M

mesrure başaran

@mesrurebasaran

6 paylaşım0 takipçi0 takip

<strong>Not: Yazı spoiler içermektedir! </strong> How I Met Your Mother, bilindiği gibi, Ted Mosby’nin iki çocuğuna anneleriyle nasıl tanıştığını anlatma hikayesidir. Dokuz sezonluk bu yolculukta Ted ve arkadaşlarının yaşadığı birçok olaya şahit oluruz. Dizinin bana göre ilginç olan tarafı, “Yaşlı Barney” hakkında neredeyse hiç bilgi verilmemesidir. Robin ünlü bir muhabir olmuştur, Lily ve Marshall çocuklarıyla mutlu bir yaşam sürmüşlerdir. Ted ise anneyi kaybetmiş ve görünüşe göre çocuklarını yalnız başına büyütmüştür. Barney’nin dizideki rolü ise kızının doğumuyla birlikte sona erer. Ne kızını büyüttüğünü, ne de çocuğunun annesinin kim olduğunu öğrenebiliriz. Peki Ted niye bunlardan hiç bahsetmez? <img class="aligncenter wp-image-23358 " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/857481-1085866798.jpg" alt="" width="609" height="407" /> Bana kalırsa bunun sebebi, çocuklarının gözünde kendini aklama çabasıdır. En yakın arkadaşının eski karısıyla evlenmek istemektedir ve bir şekilde kendini temize çıkarmalıdır. Bunu da Barney’nin kimi zaman iğrençliğe varan çapkınlıklarını iyice abartarak yapar. Bu sayede çocukları Ted’e daha çabuk hak verecektir. Bir diğer olasılık ise Barney ve Ted’in artık görüşmüyor olmasıdır. Fakat dizide buna dair ipucuna rastlayamayız. <img class="aligncenter wp-image-23356 " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/1588670529047-ted-robsn.jpg" alt="" width="644" height="352" /> Diziyle ilgili soru işaretlerinden biri de şudur: Ted, anneyi gerçekten sevdi mi? Yoksa Robin’i unutmak için onu yara bandı olarak mı kullandı?  Annenin Ted’in ruh eşi olduğu kesin. Fakat bu, aşk değildi.  Tracy ölen sevgilisine, Ted ise Robin’e aşıktı. Ve dizinin sonunda Tracy Max’a, Ted ise Robin’e kavuştu.

1

Romanın çerçevesini oluşturan kişinin adı, romanda verilmemektedir. Uzun zamandır işsiz olan adam, arkadaşının yardımıyla girdiği işte Raif Efendi’yle tanışır. Raif Efendi adeta bir yaşam belirtisi göstermediği söylenebilecek kadar soluk ve renksiz bir kişidir. Başta onu yadırgayan karakter, zamanla ona alışmaya başlar. Ölmek üzere olan Raif Efendi ona bir defter emanet eder. Asıl hikaye de isimsiz karakterin defteri okumasıyla başlar. Raif Efendi, küçüklüğünden beri çevresindeki insanlarla düzgün bir bağ kuramayan, yalnız bir insandır. Hayatı kitaplarda arar. Gerçek dünyayla kitaplar arasındaki zıtlık onu hayattan daha da soğutmuştur. Eğitim görmek için Almanya’ya gitmesi onun için bir dönüm noktası olur. Başlarda burada da tutunamaz. Babasının eğitimini alması için salık verdiği meslek ilgisini çekmez. Müzeleri, sanat galerilerini gezer. Gittiği bir resim galerisinde gördüğü kadın portresine adeta tutulur. Her gün galeriye gidip resmi saatlerce seyreder. Galeride resmin sahibi Maria Puder’le tanışır. Maria Puder de tıpkı Raif Efendi gibi aykırı, insanlardan uzak biridir. Raif Efendi’den tek farkı ona göre daha hareketli olmasıdır. Duygusal geçişleri fazladır; kimi zaman aşırı neşeli, kimi zaman alabildiğine durgundur. Raif Efendi ve Maria Puder ilginç bir ilişkiye başlarlar. Raif Efendi arkadaşlıklarını daha ileriye taşımak istemekte, bir yandan da Maria’yı kaybetmekten korkmaktadır. Maria bir adım atar ve birliktelik yaşarlar. İçindeki boşluk bununla da dolmayan Maria, Raif Efendi’den ayrılır. Raif Efendi kapkaranlık bir boşluğun içine düşer. Çalıştığı iş yerinden Maria’nın hastalandığını öğrenir. Hemen hastaneye koşar ve günlerce Maria’yla ilgilenir ve Maria anlar ki onda “inanmak noksan” dır. Raif Efendi’ye tüm kalbiyle aşıktır artık. Her şey güzel giderken Raif Efendi’nin babasının öldüğü haberi gelir ve memleketine gider. Maria Raif Efendi nereye giderse oraya gitmeye hazırdır. Sürekli mektuplaşırlar. Yeni hayatlarını kurma planları yaparlarken, birdenbire mektuplar kesilir. Raif Efendi tekrar karanlığa gömülür. Maria’nın yeni heyecanlara yelken açtığını düşünür. İnsanlara dair inancını tamamen kaybeder. Evlenir, çocukları olur. Hissiz, renksiz bir yaşam sürer. Aradan on yıl geçer... Bir gün gerçeğin bambaşka olduğunu öğrenir. Maria’nın bir akrabasını görür. Yanında bir kız çocuğu vardır. O kadından Maria’nın yıllar önce doğum yaparken öldüğü haberini alır. Yanındaki kız, Raif Efendi’nin kızıdır. Trene binip giden kızını izleyen Raif Efendi, kendini asla affedemeyeceğini anlar. Dünyada en sevdiği insanın ona ihanet ettiği sanrısına kapılmıştır. Bundan sonra hiçbir şeyin değişmesine imkan  yoktur. Babasını hiç tanımayacak kızının ve Maria’nın hayaliyle yaşayacak, onu asla anlamayacak olan ailesiyle ömür sürecektir. İsimsiz karakter defteri okumayı bitirdiğinde Raif Efendi’nin ölüm haberini alır. Fakat bu onun ruhunda fırtınalar koparmaz. Çünkü Raif Efendi’yi asıl şimdi tanımış ve anlamıştır.

6

Aziz Nesin’in Zübük adlı romanı, bir toplum eleştirisidir. Bu romanda eleştiri kara mizah şeklinde yapılmıştır. Zübükzade İbraam Efendi, adeta köyün belalısıdır. Köylüleri çeşitli vaatler verir, ama bu vaatleri bir türlü yerine getirmez. Zübükzade tarafından oyuna getirilen saf ve cahil köylüler yine de her defasında ona inanırlar. Kitapta mizah içine gizlenmiş olan asıl konu, köylülerin acınacak durumudur. Kitabın ilk sayfasında görülen toz bulutu ve ortalarına doğru görülen ölü toprağı, adeta onların üzerine serpilmiştir. Bir kişi bütün köylüleri kandırmakta, oyuna getirebilmektedir. Bu Zübük, öyle bir dolandırıcıdır ki köylüleri kendi cebine zorla para koyacak duruma getirmektedir! Böyle dolandırıcılar, halkın tabiriyle “politikacılar”, her devirde ve her memlekette görülebilmektedir. Zübük, bu bağlamda evrensel bir romandır. Bugün hala ilgiyle okunmasının nedeni de budur. Zübük için “Ölse de kurtulsak!” diyen köylüler, onu öldürmeyi de beceremezler çünkü o, bundan da kurtulmanın bir yolunu bulur. Zübük ölse de bir şey fark etmeyecektir, çünkü toplumda bu cahillik, tabiri caizse “Ensesine vur, lokmasını al” durumu bitmedikçe Zübükler de bitmeyecektir. Kitapta köylülere özgü “heyri” gibi seslenişler, çeşitli lakaplar da yer almıştır. Bunlar ve üstü kapalı pek çok siyasi eleştiri, dönemin durumu ve köylülerin yaşamı hakkında bilgi edinmemizi sağlar.

3
M
mesrure başaran
·10 Haz 07:48·Sanat

Jack London’ın kendi yaşam öyküsünden ipuçları taşıyan romanı Martin Eden felsefe, siyaset, toplumsal yaşam ve daha birçok konuda oldukça çarpıcı tespitler sunmaktadır. Ama bu eserin kurulduğu asıl temel, edebi eserin bir meta haline getirilmesi, sadece popüler olduğu için alınıp satılmasıdır. Bu durum, eseri meydana getiren sanatçıyı da bir boşluğa sürükler. Neticede yazarın iki seçeneği vardır; ya basit, hiçbir edebi mana taşımayan eserler vermeye devam edip kazandığı sahte şöhret ve haksız kazanç ile avunacak, ya da Martin Eden’ın yaşadığı gibi o kapkara boşlukta yitip gidecektir. Kapitalist sistemde sanatçının açmazı budur işte. Martin Eden, romanın başında dış görünüş ve içinde yetiştiği çevre itibariyle “kaba, eğitimsiz bir vahşi” olarak tasvir edilir. Fakat bu vahşi ruhun düştüğü ilk zaaf kitaplardır. <em>”Açlıktan midesi kazınan birinin yiyecek gördüğü anda gözleri nasıl arzuyla dolarsa, onun da gözleri öyle şevkle, istekle parladı.” </em>Genç adam sadece kitaplara değil, misafiri olduğu burjuva ailesinin evindeki her güzelliğe hayran kalır. Yağlıboya tablolar, gösterişli sofralar ve Ruth. Ailenin güzel kızı Ruth, Martin Eden’ın eksikliğini hissettiği bütün estetik güzelliklerin timsali gibidir. Delikanlı, bu ilahi güzelliğe ulaşabilmek için, her alanda kitaplar okuyarak kendini geliştirmeye çalışır. Bu durumu bir nevi “kahramanın yolculuğu" kavramına benzetebiliriz. Fakat kahramanımızın asıl yolculuğu ve içsel bunalımı, sevdiği kızın kalbini kazanınca başlayacaktır. Bir yandan sürekli okuyan, diğer yandan yazarak içindeki yüksek ruhun potansiyelini kâğıda döken Martin, Ruth da dâhil olmak üzere, hiç kimseden takdir görmez. Çevresindeki herkes onun “müesses nizam”a uyması gerektiği konusunda hemfikirdir. Martin iyi bir iş bulacak, “serserilikten” ve hayallerinden vazgeçecek, kısacası diğer bütün burjuvalar gibi sıradan bir hayat sürecektir. Fakat Martin ne bu tür ısrarlara boyun eğer, ne de aşkından vazgeçer. Ruth’un neden yazdıklarına ilgi göstermediğini anlayamaz. Bedensel güzelliğine âşık olduğu sevgilisinin, onun yüksek ruhuna ulaşamayacak kadar maddiyatçı ve basmakalıp düşündüğünü fark edemez. Para kazanıp onu mutlu etmek için çamaşırhanede çalışır, fakat bu onu kapitalizmin son aşaması olan makineleşmeye kadar götürür. Yazı yazamaz, düşünemez, hayal kuramaz. Fark edemese de artık burjuva sınıfına ait değildir. Durumunun korkunçluğunu fark edip geçimini değersiz eserler yazarak sağlamaya başladığında, yayıncılık ve popüler edebiyat sektörünün gerçek yüzüyle karşılaşır. Bütün yazdıkları geri çevrilmektedir! Dergilerdeki değersiz yazılarla kendininkileri karşılaştırdığında, yavaş yavaş işin iç yüzünü kavramaya başlar. Ruth’a yazdıklarını okur, fakat “yazarlığın bir meslek olarak yapılamayacağı” yanıtını alır. Bütün bunların (yayıncılık sektörünün geldiği nokta, yazarlığın sadece bir hobi olarak görülmesi) günümüzde de hiçbir gelişme kaydetmeden olduğu yerde durması oldukça merak uyandırıcı ve iç acıtıcıdır. Böylece Martin, yavaş yavaş, gördüğü “Amerikan Rüyası”ndan uyanmaya başlar. İçine doğduğu aşağı tabaka ve şu an yakınında durduğunu zannettiği burjuva toplumu aynı cehalete sahiptir, Ruth’un annesi ile Martin’in ablasının yazarlık konusundaki fikirleri arasında bir fark yoktur. Ortak noktaları sürüye uymalarıdır. Ruth’un onu terk etmesi Martin için adeta bir kırılma noktası olur. Sanki bütün edebiyat sektörü, değerini anlamak için onun vazgeçmesini beklemektedir. Martin’in eserleri satış rekorları kırar, daha önce telif hakkı alamadığı dergiler etrafında pervane olur. Fakat ne önemi vardır? O önceden de Martin Eden’dır, yazdığı yazılar aynıdır, fikirleri değişmemiştir. Ruth’un ona yalvarması, gösterilen yapmacık sevgi gösterileri onu zerre kadar etkilemez. Aklında tek bir soru vardır: “Neden? Ben her zamanki Martin’im!” Artık ne aşağı tabakaya, ne de burjuva toplumuna aittir. Açmazını çözecek olan kişi, bu dünyaya adım atmasına sebep olan şair Swinburne’dur, nitekim kendini denize bırakmadan önce okuduğu son satırlar da onun olacaktır. Martin Eden, özellikle yazarlık serüvenine adım atmak isteyen herkesin okuması gereken bir klasiktir. Yayıncılık sektörü, popüler edebiyat ve yazarların her çağda karşılaştığı sorunlar açısından değerli bir kaynak görevi taşır. <a href="#_ftn2" rel="nofollow"><!-- --></a>

3
M
mesrure başaran
·10 Haz 05:35·Sanat

Absürtlük ve normalliğin iç içe geçtiği televizyon dizilerinin başarı ölçütü, izleyici kitlesine bu karmaşayı ne kadar doğal ve inandırıcı gösterebildiğine bağlıdır. Örneğin yüzü renk değiştiren insanlar, konuşan cansız nesneler, sihirli mantarlar yetişkinlere “çocuk işi” olarak görünür ve ilgilerini çekmez. Fakat Leyla ile Mecnun dizisi bu ve bunun gibi pek çok absürt örneği içinde barındırdığı halde hiç de bir çocuk dizisi olarak algılanmamış, herkesin kendinden bir parça bulduğu kült yapımlardan biri haline gelmiştir. Karakterlere yaşadıkları hiçbir şey şaşırtıcı gelmez. Mecnun rüyasında gördüğü Aksakallı Dede ile kahvaltı eder, Erdal Bakkal’ın rengi maviye döner, İsmail Abi vampir olur. <strong>Albert Camus, saçma kavramını modern dünya insanının içine düştüğü bunalımın bir zorunlu sonucu olarak görür.</strong> Toplumsal düzenin bir robot haline getirdiği insan, ya hayatını değiştirmeye çalışıp bu açmazdan kurtulmaya çalışır ya da saçmalığın egemenliğinde yaşar.<em> Camus’un absürt modern çağ insanı, hayatı yaşanabilir kılmaya çalışır ama bu çabalarının sonuçsuz kaldığını görünce dünyaya karşı yabancılaşır ve başkaldırır.</em> İsmail Abi, Leyla ile Mecnun dizisinin belki de en absürt kabul edebileceğimiz karakteridir. Diğerleri her ne kadar gülünç olurlarsa olsunlar bu dünyaya bir şekilde uyum sağlamışlardır. Örneğin Erdal Bakkal’ın bir işi ve karısı vardır, Yavuz namusu ile (!) hırsızlık yapma peşindedir. Aksakallı Dede bile fantastik bir karakter olmasına rağmen zaman geçtikçe normalleşir. Onun evde kadın programları izleyip fasulye ayıklaması bize acayip gelmez. Ama İsmail Abi rengârenk pullu kıyafetleriyle, girdiği hiçbir işte tutunamamasıyla ve daima beklediği “o gemi” ile tamamen bu dünyanın dışındadır. Yüzde yüz iyiliğin temsilidir, arkadaşları için her zorluğu göze alır. Pamuk şekerin pamuktan yapıldığına inanacak kadar da saftır. Yaşadığı hayatı normalleştirmesi, onu bu hayatı kabullenmiş gibi gösterir, ama aslında öyle değildir. Başkaldırısını, renkli kıyafetler giyerek ve babasının ölümünü kabullenmeyerek yapar. <img class="wp-image-15110 alignnone" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/albert-camus-yabanci-300x148.jpg" alt="" width="765" height="377" /> Camus’a göre saçmalığın dört aşaması vardır. Birinci aşamada insan, çoklukla bir kırılma anı sonrasında, yaşadığı hayatın amacını sorgulamaya başlar. İkinci aşamada ise, hayatın hızla geçip gittiğini görür ve telaşa kapılır. Üçüncü aşamada, yaşadığı çevreye karşı yabancılaşır, insanlardan uzaklaşır. Son aşamada ise önüne iki seçenek çıkar, ya bu kısırdöngüden çıkıp yaşadığı hayatı değiştirecektir, ya da hiçbir şey değiştirmeden saçmalığa teslim olacaktır. Leyla ile Mecnun’daki Kamil karakterinin bu dört aşamadan da geçtiğini söyleyebiliriz. Kamil, ana karakter olmamasına rağmen umudu, inancı ve bekleyişiyle ilgi çeken bir kişiliğe sahiptir. Yıllarca yedek kulübesinde bekler, ama bir türlü fark edilip oyuna alınmaz.  Bekleyişinin manasız olduğunun farkına varır ve çevresine yabancılaşır, en sonunda mahalleyi terk eder. Bu karakterin babasına verdiği söz, boş bir amaç uğruna bekleyişi ve geçmişindeki acılar bakımından İsmail Abi’yle benzerlik gösterdiği söylenebilir. Dizide absürtlük olarak görebileceğimiz her bir ayrıntının altına gerçek hayatın gölgesi vurmaktadır. Her karakterin bir hikayesi, hayattan aldığı bir darbesi vardır ve acılarını komiklik kavramı altında normalleştirmeye çalışırlar. Bu sayede kolaylıkla dram dizisi olabilecek bir yapıt, başarıyla absürt komedinin en başarılı örneklerinden birine dönüştürülmüş olur.

5
M
mesrure başaran
·10 Haz 02:15·Sanat

İstanbul yüzyıllar boyu bütün şairlerce beğenilen, yüceltilen bir şehir olmuştur. Bu kaideyi bozan, masal şehrindeki çürümüşlüğü gören ilk şair, Tevfik Fikret’tir. İlk kez onun ‘Sis’ şiirinde İstanbul bir çeşit ahlaksızlık, çirkinlik yuvası olarak tasvir edilmiştir. Hayata karşı olumsuz bir bakış açısında olan, melankolik Servet-i Fünun şairinin bu nefretinin nedenleri arasında II. Abdülhamit döneminde imparatorluğun içinde bulunduğu çöküş hali kadar, şairin ruhsal çöküntüsünü de sayabiliriz. Fikret inancını yitirmiştir. Tanrı’ya, imparatorluğa, insanlara…Ve İstanbul’a. Tek umudu oğlu Haluk ve onun neslidir artık. Onların gelip ülkeyi bu bataklıktan kurtarmasını bekler. Haluk bunu başaramasa da, Fikret o güzel günleri göremese de, ülkeyi bu zulmetten kurtaracak bir nesil gelir sonunda. Her çürümüş ağaç gibi, Osmanlı da yıkılır bir süre sonra. Yerine taze bir fidan dikilir. Ve cumhuriyet ağacı yapraklanmaya başlar. Fakat ülkeyi içten içe kemiren kurtlar, yine boş durmazlar. Ve yıllar öncesinden duyulur Tevfik Fikret’in sesi. Bu sese cevap tıpkı onun gibi yurtsever bir şairden, Vedat Türkali’den gelir. Fakat Türkali’nin sesi, Fikret’in aksine, umut doludur. O, gelecek güzel günlere inancını yitirmemiştir daha. İstanbul her şeye rağmen güzeldir. Onu güzelleştiren, insandır. Direnen insan... Tophanenin karanlık sokaklarında koyun koyuna yatan kirli çocuklar... "Tarih tekerrürden ibarettir." diye bir söz vardır ya hani. Ben o söze bir açıdan inanıyorum. Yani hayatın diyalektiğine. Hiçbir zulüm, hiçbir karanlık sürekli değildir. Ve güneş, İstanbul’un üzerine de doğar bir gün. Aydınlatır Kız Kulesi’ni, Süleymaniye’yi, kirli yüzlü çocukları, dilencileri...O günler mutlaka gelecektir. İstanbul bütün kirlerinden arınacak, o zaman bütün güzelliğiyle gülümseyecektir umutsuzluk içinde kıvranan şairlere… "Bekle o günler gelsin İstanbul bekle Sen bize layıksın."

4