S

Selin Sabcıoğlu

@selinsabcioglu

10 paylaşım0 takipçi0 takip

Bizler evlerimizde rahatça otururken "<strong>Z kuşağı</strong>" diye sınıflandırdığımız, ülkenin kurtarıcısı olarak gördüğümüz çocuklar<strong> istismar</strong>a uğruyor. Çocuk yaşta evlendiriliyor. "Bu okumaz" deyip okuldan alınıp çalıştırılmaya zorlanıyor. <strong>Kız çocukları</strong>, babaları yaşında insanlara para karşılığında satılırken, bizler gazetelerden, televizyonlardan iki dakika izleyip ya da okuyup geçiyoruz. Geleceğin doktorları, öğretmenleri sığ düşüncelerin elinde heba oluyor. Bizse elimizde çay, kahve ile akşam haberlerinde seyirci kalıyoruz, keyfimiz hiçbir zaman bozulmuyor. Bizler evlerimizde sevgi dolu ailemizle birlikte yaşarken, tatile çıkarken, sofralarda bir araya gelirken çocuklar çocuk esirgeme kurumlarında yaşam mücadelesi veriyor. Onlar sokaklarda uyuşturucu, alkol bağımlısı oluyor. Neyi bekliyoruz? Daha kaç çocuk daha "rızası vardı" denilerek hayattan kopartılacak? Sayısal loto sonucu açıklar gibi her yıl sonunda veri açıklanıyor. Ama unutulan bir şey var. Onlar veriden ibaret değil. Hepsi bu karışık hayatın aydınlık yüzü. Altı yaşındaki bir çocuğun evlendirilmesi yeni bir olay değil. Ama bu tarz olaylar gün yüzüne çıktıkça konuşuyoruz. Amaçladığımız gündemde tutmak mı yoksa bu olay üzerinden prim yapmak mı? Son yaşanılan, daha doğrusu yirmi üç yıl önce yaşanmış, bir gazeteci sayesinde haberdar olduğumuz istismar olayı aslında ülkemizin en önemli konusunu yani çocukların geleceğini çokta önemsemediğimizin üzerini kırmızı kalemle çiziyor. 2022 yılını geride bırakırken ve hazır gündemdeyken bu yıl içerisinde kaç çocuğumuzun hayatının karartıldığını yine de değinmek gerek. <ul> <li>2022 yılının ilk 11 ayında 209 çocuk istismara uğradı.</li> <li>Kasım ayında en az dört <strong>kız</strong> ve <strong>oğlan çocuğu</strong> istismar edildi. Geçen yıl aynı ay bu sayı 11 idi.</li> <li>Bir çocuğu öğretmeni, iki çocuğu Kur-an kursu öğretmeni istismar etti. Bir çocuğu istismar eden dört fail erkeğin yakınlık derecesi basına yansımadı.</li> <li>Dört çocuk da okul, Kur-an kursu gibi ev dışı alanlarda istismar edildi.</li> </ul> Tarikatta altı yaşında bir çocuğun gelinlik giydirilerek evlendirilmesi ve defalarca istismara uğraması gündem olunca gördüğümüz fotoğraflar ve yapılan açıklamalar kanımızı dondurdu. Başta da dediğim gibi, bizler evlerimizde rahat rahat otururken çocuklar tarikatların elinde köle oluyor. Her gündem olduğunda <strong>"cinsel istismar"</strong> tanımını çok duyuyoruz. Peki cinsel istismar ne demek? Gazi Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Ana Bilim ana bilim dalı öğretim üyesi <strong>Prof. Dr. Elvan İşeri</strong>, uluslararası tanımı şöyle belirtiyor: "Henüz <strong>cinsel gelişim</strong>ini tamamlamamış bir çocuğun ya da ergenin bir erişkin tarafından cinsel arzu ve gereksinimlerini karşılamak için güç kullanarak tehdit ya da kandırma yolu ile kullanılmasıdır." Tarikat ve cemaatlerdeki duruma kısaca değinmek isterim: <ul> <li>Tarikat ve cemaatler dışarıya kapalıdır. Burada yaşananlar ve öğretilenlerin hiçbiri dışarı aktarılamaz.</li> <li>Tarikat şeyhlerinin, cemaat hocaları kutsal olarak kabul edilir.</li> <li>Onların yaptığı her şey kutsal kabul edilir ve karşı çıkılamaz.</li> </ul> Bu da <strong>cinsel istismar</strong>ların ve daha onlarca vahşi olayların neden gün yüzünde olmadığını, daha doğrusu olmasının istenmediğini açıklıyor. <strong>Suskunluk Neden?</strong> Olaydan sonra çocuklarda derin bir suskunluk olur. Ama neden? İşte, "bir çocuk neden susar?" sorusunun başlıca nedenleri: <ul> <li>Çocuk artık kirli sayıldığını düşünür, buna inandırılır.</li> <li>Aile bilmezden gelir.</li> <li>Toplum üç maymunu oynar.</li> <li>Çocukta etraftaki baskılar sonucunda, "suçluyum, kirlendim" travması ortaya çıkar.</li> <li>"Söylersem bana inanmazlar" düşüncesi akla yerleştiğinden çocuk susar.</li> <li>"Duyulursa rezil oluruz, insan içine çıkamayız" gibi düşüncelerle çocuk geri plana itilir. Hatta çoğu zaman gözden çıkartılır.</li> </ul> Aklımıza gelen ve gelmeyen nedenler çocuğu toplumdan soyutlayarak olay olmamış gibi maziye gömülür. Ta ki bir yerde her şey ortaya çıkana kadar. Çözüm ise her konuda olduğu gibi bu konuda da özgür aklın ve özgür iradenin elinde olacaktır.

Son zamanlarda <strong>Twitter</strong>'da kiminle konuşsam anlaşılmış gibi aynı cümleyi kuruyorlar, "Burası sadece siyasetin konuşulduğu bir yer." Peki gerçekten de öyle mi? Yani sadece siyasetin içine sıkışmış bir yer mi? Ya daha öncesi? <strong>Elon Musk</strong>'ın Twitter'ı almasından sonra yine en çok konuşulan konular arasında olunca, biraz da başka bir tarafını ele almak gerektiğini düşündüm. Yaklaşık on üç senedir Twitter kullanan birisi olarak söylüyorum ki, sadece siyaset konuşulan bir yer değildi. Bilenler vardır; ilk önce telefon uygulamasıydı ve bu yüzden 140 karakterdi. O zamanlar gece programlarına çıkan ünlülere hep aynı soru soruluyordu, <strong>"Twitter hesabınız var mı?"</strong> Genel de bu sorunun cevabı <strong>"Evet"</strong> oluyordu. Yine bir ünlüye bu soru yöneltildiğinde o da, <strong>"Twitter, 140 karakter ile kendimi anlatabilmeyi öğretti."</strong> demişti. Bu cümle benim çok hoşuma gitti. Fakat o dönem telefonum uyumlu olmadığı için kullanma şansım olmadı. Sonraki yıllar da popüler oldu ve bilgisayar üzerinden erişime açıldı. Ancak uzunca bir süre 140 karakter olarak kaldı. Ben erişime açıldıktan kısa bir süre sonra üye olanlardanım. O dönem ağırlık olarak şiir yazıyordum ve en azından link olarak paylaşabileceğim yeni bir ortam vardı. Müzikten, tiyatroya, birçok alanda paylaşım yapılan ve bu alanlarda başarılı olmuş ünlülerin aktif olarak kullandığı gerçek bir sosyal medya alanıydı. Senaristler, müzisyenler, oyuncular, bestekarlar buradaydı ve ilk defa onlarla kolayca iletişim kurabileceğimiz bir sanat yeriydi. Ben bir süre sonra Twitter sayesinde bir e-dergi de gönüllü yazarlık yapmaya başladım. Her ay derginin linkini paylaşıyordum. Sonra aktif sanatçılar ile mail yolu üzerinden söyleşiler yaptım. Tiyatro sanatçısı <strong>İrfan Kangı, Şebnem Sönmez, Metin Zakoğlu, müzisyen Bora Duran</strong> hatırladığım isimlerdir. Bunun yanı sıra paylaşımları ile destek olan birçok sanatçı oldu. Başta <strong>Levent Üzümcü</strong> ve <strong>Hayko Cepkin</strong>. Evet, bunların hepsi Twitter sayesinde oldu. İşte böyle bir yerdi bir zamanlar. Günlük hayatta karşılamayacağımız sanatçılar ile buradan tanışma hatta söyleşi yapma şansına eriştiğimiz bir alandı. <img class="alignnone wp-image-54756" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/W-social-media-postaw-na-autentycznosc-300x200.webp" alt="" width="761" height="507" /> Sonra yavaş yavaş sanatçılar çekildi. Sanat konuşulmaz oldu. Daha çok güncel haberlerin paylaşıldığı bir yer haline geldi. Tabii bizim dergi de bu sürede yayın hayatına son vermek zorunda kaldı. Gezi olayında da en parlak dönemini yaşadı tabii ki. Fakat bu parlak dönem de uzun sürmedi. Şimdi söylendiği gibi, sanattan, edebiyattan uzak sadece siyasetin konuşulduğu bir yer haline geldi. Rengarenkti, o renkler bir bir soldu ve tek renk oldu. O da gri. Sonrasında bilindiği gibi başka mecralar, uygulamalar çıktı. Karantina döneminde<strong> Instagram</strong> ön plana çıktı. Bu sefer de sanatçılar ağırlıkta olarak orayı kullanmaya başladı. Her gece yapılan canlı yayınlar ile bir nebze de olsun o depresif halden uzaklaştık. Bu da sosyal medyayı asıl sosyal yapan yine <strong>sanat</strong> olduğunu bir kez daha göstermiş oldu. Karantinadan sonra orası da tek düze bir yer oldu. Kahve ve el işi orayı ele geçirdi ve orası da tek renk olmaktan kurtulamadı. Açıkçası artık mecburi konular haricinde kullanmıyorum. Çünkü sanat ve edebiyatın olmadığı bir yer bana çok sıkıcı geliyor. <img class="alignnone wp-image-54755" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/16-reasons-why-social-media-is-important-to-your-company-616d3200e6dc6-sej-300x158.jpg" alt="" width="761" height="401" /> Kısacası bir yere sosyal diyebilmek için içeriğinin zengin olması gerekiyor. Her düşünceden insanın özgürce kendi ifade edebilmesi gerekiyor. Ancak korkmadan, yargılanma endişesi olmadan var olabileceği, sanatsal ve edebi her konunun paylaşıldığı, bizim rahatça haberdar olabileceğimiz bir yer sosyal olabilir. Yoksa tek konuya sıkışmış bir yere sosyal demek ne kadar anlamlı? Kaç el değiştirirse değiştirsin, insanlar bu özgürlüğü ve rahatlığı elde edemediği sürece kimse kusura bakmasın ama sıkıcı olamaya devam edecek. Bunların haricinde bu tarz mecraların iyi yanı var. O da zamanda içerisinde olduğum dergi ve <strong>Dergio</strong> gibi kaliteli yerlerden haberdar olup, yazıların değerli okurlarla buluşabilmesi. Şu an için aklıma gelen en iyi yanı bu. Siz bu konuda ne düşüyorsunuz? Sizce bu sosyal medyalar gerçekten sosyal mi?

9

Kesinleştiğine göre yazabiliriz. Sosyal medya yasası onaylandı. Ardından da birçok soru getirdi. Sadece yazılan değil, paylaşılan da bu yasanın içinde. Net bir şekilde anlamaya çalışıyorum. Mesela burada yazdığımız bir yazıyı sosyal medya hesaplarından paylaşınca aynı zamanda da orada da yazmış olacağız değil mi? Yani bu durumda yazdıklarımızı ince elekten geçirmemiz gerekecek. Bir kere düşünüyorsak, on kere düşüneceğiz. Burayı örnek olarak söylüyorum tabii ki. Hem normalde de yazarken çok dikkat ederek yazıyoruz. Bunda bir şüphe yok. Ama bundan sonra elimiz klavyeye giderken daha temkinli gidecek. Bir cümle belki de iki, üç defa yazılıp silinecek. Yani yazarın o anki düşüncesini bilemeyeceğiz. Özellikle konuya hakim bir yazarın bu korku ile kendi düşüncesini belirtememesi ve bizim onun düşünce ve bilgilerinden mahrum kalacak olmamız çok üzücü değil mi? <img class="alignnone wp-image-52693" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-2-13-300x150.jpg" alt="" width="910" height="455" /> Bir de şu açıdan bakacak olursak, yaratıcılık da artacaktır. Yani yeni yazı dilleri keşfedilecek. Mesela bir konu değerlendirilirken masal dili ile anlatılabilir. Bildiğim kadarı ile masal anlatmak henüz yasak değil. Ya da orada bir kısıtlama yok. Benim aklımda bir örnek var. Onu sizlerle paylaşmak isterim. Dilerseniz siz de bu tarzda yazılarınızı yazabilirsiniz. <strong>Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde. Hayatın bir köşesinde, kendi halinde bir halk yaşarmış. Bu halk çok mutluymuş. Güne gülerek başlar, gülerek bitirirmiş. Hanelerden huzur saçılırmış. Bir kişi bile yüksek sesle konuşmazmış. Günün birinde, kötü bir olay olmuş. Halk şaşkına dönmüş. Ama kimse tepki vermeyi bilmediği için sessiz kalmayı tercih etmişler. Çok geçmemiş, bir kötü olay daha olmuş. Bu olay da diğeri gibi tepki almadığı için unutulup gitmiş. Halk günlük hayatına neşe ile devam ediyormuş. Aradan bir hafta geçmiş, diğer iki kötü olaydan çok daha büyüğü olmuş. Bu sefer bir kişi çıkmış ve, "Değerli vatandaşlar, bu kötü olaylar sizin de canınızı sıkmıyor mu?" diye sormuş. Bu soru o an yanıtsız kalsa da, fısıldaşmalar başlamış.</strong> <strong> Günler geçtikçe kötü olaylar yaşanmaya devam ediyormuş. Böyle olunca da fısıldaşmalar uğultuya dönüşmüş. Tabi böyle olunca da bazıları kendi aralarında toplanıp bu uğultuları nasıl kısabileceklerini tartışmaya başlamışlar ve bazı yasaklar getirmeye karar vermişler. İlk yasak da, sokakta iki kişiden fazlası bir arada durmayacak olmuş. Bu yasaktan sonra bir kesim bu yasağa hemen uyarak toplantılarına son vermişler ve sokakta üçüncü kişiyi aralarına almamışlar. Ama bir kesimde tam aksine üç değil, beş kişi ile gezer olmuşlar.</strong> <img class="alignnone wp-image-52692" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/img-20210513-152028-300x168.jpg" alt="" width="798" height="447" /> <strong> Hemen bir toplantı daha yapılmış ve buradan çıkan ikinci yasak da, iki kişiden fazla yapılan yürüyüşlerde meydan dayağı atılacak olmuş. Bu kuraldan sonra meydan dayakları başlamış. Sokakta darp edilen, yaralanan insanlar acı içinde kalmışlar. Sessiz kalan kesim ise, iyice korkmuşlar ve tek gezer olmuşlar. Hatta bazı zamanlarda evlerinden hiç çıkmamışlar. Günler böyle geçip gitmiş. Hayatın köşesinde, kendi halinde yaşayan halkın huzuru kalmamış. Eski mutlu günler içinde çok önceden orayı terk etmiş. "Buna rağmen bir şey değişti mi?" derseniz, orası bilinmez. Ama bilinen bir şey varsa artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacağıymış. </strong> Arkadaşlar, bu kısıtlamalar ile birlikte yani yazı dilleri keşfederek yazmaya devam edebiliriz. İşin olumlu yanı da kendimizi geliştirmemizde, yaratıcılığın artmasında büyük bir etken olabilir. Neden olmasın? :)

Her gün, hatta her saat bir şiddet olayı ile karşılaşıyoruz. Fiziksel, ruhsal ya da kişisel. Diğer ikisini biliyoruz ne yazık ki. Ama kişisel şiddetin ne kadar farkındayız? Bir de soruyu şu şekilde yönetsek nasıl olur? Kişisel şiddet, diğer şiddet olaylarını etkiler mi? "Şiddet" deyince akla biri ya da birileri tarafından uygulanan kaba kuvvet geliyor. Bu korkunç bir şey. Kabul edilemez bir durum. Ankara'da bir müzisyenin başına gelen olayı hepimiz biliyoruz. Bir şarkıyı bilmiyor diye katlediliyor. Sonra haber de "O bir babaydı. O çok gençti." Evet öyleydi. Ama öncelikle o bir insandı. Bir canlıydı ve bir şarkıyı söyleyemediği için katledildi. Diğer iki cümle ile olayı tek tarafa çekip asıl olayı görmemize, farkında olmamıza engel konuyor. Bir nevi ruhsal bir baskı uygulanıyor. Gerçekten uzaklaştırmak, bir yanı göstermek, tek taraflı düşünmeye ve hissetmeye zorlamak ruhsal şiddete girmiyor mu? Sonuçta ortada, baskı ve engelleme var. Onur Şen'e uygulanan fiziksel bir şiddetti ve ne yazık ki bu şiddet sonucunda hayattan koparıldı. "O çok gençti" gibi kalıplaşmış cümlelerle gündem yapılıp asıl meseleyi örtmek bize uygulanan ruhsal bir şiddettir. Hayattayız ama bu tarz söylemlerle normalleştirip, gerçeklikten uzaklaştıkça körleşiyoruz. Yani hayatımızı olmasa bile farkına varma, detaylı bakma duyumuzu kaybediyoruz. <img class="alignnone wp-image-51752" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/s-e6f0b1229264257708578b43d53f996844acce0d-300x200.webp" alt="" width="701" height="467" /> Bu konunun uzmanları daha iyi bilir ama bence "kişisel şiddet" diye bir şey de var. Bir konu karşısında kendimizi yetersiz hissetme, tepkisizlik, içe kapanma, kendini diğer insanlardan ve çevreden soyutlama, güvensizlik, aşırı para, kariyer hırsı... Bunlar kişisel şiddeti tetikleyen durumlardan birkaçı. Tabi bir de kendini ifade edememe durumu. Hatta bunu listede en başa koyabiliriz. Kişi kendini ifade edemedikçe bütün dış etkenlerden soyutlamaya başlar. Derdini, sorununu içine atar. "Sen benim için ne yapabilirsin ki?" diye düşünmeye başlıyorsa güvensizlik devreye girmiş demektir. Herhangi bir olayda kendisini ilgilendirse dahi görmezden geliyorsa kırmızı alarm. Kişisel şiddet ya da daha yaygın bir tabir ile baskı yüksek seviyeye çıkmış demektir. Kariyerinde belli bir yere gelmişse, yine de, "Daha çok çalışma, daha çok başarı" deyip etrafta pimi çekilmiş bomba gibi geziyorsa bu da kişisel şiddettin büyük bir göstergesidir. Giderek yalnızlaşıyoruz arkadaşlar. Yalnızlaştıkça kendimize sarıyoruz. Bilerek ya da bilmeyerek kendimize baskı uygulamaya başlıyoruz. Ailemize ve arkadaşlarımıza karşı daha güçlü, kendi ayakları üzerinde duran birey görümü vermek için sürekli bir çaba içerisindeyiz. "Derdimi anlatırsam, karşılarında ağlarsam beni güçsüz bilirler." düşüncesi beynimizi ele geçirmeye başlıyor. Böylelikle çöküntüler meydana geliyor ve kişisel şiddet baş köşede beliriyor. Ağlamak, bağırmak, gereğinden fazla hassaslaşmak insani duygulardır. Ruh sağlığımız için gereklidir. Bırakalım biraz da başkaları düşünsün. Fiziksel şiddetin önüne geçemiyoruz. Ama kişisel şiddetin önüne geçebiliriz. Ama önce şunu kabul etmeliyiz. Hepimiz şiddet mağduruyuz.

Türk Dil Kurumunda, <strong>"Duygudaşlık"</strong> anlamına gelen empati, "Başkalarının duygularını anlama ve hissetme. Başkasıyla özdeşlik kurma." <strong>"</strong>Dilimize İngilizceden geçmiştir fakat aslen Eski Yunanca kökenlidir. Duygu manasına gelen, "pathos" kelimesinden türetilmiştir.<strong>" (Lugat365) </strong>Koyu tırnak içinde içine aldığım yer alıntıdır. Emeğe saygı olarak belirtmek istedim. İngilizce demişken, onlar da "Walk in one's shoes." yani "Başkasının ayakkabısı ile yürümek." demekmiş. Bu ne demek? Durduğun yerden karşı tarafı anlaman, onun duygularını hissetmen zor demek. Yaşamak, o an göz göze gelmek ya da yanında olmak değildir. "Yaşamadan bilemezsin." demek empatiye girmiyor. Halk söylemi ile, "Tamamen duygusaldır." Yaşmışcasına üzülmek, sevinmektir. Hatta onunla oturup ağlamaktır. Sorgulamaktan, yargılamaktan, ön yargıdan arınmış olmaktır. Empati, duygu alış verişidir. Karşınızdaki insan kötü bir olay yaşamışsa ya da tanık olmuşsa ve bunu sizinle paylaşıyorsa, kendi düşüncelerinizi, duygularınızı bir kenara bırakıp onun üzüntüsüne ortak olmaktır. Yani onun ayakkabısını giymektir. Empati, paylaşmaktır. Paylaşmak, birlikte olmayı, birlikte hareket etmeyi getirir. Şiddet gören birini ya da bir hayvanı gördüğümüzde onun acısını yüreğimizde hissedip yardım etme duygusunu harekete geçirmektir. "Onun yerinde ben olsam olsam ne yapardım?" "Ne düşünürdüm?" "Nasıl davranırdım?" ya da "Her an benim de başıma da gelebilir." diye düşünmeye başladığımız zaman empati kurmaya başlamışız demektir. Tabi bunun için de, kendi ayakkabılarımızı çıkartıp karşımızdakinin ayakkabısını giyip onunla yürümemiz lazım. Karşımızdakini ayakkabısı can sıkabilir. Tökezleyebiliriz. Ya da ilk deneme de çıkartıp atarak yok sayabiliriz. Ama o zaman da o kişiyi kaybederiz. Anlaşılmadığını düşünerek bizden uzaklaşır. Bu hiç istemeyeceğimiz derin yaralara sebep olabiliriz. Her ne kadar zorlansak da, onu anlamaya çalışmak, onun gözünden baktığımızı hissettirmek zorundayız. Yapamazsak kendi ayakkabılarımızdan dışarı çıkamayız. Bir kadın, bir hayvan şiddet gördüğünde, doğa katledildiğinde, denizleri, akarsuları katledilirken sessiz kalmayan ve yüreğinde derin bir sızı hisseden insan empati kurmayı biliyor demektir. Ama "O kadının o saatte ne işi var?" diyorsa, sokaktaki hayvanı tekmeliyorsa o insan da empati aramak sadece zaman kaybıdır. Bir de sosyal medyada empati var. Kimin ne paylaştığına karışamayız elbette ama insanlar açlıktan yakınırken, hayat pahalılığından ötürü bazı ürünlere ulaşamazken, "Kuş sütü eksik!" dediğimiz sofraları çekip paylaşanlar da empati duygusunu aramak yine zaman kaybıdır. Empati duygusu olsaydı, "Bu yemekleri bulan var, bulamayan var. İnsanlar ekmeği zor alırken nispet yapar gibi paylaşmak olmaz." der, paylaşmazlardı. Ama ne yazık ki, sosyal medyaya yaklaştıkça, empatiden uzaklaşıldı. Tabi bu duyarlılığa sahip olup paylaşmayan ya da bunu düşünerek ona göre paylaşanları ayırarak yazıyorum. "Takip etmezsen görmezsin." de denilebilinir. Sorun görüp görmemek değil. Sorun insanların bunu akıl etmiyor oluşu. Empatiden uzak oluşu. Empati, hassas olmaktır. Eminim ki böyle düşünenler vardır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/139579876_10215252240739494_5836532871764854836_n-800x533.jpg" alt="" width="695" height="463" /> Son olarak size bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Kitabın adı<strong> "Empati"</strong> ben dahil kırk iki yazarın yer aldığı derleme kitabı. Her yazar kendini bir başkasının yerine koyarak onun bir gününü yazdı. Mesela ben bir sokak kedisi oldum ve onu yazdım. Benim içim çok farklı bir deneyim oldu. Konusu geçmişken paylaşmamak olmazdı. Empati, ırk, dil, din, hatta insan, hayvan demeden o olabilmektir. Gözlerimizi kapatalım ve kendi kimliğimizden çıkarak empati diyarına doğru zihinsel bir yolculuğa çıkalım. Ne dersiniz?

Çocukluğumuzda çok sık duyduğumuz cümleler vardı. Biri "Ders çalış," diğeri ise, "Kitap oku." Açıkçası ilk cümleyi yerine getirebilen bir çocuk değildim. Ama ikinci cümle tam benlikti. "Kitap oku." Fırsat bulduğum her an okudum. Teneffüsler de, boş dersler de. Bunun için dalga konusu bile oldum. Evet, kitap okuduğum için dalga geçerlerdi. Kitap okurken gördüklerinde, "Şşt sessiz olun, yine kitap okuyor." "Burası kütüphaneye döndü" diye. Ardından anlamsız gülüşmeler oluyordu. Keşke bütün okullar kütüphaneye dönseydi. Kitaplığı olmayan tek bir sınıf bile kalmasaydı. O zaman, sorgulayan, araştıran, her söylenen söze kapılmayan bir ülke olurduk. Neyse biz konumuza dönelim. Kitaplar, birçok çocuğun arkadaşı, dostu, başka diyarlara açılan kapısıydı. Bir de çocuklar için kitap yazarak bizi hayal dünyasına davet eden yazarlar vardı. Böyle yazınca akla Gülten Dayıoğlu, Muzaffer İzgü ve Rıfat Ilgaz gelir. Ama biri daha vardır. Ekrem Güneş. Sizi Ekrem Güneş ile tanıştırmak istiyorum. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/302042942_10217637788096687_3763867620986145052_n.jpg" alt="" width="422" height="563" /> Elimde tuttuğum kitap Ekrem Güneş tarafından imzalanmış bir kitaptır. Üzerindeki yapıştırmaları aklımca süslemek için yapıştırmışım. Çocukluk işte. Tabi böyle yazıp, hatamdan sıyrılamam doğru. Çünkü kitapların süslenmeye ihtiyacı yoktur. Ekrem Güneş, köy köy, ilçe ilçe gezerek kitap imzalayan, çocukların sorularını yanıtlayan bir yazardı. Ben Polatlı Sevim Aras İlköğretim Okulu'nda okudum. Ekrem Güneş bizim okula geldiğinde ben beşinci sınıfa gidiyordum. Bir gün öğretmenimiz okula bir yazarın geldiğini söyledi. Hem soru yanıtlayacak, hem de kitap imzalayacaktı. Bunu duyduğumda çok heyecanlanmıştım. Ekrem bey bütün sınıfları tek tek alacaktı. Ama ben bekleyemedim. Çünkü aklımda tek bir cümle vardı. "Ya kitap kalmazsa." Hayalimde bütün kitapların tek seferde bittiği ve bizim sınıfa sıra geldiğinde kitapsız kaldığımız canlandı. "Hemen harekete geçmeliyim" deyip, teneffüs zili çalar çalmaz bir ok gibi fırladım yerimden. Alt kata indim ve konferans salonuna daldım. O sırada Ekrem bey, bir kız çocuğun sorusunu yanıtlıyordu. Tam olarak yaşını bilmiyorum ama yaşlıca bir adamdı. Ben, hiç umursamadan kitapların yanına gittim. Elimde bir kitap alacak para vardı. Daha önce haberimiz olmadığı için daha fazla para getirememiştim. Elime iki kitap aldım. Diğerinin adını hatırlamıyorum. Ama Bekle Bizi Gülyaprağı kitabını görünce onu seçtim. Bahçemizdeki gül ağaçlarına götürecektim bu kitabı ve öyle de yaptım. Aldım, yazarın yanına gittim. Yazarın kulakları ağır işitiyordu. Soyadımı yanlış yazınca, "Yanlış yazdınız" deyip bıraktım. İkinci kitap geldi, yanındaki yardımcısı kulağına eğilip adımı söyledi. Yine yanlış yazdı. Kabul etmedim. Onları kenara bıraktı ve "Kutudan getir" dedi. Yardımcısı kutudan çıkarıp getirdi. Ekrem bey, "Adını sen yaz ben imzalayacağım" dedi. Yazdım, yazara doğru çevirdim ve Ekrem bey de imzaladı ve bu kitap kendi harçlığım ile alıp imzalattığım ilk kitap oldu. O gün bu gündür saklarım ve sık sık kendisini anarım. Bu günde Ekrem beyi hem anmak, hem de tanıştırmak istedim. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/301915113_10217637788216690_2232554630544948140_n-1-1.jpg" alt="" width="405" height="540" /> Görüntü iyi değil, biliyorum. Ama ilkokuldayken yakın bir arkadaşıma vermiştim. Kitap döndüğünde bu haldeydi. Kitap bu hale gelince çok üzülmüştüm ve bu olaydan sonra kimseye kitap vermedim. Adımı ve soyadımı ben yazdım ve Ekrem bey imzaladı. Tam iki kitap heder oldu. Ama tek bir kötü söz etmedi. Bu anı beni derinden etkilediği için kitabın durumuna rağmen imzasını da paylaşmak istedim. Görsel için özür dilerim. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/301718340_10217637788416695_1583021099399932924_n.jpg" alt="" width="405" height="540" /> <h2><strong>Ekrem Güneş Kimdir?</strong></h2> Gelelim başlıktaki soruya. Ekrem Güneş kimdir? Hayatımın güzel bir anısını yazan değerli yazar Ekrem Güneş, aynı zamanda coğrafya öğretmenidir. Aslında asıl mesleği öğretmenlik desek daha doğru olur. 1943 yılında Nevşehir'in Gülşehir ilçesi, Yeşilyurt köyünde doğan Ekrem Güneş, ilkokula on bir yaşında köyünde başlamıştır. Ortaokul ve lise eğitiminden sonra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya bölümünü bitirdikten sonra sırasıyla Van Kazım Karabekir Ortaokulu, Tire Ş. Alb. İ. Karaosmanoğlu Lisesi, Tire Kız Meslek Lisesi, İzmir Karataş Lisesi'nde öğretmenlik yapmıştır. 1955 yılında emekli olmuştur. Ekrem Güneş, sanat ve edebiyat dergilerinde çeşitli öyküler yayınlamıştır. Yazarın ilk öykü kitabı, Dobrucalı İsa olmuştur. TRT radyolarında da çok sayıda öyküleri yer almıştır. TRT'nin 2001 yılında düzenlediği oyun yarışmasında, çocuklar için yazdığı "Okuma Tutkusu" ikincilik, 2003 yılında düzenlenen oyun yarışmasında "Sevginin Kuş Kanatları" adlı beş bölümlük çocuk oyunuyla birincilik elde etmiştir. Ekrem Güneş, 2 Temmuz 2017 tarihinde yaşamını yitirmiştir. <strong>Ekrem Güneş'in Eserleri: </strong> Erken Düşen Kar, Cankuş, Murat'ın Düşü, Rüzgar Kanatlılar, Annem Babam Okul Birincisi, Sevginin Kuş Kanatları, Gök Kuşağı Sitesi Çocukları, Kapadokya'nın Perileri, Arada Kalanlar, Aykırı Oyuncaklar, Cino, Gülen Oğlan, Homhom İle Zomzom, Babamın Oyuncakları, Gitme Dede, Dobrucalı İsa, Gökçe Kızın Kumruları, Kekik Dağlarda Öter, Bekle Bizi Gülyaprağı.

4
S
Selin Sabcıoğlu
·20 Ağu 11:38·Bilim

Bazen bilerek, bazen bilmeyerek kırdığımız kalplerin iyileşemezse Kırık Kalp Sendromuna yakalandığını biliyor muydunuz? Açıkçası ben de bilmiyordum. Tesadüfen karşılaştım kendisi ile. Sevdiğimiz birini kaybettiğimizde ya da kaybetme korkusu yaşadığımızda da bu sendrom belirebiliyormuş. Birini terk ettiğimizde ya da "Şunu yaparsan bırakır giderim," "Bu sözü bir daha duyarsam, beni göremezsin" dediğimizde kalpte hiç kapanmayacak bir yara açıyoruz. Bu yara kapanmadığında kabuk bağlamak yerine iyice derinleşiyor ve bir hastalığa kapı açılmış oluyor. Buna da Kırık Kalp Sendromu deniyormuş. Nefes darlığı ve göğüs ağrısı yakınmaları oluştuğunda akla ilk kalp krizi geliyor. Ancak altında Kırık Kalp Sendromu olabilir. Düşmana bile söylenmeyecek sözleri sevdiğimiz birine söylerken iki defa düşünmek gerekiyor. Yoksa bu sendrom ile baş başa bırakabiliriz. Sevgi ile atan kalbimiz bir gün sevgisizlikten durabilir. Ya da durma noktasına geldiğinde hiçbir doktor merhem olamayabilir yaramıza. İşte o duruma gelmeyen kalbe gerekli olan tek şeyin kan değil, aynı zamanda sevgi olduğunu da bilip çevremizdeki insanları tekrar gözden geçirerek, yola öyle devam etmeliyiz. Dünya sağlık örgütlerine göre, 2014 yılında dünya çapında 10 milyon kişi (tüm ölümlerin yüzde 37'si), ülkemizde ise, 2016 verilerine göre; 163 bin kişi (tüm ölümlerin yüzde 40'ı) kalp ve damar hastalıkları sonucunda hayatını kaybetmiş. Kalp hastalığından biri öldüğünde genellikle sigara, alkol gibi kötü alışkanlıklar akla gelir. (Sigara, alkol sağlığa zararlıdır) Bunlar da önemli bir faktör olsa da, duygusal çöküntüler de önemli bir rol oynuyor. Bir eş hayatını kaybedince, kadın ya da erkek üzerinden çok geçmeden hayatını kaybediyor. Bunun örneklerini görmüşüzdür ya da duymuşuzdur. "Kalbi bu acıya dayanmadı" deriz hatta ardından. Aslında bilmeden de teşhisi koyuyormuşuz meğer. Halk arasında "Acıya dayanmamak" tanımı, tıpta Kırık Kalp Sendromu" imiş meğer. Yaşayarak öğrenmiyoruz, öğrenerek yaşıyoruz. O da bunun kanıtlarından. Kalp krizini taklit ettiğini belirtmiştim. Bu konu ile Doç. Dr. Refik Erdim şunları söylüyor, "Kesin tanı ise kalp anjiyosuyla konulabiliyor. Kalp krizinde anjiyo sonucunda kalp damarlarında tıkanıklık saptanırken, kırık kalp sendromlu hastaların damarların damarları ise tamamen açık oluyor." Yorum katmadan bilgiler dahilinde ilerleyelim. Kardiyoloji uzmanı Doç. Dr Refik Erdim Kırık Kalp Sendromuna yol açan en önemli etkenlerin duygusal ve fiziksel stresler olduğunu söylüyor. Eş, sevgili veya işten ayrılma, herhangi bir konuda aşırı korkuya kapılma, fiziksel bir saldırı da yol açabiliyor. Fiziksel stres ise, ağrılı diş çekimi, cerrahi bir müdahale de bu sendromu tetikleyebiliyor. Yani bir yakınınız saydıklarımızın birisini yaşadıysa bir süre kendisi ile baş başa bırakmak en doğrusu. Kendisini rahat ve uygun hissettiğinde anlatmalı. O zamana kadar beklemede kalalım. Ayrıca bu sendromun kadınlarda daha çok görüldüğünü söylüyor Refik Erdim. Yani kadınlar regl gününde ise, menopoz döneminde ise, yani hormonların yükselişe geçtiği zamanları yaşıyorsa dikkatli olmakta fayda var. Beyler, burada işiniz çok zor. Allah kolaylık versin. Referans aldığım yazı çok detaylı. Ben kısa kısa değinmeye çalıştım. Bu konuyu merak eden dostlar için linki bırakıyorum. Oradan yazıya ulaşabilirsiniz. Son olarak sevgi ile atan kalpler çok yaşasın.

Her sezonun vazgeçilmez dizilerinden biri de okul dizileridir. Fakat son dönemlerde bu dizilerde ağırlıklı olarak şiddet görürüz. Fakir mahallede yaşayan çocuklar kardeşçe yaşarken, zengin ailelerin çocukları ise, tam tersidir. Şımarıktırlar ve lüks arabalardan inmezler. Okulda fakir çocukları darp ederler, soyup videoya çekerler ve gördükleri her yerde genelde yüksek sesle rencide edici laflarla küçük düşürürler. Okul yönetimi sessizdir. Çünkü okulun itibarı her şeyden önemlidir. Peki, hep böyle miydi okul dizileri? Şımarık, zengin çocuklarının terör estirdiği, herkesin gözü önünde tekmelediği bir yer miydi? Tabi ki hayır. Kardeşlerimiz bilmez ama biz çok iyi biliyoruz. Okul dizilerinin aslında kardeşliği, dostluğu anlattığı yılları çok özlüyoruz. Gelin hem özlem giderelim, hem de kardeşlerimize gerçek okul dizilerini tanıştıralım. <strong>Çılgın Bediş (1996-2001)</strong> <img class="alignnone wp-image-36964" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-13-1.jpg" alt="" width="775" height="646" /> Başrollerini müzisyen, oyuncu Yonca Evcimik'in ve Cenk Torun'un paylaştığı Çılgın Bediş dizisi, çocukluğumuzun ilk okul dizisi. Adını duyunca jeneriğini ezbere söylerdik. Kızların hayali ''Çılgın Bediş'' olmaktı. Tolga'ya olan aşkını anlatır dururduk. Hem arkadaşlığı, hem de aşkı ile gönlümüzün fenomeni olmuştur. Gönlümüzü kazanan oyuncu kadrosu, Çiçek Dilligil, Selahattin Taşdöğen, Sonay Aydın, Gülçin Hatıhan, Rıza Sönmez, Kaya Olgar. Yoktu o zaman işimiz, gücümüz. Çünkü sen vardın, Çılgın Bediş. <strong>Koçum Benim (2002-2004)</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/2930321_86942e2d6bfe1c979b0b5f79d2d95bee_640x640-1.jpg" alt="" width="735" height="624" /> Başrolünü değerli oyuncu Tarık Akan'ın oynadığı Koçum Benim, bize basketbolu ve birlikte daha kuvvetli olunacağını öğreten harika bir dizidir. Dizi özel bir lise de geçse de, öğrenciler aralarında tartışma yaşasa bile, kimse kimseyi damdan aşağı atmamıştır. Sonuçta barışılır ve o maç kazanılır. Daha da önemlisi, dostluk kazanır. Ayrıca dizi bize birbirinden yetenekli oyuncuları tanıştırmıştır. İşte yıldız oyuncu kadrosu, Zihni Göktay, Ebru Cünbeyoğlu, Ozan Güven, Yunus Günce, Nehir Erdoğan, Engin Altan Düzyatan, Yasemin Ergene, Selin Demiratar ve İsmail Hacıoğlu. Konu açılmışken, hem oyunculuğu, hem de eğitmenliği, daha değerlisi dik duruşu ile gönlümüzde önemli bir yere sahip olan Tarık Akan'ı saygı ve özlemle anıyorum. Seni unutmayacağız. <strong>Lise Defteri (2003-2004)</strong> <img class="alignnone wp-image-36965" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-14-1.jpg" alt="" width="767" height="446" /> Çekimleri, İstanbul Kabataş Erkek Lisesi'nde gerçekleşen dizide yaşanılan sıkıntılara ve saklanılan sırlara rağmen, hiç bitmeyen arkadaşlık başroldedir. Her ne kadar dram olsa da, yüzleri gülümsetmeyi de eksik etmemişlerdir. Ayrıca yürüme engeli olmasına rağmen eve kapatılmak yerine, okulda arkadaşları yanında olan öğreniciyi ''Emre Altuğ'' canlandırmıştır. Koçum Benim dizisinde olduğu gibi, Lise Defteri dizisi de sonraki yıllarda da sıklıkla adlarını duyacağımız oyuncuları bize tanıtmıştır. Genç yetenek defterine adını yazdıran oyuncu kadrosu, Ece Erken, Arda Kural, Sinem Kobal, Sarp Levendoğlu, Selin Demiratar, Dağhan Külegeç, Yağmur Atacan, Ferdi Kurtuldu, Şebnem Schaffer. Bu sağlam kadrodan böyle bir dizi çıkardı zaten ve beğeniyle izledik. <strong>Kampüsistan (2003-2004)</strong> <img class="alignnone wp-image-36967" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-15-1.jpg" alt="" width="826" height="523" /> Bu dizi üniversite yıllarında geçmiştir. Kısa da sürse, yazının başrolü olan arkadaşlığı ve aşkı bize yaşatmıştır. Oyuncu kadrosunu, Kaan Urgancıoğlu, Göksun Çam, Tuğçe Kazaz, Burak Altay, Engin Hepileri, Aylin Kontante gibi değerli isimler oluşturmaktadır. <strong>Hayat Bilgisi (2003-2006)</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/73986-jpg-image.jpg" alt="" width="755" height="463" />İdealist bir öğretmen olan Afet Güçverir hayatı boyunca köy köy, kasaba kasaba dolaşmıştır ve yeni görev yeri İstanbul Rıdvan Kanat Lisesi'dir. Lisede parayı çok seven bir de müdür vardır. Okula ilk geldiği günden itibaren hem yeni hayat mücadelesi, hem kardeşi Kerem'i okutma çabası, hem de müdüre karşı direnişini görmekteyiz. Arkadaşlığın yanı sıra eğitim sistemini eleştiren ve güçlü bir kadın hikayesini anlatan dizinin oyuncu kadrosu: Kerem Kupacı, Paşhan Yılmazel, İpek Erdem, Gökçe Bahadır, Yıldız Asyalı, Ulvi Alacakaptan ve Perran Kutman. Okul dizilerinin listesi çok uzun ama bu dizlerin hayatımızdaki yeri ayrı olduğu için bunları sizler de paylaşmak ve tekrar hatırlamak istedim. Okul dizileri bir zamanlar nasıldı, şimdi nasıl? Bunun karşılaştırmasını yapabilmek için geçmişte bir geziye çıktık. Umarım bir gün yine bu tatta, bu samimiyette, şiddetin değil, kardeşliğin olduğu dizleri tekrar ekranlarda görebiliriz. Sağlıcakla Kalın.

S
Selin Sabcıoğlu
·3 Ağu 16:27·Tarih

<strong>Mary Ann WEBSTER,</strong> Yirminci yüzyılların başlangıcı. Dört çocuk annesi Mary sahnede, diğer yarışmacıların arasındaydı. Kimi şişman, kimi bıyıklı, kimi de kısa boylu birçok kadın, büyük ödül olan parayı alabilmek için, "Dünyanın En Çirkin Kadını" yarışmasına katılmıştı. Mary tedirginlikle etrafına bakıyordu. Salonu tıka basa dolduran seyirciler kahkahalarla sahnedeki kadınlara gülüyorlardı. Mary utandı. Başını önüne eğdi. Tam kulise doğru adım atmıştı ki, evdeki çocukları gözünün önüne geldi. Bu yarışmadan alacağı para çok önemliydi. Kocası öldükten sonra bozulan düzenini başka türlü yoluna koyamazdı. Bağırmalara ve kahkahalara rağmen sahnede beklemeye devam etti. "Her şey çocuklarım için" dedi, kendi kendine. Yanındaki bıyıklı kadın, "Anlamadım bir şey mi dedin? diye sordu. Mary, "Hiç" dedi, "Hiçbir şey demedim." Mary gözlerini kapattı ve eski halini düşündü. Hastalanmadan önce ne de güzel bir kadındı. Ta ki yirmi dokuz yaşında Thomas Bevan'la evlendikten ve dört çocuğu olduktan sonra başlayan migren, kas ve eklem ağrılarına kadar. Doktor önce önce ne olduğunu anlayamamıştı. Sonra hastalığın, "Akromegali" olduğu anlaşıldı. Bu hastalık Mary'in yüz şeklini de değiştirmiş, kadın tanınmayacak hale gelmişti. Ne yazık ki, Mary hastalığı ile boğuşurken, kocası ansızın ölüvermiş ve Mary çocukları ile yalnız kalmıştı. Mary bunları düşünürken, birden alkışları duyup gözlerini açtı. Evet Mary, "Dünyanın En Çirkin Kadını" yarışmasının birincisi olmuştu. Mary ödülü aldığında gözlerinden bir çift yaş kalbine damladı. O artık çocukları için,<strong> "Dünyanın En Çirkin Kadınıydı."</strong> <img class="wp-image-34687 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/ezgif.com-gif-maker-6-1-300x185.jpg" alt="" width="895" height="552" /> Görünüşünden dolayı hiç işe alınmayan Mary, o günden sonra sirklerde çalışmaya başladı. İnsanların dalga geçtiği, gülüp eğlendiği Mary bir anneydi. Kimse onun bu anne yanını görmedi. Çünkü insanların eğlenmeye, birilerini küçümseyerek, hor görerek kendilerini yüceltmeye ihtiyaçları vardı. Fedakar anne Mary 59 yaşında öldü ve son nefesini verene kadar sirklerde, "Dünyanın En Çirkin Kadın" unvanıyla çalıştı, çabaladı. Tek derdi çocuklarının kimseye muhtaç kalmamasıydı. <strong>Aslında Mary, dünyanın en güzel annesiydi. </strong> Bu gerçek bir hayat hikayesidir. Hepimizin ders alması gerektiği, durup bir daha düşündüren, acılar içinde geçmiş bir mücadelenin sembolü. Güçlü kadın hikayeleri anlatılmak isteniyorsa, yaşamış bir örnek olarak karşımızda duruyor. Güzel anne Mary'i saygı ile anıyoruz.

S
Selin Sabcıoğlu
·11 Tem 13:26·Yaşam

Burası herkesin bildiği sanıldığı, aslında fazla kimsenin bilmediği bir sahil kasabası. Yeşillikler içinde ve baş köşesine kurulmuş akarsu. Usta ressamın fırçasının hayal dünyası gibi. Burada yaşıyor olmaktan son derece memnunum. Ben kim miyim? Güzel soru. Adım, Sema. Doğma büyüme buralıyım. Şu an babamın kafesinde oturuyorum. Daha dün gibi aklımda şu denizde ilk yüzmeye başladığım gün. Güzel güzel denemeler yaparken ne olduysa o anda oldu, bir anda çırpınmaya başlamıştım. Babam gülüyordu ve şöyle diyordu, "Derin nefes al ve yavaşla. O zaman ayağının kuma değdiğini hissedeceksin" dediğini yapmıştım. Meğer boyumu bile geçmiyormuş. Babam yanıma geldi ve kucağına alıp beni denizden çıkardı. Yere indirip omzuma havlu koydu. Ben babamın şefkatli bakışlarında sakinleştikten sonra gülüşmüştük. Ah çocukluk ah! Akşam olmuştu. Sokağa çıkmıştık. Etraf terkedilmiş vahşi batı kasabasına benziyor, diye düşünürken birden bütün sokaklar aydınlanmıştı. Cırcır böceği sesi ve insanların şen kahkahaları birbirine karışıyordu. Kafelerde insanlar kadınlı erkekli oturuyor çay, kahve eşliğinde sohbetin keyfi ile günün yorgunluğunu atıyorlardı. Dar sokaklarda gezerken "Başıma bir şey gelecek mi? "diye korkmadan özgürce yürümek beni çok büyülemişti. Ben o gün kendi kendime, "Burada yaşlanacağım" dedim. Gün sabah olmuştu. Kaldırımlara sandalye ve masalar kondu. Sabun kokulu bembeyaz örtüler serildi. Küçük vazolar içinde renkli çiçekler ile masaya hoş bir görünüm kazandırıldı. Ardından pırıl pırıl pırıl bardaklar ve servis tabakları eklenerek açılışa hazır hale getirildi. Bir yandan bunlara yardım ediyor, bir yandan da anneme laf atıyordum: -Keşke buraya birçok turist gelse, dükkanlar iş yapsa, gezi programları buradan bahsetse ne güzel olurdu, dedim. Annemin cevabı gecikmedi: -Şimdi bunlar olursa bu güzelliğin ortasına oteller, binalar dikecekler. Birçok ağacı kesecekler. dedi. O an bu düşünceden vazgeçtim. Derken günler geçti. Her gün aynı durumlar. Sabah kafe, akşam üzeri deniz, akşam sokaklar ya da kapı önünde çekirdek keyfi. Söylemeyi unuttum annem ve babamı. Annem ev hanımıyken kafenin mutfağına geçti. Adı, Leyla. Babam ise, kafeyi dedemden devir almış. Adı ise, Ahmet. Büyük bir aşkla evlenmişler. Bunu ayrı bir konu olarak yazmalı. :) Kasabayı anlatacak olursam, her yalnızın kendisinden başka kimsenin bilmediğini sandığı bir yer. Her türlü olumsuzlardan köşe bucak saklanmış. Turistler geldiğinde onların kulağına, "Sakın benden bahsetmeyin yoksa beton yığını olurum" diye fısıldıyordu. Gelenler buna saygı gösteriyor olmalı ki hala doğa severlerin koruması altında. Biraz huzur evini andırır. İnsanlar emekli olduklarında bu tür yerlere gelirler ve birazda incik-boncuk, elişi çarşısı gibidir, kocaman hem de. Ama her sessizliğin sonunda korkutucu bir gürültü vardır. Bugün olduğu gibi. Sessiz başlayan bir günü iş makinalarının kötü kahkahaları yerle bir etmişti. Burasına da birçok yeryüzü cennetine olan oluyordu. Kuş cıvıltılarının yuvalarına iş makinaları kepçe vuruyordu. Hemen gittik olay yerine ve o kötü manzarayla karşılaştık. Boş durmayacaktık. O gün fotoğrafla birlikte bildiğimiz bütün doğa severleri çağırdık. Bir gün sonra eylemler, basın açıklamaları ve birçok şey... Bazı gazeteciler bu konuyu gündeme taşıdı. Ama hiçbiri yeterli olmadı ve otel inşaatına başlandı. Para için nefesimizi kesiyorlardı. Cennetimiz ağlıyor, biz de onun omuzuna dayanıp ağlıyorduk. Büyük ihtimalle son kez dayanıyorduk bu omuza. Gözyaşlarımız, sevinçlerimiz, çocukluğumuz, gençliğimiz, geleceğimiz elimizden gidiyordu. Yeryüzünde böyle doğal güzellikler azaldıkça hayvanların da yaşam alanı kalmıyordu. Birçok hayvanın  nesli tükenme tehlikesindeydi. Yeni neslimiz bu zehirli dünyada birçok şeyden bir haber yaşayacaklardı. Tabi buna yaşamak denirse... Uzun lafın kısası, açılan davalar, sabahlanan geceler, açılan pankartlar, tutulan nöbetler sonuçsuz kaldı ve otel kuruldu. Otelin adı, <strong>"Green World Hotels"</strong> oldu. Ne dünya ama... Slogan ise, "Bu Dünya Bir Başka Güzel" Çok yaratıcıydı. Ama olan olmuştu. Sonra zaten ardı arkası kesilmedi. Ufak tefek butik pansiyonlar koşarak geldi. Artık kasaba, kasabalıktan çıkmış, kocaman bir tatil köyü olmuştu. Biz ise bir avuç yerli olarak kaldık. Ama asla terk etmedik. Ne olursa olsun burası Ata toprağıydı. Dostlarım, bu hikaye iyi bitmedi. Zaten ne bu sahil kasabası, ne de ben ve ailem gerçek değiliz. Olaylarda gerçek değil. Bu tür doğa harikaları korunuyor. Türkiye en yeşil ülke unvanını almalı. Çünkü hak ediyor. Atalarımız üzülmesinler ülke emin ellerde. Hayal ürünü, barış, özgürlük ve birçok güzel şeyin elinde. Bu hikaye gibi.