N

Nisanur Oyan

@nisanuroyan

11 paylaşım0 takipçi0 takip
N
Nisanur Oyan
·25 Eki 11:02·Gündem

<strong>Güneş tutulması,</strong> Dünya ve Güneş'in arasına ayın girmesi ile birlikte, güneşin örtülmesidir. Bugün olacak olan güneş tutulması Türkiye saati ile 12.40 ve 15.05 arasında meydana gelecek olan tutulmadır. Ancak tam olarak saat 13.50'de gerçekleşecektir ve güneşin yalnızca bir kısmı örtünecektir. Bu tam bir güneş tutulması değildir ve tam tutulma olmadığından çıplak gözle bakılması zordur. Özellikle gözlere zarar verecek niteliktedir, mutlaka özel filtreli ve tutulma gözlükleri ile bakılması gerekiyor. <strong>İşte tutulma saatleri;</strong> <img class="wp-image-54281 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/gunes-tutulmasi-300x144.jpg" alt="" width="1196" height="574" /> Tutulmanın olması için ayın yeni ay evresinde olması gerekir, yani görülmediği zamanda. Ay her zaman güneşin önünden geçemez, bu yüzden de tam güneş tutulması çok seyrek meydana gelir. Bu güneş tutulması ile ilgili bazı inançlar deprem olacağı inancına kapılmıştır. 1999’da tam güneş tutulması sonrası meydana gelen deprem bu inanışın yaygınlaşmasına sebebiyet vermiştir. Ancak bilim adamları bu iki doğa olayının birbirleri ile bağlantısı olmadığını açıklamıştır. <img class="wp-image-54290 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/ezgif.com-gif-maker-9-1-300x169.jpg" alt="" width="1159" height="653" /> Güneş, insanoğlunun temel ihtiyacı olan her şeye etkisi vardır. Isınma, meyve ve sebzelerin yetişmesi, insanoğlunun yaşama koşullarını kolaylaştırdığını biliyoruz. Ancak bir o kadar da tersi de mevcut. Güneşe fazla yaklaşmak bugün gelişen teknolojiyle bile mümkün değil. Ancak geçenlerde meydana gelen ve hepimizin bildiği, uzun zamandır belki de hayalî kurulan şey gerçekleşti. Parker solar uzay aracı güneşin dış koranasını gözlemek için 2018 den itibaren çalışmaları başlatılmıştır. Ve bu uzay sondası güneşe en fazla yaklaşan olarak tarihe geçti. En yakın tam güneş tutulması da 2006’da gerçekleşti. Ben dün gibi hatırlıyorum o günü. Her yer kısa süreliğine karanlığa büründü. Muhteşem bir andı. <strong>Peki ay neden güneşin önünden geçer?</strong> Güneşin etrafında dünya döndüğü gibi ay da dünyanın etrafında döner. Tabi ki güneş ay dan daha büyük. Ama ay dünyaya daha yakın olduğu için, ay güneşi tamamen kapatıyormuş gibi görünür. Ve güneş tutulması gerçekleşir. Güneş tutulması ile ilgili Hz. Muhammed tarafından kılınan bir namaz vardır ve güneş tutulması ile ilgili de bir çok hadisleri vardır. O şöyle buyuruyor; <strong>"Ay veya güneş tutulmasını gördüğünüz zaman, açılıncaya kadar namaz kılın, dua edin."</strong> <strong>"Güneş ve ay hiç kimsenin ne ölümünden ne de hayatından dolayı tutulmaz! Ancak onlar Allah’ın ayetlerinden iki ayettir. Onları gördüğünüzde hemen namaza durun."</strong> Hz. Muhammed'in güneş tutulması anında hemen mescide gidip namaza durduğu rivayet edilir. Peki namazı nasıl kılınır kısaca bahsedelim. Güneş tutulmasında kılınması gereken namazın adı küsûf namazıdır. Ezan ve kamet okunmaksızın tek başına veya cemaat ile de kılınabilir. En az iki rekat olup dört veya daha fazla da isteğe göre kılınabilir. Küsûf Arapçada ayın güneşle dünya arasına girerek güneş ışığını kesmesi anlamına gelir. O zaman gözlükleri takıp güneş tutulmasını izleme vakti. İyi seyirler.

7

İnsanoğlu yaşam ve ölüm arasında ince bir çizgide yaşar. Madencilik dünyada en tehlikeli meslek olarak adlandırılır. Peki nedir madencilik? Şöyle ki değerli mineralleri olan ideolojik meteryallerin elde edilmesi için yer altı ve yer üstü çalışmaların genel adıdır. Günümüzde madencilik daha kolay çalışmalarla devam ediyorsa da tehlike riski çok fazla olan bir meslektir. 1935 yılında çıkartılan bir yasa ile kadınların ve çocukların madencilik mesleğini icra etmeleri ise yasaklanmıştır. Madencilik fabrikalarda veya belirli iş kollarında elde edilemeyen madenler için gerekli bir işkoludur. Kömür tozlarının toplanıp çay fabrikaları tarafından kullanıldığı herkesçe bilinir. sadece kömürle kalmaz tabi ki maden işçiliği. onca emeğin can kaybının mümkün olduğu bu meslekte işçiler kömür, taşlar, kalker, çakıl ve kaya tuzu gibi aslında günlük olarak bile kullandığımız maddelerde bulunur ve gün yüzüne çıkartılır. Bilim ve Teknoloji'nin gelişmesi ile maden çalışanların sayısı azalmıştır, ancak yine de tehlikeleri ortadan kaldırmak mümkün olmuyor. Kömür madenlerinde metan gazı seviyesi vardır ve bu metan gazını işçiler belirli bir seviyenin altında tutulmasına dikkat ederler. Yine de tehlikenin geçmiş olduğu söylenemez. Çünkü magnezyum, çinko, demir gibi organik tozlar ortamda ki havanın gaza dönüştürmesine neden olurlar ve bu durumda da patlama sonucu gerçekleşir. Bunun gibi tehlikelere karşı alınan tüm önlemler bazen yetersiz kalabilmekte. Bizler bu acı ile ilk kez karşılaşmıyoruz elbette. insanlar yaşamları için ekmek alabilmek evlerini geçindirmek için uğraşan nice maden işçiler hayatlarını kaybetmiştir. edindiğim bilgilere göre yaklaşık 30 milyon insan maden işçiliği ile mesleğini icra ediyor. Çinde vuku bulan 1942 ye tarihlenen patlamada alevler maden girişine kadar ulaşmış ve 1549 kişi hayatını kaybetmiştir. Fransa da ki patlamada ise 1099 kişi hayatını kaybetti ve yakın tarihe gelecek olursak 13 mayıs 2014 de herkesin de bildiği "Soma Madeni". Alınması gereken tedbirler her ne kadar çok olsa da ,taktir edilenin önüne geçmekte mümkün olmaz kimi zaman. İşçilerin, iş verenlerin madencilik gibi tehlikeli bir işkolunda gereken tüm tedbirlerin alınması şarttır. Türkiyemiz de de bu acıları yaşıyoruz en yakın tarihimiz ise dün akşam saatlerinde gerçekleşti. Bunun gibi nice kazalarla kalplerimiz derinden hüzne boğuldu. Yakınlarımızın ve sevdiklerimizin bu ani acı kaybı uzun süre dinmeyecektir. Yaradanımız yüce Allah denizde boğulan, ateşte yanan, savaşlarda din uğruna ölenleri ve çığ altında kalan doğal afetlerden ötürü hayatlarını kaybedenlerin şehit olduğunu bildirir. Maden kazalarında hayatlarını kaybeden işçilerimiz birer şehittir. Adlarını saymakla bitiremeyeceğimiz tüm maden işçilerimize Allah'tan rahmet diliyor yakınlarına ve tüm Türkiyemize baş sağlığı diliyorum. Allah bu millete bu acıları tekrardan yaşatmasın. maden işçilerimize bir dakikalık saygı duruşu...

7
N
Nisanur Oyan
·26 Eyl 14:24·Tarih

Adını anacak olduğumuz kişinin en ünlü kitabı ''<strong>Güvercin Gerdanlığı''</strong>. Kitabı ben de henüz yeni aldım ama çok öncelerden tanıştım yazarı ile. ''Tam anlamıyla ihtiyatlı ve tedbirli olabildiğin yerlerde hiçbir şeyden emin olma ama ihtiyatlı ve tedbirli olduğunu düşündüğün durumlarda ise güvendeymişsin gibi davran.'' diyor. Bahsedecek olduğum kişi usulcü, fakih, muhaddis, tarihçi, edip ve şair. Bilinen tarihe göre 7 kasım 994'de Ramazanın son günlerinde dünyaya geldi. Çoğunluğun dediğine göre de aslen farslı olduğudur. Kimileri ise Arap diyor. Biz onu Farslı olarak farz edelim ve asıl konumuza devam edelim. Ailesinin ne zaman Müslüman olduğu tartışılır. Onun babası dönemin zenginlerindendir ve aynı zamanda da vezirdir. Oğlu olan ve bizim de sözünü ettiğimiz kişi<strong> İbn-i Hazm</strong> 'dır.  Hazm babasının vezirlik dönemi boyunca ilk zamanlarda aristokrat ve kültürlü bir çevrede büyümüştür. Ancak saltanatların sallanması Hazm için iyi olmamış ve bu çevre kısa sürede ortadan kaybolmuş. Yaşanılan karışıklıklar, taht kavgaları hem devlet düzenini ve otoritesini bozduğu gibi hem de halk arasında ki birliği ve beraberliği, eşitliği söndürüyordu. <img class="alignnone wp-image-50011" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-4-25-300x225.jpg" alt="" width="1071" height="803" /> Peşi sıra gelen hastalıklardan dolayı ise ağabeyi Ebu Bekir Ömer'i kaybetti. Ağabeyinden tam bir yıl sonra ise babası hayata gözlerini yumdu. Bu acılarla o boğuşurken Kurtuba şehrinde yaşamına devam etmeye çalışsa da evini Berberi'lerin hışmından koruyamaz ve Meriye'ye göç etmek zorunda kalır. Ancak orada da hapise mahkum edilir ve birkaç ay sonra Hısnülkasr'a sürgün edilir.  154-156 yılları arasında ise vezirlik makamına ulaşabilmişti İbn-i Hazm. Kurtuba'da yaşarken o küçük yaşta Kuran-ı Kerim-i hıfz etti. Sonrasında ise fıkıh, hadis, kelam dersleri aldı önemli hocalardan. Bununla beraber edebiyat ,tarih ve mantık gibi eğitimleri de aldı. İbn-i Hazm yaşamı boyunca önemli kişilerden önemli dersler, eğitimler aldı. O ilmi ile zekası ile çok seçkin bir alim olarak bilinir. Latince dahil bir çok dil bildiği söylenir. İbn-i Hazm, Endülüs halkı içerisinde seçkin bir kişidir. İbn-i Hazm Yahudi ve Hıristiyanların iç içe yaşadığı yerlerde yaşadığı için dinlere dair verdiği bilgileri herkes tarafından önem arz eder. O aslında dünyada ilk defa objektif bir şekilde dinler ve mezhepler tarihini yazan alimdir. Onun eseri olan erdemli insanın yol haritası aslında diğer filozof veya bilginlerden alıntı yaparak yazdığı bir kitap değildir. Aksine kitabın içindeki her bilgi ve sözler birer tecrübesidir onun. Kendisinin de ön sözünde belirttiği gibi, kitabı okuyanlar günlük hayatta yaşanılan, karşılaşılan insanlardan örnekler verilir. <img class="alignnone wp-image-50013" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-6-10-300x186.jpg" alt="" width="894" height="554" /> Bil ki istenilen ve aranan tek şey vardır; kaygıdan kurtulmak. ''Kendini ancak kendinden daha değerli olan şeylere ada. Bu ise ancak Allah'ın zatı için gösterilen gayrettir.'' der. Vefat ettiğinde ispanya'da 15 ağustos 1064'de vefat etti. En önemli eseri olan ''Güvercin Gerdanlığı''nı merak ettik mi peki? Şöyle bir göz attım ve besmele ile başlayan kitaba, duasına amin diyerek devam ettim okumaya. Çok fazla yazmak yerine okuyucuların da bu kitabı okumasını tavsiye ediyorum. Zira okumak yeni bir çağın doğuşunu izlemek gibi. <strong>Sen kalabalıkları ateş gibi gör,ısınmak için yaklaş fakat ateşin içine dalmaya kalkma!</strong>

N
Nisanur Oyan
·12 Eyl 09:37·Tarih

Kurtuba ‘da doğdu bu ilim ve bilim babası. 1126 yılında annesinin himayesi altında büyüdü her çocuk gibi . Arap asıllı bu bebeğin soylu bir aileden geldiği herkesçe bilinir. Dedesi, Kurtuba camiinde imam ve saygın bir alimdir. Babası tarafından ilk dini eğitimini tamamlar İbn-i Rüşt. Ona neden bu isim verildiği merak edileceğinden şu bilgiyi paylaşabiliriz. Dedesi ile aynı ismi taşıdığı için “torun” lakabı ile ona İbn-i Rüşd denildi. Yıllarca da hepimiz onu bu isimle bildik. Asıl adı ise Ebu’l Muhammed el kurtubi. İbn-i Rüşd yaşadığı dönemin yaygın olan mezhebi maliki’ye bağlıydı. Ve bunun üzerine aldı tüm eğitimlerini. Dönemin büyük ilim adamlarından dersler aldı. Soylu bir aileden geldiği için eğitimine büyük özen gösterildi. Tüm dünyaca bilinen “hay bin yakzan” adlı eserin yazarı ile tanışma fırsatı buldu Yolunun İbn-i Tufeyl ile kesişmesi İbn-i Rüşd için felsefenin, hekimliğin, hukukçuluğun yolları da açıldı. Grek felsefesi üzerine öylesine meraklıydı ki vaktinin çoğunu ders çalışmakla geçiriyordu. Üstelik bir Arap olmasına rağmen Aristo’nun eserlerini incelemiş ve kitapları üzerine kafa yoran açıklama yapmaktan zevk alır hale gelmiştir.1169 yılında Aristo şerhleri yapmaya devam etti. Eserleri değil Yunanca'dan Arapça'ya çeviri yapılarak, yeniden düzenlendi ve yeni bir görüş ortaya koydu. İbn-i Rüşt yalnızca Aristo ve felsefe üzerine çalışmadı. Aynı zamanda o İbn-i Sina gibi ciltler dolusu hekimler üzerine eserler ortaya koydu. Öyle ki 1182'de Yusuf bin Abdulmumin, onu özel hekim olarak Marakeş‘e getittirdi. <img class=" wp-image-47169 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/resim_2022-09-12_123442950-Cropped-300x169.jpg" alt="" width="676" height="381" /> Kendi çabasıyla ve ailesini de desteği ile ,dönemin sayılır âlimlerinden ve bilginlerinden olmuştu İbn-i Rüşd. Elbette ki kıskanan ve İbn-i Rüşd‘ün yolunu kesenlerde olmuştu. İnsanlık tarihî boyunca günümüzde bile rastladığımız, hatta bizzat yaşadığımız İbn-i Rüşd‘ün başına da gelmişti. Ortaya döktüğü yeni görüşlerden dolayı bir çok şikayete ve eleştiriye maruz kaldı ve sürgün edildi. En bilinen suçlama ise felsefe ile ilgilendiği için ,halkı ve kendisinin sapkınlığa sürüklediğiydi. Her ne kadar büyük bir heyet karşısında hakkında çıkan iddialara karşı asılsız olduklarını açıklasa da sürgün edilmekten kendini kurtaramadı. Ve daha sonralarda ise dedesinin imamlık yaptığı camiye mahkûm edildi. Öyle ki görüşleri sansürlendi ve, eserlerinin okutulması yasaklandı. 1198'de ise hayatını kaybetti bu büyük bilim adamı. Ortaçağ’da felsefenin en önemli ismidir aynı zamanda İbn-i Rüşd, İslam bilim kültüründe ileri ki seviyeye çıkmış bir insandır. Aristo'ya olan hayranlığı ile beraber tıp, astronomi konusunda da uzmanlaşmıştır. İbn-i Rüşd sayesinde yazdığı eserlerin Latinceye çevirisi den sonra Aristo Avrupa da tekrardan gündeme gelmişti. Yani şunu kolaylıkla diyebiliriz. Bugün Aristo İbn-i Rüşd sayesinde biliniyor. O imam Gazali, İbn-i Sina gibi eserleri incelediği gibi aynı zamanda eski Yunan filozofları hakkında da bilgi sahibi olmaya adadı kendini. Avrupa’ya gelince, Avrupa‘nın fikir mimarlarından birisi olarak anılır. Ve Avrupalı ressamların tablolarında, yazarların kitaplarında yerini almıştır. “Kimseden daha iyi olmadığınızı bilecek kadar mütevazı, Herkesten farklı olduğunuzu bilecek kadar bilge olun” O zamanının ötesinde bir şahsiyettir. Ve her şahsiyet gibi onunda öne sürdüğü görüşler anlaşılmamış ve suçlamalara maruz kalmıştır. Her büyük insanlar gibi o da sert rüzgarların yüksek dağlarda estiğini bilen bir bilge idi. Zaman ve mekan onun görüşlerini kabul etmekte zorlandı ve yıllar sonra bizlerin az eserlerine ulaşmamıza neden oldu. Bu Endülüs ki Arap hem dünya çapında hem de kendi coğrafyasında kabul edilmekte her ne kadar zorlandı ise de o sunduğu eserlerden , görüşlerden vazgeçmedi. Yıllar sonrasında ise Avrupa da Averroes adıyla nam salmıştır. Adı şanı çok sonralardan hayata geçmiş, tekrardan hatırlanmaya değer görmüş öyle çok şahsiyetler var ki. Okumak ve öğrenmek için vaktimizi boş yere harcamamak gerekiyor bence. “İlim ana yurdumuzdur. Cehalet ise yabancı yer”

N
Nisanur Oyan
·4 Eyl 10:02·Tarih

<em>Yaşadığımız eski dönemleri en iyi anlatan felsefenin, sosyolojinin kurucusu İbn-i Haldun.</em> Tarihin ve sosyolojinin temellerini sağlam temeller üzerine inşa eden bir deha. Gerçek adı Abdurrahman. Ama biz onu İbn-i Haldun olarak tanıyoruz. Neden? Çünkü dedesinin adı Haldun da ondan. İbn-i Haldun, yani Haldun‘nun oğlu anlamına geldiğinden bu isim ile anılmıştır hep. Yaşamı boyunca fıkıh, tefsir, hadis mantık gibi dersleri büyük hocalardan aldı. Aldığı eğitim ona ileri ki hayatında katkı sağlayacak kadar sağlamdı. Sadece kendisine yarayacak değildi elbette. Tüm insanlığa muhteşem eserler bırakabilecek ilme sahiptir İbn-i Haldun. Bir dönemde hanedan katipliği yaptı. 1348 yılında maalesef büyük bir veba salgını yüzündense ailesini ve sevdiği herkesi kaybetti. Kısa bir süreliğine ise başvezirlik makamına görev yaptı ve daha sonra ünlü Mukaddime eserini yazmaya başladı. Ve bu süre zarfında kabileler arasında dolaşmaya, insanları tanımaya, coğrafyalarını, kıyafetlerini, ilimlerini, yaşam biçimlerini incelemeye adadı kendini. Ve 1374 ünlü eserini ortaya koydu. Mukaddime... Sonra 4 yıl sürecek olan El-iber adlı yedi ciltlik eserini yazdı. Hicaz, Kudüs ve Suriye seyehatlerinde bulundu. Suriye’de o zaman da Timur imparatorluğu hakimdi. Timur ile görüşen ibni Haldun, Timur' un taktirini ve hayranlığını kazandı. Timur yanında kalmasını söylese de İbn-i Haldun bunu kabul etmeyerek Kahire'ye döndü ve hayatının sonuna kadar burada yaşadı. <img class=" wp-image-45568 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/resim_2022-09-04_125553979-Cropped-300x169.jpg" alt="" width="602" height="339" /> Peki İbn-i Haldun bize eserlerinde neyi anlatır? Ya da onun gördükleri nelerdir? İbn-i Haldun kimdir sorusu merakımızı giderdi belki ama, İbn-i Haldun‘nun gayesi neydi peki? Bunun cevabı; İbn-i Haldun bir tarihçidir. Bir sosyolog ve felsefecidir. Eserlerinde özellikle Mukaddime eserinde adete tarihi baştan sona kadar ele almıştır. İklim şartlarının insan üzerinde ki etkisi, havanın suyun yaşam biçimini etkilemesi köy halkının yaşam tarzını, saltanatın, devletlerin doğumu ve çöküşü, göçebe yaşamları en ince ayrıntısına kadar incelemiş ve eserlerine naks etmiştir. Fars, Suriye, eski Mısırlılar, Yemen franklılar ve Türkler ile ilgili tüm milletlerin tarihini anlatmaktadır. Hukuk sosyolojisinin Aristoteles’ten sonra ikinci habercisi olarak bilinir. İbn-i Haldun yeni bir alan yeni bir bilim geliştirmiştir. Ümran ilmi. Ona göre Umran ilmi insanlar, milletler, ve devletler için çok önemlidir. İbn-i Haldun'a göre insanlar topluluk halinde yaşamak zorundadır. İnsan sosyal bir varlıktır ve insanların bir araya gelmesi yardımlaşması yaşam için gerekli olandır. Yine İbn-i Haldun ‘a göre tarihçiler yalnızca geçmiş olayları aynen olduğu gibi nakletmekte hata yaparlar. Ona göre araştırıp inceleme yaparak abartma yoluna düşmeden karmaşadan kurtularak doğruları ve yanlışları birbirinden ayırmak suretiyle eleştirisel olarak kayıt altına alınmalıdır. Peki bu deha ne zaman gündeme gelebildi? Ancak 16. yüzyılda...Osmanlılar tarafından değer görüldü. Osmanlılar tarih ve siyasal üzerine yoğunlaşmış bir toplumdu, ve bunun içindir ki İbn-i Haldun onlara fazlasıyla değerli geliyordu. Ve bu değer halen daha devam ettiği söylenebilir. Öyle ki ben Mukaddime eserini kısa sürede bitirdiğini söyleyebilirim. O 1406 Kahire’de hayata gözlerini yumdu...

N
Nisanur Oyan
·31 Ağu 20:08·Tarih

Sizlerle bu yazıda farklı bir konu ele alacağız. Tarih merakı herkeste vardır. Eskilere merakı olanları yine buraya davet ediyoruz. Bu maziye dayanan yolculuk için hazırsanız başlayalım. <strong>Mendil</strong> Evet konumuz mendil. Dilimize Arapça' dan gelen bir şeyi başka bir şeye ihtiva eden nedl kökünden gelir. Aramca <strong>mandila</strong>, Yunanca <strong>mantile </strong>denilen mendile, Farsça' da ise <strong>destmâl</strong> diyorlar. Osmanlı'da da bu isim ile bilinir. Halk arasında ise mendil ter ve ağız silmek için kullanıldığından <strong>yağlık</strong> kelimesi olarak da adlandırılır. Farklı milletler de kullandı mendili. Çinliler başlarını güneşten korunmak için kullanırdı. Avrupa'ya da mendil Venedikli gemiciler vasıtasıyla girdi. Daha sonraki yıllarda ise  Othello, sevdiği Desdemona' ya ipek bir mendil vermesi hikayesi ile mendilin Avrupa'da önemi artar. Fransa' da yaşayan insanlar da güneşten korunmak için kullandı ise de aynı zamanda günlük kadınların başörtüsü olarak yer almaya devam etti. Hatta Rus klasiklerinden birinde okuduğum kadarıyla, başında mendil veya baş örtü bulundurmayan kadınları fakir veya kimsesiz olarak adlandırırlar Rus halkı. İngiltere' de ise mendil elde taşınarak kullanılırdı. İngiltere Kralı Henry öldükten sonra geride bıraktığı 12 gömlek ve 5 adet mendildi. I.Elizabeth döneminde çok yaygın olarak kullanılan mendil de aşkın en büyük sembolü olarak yerini aldı. <img class="alignnone wp-image-44432" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-44-300x168.jpg" alt="" width="811" height="454" /> 1784 yılında Fransa kralı Louis, kraliçe Marie' nin mendilin standart olmadığını çantalara koyulurken zorlanıldığını söyleyerek mendillerin, dört köşeli ve katlanır olmasını emretti. Viyanalı Sosyolog Dr. Gottfreied kitabında mendil için de bir kaç söz söylemeden geçmez. "Erkekler burun silmek için kullandıkları mendili ceket veya pantolon ceplerinde taşırlardı. Bayanların mendilleri erkeklerden daha küçüktü. Bayanlar gece elbiseleri için açık renk, krep veya şifon mendil taşırlardı." Türk kültüründe mendil aslında  çok eski zamanlara dayanır. Orta Asya Türklerinden Selçuklu, Osmanlı devletlerinde süs veya sembol olarak da kullanılırdı. Osmanlı'da son zamanlarda mesire yerlerinde buluşmak çok sık gerçekleşen etkinliklerdendi. Orada buluşan gençler birbirlerine nakışlı mendil hediye ederek duygularını belli etmeye çalışırlardı. Bazen camdan yanlışlık ile düşen bir mendil erkeğe aşık olan kızı anlatır. Eğer erkek o mendili alıp cebine koyarsa karşılık verdiğini ifade ederdi. <strong>Beyaz mendil, seni seviyorum</strong> anlamında kullanılırdı.  <strong>Mor</strong> <strong>mendil, seni çok beğeniyorum</strong> anlamında... Kenarı <strong>Pembe mendil ise</strong> <strong>sensiz yaşayamam</strong> gibi birçok anlamları ile birlikte kullanılırdı. Aşağıda Osmanlı zamanından bir mendil örneği görüyorsunuz. <img class="alignnone wp-image-44433" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-1-20-300x293.jpg" alt="" width="799" height="780" /> Mendil Türk kültüründe de, dünya tarihinde de büyük yere sahip. Edebiyata, müziğe, türkülere konu olmuştur mendil. Bazen hastayı tedavi etmek amacı ile bazen de özür dilemek ve de selamlaşmak için kullanımı çok yaygındır. Fatih' in portresinde bile görebilirsiniz mendili. Türkülerimizdeki yerine örnek verecek olursak: Papucum yele yele Ben düştüm gurbet ele yedi mendil çürüttüm Gözyaşı sile sile... Divan edebiyatında ise: Her sabah, gül bahçesinde görünen çiğ tanesi değildir, felek yüzüne buluttan bir mendil tutarak ağlamaktadır. Arif Nihat Asya' dan: Artık demir almak günü gelmişse limandan meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan. Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol, sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

8
N
Nisanur Oyan
·28 Ağu 08:30·Tarih

Bitlis'te 1924 yılında doğdu Fuat Sezgin. Mühendislik okumak için İstanbul'a yola çıktığında kendini bir Alman Helmut Ritter'in seminerini dinlerken buldu. Ritter'ın "En büyük matematikçiler Müslümanlardan çıkmıştır" sözü Fuat Sezgin'i etkilemeyi başarmış, Ritter sayesinde Fuat Sezgin Şarkiyat okumaya karar vermiştir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/5f5888f318c7732ff0b546f7-800x533.jpg" alt="" width="662" height="441" /> Hiç şüphe yok ki 20. Yüzyılın Türk şarkiyatcısı kim diye sorsalar Fuat Sezgin gösterilir. İçindeki tüm cesareti toplayarak Ritter'in öğrencisi olmak için uğraşır Fuat Sezgin. Ve dekanlığı girer, odaya girince Ritter'ın söylediğine göre, on yedi saat ders çalışma ve her yıl bir dil öğrenme sözü vermekle beraber bu mümkündür. Sözünü tutar Fuat Sezgin ve evine kapanır. 6 ay boyunca zaruriyet olmaksızın Taberî tersini incelemekle geçirir. Arapça dışında yirmi dil öğrenir Fuat Sezgin. Okul masraflarını karşılamak için halk partisi her ne kadar Arapça öğrendiğini öne sürerek burs için yaptığı başvurulara önem vermese de, Latince ve Yunanca bilmesi onun için bu sorunun kalkmasına katkı sağlar. 27 Mayıs darbesinden sonra Süleymaniye Kütüphanesi'nde vaktini geçirir. Akademik çalışmalar yapmak için dört ayrı üniversiteye yazdığı mektuplar netice bulur ve Frankfurt Üniversitesi 1961 yılında Fuat Sezgin'i misafir hoca olarak kabul eder. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/fuatsezgin-21-ibttm2-800x534.jpg" alt="" width="662" height="442" /> Fuat Sezgin bir İstanbul ve memleket aşığıdır. Bu ayrılığı istemese de hayatında 60 ülke gezerek 300 bin yazma eser incelemiştir. Batıda saygın bir âlim olarak adlandırılır. Müslüman bir ailenin Müslüman bir çocuğudur. Başarısının sırrını şu şekilde anlatır; "Gerçek bir zuht yani dünyanın nimetlerinden feragat edebilmek. Ben belki daha iyi yaşayabilirdim. Fakat otuz yıldan beri çantama küçük bir ekmek koyarak çıkıyorum evden. Benim öğle yemeğim on dakikayı geçmiyor. Diğeri ise sabrun cemil yani tatlı sabır. Bunu hatırlarım daima. Birde Allah korkusu." <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/Muze-1.jpg" alt="" width="509" height="338" /> 1978 de "İslam ilimlerine dair en mükemmel eser" ödülünü alır. Kendisine Alman vatandaşlığı teklif edilir. "Ben Almanlara bir şey katamam ancak ben bu dünyayı terk ettikten sonra, belki milletimin benim ismime ihtiyacı olur. Türk kalayım." cevabını verir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/muze51.jpg" alt="" width="650" height="468" /> Hayatını Müslüman alimlerin katkılarını ortaya koymak ve insanlığa tekrardan kazandırmak için çalışmakla geçer. Frankfurt'ta Arap İslam Bilimleri Tarih Enstitüsü'nü kurmuştur. Fuat Sezgin'in 2008 yılında Gülhane Parkı içinde İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi mevcuttur. Gezip görülmesi gereken nadide bir müze. Bahçesinde dolaşırken avlusunda huzurla uyuduğu görülür. Ve gelip geçen herkes birer "Fatiha" okur. Fuat Sezgin aramızdan ayrıldı. O ömrünü İslam ve eserleri uğruna harcadı. Çalışmaları ile bütün milletlerin dikkatini üzerine çekmeyi başardı. Bugün bizler avlusundan geçerken kurduğu müzenin bağrında dinlenirken görebiliyoruz. Gülhane Parkı'nın serin, huzurlu kollarında inzivaya çekildi. &nbsp;

7

Lale devrini hepimiz biliriz. Ama iyi anlatımla, ama kötü anlatımla. Kimileri zevk sefa sürmüş o zamanda herkes der. Kimisi yeni bor dönemin başlangıcı der. Ben yeni ve güzel bir dönemin Osmanlı kültür ve medeniyetinde, insanlık için en muhteşem dönem olarak anlatacağım sizlere. Zaten aslında aksi mümkün değil. Zira değişime uğrayan her şey bana göre güzelliğin başlangıcıdır. İyi günlerin yolunu aydınlatan bir ışık gibi. Her ne kadar Lale devrinden sonra çok çalkantılı bir dönemden geçmiş olsak da, bugün savaşın olmadığı, herkesin özgür yaşadığı ve kültürünü her yerde rahatlıkla yaşayabildiği bir dönemdeyiz. <img class=" wp-image-43142 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/200px-Surname_174b.jpg" alt="" width="384" height="578" /> Lafı fazla uzatmadan, bu dönemde hayatımıza girdiğine en çok sevdiğim şey matbaacılık. Evet. Neden mi? Çünkü kitap okumayı çok seven biri olarak, kitap basımı, dağıtımı, değerinin özenildiği ve Osmanlıdan bizlere kadar yayılmasını çok önemli buluyorum. Kütüphanelerimiz daha da zenginleşti. Hatta sadece yazı olarak değil, yalnızca kitap basımı çoğaltılmakla kalınmamış, resimlendirilmiş. Tabi ki lale resimleri, bitkisi kadar da revaçta o zamanlar. Mezar taşlarından lale resimleri görmek çok kolay. Topkapı sarayının önündeki Sultan Ahmet çeşmesinde, Üsküdar meydanında, Dolmabahçe sarayının önündeki Emin Ağa çeşmesinde, kısacası her yerde lale motifleri hatlar görmek mümkün. Lale yazıldığı zamanda Allah'ın ismi ile benzerlik gösterirmiş. Bu yüzden hat sanatında önemli yere sahip olmuş. Lale yetiştiriciliği de bir o kadar önemli o dönemde. Kasımpaşalı Ahmet gibi birçok Ahmet isimli şahıslar, önemli devlet adamları ya da ulemadan insanlar lale yetiştirmeye özen göstermiş. Ve severek yetiştirmişler. Laleye belki de o zamana kadar hiç kimse bu kadar değer vermemiş olabilir. Kim bilir? <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/levni-1.jpg" alt="" width="257" height="540" /> Resim sanatlarında yer alan lale demiştik. Evet. Ama bu lalenin dışında ise resimlerde bir canlılık mevcut. Hat sanatında gelişmeler harika. Zaten Osmanlı padişahları sanata değer veren kimselerdi. Ama bu lale devri sevilen sanatların daha gelişmiş olduğu dönem. En meşhur ressamlardan biri de Rugani Ahmet Çelebi imiş. Resimlerden ve kitaplardan alınarak sergiler düzenleniyor. Bir dönemi düşünün ki resim, musiki çiçekçilik, matbaa, hepsi bir arada toplanmış. Barok usulü yaşam zamanla yerleşmeye başlamış hayatımıza. Edebiyatta da etkisi görülmüş tabi ki. Mesela şeyh Galip. Kitaplarını okumaktan büyük zevk duyarım. "Her renge bürün de renk verme" der. Galata Mevlevihanesi Şeyhi, bu edebiyatımızın gözdesi şeyh, Galip mekanında huzur içinde dinleniyor. Bizlere Lale devrini anlatan kitaplar da var. Kıymetli yazarlarımız güzel bir üslupla, roman tarzı ile bizlere güzel eserler sunmayı ihmal etmemişler. Ama bir cemiyet, bir toplum ve kültür değişirken güzellikleri olduğu kadar iyi olmayan çalışmalar da mevcut. Topkapı sarayında duvardaki resimlere baktığımızda kimisinin pek bir anlam ifade etmediğini düşünebiliriz. Ya da bizler sanatı anlamamız için biraz daha kendimizi geliştirmemiz lazım. Meslek hayatlarında veterinerlik hizmete girmiş. Mühendislik, Tıp gibi meslekler daha da önem kazanmış ve orduya da girmiş. Askeri düzenin, disiplinin, daha da düzenli olmasına gayret edilmiş. Mimar Sinan'dan sonra Lale devrinin mimarları güzel binalar inşa etmişler. Yerel halkın konakları, şehrin belirli yerlerinde çeşmeler, saraylar, kasırlar da gün yüzüne çıkmış. 18. Asırdan daha güzel bir dönemde güzel konaklar bulmak mümkün değilmiş. Dilimiz Türkçe daha güzel bir hal almaya başlamış. İnsanlar düzgün bir üslupla konuşmayı tercih etmiş. Tabii ki dil üzerine söylenecek sözler çok. Büyüklerimiz, dedelerimiz sadece Türkçe konuşmakla kalmamış ayrıca Arapça, Farsça, Fransızca gibi zengin dilleri de bilirlermiş. Ve eğer o zamanlarda eğer yaşasaydım kim bilir daha neler yazardım buraya. Eskiye dönmek gibi bir imkanımız olsaydı. Lale devrini görüp laleleri koklamayı çok isterdim.

3
N
Nisanur Oyan
·25 Ağu 08:59·Gezi

Geçenlerde Ayasofya ziyaretine gittim. Hangi Ayasofya sorusu akla gelebilir tabii ki. İstanbul'da Ayasofya'nın imparatorlar kapısından içeri girdiğimde herkes gibi hayran kaldım. Hayran kalmamakta mümkün değil zaten. İkindi namazını eda ettikten sonra etrafa hızlıca göz gezdirip ayrılmıştım oradan. Tek dileğim Ayasofya'nın hızlıca değil, saatlerce gezip incelemek. Umarım en kısa zamanda bu dileğim gerçek olur. Ziyaret ettiğim Ayasofya 13. yüzyılda yapılmış. İlk kapıdan içeri girdiğinizde başınızı kaldırırsanız kapının üst kısmında 13. yüzyıl Ayasofya'sının inşasına katkı sağlayan iki insan resmi görürsünüz. İkisi de elinde ki kitaplar ile hem çok şirin, hem de kule üzerinde kıyafetleri ile göz kamaştırıyor. Bir kaç adım sonra dikkat ederseniz cam ile koruma altına alınmış ışıklandırılmış bir alan mevcut. Burası taç giyinme törenlerinin yapıldığı alan. Benim bahsettiğim Ayasofya Trabzon Ayasofya'sı. Bu taç giyinme törenlerinin yapıldığı mozaik bölümü İstanbul ve İznik Ayasofya'sında da görmek mümkün. Sağ tarafta, başınızı kaldırdığınızda son akşam yemeği sahnesine tanık olursunuz. Sol tarafta ise bugün hanımlar için namazgah olarak tesis edilen yerde Hz. İsa'nın, tanrı yani babasının makamına yükselişini tasrif etmişler. Kimi dini inançlar zamanla Hz. İsa'nın aslında tanrı olduğuna da inanıyorlar tabii ki. Ayasofya'nın dıştan bakıldığında ise gizli bir haç işareti şeklinde inşa edildiği görülür. Her dinden insanlar mabetlerini doğu tarafına doğru inşa ederlermiş. Ayasofya'nın girişinde bulunan ancak bize sadece kalıntıları ulaşan küçük mabet varmış. Bunun adına şapel denir. Bu yapının kalıntılarını incelediğinizde doğuya doğru inşa edildiğini farkedeceksiniz. Şapeli arkamızda bırakıp Ayasofya'nın kuzey tarafını incelersek bir düğün sahnesine şahit oluruz ve Hz. İsa'nın 12 yaşındaki çocuk halini de görürüz. Anlatıldığına göre bir kafilede iken yolculuk yapan Hz. İsa'yı annesi bir süre sonra göremez. Çocuklar ile oyun oynadığını düşünür fakat ilerleyen vakitlerde hala oğlunu göremeyince bütün kafile ile birlikte geri dönerler. Bakarlar ki Hz. İsa bir taht üzerine oturmuş, etrafında ki bir kaç insan ona sorular sormakta. Bu sahneyi güzel bir anlatımla incelemek daha keyifli oluyor tabii ki. Kapının tam tavan tarafında ise 4 tane melek var. Bu gibi mabetlerde insanlar istediği yere bu resimleri çizmekte serbest değildiler. Yani biri kalkıp ben şu duvarı sevdim buraya bir Hz. İsa ve Meryem Ana'yı çizeyim diyemez. Her şeyin bir usulü ve kaidesi varmış. Oradayken benim dikkatimi çeken dört melekti. Ve bu dört melek aslında kainatı elleriyle tuttuklarını gösteriyor. Dört meleğin başında ise farklı cisimlerle çizilmiş hayvan ve insan resimleri var. Ve her birinin elinde bir kitap. Bunlarda kutsal olan dört incili tasrif ediyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/trabzon-ayasofya-muzesi.jpg" alt="" width="550" height="412" /> Hz. İsa'nın çarmıha gerilmiş sahnesi de gözden kaçmıyor tabii ki. Ama dikkat çeken yeri ise çarmıhın altındaki kuru kafatası. Bu nedir acaba diye soracak olursanız cevabı net; Hz. Adem. İnanışa göre Hz. Adem yasak meyveden yediği için günahkar, Hz. İsa'nın akan kanları tarafından Hz. Adem günahından temizleniyor. Bir başka resimde ise Hz. İsa'nın havarileri ile gezintisi görülür. Yolda gözleri görmeyen bir adama şifa verir Hz. İsa. Yapının dış cephesinde ise tabakhane kazılarında ki tapınak kalıntılarını sütunların görmeniz mümkün. Yan tarafında ise bir saat kulesi bütün ihtişamıyla Trabzon denizini izliyor. Yolunuz düşerse birde deniz  manzarayı izleyin derim. Bir de yapının en önemli yerlinde tek başlı kartal görmek mümkün. Hz. Adem ve Havva'yı ve onların oğulları Habil ile Kabil görülmekte. 1462 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından Trabzon fethedildiğinde kısaca size gözlemlerimi anlattığım Ayasofya hemen camiye çevrilmemiş. Çünkü Ayasofya şehrin dışında kalan bir tepeymiş. Bu bilgiden bugüne kadar mahrum olduğum için ben şahsen çok üzgünüm. Daha fazla kitap okumak ve gezmenin büyük faydası oluyor insanoğluna. Selçuklu izlerini de görmek mümkün yapıda. Hatta sultan Melikşah Trabzon'a geldiğinde elindeki kılıcı denize fırlatmış. Belki de hala denizin derinliklerinde duruyor. Ama Melikşah'ın ne demek istediği gayet açık değil mi? "Bu topraklar, bu deniz artık Türkündür!" Etrafta belirli kişilere ait mezar taşları sergilemekte. Üzerlerinde hanım mezarlarına ait olanlarda üç tane gökçe gül görmek üç çocuk sahibi bir anne olduğunu anlatır. Birde eğer eğri bir sarık görürseniz anlayın ki o denizcilik işiyle uğraşan bir insandı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/thumbs_b_c_223ab6d9d15de3e21e4f36eee13cb3dc-800x450.jpg" alt="" width="662" height="372" /> Ayasofya'nın dış duvarlarında gemi resimleri görmek mümkün. Yerel halk denizcilik işleri ile meşgul olduklarından, her inanıştan insanın yola çıkmadan burada gelip dua ve dileklerde bulundukları aşikar. Yelkenleri açık bir çok gemi resmi görebilirsiniz. Rumca, Osmanlıca yazılarda varlığını hala koruyor. Saat kulesi ise Trabzon'un eşsiz manzarasını hala izlemeye devam ediyor.

6
N
Nisanur Oyan
·22 Ağu 11:16·Tarih

Tarihe meraklı olanları buraya davet ediyorum. Benim gibi sizde tarihi sevenler arasındaysanız okumadan geçmeyin. Tarihçi değilim ama kitapçılara kitap almak için her girdiğimde illaki bir tarih kitabı almadan çıkmayanlardanım. Hatta eğer çok sevdiğim bir kitapsa ve bulamamışsam o kitabı bulana kadarda eve geri dönmem. İnsan aradığı zaman her istediğini bulur derler eğer gerçekten istiyorsanız bu mümkün. Bizzat yaşamış biri olarak bunu kolaylıkla söyleyebilirim. Tarihi karakterlerden denizcilik dallarında adını duyuranlara değinmek istiyorum. Bahsedecek olduğum karakter sadece denizcilik ile anılmamış bu güne kadar tabii ki. Aynı zamanda Osmanlı'nın en ihtişamlı döneminde bir donanma komutanı. <em><strong>Kimden bahsedecek olduğum az çok tahmin edilir belki: Karamanlı Piri Reis ve onun meşhur haritası</strong></em> Yaşamını herkes az çok bildiğinden fazla hayatına değinmeden direkt haritasını anlatmakla başlamalıyım sözlerime artık. Günümüzde dizilerde ve belgesellerde adı geçen piri reis haritayı çizdiğinde aslında dünyanın henüz yuvarlak olduğu ispatlanmamış. Hatta Amerika'nın bile yeni bir kıta olup olmadığı bile tartışmalıymış. Haritayı o dönemin şartlarında ceylan derisine işlemiş. Bize ulaşan haritanın yalnızca bir kısmı. Yanlış hatırlamıyorsam eğer tesadüf eseri bulunmuş. Bir diğer parçaları ise gizemini hala koruyor. Aslını elde etmek mümkün değil tabi ki, bende hem vakit geçirmek, hem de görsel olarak evime tablo eşliğinde aşmak için puzzle parçalarını birleştirip evimin en güzel yerine astım. Az çok Osmanlıca bilgimle elime aldığım büyüteç ile üzerinde yazılı olan 24 tane notları okumaya çalıştım. Piri reis dünyanın yuvarlak olduğunun farkında olmadan bu dünya haritasını çizdi desek yanlış olur. Dünyanın yuvarlak olduğuna dair şüpheleri vardı. Çizdiği bu dünya haritasını 9 farklı renkler ile çizmiş. Hiç Atlas Okyanusu'na açılmamış olan Piri reis Amerika'nın nasıl müstakil bir kıta olduğunu biliyordu, bilinmez. Üstelik haritada yeryüzünün gerçek oranlarına dair başka ipuçları bile varmış. Hatta kıtaların uzak geçmişine kadar işaret eden sıra dışı izleri bile not etmiş. <img class="aligncenter wp-image-41310 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/piri-reis-kimdir-piri-reis-ne-zaman-yasadi-14191582_2284_amp.jpg" alt="" width="844" height="540" /> Kıyı detaylı mükemmel ötesi. Biz bugün bir çılgınlık yapıp kıyı detayları için kıtaları birleştirmek istesek yeryüzünün ilk şekline birebir uygun bir görsel ile karşılaşabiliriz belki de. Haritanın merkezi olarak Kahire'yi göstermiş Piri Reis. Üzerine şu notu düşmüş: <em><strong>"Bu haritayı Kemal Reis'in erkek kardeşinin oğlu olarak tanınan Hacı Mehmet oğlu Piri 919 yılının Muharrem ayında Gelibolu'da çizmiştir."</strong></em> Harita üzerinde ki bazı notlarında şunlar da yazılı: <em><strong>"Bu yörelerde medeniyet yoktur. Tüm halkı çıplak gezer."</strong></em> <em><strong>"Bu yerlerde tek boynuzlu sığır ve bu şekilde ki canavarlar olur."</strong></em> <em><strong>"Bu diyarların dağlarında bu şekilli canavarlar olurmuş."</strong></em> <em><strong>"Fırtınaya kapılıp buraya gelen Portekiz gemisi budur."</strong></em> Harita üzerinde gösterilecek olan 9 gemi, 3 kral ve 17 farklı hayvan figürleri var. Hiç uzun yolculuklara çıkmadan bu kadar önemli bilgileri resmedebilmek büyük bir yetenek. Dönemin şartlarına bakacak olursak bilimin bugünkü kadar geniş olmadığı zaman dilimi. <img class="aligncenter wp-image-41311 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/piri_reis_in_dunya_haritasi_yeniden_topkapi_sarayi_nda_sergilenmeye_baslandi_60792.jpg" alt="" width="960" height="540" /> Cerbe Adası'nda bir süreliğine korsanlık yaptığı biliniyor. Kitabı bahriye adlı kitabı ile de meşhur olmuş. Bununla beraber bir çok İslam uğruna akınlara katılmış. Yıllar yılı kovalamış ve Osmanlı donanmasına katılmış Piri Reis. Ancak amcasının ölümünden sonra Gelibolu'ya yerleşmeye karar vermiş. Piri Reis Osmanlı Devleti'nin zirvede olduğu dönemlerde Kanunî Sultan Süleyman zamanında Rodos seferi sırasında donanmaya katılmış. Ancak yaşanan talihsiz olaylar yüzünden yaşamı idam ile son bulmuş. Sonu her ne kadar hüzünlü olsa da bu büyük denizciyi tanımak onur verici.  Tarih kitaplarını okurken üzüldüğüm nokta bu aslında. Hepimizin tarih merakı, okurken bazen gözyaşlarımızın akmasına sebebiyet verebiliyor. Neden diye sorgulamak lüzumsuz kalıyor bazen. Tarihin tozlu sayfalarına karışmış birçok karakter aynı kaderi yaşamış ya da yaşamamış oluyor. Tek dileğim tarihin tekerrür etmemesi. Huzurla yaşamayı kim dilemez ki...

8
N
Nisanur Oyan
·18 Ağu 16:26·Tarih

Gelecekte bir dünya imparatorluğunun kurucusu olacak Emir Timur 'dan bahsetmek istiyorum. Hikayeleri ile efsane olan; Emir Timur. Öyle ki bugün yaşadığımız çağda eskilerin isimlerinden isimlendirilen çocuklarımız sanki huyunu çeker gibi, isimlerini alanlar gibi oluyorlar. ''Timur'' adı sanki yerinde duramayan, dur durak bilmeyen, hiperaktif kişiliğe sahip anlamına geliyor. Bu isim hızlı, atılgan, kuvvetli, mert biri olacak gibi özellikler hayal ettiriyor insanın zihninde. Emir Timur'un tek derdi İslam yolunda gaza etmektir. Öyle ki her yolun, her zorluğun üstesinden gelecek kudrete de sahiptir. Gaza etmek farzdır diyerek nice fetihlere koşmuştur. Ben bugün, yeni doğan ve Timur ismini almış çocukları görünce aklıma Emir Timur geliyor. Ayağındaki aksaklık onu asla durdurmazmış. Seferden sefere koşarmış her zaman. Yıllar geçmiş ve Emir Timur, Yıldırım Bayazıt ile ters düştüğü günlere gelmişler. İkisi de mert ve delikanlı. Sert kayalara çarpan taş gibiler. İkisi de heybetli, ikisi de büyük hükümdar, ikisinin de derdi sadece  i'lâ-yı kelimetullah. Her ne kadar bu konuda hüzünlü olsam da tarihin tekerrür etmemesi için elimizden geleni yapmaktan başka çaremiz yok . İki büyük hükümdar da dillere destan, iki büyük padişahta yaşamları ile merak konusu. Yaşamları, sevdikleri, giyindikleri, eşleri çocukları ile nasıl ilişkileri olduğunu merak ederim hep. Tarihi seven var mı aranızda? <img class="alignnone wp-image-39770" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-24-1.jpg" alt="" width="752" height="605" /> Ölümünden sonra bile merak konusu olmuştu emir Timur. Büst yapımı için SSCB'li bilim adamları tarafından mezarı yıllar sonra açıldı. Yerel halk  tarafından musibet olacağı korkusuna kapılındı. Herkes endişe içindeydi. Hatta günümüze kadar Timur'un laneti hikayesi günden güne yayıldı. Hatta öyle ki mezarı açarken çekim yapan kameraman Mâlik Koiumov tarafından bir belgesel yapıldı ancak bu belgesel hiç yayınlanmadı. Nihayet büyük gün gelip çattı ve Timur' un naaşına ulaşıldı. Ve görüldü ki tarih kitaplarında yer alan ayağı aksak olan Emir Timur'un, yapılan incelemeler sonucunda gerçekten sağ bacağında topallık olduğu doğrulandı. Sağ omuzunda aldığı ok yarasına ait izlere ve kalıntılara rastlandı. Yüzü kıbleye dönük, su basıncı nedeniyle çamurlaşmış toprak ile kaplanmıştı. Tabutun açılması ile birlikte etrafa yayılan güzel koku, misk, amber, Sidr, kafur gibi kokular ile defnedilmesinden ileri geliyordu. Haziran 1941 de meydana gelen bu vaka bugün Emir Timur hakkında bizlerin daha fazla bilgi edinmesine yardımcı oluyor. Yaklaşık 170 cm boya sahip, sağ kolu felçli, sağ ayağında ise aksaklığı gibi bilgilere ulaşarak bizlere Emir Timur'u yakından tanıma fırsatı verilmiş oldu. <img class="alignnone wp-image-39778" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-26-1.jpg" alt="" width="895" height="285" /> Beklenildiğinin aksine mezarında hazinesine dair hiçbir kalıntıya rastlanmadı. İslami usul üzerine defnedilmiş olan Emir Timur, yüzü Mekke'ye dönük olarak defnedilmişti. Kafatası üzerine bir yıla aşkın sürede çalışmalar düzenlendi. Büstü yapıldı ve cesedin Taşkent tarih müzesinde geçici korumaya alınması kabul edilmedi. Nihayet bir buçuk yıl sonra 20 Aralık 1942'de yeniden defin yapıldı. Emir Timur'dan alınan saç, sakal, kas kalıntıları, tahnit edilmiş kulak ve deri bakiyeleri, tabut parçaları, tutulan raporlar Taşkent,  Ali Şir Nevai Edebiyat Müzesinde koruma altına alınmıştır

6