. Cinayet ne şekilde işlenirse işlensin, sebebi ne olarak görülürse görülsün, cinayeti toplum hazırlar, suçlu işler, şeklinde ifade edilir. Bu katilin masumluğu değil, toplumun bu konuda payı olmasından dolayıdır. Önce şu sağlanmalı; cinayetler cinsiyetten, etnik kökenden ve muhtelif nedenlerin çok ötesinde ama-sız ve fakat-sız olarak kasten bir başkasının yaşamına son verme duygusundan kaynaklandığını kabul etmek gerekli. Ve işlenen cinayet haberini olayın her ayrıntısını anlatarak televizyona aktarmak toplumsal şiddet kültürünü beslemektedir. Hastalıklı insanları, cinayet işlemeye teşvik etmektedir. Toplumu oluşturan bireylerin birbirine tahammülsüzleşmesi, bir hatada hemen fiziksel ve sözel şiddete başvurulması, ama o da şöyle giyinmişti, ama onlarda çok kibirli, ama o da şöyle davranmıştı vb. trafikte hemen bağırma, korna çalma alışkanlığı, sürekli gergin biçimde, tekinsiz, karşısındakinin kendi hayatına gasp edeceğini düşünmesi gibi davranışlar güvensiz ve hep sınır uçlarında yaşam şiddetin her an başvurulabilecek normal bir olay olarak algılanmasına neden oldu. Toplumsal şiddet öğrenilen ve davranışa dönüşen bir kültürdür. Öncelikle TV dizileri, uygulanan politikalar, kanunlar, eğitim, gelir düzeyindeki düşüş ve sosyal medya ile bu haberlerin arttırılması, bireysel silahlanma, ceza ve tedbirlerin yeterli olup olmadığı sosyolojik boyutta tartışılması gerekli. Bunun düzeltilmesi için hangi önlemlerin alınması gerekliliği. İnsanlara önce sen, senden başkası önemli değil şeklinde yapılan kişisel gelişim adı altındaki telkinler gözden geçirilmeli. Ölen kişi geri gelmez eğitimle vicdanlı ve empati sahibi bireyler yetiştirerek, aileler çocuklarında ki davranış bozukluklarını kabul edip tedavi yoluna başvurmalı, ceza ve yaptırımların daha gerçekçi olması bu tür olguları biraz daha düzenleyebilir. Sahi bir insanın cenazesinde - ama doktorlarda çok kibirli, o kadında öyle giyinmişti, deme vicdanini ne zaman yitirdik. Birde bunu arkasında bıraktığı ailesine bakarak söylesenize...
Dünyaca ünlü davranışsal ekonomi ve davranış bilimleriyle ilgili çok sayıda çalışması bulunan Lancester üniversitesi profesörlerinden Eyal Winter, The conversetion için hazırladığı bir araştırma, psikoloji ,kişisel gelişim ve davranış bilimleri ile ilgilenenler için oldukça ilgi çekici sonuçlar içermektedir. Bu yazıda yayınlanan makaleyi özetlemeye çalışacağım. Gündelik hayatımızda surekli “mutlu olmak an’da kalmak gerektiği , mutsuz ve stressiz bir yaşamın gerekliliği konusunu insanlara dayatan bir sistemin içerisinde yaşıyoruz. Pozitif psikoloji olarak bilinen bu yaklaşımın, olumsuz etkilerini gösteren araştırmanın detayları şöyle; Pozitif psikologların en yaygın tavsiyesi, günü yakalamamız ve an’ı yaşamamız gerektiğidir. Bunu yapmak, daha olumlu olmamıza ve daha iyi duygular taşımamıza ve zihin sağlığı açısından fazlası zarar olan 3 ana duygunun azaltılması amaçlanıyor: pişmanlık, öfke ve endişe. Geçmişle ilgili pişmanlıklara ve öfkeye ya da gelecekle ilgili endişelere çok fazla odaklanmaktan kaçınmamızı öneriyor. An’da kalarak bu duyguların zararlı etkilerinden korunulması amaçlanıyor. Kulağa kolay ve yapılabilir bir fikir gibi gelsede bu ne kadar doğru. İnsan psikolojisi evrimsel süreçler düşünüldüğünde, hem geçmişle hemde gelecekle kopmaz bağlar içinde değerlendirilmelidir.. Diğer türlerin hayatta kalmalarına yardımcı olacak içgüdüleri ve refleksleri vardır, ancak insanın hayatta kalması büyük ölçüde öğrenmeye ve planlamaya dayanır. Geçmişte yaşamadan öğrenemezsiniz ve gelecekte yaşamadan plan yapamazsınız. Örneğin geçmişi düşünerek bize acı çektirebilen pişmanlık, kişinin kendi hatalarından ders çıkarması ve bunları tekrarlamaması için vazgeçilmez bir zihinsel mekanizmadır. Ve yine gelecekle ilgili endişeler de aynı şekilde bizi bugün biraz tatsız ve zor olan ama kazanç yaratabilecek veya gelecekte daha büyük bir kayıptan kurtarabilecek bir şey yapmaya motive etmek için gereklidir. Gelecek kaygımız olmasaydı, eğitim almaya, sağlığımız için önlem almaya çaba göstermeyiz. Ya da büyük çaba gösterdiğimiz işlerin gelecekte bize kazandıracaklarını bilmesek motive olmayız ve yarım bırakabiliriz. Bunların hepsi için endişe çok önemlidir. Öfke de aynı şekilde dozunda olduğunda yararımızadır. Bizi başkaları tarafından istismar edilmeye karşı korur ve çevremizdeki insanları çıkarlarımıza saygı duymaya motive eder. Araştırmalar, müzakerelerde belirli bir dereceye kadar öfkenin yardımcı olabileceğini ve daha iyi sonuçlara yol açabileceğini bile göstermiştir. Peki gerçekten daha iyimser olmamız gerekiyor mu? Örneğin, iyimserlik yanlılığı aşırı öz güvenle bağlantılıdır – araba kullanmaktan dilbilgisine kadar pek çok konuda genellikle diğerlerinden daha iyi olduğumuza inanmak isteriz. Aşırı kendine güven, ilişkilerimizde bir sorun haline gelebilir. Aynı zamanda zor bir göreve düzgün bir şekilde hazırlanmamamıza ve sonunda başarısız olduğumuzda başkalarını suçlamamıza neden olabilir. Kendini savunacak kadar karamsarlık ise özellikle kaygılı bireylerin panik yapmak yerine çıtayı oldukça düşük tutarak hazırlık yapmasına yardımcı olabilir ve engelleri sakince aşmasını kolaylaştırır. Örneğin sınavdan hep 100 almayı düşünmek yerine 70 alabilirim ve bu dünyanın sonu değil diye düşünmek, insanın kaygı düzeyini düşürdüğü için daha fazla. Motive olmasını sağlayabilir. Pozitif psikolojinin mutluluğa aşırı odaklanması ve onun üzerinde tam kontrole sahip olduğumuzu iddia etmesinin zararlarının olduğunu da anlatıyor araştırmada. Mutluluğumuz üzerinde tam kontrole sahipsek, parasızlığımız, sefaletimiz için işsizliği, eşitsizliği veya yoksulluğu nasıl suçlayabiliriz? Ancak gerçek şu ki, mutluluğumuz üzerinde tam kontrole sahip değiliz ve toplumsal yapılar sıklıkla sıkıntı, yoksulluk, stres ve adaletsizlik yaratabilir – nasıl hissettiğimizi şekillendiren şeyler. Finansal tehlikede olduğunuzda veya büyük bir travma geçirdiğinizde olumlu duygulara odaklanarak kendinizi daha iyi düşünebileceğinize inanmak en azından saflıktır ve kendini kandırma olduğunu söylüyor. Sonuç olarak bazılarının dediği gibi pozitif psikolojinin kapitalist şirketler tarafından desteklenen bir komplo olduğuna inanmasam da, mutluluğumuz üzerinde tam kontrole sahip olmadığımıza ve bunun için çabalamanın insanları mutlu olmaktan çok perişan edebileceğine inanıyorum. Bir kişiye mutlu olmayı öğretmek, ondan pembe bir fil düşünmemesini (çoktan düşündünüz bile) istemekten çok farklı değildir – her iki durumda da zihinleri kolaylıkla ters yöne gidebilir. Sürekli mutlu olması gerektiği söylenen kişi aklı negative daha kolay gidebilir. İlk durumda, mutlu olma hedefini gerçekleştirememek, önemli ölçüde hayal kırıklığı yaratır ve kendini suçlamayı (benim yüzümden böyleyim) arttırır. Ve sonra, mutluluğun gerçekten hayattaki en önemli değer olup olmadığı sorusu gelir. Mutluluk zamanla değişmeden kalabilen istikrarlı bir şey mi? Bu soruların cevabı yüz yıldan fazla bir süre önce Amerikalı filozof Ralph Waldo Emerson tarafından verilmişti: “Hayatın amacı mutlu olmak değildir. Yararlı olmak, onurlu olmak, şefkatli olmak, iyi yaşamış ve yaşamış olmanın bir fark yaratmasını sağlamaktır.”