<em><strong>Hayal gücü nedir?</strong></em> Hayal gücü, imajinasyon veya imgelem, zihinsel görüntüler oluşturabilme veya birinin zihninin içinde kendiliğinden görüntüler üretebilme yetisidir. Herkesin bu dünyada bir hayali vardır. O hayali yaşamadan ölen insanlar çoktur. Yani "Keşke" bizim en kötü aforizmamızdır. İşte kayıplarımız burada can buluyor. Her keşke kelimesi ete kemiğe büründüğü anda duygularımız hataya yer veriyor. Bir anlık yaptığımız hata vicdanımızı etkiliyor. Yorgun halde yapılan her hata ruhen hayal kırıklığı yaşatıyor. Hayal ve hayal kırıklığı arasında ise ince bir denklem vardır. Nahoş gecenin uykusunda duvara gözlerimiz tüm hayallerimiz yansıtır. <em><strong>Sözlükte hayal kırıklığının manası:</strong></em> Çok istenilen veya umulan bir şeyin gerçekleşmeyişinden duyulan üzüntü, düş kırıklığı. Dün en büyük hayali yaşayan insanlar, bugün hayal kırıklığı yaşarlar. Bazen isyan edersin keşke denilen hayal kırıklığına.Hayal gücünü ateşlemek istiyorsan merakını harekete geçireceksin. Hepimiz hayalin düşüncesine bağımlı halde yaşarız. Hayal gücünü yaşatan umuttur. Umudunu kaybeden ruh hayaletler ülkesinde hayal kırıklığı labirentinde hayalini arar. İmkanın az olabilir ama hayalini yaşa! Bunu aklının bir kenarına yaz. Çünkü hayal kırıklığı zihnini törpüleyen varlıktır. Şundan bahsetmek gerekirse hayal gücünden hayal kırıklığı ana temamızdır düşüncelerde. Hayal kırıklığı yaşayan insanların psikolojisi şuna benzer. Küme düşmemeye çalışan takımın son maçı canla başla savaşmasıdır. Son düdük çaldığında o takım puan alamaz ve de küme düşer. O takım oyuncuları hüzün yaşarken taraftarlar ise yüzlerinde şaşkınlık ve ağlama hissi gelir. Hayal kırıklığını göz yaşıyla tatmin edersin. Fakat psikolojik travma etkisi yapar ki sanki çıkmaz sokaktan çıkmak için savaşırsın. Psikolojik olarak dibi yaşamaya başlarsın. Umutlarını yarınlara bırakırsın. Umutlarını yarına bıraktığında hayallerini cam gibi kırılır. Hayatta herkesin yaşadığı hayal kırıklığı vardır. Ya umut ya da umutsuzluklar olarak yaşamaktadır tüm hayalleri. Bazen yutkunarak söylediğin cümleyle seni hayal kırıklığına uğratır. <em><strong>Hayal kırıklığının insanlar üzerindeki etkileri</strong></em> <em><strong>Depresyon: </strong></em>Mutsuzluk, kendini kurban edilmiş hissetme, hayattan keyif alamama durumudur. Depresyonu yaşanılan hayal kırıklıkları büyük ölçüde tetikler. <em><strong>Kayıtsızlık: </strong></em>Hayata, olaylara karşı herhangi bir his beslenememesi, yaşadığı sıkıntılı sürecin içinden çıkamayacağını düşünmesiyle kendini gösterir. <em><strong>İnkar: </strong></em>Kişi hayal kırıklıklarına karşı, görmezden gelme, umursamama tavrını seçer ve hiç yaşanmamış sayarak yaşar. <em><strong>Öfke: </strong></em>Kişi herhangi bir olayda beklentisinin dışında gelişme olduğunda öfke olarak tepki verir. Bu yaşanan hayal kırıklıklarının bir tepkisidir. <em><strong>Korku: </strong></em>Hayal kırıklıkların sonucunda duyulan, her şeyin belirsizliğine karşı bir tepkidir. Uzun süren korku hali kişinin psikolojisini olumsuz yönde etkilemektedir. Depresyon, stres ve korkuyu tetikleyen hayal kırıklığı umutsuzluğa sürükler bizleri. Çünkü insanoğlunun geçmişten gelen DNA yapısında bulunur. Her umudun kaybı zihnimize zarar olarak geri döner. Varsayılan bir hayalin ansızın olmaması aklımızı iyice zor duruma bırakır. Bu zor durumu stresi tetiklemeye başlar. Aklın o an cennetten kovulmuş Adem’in durumuna benzer. Fakat hayalini kırılmasını önler ve de son sığınağı olan Tanrı’ya yalvarır. Herkesin her şeye bir umudu vardır ama o umut kaybolduğunda zihnen çöküş yaşarız. Mental olarak vücut yorgun ve bitkin halde olur. Zihnen olarak ise öfke kontrolsüzlüğü, vicdan azabı ve korkular yaşar. İşte hayal kırıklığı hayaletler ülkesinde bizi diplere çeken girdap gibidir. <em><strong>Bazı önemli düşünürlerin hayal kırıklığıyla ilgili sözleri:</strong></em> "İnsanın en iyi başarıları en büyük hayal kırıklıklarından sonra gelir." <em>- Henry W. Beecher</em> "Hava için gök gürültüsü neyse, insanın ruhu için hayal kırıklığı da odur." <em>- Schiller</em> "Bir insanı hayal kırıklığına uğratmak, en büyük insanlık suçudur." <em>- Dostoyevski</em> "Hayat o kadar acımasız ki; bazen doğru olanı yapmak için en çok istediklerimizden vazgeçmemiz gerekir. Hayallerimizden bile." <em>- Can Yücel</em> "Her şeye sahip olmuş, her şeyi duymuş ve görmüş, yetermiş bunlar. Artık kimseden bir şey duymak istemiyormuş. İnsanlar onu derinden iğrendiriyormuş, bütün insan toplumu onu derin bir düş kırıklığına uğratmış ve düş kırıklığı içinde yalnız bırakmış." <em>- Thomas Bernhard</em> "Mutsuzluğun nedeni başarısızlıktan gelmemeliydi, hele hayal kırıklığı asla gözyaşlarının nedeni olmamalıydı… Neden insanlar bir türlü anlayamıyorlar hayattan hiçbir şey beklememeleri gerektiğini." <em>- Hakan Günday</em> "Hayallerini cüssene göre belirle, çünkü hayalin ne kadar büyük olursa, kırıklığı da o kadar büyük olur." <em>- Atakan Korkmaz</em> "Hayal kırıklığı; dolu sandığımız boş bir fotoğraf makinası ve çekiyorum diyen bir ses…" <em>- İbrahim Tenekeci</em> <img class="aligncenter wp-image-37342 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/En-Anguished-melek-uzun-kanatl-oturma-heykeli-re-ine-Sorrowful-ekil-an-t-mezarl-heykelleri-a-1.jpg" alt="" width="540" height="540" /> <em><strong>Bazı ünlü yazarların kitaplarında hayal kırıklığıyla ilgili kısımlar:</strong></em> "- Bilmek her şeyin sonu olur. Çekici olan bilememektir. Sis her şeye harika bir güzellik katar. - Ya da insana yolunu şaşırtır. - Bütün yolların sonu aynı noktaya çıkar. - Nedir o? - Hayal kırıklığı." <em>Oscar Wilde</em> <em>(The Picture of Dorian Gray, Oscar Wilde)</em> “Ne kadar büyük istek duyarsak, o kadar büyük hayal kırıklığı yaşarız. Bir şeyi çok fazla istemek iyi değildir. Bazen şans ters dönebilir yoksa. Ayarında istemeyi bilmeli kişi, tanrı ile ya da tanrılarla iyi geçinmenin yolunu bulmalı." <em>John Steinbeck</em> <em>(İnci, John Steinbeck)</em> "Birine ne kadar güvenirseniz yaşayacağınız hayal kırıklığı da o kadar ağır olur." <em>Sümeyye Demirkan</em> <em>(Veda Caddesi 5 - Vade, Sümeyye Demirkan)</em> "Gördüğünüz gibi, hayat bize karşı çok acımasız; sürekli kaldıramayacağımız kadar acı, hayal kırıklığı ve yapılması mümkün olmayan türlü türlü şeylerle imtihan ediyor bizleri. Bir şeye daha fazla katlanabilmek için geçici önlemler almak bizi o şeyden kurtarmaz. Bu türden önlemleri üçe ayırabiliriz. Birincisi, içinde bulunduğumuz sefil durumu hafife almamıza sebep olan güçlü saptırmalar; ikincisi, bu sefalet hissini azaltan geçici tatminler; üçüncüsü ise, bizleri bu hisse karşı duyarsızlaştıran uyuşturucu maddelerdir." <em>Sigmund Freud</em> <em>(Mutlu Olma İhtimalimiz, Sigmund Freud)</em> "Tüm yollar eninde sonunda aynı yere varır sevgili Gladys." " Neresiymiş orası?" "Hayal kırıklıgı." "Hayatı hayal kırıklığla tanıdım ben." <em>Oscar Wilde</em> <em>(Dorian Gray'in Portresi, Oscar Wilde)</em> "Benjamin'e göre, açlık, zorluk ve hayal kırıklığı hayatın değişmez yasalarıydı." <em>George Orwell</em> <em>(Hayvan Çiftliği, George Orwell)</em> "Hayal kırıklığı çok acıydı." <em>Michael Ende</em> <em>(Momo, Michael Ende)</em> "Önce kendini tanımalı insan. Kendine yolculuk etmeli. Bunu çözemediğinde kime giderse gitsin hep aynı hayal kırıklığı tekrarlanır." <em>Hakan Mengüç</em> <em>(Hiçbir Karşılaşma Tesadüf Değildir, Hakan Mengüç)</em> "Her şeyden önce, insan asla mutlu değildir ve hayatı boyunca onu mutlu edeceğini sandığı bir şeyin peşinde koşar; amacına nadiren ulaşır ve ulaştığı zaman da hayal kırıklığı yaşar. Sonuçta çoğu zaman gemisi karaya oturur ve limana girdiğinde direkleri yok olmuştur." <em>Arthur Schopenhauer</em> <em>(Kötümserlik Üzerine, Arthur Schopenhauer)</em> "Hayır, sizi de sevmemeliyim. Çünkü her zaman olduğu gibi hayal kırıklığı bekliyor beni." <em>Oğuz Atay</em> <em>(Oyunlarla Yaşayanlar, Oğuz Atay)</em> Hayal kırıklığı insanlığa mutsuzluk aşılayan bir tutkudur. Tüm mutluluk ütopyamızı bir anda mutsuzluk distopyasına çevirir. Beklenti ve mutsuzluk birbirine ters orantılıdır. Hayatın boyunca kazandığın tecrübeler hayal kırıklığının ürünüdür. Dersten aldığın kötü not, çıkma teklifi edeceğin kadının seni reddetmesi, yazdığın romanın yayınevi tarafından kabul görmemesidir. Fakat hayal kırıklığına karşı 'rağmenci' olursan yaşam yeni kapılar açar. Hayalin içinde yaşar umutlu dünyamız. Kaybettikçe kazanmanın yeni yöntemini öğrenirsin. Hayal kırıklığını atlatmak için neler yapmalıyız. Çünkü dipleri yaşayan insanın ruh hali toprağın yağmurdan sonra çöküşüne benzer. Hayal ettiğin kadar hayal kırıklığına hazır olman gerekir. Hayalin büyüklüğü kadar çabanın önemi artar. Önemli projeyi yaparken bu bilinçte olarak hareket etmen gerekir. Tüm ümitlerin unutulduğunda anda kıvılcımla ateşlenir. Kaç sayfa hikaye yazsan bile umudunu o yazacağın hikayeye odaklanman lazımdır. Hayalin dala benzer. Eğer onu kırarsan hayalin meyvesini büyümesini göremezsin. Hayal bir meyvedir onu yemek için zamana bırakıp pes etmemek gerekir. Hayal kırıklığıyla ne kadar savaş halinde olursak umutlarımız toprakta yeşerir. Bazen yaptığımız rutin fikirlerin üzerine gidersek yeni fikirler üretirsek o zaman başarısızlık distopyasında hayallerimizi düzenleriz. Amacın olduğu vakit hayalin peşine koş ama yere düşeceğini unutma. Hayal düşlerin üretim fabrikası iken hayal kırıklığı düşleri yiyen canavardır. İnsanlığın kendine sorduğu soru şu: “Kaç hayalin peşine düşüp kaçını gerçekleştirdik?" Fakat "Hayalin beklentisini ne kadar büyükse hayal kırıklığı yaşanması büyüktür” diye cevaplamayı unuttuk. İşte insanoğlu hayatı boyunca hayal ve hayal kırıklığı arasındaki ince çizgiyi yaşar. Hayal kırıklığını yaşayan insanların genel yapısı dipleri görmesidir. Umutlarını kaybederler. Yaşama karşı umutsuz bakarlar. İnsanlardan uzaklaşırlar. Hayal kırıklığından dolayı adımlarını düşünerek atarlar. Hak ettikleri değeri görmediklerini hissederler. Stabil hayalin hapishanesinde yaşamaya devam edersek yeni hayal üretmeyiz. Hayal kırıklığı yaratan her imge, duygu ve düşünce insanı bunalıma sokar. Hayal kırıklığı insana başarısızlıktan başarıya götüren dikenli yoldur. Umutları yarına bekletme ki hayal kırıklıkları yaşanmasın. <em>(Kaynaklar: tr.wikipedia.org, gonullupsikolog.org, haberturk.com, 1000kitap.com)</em>
ümit fındık
@umitfindik
Savaş Tanrısına, Yunan Mitolojisinde Ares’in adı verilir. Zeus ve Hera’nın oğludur. On İki Olimpusludan birisidir. Barış Tanrıçası Athena’nın zıttı. Mitolojide Athena ile giriştiği mücadeleler ve sevgilisi Afrodit kaçamakla ünlüdür. Tanrının Sparta ve Trakya bölgesinde olan kentler kült merkezdir. Gigantlar arasında zıttı ise Damasen’dir. Roma Mitolojisinde Mars olarak bilinir. Salı (Tuesday): Salı gününün İngilizce karşılığı olan "Tuesday", aslen "Tiu's Day", yani "Tiu'nun Günü" olarak bilinmektedir. Tiu, Nors Mitolojisi'ndeki Germen tanrılarından hukuk ve kahramanca kazanılmış zafer tanrısı Týr'den türetilmiştir. Bu tanrı, İngiliz/Germen tanrılarından gök ve savaş tanrısı olan Tiu ya da Twia'dır. Týr, Eski İngilizcedir ve modern İngilizceye "Tue" olarak geçmiştir. Bunun haricinde Orta İngilizcede "tiwesday" ya da "tewesday" olarak, Eski İngilizcede "tiwesdæg" olarak geçmektedir. İlginç bir şekilde, "Salı" sözcüğü Latincede "dies Martis" yani "Mars Günü" demektir. Mars, Romalı Savaş Tanrısı'dır. Antik Yunancada ise "hemera Areos", yani "Ares Günü" olarak geçmektedir. Ares, Yunan Savaş Tanrısı'dır. <img class=" wp-image-35900 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Ares-225x300.jpg" alt="" width="363" height="484" /> Esas konu savaş tanrısından bahsetmemin sebebi insanoğlunun kan ve gözyaşına tutkun olup çıkar inşa etmesidir. Kendi ürettiğimiz bu tanrı insanlığın geçmişten geleceğe kadar başına musibet açmıştır. Dünya savaşı ne olduğunu ilk insan Adem’in iki oğlu Kabil ve Habil olayında gördü. Çünkü bu olay insanlık tarihini değiştiren kötü musibetti. Sadece bir taşla insanı öldüren insanoğlu farklı savaş aletleri icat etti. Kimi tank kimisi de tüfek barut icat ettiler. Fakat bu son filmin acısını savaş tanrısı değil masumların çığlıkları duyuldu. Bu dünyada çıkarcılık olduğu için savaşın çanları susmaz. İnsanlık geçmişten ders almayı becermez. Kulağın çınlayana kadar bomba sesleri ve mermi sesleri bitmez. Savaş Tanrısı Ares olabilir ama onun gibi Savaş Tanrıları ortaya çıktı. Kendi uydurdukları metalar sayesinde insanları kendilerine bağladı. Siyah altın olan petrolün olduğu yerde kan kırmızı kan aktı. Tanrılar o kadar kan istiyordu ki insanların masumiyetinin değerin bakmadan savaşı silah olarak kullandılar. Savaşlar medeniyeti öldürürken bizler sinema seyircileri gibi izledik. Ve de alkış tuttuk bu olaylara. Filmin acı sonla bittiğinin farkına varamadık. Farkına varamadığımız acı sonun yakında kıyamete yakın gerçekleşeceğini zihnimizde yaşayabiliriz. Silahların kalibresi değişti ama güvercinler ekemedi çiçekleri mermilere. Güvercinlerin ruhunu esir ettik savaşın öfkesine. Öfkesini kıvılcıma dönüştüren her olay kanlı bitti. İnsanoğlu barış için savaşır ama bütün zaferler gülle olmadı. İnsanların tek derdi kan üzerinden çıkar elde etmektir. Umutlarını yıkılan binalara bırakan masumlar travma yaşarlar. Dün güzel günler yaşayan insanlar bugün bomba sesleriyle travma günler yaşarlar. İhsani duygular savaşta yok olur. Vicdanın bile hissizleşmeye başlar. Kaç kral övgü için kan döktü savaş tanrısına. Saatlerde aradın kaybedilen değerlerini. Gökten düşen bombaların insanlara ölüm getirir. Savaş tanrısı kan isterken insanlar ise cennet ister. Kulların yüzde kaçı ölümü ister kaç savaşta. Çoğu yazar savaş tanrısıyla ilgili kitaplarında yer vermiştir. <blockquote>Radyolar, gazeteler, televizyonlar, sinemalar işi gittikçe azıtıyorlar, gün yirmi dört saat, "Özgürlük, eşitlik, kardeşlik için" diye durmadan bağırıyorlardı. Bu dünyada her şey karıncaların özgürlüğü içindi. Onlar eşit, bağımsız karıncalardı. Ve karıncalarının karınları tok, sırtları pekti. Ve karıncalar sırtlarının pek, karınlarının tok olduğunu televizyonlar, radyolar, gazeteler, sinemalar söyledikleri için inanıyorlardı. Fıkara karıncalar mutlu olduklarına da inanıyorlardı. Bu icatlar büyülemişti onları... Bir gün savaş iyidir, diyorlardı televizyonlar, tekmil karıncalar savaşın iyiliğine inanıp, her karınca kendini savaş tanrısı sanıyordu. Ertesi gün sultanın aklına esiyor, savaş kötüdür diyorlardı televizyonlar, radyolar, ötekiler, karıncalar bir anda savaş düşmanı kesiliyorlardı, bulsalar savaş tanrısını kıtır kıtır kesecekler.</blockquote> <em>Yaşar Kemal</em> <h5><em><strong>Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca, Yaşar Kemal - </strong><strong>Sayfa 176 - Yapı Kredi Yayınları / 30. Baskı, Nisan 2018</strong></em></h5> <blockquote>Tabii Avrupalılar Attila'yı yenemeyince bir masal uydurdular. 'Savaş tanrısı Ares'in kılıcı onun elinde, o yüzden yenilmiyor' demeye getirdiler.</blockquote> <em>Cansu Canan Özgen</em> <h5><em><strong>Türklerin Serüveni, Cansu Canan Özgen - </strong><strong>Sayfa 20</strong></em></h5> Savaş Tanrısı'nın oğlu Barış," diye mırıldandı. "İsminin ne kadar ironik olduğunun farkında mısın? <em>Onur Çalcalı</em> <h5><em><strong>Asar'ın Evlatları, Onur Çalcalı - </strong></em><strong>Sayfa 61</strong></h5> <blockquote>Bir savaş meydanını terk etmiş gibiyiz. Terk ettiğimiz bir savaşı uzaktan seyreder gibiyiz. Sanki o savaşta düşmanı, yenilerek yenmiş gibiyiz.</blockquote> <em>Mine Söğüt</em> <h5><em>Başkalarının Tanrısı, Mine Söğüt Sayfa 90 - Can Yayınları</em></h5> Bu yazarlar kitaplarında savaş tanrısına ve savaşa dair fikirlerini beyan etmiştir. Savaşın dürtüsü bize insanların kalbini kırarak yeni güç elde etmektir. Savaş tanrısı bizim mitlerimizden doğan varlıktır. Fakat savaşların duygusunda ölüm ve acı dolu yaşamlar bırakır. Yaşamların toplanması yıllar alır ama yaşanılan travmalar ömür boyu sürer. Zihnine çakılı şekilde travmalar kalıcı hasarlar bırakır. Her savaşın döngüsü sözde gelecek demokrasinin mahsulü olarak hayali karakterler üretilir. İşte biz kendi metalarımızın ürünüyle yeni ütopyalar yarattık. İster Ares isterse Mars olsun savaşın tanrısı paradır. Para varsa çıkarın düşü uçsuz bucaksız olur. Silah tacirleri sattığı silahlar sayesinde parasına para katar. Her satılan silah cehalete ekilen tohumlardır. Çünkü her mermi medeniyeti karşı yapılan tahribattan farksızdır. Bir ülkeyi yıkmak istiyorsan silah ve cehaleti kullan. Kitleler cehalet sayesinde zihinsel olarak her denilene inanır. Savaş çığlıklarının narasını aptalca inanılmış cehalet tetikler. Evet bizler ne zaman hayatı sorgular ve araştırsak savaşın çığlıklarını durdurabiliriz. Dün gibi unutmaz insanoğlu bir ülke savaş çığlıkları atılarak yıkılırken insanlar buna çanak tutar. Fakat özgürlüklerinin elinden alındığının farkına varmaz. Zaman ilerledikçe özgürlükleri elinden gitmiştir. Özgürlüğünü kaybettiğin an eski anıların gözünde canlanmaya başlar. İşte yapılan hataların dizisini zihninde hiperaktif olur. Savaş tanrısı artık bu duruma sevinçle karşılar. Belli etmez ki kazançlı ticaretin getirisini iyi bilir. İnsanlık kangrenleşen kan ve gözyaşına dualarını eder ama hatalarının farkına yeni varır. Savaşı zenginler başlatır ama kan şarabını masumlar içer. Ülkesini kurtarmaya çalışan bilgeler bile adak olarak adanır. Bu adak savaş tanrısı yüzünde tebessüm ettirir. Adakların ön safında bulunan bilgiler ruhlarına zincir vurulmaz. Tank , tüfek ya da mermi karşısında kalem , defter ve mürekkep bu savaşın bitmek bilmeyen döngüsüdür. Tek isteğimizdir güç ve paradır. Güç ve para ruhumuzu etkileyen en büyük etkendir. İşte tüccarların en sevdiği düştür. İşte savaşlar akan kan sayesinde paraya dönüşür. Bazen kullanılan zehir bile savaşın gizli silahıdır. Hatta savaş tanrısı için film bile çekildi. Savaş tanrısı filminde kullanılan repliklere biraz bakalım: <blockquote><strong>“</strong><strong>Şu anda dünyada dolaşan 550 milyon ateşli silah var. Bu da her 12 kişiden birinin silahlı olduğunu gösterir. Şimdi sorulması gereken: Geri kalan 11 kişiyi nasıl silahlandırabiliriz?”</strong> <strong>“Silah satmak, elektrikli süpürge satmaya benzer. İnsanları arar, emir alır ve çok fazla yürürsünüz. Ben eşitliğe inanan bir ölüm taciriydim. Kurtuluş ordusu dışında her orduya silah satıyordum. Müslümanlara İsrail yapımı Uziler satıyordum. Faşistlere komünizm malı kurşunlar veriyordum. Hatta, dostum Sovyetler'le savaştığı zamanda bile Afganistan'a mal götürdüm”</strong> <strong>“Bu dünya silah tüccarlarına kalacak çünkü herkes birbirini öldürmekle meşgul. Bu hayatta kalmanın sırrıdır: Asla savaşa girme.. Özellikle de kendinle…”</strong> <strong>“Gerçekten günümüzde yaşayan ve kendilerine lider diyen en iğrenç ve acımasız insanlarla çok yakın ilişkilerim var. Ama o adamların bazıları senin düşmanlarının düşmanlarıdır. Ve dünyadaki en büyük silah taciriysen, ki kendisi patronun olan Birleşik Devletler başkanıdır ve kendisi her gün benim bir yılda yaptığımdan daha fazla satış yapar, bazen silah üzerinde parmak izinin bulunması utanç verici olur. Bazen silah satmanın hoş olmayacağı güçlere silah satarken benim gibi serbest çalışan kişilere ihtiyaç duyarlar. Yani sen bana kötü diyorsun dostum ama, ben gerekli bir kötüyüm.”</strong> <strong>“Silah kaçakçılarının savaşmasının kötü tarafı, mermi sıkıntısı çekmeyecek olmalarıdır...”</strong></blockquote> Savaş tanrısı filmi bile savaşın bize kötü çığlıktan ibaret olmadığını gösterir. İnsanlık hayat savaşından çok kanlı savaşı sever. Sanal oyunlarda oynadığımız savaşlı oyunlar bile zihnimizde o kaosu yaşatır. Kaosun getirdiği ölüm ve bilinmezliktir. Kaos şiddeti ve öfkeyi insanlığın başına getirmektir. Kaç kaosta eski anılarımızı geri getirebildik. Hatta sevdiklerimizi kaybettik. Karanlık ve izbe evin duvarlarında ailenin özlemini yaşamaya başladık. Yıkık ve dökük evlerde gözlerimizde yağmurlar başladı. Birazda savaşla ilgili söylenen aforizmaları bakalım. Düşünürlerin dilinden dinleyelim: <blockquote>“Savaş herkesle yapılır, barış ancak onurlu insanla yapılır." <em>Fatih Sultan Mehmet</em> "Savaş; yüreklilik değil, korkaklıktır." <em>Bertrand Russell</em> "Savaşın sonunu sadece ölüler görür." <em>Platon</em> "Savaş; korku ve sefaletten başka bir şey veremez. Yakar, yıkar, öldürür, yok eder." <em>Nazım Hikmet</em> "Savaş, hiledir, hileden ibarettir." <em>Hz. Muhammed</em></blockquote> Yani anlayacağınız gibi savaş tanrıları çığlıklarını mermilerle duyurur. Bu çığlık kıyamete kadar sürecektir. Silahlar sadece var olan ölümleri erkene alır savaş sayesinde. Umutların kaybolduğu yerde yeni savaşlar başlar. Hepimiz barış taraftarı ama savaşın en kötü yerinde düşmanca davranırız. Çığlıklar mermi sesi olduğu sürece insanlık Günyüzü görmez. <h6>Kaynakça : https://tr.wikipedia.org/wiki/Ares#:~:text=Yunan%20mitolojisinde%20Ares%2C%20sava%C5%9F%20tanr%C4%B1s%C4%B1,tanr%C4%B1%C3%A7as%C4%B1%20olan%20Athena'n%C4%B1n%20z%C4%B1tt%C4%B1d%C4%B1r.</h6> <h6>https://www.facebook.com/evrimagaci/posts/1409223162469088/</h6> <h6>https://1000kitap.com/gonderi/174044446</h6> <h6>https://1000kitap.com/gonderi/172867151</h6> <h6>https://1000kitap.com/gonderi/171311741</h6> <h6>https://1000kitap.com/gonderi/168286487</h6> <h6>https://forum.shiftdelete.net/konular/savas-tanrisi-filmi-sozleri.607345/</h6> <h6>https://www.neoldu.com/savasla-ilgili-soylenmis-en-etkili-sozler-siirler-7106h.htm</h6>
Sabah işe giderken kafeteryanın önünden geçtiğin anda karşına ikiye katlanmış bir gazete çıktı. Sağ ayağımla bir parçasını düzelttim. Gazetenin dikkat çeken sayfası önüme çıktı. Bilinçaltımın hissiyatı şunu düşündürür hale getirdi. Aklıma ayna gibi yansıtmalar başladı.Ve dilimde bu haber kelimelerle can buldu. İçimden şunu söylendim. Gazetenin üçüncü sayfasında şöyle yazılar gördüm. <em>"Toplumsal litost her zaman 3. sayfaya reva görülür. İnsanlar popüler olan spor ve magazine düşkündür. Çünkü burada sempatizanlık ağır basan insan içgüdüsüdür. Reva görülen gerçekler esasta toplumun uykusunu bozması gerekir." </em>Gözünün önüne dikkat çeken başlık şuydu. "<em>Aynı acılar farklı yerler " </em>diye başlık atılmıştı. Puntosu biraz büyüktü. Büyük bir kare içine alınmış bu başlık. Yazının içinde altı kişi vardı. İki anne, iki küçük çocuk ve lise çağına yaklaşmış iki kız çocuğu vardı. Sanki o anda duygusal olarak karamsar ruh haline bürünmüştü. Sanki o sayfaları okurken televizyonda izlediğim haberler aklıma gelmişti. Simon için bu yazıların değeri farklı geliyordu. Simon’a göre bu yerdeki gazete ruhunu etkilemişti. Dün gece yağan yağmurun etkisinden dolayı asfalt yolun üzerinde ıslaklık vardı. Güneş yavaş yavaş kendini hissettiriyordu. Başımı kaldırıp gözüm güneşin o ılık ışığına odaklandı. Günler aylak olduğu kadar zaman kumdu. Simon gazeteye bırakıp yoluna ilerlemeye başladı. Kafeteryanın yanında giderken aklı yine o gazetede kaldı. Fakat yetişmesi gereken işi vardı. Hızlı adımlarla sokağın arka tarafından metronun bulunduğu perona varmak vardı. Zamanla yarışmak insanlar için yorucu ve bunaltıcı geliyordu. Simon’un aklını kafeterya yolunda bırakmış değildi. Sırtında çantası aklında hayatın bitmeyen savaşları vardı. Aklına o anda cümleler geçmeye başladı. “<em>Yaşamımız iş ve evden ibaretti. Sevgi yoksunluğu olan dünyada kalbimiz ne kadar temiz ve piri paktı. O gazetenin sayfaları rüzgarlarla kaybolacak. Biz sadece yaptığımız işin hengamesiyle yaşayarak mutlu olduğumuzu düşüneceğiz. Hayat peronunda ölüm bir metro görevi yapacak. Ya umutlarımız hastanenin salonlarında kalacaktır. Ya da unuttuğumuz sevgiler kendince kıymete binecektir.” </em>Cümleler bittiğinde metro durağına varmıştı. Peronda beklerken aklı sadece gideceği işe odaklanmıştı.
Gecenin saati 04.15 gibi geçiyordu. Fakat ruhumuz uykuya hasret yaşıyorken bedenimiz dirençli bir yarasa gibiydi. Fakat DMT’ miz uykuya aç yaşayan soyutsal varlıktı. Ne kadar uykuya meraklı olsak bile kalbimiz dinlemeyi tercih ediyordu. Zaman ise güneşin doğmasını bekleyen inatçı bir varlığa dönüşmüştü. Zaman söz aldı ve oturup bekleyen uykunun karşısına <strong>“-Yemin olsun zaman bile uykuya karşı dik başlı davranacaktır. Çünkü kıyametin saati benimle yaşar.” </strong>Dedi ve kollarını bağlayıp sustu. Uyku sözleri dinlemeyi bitirdikten sonra cevap vermeye karar verir. <strong>“-Hmm. Haklısın zaman. Evet ben uykuyum. Ölümün kardeşiyim. Sen bile kıyametin saati olsan bile kardeşim tarafından öleceksin. Tanrı’nın buyruğu karşısında sen bile ölümlüsün. Sen dünyaya bağlı yaşıyorsun. Bense insan ve hayvanlara bağlı yaşıyorum.” </strong>Sözlerini bitirip sakince bekledi. Zamanın bir anda boyut değiştirmek istedi. Çünkü uykunun dünyasında zaman bile ruhsal sıkıntı yaşar. Zaman kendinin sıkıntı yaşayacağını o kadar inanır ki bu sözler karşısında. Çünkü zamanın kalbi kumdan oluştuğunu anlar. Kendince biraz mırıldanır içinden. <strong>“- Doğruya benim kalbim kumdan . Kum zaten ruhumun ne kadar hassas olduğunu gösterir. Hassas insanlar gibi cehennem yaşamayı sevmeyen birisiyim.” </strong>İçinden mırıldanmasını bitirdi ama kalbinin adrenalin seviyesi yükselmişti. Zaman kendi benliğinde tereddüt ve kaygılı hale gelmişti. Gözlerinin içinde savaşların filmini izliyor hissine kapılmıştı. Bir anda spiral girdabın girmiş duygusuna kapıldı. Zaman kendi kibrine kapılıp uykunun doğrularına dudak bükmüştü. Sonuçta zaman bile uykunun diyarında aciz ve sefil duruma düşmüştü. Uykunun vicdanı merhamet denilen fütüristtik hisse sahipti. Zamanın yanına uyku sakin adımlarla gelir ve de onun elinden tutup yerden kaldırır .Şunu kulağına fısıldar; <strong>“- Sen hassas bir varlıksın ve de kalbin kumdan. Aklın sonsuzluk momentumunda kaybolur. Unutma…! Bedenin etten ve kemikten olsa bile kıyamete sende yenik düşeceksin.”</strong> dedi ve sesini kıstı uyku. O anda zamanın tüyleri diken diken oldu. Zamanın düşünceleri fırtınalı kış gününü yaşıyordu. Zaman bu diyarda bile sersefil haldeydi. Uyku bu halini iyice izliyordu. Uyku bir anda zamana bir şiir okumaya başladı. Şirin duygusunu yüksek sesle bağıra bağıra okudu. <strong>“Zaman ölüm karşısında bile suskun.</strong> <strong>Onun duygusu kısa ömre suskun</strong> <strong>Kalbin hassas cehennem yaşamayı tercih etti.</strong> <strong>İnsan seni anlamak için kumu seçti</strong> <strong> </strong> <strong>Gece gündüz sadece duygularını yansıt aynaya</strong> <strong>Asırlar değiştirmeyen kuraldın yarattın anılara</strong> <strong>Bırak git ölümün hükmüne bu diyarları</strong> <strong>Umut diyarında umutsuzluğu yaşadın aklında”</strong> Şiirini bitirdi ve sustu uyku. Saat 07.15 olmuştu ve de uyku zaman yenik düşmüştü. Geçen saatler zaman ve uyku için bir dilim değil saniyelik duygulardı.
Yorucu bir günün ardından eve gelmiştin. Soğuk duşunu alıp tüm terini atmıştın. Biraz dinlenmek için kendine içeri geçtin. Odanı göz gezdirip yatağına uzanıp kafanı dinlemeye başladın. Beyaz duvar tavanına bakıp aklının labirentlerinde dolaşmaya başladın. Akşam olmuştu ve de odan kararmaya başlamıştı. Gözlerimle baktığım tüm duvarlar beyazdan griye dönüyordu. Odam serinleme başladıkça vücudum azdan üşüyordu. Yatağın yanında kahverengi ve eflatun karışımı battaniye vardı. Onu alıp üzerime aldım. Biraz ısınmaya başladım. Aklımdan şöyle düşünceler geçmeye başladı ki zihnim girdaba yakalanmıştı. Duvarları izlerken gözlerim iyice odaklandı . Duvarın birleşimindeki örümcek ağına gözüm ona takıldı. Örümceğin avına odaklandığını fark ettim. Odamda kara sinek dolaşıyordu. Vızıldayarak dolaşıyordu ve de o ana kadar ruh farklı ortama dalmaya başlamıştı. O anda bilinçaltımın duygusal konuşmaya başladı. Bende onu dinlemeye başladı. Konuşurken cümle büyülü ambiyansı vardı. Kurduğu cümleler ise ; <strong>Soğuk ve karanlık odanda tüm renkler hep aynıydı. Flu renkte bir siyahtandı. Düşünsel zulanda neler var...</strong> <ul> <li><strong>Sevgi </strong></li> <li><strong>Saygı </strong></li> <li><strong>Sorgu </strong></li> <li><strong>İman</strong></li> </ul> Gözlerimi açtığım bir anda nefesim tutukluk yaptı. Sanki mahşer hissiyatı yaşıyordu tüm vücudum . Etim kemiğim bir bütün halde vicdan tarafından sorgu halindeydi. Aklımda mahşerin bilinmez denklemleri var. Tanrı sırayla emir verdi. Vücudunun tüm uzuvları dile geldi. Vicdanın seslendi bana ve aramızda kısa bir neden sonuçlu konuşma geçti. <strong>- "Elinde değerli kitabı kıymetini bilmemek büyük bir budalalıktır."</strong> <strong>- "Ne demek istiyorsun"</strong> <strong>- "Neden bana tartışma konusu verirken sonuç sadece zafer ya da mağlubiyet tesciliydi."</strong> <strong>- "Gerçeğin puzzle'inda tamamlanmayan tek parça yalandır."</strong> <strong>- "Yanlışı savunmasını yapmak doğruyu savunmak değildir."</strong> Bu konuşma tartışmalı konuşma bitince vicdan sustu. Bir anda uykudan kalktım ve de ruhum sarsılmış haldeydi. Göz altlarımda biraz morluk vardı Yataktan kalktığımda sağ sola dönüp baktım. Duvardaki saate baktım. Saat 20:15 gibi görünüyordu. Gözlerimi biraz ovuşturdum. Kapıya baktım ve de oturma odasında misafirlerin sesi geliyordu. Neyse tekrar yatağıma yattım. Aklımdan şunu geçirdim ki. <strong>- "İyi ki ikindi vakti uyumamışım. Yoksa aklım deliden masallar diyarına hapsolacaktı. Ruhum girdaplara kapılıp kara deliklerde kaybolacaktı."</strong> diyerek ruhumla Tanrı’ya tekrardan şükretme hissine kapıldım. Bazen en iyi olgunluk Tanrı’ya şükredip dua etmektir. Çünkü ona şükretmek insanlığın geçmiş duygusudur. Tekrar aklımdan metinlere dökülecek cümleler geçmeye başladı. Aklımın odalarında düşünme odasında girip masamdaki defterime yazmaya başladım. Sanki paragrafa sığdırmaya o an hissettim. Elimdeki kalem çok hızlı şekilde kelimeleri daktiloya döker gibi yazdı. <strong>"</strong><strong>İnsan kalabalıkta kendi mahşerini yaşayan varlıktı. Bazen bunu uykusundan aniden gözlerini açtığında fark edersin. Uyku bir mahşerin provasıdır. Vicdan, amelleri yansıtan aynaydı. Günah siyah kadar net sevap ise beyaz saf ve temizdi."</strong> <strong>"Hayat ödünç verilen elma iken zaman çürümeyi sağlayan döngüydü. Kurtçuk ise bu elmayı içini yiyerek ölüme hazırlayan eceldi. Egoyu bir yana bırakalım. Çünkü yaratılış formumuz topraktan ibaret. Gençlik bir tarla yaşlılıksa bu tarlanın kuraklaşıp ölümü beklediği yerdi." </strong>yazıyı bitip ve kalemim kelamımı bitirmişti. Bir anda odadaki seslere odaklandım. Yatağımda ruhum dinlenmişti.
Çocukken büyük hayaller kurmayı öğrenirsin. Bu hayalleri dünyayı değiştirmek için kullanmayı denersin. Çünkü büyük hayallerimiz büyük sorumluluk getirdiğini aklın unutur. Zaman hızlı akan su misali çocukluğunu ve hayallerini değiştirir. Ve senin çocukluğun bitmiştir. Okulda bir yazarın spesifik cümlelerle kurulu aforizması karşına çıkar. Yazar şöyle der bizlere; <strong>"On altı yaşıma geldiğimde dünyayı değiştirmek istedim. Yirmi iki yaşıma geldiğimde insanlığı değiştirmek istedim. Fakat zaman beni kırkıma dayandırdı. Şunu fark ettim ki ilk önce kendimi değiştirmekle başlamalıyım." </strong>cümleleriyle biter. O an hayat bana acı verici tatların birisini öğretmiştim. O gün hayallerimi sembolik özelliğini anlamıştım. Hayatım boyunca sahte yüzlerin karşıma çıkacağını farkına varmıştım. Çünkü plastik yüzlerin dilinde plastik mermiler vardı. Ve bu insanlığı değiştirmemi zorlaştırmıştı. Bu sayfalardan dökülen kelimelerden kendince hatalarını anlamayı tercih ettin. Fakat tercihler, seçenek ve seçim dünyasından bize bahşedilen distopik dünyanın mahsülü oluyordu. O gün rastgele karıştığım felsefik kitabın sayfası aklımı farklı dünyanın kapısını aralamak için düşleri aşılamıştı. Yanıma sınıftan arkadaşım gelmişti. Sınıfın en sakin ve akıllı olan Mane idi. Mane, siyah tenli ve ela gözlü birisiydi. Yapı olarak iri ve orta boyluydu. Kitaplara aşık olduğu kadar müzik kulağı olan birisiydi. Çünkü sınıfta en farklı ruh haline sahip insanlardan birisi idi. Ben ise sınıfta derslere düşkün öğrenci olarak bilinirdi. Mane yanıma yaklaştı ve şunu dedi; <strong>- “Sen kendini bu kadar derslere yönlendirirsen . Kendinde olan yetenekleri görmekte zorlanırsın. Şu anda okuduğun sayfanın anlamına farkına varmak için zihnini değiştirmek gerekir.”</strong> dedi ve raflardaki kitapları karıştırmaya başladı. Raflara dikkat kesilip onu izlemeye başladım. Bilim kurgu, fantastik ve kişisel gelişim kitaplarını bakınıyordu. Zekice hamleler yapmayı seven insandı. O izlerken aklıma bir şey geldi. Acaba bu kadar zeki insanın satranç gibi oyunda ne yapacağını düşündüm. Matematik öğretmenimiz Thomas’ın dersinde ne kadar olduğunu bize övdüğünü duymuştum. Çünkü böyle insanın zekasına karşı benim IQ seviyem bile az kalır. Aklıma bir teklif yapmak geldi. Zaten kütüphanede satranç çantası vardı. Sessizliğin içinden eğlence yaratmakta üstüme yoktu. Derslerin stresini satrancın aklıyla atabilirdik. Bazen insanlığın deliliğe övgüsünü anlamaya çalışmak için aklın labirentlerinde dolaşmak en iyisiydi. Mane eline raftan kitap almış ve masanın yanına gelip sandalyeyi geri çekip oturdu. Oturduktan sonra yanına gitmeden önce kütüphane sorumlusu April’den satranç takımını istemeye gittim. O da masanın başında dosyalarını ve bilgisayarda kayıtlı kitapları inceliyordu. Bayan April bu kütüphaneye yıllarını vermiş bir insandı. Orta yaşlarda kıvırcık saçlı ve mavi gözlü bayandı. Giyimine dikkat eden bayandı. İşine titizlikle yapardı. Hızlı problemleri çözerdi. İnsan sarrafı olmuştur. Başka insanların davranışları iyi gözlemlerdi. Her neyse yanına gidip satranç takımını istemeye gittim. Onunla konuşurken dikkatli olurdum. İnsanın bilgisiyle bile onun karşısında suspus olurdu. <strong>- “İyi günler April hanım. Ben sizden satranç takımını istemeye geldim.”</strong> dedim ve duraksadım o anda. April hanım benim hal hareketlerimi anlarcasına bana cevap verdi. <strong>- “Evet Ras bey. Senin davranışlarını iyi gözlemlediğim için benden ne isteyeceğini biliyordum. Senin amacın Mane ile satranç oynayıp onun zekasıyla ölçüşmektir. Kendini geliştirmek için kütüphaneyi yol seçtin. Mane ile satranç oynarken kendini biraz sorgula.”</strong> dediğinde zihnim tuzla buz oldu. Bilinçaltım benimle savaşa girip kaybetmemi izlemiş gibi davrandı. O anda satranç oynamadan bu kadının aklımla oynar gibi konuşması ruhumu etkilemişti. Çünkü zihnim bozguna uğramıştı. Elimdeki kitabı unutmuştum. Adı neydi Hasat ya da İsa’ya Göre İncil’di. O anda elimdeki kitaba baktım. Elime baktığımda kitabım İsa’ya Göre İncil kitabıydı. Bu kütüphanede aldığımda aldığım dokuzuncu kitaptı. Jose Saramago’nun kitaplarının beni etkileyen bir özelliği vardı. Dünya çapında sansasyonel etki yaratmasıydı. Bu yazarın birçok kitabının böylesine etki yaratmasının en büyük sebebi insanların belli kalıplarının farklı dünyalar yaratmasıdır. Ne kadar Nobel Ödülü alsa da ülkesinden sürgün yemesidir. Elimdeki kitapla Mane’nin yanına giderken gözüm dışarıdaki heykele takıldı. Bu heykel özelliği meleğin bir kılıçla dünyayı öldürmesiydi. Bu heykel kütüphanenin bahçesinde bulunan nadide eserdi. Evet o kadar iyi heykeller vardı ama bu heykel başka ruh haline büründürüyordu insanı. Aklımda o sözler vardı ama ruh halim karmakarışıktı. Masaların ortasından ilerleyerek Mane’nin yanına vardım. İlk önce izin istedim Mane’den. <strong>-“Merhaba Mane. Masana oturabilir miyim?”</strong> <strong>-“Oturabilirsin Ras.” </strong> <strong>-“Gel seninle satranç oynayalım.”</strong> <strong>-“Tamam. Seninle satranç oynayalım. “</strong> <strong>-“Tamam.”</strong> <strong>-“Teşekkür ederim. Senin gibi iyi bir insanla satranç oynamak çok saracaktır.”</strong> <strong>-“Rica ederim. Güzel bir insanla satranç oynamak iyi gelecekti.”</strong> Ras satranç çantasından bütün taşları masaya yavaş yavaş döktü. Mane’de satranç taşlarını eliyle toplayıp satranç tahtasına dizmeye başladı. Bende ona yardım etmeye başladım. O beyaz taşları dizerken bende siyah taşları dizdi. İkimizde taşları dizdikten sonra taş seçimine geldik. Ben siyahları alırken Mane ise beyazları aldı. O beyaz taşları seçtiği için ilk hamle ona aitti. Mane ilk hamlesini klasik stilde olan piyonu iki adım ileri sürdü. Bende aynı şekilde o hamleyi yaptım. Hamleler o kadar hızlı ilerleme başlıyordu ki ikimizde oyunun ritmine uymuştuk. Zihnimiz konsantre halde kralların savaşını oynuyordu. Her ne kadar taşları korumalı oynasak da başka hamlede en iyi taşlarımızı kaybediyorduk. Zaman ilerledikçe taşlar eksildikçe oyunun zorluk seviyesinde artıyordu. Sanki satranç tahtasından çok aklımızın labirentlerinde bu savaşı veriyorduk. Artık hamlelerde yeni düşünceler yaratıyorduk. Maalesef son iki hamlede Mane’nin iki önemli taşını aldığımda mutlu olmuştum. Fakat yanılmıştım aklımca. O yavaş yavaş piyonunu benim alanıma sokmaya yaklaşmıştı. Tabi ki onu kale ile koruyarak yapmıştı. Piyonu artık vezir olmaya yakındı. Veziri yemek için plan yapmaya kalksam bile önüme engel olmuştu kale. Zaman ilerledikçe kum saati tersine döndürmek zordu. Onun son iki hamleyle şahımı sıkıştırmaya başlamıştı. Elimde taş at olsa bile onu kullanmayı becerememiştim. Şahıma son bir hamle yapıp mat olmaya bekledim. Mane’nin zekasının durmak bilmeyen bilince sahipti. Mane durdu ve bana bakıp şöyle cümleleri kurdu. <strong>- “Sana okuduğun sayfadan hala bir şey öğrenemediysen satrançta öğretiyordum. Ve de şunu öğrenmeye başladın. Her hamlede kendini değiştirmeye başladın ama kalıplarını asla. Maalesef en iyi taşını kullanamadın. Bu da hayatın boyunca hatalardan ders almayı öğrenmediğini gösterir. Kalbin saf olduğu kadar unutkanlık yapmış sende. Bu maçta mat olursun ya da olmazsın ama aklın seni şah mat etmiştir bile. Hayallerini iyi kullan ve de değiştir kendini.”</strong> diyip sustu ve o anda duraksama bitti. Benim zihnim ikinci kez afallamıştı. İçimden şu cümleler dile gelerek söylenmeye başladı. Biraz öfkeli ruh haliyle söyleniyordu. Göz bebeklerim iyice büyümüştü. Hamle yaparken ellerim terlemeye başlıyor. Yüzüme öfkenin getirdiği terler sahip oluyordu. Beynimin sol tarafında dayanılmaz acılar hisseder gibi oluyordum. <strong>- “Evet ve de doğru konuştun. Hatalar hayatın en berbat günahın başlangıç noktasıdır. Kendimizi değiştirmemek ise aptallık aforizmasıdır. Her oyun bize yeni umut aşılasa bile kaybederek kendimizi değiştirmek zorundayız. Hayaller bile kendini değiştiren akla sahiptir. Keşke bile zamana göre sana hak vermez ama yaptığın hataya hak verir.”</strong> cümlelerim bitmişti. O anda yanlış hamleyle mat olmuştum. Artık oyun bitmişti. Bugünkü kütüphanede Mane’nin sayesinde baya dersler öğrenmiştim.
<p>Yuri ve John, St.Petersburg kentinde yaşayan arkadaşlardı. Sanki birbirlerinin kardeş gibi davranırdılar. Okul hayatları aynı yerde geçmişti. İki arkadaş hafta sonu anlaşarak şehrin ünlü kafelerinde buluşmak için kararlaştırmışlar. Gidecekleri kafeyi kararlaştırdıkları için hafta sonu beklemeye başlamıştılar. Zaman o kadar hızlı akmıştı ki geldi çattı o günkü buluşma için.</p><p>Petersburg kentinin Nevsky Prospekt Bulvarında buluşmuştuk. Bu bulvar kentin en uğrak mekanlarından biriydi. Bu bulvar Amirallık Binası’ndan başlayıp Aleksandr Nevski Manastır’ına kadar devam ediyordu. Bu bulvar tarih kokuyordu. Sanki zaman makinesiyle yolculuk yapıyorsun. Araba sesleri ve insanların sesleri burada kayboluyordu.</p><p>Petersburg’un ana bulvarlarından birisiydi. Rus Çarlığı zamanında 1.Petro tarafından yapılmış bulvardı. Çünkü Rus halkının hafta sonları stresini attığı bir yerdi. Herkesin kendine göre eğlencesi vardı. Bulvarda kimi zaman palyaço denk gelir. Kimi zamanda hareketsiz mankenler denk gelirdi. Ne kadar soğuk ülkenin insanları olsak da içimizde biraz sıcakkanlılık vardı.</p><p>Rusya kuzeyin en soğuk ülkesiydi. Her neyse Pazar günü John’la bulvarda buluştuk. Pazar günü çok güzel ilkbahar havası vardı. Gökyüzü masmavi ve bulutsuzdu. Güneşin sıcaklığı insanları ısıtmıştı. Kalabalık bir bulvarda adım atmak bazen incelik istiyordu. Bulvarda ilerleyen iki arkadaş Kazan Katedrali’nin yanında bulunan Cafe Singer’e girmeyi tercih ettik. Bu cafeterya bize uygundu. Çünkü ikimizin aklında kahve içmek vardı.</p><p>Ne neyse cafeteryanın içine girdik. Biraz mekanda göz gezdirdikten sonra katedrale bakan üst kata çıkıp insanları izlemeye başladık. İnsanların stresini kahve ya da tatlılar alarak atma derdindedir. Katedrale bakan bir masaya oturduk. Biraz hayata mola vermiş duygusuna kapıldık. Arka fonda Ünlü Rus klasik müzikleri çalıyordu. Kafenin üst mekanındaki çalışan garson yanımıza geldi. Ne içmek istediğimizi sordu.</p><ul><li>“Ne içmek istiyoruz” diye sordu garson.</li><li>“İkimizde kahve içmek istiyoruz. “ cevap verdi Yuri. Garson başıyla onaylar şekilde mimikler yaptı. Garson masanın üstüne Fakat aklımız kahveden çok konuşacak o kadar konular olmasıdır. Hala okulun yorgunluğu atlatıp kendimize gelmekteydik. Her neyse aramızda sohbet başladı. Aklımda kalan film sahnesinden kalma cümle telaffuz etmeye başladım. Çünkü en yakın arkadaşım ve dostum John’a saygıyla soru sormayı niyetlendim. Ve büyük paragrafa sığmayacak sorularım ağzımdan döküldü. Ve de kelimeler can bularak dilimin ucundan dökülmeye başladı.</li></ul><p>“Saygı, yaşa göre mi yoksa hak edene mi verilir. İnsanlar neden kendilerine türlü türlü sorular sormaz. Dur onlar kendi vicdanlarını uyutma peşindelerdir. Bir mesaj veya bir cümle hayatını sence ne kadar etkileyebilir mi?” diye cümlesini bitirir Yuri.</p><p>- "Sence John."dedi. Yuri, John ise "Evet" diye karşılık verdi. Yuri , John'a bir soru daha sordu.</p><p>Sorusu şöyleydi.</p><p>- "Duygularımız vicdana karşı delil karartır mı?" diye sordu Yuri. John ona şöyle dedi.</p><p>- "Bununla ilgili pek yorumum yapamam bu durumla." dedi.</p><p>Yuri ona şu cümleyi kurmayı tercih etti.</p><p>- "Duygular sadece olanları göre hisseder ve ilgilenir. Delilleri karartmaya çalışsa da bunu vicdan hep sorgulayıp duygulara ilginç sorularla sorar.” Diyip cümlesini bitirmeyi tercih eder. John’un yapısı gereği insanların sorularından çok kalpsiz insanların yargılarından bıkmıştı. Canını sıkarcasına cevap verdi.</p><p>- “Çok doğru konuştun ama insanların vicdanı izin vermez ki. Hiçbiri umurumda değil. Sende haklısın. Hayatımız felsefik düşlerden ibarettir. Yüzünü ekşiterek bu cevabı verir Yuri’ye. Yuri, John’un cevabına suspus kesilir. Kahveler gelene kadar ortam Sibirya’nın buz gibi soğuğuna esir olmuştu.</p>
<strong>“Duyguların sana oyun oynamaya başladı. Aklını bir tür ikilemlerde bıraktı. Şaşkın halde aklın mantıksal hata yapmaya müsait duruma gelmişti. Bilinçaltında bir çok labirentler oluşturulmuştu. Bu karmakarışık duygular sana duygusal oyunlar oynamaya hazır hale gelmişti. Fakat manipüle edilen aklın duygularını vicdani olarak düşünmeye sevk etmişti. Vicdani düşünme ruhunu o kadar gereksizlikten arındırıyordu. Zaman ilerlemeye başladıkça vicdanın mantıksal hatalarına ders vermeye çalışmıştı. Mantıksal hata, bilinçaltımızın varoluşsal kodlamanın yanlışlıklar üzerine kurulu metotlarıydı. Kurulu olan metot bile yalan yanlış hatalarla doluydu. Kimine göre hata insanın aklının ya da duygularının mahsülü idi. Bu mahsül insanlığımızın cennetten kovulmasına sebep olandı. Cennetten kovulmamızın olayı yasak yiyeceğin yenilmesidir. Çünkü duygularımız yasaklara alıkoyarken mantığımız doğru ya da yanlışa erişmemize yol açar. Mantıklı düşündüğümüzde insan duygularına karşı acımasız ve hatasız oluyor. Mantıksal hatamız en büyük sonucu duygulardır. Duygular, insanları yanıltmayı seven birer minimal kodlardan ibarettir. Mantığın yanıltma payı ise her zaman bir pigmente benzer.”</strong> Beyaz kağıda yazılmış silik şekilde olan notu sanki rüyamda görmüştüm. O an yatağımdan kalkıp biraz soluklanmıştım. Başımı sağa sola çevirdim. Aklım allak bullak olmuştu. Rüyam beni baya etkilemişti. Pijamalarımı değiştirdim. Üzerime spor giysilerimi giyindim. Ayağıma terliklerimi giyindim. Yatağımdan kalkıp mutfağa doğru yöneldim. Yavaş adımlarla ilerlemeyi karar verdim. Çünkü zihnimin labirentinde hala o rüya vardı. Bir rüya insanın üzerinde etki edebilir. Çünkü rüyalar imkansız olan dünyayı yaşatır. Kimi rüyalar bitmek bilmeyen mutluluktur. Kimi rüyalar kabus gibidir o karanlıktan çıkmak istersin. Mutfağa doğru yürürken aklım hep o rüyadaki silik yazılı olan notta idi. Her adımda zihnim yeni fikirler üretmeye müsaitti. Nedense zihnimde parçası kalan o garip rüya idi. Mutfağın kapısını açtım. İçeriye girdim. Mutfağa geldiğimde buzdolabını açtım. Buzdolabının kapısının son rafında sular dizili idi. Pet şişelerden birisini alıp yemek masasının üstüne koydum. Sonra mutfak tezgahının üzerindeki dolabın ilk rafında bardaklar dizilmişti. Arasından kulplu olan bardağı aldım. Yemek masasına doğru yürüdüm. Sandalyeyi geri çekip oturdum. Elime bardağı aldım. Pet şişeden su doldurdum. Su doldurduktan sonra bardağı alıp ağzıma götürdüm. Suyu içerken ruhum biraz rahatlıyordu. Aklım dinlenmek istiyordu ama bilinçaltım o malum rüyanın etkisindeydi. Suyu içtikçe kalbin ritmik atışı hızlanıyor. Metabolizmam iyice düzeliyordu. Uykulu halimden azcık eser kalmıştı. Suyumu nefes alarak içiyordum. Suyumu bitirdim. Masadan kalktım. Mutfaktan çıktıktan sonra çalışma odama geçtim. Çalışma odamda girişinde taştan plaklarımla dolu karton kutum vardı. Duvara monte edilmiş kitaplığım vardı. Kitaplığımda özel olan kısım vardı. Bazı kitaplar benim için önemliydi. Önemli olan ise değer verdiğim insanlardan hediye edilmiş kitaplardı. Aralarında en güzel hediyesi olan kitabımsa siyah gül içinde olan Jojo Moyes’in Senden Önce Ben kitabıydı. Bu kitap ruhumda bir devrim yaratmıştı. Aklımdaki geçmişi siliyordu. Kitabın arasındaki siyah gül hayatımın değişime sebep olmuştu. Siyah gül geçmişin gemisini yakıp ardına bakmadan yoluma devam etmemin göstergesidir. Onun yanında bilgisayar masam vardı. Bu sefer bilgisayarı açıp eski notlarımın olduğu klasörü girdim . O klasörün adı manipületif insanlar adlı klasörümdü. İçinden notlarım vardı. Fakat bu notlar ders notu değil. Yozlaşan dünyayla ilgili yazdığım basite indirgemiş notlardı. Rasgele notun birisi açtığımda şu not yazıyordu. “<strong>Bir insanın hayatını bir düğme, bir kitap, bir doğru veya bir söz değiştirebilir. Zaman şunu öğretti. İnsanlardan kötülük görsen iyi olanı düşün. Çünkü Tanrı’nın katında ilahi adalet denilen eşit kavram var. Yozlaşan dünyanın sebebi açgözlülük yapan insandır. Tanrı için kıyamet zamandır. İnsanlar için korku hesaptır.”</strong> Bu not benim için çok spesifik olgular ifade ediyordu.
Ruhların yaratıldığı vakit defterlerin üzerinde kalemler bütün insanlığın kaderini yazıyordu. Ruhlar kendilerine verilen bedeni sahiplendi. Ruhlar birer fanusun içine konulmuştu. Tanrıların şekilsiz halini fark etti. Onları bedene hapsetti. Sonra ruhlar bir bedene hapsedilip o fanusa konuldu. Kalemler o kadar hızlıydı ki gelecek ve geçmiş birbirinin yüzüne bakar gibi davrandı. Kalemler Tanrı'nın emri doğrultusunda hareket ediyor. Nesillerin ömrü hatta nasıl yozlaşacağına kadar. Çünkü iblis nasıl yozlaştıracağını çok iyi biliyordu. Fakat Tanrıdan bir söz alması lazımdı. O sözü almak için Gabriel ile konuştu. Gabriel, Tanrı’nın en yüce meleğiydi. Gabriel ikna etti iblis. İblis, Gabriel sayesinde konuşma fırsatı doğmuştu. Gabriel bu Tanrı’ya iletti. Tanrı konuşmayı kabul etti. İblis, Tanrı’nın katına çıktı. İblis, Tanrı’nın karşısına geldi. Ondan yarattığı insan ile savaşmak için izin istedi. Tanrı ve iblis arasında şöyle diyalog geçti. İlk önce Tanrı konuşmaya başladı. <em>-“İblis benden ne istiyorsun. İçindeki kibir yüzünden bana karşı geldin. Sen meleklerin üstünde biriydin. Yarattığım insan yüzünden benim emrime uymadın. Şimdi Gabriel sayesinde benim yanıma geldin. Gabriel bana anlattı durumu. Fakat ben senin yaptığın her hareketi ve davranışı biliyorum. Gabriel sadece arabulcu oldu. Sen nefsinin kibrine uydun. Kendini en rezil duruma düşürdün. Şimdi benden ne istiyorsun.”</em> dedi. Tanrı o anda susma hakkını kullandı. İblis, Tanrı’nın bu sözleri karşısında donukladı. Kendini biraz toparladı. Derin nefes aldı. Çünkü onu yaratanı karşısında bile kibrini korur gibi oldu. Fakat bilinçaltında yatan intikam hırsıyla söze girdi. <em>-“İnsanı yarattın. Ben ondan üstünüm. O topraktan yaratıldı. Ben ise ateşten yarattın. Bundan dolayı kibrim üstün geldi. Senden bir hak istiyorum. Kıyamete kadar insanoğlunu senin yolunu terk ettirebilirim. Çoğunu karanlığa çekmeye niyetliyim. </em>İblis konuşmasını bitirdi. Tanrı biraz düşündü. İblise cevap verdi. <em>-“Tamam İblis. Tek bir şartla benim takvalı kullarıma dokunmayacaksın. Dünyaya göndereceğim peygamberler dahil.”</em> Konuşma bitmişti. Tanrı’dan söz alan iblis artık özgürdü. Şimdiyse dünyamızda iki zıtlık vardı. Karanlık ve aydınlık. Bu iki taraf bilhassa savaş alanı sanki kolezyumdan farksızdı. Aydınlığın ve karanlığın savaşı bu konuşmadan sonra başladı. Karanlığın rengi siyah ve ateştendi. Aydınlığın rengi ise beyaz ve ışıktandı. İnsanlığımız savaşını cennetten kovulduğunda başladı. İblis bile kovuldu. İnsanlığımız iblisin manipülesiyle yalan ve doğru arasında tercihlere zorlandı. Aydınlık için vicdan ayna görevini yaparken karanlık ise kuru vesveseler etkilidir. İnsanlığımız kaderin anı defterinde seçimlerinde hep ikilemde kalır. Kaderin ne yazacağını gelecek zamanın döngüsü etkiliydi. İnsanoğlu artık iblisle savaşmayı kabul eder. Tek farkla ne kadar inanca sahip olacağına bağlıdır. Zihnimizin kaotik evreninde herkesin belli şansı vardır. Zihnimiz nebula tozlarıyla dolu fanuslardan ibarettir.
Tanrı, insanoğluna seslendi. Bu seslenişin dili çok farklı idi. İnsanoğlu gökyüzünden gelen sese kulak verdi. Tanrı şöyle seslendi. <em><strong>-"Kaçtığınız gerçekler bir gün karşınıza çıkarsa ne yapacaksınız" </strong></em>diye soru sordu. İnsanoğlu o anda şaşkınlaştı. Aralardan birisi çıkıp Tanrı'nın sesine odaklandı. O sese kulak verdi. Bu kişi şöyle cevapladı. <em><strong>-"Tanrım bizler gerçeği yalanlamayı tercih ettik. İşte kaçtığımız gerçeği bize yalan yanlış aktardılar. Peki ne yaptık. İnsanlara yanlış anlattık." </strong></em>diye cevapladı. Tanrı biraz sessiz kaldı. Bu sessizlik hiç iyi değildi. Çünkü sessizlik insanlık için yalnızlıktan daha fazlasıydı. Tanrı kullarına adil davranırken insanlar birbirine hiç adil değildi. Bu insanlığımızın en kötü seçimiydi. Tanrı tekrar konuştu. <em><strong>-" Sizler doğruyu söyleyenleri inanmadınız. Gittiniz size gelen yalanı dinleyip yargıladınız. Doğruyu söyleyeni inanmayı istemediğiniz gibi düşünmediniz. Hepiniz yanınızdaki sahte arkadaşlarınıza inandınız. Bir nevi doğru söylenenin kul hakkına girmek değil mi? Unutmak istediğiniz gerçek ilahi adaletimle gerçekleşecek. Sizler vicdan azabı çekmediniz ama doğruyu söylene vicdan azabını çektirdiniz. Hatta kalplerine derin yaralar açtınız. Kırdığınız kalplerin hesabını nasıl vereceksiniz. Yetmedi birbirine kırdırdığınız kalplerin hesabıyla nasıl yüzleşeceksiniz. Körelen kalpleriniz kofti arkadaşlıklarla gerçeği bulduğunu zannediyor. Esasta yanlış inançlar üzerinden hareket ediyorsunuz ."</strong></em> dedi ve sustu Tanrı. Buna hiçbir insanoğlu cevap veremedi. Cevap verecek sebep bulmamıştı insanlığımız. Korkularımız kıyametin korkunç sesiydi ama mahşer hiçbir insan adaletsiz yapmaz. O korktuğumuz ecel ya da ölüm . O an bütün hataların yüzümüze vurulması bile insanlığımızın en acı durumuydu. İnsanlığımız nedenlere değil sonuçlara bakar. Tanrı’nın bu konuşmasını binlerce yıl önce Moşe ile yapmıştı. Moşe bu konuşmayı Har Siana Dağında konuşmuştu. Moşe’nin tek derdi ailesini odun bulup ateş yakmaktı. Fakat Tanrı’nın kader saatinde zaman farklı işler durumdadır. Onun katında tek düzelik yoktur. Sadece imtihan denilen derslerle dolu hayat bilgeliği olayı vardı. İster inanın ya da inanmayın. Aynalara baktıkça hatalarımızla karşılaşırız. Moşe bile onun karşısında korkmuştu. Çünkü Tanrı bir ağaçtan seslenmişti. Onun sesini duyunca korktu. Sanki irkilmiş hali vardı. Önceden böyle sesle hiç karşılaşmamıştı. Nedense insanların hastalıklı sesleriyle hep karşılaşmıştı. Hayatı bu insanlarla geçmişti. Tanrı’nın sesi saf ve temizdi. Çünkü o evreni yaratırken 6 günde dünyayı yaratmıştı. 6 günde yarattığı dünyayı zıtlıklarla çevrelemişti. Moşe bile bu zıtlıklarla çocukken saraylarda görmüştü. Onun en çok dikkatini çekense iyinin ve kötünün arasında uçurumlar olmasıdır. Haklının bile haksız yere suçlandığını görmüştü. Onun çocukluğu bu ortamda geçmişti. Yetiştirildiği ortam onu kendini aramasına sebep olmuştu. Kendini aramak bir nevi kendi benliğinde inzivaya çekilmene sebep olan sezgidir. Bu sezgisi bile hayatını en büyük kırılmasını yaşattı. Bir asker ile bir kölenin kavgasını ayırırken askeri öldürmesidir. Amacı doğruyu bulmaktı. Kimin haklı ya da haksız olduğunu fark etmemişti. Bunun bedelini saraydan sürgün olarak görmüştü. Her sürgün hayatımızın bir hicreti gibidir. Moşe bu hicrette kendi benliği bulup aradığı doğruyu buldu. Moşe bile haksızlığa uğradı ama doğrudan vazgeçmedi. Tanrı bizle konuşur ama biz bunu hiç fark etmeyiz. Moşe’nin arındığı günahlarıydı. Esasta yanlışların insanları nasıl yanılgılara düştüğünü görmüştü. Moşe’nin saraya tebliğ ederken iki mucizesi vardı. Birisi asası diğeri beyaz eliydi. O beyaz eli doğrunun ne kadar saf ve temiz olduğunun işaretiydi. Ya bizlerse doğrunun salt halini değil de yanlış aktarılan tarafına inanmaktayız. Hangimiz Moşe’nin sürgüne tabi tutulduk. Sürgünleri mantık mı yoksa duygular yaşatır onu kendi aynamızda görmemiz gerekir. Moşe bu dünyada değil ama yaşadıklarının bir parçasını her insan yaşıyor. Haklı olduğu halde haksız duruma gelmesi gibiydi.