Merhaba Sevgili Dergio okurları; bu yazımda insanlığın ortak yapay dil arayışlarından birisi olan "<strong>Esperanto</strong>"yu konu edindim. Gelin hep beraber bakalım neymiş bu Esperanto? Tarih boyunca insanoğlu birbirleriyle konuşarak anlaşmanın yollarını aradı durdu. Dünya üzerinde 6 bin canlı dil varlığından dolayı insanların birbirleriyle iletişim kurmaları hep sıkıntılı bir hal aldı. İşte bu sıkıntıyı çözmek için birçok bilim insanı bu soruna çare aradı ve çareyi tüm insanları ortak bir dil çatısı altında toplamaya karar vererek bulduklarını düşündüler. <img class=" wp-image-45863 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/esperanto-nedir-300x187.jpg" alt="" width="699" height="436" /> Bu düşünce uğrunda 1000'in üzerinde yapay dil ortaya çıkardılar. Bu uydurma dillerin birçoğu istenilen amaç doğrultusunda başarılı olamadı. İçlerinde yalnız bir yapay dil diğerlerinden daha iyi bir konum elde etti. İşte bu dil Esperanto dilidir. Esperanto Dili, Tarihler 1887 yılını gösterdiğinde Polonyalı göz doktoru Ludwik Lejzer Zamenhof tarafından meydana getirildi. Bu yapay dilin gerçek adı "Lingvo Internacia'dır". Fakat Ludwik Lejzer Zamenhof, Esperanto'yu tanıttığı 1887 tarihli Unua Libro adındaki kitabında kendisinden Doktor Esperanto (Dr. Umutlu) takma adıyla bahsetmiş ve zamanla bu yapay dil de "Esperanto" adıyla anılır hâle gelmiştir. Ludwik Lejzer Zamenhof'un yaşadığı bölgede insanlar Rusça, Lehçe ve Yidiş gibi farklı diller konuşuyorlardı. İnsanların birbirleriyle daha rahat iletişim kurmaları amacıyla hareket eden Zamenhof, 16 Ana Kuralı bulunan ve sözcüklerin kökenlerini daha çok Avrupa dillerinden alan Esperanto'yu oluşturdu. Esperanto'nun simgesi yeşil zemin üzerindeki beyaz kare içindeki yeşil yıldızdan oluşan Esperanto bayrağı'dır. Kısa zamanda Esperanto kendine hatırı sayılır bir hayran kitlesi buldu. Londra, Massa ve Viyana Kütüphaneleri Esperanto dilindeki kitaplarla doldu. Milano şehrinde bir grup Esperanto edebiyatçısı Literatura Foiro dergisini çıkarmaya başladılar. Esperanto'nun çığlığı Osmanlı İmparatorluğu topraklarında da yankı buldu. Esperanto'nun Ansiklopedisi olan Enciklopedio de Esperanto'nun Turkujo maddesinde Selanikli Arama, Giresunlu Katenesyan, İstanbullu Kedami ve Aydınlı Mehmet Cevdet Bey Esperanto'nun Osmanlıdaki öncüleri olarak yer almıştır. İstanbul'da ve İzmir'de 1909 ila 1910 yılları arasında ufak bir Esperanto grubu oluşmuş durumdadır. 1920 Yılında İstanbul Rumlarından Anakreon Stamadias Beyoğlu semtinde Sakız Ağacı sokak, Ağa Camii, no:8 adresine kayıtlı Esperanto Cemiyeti'ni kurdu. Günümüz Türkiye'sinde ise Esperanto üzerine Hayrettin Dural'ın Çalışmaları bulunmaktadır. Meraklıları için Esperanto Türkçe Sözlük adlı eserini tavsiye ederim. Esperanto hiçbir devirde dünyanın ortak yapay dili olamadı. Esperanto'ya getirilen en büyük eleştiriler dilin gramerinin ve sözcük dağarcığının tamamen Avrupa dillerinden alıntı olmasıdır. Bu durum Avrupalı insanların Esperanto'yu öğrenmelerinde kolaylık sağlarken farklı ulustan insanlar için Esperanto tarafsız ve evrensel değildir. <img class=" wp-image-45864 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/165788-300x200.jpg" alt="" width="712" height="474" /> Son olarak yazımı Esperanto'nun günlük konuşmalarından örnek vererek bitirmek istiyorum. İşte karşınızda Esperanto'nun günlük konuşma örnekleri: <ul> <li>Mi amas vin. = Seni seviyorum.</li> <li>Saluton = Merhaba</li> <li>Bonan matenon = Günaydın</li> <li>Bonan tagon = İyi günler</li> <li>Bonan vesperon = İyi akşamlar</li> <li>Bonan nokton = İyi geceler</li> <li>Bonan apetiton = Afiyet olsun</li> <li>Bonvenon = Hoş geldiniz</li> <li>Adiaŭ = Elveda</li> <li>Kiel vi? = Nasılsın, Nasıl gidiyor?</li> <li>Dankon. = Teşekkürler.</li> <li>Nedankinde. = Bir şey değil.</li> <li>Kio estas via nomo? = Adınız nedir?</li> <li>Mia nomo estas .... = Adım ...</li> <li>Mi ğojas. = Memnun oldum.</li> <li>De kiu lando vi estas? = Hangi ülkedensiniz?</li> <li>Kioma horo estas? = Saat kaç?</li> </ul>
BetikOku
@betikoku
<em>Merhaba sevgili Dergio okurları daha önceki yazımda "Türkiye'nin Soyu Tükenmekte olan Kuşlarını yazmıştım ve çevremden gelen yoğun istek karşısında Türkiye'de soyu tükenmekte olan diğer hayvan türlerini de yazmaya karar verdim.</em> Maalesef karşınızda Türkiye'nin Soyu Tükenmekte olan Memeli Türleri başlıklı yazım keşke bu hayvanların soyları tükenmese de böyle bir yazı yazmak zorunda kalmasaydım. Belki bu yazıdan sonra insanlar doğa ve diğer canlılara karşı daha dikkatli davranırlar sadece bir umut… Dünya üzerinde 5 500, Türkiye'de ise 150 memeli türü yaşamaktadır. Bunlardan 6 tanesi Endemiktir yani Türkiye'ye özgüdür. Bu endemik memeli türlerinin, 5 Tanesi kemiricidir. Bu kemiriciler şunlardır: <ol> <li>Doğramacı Tarlafaresi</li> <li>Anadolu Tarlafaresi</li> <li>Kaya Yediuyuru</li> <li>Silifke Dikenlifaresi</li> <li>Toros Yersincabı</li> </ol> Türkiye'nin endemik diğer memeli türlerinden biri de böcekçil bir tür olan Toros Böcekçili veya diğer adıyla Arısıpası'dır. <strong>Soyu Tehlike Altında olan Türlerimiz</strong> Dünya Doğayı Koruma Birliği (IUCN) verilerine göre Türkiye'den 15 memeli türünün soyu tehlike altındadır. Bunları şu şekilde kategorize edebiliriz. <strong>CR: Critically Endangered(Kritik Tehlikede):</strong> Soyu ileri derecede yok olma tehlikesinde bulunan hayvanların yer aldığı kategoridir. Ülkemizden Akdeniz Foku maalesef bu kategoride yer alır. <strong>Akdeniz Foku</strong> Latince adı Monachus monachus olan ülkemizde Akdeniz Foku olarak adlandırılan bu memeli türü dünyada tahmini nüfusu 600 kadardır. Türkiye, Yunanistan, Fas, Moritanya ve Maderin adaları yaşam alanıdır. İnsan etkisinden uzak kıyı kayalıklar yaşam alanlarını oluşturur. Aşırı avlanma, Yaşam alanlarının kaybı ve Deniz ekosisteminin bozulması gibi nedenlerden dolayı soyları tükenmekle karşı karşıyadır. Türkiye'de 100 civarında Akdeniz foku yaşamaktadır. <img class=" wp-image-45738 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/resim_2022-09-04_233751687-Cropped-300x169.jpg" alt="" width="579" height="326" /> <strong>EN: Endangered(Tehlikede):</strong> Soyu yok olma tehlikesinde bulunan hayvanların yer aldığı kategoridir. Ülkemizden sırasıyla; Fin Balinası ve Iğdır Çöl faresi olmak üzere 2 memeli türü bu kategoride yer alır. <strong>Fin Balinası</strong> Latince adı Balaenoptera physalus olan ülkemizde Fin Balinası, Oluklu Balina ve Çatal kuyruklu balina gibi değişik adlarla bilinen bu memeli türü dünyada gök balinadan sonra en büyük ikinci balina türüdür. Boyları 27 metreye kadar büyüyebilirken 80 ton ağırlığa ulaşabilirler ve ortalama 100 yaşına kadar yaşayabilirler. Suda 40 km hız yapabilecek kadar hızlı yüzücülerdir. İnsanların balina avı denilen canice uygulamalarından dolayı nüfusları yok olmanın eşiğine kadar gelmiştir. Dünyada tam olarak sayıları bilinmemektedir. <img class=" wp-image-45739 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/resim_2022-09-04_233910497-Cropped-300x169.jpg" alt="" width="588" height="331" /> <strong>VU: Vulnerable (Hassas)</strong> Ülkemizden sırasıyla; Mehely'in Nalburunlu Yarasası, Uzunayaklı yarasa, Gelengi Trakya Yer sincabı, Heybeli Sıçan, Fare-benzeri yediuyur , Alaca Sansar, Bozayı, Kaşalot, Yabankeçisi, Ceylan Ahu, Hatay Dağ Ceylanı ve Yaban Koyunu olmak üzere 12 memeli türü bu kategoride yer alır. <strong>Gelengi-Trakya Yersincabı</strong> Latince adı Spermophilus citellus olan ve ülkemizde gelengi, Trakya Yersincabı gibi değişik adlarla bilinirler. Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılan ve Türkçe'nin ilk ansiklopedik sözlüğü olan Divânu Lügati't-Türk'te "kelegü»"(كَﻻَكوُ) şeklinde geçer ve geleni, tarla sıçanı soyundan bir hayvancık olarak tanımlanır. Dünyadaki iklim değişikleri sonucunda sıcaklıkların artması üzerine bitki örtüsünde meydana gelen değişiklikler gelengileri olumsuz etkiledi ve sayıları hızla azalmaya başladı. Bunun üstüne insanları tarım arazisi açmak adına bozkırları yok edişi gelengilerin yaşam alanlarını yok etti. Sayıları tam olarak bilinmiyor. <img class="wp-image-45740 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/resim_2022-09-04_234045516-Cropped-300x169.jpg" alt="" width="625" height="352" /> <strong>Hatay Dağ Ceylanı</strong> Latince adı Gazella Gazella olan ve ülkemizde Hatay Dağ Ceylanı olarak bilinen bu memeli türünün dünyada nüfusu sadece 3 000 olarak belirlendi. Soyu tükenme noktasına geldi. Dünyada Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri, Türkiye ve İsrail'de yaşayan bu memeli türü ülkemizde sadece Hatay Kırıkhan'da yaşar. Kırıkhan'da 925 dağ ceylanı nüfusu vardır. Hatay dağ ceylanının boyu 100-120cm arasındadır. Kilosu ise 15-30 kg arasında değişirken 80 km hızla koşabilirler ve ortalama yaşam süresi 8 ila.10 yıldır. <img class="wp-image-45741 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/resim_2022-09-04_234202591-Cropped-300x169.jpg" alt="" width="598" height="337" />
Merhaba sevgili dergio okurları bugünkü yazımızın konusunu Prof. Dr. Turan Yazgan Etnografya Müzesi oluşturuyor. Müzeyi tanıtmadan önce etnografyadan biraz bahsetmemin yararlı olacağı kanaatindeyim. Türk Dil Kurumu'nun Büyük Türkçe Sözlüğü'nde etnografya şu şekilde tanımlanır: Etnografya, kavimleri karşılaştırarak inceleyen, kültür oluşumlarını araştıran bilim, budun betimi, kavmiyat. Kavimlerin her türlü kültür ögelerinin sergilendiği müzeler, etnografya müzeleri olarak adlandırılırlar ve zengin bir içeriğe sahiptirler. İşte bu müzelerden biri de Prof. Dr. Turan Yazgan Etnografya Müzesi'dir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/20220824_1736283.jpg" alt="" width="405" height="540" /> Müze Isparta ilimizin merkezinde Gökçay kavşağında yer alır. Müzeye ulaşım son derece kolaydır. Müze merkezi konumda bulunmaktadır. Müzenin yapımına Isparta Belediyesi tarafından 2012 yılında başlanmış ve müze 2013 yılında tamamlanarak hizmete açılmıştır. Müze Türkiye’nin en büyük, hem yatay hem de dikey sergileme salonu olan tek etnografya Halı ve Kilim müzesi olma özelliğini taşır. Müze Sabah 08.00 Akşam 19.00 saatleri arasında açıktır ve ücretsiz gezilebilmektedir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/20220824_173900.jpg" alt="" width="662" height="497" /> Prof. Dr. Turan Yazgan Etnografya Müzesi 10 kattan oluşur ve 3 000 metrekare alana sahiptir. Müze zengin bir koleksiyona sahiptir. Müzenin envanterine kayıtlı 3.100 adet halı ve kilim bulunurken; 2.300 adet hepsi de birbirinden değerli eserler bulunmaktadır. Müzenin kuşkusuz en önemli koleksiyon eserleri arasında Isparta'nın meşhur el dokuması halıları bulunur. <h2><strong>Isparta el dokuması halıları</strong></h2> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/20220824_1737443.jpg" alt="" width="405" height="540" /></strong> Isparta halısını meşhur yapan özellikleri şöyle sıralayabiliriz. Isparta halısı 26x33 dm2 düğüm sıklığına sahip olan, çözgü ve atkıları pamuk, ilmeleri yün olan, farklı desenler içeren bir halıdır. Dokunmasının zorluğunu şu örnekle açıklayayım: Isparta halısını dokumaya başlayan ortalama bir işçi günde yaklaşık 7.000 düğüm atabilir. 10 günde 70.000 düğüm,15 günde 105.000 düğüm atar. 1 metrekarede 90.000 düğüm hesap edecek olursak; bir işçi yaklaşık 15 günde 1 metrekare halı dokuyabilir. Yani 6 metrekarelik bir Isparta halısı, 1 işçi tarafından 3 ayda dokunabilir. Isparta halısının ilme iplikleri kimyasal boyalarla boyanmaktadır. Isparta halıları 1800'lü yılların sonlarında tüccarların Avrupa'ya ihraç etmek amacıyla Isparta ve çevresinde dokuttukları ticari amaçla dokunan halılardır. Bu sebepten dolayı desenleri yöresel özellik taşımaz. Bu halıların desenleri Avrupa, Selçuklu, Osmanlı, İran, Çin desenleri gibi desenlerden oluşur. 1950'li yıllardan sonra iç piyasada tüketilmek üzere Isparta iline özgü "gülistan, naklemeli, üzümlü, saatli, hançerli, köşegöbek" gibi yöresel desenler dokunmuştur. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/2022-06-24.jpg" alt="" width="662" height="497" /> Isparta ili ve ilçelerinde Isparta halılarından başka, Milas halısı, Döşemealtı halısı, yörük halısı gibi halılar da dokunmuştur. 1970 yıllarında başlayan ve halen devam eden minyatür halılar da günümüzde dokunmaya devam etmektedir. Ayrıca Hereke ve Ladik halıları da Isparta'da dokunmuştur. Isparta'da Konya iline yakın Yalvaç ve Şarkikaraağaç ilçelerinde yüksek kaliteye sahip Ladik ve Hereke-hallan dokunmuştur. Şarkikaraağaç ilçesi, Kabartma Hereke halısının 1980'li yıllarda Türkiye'de tek dokunan yeri olmuştur. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/20220824_1737173.jpg" alt="" width="405" height="540" /> Müze elbette halılardan ve kilimlerden ibaret değildir. Müze içerisinde eski tarım aletlerinden yörük çadırlarına, eski ateşli silahlardan Türk dünyasının birçok ülkesinden gelen geleneksel kıyafetlere, kılıçlardan, küplere; gül yağı yapımında kullanılan imbiklerden Şaman davuluna kadar birbirinden ilginç eserleri barındırmaktadır. Not: Müze içerisindeki eserlere zarar vermemek için fotoğraflar flashsız çekilmiştir. Bu yüzden görüntü kalitesinde düşüş vardır. <strong>Peki etnografya müzesine adı verilen Turan Yazgan kimdir?</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/images-9-1.jpeg" alt="" width="458" height="540" /></strong> Prof. Dr. Turan Yazgan, önemli bir akademisyen, kalemi son derece güçlü bir yazar ve Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı kurucu başkanıdır. Turan Yazgan 1938 Yılında Isparta'nın Eğirdir içesinde doğdu, 1948'de Eğirdir Zafer ilköğretim Okulu'nu, 1951'de İstanbul Vefa Lisesi orta kısmını, 1955'de parasız yatılı olarak Kastamonu Lisesi fen bölümünü pek iyi dereceyle bitirdi. 1959'da İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirerek, İmar ve İskan Bakanlığı Bölge Planlama Daire Başkanlığı'nda iktisadi Araştırmacı ve Bölge Planlayıcısı ünvanıyla beş yıl görev yaptı.1967'de "Şehirleşme Açısından Türkiye'de İşgücünün Demografik ve Sosyo-Ekonomik Bünyesi" adlı tezle doktorasını yaptı. 1977 ve 1978'de Güneydoğu Anadolu Bölgesi Planı'nın Genel Koordinatörlüğü görevini yüklendi. 1979'da İktisat fakültesi profesörlüğüne yükselerek, üniversite senato üyeliği, üniversite yönetim kurulu üyeliği ve anabilim dalı başkanlığı vazifelerinde bulundu. 1960 yılında kurduğu Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı'nın genel başkanlığını yürüttü. Türkiye'de ve Türk dünyasındaki hizmetleri nedeniyle 200'den fazla plaket ile ödüllendirildi. Ayrıca yurtiçi ve yurtdışındaki pek çok üniversiteden verilmiş fahri doktora ünvanları alan Turan Yazgan, evli ve 3 oğul 2 torun sahibi olarak 22 Kasım 2012 tarihinde İstanbul'da vefat etti. Kültürümüzün daha iyi öğrenilebilmesi adına her ilimizde böylesine müzeleri olması son derece mühimdir. Isparta'ya yolunuz düşerse mutlaka Prof. Dr. Turan Yazgan Etnografya Müzesi'ne uğramayı ihmal etmeyin.
Güneş’ten yayılan ve bilinen farklı dalga boylarındaki tüm ışımalar elektromanyetik ışınım olarak adlandırılır. Elektromanyetik ışınım çok küçük dalga boyuna sahip gama ışınlarından çok daha uzun dalga boyundaki radyo dalgalarına kadar geniş bir aralıktaki ışınları içerir. Ancak insan gözü bunun yalnızca küçük bir bölümünü algılayabilir. Elektromanyetik ışınımın insan gözü tarafından görülebilen bu bölümü ışık olarak bilinir ve yaklaşık 400 nm ile 700 nm dalga boyu aralığındaki ışınlara karşılık gelir (1 nm = 10-9 m). Gördüğümüz tüm renkler işte bu aralıkta oluşur. Renk ise ışığın yansıması sonucunda ortaya çıkan bir olgudur. Işık dalgaları ortamdaki bir nesneye çarptığında ışığın bir kısmı yansıma sonucu geri döner. Geri dönen bu ışığın dalga boyuna bağlı olarak biz o nesneyi belirli bir renkte görürüz. Diğer bir deyişle, bir nesnenin rengi o nesneden yansıyan ışığın dalga boyuna bağlıdır. Yüksek dalga boyunda ışık yansıdığında nesne kırmızımsı renkte görünürken daha düşük dalga boyunda ışık yansıdığında nesne morumsu renkte görünür. Bunlar arasındaki dalga boyları ise turuncu, yeşil, sarı gibi renkleri oluşturur. Örneğin muz, yaklaşık 570-580 nanometre dalga boyundaki ışığı yansıtır. Bu da sarı ışığın dalga boyu aralığına denk gelir. Böylece muzu sarı olarak görürüz. Peki bu sırada beynimizde neler olur? Öncelikle görüntü, göz küremizin arka bölümünde yer alan zar yapısındaki retinaya ulaşır. Retinada çubuk ve koni hücreler olarak bilinen iki tür hücre bulunur. Çubuk hücreler tek tiptir ve renklere karşı duyarlı değildir. Yalnızca düşük ışıklı ortamlarda, renkleri grinin tonları olarak görmemizi sağlarlar. Koni hücreler ise parlak ışığa ve renklere duyarlıdır. Üzerlerine ışık düştüğünde bu hücreler ışığın dalga boyuna ait bilgiyi elektrik sinyallerine çevirir. Ardından elektrik sinyalleri sinirler yoluyla beyne iletilir. Beyne ulaşan bu bilgi yorumlanır ve nesneye ait renk algılanmış olur. İnsanların çoğunda 3 tip koni hücre bulunur. Bunlar kırmızı, yeşil ve mavi renklere karşı duyarlıdır. Gözümüz hem bu ana renkleri hem de bu renklerden oluşan ara renkleri koni hücreler sayesinde algılayabilir. Buraya kadar anlattığımız her şey olayın fiziksel ve biyolojik kısmıydı.Sonuçta sahip olduğumuz donanım pek çoğumuzda aynı. Koni hücrelerin 3 tip olması ve renklerin bu hücreler sayesinde algılanması çoğumuzda gerçekleşen mekanik bir süreç. Ama işler bu kadar basit değil. Bir çok bilim insanı son yıllarda yapılan araştırmalara göre rengi bu kadar mekanik algılayamadığımız öne sürüyor. Kimilerine göre renk algısının oluşmasında yalnızca o nesneden yansıyan ışığın dalga boyu değil başka pek çok etken rol oynuyor. Bu etkenlerden ilki fiziksel farklılıklarımız. Evet, bir çoğumuzda 3 tip koni hücre var ancak her birimizde koni hücrelerin toplam sayısı değişkenlik gösteriyor. Üstelik bu hücreler eşit sayıda dağılmış değil. Bu da bazılarımızda kırmızı rengi algılayan hücre sayısı fazlayken bazılarımızda ise mavi rengi algılayan hücrelerin daha fazla olduğu anlamına geliyor. Bunun yanı sıra kimi insanlarda koni hücrelerin bir ya da birkaç tipi eksik olabiliyor ya da sağlıklı çalışmıyor. Renk körlüğü olarak bilinen bu durum, bu insanların belirli renkleri algılayamamasına neden oluyor. Diğer yandan çok sayıda farklı renk tonunu algılayabilen insanlar da var. Bu insanlara dört renk anlamına gelen tetrakromat adı veriliyor. Tetrakromatlar 3 yerine 4 tip koni hücreye sahip ve görünürde bizim ayırt edemediğimiz, birbirinden farklı tonları ayırt edebiliyorlar. Sizin yeşil deyip geçtiğiniz bir renktetrakromata göre pembe olabiliyor. Yani bir tetrakromatın yanında kendinizi renk körü gibi hissedebilirsiniz. Peki bu Tetrakromatlık nasıl bir durum ? Bir mutasyon bu kadar mı renk katar insanın hayatına? Dedirtecek kadar büyüleyici bir durum olan Tetrakromasi'yi sevgili dergio okuyucuları için incelemeye aldık. Bakalım neymiş bu Tetrakromasi... Tetrakromasi tıp literatüründe İnsan üstü görme yeteneği olarak tanımlanan bir görme durumudur. Bu özellige sahip olan insanlara "Tetrakromat" denir ve bu insanlar normal insanlardan 100 kat daha fazla renk görebilirler. İnsanın gözlerinin arkasında yani retina'da renkleri görmelerine izin veren üç koni fotoreseptik hücre tipi bulunurken, tetrakromatik olanların dördüncü bir konisi vardır. Bu da onlara daha fazla renk görme yeteneği sağlar. Üç koni mavi,yeşil ve kırmızı'dır. Dört koni ise mavi, yeşil , Kırmızı ve mutasyona uğramış başka bir kırmızı konidir. Normal insanlar trikomattır. 3 konileri vardır. <h2><strong>Renkleri Nasıl Algılarız?</strong></h2> Koninin tatlarından her biri, spektrumdaki belli bir renk dizisine duyarlıdır. Genelde bir rengi algılamamız, koninin birden fazla tadından gelen sinyallerin kombinasyonunun sonucudur. Örneğin, turuncu rengi görmek için; yeşil koniden ortalama sinyalin ve kırmızı koniden güçlü sinyalin bir sonucudur. <h2><strong>Peki ya Tetrakromatsanız nasıl başka bir turuncu görüyorsunuz? </strong></h2> Tetrakromatlarda fazladan bulunan mutant kırmızıdan gelen sinyallerle birlikte Turuncunun normal bireylerin göremediği tonlarını da görebiliyorsunuz. <h2><strong>Kimler Tetrakromat Adaylarıdır?</strong></h2> Tekrakromisi'ye X kromozomlarında meydana gelen bir mutasyon sebep olur ve X kromozomundaki mutasyona uğramış genler ile taşınırlar . Kadınlar da iki X kramozomu bulunduğu için erkeklere oranla daha fazla Tetrakromat adayıdırlar. Erkekler de ise Ailesinde kırmızı/yeşil renk körlüğü olanlar potansiyel Tetrakromat adaylarıdır. <strong> Terakromat Testi</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/tetrakromat-misiniz-1.jpg" alt="" width="728" height="485" /></strong> Yukarıdaki üç daireyi de aynı renkten noktalarla dolu görüyorsanız normalsiniz. Farklı bir şey örneğin her dairenin içinde farklı renklerde harfler görüyorsanız tetrakromat olabilirsiniz. Araştırmacılar uzun bir süre Tetrakromatların varlığı konusunda hep şüpheye düşmüşler. 2012 Yılında Concetta Antico adlı ressamın Tetrakromat olduğunu onaylamışlar. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/images-5-4.jpeg" alt="" width="699" height="476" /> Fotoğraf: Tetrakromat Ressam Concetta Antico İnsanoğlunun yaşam denen çıktığı bu yolda başına gelebilecek olan her mutasyon kötü olacak değil ya! Hayat renkli sürprizlerle dolu. Sizde Tekrakromasi testini yaparak sonuçlarını yorumlarda bizlerle paylaşabilirsiniz. <h2><strong>Aramızda Tekrakromat olan var mı?</strong></h2> <h6><strong>Kaynakça ve ileri okumalar için:</strong></h6> <h6>Yıldız, S., “Renk Sistemlerine Genel Bir Bakış: Renk ve Algı”, Bilim ve Teknik, s. 72-75, Ekim 2006.</h6> <h6>Dündar, P. "Renkleri Nasıl Algılıyoruz?",Bilim ve Teknik, Mayıs 2015.</h6>
Assos, Çanakkale'nin Ayvacık ilçesinin Behramkale köyünde yer alan antik bir kent. Assos'a ilk yerleşmenin M.Ö. 2000'lerde olduğu bilinmektedir. Assos, M.Ö. 7. yüzyılda Lesbos/Midilli adasındaki Methymna kenti halkının buraya göçünden sonra bir polis kentine dönüşmüştür. Dönemin yazılı kaynaklarında, hakkında çok az bilgi sahibi olduğumuz Assos'un, diğer Anadolu kentleri gibi Arkaik dönemde önce Lidya, daha sonrasında ise Pers egemenliğine girdiği düşünülmektedir. <img class="aligncenter wp-image-38669 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/1200px-Tuerkei-7460-PS87-PS88-1.jpg" alt="" width="960" height="540" /> Assos'un doğal ve tarihi güzelliklerinin yanında ilginç de bir hikayesi var. Aristoteles Assoslu bir kızla evlenmiştir yani Assos'un filozof eniştesi olmuştur. Gelin hep beraber bu filozof eniştenin hikayesine doğru yolculuğa çıkalım. Kemerlerinizi bağlayın: Geçmişe gidiyoruz. Assos'a... <img class="aligncenter wp-image-38670 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/shutterstock_504828709_16_9_1578313538.jpg" alt="" width="960" height="540" /> Tarihler M.Ö. 365'i gösterdiğinde Assos ve civarının yönetiminde banker Eubulos bulunur. Eubulos M.Ö. 350 yılında ölünce Assos'un yönetimi Eubulos'un kölesi Hermeias'a geçer. Hermeias, Eubulos'un sağlığında Atina'da Platon'un "Akademi" adındaki felsefe okulunda eğitim almıştır. Hermeias, M.Ö 347'de Assos'a bir felsefe okulu kurmak ister ve Akademi'den arkadaşı olan Aristoteles'i, bunun yanı sıra Ksenokrates, Erastos, Koriskos ve Theophrastos adlı filozofları Assos'a davet etmiştir. Aristoteles davet üzerine Assos'a geldiğinde Hermeias'in yeğeni Pythias'a ilk görüşte aşık olur. Hermeias bu evliliğe tek bir şart ile müsade edeceğini Aristoteles'e bildirir. Hermeias arkadaşı Aristoteles'e şart olarak Assos'ta bir felsefe okulu kurup bu okulda dersler vermesini ister. <img class="aligncenter wp-image-38672 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/aristoteles-etabi-2.jpg" alt="" width="864" height="540" /> Aristoteles bu isteği kabul eder ve Assos'ta bir felsefe okulu kurar ve burada 3 yıl boyunca dersler verir. Aristoteles ilk görüşte aşık olduğu Pythias'a kavuşurken; Assos da filozof bir enişte sahibi olmuştur ve Hermeias'in M.Ö.345 yılında Persler tarafından tutuklanıp öldürülmesi sonrasında Aristoteles, kentten ayrılmıştır. Assos'taki felsefe okulunun kuruluşunda etkili olan diğer bir neden de Aristo'nun ve Hermeias'in hocası olan Platon'un ünlü eseri "Devlet'te" anlattığı ütopik devleti hayata geçirmek için Assos'ta bir felsefe okulu kurulması kararıdır.
Türkiye bulunmuş olduğu coğrafi konumundan dolayı kuşların büyük göç yolları üzerinde önemli bir mola merkezidir. İşte bu nedenle göç mevsiminde Ülkemizde birbirinden farklı kuş türlerini gözlemleyebiliriz. Türkiye'nin yerli ve göçmen kuşları maalesef son yıllarda soyları tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Bu hem doğanın dengesi açısından hem de bizler açısından oldukça vahim bir durumdur. Peki ne oldu da bu birbirinden güzel kuşlarımızın soyu tükenme derecesine kadar geldi? Aslında bu sorunun tek bir cevabı yok. Bilinçsiz avlanma, küresel ısınma, insan nüfusunun hızlı artışı sonucunda yeni yerleşim yerleri açmak adına doğayı talan etmemiz, tarım alanlarındaki böcekleri öldürmek üzere kullandığımız kimyasal ilaçlar vs. şeklinde sıralayabiliriz. Nedenlerini öğrendiğimize göre bu vahim tabloya gelin beraber yakından bakalım. IUCN verilerine göre Türkiye'de kuşların son durumuna geçmeden önce IUCN organizasyonunu tanıyalım. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/1200px-IUCN_logo.svg_.png" alt="" width="566" height="540" /> Fransa'nın Fontainebleau kentinde 5 Ekim 1948 yılında kurulan Dünya Doğayı ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği (International Union for Conservation of Nature and Natural Resources) kısa adı ile IUCN, doğal kaynakların korunması amacı ile kurulmuş uluslararası bir organizasyondur. IUCN verilerine göre Dünya üzerinde 10.500 kadar kuş türü varlık gösterir. Türkiye'de 477 kuş türü yayılış gösterir. Bu kuşların 176'sı yerli, 17'si geçit kuşu, 139'u yaz göçmeni 57'si kış göçmeni 85'i rastlantısal tür iken 3'ünün de soyu tükenmiştir. Ülkemizde yayılış gösteren kuşların büyük çoğunluğu göçmen kuşlardır ve ülkemizde en çok ilkbahar ve sonbahar mevsimlerinde görülürler. <strong>IUCN verilerine göre Dünyada soyu tükenme tehlikesinde bulunan kuşları şu şekilde kategorize edilmiştir:</strong> CR: Critically Endangered (Kritik Tehlikede) EN: Endangered (Tehlikede) VU: Vulnerable (Hassas) <strong>CR: Critically Endangered (Kritik Tehlikede)</strong> Soyu ileri derecede yok olma tehlikesinde bulunan hayvanların yer aldığı kategoridir. Ülkemizden sırasıyla Kelaynak, Ak Turna, Sürmeli Kızkuşu ve İnce Gagalı Kervançulluğu olmak üzere 4 kuş türü maalesef bu kategoride yer alır. <strong>Kelaynak</strong> Latince adı Geronticus eremita olan ülkemizde Kelaynak olarak adlandırılan bu kuş türü yabani olarak doğada tahmini 400 kadardır. Türkiye, Fas ve Suriye yaşam alanıdır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/1200px-HD_Waldrapp.jpg" alt="" width="583" height="540" /> Dünyada sadece Türkiye (Şanlıurfa-Birecik) ve Fas' ta koruma altındadır. Birecik'te koruma altında 83 yetişkin birey 13 yavru bulunmaktadır. Kelaynaklar tarım zararlısı küçük böceklerle beslenirler 1950'li yıllarda DDT adı verilen tarım ilaçlarının kullanılmasıyla Kelaynak türünde kitle halinde ölümler başlamıştır. <strong>EN: Endangered (Tehlikede)</strong> Soyu yok olma tehlikesinde bulunan hayvanların yer aldığı kategoridir. Ülkemizden sırasıyla; Sibirya Kazı, Dikkuyruk, Kadife Ördek, Küçük Akbaba ve Ulu Doğan olmak üzere 5 kuş türü bu kategoride yer alır. <strong>Sibirya Kazı</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/640.jpeg" alt="" width="640" height="480" /></strong> Latince adı Branta ruficollis olan ülkemizde Sibirya Kazı olarak adlandırılan bu kuş türünün adından da anlaşılacağı üzere anavatanı Sibirya'dır. Kışı geçirmek için Ülkemize gelen bu kuşların yabani olarak doğadaki sayıları bilinmemektedir. Türkiye'de Karadeniz ve Trakya' da görülürler. Genelde 1-2 birey şeklinde görülen bu kuş türü 2006 yılında Samsun Kızılırmak deltasında 6 birey olarak fotoğraflanmıştır. Ördekgiller ailesine mensup olan bu kaz türü oldukça gösterişli renklere sahiptir ve Yabani olarak Küresel ölçekte soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Evcilleştirilmiş olanları güzel renklerinden dolayı insanların bahçelerinde süs hayvanı olarak beslenmektedir. <strong>VU: Vulnerable (Hassas)</strong> Ülkemizden sırasıyla; Yelkovan, Tepeli Pelikan, Küçük Sakarca, Yaz Ördeği, Telkuyruk, Büyük Orman Kartalı, Şah Kartal, Yakalı Toy, Toy ve Sarı Kamışçın olmak üzere 10 Kuş türü bu kategoride yer alır. <strong>Yelkovan</strong> Latince adı "Puffinus yelkouan" olan ve Ülkemizde Yelkovan olarak adlandırılan bu kuş türü fırtına kuşları takımından Yelkovangiller ailesine mensuptur. Akdeniz Ülkelerinde ve Türkiye'de görülür İstanbul Boğazında küçük balıklar ile beslenerek yaşamlarını sürdürürler. Sadece üreme döneminde karaya çıkarlar bu dönem dışında hep denizin üstündedirler. Soyu tükenmekte olan bu kuş türü 2012 yılında IUCN tarafından maalesef Cd: Conservation Dependent (Asgari Endişe) kategorisinden, VU: Vulnerable (Hassas) kategorisine yükseltilmiştir. Peki Bu vahim tabloyu sizce nasıl düzeltebiliriz? Yorum yapıp fikirlerinizi paylaşabilirsiniz. <em>(Kaynakça: Yiğit N., Saygılı F., Çolak E., vd, Ornitoloji: Kuş Bilimi "Ders Notları", Ümit ofset matbaacılık, Ankara, 2008.</em> <em>Karataş A, Sözen M, Yavuz K, Türkiye'nin av hayvanları, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara, 2014.)</em>
Cellat sözcüğü Arapça celd mastarından gelir. Celd kırbaçlayan anlamına gelir. Cellat sözcüğü ise kırbaçlayan, eziyet eden anlamına gelir. Günümüzde ise bir devlet veya otorite tarafından verilen idam cezalarını uygulayan kişilere cellat denir. Cellatların iki görevi vardır. Birinci görevi idam cezasını uygulamaktır. İkinci görevi ise konuşması gereken ama konuşmayan suçluyu çeşitli eziyetler ederek konuşturmaktır. Cellatlık mesleği tarihin hemen hemen her döneminde var olmuştur. Tarihte ne zaman kurumsallaştığı pek bilinmemektedir. Roma İmparatorluğunda cellatlara dair kayıtlar vardır. Ortaçağ Fransa'sında cellatlar yüksek adaletin infazcısı olarak anılırlar ve merkezde bulunurlar. Osmanlı İmparatorluğu'nda ise cellatlık mesleği Evliya Çelebi'nin meşhur eseri Seyehatname'de Esnâf-ı Cellâdân-ı Bîamân” başlığı altında toplanmıştır ve cellatların pirinin Eyyûb-i Basrî olduğu kayıtlıdır. <img class="alignnone wp-image-35285" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/0x0-29.jpg" alt="" width="793" height="641" /> Osmanlı İmparatorluğu'nda cellatlar sağır ve dilsiz kişilerden seçiliyordu. Bostancıbaşı'nın emri altında bulunurlardı. İnfaz edilecek kişi hanedan mensubu ise kut inancı gereği kanı akıtılmaz ve yayın kirişi ile cellatlar tarafından boğulurdu. Osmanlı İmparatorluğu'nda cellatlar halk tarafından sevilmezlerdi. Cellatlar öldüklerinde mezar taşları üstünde isim yazmazdı. Eyüp'teki Piyer Loti Tepesi'nin yukarı tarafında bulunan ve Karyağdı Tepesi olarak anılan yerdeki Cellat Mezarlığına defnedilirlerdi. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/images-2-4.jpeg" alt="" width="780" height="519" /> Cellatlar sıradan suçluların infazını gerçekleştirdikten sonra suçlunun üzerinden çıkan eşyalar cellatlara ait olurdu. Suçlunun akrabaları bu eşyaları parayla satın alabilirlerdi. Suçlunun akrabaları eğer bu eşyalar satın almazlarsa cellat bunları cellat mezatında satar parasını alırdı. Osmanlı İmparatorluğu'nun en meşhur celladları Kara Ali, Süleyman ve Kara Ali'nin yamağı olan Hammal Ali'dir. Kara Ali Cellatbaşılığa kadar yükselmiştir. Şair Nefi'yi ve Osmanlı padişahı sultan İbrahim'i Kara Ali boğmuştur. İnfazlar sarayda gerçekleşecekse birinci avluda Bâbüsselâm yakınında sağdaki çeşme önünde veya Divan Meydanı’nda yapılırdı. Cellât Çeşmesi'nin ve bu çeşmenin ibret taşının ürpertici bir şöhreti vardı. Boyunları vurulan suçluların başları ibret için bu taş üzerine konulur, Cellatlar kullandıkları aletlerin kanlarını bu çeşmede yıkarlardı. İnfazlar sarayın dışında ise Yedikule zindanlarında yapılırdı. Cellatlar hakkındaki düşüncelerinizi yorumlarda bizimle paylaşabilirsiniz. <h6><strong>Kaynakça ve ileri okumalar için:</strong></h6> <h6>Evliya Çelebi, Seyahatnâme, I, 517-518.</h6> <h6>İpşirli, Mehmet, “Cellat ”, DİA, C,7, S.270-271.</h6>
Ortaçağ dünyasında Birinci Haçlı Seferleri öncesinde veya sırasında oluşan dini tarikatlardır. Görevleri Kutsal topraklara hac için gelen Hristiyanları korumak, onlara eşlik etmek, bakımlarını sağlamak, Kudüs'ün güvenliğini sağlamaktır. Hristiyan Şövalye Tarikatları 3'e ayrılırlar. Bunlar kuruluş sırasıyla Hospitalier, Templier ve Alman (Töton) Şövalye tarikatlarıdır. <h2><strong>Hospitalier Şövalye Tarikatı</strong></h2> İlk kurulan şövalye tarikatıdır. Diğer adları St.Jean ve Malta Şövalyeleridir. Haçlı Seferleri öncesinde tarihler 1070 yılını gösterdiğinde Güney İtalya'nın Amalfi kentindeki dindar kesim Kudüs'teki fakir ve hasta Hristiyan hacılara bakımevi kurmak ister ve Kudüs Valisi bakımevi icin yer tahsis eder. Bakımevi kurulduktan sonra Filistin'deki Benedikt tarikatına bağlı bir üstat tarafından yönetilmeye başlanır. Kudüs'ün haçlılar tarafından ele geçirilmesinde büyük yardımları dokunan bu tarikata, Kudüs Haçlı Yönetimi büyük destek verir. Büyük çapta araziler ve nakdi bağışlar sayesinde Tarikat gelişir ve Benedikt tarikatından ayrılarak Hospitalier tarikatı adını alır. Tarikatın ikinci üst<span style="font-weight: 700 !important"> </span>adı Raymond du Puy döneminde tarikat hasta hacılara bakmak görevinin dışına çıkarak hac yollarını açık ve güvenli tutmak ve gerekirse bunun için savaşma görevlerini de üstlendi. Hristiyan din adamları ve birçok şövalye bütün mal varlıklarını tarikata bağışladılar ve tarikat yeminini ederek Hospitalier tarikatına katıldı. Tarikatın işareti, Şövalyelerin zırhları üzerine giydikleri palto ve pelerinlerdeki beyaz haçtır. Yakın Doğu'daki haçlı varlığının sona ermesiyle birlikte Hospitalier Şövalyeleri Kıbrıs'a gittiler. Tarihler 1309 senesini gösterdiğinde Rodos'u ele geçirip buraya yerleştiler. Osmanlı Devleti 1522 yılında Rodos'u fethedince Malta'ya kaçtılar ve burada güçlü bir donanma inşa edip Osmanlı Devleti ile savaşa giriştiler. 1798'de Napolyon'un Malta'yı işgali üzerine tarikat üyeleri merkezlerini Roma'ya taşıdılar. Günümüzde devlet dışı siyasi aktör sıfatıyla Birleşmiş Milletler toplantılarına gözlemci statüsüyle katılmaktadırlar. <h2><strong>Tapınak Şövalyeleri Tarikatı (Templier)</strong></h2> Tarihler 1118 yılını gösterdiğinde Champagne Şövalyesi olan Hugue de Payens, Kudüs Kralı Baudoin'den şehrin tapınaklar bölgesindeki kraliyet sarayının bir kanadına yerleşme iznini aldı ve dokuz şövalye tarafından Templier(Tapınak Şövalyeleri) tarikatı kuruldu. Başlangıçta tıpkı Hospitalier tarikatı gibi Benedikt tarikatına bağlıydılar. Kısa sürede güçlenince bağımsız bir tarikat oldular. Templier Tarikatının işareti kırmızı renkli haçtı; tarikata bağlı şovalyeler bu işareti beyaz, uşaklar ise siyah pelerinleri üzerinde taşırdı. Tarikat şövalyeleri Kudüs'e giden yolu açık ve güvende tutmaya çalışıyorlardı. Kraliyet ordusunun düzenlediği tüm savaşlara katıldılar. İkinci Haçlı Seferleri sırasında vaiz Bernard de Clairvaux'un tarikat şövalyelerini papaya anlatması üzerine tarikat Roma Kilisesi tarafından resmen onaylandı ve Papalık tarafından tüm ülke sınırlarından serbestçe geçmelerine izin verildi. Tarikat üyeleri papa dışında hiçbir otoriteye hesap vermeme hakkına sahip oldu. Roma Kilisesinin bu açık desteğinden sonra Avrupalı birçok asil, tarikata asker ve para yardımını arttırdı. Böylece Templier tarikatı dönemin en önemli ekonomik gücü haline geldi. Tarikat zenginleştikçe Avrupa ve Yakındoğu'da yaygınlaştı birçok kale ve kilise inşa ettiler. Büyük ekonomik güçleri sayesinde bugünkü anlamda ilk çek sistemini ve bankayı uyguladılar. Hac vazifesini yapmak için Kudüs'e gitmek isteyen Hristiyanların yolda yanlarında götürdükleri parayı ve canlarını kaybetmesi üzerine tarikat üyeleri geliştirdikleri sistem ile hacı adayları daha yola çıkmadan evvel paralarını Avrupa'daki tarikat üyelerine yatırıyor, onlarda hacı adayına yalnızca tarikat üyelerinin okuyabileceği şifreli bir mektup veriyordu. Bu mektupta hacı adayının ne kadar para yatırdığı yazıyordu. Kudüs'teki tarikat üyeleri de bu parayı hacı adayına eksiksiz ödüyorlardı. Bu durum tarikata olan güveni arttırdı. Tarikatın ekonomik gücü o kadar büyüdü ki Avrupa'da krallara borç para veriyorlardı. Yakındoğu'da haçlı varlığı ortadan kalkınca tarikat üyeleri önce Kıbrıs'a daha sonra Londra'ya gittiler ve merkezlerini buraya taşıdılar. Her türlü vergiden muaf olmaları ve papa dışında otorite tanımamaları krallarla onlara karşı karşıya getirdi. Tarikata gün geçtikçe borcu kabaran Fransa kralı Philippe papa seçiminde V. Clerment'e destek verip onun papa seçilmesini sağladı ve karşılığında yeni papa V. Clerment Tarikata cephe aldı. Tarikatı Aforoz etti. Papa, Tarikat üyelerini cinsel sapkınlık, haçı ayaklar altına alma, Sihirbazlık yapma ve Müslümanlar ile işbirliği yapmakla suçladı. 1307 yılında tarikatın üstadı tutuklandı ve cadı avı başladı. Avrupa'nın her yerinde yakalanan tarikat üyeleri işkence gördü, Engizisyon mahkemelerinde yargılanarak yakılarak öldürüldüler. 1312 tarikat resmen dağıtıldı ve tüm mal varlıkları papalığa yakın siyaset izleyen Hospitalier tarikatına devredildi. <h2><strong>Alman (Töton) Şövalye Tarikatı</strong></h2> Haçlı Seferleri sırasında kurulan ve Alman Şövalyelerden oluştukları için bu adla anılırlar. Tarikatın işareti beyaz elbise üzerine siyah haçtır. Akkâ'nın haçlıların eline geçmesinden sonra tarihler 1190 yılını gösterdiğinde kuruldu. Diğer şövalye tarikatları gibi hasta hacılara yardım etmek amacıyla kuruldular daha sonraları amaçları dışına çıkarak Müslümanlar ile aktif savaşa giriştiler. Avrupa'da ve Yakındoğu'da faaliyet gösterdiler. Büyük bir ekonomik güç haline geldiler. 1809 Yılında Napolyon tarafından ellerindeki son topraklar da alındı. Tarikatı 1938 yılında Hitler dağıttı. 1945 yılında yeniden kuruldular ve günümüzde de faaliyetlerini sürdürüyorlar. <h5><strong>Kaynakça ve ileri okumalar için: </strong></h5> <h5>ALTAN, Ebru, "Templier ve Hospitalier Şövalye Tarikatlarının Kuruluşu", Belleten, sayı:245, s.s 87-94.</h5> <h5>KANAT, Cüneyt, BURÇAK ,Devrim, Sorularla Haçlı Seferleri, Yeditepe Yayınevi, İstanbul,2013.</h5>
Milletleri büyük yapan unsurlardan biri de şüphesiz ki kendi mitolojileridir. Mitolojiyi sadece efsaneler diye tanımlarsak büyük bir haksızlık yapmış oluruz. O halde mitolojiyi geçmişten günümüze bir millete ait olan masal hikaye, efsane, mit ve destanları inceleyen bilim dalı şeklinde tanımlamalıyız. Mitoloji denince akla ilk Yunan ve Roma Mitolojileri gelse de Türk Mitolojisi de en az onlar kadar zengindir. Türk Mitolojisi, Atlı Çoban Bozkır Kültür dairesi içinde yer alan kadim Türklerin düşünce yapısının bir ürünüdür. Türk Mitolojisi, tıpkı Türklerin yaşadığı Uçsuz bucaksız Bozkırlar gibi Sonsuzdur ve bu sonsuz mitolojide bakalım dünyamızı nasıl tanımlamışız. Eski Türkçede Dünya için "Acun" sözcüğü kullanılırdı. Dünyada yaşayan varlıkların tümüne "Acunlar" denilirdi. İnsanlar içinse <em>Dünyalık</em> anlamına gelen "Acunluk" sözcüğü kullanılırdı. Türk düşünce sisteminde Acun, "Bu Acun ve Ol Acun" olarak ikiye ayrılırdı. Bu Acun ölüglü, yani ölümlü dünyaydı, Ol Acun ise Menggü Acun yani sonsuz, ebedi dünyaydı. Acunun sahibi Türk Kaganıdır ve bütün insanlığı idare etmek için Tengri tarafından gönderilmiş bir hükümdardır. Erdemli olmak zorundadır. Dünyanın sahibi olan erdemli Türk hükümdarına "Acuncı" denir. <h3><strong>Dünyanın Şekli</strong></h3> Türk Mitolojisinde Dünyanın şekli konusunda, Türk otağı şeklinde, Tepsi şeklinde, Türk devleti gibi dört köşe şeklinde ve Hem yuvarlak hem de dört köşe şeklinde olmak üzere dört ana düşünce bulunmaktadır. Türk Boylarının genelinde dünyanın şekli, Türk devleti gibi, dört köşelidir. Hunlarda ve Göktürklerde dünya "Tört Bulung" şeklindedir. Yani dünya dört köşelidir, dört yanlıdır. Dört köşe, büyük bir devlet düzeni gibidir. Dört büyük memuriyet, başkentin dört yanına yayılmıştır. Ordu, yani Türk başkenti dünyanın ortası yani merkezidir. Ordu kelimesi de zaten orta sözcüğünden gelmiştir. <h3>Dünyanın Bölgeleri ve İklimleri</h3> Genelde Türklerde dünyanın 9 bölgesi vardır. Göktürklerde ise dünya 7 bölgeden oluşur. 7,17 70,700 sayıları Göktürklerde kutlu sayılardır. İl Teriş Kagan Çin' e karşı bağımsızlığını 17 kişi ile ilan etmiştir. Ayrıca İstemi Kagan, Bizans İmparatoruna yazdığı mektupta 7 iklimin Kağanıyım demiştir. Türk Kaganlarının davul ve tuğları 9 tanedir. Her bir tuğ ve davul devletin bir bölgesini temsil eder. <h3>Dünya Neyin Üzerinde Duruyor?</h3> Altay'ın kuzeyindeki şamanist Teleüt Türklerine göre dünya dört tane gök renkli öküzün üzerinde duruyordur. Bu öküzler Dünyanın altına girmezler kenarlarından koşulmuş olarak tutarlar. Ve bu öküzlerin kıpırdanmalarından dolayı dünyada depremler olur. Altay destanlarında ise Dünya öküzlerin çektiği otağ gibidir. Kırgız Türklerine göre Yerin altında büyük bir okyanus vardı. Bu okyanusun üzerinde çok kalın bir bulut dolaşırdı. Bulutun üzerinde çok büyük bir kaya ve kayanın üzerinde de bir boz renkli öküz vardı dünya bu boz öküzün boynuzları üzerinde dururdu. Yakut Türklerine göre dünya Baykal gölünde yaşayan büyük bir balık üzerinde duruyordu. <h3> Dünyanın Göbeği</h3> Türklerde her şeyin orta yeri bir göbektir ve dünyanın orta yerinde Türk başkenti yer alır. Orta Asya Türk ağızlarında "Kindik" sözcüğü göbek demektir. Altay Türkleri dünyanın göbeğine "Yerding Kindiği" derler. Yakut Türklerine ait bir şaman duasında Gögün göbeği yerde, yerin göbeği gökte denilirdi. Bütün Türk halklarında bir çocuğun göbeğinin kesilip kirlerin temizlendiği yer onun vatanı kabul edilirdi. <h5><em>Kaynakça ve ileri okumalar için:</em></h5> <h5><em>Ögel, Bahaeddin,Türk Mitolojisi, I ve II. Cilt, TTK Basımevi,6.baskı, 2014, Ankara.</em></h5>
Bir milletin, diğer milletlerin edebiyatında tuttuğu yer önemlidir. Türk Milleti'nin de bazen olumlu bazen de olumsuz bir şekilde başka milletlerin edebiyatında önemli yer tutuğu aşikardır. Malesef çoğunlukla Türk Milleti ve Türk İmajı genelde haksız yere barbarlıkla itham edilir. Batılılara göre Kendisinden olmayan, kendisi gibi giyinmeyen ve kendisi gibi konuşmayan her kavim barbardır vahşidir. İşin aslı hiç de öyle değildir ama batılılar özellikle amansız düşmanları olan Türkleri hep ötekileştirmişlerdir. Türk imajı onlar için Kültürsüzlüğü ifade eder. Batılılar Avrupalılık bilinciyle kendilerini dünyanın merkezinde görmeye bayılırlar. Aslında Batıya medeniyet doğudan gelmiştir. Birçok yeniliği Kültürsüz dedikleri Türkler'den öğrenmişlerdir. Batı Dünyasında bir söz vardır. " Ex Oriente Lux" yani <em>Işık, doğudan gelir</em>. Doğunun medeniyet ışığı batıyı aydınlatmıştır. Bu bağlamda Batılı bir yazarın dünyaca ünlü hikayesi olan Küçük Prens'teki Türk imajını incelemeye başlayabiliriz: Fransız yazar Antoine de Saint-Exupéry'nin kaleme aldığı özgün adının "Le Petit Prince" olan Türkçeye Küçük Prens olarak çevrilen hikaye kitabı çocukların olduğu kadar büyüklerin de ilgi odağı haline gelmeyi başarabilmiş bir başyapıt. <img class="wp-image-31385 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/Kucuk-Prens-Antoine-de-Saint-Exupery-217x300.jpg" alt="" width="390" height="540" /> Konusunu kısaca özetlemek gerekirse; Bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyasına bakışı olarak nitelendirebiliriz. Felsefi yönü kuvvetli olan bu eserde Türk imajı şu şekilde anlatılır: "Küçük Prensin gezegeni olan Asteroid B-612'yi 1909 yılında bir Türk astronom keşfetmiştir. Bu konuda hazırladığı raporu Uluslararası Gökbilimciler Kurultay'ına sunmuştur. Ancak başında fes, ayağında şalvar var diye sözüne kulak asan olmamıştır. Büyükler böyledir işte." "Bereket versin , Asteroid B-612'nin onurunu kurtarmak için dediğim dedik bir Türk önderi tutmuş, bir yasa koymuş: Herkes bundan böyle Avrupalılar gibi giyinecek, uymayanlar ölüm cezasına çarptırılacak. 1920 yılında aynı astronom bu kez çok şık giysiler içinde Kurultay'a gelmiş. Tabi bütün üyeler görüşüne katılmış." Küçük Prens'te Türk imajının Osmanlı Devleti'nden Cumhuriyet Turkiye'sine geçişte yaşadığı değişiklik gözlemlenir. Batılı entelektüeller tarafından ötekileştirilmeye, barbarlıkla suçlanmaya alışkın olan Türk imajı bu eserde ötekileştirilmemiştir. Aksine buluş yapabilecek kadar bilimsel bilgiye sahip olarak gösterilmiştir. Küçük Prens'te Türk imajı'na dair tek olumsuzluk yukarıdaki paragraftaki ''Türk önderi'' ifadesi, kitabın orijinal dilinde yani Fransızca'da ''Un Dictateur Turc'' şeklinde İngilizce basımında ise ''A Turkish Dictator'' olarak geçmiştir. Türkçe çevirilerde buraya müdahale edilip, ''diktatör'' kelimesi yerine ''önder'' veya ''lider'' kavramları kullanılmıştır. Çünkü Diktatör diye bahsedilen Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'tür. Siz değerli okuyucularımız bu konudaki görüşlerinizi yorum yaparak bizlere sunabilirsiniz.
Tarihler 1212 Yılını gösterdiğinde Fransa'da Etienne adındaki 12 yaşındaki bir çocuk Hz İsa'nın kendisine göründüğünü ve halka haçlı seferleri üzerine vaazlar vermekle görevlendirildiğini halka ilan edip St. Dennis manastırında vaazlar vermeye başladı ve vaazlarında Kudüs'ün Müslümanlardan sadece çocuklardan oluşan bir haçlı birliğinin seferleri sonucunda kurtarılabileceğini tebliğ etti. Ateşli vaazları etkisini göstermeye başladı ve Fransa'nın dört bir yanından çocuklar ona katıldı ve onu kendilerinin lideri olarak gördüler. 1212 Yılının haziran ayında Vedôme şehrinde sayıları 30 000'i bulan ve 12 yaşını geçmeyen çocuklar toplandı. Papazlar bu çocuk haçlı birliğini takdis ettiler. Çocuk haçlı birliği Marsilya'ya doğru yola çıktı. Yaz mevsiminde olmalarından dolayı kuraklıkla başları beladaydı. Yolda açlık ve susuzluktan bir kısım çocuk öldü. Marsilya'ya ulaşabilenler denizin kendilerinin önünde kuruyacak ve çocuk haçlı birliği tıpkı Hz.Musa'nın Kızıldenizi geçmesi gibi denizden geçip kutsal topraklara gideceklerdi. Fakat bekledikleri mucize gerçekleşmedi. Bunun üzerine bazı çocuklar kendilerinin kandırıldığı gerekçesiyle Etienne'i suçlayarak geri döndü. Fakat çoğunluk mucizeyi beklemeye başladı… Bir süre geçtikten sonra Demir Hugue ve Domuz Guillaume adlı iki tacir çocuk haçlı birliğini para almadan sadece Tanrı rızası için gemilerle Filistin' e götürebileceklerini söylediler. Etienne teklifi kabul etti ve çocuk haçlı birliği gemilere bindi. Gemilere binen bu çocuk haçlı birliğinin akıbetinden 18 yıl haber alınamadı. Tarihler 1230 Yılını gösterdiğinde Fransa'ya doğudan bir papaz geldi. Fransız çocuk haçlı birliği ile Marsilya'dan gemiye bindiğini söyledi. Gemilerden ikisinin yolda bir fırtınaya yakalanıp kayalıklara çarparak battığını ve kurtulan olmadığını söyledi. Geriye kalanlar ise Arap konsanlar tarafından kuşatıldılar. Çocuk haçlı birliğini gemilerine alan iki tacirin bu Arap korsanlarla işbirliği yaptığını anladılar. Arap korsanlar çocukları Cezayir' e götürdüler buradan Mısır' a sevk edildiler. Hayatta kalan çocuklar Mısır'daki çiftliklere köle olarak satıldı. Okuma Yazma bilen çocuklar ise Mısır Valisi el- Kâmil tarafından tercüman kâtip ve öğretmen olarak istihdam edildiler. Almanya'da ise Nikolaus adındaki bir çocuk, Etienne gibi vaazlar vermeye başladı. O da Kudüs'ün ancak çocuk haçlı birliği tarafından Müslümanlardan kurtarılabileceği savunuyordu. Almanya'da Köln şehrinde sayıları binleri bulan çocuk toplandı ve Nikolaus önderliğinde Alpleri geçerek Cenova' ya doğru yol aldılar. Yol çok zorluydu birçok çocuk yolda ölürken Cenova'ya sadece birliğin üçte biri varabildi. Denizin önlerinde ortadan ikiye ayrılması mucizesi gerçekleşmeyince bir kısım çocuk haçlı Cenova'da kalma kararı aldı. Nikolaus ve sadık destekleyicileri Cenova'dan Pisa'ya geldi. Buradan Roma' ya geldiler. Papa Innocentius'la görüştüler bu görüşmede Papa'nın çocuklara evlerine dönmesini söylediği rivayet edilir. Hayal kırıklığına uğrayan çocuk haçlıların yurtlarına geri dönüş yolunda bir kısmı öldü. Geriye dönmeyip kalanlar ise İtalya' nın çeşitli köy ve kasabalarına yerleştiler. Nikolaus' un geriye dönüp dönmediği bilinmiyor. Fakat Almanya'da çocukları dönmeyen aileler bu durumdan Nikolaus' un babasını sorumlu tutup adamı idam ettiler. Çocuk haçlı seferleri bu şekilde neticelenirken; Bazı tarihçiler Meşhur Alman Çocuk Masalı olan Fareli Köyün Kavalcısının bu çocuk haçlı seferlerini anlattığını masaldaki renkli elbiseler giyip çocukları kandırıp köyden kaçıran kişinin çocuk haçlı seferleri önderlerinden Nikolaus olduğunu ileri sürmektedir. Bu iddiayı destekleyecek bir kanıt da Haçlı seferleri için asker toplayan görevlilerin de tıpkı masaldaki kavalcı gibi bir müzik aletinin olmasıdır. Kanaatimiz şudur ki! Haçlı seferleri için çoluk çocuğu bile organize eden hatta bu seferleri takdis eden papazlar bu çocukların acı sonlarında en büyük pay sahibidirler. KAYNAKÇA: ÇELİK Sebahattin, Birinci Haçlı Seferleri (1217-1221), Fırat Üniversitesi yayımlanmamış doktora tezi, Elazığ,2018. KANAT Cüneyt, BURÇAK Devrim, Sorularla Haçlı Seferleri, Yeditepe Yayınevi, İstanbul,2013.