Çağdaşları Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt ve Akif İnan'la aynı ekolün içerisinde bulunmakla birlikte, onun şiirlerinde hüzün havası daha belirgin olan ve bir yalnız adam olan Alâeddin Özdenören'e değinmek isterim bugün. Yedi Güzel Adam'dan biri olan ve ikiz kardeşi hikayeci Rasim Özdenören'le aynı yıllarda edebiyata katkıda bulunmaya başlamış ve eserler vermiştir. Alâeddin Özdenören 30 Mayıs 1940 yılında Maraş'ta dünyaya gelmiştir. ilk ve orta öğrenimini Maraş, Tunceli, Malatya ve İstanbul'da tamamlamıştır. Alâeddin Özdenören'in şiirlerinde doğup büyüdüğü Maraş'ın yöresel kültür renklerinin yanı sıra babasının hep muhafaza ettiği İstanbullu duruşu ve dil zevkinin etkisi görülür. Özdenören'in klasik şiirin duyarlılıklarına açık olan bu şiirleri Fuzuli, Şeyh galip, Ahmed Haşim ve Sezai Karakoç çizgisinin devamı gibidir. Özdenören, lirizmi ustalıkla, bir iç ahenkle yansıttığı şiirleriyle; bu şiirlerinden özellikle oğlu Kerem'i bir trafik kazasında yitirmesinden sonraki örnekleriyle öne çıkmaktadır. <img class="alignnone wp-image-50003" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/1171713-300x168.jpg" alt="" width="911" height="510" /> Alâeddin bir Leyla'sını oğlu Kerem'de yaşamaya çalıştı, ama Allah Kerem'i katına, biz kulların hesabınca erken aldı. Böylece Alâeddin yırtıcı bir evlat acısı yaşadı. <strong>Acı ve yalnızlık, bu iki onmaz, yırtıcı ve yaralayıcı duygunun sığınak yeri insan kalbidir</strong>. Allah'ın mekan tutabildiği tek geniş, en geniş yer. Oğlunu kaybettikten sonra bir şiir yazmıştır, Özdenören onun için bir babanın oğluna yazabileceği en dokunaklı şiir olabilir. Her okuyuşumuzda gerçekten gözyaşlarına hakim olamıyor insan. Acıklı da olsa bu şiirini paylaşmak istiyorum sizlerle. "Senin çantanın oğlum Bir gözünde gülücükler vardı Ağlayan çocukların yanaklarına yapıştırırdın Bir gözünde defterin vardı Ki her yaprağında Yıldız gibi çırpınırdı minik kalbin Bir gözünde üzüntülerin vardı Saklardın Bir gözünde kuşlar yuva yapmıştı Kulpundansa keremcik Kedercikler sızardı Çantan ne ağır çantaydı." Gerçekten bu kadar acılı bir babanın bu denli değerli sözlerle bu denli yürek yakıcı bir şiir yazması biz okuyuculara da aynı acıyı hissettirmiştir. <img class="alignnone wp-image-50006" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-1-37-300x183.jpg" alt="" width="903" height="551" /> Özdenören'in hayatını yazmaya karar verirken böyle bir acıyla karşılaşacağımı bilmiyordum, insanlar ne acılı yollardan geçiyormuş bir kez daha şahit olduk hep birlikte. İnsanın kendisi ile baş başa kalmasının şiiridir diyebiliriz Özdenören'in şiirleri için zaten lirik şiirin en önemli varoluş alanı da burasıdır. İnsan kendi içine dönüp baktığında ne görürse biz de onu görürüz. Alâeddin Özdenören'i en iyi merhum Ramazan Dikmen'in şu mısraları anlatır. "Yine dalgın Yine baştan ayağa ızdırap Yine delikanlı Yine rind Yine delikanlı bir şair olarak Alâeddin ağabey" Özdenören'in şiirleri, her mısrası kendi içinde açık ve anlaşılır bir imgeyi dile getiriyor görünmesine rağmen şiirin bütününe bakıldığında kapalı bir kutu olarak çıkar karşımıza. Şiirlerinin hepsine sirayet etmiş hüzün yönü başat özelliklerden biridir. Yıkık ve kırık bir kalbin çığlığını, sızlanışını, acısını, isyanını, yakarışını neredeyse her bir şiir tekinde gözlemleyebiliyoruz. Neşe edasına hiç rastlanmıyor, şiirler tümüyle bir hüzün iniltisi gibi yükseliyor. "Unutma sen gene de Kalbimin barınağındasın Orada kırmızı güller arasında Beyaz bir gül vardır İşte sen o'sun Sen beni kollayan uçurumsun." Özdenören, saklı bir değer bugün tanıdığımız pek çok isme yol göstermiş, ilk adımlarına ışık olmuştur. "Unutulmuşluklar isimli eseriyle biz okuyuculara da kendi hayatından izler taşıyan detaylarla yol gösteriyor. Bize de geriye bu ders niteliğindeki tecrübeleri doğru okumak, doğru yorumlamak ve doğru bir şekilde hayatımıza uygulamak kalıyor. Özdenören, "<strong>Unutulmuşluklar</strong>" kitabının ilk sayfalarında yer alan bir paragraflık cümle ile hayata dair çok güzel ipucu veriyor bizlere. "Hayatının hangi döneminde ve hangi sebeple olursa olsun bir onulmaz akıntıya kapılıp gidenlere, güçlerinin tükenmekte olduğu bir dönemeçte tutunup kurtulabilecek bir orta kaya gerekli." Özdenören'in, şiir üzerine gençlere tavsiyesi genelde kendilerini saklamaları yönünde olur. "Şiirde kuşkusuz açık bir saydamlık olması gerekmiyor, ama kapalı şiir yazacağım diye insanın kendini zorlaması da yersiz." der. Özdenören, iyi şiirle kötü şiir arasındaki farkı da şöyle açıklar: "Sırıtmakla gülmek arasındaki fark gibi... Aralarında ne kadar bitimsiz mesafe var." Yaşadığı bu acıya rağmen biz okurlara çok değerli eserler bırakmıştır. Yaşadığı elem acı onun hayatına ve şiirlerine çok büyük etki etmiştir. Özdenören'in acısını yazarken kalemim titremedi desem yalan söylemiş olurum. Anlattıkça daha çok yaşadım, hissettim acısını ve iyi ki Yedi Güzel Adam'ı merak edip yazmışım dedim her cümlede. Şiirlerinde ölüm, ayrılık, hüzün gibi konular hakim olan şairin emekli olduktan sonra yerleştiği Balıkesir'de 26 Haziran 2003 yılında dünyadan ve aramızdan ayrılmıştır. <img class="alignnone wp-image-50007" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-2-31-300x168.jpg" alt="" width="948" height="531" /> "Gülüm gülüm Bu kentin koynuna girdiğim günden beri Cebimde ölümüm Avuç avuç dağıtırım insanlara Bir türlü tükenmez ölümüm Gülüm gülüm Benim ölümüm Çocukların kulaklarına küpedir Vitrin denizlerine zincirlenmiş çocukların" Son olarak da Özdenören'in "Yağmur" şiirine yer vermek isterim, çok severek okurum bu şiirini sizlerin de arşivine eklenmesine vesile olurum belki. "İçin için yağan bu yağmur Kalbime sızıyor Damlalar içinde hayat ve ölüm Sensin; işte sensin sırılsıklam karşımda gördüğüm Nerden çıkageldin, nerden Yıldızların olduğu yerden Durgun gözlerinin içinden Akan bukutklar gördüğüm Yağmur yağıyor ve ben Yer altı nehirlerinden Islana ıslana kalbinden Sessizce geçiyorum" Esen kalın...
Özlem Demirel
@ozlemdemirel
<em>Emperyalizm'e baş kaldıran şair olarak anılan ve Yedi Güzel Adam'dan biri olan Erdem Bayazıt'a değinmek istiyorum bugünkü yazımda.</em> Tam adı Adil Erdem Bayazıt olan şair, Kahramanmaraş'ta 18 Aralık 1839 yılında dünyaya gelmiştir. İlk ve orta öğrenimini babasının memuriyeti dolayısıyla bazı kesintiler dışında Maraş'ta tamamlamıştır. Maraş lisesinde yolu Yedi Güzel Adam'la kesişir ve onlarla birlikte edebiyata değerli eserler bırakmaya başlar. "Ürperir tabiat, üfleyince rüzgarı derin gök soluğu Ulu ses dokununca çarka Düşer ölümün gölgesi eşyaya Başlar eşyada hareket kurtulmak için kendinden Daha öteye geçmek için arınmak gibi elbiseden Yakalar ölümsüzlüğün sonsuz ipini Sonra ses olur Zamanın idrak incisi ses döner, döner, döner de yönelir sebebe Sebep ey! " Erdem Bayazıt'ın şiirleri başlangıçta daha çok savaş ve baş kaldırı karakteri taşıyordu, zamanla Allah'ı anmak ve doğanın manevi zikriyle, insanın kaybolan iklimini betimlemek üzerine inşa edilmiştir. Bu dönemdeki Bayazıt şiirleri Tabiat Risalesi'nde olduğu gibi adeta bir çeşit duaya dönüşür. <img class="alignnone wp-image-49902" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/resim_2022-09-25_163603310-Cropped-300x169.jpg" alt="" width="680" height="383" /> "Birden her yerde her şeyde içimizde kımıldayan Yürek vuruşlarıyla beliren zikir Yeri, göğü ve damarı dolduran Ondan başka her şey yok olan yalan olan Rahman Ve rahim olan" Erdem Bayazıt'a Türkiye Yazılar Birliği tarafından 1982 yılında İpek Yolundan Afganistan'a adlı eserine basın ödülü, 1987 yılında Risaleler adlı kitabına şiir ödülü ve 2003'te Strasburg'da yapılan Türkçe'nin V. Uluslararası Şiir Şöleni'nde Yahya Kemal büyük ödülünü almıştır. Bayazıt, şiir anlayışını öncelikle "Büyük Doğu" ve Sezai Karakoç'la biçimlendirmiş daha sonra müslümanların Emperyalizm'e baş kaldırışını yansıtan şiirler kaleme almıştır ve bu şiirleri okurlar tarafından büyük ilgi görmüştür. "Şiire, okuduğumu anlar duruma geldiğim çağlarda başladım." diyen Bayazıt, söylediği gibi şiir yazmaya orta sonda başlamıştır. "Yaslan göğsüme sevdiğim Benim gönlüm gök gibidir açık deniz gibidir Pas tutmaz benim içim yeryüzü gibidir toprak gibidir Sen ki bulut gibisin Ay gibisin güneş gibisin bazen" Bayazıt şiirlerinde doğayı kullanırdı. Zarif bir söyleme sahip olan bu şiirlerde güneş, dağ , deniz gibi imgelere yer verirdi, onun şiirleri kitleler önünde seslendirilmeye uygundu. "Dervişim dünyaları taşırım cebimde hayat bir elimde; ölüm diğerinde." " Dağıttıkça çoğalır bizim zenginliğimiz Aşkın bir adı da berekettir." "Hep yarınları bekledi bu insanlar, geldiğini hiçbir zaman fark edemediler." Erdem Bayazıt çok az yazan bir sanatçıdır, o şiirin zamanı geldiğinde kendiliğinden ortaya çıkacağına inananlardandır. Biçimsel açıdan da serbest yazan bir şairdir, mistik şairlerden biridir, İkinci Yeni'nin anlatım olanaklarını İslami öğelerle birleştirerek geliştirmiştir. Daha çok endüstri toplumunun parçaladığı insanı, dinsel duyarlılığa davet eden şiirler yazmıştır. Erdem Bayazıt 1971'de Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olduktan sonra Maraş Lisesi'ne Edebiyat öğretmeni olarak tayin edilmiştir. Modern Türk şiirinin usta şairlerinden olan Erdem Bayazıt, akciğer kanseri sebebiyle 69 yaşındayken 5 temmuz 2008'de İstanbul'da hayata gözlerini yummuştur. "Bu şehirden gidiyorum Gözleri kör olmuş kırlangıçlar gibi Gururu yıkılmış soyatlar gibi Bu şehirden gidiyorum İnsanlar taş gibi bana yabancı Ağaçlar bensiz hüküm giyecek bulvarda Bir tanbur bir yalnızlığı anlatıyorsa O ışıksız pencereden Ben onu duymuyor gibiyim Bir ağaç ölüyorsa kapınızın önünde Ben onu bile duymuyor gibiyim Bu şehirden gidiyorum Gömerek geceyi içime Sabahın hüznünü beklenmeden Gidiyorum bu şehirden" "Okuyucuma, şiir diye bir ömür tüketerek yazdıklarım iki saatte okunuyor, bundan daha ucuz ne olabilir." diyerek az şiir yazdığını kaydeden Erdem Bayazıt'ın her şiiri aslında ciltlerce yorumlanacak değerdedir. "Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm" Bayazıt'ın tüm şiirleri ve eserleri anlam yüklü biz okurlar için ve herkes kapısını çalmalı bu değerli üstadın zannımca. Esen kalın
Şair, sendikacı ve "Yedi Güzel adam"dan biri olan Mehmet Akif İnan'a yer vermek istiyorum bugünkü yazımda. Kendisiyle yollarımız hiç kesişmedi ta ki bu zamana kadar, şimdi daha yakından tanıyıp hayatıma yeni bir değer katmak için yola çıktım. Kadim bir coğrafyanın, kadim dinamikleriyle şahsiyetini ve şiirini biçimlendiren nadir insanlardandır <em>Akif İnan.</em> İslami tefekkür davasını kendisine şiar edinmiş bir isim olan İnan, toplumu ve eğitimi ilgilendiren meselelerden geri durmamış ve 1993 yılında Eğitim-Bir'in kurucu başkanı olarak vefatına kadar emek vermiştir. Hayatı hak, hukuk mücadelesi ile geçmiştir İnan'ın. Mehmet Akif İnan Türk şair, yazar, araştırmacı ve öğretmendir. 12 temmuz 1940'da Peygamberler şehri Urfa'da dünyaya gelmiş, ilköğrenimini Urfa'da tamamlamış, lise son sınıfta kendine zulüm eden bir öğretmeni dövdüğü için Maraş'a sürgüne gönderilmiştir. (Alaeddin Özdenören'in ifadesiyle) Bu nakil aslında onun tüm hayatını belirleyecek yolun ilk adımı da olmuş oluyordu. Gittiği Maraş lisesinde hayatını devam ettirecek dava arkadaşlarını buldu. Her zaman aktif kişiliğiyle dikkat çeken Akif İnan, 1969'da Maraş'ta üstat Necip Fazıl'la tanıştı ve Fazıl'dan hayatı boyunca gözle görülür bir şekilde etkilendi. Üstat Necip Fazıl Akif İnan'ı; "Akif Urfalı değil, Urfa Akif'lidir." diyecek kadar çok seviyordu. <img class="alignnone wp-image-49827" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/k_26121919_akifnan120-300x223.jpg" alt="" width="704" height="523" /> İnan'a göre Türk insanının temel sorunu İslam uygarlığıyla arasındaki bağın kopmasından ileri gelmektedir. Bu nedenle edebiyat, medeniyet ilişkisine odaklanmış ve eserler vermiştir. Akif İnan; <em><strong>"Şiir hikmet erbablarının refikidir. Şiir ilim mensuplarının arkadaşı olmuştur. Hayânın çocuğudur, şiirle tanışmamış olanlar fukaralığın trajik tutsaklarıdır."</strong> </em>der. Tabi herkes şiir yazamaz ama okumak bize insan olduğumuzu hatırlatır bence. Mehmet Akif İnan denilince akla Mescid-i Aksa şiiri gelir. <em>"Mescid-i Aksa'yı gördüm düşümde</em> <em>Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu</em> <em>Varıp eşiğine alnımı koydum</em> <em>Sanki bir yer altı nehri çağlıyordu</em> <em>Gözlerim yollarda bekler dururum</em> <em>Nerede kardeşlerim diyordu bir ses</em> <em>İlk kıblesi benim Ulu Nebi'nin</em> <em>Unuttu mu bunu acaba herkes"</em> Akif İnan, Yedi Güzel Adam'dan en dışa dönük olanıdır. Onların içerisinde aksiyona ilişkin teorisini, düşüncelerini, hareket planında en fazla pratiğe dökmüş olandır. Aslında her şair, her yazar dava adamıdır. Zulme karşı susmazlar, susturamazlar kalemlerini. <em>"Dedi ki sen şairsin elindeki taş ne</em> <em>Dedim ki şair aşka boyun eğer zulme değil"</em> Akif İnan, mütefekkir ve şair olduğu kadar mücadeleciydi, düşünceleri ve eserleri her dönemde anlaşılmaya çalışıldı. Akif İnan'ın davası bütün mağdur ve mazlumların umut ışığı oldu. Çağı kurtarmanın mücadelesini yaşam tarzı olarak benimsemişti İnan. <em>"Ölüm bir tohumsa kefen zarında</em> <em>Gün olur fışkırır bir orman olur" </em> Dizeleriyle umutsuzluğa kapılanlara umut aşıladı. İnan bir tohumda ormanı düşledi. <em>"Bütün giysileri yırtsak yeridir, yeter bize vefa elbiseleri."</em> diyerek vefayı öğütledi. Mehmet Akif İnan'ın tüm hayatı hep mücadeleyle geçmiştir, kalemi susana kadar da durmadan yazmıştır. İnan 6 ocak 2000'de bir Ramazan gecesi dünyaya gözlerini yummuştur. Bu değerli üstadın bir şiirine yer vererek yazımı sonlandırmak isterim. <em>"Gözlerin kalbime değmeden önce</em> <em>İstanbul o kuşlar acep nerdeydi</em> <em>İçimdeki sürekli yağmur bulutu</em> <em>Ormanlar, nehirler, göller nerdeydi</em> <em>Bir ışık yalımı parmaklarındır</em> <em>Anamın, kızımın eli nerdeydi</em> <em>Ülkemin çığlığı her saat zili</em> <em>Nerde Ortadoğu savaş nerdeydi</em> <em>Gözlerin kalbime değmeden önce</em> <em>Acılar, kuşlar, düşler nerdeydi"</em>
Sizlere ''Yedi Güzel Adam'' dan bahsetmek istiyorum. Mehmet Akif İnan'ın 1976'da yayımlanan <strong>Mavera</strong> aylık edebiyat dergisinin kurucuları ve yazarları İnan'ın Maraş lisesindeyken tanıştığı ve birlikte edebiyat yaptıkları arkadaş ve dostlarıdır. Edebiyatın yedi güzel adamı 1950' lerin ilk yıllarında da başlamış ve unutulmaz bir dostluğun hikayesidir. Onların hikayesi Maraş lisesinde nam-ı diğer "<strong>kara lise</strong>"de başlamıştır. 1969'da edebiyat dergisini çıkardılar,1972'de edebiyat yayınlarını kurdular ve ardından 1976'da Mavera dergisini yayımladılar. Peki kimdir bu yedi güzel adam; Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Mehmet Akif İnan, Alaeddin Özdenören ve Ali Kutlay'dır. Bugün sizlere ''Yedi Güzel Adam''ın <strong>Aristo'</strong>sundan yani Cahit Zarifoğlu'ndan bahsetmek istiyorum ki <strong>yedi güzel adam</strong> şiirinin de şairidir. Yani oluşumun isim babası da denebilir. Zarifoğlu'nun en belirgin özelliği sessiz ve içine kapanık biri olmasıdır. Arkadaşları onun hasta olduğunu ya da aşk acısı çekiyor olabileceğini düşünürlerdi. Ama Zarifoğlu sadece insanlardan kaçıyordu ve kendinden... <img class="alignnone wp-image-49524" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-3-26-300x168.jpg" alt="" width="957" height="536" /> Arkadaşlarına göre bu sakinliği, bilgeliktendi ve bundan dolayı kendisine "Aristo" lakabını uygun görmüşlerdir. Tek lakabı Aristo değildir tabi ki Necip Fazıl'ında kendisine taktiği bir lakap vardır. Yedi güzel adam bir gün Necip Fazıl'ın evinde toplanıp sohbet meclisi kurarlar. Zarifoğlu, üstat konuşurken yerinden kalkıp plaklara göz gezdirir ve Necip Fazıl ona:" Yahu burada muhteşem bir konser varken sen notalarla meşgulsün, artist "der ve Zarifoğlu'nun bir diğer lakabı <strong>''artist''</strong> olarak kalır. Cahit Zarifoğlu 1940 tarihinde Ankara'da dünyaya gelmiştir. Aslen Maraşlı olan şair; şiir dışında tiyatro oyunu, anlatı, öykü, roman ve deneme türünde de kitaplar yazdı. Asıl mesleği öğretmenlik olan Zarifoğlu çevirmenlik ve denetçilik de yapmıştır. Babası Niyazi ve annesi Şerife hanım Maraşlı evliyazâdelerdendir. Annesiyle geçimsiz bir hayat süren babası başka bir kadınla evlenmiş ve böylelikle Zarifoğlu babadan yoksun olarak bir hayat sürmüştür ve bu durum tüm hayatı boyunca iç çektiği bir kedere dönüşmüştür. Bu yüzdendir ki Zarifoğlu tüm ömrü boyunca çocuk kalmış, bir çocuk gibi kırılgan bir kalbe sahip olmuştur. "Sesin eksik, ev ıssız bir sokak bu günlerde Titriyor hikayesi lambalarda, kaçağı bol sevgimizin Nerde hangi ağacın gölgesinde oh diyor ki yüreğim Bir erkek için baba olmakla ölçülmüyor mu hayatın yükü Sırtından atıp gittiğin ergen yüzlü zarif oğlunun canında Menfi bir özleme dönüyor artık yokluğun" Babasıyla imtihan olup, babasına şiirler yazan, baba bir şairdir Zarifoğlu. "Gönlümde hep bir yara izi olarak kalacak babam." derken içten içe onu aklından hiç çıkaramayacağını da bilmektedir aslında Zarifoğlu. <img class="alignnone wp-image-49527" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-1-36-300x173.jpg" alt="" width="921" height="531" /> Zarifoğlu'nun en büyük tutkusu pilot olmaktı, hep bulutlarla dans etmek isterdi, kuşlarla birlikte uçmak, gökkuşağına doğru hareket etmek ve sonsuz mavilikte süzülmek isterdi. Bu hayalini gerçekleştirmek için lise ikinci sınıfta ötesini hiç düşünmeden bavulunu eline alarak Eskişehir'e doğru yol almıştır. Eğitim alıp uçak kullanabilir düzeye gelen Zarifoğlu son bir sağlık kontrolüne girer, gözünde ve kulağında rahatsızlık olduğu ve bu yüzden de uçak kullanma ehliyeti alamayacağı anlaşılır. Zarifoğlu'nun kanatları kırılmıştır ve akıllarda <strong>"Aklı kuşlara takılıp giden adam"</strong> olarak yer etmiştir. Zarifoğlu şiirlerini kızlara değil, buzlara yazdığını söylermiş hep bu da <strong>"Buz Dağının Şairi"</strong> olarak anılmasına sebep olmuştur. Ama tabii ki onun da yüreğine dokunan bir kız olmuştur. Adı Zehra Ayhan, aynı lisede okumaktadırlar, Zehra ona aşıktır ama Zarifoğlu'nun karakteristik içine kapanık özelliğinden dolayı Zehra ne yaparsa yapsın Zarifoğlu'nun içine ulaşamamış ve hep uzaktan sevmiştir. Tabii Zarifoğlu da bunun farkında ama hiç karşılık vermemiştir Zehra'nın sevgisine. Sonralarda Necip Fazıl'ın da tavsiyesiyle Kasım Arvas'ın kızı Berat hanım ile birleştirmiştir hayatını. "Anılar defterinde gül yaprağı gibi Unutuldum, kurudum Başıma düşmüş sevda ağı Bir başıma tenhalarda kaybolurum Sen kim bilir, rüzgarlı eteklerinde Kim bilir hangi iklimdesin Ben, sensiz bu sessizlikle Deli gibiyim Ayrılıkla başım belada Gözlerini çevir gözlerime Yoksa sensiz bu sessizlikle Deliler gibiyim Sensiz bu sessizlikle... Tam adı Abdurrahman Cahit Zarifoğlu olan şair, tüm benliğini isminin baş harfleriyle <strong>"ACZ"</strong> ile sınırlamıştır. <strong>Sultan</strong> şiirinde bu durumu ifade eden şair naiflikte ve tevazuda bir kez daha sınırları aşıyordu. <img class="alignnone wp-image-49528" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-4-24-300x192.jpg" alt="" width="870" height="557" /> "Seçkin bir kimse değilim İsmimin baş harfleri acz tutuyor Bağışlamanı dilerim Sana zorsa bırak yanayım Kolaysa esirgeme" Zarifoğlu'nu anlatmaya sayfalar yetmez. O öyle bir şairdir ki şiir tekniği bakımından hiç kimseye bağlı kalmamış kendi sesini bulmuş ve kendi kuşağı içinde şiirde yapı sorununu en iyi kavramış şairdir. <strong>"Hissedebilen bir kalp için yaşamakta ne çok acı var"</strong> diyen şair bütün yaşamı boyunca hep mücadele ve acıyla yoğrularak bir hayat sürmüştür. Tüm yaşadıklarına rağmen naifliğinden ve zarafetinden hiç bir şey kaybetmemeyi çok güzel başarmıştır Zarifoğlu. Hatta eşinin yorgunluğunun ve mutsuzluğunun farkındadır, af diler bir şiirinde Berat hanımdan. "Ey Berat hanım dersen ki Bu ne zalim adam Halimi bilmez, halden anlamaz Küçük bir şeyi mesele yapar Ne büyük yalan Doğrusu var hakkın N'etsem n'apsam Kollarını bilezik Boynunu kordon Ayağını halhal donatsam Yine hakkın kalır" Berat hanıma olan vefa borcunun da farkındadır Zarifoğlu ama elinden gelen budur şairin. Kendi içe kapanıklığını aşamamıştır. <img class="alignnone wp-image-49529" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-5-20-300x197.jpg" alt="" width="1116" height="733" /> Türk şiirinin zarif abisi ne yazık ki genç yaşında elem bir rahatsızlığa yakalanır. Pankreas kanseri teşhisi konur, günden güne erir Zarifoğlu ve bir süre sonra yataklar meskeni olur veya cehennemi. Bir gün Erdem Bayazıt'ın elini tutar ve ona der ki: "Kırlarda çiçekler artık bensiz açacak" Hastalığı gittikçe ilerler ve tabiat 7 Haziran 1987 günü kedere boğulur. Kederli bir roman tadında yaşamıştır hayatı Zarifoğlu. "Ölüm bir kuş kaldırıyor mezarlıkta Ak kanatları, hayat yok oluyor Çıkıp geliyorsun Kor gibisin, bir kar gibisin Soruyorsun, Zarifoğlu bana dargın mısın Yoksa uyardılar mı seni sevdamızdan 'Yaşamak' bir perde gibi kalkıyor aramızdan" Zarifoğlu'nun hayatımıza kattığı o kadar çok değerli eser var ki... Bir sözünü paylaşmak isterim, sözden çok öğüt niteliğinde. "Evinizde, giyiminizde, mektubunuzda, işinizde, sözünüzde, namazınızda, duanızda, secdenizde, orucunuzda, insanlara ve hayvanlara muamelenizde hep güzel olun." Son bir şey daha eklemek istiyorum Zarifoğlu'ndan. "Herkes kendi işine baksın değil, herkes kendi içine baksın daha güzel."
Türküler hakikati olduğu gibi görüp söylemekten asla çekinmeyen ermiş ve cesur kimselerin söylemleridir. Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki dağda, bayırda, evde, sokakta her an bir tınıyla karşılaşabiliyoruz. Çünkü Anadolu insanı sevincini, derdini, aşkını, hayalini, hayatını insan olarak aklınıza gelebilecek bütün duygularını türkülerle dile getirmeye çalışmıştır yüzyıllardır. Duyduğum her Anadolu türküsünde burnuma taze ekmek kokusu, çağıldayan su sesi ve sabah güneşle birlikte uyanan anaların tatlı telaşı gelir gözümün önüne. Kulaklarıma dolan her türkü tınısı beni başka diyarlara götürür. Türküler yüreğimizin dili, başımızın sevda yelidir, anadır, bacıdır, kardeştir, gurbete gidip dönmeyen oğul, hasret çeken yavukludur, Anadoludur türküler buram buram yaşanmışlık kokar, hasret kokar, aşk kokar. Bir baharın en güzel açmış çiçeğidir türkü, en güzel öten kuş sesi, derin dingin akan ırmak bahçeye dikilen fidandır. Çiçekler kokmaz türkülerin geçmediği yollarda. Yaşınız kaç olursa olsun bir türkü duyduğunuzda içiniz dağlanır, çünkü her türkünün bir hikayesi vardır, yoktan var edilmemişlerdir, hepsinde bir yaşanmışlık, bir acı, bir hüzün vardır. <img class="alignnone wp-image-49104" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-2-24-300x168.jpg" alt="" width="832" height="466" /> "Ah bu türküler, köy türküleri Ne düzeni belli, ne yazanı Altlarında imza yok ama içlerinde yürek var Cennet misali sevişen Cehennemler gibi dövüşen Bir çocuk gibi gülüp Mağaralar gibi inleyen Nasıl unutur nasıl Ömründe bir kez olsun Halk türküsü dinleyen... Türküler bazen toprağa düşen su damlası gibi düşüp yüreklerimize ayrılık ateşini söndürmüş, bazen de yağmur olup bizi vuslata erdirmiştir. Neşet Ertaş'ın şu sözü yankılanır kulaklarımda her türkü sözü anıldığında: " Nerede bir türkü söyleyen görürsen korkma yanına otur, çünkü kötü insanların türküleri yoktur." der büyük üstad. <img class="alignnone wp-image-49109" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-3-22-300x168.jpg" alt="" width="791" height="443" /> Bedri Rahmi Eyüboğlu'nu da anmadan geçmek istemem der ki : " Ne zaman bir köy türküsü dinlesem, şairliğimden utanırım." Ve eklemek isterim ki türkü duygularımızın en açık bir şekilde anlatılma sanatıdır. Türkü dünyamız o kadar derin bir deniz ki içine dalan bir daha geri çıkamaz. Çıkmak isteyen kim ki dediğinizi duyar gibiyim. Evet türkü bir okyanus bence içine girmek için cesaret edilen tek okyanus belki de. Bizim canımız, coğrafyamız, yarimiz, gurbet ellerde tek teselli kaynağımız olmuş türküler. Memleketin başı dumanlı dağlarından yem yeşil ovalarından, bağlarından, pınarlarından turnalarla haber beklemiş, seher yelleriyle selam yollamışızdır sevdiklerimize türkü türkü. Değinmek istediğim o kadar çok türkü ve halk ozanı var ki, aramızda olan olmayan bütün halk ozanlarımıza saygıyla kucak dolusu selam ederim. Neşet Ertaş'ın güzel bir türküsüyle sonlandırmak isterim yazımı yeri çok ayrıdır hayatımda. Tüm Neşet Ertaş sevenlere gelsin bozkırın tezenesinden sen benimsin ben seninim... Beni eller gibi görme Sen benimsin ben seninim Gel seni benden ayırma Gel seni benden ayırma Sen benimsin ben seninim Sen benimsin ben seninim.. Bu türkünün klibi yoktur, çünkü herkesin klibi gözlerini kapatınca başlar...
Cemal Süreya, 1931 yılında Erzincan'da dünyaya gelmiştir. Aslında gerçek ismi Cemalettin Seber'dir. Fakat Cemal Süreya olarak tanınmış Kürt asıllı Türk şair, yazar, ve çevirmendir. Türk şiirinde modernist bir hareket olan ikinci yeni şiirinin şairlerinden biridir. İlk şiir denemelerini ortaokulda eskizlerle, lisede aruzla yapsa da asıl şiir çalışmalarına üniversite yıllarında başlamıştır. Herkesin hayatına dokunmuş herkesin yüreğine bir parça merhem olmuştur yazdıklarıyla. "Bir takvim ve bir şişe rakı yeter bana. Takvim senin geleceğin günleri saymaya, rakı gelmediğin günleri kurtarmaya." "Seni soruyorlar öldü mü diyeyim yoksa dönecek mi? İkisi de imkansız değil mi? Çünkü biliyorum; asla geri dönmezsin ve biliyorsun; sen benim için ölmezsin." dizeleriyle aşk acısı çekenlerin, "Her gece onu düşünmekten saatim ilerlemez oldu. Kim sorsa saat kaç diye, cevabım hep aynı O'na doğru." ve "Yüreğine bir bilet kes, cam kenarı değil can kenarı olsun." dizeleriyle de sevgilisine güzel söz söylemek isteyenlerin kapısını çaldığı bir şair olmuştur Cemal Süreya. <img class="alignnone wp-image-48922" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-41-300x201.jpg" alt="" width="842" height="564" /> Herkes gibi hayatla boğuşurken denk geldim şairin şu dizelerine: "Uğraşmayı bırak artık dünle ve dündekilerle. Bir de hep yanında olanlarla yarına bakmayı dene." ve şu sözü de çok manidar aslında: "Bazen diyorum ki ne olacak söyle gitsin, sonra diyorum söyleyince ne olacak sus bitsin." Ondan sonra da hayatıma dokunuşu hiç bitmedi, hep sürdü hala da en güzel yerinde saklı durur hayatımın. Ne zaman mutlu olsam, hüzünlü olsam hayattan bir an çalacak olsam giderim kapısına rahatsız ederim üstadı. Annesini küçük yaşta kaybeden Cemal Süreya edebiyata yönelişiyle ilgili sorulan soruya bir röportajında şöyle cevap verir: "Belki beni edebiyata götüren bir sürü neden vardır, ama bir keskin neden ararsam bunu annemde bulduğumu söyleyebilirim." der. Ondan sonra devam eder: "Benim edebiyatla ilgili olarak ikinci bir doğum tarihim var, 1943 Dostoyevski'yi okudum ve ondan sonra hiç huzur kalmadı ben de." der. Hepimizin hayatında dönüm noktaları olur ya kimi en kötü zamanında başlar tekrar hayata kimi de en mutlu anında sarılır yeniden doğar hayata. Cemal Süreya da öyle işte annesini kaybetmesiyle başlayan süreç Dostoyevski'yi okumasıyla edebiyata adım atar ve şimdilerde en değerli şair, yazar olarak anılır. Cemal Süreya'nın şiirlerinde en fazla işlediği temalardan biri aşktır. Şair; aşkı kendi algı dünyasında erotizm, duygusal, melankolik, medcezirler, kural ve sınır tanımama şeklinde anlamlandırır. Cemal Süreya, aşkın tılsımlı evreninde türlü boyutlarla gezinen bir seyyah gibidir. Cemal Süreya, edebi yaşamı süresince bir sürü eser bırakmıştır biz okurlara, ama ben burada bir şiirine yer vereceğim sizler için. <img class="alignnone wp-image-48921" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-1-27-300x170.jpg" alt="" width="881" height="499" /> <strong>SANA GİDEN YOLLAR KAPALI...</strong> Biliyorum sana giden yollar kapalı Üstelik sen de hiç sevmedin beni Ne kadar yakından ve arada uçurum İnsanlar, evler aramızda duvarlar gibi Uyandım, uyandım hep seni düşündüm Yalnız seni, yalnız senin gözlerini Sen bayan nihayet, sen ölümüm kalımım Ben artık adam olmam bu derde düşeli Şimdilerde bir köpek gibi koşuyorum ordan oraya Yoksa gururlu kişiyim inan ki Anımsamıyorum yarı dolu bir bardaktan su içtiğimi Ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği Kaç kez sana uzaktan baktım 5.45 vapurunda Hangi şarkıyı duysam, bizim için söylenmiş sanki Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor Nasıl unutmuşum senin başkasını sevdiğini Çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu Bağışla bir daha tekrarlanmaz hiç biri Rastlaşmamak için elimden geleni yaparım Bu böyle pek de kolay değil gerçi... Alışırım seni yalnız düşlerde okşamaya Bunun verdiği mutluluk da az değil ki... Çıkar giderim bu kentten daha olmazsa Sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki İnan belli etmem, seni hiç rahatsız etmem Son isteğimi de söyleyebilirim şimdi Bir gece yarısı yazıyorum bu mektubu Yalvarırım onu okuma çarşamba günleri... Cemal Süreya aramızdan genç yaşta ayrılmıştır. Henüz 59 yaşındayken İstanbul'da 09.01.1990 tarihinde dünyaya ve bizlere veda etmiştir. Bu büyük şairin mezarı İstanbul'da kulaksız mezarlığındadır. Cemal Süreya eserleri Türk Edebiyatına damgasını vurmuş, birçok şairi etkilemiş ve kıymeti her gün daha fazla artan, daha fazla bilinen, unutulmaz bir şairdir. Cemal Süreya denince aklımıza binlerce eser gelir, ben bir kaç tane eserine yer vermek istiyorum. -- Sevda sözleri (1990) -- Sıcak bak (1988) -- Uçurumda açan (1984) -- Beni öp sonra doğur beni (1973) -- Göçebe (1965) -- Üvercinka (1958) ve niceleri...