<strong><em>Youtube'da paranormal olaylar, korku videoları denince ilk akıllara gelen isim olan Işıl Işık ile sizler için bir röportaj gerçekleştirdik.</em></strong> Tam da bu dönemde yeni çıkan kitabı için imza günlerine katılan Işıl Hanım bizleri kırmayarak yoğun temposuna rağmen keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Kendisine teşekkürlerimizi sunuyor ve sizi okurken keyif alacağınız bu röportaj ile baş başa bırakıyoruz. <strong>1) Işıl Işık kimdir dediğimizde birçok bilgi ile karşılaşıyoruz. Peki siz kendinizi nasıl anlatırsınız?</strong> Işıl, evinde zaman geçirmeyi ve film izlemeyi çok seven, Youtube'da paranormal ağırlıklı içerikler üreten, aynı zamanda tutkunu olduğu korku-polisiye türünde romanlar yazan bir kız. Ayrıca çok tatlı bir köpeği var ve evli, işlerden zaman buldukça yeni yerler keşfetmeyi, gezmeyi ve dünyayı görmeyi de çok sever :) <img class="wp-image-42481 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/80781633_173994837200069_8695155328584526452_n-300x286.jpg" alt="" width="913" height="870" /> <strong>2) Paranormal olaylara ilginiz ne zaman başladı? İlginizi tetikleyen önemli bir olay yada dönüm </strong><strong>noktası dediğiniz bir hikayeniz var mı?</strong> Paranormal olaylara ilgim çok çok küçük yaşlarda başladı. "Tanrıların Arabaları" ilk okuduğum kitaplardan biriydi, aynı zamanda X-files küçükken hiçbir bölümünü kaçırmadan izlediğim serilerdendi, derken korku hikayeleri ve filmler de takip etti. Büyüdükçe bu merakımdan da hiç vazgeçmedim ve bir gün küçükken arkadaşlarıma kuzenlerime anlattığım korku hikayelerini neden beni sevenlerle buluşturmayayım dedim, iyi ki de öyle yapmışım. <strong>3) Korku videoları alanında Tek Türk kadın youtuber olarak tanınıyorsunuz. Ülkemiz dışında bu konuda </strong><strong>videolar yapan başka kadın youtuberlar var mı? Bu içerikleri hazırlamaya başlarken size ilham olan </strong><strong>örnek aldığınız birisi oldu mu?</strong> Ülkemizde de ülkemiz dışında da korku içerikli videolar yapan çok az sayıda youtuber var, kadın ise yok denecek kadar az. Bunun nedeni sanırım çoğunlukla kadın içerik üreticilerinin daha çok makyaj, life-style, vlog benzeri içerikler tercih etmesi, aynı zamanda sosyal medya platformlarının koyduğu katı kurallar ve kısıtlamalar da bu korku içerikleri üretmeye engel olan konulardan biri. Bana ilham olan youtuberlar var diyemem ancak ilham olan pek çok kitap ve film olduğu kesin. <strong>4) Hazırlarken sizi ürperten veya en çok etkileyen içerik hangisi oldu?</strong> Şehir efsanelerinden bazıları özellikle Japon şehir efsaneleri ve gerçekten yaşanmış olduğu iddia edilen, hala çözülememiş paranormal içerikli cinayet vakaları beni en çok ürküten konulardan, Ed ve Lorraine Warren hikayeleri gibi. <img class="wp-image-42485 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/ezgif.com-gif-maker-6-2-e1661427270320-300x270.jpg" alt="" width="1047" height="942" /> <strong>5) Aynı zaman da yazdığınız kitaplarınız var. Kitap yazmaya ne zaman başladınız? Okurlarınız ve </strong><strong>takipçilerinize vermek istediğiniz bir mesajınız var mıdır?</strong> Çoğunluğu Youtube'da anlattığım hikayeleri derlediğim "Paranormal Hikayeler" adında bir kitabım var. Ardından da 3 bölümlük polisiye ağırlıklı ancak içinde korku, gizem ve gerilim de barındıran bir seri çıkarttık, "Tünelden Önceki Beyaz Ev" - "Bodrum Katı" ve son olarak da geçen hafta yayınlanan "Çatı Katı". Çok küçük yaşlarda deneme yazıları ve şiirler yazardım ancak hiçbir zaman bir kitap çıkarma fikrim yoktu, kısmet bugünlereymiş. <strong>6) "Paranormal olayların kraliçesi" olarak Dergio da anıldınız. Bu şekilde anılmak nasıl bir his?</strong> Takipçilerim uzun yıllardır bana Paranormaliçe derlerdi :) benzer şekillerde anılmak keyifli.. <strong>7) Dergio okurlarına vermek istediğiniz bir mesajınız var mı?</strong> Okumaktan, sevdikleri şeyleri yapmaktan ve en önemlisi hayalleri için çalışmaktan asla vazgeçmesinler. <strong>8) Son olarak genç neslin dergisi Dergio hakkında neler düşünüyorsunuz?</strong> Güncel ve keyifli konuları ele alan yeni nesil bir online dergi, takipçilerimin de çok seveceğine eminim, başarılarınızın devamını dilerim.
Yusuf Alper EVCİL
@farazimuhabbet
Ticari bir zekâya sahip olmak elbette ki önemlidir. Bir ticari faaliyette bulunacaksanız, ticari zekânın yanında size gözü kara cesur bir girişimci ruhu gereklidir. İşte sizlere cesur bir girişimci kadından bahsedeceğim. Demet Mutlu. 1981 doğumlu genç bir girişimci. Eğitim hayatının hepsi yurtdışında geçmiş. Liseyi İtalya’da okuduktan sonra üniversite için New York Üniversitesi’ne geçmiş ve Ekonomi okumuş. Ekonomi bölümünü birincilik ile bitirimiş ve ardından Harward Üniversitesi’nde master eğitimine kabul edilmiş. Parlak ve çalışkan bir eğitim hayatı olmuş. Yurtdışında hep farklı fikirleri tanıma fırsatı olmuş. Bu kadar okumanın sonunda bir yerlerde çalışmak fikri kendisine itici gelmiş olacak ki, ikinci yılında Harward’ı bırakıp kendi işini kurmak istemiş. İstanbul’a Bebek semtinde bulunan evine geldiğinde belirli bir sermaye ayırarak, bugün hepimizin günde en az bir kere ziyaret ettiği Trendyol’un ilk temelini atmış. <img class="alignnone wp-image-36066" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/indir-2-3.jpg" alt="" width="873" height="489" /> 2010 yılında Demet Mutu’nun 300 Bin Dolar sermaye ile kurduğu bir şirket Trendyol. Kurulduğu ilk dönemlerde sadece tekstil ve moda ürünlerinin satışını gerçekleştiriyordu. Kurulduğu ilk 16 ayda Trendyol’un değeri 150 milyon dolara ulaştı ve dikkatleri üzerinde çekti. Yurt içi ve yurt dışında birçok girişimci bu e-ticaret platformuna yatırımlarda bulundu. Kurulduğu yıl cirosu 34 milyon 33 bin 478 dolara ulaştı. Sosyal medya platformu olan Facebook üzerinden de e-mağaza olarak faaliyetlerde bulundu. Kurulduktan 3 yıl sonra yani 2013 yılında İstanbul Maslak’ta yeni bir ofise taşındı. Aynı yıl içerisinde de buraya Trend Store isimli mağazasını açtı. 2018 yılına kadar Trendyol’un hem kurucusu hem de CEO’su olarak devam etti Demet Hanım. 2018 yılında bir Çin merkezli bir e-ticaret firması yüzde Trendyol’un 75’ini satın aldı. 2021 yılında aynı firma ortaklıkta ki payını yüzde 86 ya yükseltti. Demet mutlu Trendyol’un CEO su olarak faaliyetlerine devam etmektedir. <img class="alignnone wp-image-36067" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/whatsapp-image-2021-08-20-at-154212-300x169.jpeg" alt="" width="941" height="530" /> Cesur bir girişimcini, gözünü karartıp aldığı bir kararın başarı öyküsüdür. Eğer Demet Mutlu zaten Harward gibi birçok insanın hayali olan bir okulda master yapıyorum, bittiğinde kesinlikle çok güzel yerlerde çalışabileceğim düşüncesinde olsaydı, bugün Trendyol’dan alışveriş yapıyor olabilirdi. Çok güzel şartlar içerisinde bulunuyor olabilirsiniz. Şartlarınızın güzelliğinin cesaretinizi köreltmesine izin vermeyin. Her zaman daha iyisini hedefleyin. Kendiniz için en iyisine sahip olduğunuzu düşünüyorsanız, başkaları için iyi bir şeyler yapmaya çabalayın.
Korku videolarına meraklı mısınız? Paranormal olaylar ilginizi mi çekiyor? Sosyal platformlarda daha önce hiç bir yerde dinlemediğiniz, izlemediğiniz hikayelere şahit olmak mı istiyorsunuz? O halde Işıl Işık videoları tam size göre! 2012 yılında Youtube'da kurduğu kanalını 2017 yılında daha aktif hale getirerek takipçileri ile paranormal konulu videolar paylaşmaya başladı Işıl Işık. Kısa zamanda paylaştığı özgün içerikler ile takipçi sayısını hızla artırdı. Çıkardığı kitaplar ile de bu konudaki bilgisini ispatlamış oldu. Korku içeriği üreten tek Türk kadın fenomen olarak başarılı işlere imza attı. Dünya çapında yaşanmış olan paranormal olayları dilimize çevirerek takipçilerine aktardı. Anlatımlarında adeta takipçilerine olayı yaşatacak kadar gerçekçi bir dil kullanıyor. İstanbul doğumlu olmasına rağmen yurtdışında eğitim görmüş ve iyi bir yabancı dil bilgisine sahiptir. 40'a yakın ülkeye seyahat etmiş durumda. Seyahat ettiği ülkelerde dinlediği farklı hikayelerden içerik ürettiğini söyleyebilmek mümkün. Şuan YouTube kanalında yaklaşık 1,36 M takipçisi bulunmaktadır. Paranormal olaylar dendiğinde akla gelen ilk isimdir. Bu yüzden kendisini <strong>"Paranormal Olaylar Kraliçesi"</strong> olarak adlandırdım. Akıcı anlatım tarzı, düzgün diksiyonu, özgün ve gizemli hikayelerinin yanı sıra fiziki güzelliği ile de takipçilerini etkilemeyi başarmıştır. Kendisini duyduğum zaman merakla YouTube kanalına girmiştim. Birkaç video izleyip çıkmayı amaçlayarak. Fakat saatler geçmesine rağmen bir videodan diğerine merakla geçtim. Etkileyici ve ürpertici içeriklere sahip. Her video bir sonraki için merak uyandırıyor. Videolarında kullandığı anlatım tarzı ve altyapı müzikleri ile çok çabuk etkisi altına alıyor izleyenleri. Kendisi hayatına yer verdiği bir paylaşımını aşağıya bırakıyorum. https://www.youtube.com/watch?v=2DxSgadPSRM Hazırladığı her video giriş müziği aynı şekilde ve bana etkileyici geldi. Ses tonu tam olarak paranormal olayları anlatmak için yaratılmış sanki. Sadece korku hikayeleri anlatmak ile kalmayıp korkunç reklamlar, paranormal oyunlar gibi ilgi çekici içerikleride mevcut. İşte bunlardan bazıları 👇🏻 https://www.youtube.com/watch?v=nnIV-07dKEA Online korku oyunları hakkında yayınladığı bir diğer paylaşımı👇🏻 https://www.youtube.com/watch?v=Fn1DtcY5YUM Bu yazıyı hazırlarken Işıl Işık kanalı çoktan<strong> 337.572.691</strong> görüntüleme sayısına ulaşmıştı. Yazımı yazarken bile çoğu zaman videolarının arasında kayboldum. İzlemeye dalıp içeriği kaydetmeyi bile unuttuğum zamanlar oldu.😊 Alanında çok başarılı hem yazar, hem bir youtube fenomeni olan Işıl hanımın daha büyük başarılara imza atacağı kesin. Paranormal olaylara merakınız varsa ve Işıl Işık ile henüz tanışmamışsanız hiç zaman kaybetmeyin derim😉
<p>Türk edebiyat tarihinin en önemli kadın edebiyatçısını tanıtmak istiyorum sizlere. Türk edebiyatında dört önemli şairin kalbine dokunmuş, hepsine aşkı ve kadınları yeniden öğretmiş bir kadın. Tomris Uyar.</p><p>Ülkü Tamer’in ilk sevdiği olmuş; Cemal Süreyya’nın en fırtınalı aşk hikâyesi olarak anlatılmış; Edip Cansever’in platonik aşkı olmuş; Turgut Uyar’ın ise soyadını alacak ve özdeşleştirecek kadar sevdiği eşi ve ilham perisi olmuştur.</p><p>15 Mart 1941 yılında hukukçu bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Tomris Gedik ismi ile Arnavutköy Kız Koleji’nde eğitim almıştır. Antika masa başında yazma tutkusu sayesinde yazı yazmaya yönelmiştir. İlk öykülerini de bu masa başında bu dönemlerde kaleme almaya başlamıştır. Ülkü Tamer ile de tanışıklığı gene aynı dönemlere denk gelmektedir. İyi bir gazetecilik eğitimi almıştır.</p><p>Ülkü Tamer ile evlendikten sonra profesyonel bir yazar olma yolunda ciddi adımlar atar. Son derece güzel bir şekilde ilerleyen evlilikleri, tatsız bir olay sonucunda bitecektir. Kızları Ekin bebekken boğulma sonucunda vefat eder. Bu olaydan sonra birbirlerini suçlayan çift bir süre sonra da evliliklerini sonlandırırlar.</p><p>Uyumsuzluklar abidesi Tomris, hiçbir zaman ne evliliğin kurallarına nede toplum kurallarına uyum sağlayamamıştır.</p><p>Bebeğinin feci bir şekilde ölmesi, ardından yaşanan zorlu bir boşanma süreci Tomris’i fazlasıyla yormuştur. Üst üste gelen bu kötü olaylar neticesinde depresyona girerek bir süre ortalarda gözükmez.</p><p>Kendisini sürekli arayan şair ve yazar arkadaşlarının ısrarı ile dışarı çıkmaya başlar. Yazar buluşmalarına katılır. Bir şekilde kötü günleri geride bırakarak hayatın içine karışır.</p><p>Türk okuyucusunun erotik ve gizemli bir tür ile tanışmasını sağlar. Yazdığı bu yeni tür ile birlikte topladığı beğeni onun hayata daha çok bağlanmasını sağlar. Sanatseverlerin uğrak yerlerinden birisi olan Sanatseverler Derneği Lokali’nde takılmaya başlar.</p><p>İşte en fırtınalı ilişkisini yaşayacağı Cemal Süreyya ile burada tanışır. Tomris tam bir rakı aşığıdır. Aşkı doruklarında yaşayacağı adam ile de rakı sofrasında tanışır. Tanıştıkları esnada kendisi resmi olarak boşanmamıştır. Cemal Süreyya da evlidir. Cemal Süreyya evli olduğunu bildiği için Tomris’e arkadaşça yaklaşır. Bu durum Tomris’i biraz üzer. Çünkü ilk tanıdığı andan itibaren Süreyya’ya derin bir muhabbet beslemektedir. Bu yüzden Cemal Süreyya’yı keşfetmek ister. Onunla karşılaşmak için lokale daha sık uğrar. Onun bulunduğu masalarda daha çok rakı içer ve daha yakın davranmaya başlar. Aralarında hiç kimsenin dile getirmediği bir ilişki dönemi başlar.</p><p>Yakınlaşmalar arttıkça artık Cemal Süreyya da kayıtsız kalamaz Tomris’e. Aralarında tutkulu bir aşk başlar. Bir süre sonra Tomris resmi olarak boşanır. Ardından da Cemal Süreyya eşinden boşanır. Ankara’ya yerleşerek birlikte bir hayat sürmeye başlarlar.</p><p>Bu süreçte Cemal Süreyya en harika şiirlerinden birisi olan “Sayım” şiirini yazacaktır.</p><p><em> </em></p><blockquote><p><em>Ay ışığında oturduk </em></p><p><em> Bileğinden öptüm seni</em></p><p><em>Sonra ayakta öptüm</em></p><p><em> Dudağından öptüm seni</em></p><p><em>Kapı aralığında öptüm</em></p><p><em>Soluğunda öptüm seni</em></p><p><em>Bahçede çocuklar vardı</em></p><p><em>Çocuğundan öptüm seni</em></p><p><em>Evime götürdüm yatağımda</em></p><p><em>Kasığından öptüm seni…”</em></p></blockquote><p>Üç yıl boyunca Cemal Süreyya tüm dünyasının merkezine Tomris’i oturtacak kadar sevmiştir. Cemal Süreyya’nın hayatını bilen herkesin bir kez olsun duymuş olduğu meşhur bir hikaye vardır;</p><blockquote><p><em>“Her akşam işten çıkıp şıp diye eve damlıyordu Cemal Süreyya. Bir gün Tomris Uyar, ‘biraz gez dolaş arkadaşlarınla falan buluş’ dedi. Ertesi gün geç geldi Cemal Süreyya, daha ertesi gün de, hep geç geldi. Bu akşamlardan birinde, örtü silkelemek için pencereyi açan Tomris, apartmanın girişinde oturan Cemal’i gördü ve gerçek ortaya çıktı. Her akşam iş çıkışı eve geliyor ama aşağıda oturup ‘gecikiyordu’ Cemal Süreyya… Tomris Uyar tarafından durumun adı derhal kondu: <strong>Şahsiyet Rötarı</strong>…”</em></p></blockquote><p>Fakat Tomris ele avuca sığmayan bir kuş gibidir. Her an uçup gidecek gibi durur Süreyya’nın hayatında. Bu durum Süreyya’yı derin bir etki altına alır. Tomris’e tam anlamıyla sahip olmak imkansız gibi gelmeye başlar. Bu fikir beyninde yankılandıkça sorunları büyümeye başlar. Kaybetme korkusunu çok derinden yaşayan Süreyya bu durumdan kurtulmak için ayrılmaya karar verir. Birlikte geçirdikleri üç yılı yüreğinin gizemli bir köşesine saklayarak bu ilişkiyi noktalar.</p><p>Tomris ise bu ayrılığın etkisi ile yedi yıl boyunca tek bir satır bile yazmaz. Aşkı dibine kadar yaşamıştır. Sevilmeyi iliklerinde hissetmiştir. Cemal Süreyya’nın etkisinden kurtulmak için büyük bir mücadeleye girer.</p><p>Tüm bunları yaşarken devrin şairlerinden Turgut Uyar ile tanışırlar. Turgut Uyar bir anda aşık olur Tomris’e. İlham perisi olarak adlandıracak kadar çok sever. Tomris en uzun ilişkisine işte böyle başlar. Tomris Uyar soy ismini alarak Turgut ile evlenir.</p><p>Turgut Uyar ile olan ilişkisini kendi uyumsuz karakterine yakışır bir şekilde şöyle anlatacaktır;</p><blockquote><p><em>“Turgut, her an elinden kaçıracakmış gibi gereksiz bir kaygıyla yıpranacak; ben de hiçbir rekabetin söz konusu olmadığı bir alanda, boyuna birinci seçilmekten yorulacaktım.”</em></p></blockquote><p>Tomris Uyar eşinin vefatından tam 18 yıl sonra vefat eder. Onunla ilgili en çarpıcı dize ile son vermek istiyorum.</p><blockquote><h3><strong>"Bir adın vardı senin, peşinde de üç büyük şair!"</strong></h3></blockquote>
Aşk tarihinin bilinen en eski olaylarından birisini izlemek için MÖ 1. Yüzyıla, Roma’ya gidiyoruz. Siyasi yaşamın en çalkantılı dönemi yaşanıyor. Kadınların toplum hayatın da yer alamadığı bir dönem de, ülkesini başarı ile yöneten bir kraliçe Kleopatra. Siyasi zekası ile bir çok kralı önünde diz çöktürmüş güçlü bir kadın. Yönettiği topluluklara kendi dillerinde seslenebilecek kadar çok dil biliyor. Mısır en şaşalı ve güçlü dönemlerinden birisini yaşıyor. Dönemin en güçlü komutanlarını bile parmağında oynatmayı becerebilecek bir kabiliyete sahip. Pompeius Magnus, Julius Caesar ve Marcus Antonius isimlerinde Romalı üç komutan ile aşk yaşamış üçünden de çocuk sahibi olmuştur. Bu aşkların en fırtınalısını ise Julius Caesar’ın ölümünden sonra Marcus Antonius ile yaşamıştır. Romanın Doğu ve Batı olarak ikiye bölünmesinin ardından Doğu Roma Kralı Antonius olmuştur. Antonius kral unvanını aldıktan sonra diğer büyük ülkeler ile iyi ilişkiler kurmak için ziyaretler de bulunmuştur. Mısır ziyareti sırasında Kleopatra’yı görür görmez etkilenmiştir. Onun karşı konulamaz güzelliği sayesinde Kleopatra ile uzun sohbetlerde bulunur. Birlikte geçirdikleri zaman sonrasında aşık olurlar. Aşklarının meyvesi olarak bir süre sonra ikiz çocukları dünyaya gelir. Çocuklarının doğumundan 4 sene sonra evlenme kararı alırlar. <img class="alignnone wp-image-34849" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/ic-1-300x225.jpg" alt="" width="784" height="588" /> Bu karar Mısır halkını rahatsız etmiş olsa da, Roma halkı tarafından olumlu bir siyasi gelişme olarak karşılanmıştır. Mısır gibi güçlü bir ülke ile kan bağı kurmak siyasi anlamda Doğu Roma’ya güç katacaktır. Antoinus karısına çok âşıktır. Gözlerinin içine bakar. Yanından zorunda kalmadıkça bir an bile ayrılmaz. Her dediğini istisnasız bir şekilde yerine getirmek için uğraşır. Fakat bu körkütük aşk durumu bir süre sonra siyasal anlamda sorun yaratacaktır. Antonius, Kleopatra’yı Mısır, Kıbrıs, Girit ve Suriye valisi olarak tayin eder. Elinde bulundurduğu kudreti bu şekilde kullanması Roma Senatosunda bir tepki ile karşılanır. Birbirini izleyen gergin toplantıların her birinde savunma yapmak zorunda kalır. <img class="alignnone wp-image-34852" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/ic-2-300x223.jpg" alt="" width="907" height="674" /> Her ne kadar Kleopatra’nın Caesar’ın kanuni varisi olduğu konusunda savunmalar yapsa da bu yeterli görülmez. Vatan hainliği suçlaması ile toplantılara devam edilir. Bir müddet sonra bu savunmaları bile dinlenmez. Senato kararını vermiştir. Antonius ve Kleopatra çifti vatan hainidir. Bu kararın ardından çift Mısır’a kaçmak zorunda kalır. Mısır Kleopatra’nın vatanıdır ve orada güvende yaşayacaklardır. Doğu Romalı casuslar da peşlerinden Mısır’a gelirler. <img class="alignnone wp-image-34855" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/ic-3-300x198.jpg" alt="" width="762" height="503" /> Çiftin yerini tespit ettikten sonra Kleopatra’yı zehirleyerek öldürürler. Bazı kaynaklarda Kleopatra’nın ölmediği sadece bayıldığı yer almaktadır. Yanında en büyük aşkının öldüğünü gören Antonius oracıkta kendisini bıçaklayarak yaşamına son verir. Kleopatra’nın ölmeyip, ayıldığında düşmanlarının elline düştüğü aktarılan kaynaklarda ise ölüm şekli; kendisinin halka teşhir edileceğini anladığında, kapalı tutulduğu zindan da bulunan bir yılanın zehri ile intihar ederek öldüğü olarak anlatılır. <blockquote><em><strong>İlk yüzyıldan beri Aşk bir insanın gözünü kör eden, uğrunda her şeyi göze alacağı bir kavramdır.</strong></em></blockquote>
Aşk şiirlerinin baş aktörü, aşka aşık olan adam. Aşk ve vatan için birçok şiir yazmış bir söz ustası. Nazım Hikmet. Hep Nazım’ı dinledik yıllarca. Yıllarca anlatırken hep Nazım ve kadınları diye anlattılar. İşte o kadınların arasında bir tanesi var ki, Nazım sanıyorum ki en çok onun hayatından çıkmasına yanmıştır. Aşk şiirlerinin birçoğu onun uğruna güzelleşmiştir. Belki de Nazım’ın tek pişmanlığıdır. Piraye… Nazım’ın Piraye’si. Hep böyle tanıdık, bu şekilde bildik, okuduk, yazdık. Kim bu Piraye? Bir şairin hayatına ne kadar dokundu ki, adının geçtiği her yerde o da var. Bu kez Nazım’ın aşkından değil, Piraye’nin aşkından konuşacağız. Piraye Nazım’ın kız kardeşinin çok samimi arkadaşıdır. Nazım Hikmet ile bu vesile ile tanışırlar. Tanıştıkları dönemde Vedat Örfi isminde zengin bir adam ile evlidir. Fakat bu evliliği eşinin bir türlü bitmek bilmeyen yurtdışı seyahatleri yüzünden bitme noktasına gelmiştir. Bu seyahatler yüzünden evini terk etmiş, baba evine iki çocuğu ile birlikte dönmüştür. Birbirlerini tanımalarının ardından aralarında tutkulu bir aşk başlar. Başlarda Piraye bu aşktan dolayı çekingendir. Çünkü bir annedir. Evlatları ile huzurlu bir hayat sürmek arzusundadır. Fakat karşısında Nazım Hikmet gibi aklını başından alabilecek kudrette bir erkek vardır. Kısa zamanda evlilik kararı alırlar. Piraye’nin ailesi bu evliliğe karşı çıkar. Onların gözünde Nazım çulsuz bir şairdir. Tüm baskılara rağmen 1935 yılında evlenerek İstanbul’a yerleşirler. Mükemmel bir aşk evlilik ile daha tutkulu bir hale dönüşmüştür. Nazım, Piraye’nin çocuklarını da kendi çocukları gibi benimser. Öyle ki Mehmet Fuat ile ilişkiler baba oğul ilişkisinden daha öteye geçmeye başlar. Nazım’ın elinde yetişen Mehmet Fuat daha sonra Türkiye’nin önde gelen yayıncılarından ve eleştirmenlerinden birisi olur. Nazım Hikmet’in eserlerinin okuyucularına ulaşmasında büyük bir rol oynar. Evlendikten kısa bir süre sonra Nazım’ın hapishane günleri başlar. Her ne kadar Piraye onun en uzun süre evli olarak kaldığı kadında olsa en çok ondan uzak kalacaktır Nazım. Hayat böyle değimli zaten her zaman en çok sevdiğimiz en uzağımızda kalır. Hapishane dönemlerinde mektuplaşmalar başlıyor. Edebiyatımıza mihenk taşı olacak o mükemmel cümleler çıkıyor ortaya. Piraye tam bir sadakat ve aşk ile bekliyor Nazım’ını. Hapishane günlerinde ki tüm aşk şiirleri Piraye’ye yazılıyor. Fakat her mektup aşkı anlatmıyor elbet. Nazım hapishaneye kendisine bir şeyler getirmek için gelen, aynı zamanda da kuzeni olan Münevver ile bir aşk yaşamaya başlıyor bu kez. Ve Piraye’nin yıkılmasına, bir yandan da yıllarca dillere destan olacak o mükemmel gururuna sebep olacak mektup geliyor. <h3><strong><em>'Piraye</em></strong></h3> <h3><strong><em>Aramızdaki münasebetlerden birisi olan fakat zaten bilfiil çoktandır mevcut bulunmayan ve daha senelerce de mevcut olamayacağı anlaşılan karı kocalık münasebetimizi, kadın erkek münasebetimizi tasviye etmemiz, kesmemiz gerekiyor. Bunun icap ettiğini uzun muhakemelerden nefsimle yaptığım işkenceli müsahabelerden sonra anladım. Ve sana bir gün bile fazla yalan söylememek için bu münasebetin artık kesilmesi gerektiğini işte hemen yazıyorum. Sen yine benim en yakın insanımsın. En yakın dostum ve arkadaşımsın. Çocukların çocuklarımdır. Bu tarafımızda hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanıyorum. Fakat artık karı kocalığımız devam edemez. Bu bağımızı bağlarımızdan ancak bir tanesi olan bu münasebetimizi kesmemiz lazım geliyor. Sana yolladığım bu mektupla beraber ben karı koca münasebetimizin kesilmesi için gereken yerlere müracaatımı da yapmış bulunacağım.</em></strong></h3> <h3><strong><em>Bütün bu olan biten şeye rağmen yakın iki insan olarak kalacağımızı biliyorum. Benim başım sıkıştığı zaman hapiste olayım, dışarıda olayım yine sana koşacağım. Sen de öyle bana koşacaksın. Ömrümün en güzel senelerini, en iyi eserlerini sana borçluyum. Onlar manen ve maddeten senindir. Şimdilik Allah'a ısmarladık. Beni affet bile demiyorum. Her şeye rağmen beni herkesten ziyade anlayacak olan insanın yine sen olduğuna eminim. Ellerinden öperim.'</em></strong></h3> <h3><strong><em>Nazım Hikmet</em></strong></h3> Bu mektuptan sonra hiçbir şey aynı kalmıyor. Piraye bir yandan sefalet ile mücadele ederken, bir yandan da ayrılığın acısına göğüs germeye çalışıyor. Uğrunda ailesinden bile vazgeçtiği adam tarafından terk edilmenin acısı bir volkan gibi patlıyor içinde. Bir süre sonra Nazım’ın hapishaneden çıkamayacağını anlayan Münevver daha fazla böyle bir maceranın içerisinde kalmak istemiyor. Nazım’ı terk ediyor. Bu terk ediliş Nazım’ın ruhunda derin yarlara yol açıyor. Kendisini bu kadar çok seven Piraye’yi kaybetmiş olmanın pişmanlığı kaplıyor içini. Pişmanlığın verdiği acı ile Piraye’ye tekrar mektuplar yazmaya başlıyor. <h3><strong><em>'Pirayem Kızıl saçlı bacım benim,</em></strong></h3> <h3><em><strong>Seni arkadan bıçakladım. Bir damlası benim damarlarımdaki bütün kana bedel kanınla boyandı ellerim. Yeryüzündeki hiçbir insan hiçbir insana benim sana yaptığım kötülüğü yapmamıştır. Bütün bunlara rağmen gel. Sana “Gel” diyecek kadar yüzsüz ve alçaksam ne halt edeyim öyleyim işte. Fakat gel. Oğlumuz Memet’in başı için gel ve ben kalan ömrümde ona layık bir baba olmak fırsatını kazanabileyim. Senin yüzüne nasıl bakabileceğimi bilemiyorum. Seninle karşılaştığım anda ayaklarının dibine yıkılacağım belki. Belki de sadece bayrağını kendi eliyle düşmana teslim etmiş bir hainin cesaretiyle yüzüne bakmaya çalışacağım. Belki de tek kelime söylemeden gözlerimi iskarpinlerine dikip oturacağım. Fakat gel. Hayatım yalnız kendime ait olsaydı gebermeyi çoktan tercih ederdim. Kendi ferdiyetimden, fizyolojimden, kafamın deli hasta tarafından öylesine nefret ediyorum. Fakat yaşamam lazım. Beni affetmek için değil, beni oğlumuz, kızımız ve onlar gibi iyi namuslu insanlarımız için yaşatmak için gel ve bir daha da yalnız bırakma. Eteklerinden öperim.</strong>'</em></h3> <em> </em><em>Fakat hiç birisine cevap alamıyor. Çocuklarının ısrar ile birkaç kez ziyarete gitse de Nazım’ı artık eski Piraye den eser kalmıyor.</em> <em>Nazım kavuşamayacaklarını anlayınca açlık grevine başlıyor. Durumu kötüleşince hastaneye kaldırılıyor. Bunu duyan Piraye koşarak Nazım’ı görmeye gidiyor. Hastahanede Münevver ile karşılaştıklarında ise terk ediyor orayı ve bir daha Nazım’ın karşısına asla çıkmıyor.</em> <em>Hiçbir şekilde bu aşk hakkında o günden sonra konuşmamıştır Piraye. Kalbine gömmüştür en büyük aşkını. </em> <em>Bu konuda ki en meşhur söz ; <strong>Piraye öldü aşkından ama dönmedi Nazım’a!</strong></em> <em>Ben yazımı bu sözle değil kendi yorumum ile bitirmek istiyorum.</em> <blockquote><strong><em>Öldürdüğü aşkını, kalbine gömen Piraye Nazm’ın yaşadığını bile unutmuştu oysa ki….</em></strong> <strong><em>Artık sadece kalbinde yaşattığı onurlu ve güzel sevdası vardı…..</em></strong></blockquote>
Halka arz ne demektir? Öncelikle buna bir bakalım. Halka arz en basit tabiri şirketlerin tüm varlıkları ile birlikte küçük paylara bölünerek satışa çıkarılma işlemidir. Bunun birden fazla nedeni olabilir. Yeni bir yatırım için kaynak arayışı, şirket faaliyetlerini büyütmek, şirketi borç yükünden kurtarmak gibi çeşitli nedenler için nakit sağlamak isteyen şirketler bu yöntem ile paylarını satışa çıkarabilirler. Diğer taraftan borsada yatırım yapan yatırımcılar da bu hisse senetlerini satın alma fırsatına sahip olurlar. Halka arzlar genel olarak bakıldığında uzun vade de kazançlı olabileceği gibi kısa vadede yatırımcılarına yarar sağlamışlardır. Bir şekilde ilgili kurumların belirlediği şartları sağlayan şirketler halka arz olup borsa da işlem görmeye başlayacaktır. Her perşembe SPK tarafından yayınlanan bültende halka arzı onaylanan firmalar açıklanır. İşte bu bültenin yayınlanmasından sonra belirlenen tarihlerde talep toplama başlar. Talep toplama ile birlikte de yatırımcılar birbirlerine veya borsa hakkında öngörülerde bulunabilen tanıdıklarına bu soruyu sorarlar. <img class="alignnone wp-image-32309" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/wsi-imageoptim-vd445-300x155.jpg" alt="" width="950" height="491" /> <strong> Bu halka arza girilir mi ? </strong> Bu soruyu sormadan önce bir kaç unsura bakmanız da fayda var. Öncelikle şirketin halka arzı onaylandıktan sona KAP(Kamu Aydınlatma Platformu)'nda yayınlanmış olan İzah namesi ve araştırma raporlarını inceleyin. Daha sonra şirket hakkında halka araza katılmayan veya liderlik etmeyen aracı kuruluşların yazdıkları raporları incelemelisiniz. Bu raporlarda bulunan fiyat tespiti ve finansal tablo analizleri önemli bir fikir oluşturacaktır. Şirket izah namesinde yer alan halka arzdan elde edilecek kaynağın değerlendirileceği yerler de önem arz etmektedir. Halka arzın yöntemi de bakılması gereken bir diğer önemli husustur. Şirketler halka arz olurken bedelli sermaye artırımı yapabilirler veya ortakların hisselerini satışa çıkarabilirler. Ortak hisselerinin halka arz edilmesi durumunda şirket maddi bir gelir elde edemeyecektir. Şirketin geçmiş dönem mali durumu da bir diğer madde olacaktır. İzah namelerde çoğunlukla son üç yıla ait gelir tablosuna yer verilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus şirketin istikrarlı ve karlı bir biçimde büyüme eğilimde olup olmadığıdır. Şirketin finansman gideri de göz önünde bulundurulmalıdır. <img class="alignnone wp-image-32308" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/borsadan-para-kazanmak-e1659042883284-300x168.jpg" alt="" width="827" height="463" /> Ortak olduğumuz bir ticari faaliyettir sonuçta. Şirketin bulunduğu sektör ve sektörün içerisinde ki payıda dikkate alınmalıdır.. Halka arz tam olarak bir kazan kazan politikası gibi görülebilir. Yorum olarak benim görüşüm halka arz olan şirketlere yatırım yaparak, şirketlerin büyümesine ve yatırım yapmasına olanak sağlanmış olur. Bu şekilde iki taraflı kazanç elde edilmesi de mümkün gözüküyor. Halka arz olurken şirketler iki şekilde yatırımcılarına pay satışı yaparlar. <strong>- Eşit Dağıtım Yöntemi:</strong> Bu yöntemde halka arz olan hisse adedi, halka arza katılan yatırımcı sayısına bölünerek eşit bir şekilde dağıtılır. Özellikle küçük yatırımcılar için tercih edilen bir yöntemdir. Hisse işleme başladığı ilk gün tüm yatırımcıların elinde eşit miktarda hisse olacaktır. Bu sayede tüm yatırımcılar aynı oranda kar veya zarar edeceklerdir. <strong>- Oransal Dağıtım Yöntemi:</strong> Adından da anlaşılacağı gibi yatırımcılara belirli bir oranda hisse dağıtılan yöntemdir. Bu yöntemde en çok yatıran en fazla hisseye sahip olacaktır. Şirketler iki yönteme göre de halka arz olabilirler. Unutulmamalıdır ki kesin kazanç diye bir durum söz konusu değildir. Borsa da yatırım yaparak bir ticari faaliyete ortak oluyorsunuz.<strong> "Zarar, karın ortağıdır."</strong> Yatırım yaparken bunu göz önünde bulundurmanız gerekmektedir. Bu yazı yatırım tavsiyesi niteliğinde olmayıp bilgilendirme amaçlı yazılmıştır.
<em><strong>Neden bana öyle baktı ki?</strong></em> <em><strong>O kızla ne konuştu acaba?</strong></em> <em><strong>Kesin, arkamdan konuşuyorlar? </strong></em> Mutlaka zaman zaman bu tarz soruları kendinize sormuşsunuzdur. Bu sorularla sürekli yaşamak zorunda olan insanlar da var. Hem kendi hakkında insanların ne düşündüğünü bilmek isteyen hem de gördüğü her hareketten anlam çıkarmaya çalışan. Örneğin, temizlik takıntısı olanlar var. Sürekli her yerin pis olduğunu düşünürler. Çoğu vaktini pis gördüklerini temizlemek için harcarlar. Kişisel temizlikleri ile ilgili takıntılı olanların ise işi biraz daha zordur. Günde bir kaç kez duş alma isteği, her temastan sonra ellerini yıkamak veya bir mendil ile temizleme çabası... Elbette örnekler çoğaltılabilir. Tüm örneklerin sonu aslında ne kadar yorucu olduğu düşüncesi ile bitecektir. Bedensel yorgunlukların, kesinlikli zorlukları vardır. Fakat en yorucu olanı "takıntılı düşünce" yapısına sahip olmaktır. Zihinsel yorgunluk zamanla yaşam kalitesini de fazlasıyla etkileyecektir. Takıntılı düşünceye sahip olan insanları psikologlar “obsesif” olarak adlandırır. Bizler ise çoğunlukla kendi aramızda konuşurken “takıntılı kişi” olarak değerlendiririz. ‘Vesvese’, der büyüklerimiz. Psikolojik açıdan baktığımızda takıntı şeklinde tekrar eden düşüncelere dönüşmeye başladığında artık depresif nöbetler geçirmemiz an meselesi olur. Aslında bizim takıntı yada vesvese dediğimiz şey obsesif kompulsif bozukluk olabilir. Kendimizin veya çevremizde bir arkadaşımızın çok fazla takıntılı olduğunu düşünüyorsak bu ihtimali göz önünde bulundurmalıyız. Yapılan araştırmalardan gördüğümüz kadarı ile en büyük özelliklerinden birisi kişinin aklına gelen görüntüler, düşünceler ve hislerin sürekli tekrar ediyor olmasıdır. Bu durum tekrar ettikçe aşırı derece de huzursuzluk vermeye başlar, zamanla da rahatsızlık derecesine kadar ilerler. <img class=" wp-image-31716 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/WhatsApp-Image-2022-07-27-at-22.13.40-300x210.jpeg" alt="" width="898" height="629" /> Çevrenizde birisi böyle bir rahatsızlık yaşıyorsa neler yapmak gerekli bir bakalım: Öncelikle elinde olmadan tekrar eden düşüncelere sahip olduğunun farkında olarak yaklaşmamız gerekli. Sürekli tekrar edecektir. Sabırla ve onu anladığımızı belli edecek şekilde yanında olmaya özen göstermeliyiz. <ul> <li>Bu şekilde bir ruhsal bunalım içerisinde olan insanlar en çok dinlenmek isterler. Gözlerinin içine bakarak, önemseyerek dinleyin. Önemsendiğini hissettikçe sakinleşeceğini göreceksiniz.</li> <li>Kesinlikle içinde bulunduğu durum hakkında yargılama olarak anlaşılacak cümleler kurmayın; mümkünse eleştirmeyin.</li> <li>Bu ruhsal bunalım durumunun en büyük düşmanı baskıdır. Baskıcı bir yaklaşım işleri çıkmaza sokabilir.</li> <li>Kendini iyi hissetmesini sağlayın. Ona pozitif yönlerinden bahsedin. Neşeli bir ruh halinde yaklaşın. Enerjisini yükseltin.</li> </ul> Bu konu ile ilgili okuduğum kaynaklardan edindiğim bilgiye göre Obsesif kompulsif kişilik bozukluğu olan insanlar aynı zamanda anksiyete adını verdiğimiz kaygı bozukluğunu da yaşarlar. Bu yüzden de yaşadıkları her olayda en kötü sonucu yakıştırırlar kendilerine. Ancak bir çok uzmanın ortak görüşü olarak obsesif kompulsif bozukluk, panik atak ve şizofreniye dönüşmez. Tüm maddeleri incelediğimde aslında aklıma gelen neydi biliyor musunuz? Bu davranışları sergilemek için ruhsal bunalıma girmesini neden bekliyoruz? Günümüzde birçok insanda takıntı hali söz konusudur. Fakat takıntıları olsa bile bunu bir ruhsal bozukluğa dönüştürecek sürece bir çoğu girmez. Bu maddelerde yazıldığı şekilde davranılmadığında ufacık takıntılar, kocaman ruhsal sorunlara, bunalımlara dönüşür. İnsan olarak hepimizin en çok ihtiyacı olan ‘anlaşılmak’. Anlamak için dinleyelim birbirimizi. '‘ Ne vesveseli bu da, aman'' deyip geçiştirmeyelim dostlarımızı. Yanımızda kıymet verdiğimiz kim varsa dünyanın en önemli insanı hissetsin kendini. Olmasını istemeyiz ama, bu tarz durumlar ile karşı karşıya kaldığımızda uzmanlardan yardım almaktan çekinmeyelim. Nasıl ki bedenimizde bir rahatsızlık gördüğümüz de doktora çekinmeden gidebiliyoruz. Ruhumuz da ortaya çıkan rahatsızlıklar içinde aynı önemi göstermeliyiz. <em style="text-align: center"><strong> “Ruhsuz bir beden cesetten başka bir şey değildir.”</strong></em>
<blockquote>Netflix’te 03.03.2022 tarihinde ilk sezonu gösterime giren bir diziden bahsetmek istiyorum. Bana kalırsa son dönemde yayınlanan en iyi dizilerden bir tanesi idi. <strong>“Pera Palas’ta Gece Yarısı”</strong></blockquote> <img class="wp-image-30604 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/5947568-240x300.jpg" alt="" width="791" height="989" /> <p style="text-align: center">Hazal Kaya, Tansu Biçer, Selahattin Paşalı gibi oyuncuların muhteşem performans sergiledikleri dizi, kısa sürede ülke gündemine oturmuştu. Dizinin yönetmen koltuğunda Emre Şahin oturuyor.</p> <p style="text-align: center">Yayınlanmaya başladığı tarih itibarı ile yüksek bir izlenme oranına kavuşan dizinin konusu ise şöyle;</p> <p style="text-align: center">İş yaşantısında hiçbir şey yolunda gitmeyen bir gazeteci olan Esra (Hazal Kaya) çalıştığı kurum tarafından bir yazı yazmak ile görevlendirilir. Yazının konusu Pera Palas Oteli olacaktır. Yazıyı hazırlamak üzere tarihi otele giden Esra’nın, Pera Palas’ın gizemini keşfetmesi ile başlayan olaylar, bir anda Türkiye’nin kaderini değiştirecek bir suikastın engellenme sürecine dönüşür.</p> <img class="wp-image-30608 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/foto-300x150.jpeg" alt="" width="850" height="425" /> <p style="text-align: center">Dizi insanın zihnin de çok farklı izler bırakıyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün ilk ortaya çıktığı o sahne benim gibi birçok izleyeni de duygulandırmış olmalı. Bir an olsun Atatürk’ün canlı kanlı karşımızda olduğunun düşüncesi bile paha biçilemez bir iz bıraktı ruhumuzda.</p> <img class=" wp-image-30610 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/pera-2-300x158.jpeg" alt="" width="794" height="418" /> <p style="text-align: center">Eski İstanbul tasvirleri de değinilmeden geçilemeyecek bir konu. Son dönemleri olsa da, İstanbul’un o naif insanların elinde olduğu zamanları görebilmek harika oldu. İstanbul sokaklarının eski ama muazzam görüntüsü. Ulaşım için kullanılan araçların antika duruşları. Her şeyi ile dizi bizlere o günlerde ki İstanbul’da bir tur atma olanağı sundu.</p> <img class="wp-image-30611 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/pera-palasta-gece-yarisi-yonetmeni-yapimcisi-senaristi-300x169.jpg" alt="" width="914" height="515" /> <p style="text-align: center">Pera Palas’ın o günlerdeki silüetini hala koruyor olması da bir başka detay. 19. Yüzyıldan günümüze kadar bir dünya mirası olan otelin önemi tüm detayları ile anlatılmış. Etrafı, çevresi ne kadar değişirse değişin Pera hep aynı kalmış. İç dekoru zamanla yenilense de dış görünüşü o günlerden günümüze bir armağan olarak kalmaya devam etmiş.</p> <img class="wp-image-30613 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/Agatha-Christie-Room-Daktilo-300x200.jpg" alt="" width="833" height="555" /> <p style="text-align: center">Agatha Christie’nin Pera Palas’ta kalıp roman yazmış olmasına ne demeli? Hem de en ünlü romanlarından biri olan <strong>“Şark Ekspresi’nde Cinayet”</strong> kitabını.</p> <p style="text-align: center">Otelin 411 numaralı odasında kalarak romanını tamamlamış Christie. Daha sonra bu roman bir çok dile çevrilmiş tüm dünyada satış rekorları kırmış. Beyaz perdeye bile uyarlanmış. Dizi ayrıca bu bilgiyi de izleyicilerine armağan ediyor.</p> <p style="text-align: center">Aksiyon sahneleri ile izleyicilerini İstanbul’un eski sokaklarında sürükleyici bir yolculuğa çıkarıyor. Kurtuluş Savaşı yıllarının o eşsiz mücadele ruhu diziye tam anlamıyla yansıtılmış. Zamanlar arasındaki geçiş ile izleyicisini şaşırtmayı başarıyor. Zamanda yolculuk teması dizide çok güzel kurgulanmış.</p> Dizinin ilk sezonunda 8 bölüm yayınlandı. Bölüm isimleri de oldukça dikkat çekici ve içeriğe uygun bir şekilde seçilmiş. <ul> <li>Bölüm : Yolculuk</li> <li>Bölüm : Kökler</li> <li>Bölüm : Gizli</li> <li>Bölüm : Mefkud</li> <li>Bölüm :Men Dakka Dukka</li> <li>Bölüm : Hayat-ı Memat</li> <li>Bölüm : Yüzleşm</li> <li>Bölüm : Zenberek</li> </ul> <p style="text-align: center">Kaliteli oyuncu kadrosu ve yetenekli bir yönetmen ile ortaya, izlenirken adeta içinde yaşanacak bir dizi çıkmış.</p> <p style="text-align: center">Hala izlemeyenler varsa 2. Sezon yayınlanmadan izlenmelerini tavsiye ederim.</p> <p style="text-align: center">İzleyenlerin ise aklında tek bir soru var Pera Palas’ta Bir Gece Yarısı’nın 2. Sezonu ne zaman yayınlanacak ?</p>
Her kötü de bir iyi, her iyi de bir kötü mutlaka vardır. Yüz yıllardır süregelen bir inanıştır bu. İnsan bedeni, ruhsal sorunlar, stres ve baskı gibi bazı durumlar da istemsiz de olsa tepki verir. Bu tepkilerin o anlık içerisinde bulunduğu durumda geçici de olsa rahatlama hissi vermesi halinde, bu davranış tekrar etmeye başlar ve alışkanlığa dönüşür. Bu alışkanlıkların bazılarına kötü alışkanlıklar deriz. Vücuda zararı olduğunu düşünürüz. Kötü bir görüntü olduğundan şikayetçi oluruz. Uzmanlar bazı kötü alışkanlıklar üzerinde bir takım araştırmalar yapmışlar. Bu araştırma sonucunda aşağıda bahsettiğim bazı alışkanlıkların o kadar da kötü olmadığını eğlenceli bir şekilde inceleyeceğiz Başlıyoruz; <img class=" wp-image-30432 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/63556-300x150.jpg" alt="" width="922" height="461" />. <strong> - Tırnak yemek: </strong>Ne çok kızdılar bir dönem değil mi ? Sıkı durun, yeni yapılan bu araştırma ile vücudun bağışıklık sistemine yararı olduğu ispatlandı. Çünkü vücudumuz bu sayede yeni bakterileri kolayca tanıyor, bu bakterilere karşı bağışıklık kazanıyormuş. Birisi size tırnaklarınızı yediğiniz için kızarsa, ona bunun yararlı olduğunu söyleyin :) <img class=" wp-image-30435 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/isegeckala-300x165.jpg" alt="" width="738" height="406" /> <strong> - Geç kalmak: </strong>Dakik bir insan olmak elbette süperdir. Yapı gereği geç kalan biriyseniz uzmanlarımız sizi de düşünmüş ve araştırmış. ABD’de Harvard Tıp Okulu uzmanları yaptıkları araştırma sonucunda geç kalma eğilimi gösteren kişilerin sağlıklı, mutlu bir yaşam tarzına sahip olduğunu söylüyor. Biz kısaca ne gamsız adam çok yaşar böyleleri diyoruz :) <img class=" wp-image-30436 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/sakiz-cignemenin-faydalari-h1545164005-bed4ee-300x150.jpg" alt="" width="822" height="411" /> <strong>- Sakız çiğnemek:</strong> Toplum içinde sakız çiğnemek pek hoş karşılanmaz genellikle. Bu araştırma ile birlikte, bu genel geçer kuralı kaldırıyoruz. Odaklanma sorunu olanlar, hafızasının zayıf olduğundan yakınanlar müjde! Kafeinden bile daha etkili bir yöntem olan sakız çiğnemek artık bu sorunlara çözüm oluyor. Konsantrasyon sorununuz var ise eğer bol bol sakız çiğneyin. Şekerli olanlar diş rahatsızlıklarına yol açabilir buda benden uyarı olsun :) <img class=" wp-image-30438 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/images-3-3.jpg" alt="" width="456" height="456" /> <strong>- Saçla oynamak:</strong> Canınız mı sıkılıyor. Çözümü bulundu. 2014 uzmanlarımız bir araştırma sonucunda, saçla oynamanın can sıkıntısını hafifletebileceğini duyurdular. Saç dökülmesi gibi bir sonuçla karşılaşabilirsiniz belki. Ama can sıkıntınız kesin olarak geçecektir. :) <img class=" wp-image-30440 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/Daginiklik-1-300x150.jpg" alt="" width="804" height="402" /> <strong> - Dağınık olmak:</strong> Dağınık olduğunuz için yakınan bir çevreniz varsa bu madde tam size göre. ABD’de Minnesota Üniversitesi’nin de onayı ile, daha akıllı insanların bir şeyleri toplamak veya organize etmek için uğraşmak istemediği açıklandı. Yaratıcılığa ve pratik zekaya dağınık olmanın katkısı bile varmış. Dağıtın gönlünüzce :) <img class=" wp-image-30443 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/EvFAtn1WYAEyf7m-300x300.jpg" alt="" width="455" height="455" /> <strong> - Kambur durmak:</strong> Sürekli dik durmak kesinlikle önemli. Ama bazı durumlarda kambur durmanın da faydası var . Ben demiyorum bunu İngiltere’de North Tees Üniversite Hastanesi, araştırmış ve bu sonuca varmış. Çok yoğun fiziksel hareketlilikten sonra kambur durmanın omurgaya faydasını tespit etmişler. Kambur durmak bazen iyidir :) <img class=" wp-image-30446 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/ofiste-uyuklamak-4-1280x720-1-300x169.jpg" alt="" width="639" height="360" /> <strong> - Uyuklama:</strong> Gün içerisinde kimi zaman uyukladığınız oluyor değil mi? Uzmanlarımıza göre bu harika bir şey. Uykunun stres üzerinde olumlu bir etkisi olduğu ve azalttığı , beyni ve hafızayı güçlendirdiği, daha uzun süre dinçlik sağladığı sonucuna ulaşıldı. Uyuklamak iyidir. Zinde kalmanızı sağlar. :) <img class=" wp-image-30448 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/indir-1-10.jpg" alt="" width="829" height="598" /> <strong>- Dedikodu yapmak:</strong> Tabi ki hiç birimiz sevmiyor ve yapmıyoruz. Bizim yaptığımız bilgi paylaşımının bir üst versiyonu. Uzmanlarımız der ki , dedikodu yapmak kaygı ve stresi azaltıyor. Paylaşmaktan doğan mutluluk da yanımıza kar kalıyor. Kurum içi iletişim, bilgi paylaşımı dedikoduya dahil mi? Bu konuda net bir bilgi maalesef bulunmamakta. Kaygı içerisindeysen paylaşım yap. Uzmanlar yanılıyor olamaz. :) <img class=" wp-image-30449 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/images-4-2-300x160.jpg" alt="" width="699" height="373" /> <strong> - Küfür etmek: </strong> Geldik en çarpıcı başlığa. Sinirlenince, acı çekince istemsizce de olsa başvurduğumu en olası yöntemdir küfür etmek. İngiltere’de Keele Üniversitesi uzmanları yaptığı araştırmaya göre küfür etmek ağrı kesici niteliğinde. Hatta yüzde 33 oranında ağrı eşiğini arttırıyor. Artık bunu bildiğinize göre. Gerisi size kalmış :)
Ömrünün insan yetiştirmeye adamış öğretmen. Kendini davasına adamış bir kanaat önderi. Edebiyat tarihimizde yazdığı roman ve şiirler ile adından oldukça söz ettirmiştir Hüseyin Nihal Atsız. Davası uğruna mücadelede kendi hissi dünyasını geri planda tutmuştur. İdealist bir öğretmendir. 1905 yılının soğuk Ocak gecelerinin birinde İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Asker kökenli bir ailenin oğludur. Eğitim hayatı başarılı bir öğrenci olarak geçmiştir. Askeri Tıbbiye öğrencisi olarak eğitim hayatının sonlarına yaklaştığın da yaşadığı talihsiz bir olay ile tıbbiye de öğrencilik hayatı sona ermiştir. Ünlü Türk yazar Ziya Gökalp’ın cenaze töreni sırasında çıkan olaylar yüzünden ceza alarak okuldan uzaklaştırılmış daha sonrasında da atılmıştır. Bu olaydan sonra öğretmen okuluna yazılarak öğretmen olmuştur. Kendisini öğrencilerine adamıştır. Etkisine girdiği Türkçülük fikri üzerine makaleler yayımlamıştır. Siyasi kimliği yüzünden bir çok kez yargılanmış ve hapishane de yatmıştır. 1975 yılında kalp krizi nedeni ile vefat etmiştir. Tüm bu fikir mücadelesi sırasında kendi hissi dünyasına zaman ayırmayı ihmal etmiştir. Bir çift yeşil gözün etkisini yüreğinde hissedene kadar… Atandığı bir okulda ilk günleridir Atsız’ın. Öğrencileri ile tanışmış, gözlerinde ki ışıktan memnun olmuştur. Bu yeni öğrenmeye aç gençlerin öğretmeni olmak onu heyecanlandırmış ve mutlu etmiştir. Okulda geçirdiği tüm zamanını öğrencilerine ayıracak kadar değer vermiştir. Ders dışı zamanlar da teneffüsler de bile öğretmenler odasına yerine zamanının büyük çoğunluğunu bahçede öğrencileri ile sohbet etmeye ayırmıştır. Bir teneffüs vakti bahçeye öğrencilerinin yanına çıkarken fark ettiği bir çift yeşil göz kalbinde çarpıntıya sebep olur. Bir kafa selamı ile yanından geçen öğretmen arkadaşının gözleri ruhunda adeta bir fırtına koparmıştır. O teneffüs vakti öğrencileri ile yaptığı sohbet esnasında bile yeşil gözler aklından çıkmamıştır. Okul biter eve gider. Gece boyu düşündüğü şey bir selam ile yanından geçen o gözlerdir. Kendine hakim olmaya çalışır. Bir süre makalelerine yoğunlaşır. Kitap okur. Fakat bir türlü aklından atamaz bu düşünceyi. Ertesi sabah doğruca öğretmenler odasına gider. Öğretmen hanım oradadır. Bir selam ile karşısına oturur. Sohbet etmezler, fakat Atsız o bir çift gözü kaçamak bakışlar ile de olsa izler. Artık günlerinin bir kısmını öğretmenler odasında geçirmeye başlar. Her ne kadar kendine engel olmaya çalışsa da söz dinletemez kalbine. O sıralarda üzerinde çalıştığı Ruh Adam isimli romanına bir şiir ekler. Şiiri tekrar okuduğunda artık bu bir çift yeşil göze açılması gerektiğine karar verir. Bir mektup yazar şiiri de ekler. Güzelce bir zarfa koyar. Sabah erkenden okula gider. Yazdığı mektubu öğretmen hanımın dolabına koyar ve odadan çıkar. Bir süre öğretmen hanım okula gelir. Öğretmenler odasına girer. Atsız bir heyecanla bahçede dolaşmaya başlar. Ders zili henüz çalmıştır. Derse girmek üzere okula yöneldiğinde kapıda öğretmen hanımı görür. Elinde sabah dolabına bıraktığı mektup zarfı ile birlikte. Mektubu açmadan iade etmeye gelmiştir. Öğretmen hanım dolabını açar açmaz mektubu görünce kimden geldiğini fark etmiştir. Okumadan Atsız’a geri verir. O an Atsız’ın o yeşil gözlere son bakışıdır. Bir daha gördüğü yerde bile kafasını kaldırıp bakmaz. Hiçbir şekilde bu konuyu gündeme getirmez ve kapatır. Bu hikayeden geriye bir aşk şiiri kalır. Bestelenir ve bizlere ulaşır. <img class=" wp-image-30017 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/huseyin-nihal-atsiz_mutlak-seveceksin-min-1024x710-1-300x208.jpg" alt="" width="945" height="655" /> <strong>İşte o şiir:</strong> Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden? Bilmem bu yanardağ ne biçim korla tutuştu? Pervane olan kendini gizler mi hiç alevden? Sen istedin ondan bu gönül zorla tutuştu. <strong>Gün, senden ışık alsa da bir renge bürünse; </strong> <strong>Ay, secde edip çehrene, yerlerde sürünse; </strong> Herşey silinip kayboluyorken nazarımdan, Yalnız o yeşil gözlerinin nuru görünse… Ey sen ki kül ettin beni onmaz yakışınla, Ey sen ki gönüller tutuşur her bakışınla! Hançer gibi keskin ve çiçekler gibi ince Çehren bana uğrunda ölüm hazzı verince Gönlümdeki azgın devi rüzgârlara attım; Gözlerle günah işlemenin zevkini tattım. Gözler ki birer parçasıdır sende İlahın, Gözler ki senin en katı zulmün ve silahın, Vur şanlı silahınla gönül mülkü düzelsin; Sen öldürüyorken de vururken de güzelsin! <strong>Bir başka füsun fışkırıyor sanki yüzünden, </strong> <strong>Bir yüz ki yapılmış dişi kaplanla hüzünden… </strong> Hasret sana ey yirmi yılın taze baharı, Vaslınla da dinmez yine bağrıdaki ağrı. Dinmez! Gönülün, tapmanın, aşkın sesidir bu! Dinmez! Ebedi özleyişin bestesidir bu! Hasret çekerek uğruna ölmek de kolaydı, Görmek seni ukbadan eğer mümkün olaydı. Dünyayı boğup mahşere döndürse denizler, Tek bendeki volkanları söndürse denizler! Hala yaşıyor gizlenerek ruhuma ‘Kaabil’ İmkanı bulunsaydı bütün ömre mukabil Sırretmeye elden seni bir perde olurdum. Toprak gibi her çiğnediğin yerde olurdum. <strong>Mehtaplı yüzün Tanrı’yı kıskandırıyordur. </strong> <strong>En hisli şiirden de örülmez bu güzellik. </strong> Yaklaşması güç, senden uzaklaşması zordur; Kalbin işidir, gözle görülmez bu güzellik…
Ülke içinde ve dışında hizmet veren bir sağlık kuruluşundan bahsetmek istiyorum. Kuruluşun adı '<strong>Lokman Hekim Sağlık Gurubu</strong>'. Ankara merkezli bir kurum. Kurumu incelediğimde; ulaşılabilir olması ve üst düzey yöneticisinin hali hazırda hizmet veren bir doktor olması beni çok etkiledi. Tarihçe olarak araştırdığımda Lokman Hekim Sağlık Grubu: İnsan sağlığına hizmet etmeyi ilke edinen bir grup doktor ve girişimci işbirliği ile Ankara'nın Kurtuluş ilçesinde bir poliklinik olarak hizmet vermeye başladı. Kurulduğu 1996 yılından günümüze kadar insan sağlığını tüm değerlerin üzerinde tutarak hizmet vermek politikasına sahip olduklarını belirtiyorlar. Mesleğine gönül vermiş doktorlardan oluşan kısıtlı bir ekiple Kurtuluş’ da başlayan insanlara şifa kapısı olma yolculuğunda belirlenen hedefleri: <blockquote><strong><em> ‘Akıllara gelen ilk sağlık kuruluşu olmak.’</em></strong></blockquote> Kendilerine başvuran hastalarına hiçbir ayrım gözetmeksizin en iyi sağlık hizmetini vermek için çabalayan bir ekip ile geçmişten günümüze hizmet vermeye devam ediyorlar. Hizmetlerine daha iyi devam edebilmek için 2002 yılında Ankara'nın en büyük ilçelerinden olan Keçiören’de, ‘Lokman Hekim Etlik Hastanesi’ isminde bir hastane açarak, daha çok insan ulaşma hedefinde ilk adımlarını da atmış oldular. ‘Şifa Kapınız Lokman Hekim’ sloganının temelleri böylece kapsamlı bir hastane açarak daha sağlam bir zemine oturmuş oldu. Bu adımı, 2008 yılında Ankara Sincan Hastanesinin açılışı izledi. Hastane bünyesinde bulunan helikopter pisti ile de Ankara ve yakın bölgesi için helikopter ambulansa ihtiyaç duymuş acil hastaların tedavisi için de hizmet verebilecek kapasiteye ulaşmış oldular. <img class=" wp-image-29527 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/thumbs_b_c_faf281f3836b3fcfbb7dd3b6879c9805-300x169.jpg" alt="" width="971" height="547" /> İkinci hastane ile birlikte sağlık yatırımlarına hız vermek isteyen kuruluş, 2011 yılında Borsa İstanbul’da hisselerini halka açtı. Halka arz süreci ile daha kurumsal bir kimlik kazanarak, hizmet kalitesini arttırarak yoluna daha sağlam adımlar ile devam etti. Artık tüm ülkede hizmet vermek isteyen grup; 2012 yılında Lokman Hekim Van Hastanesini, 2013 yılında yine Van sınırları içerisinde bulunan Lokman Hekim Hayat hastanesini kurarak, başkent sınırlarının dışında da hizmet vermeye başladı. Bu hastaneler özellikle kuruldukları yıllarda Van’da meydana gelen depremde bölge halkına büyük hizmetler vererek, bölge halkının sevgisinin ve sempatisinin kazanılmasını sağladı. Günümüzde hizmetine devam eden Van hastaneleri ile ilgili ilginç bir bilgide sadece ülke sınırlarında kalmayıp, sağlık turizmine de katkı sağlıyor olması. Komşu ülkelerden gelen hastalar tedavi için bu hastaneleri tercih etmekte. Sağlık turizmi konusunda da ülkesine ve markasına katkı sağlamayı isteyen kurum, 2013 yılın 'Irak Erbil Tanı Merkezi'nin açılışını yaparak bu konuda kararlı bir adım attı. Farklı ülkelerde de temsilcilikler açarak, sağlık turizminde Türkiye’de öncü kuruluş olma yolunda ilerliyor. Alanında büyümeyi ve hizmet kalitesini daha çok insan ile buluşturmayı hedefleyen kurum 2016 yılında Ankara’da iki büyük yatırım daha yaptı. ‘Lokman Hekim Akay Hastanesi’ ve ‘Lokman Hekim Demet Tıp Merkezi’ adı altında iki hastaneyi bünyesine katarak hasta yatak sayısını ve istihdam oranını büyük ölçüde arttırdı. Bu iki yatırım ile birlikte artan yatak kapasitesi ile ‘Ankara'nın en büyük sağlık grubu’ unvanının da sahibi oldular. <img class=" wp-image-29534 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/Akay-300x200.jpg" alt="" width="781" height="520" /> 2017 yılında ise Ankara’da “Lokman Hekim Üniversitesi” kuruldu. 2020 yılında ise Sincan Hastanesi ‘Lokman Hekim Üniversitesi Ankara Hastanesi’ olarak hizmetine devam etti. Böylece nitelikli sağlık kadroları yetiştirmek için bir adım atıldı. <img class=" wp-image-29529 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/42EAB6FF-F636-4C49-B037-12694F945276-300x200.jpeg" alt="" width="762" height="508" /> Yatırımlarını 2021 yılında Ankara’da “Lokman Hekim Üniversitesi Diş Hastanesi”ni açarak sürdüren kuruluş, 2022 yılına gelindiğinde ise İstanbul’da 200 yatak kapasiteli bir sağlık tesisini bünyesine aldı. İstanbul Pendik'te bulunan bu tesis ile sağlık turizmi konusunda da büyük atılımlar yapacağını düşünüyorum. <img class=" wp-image-29524 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/LHIST-SITE-ICIN-300x262.jpg" alt="" width="782" height="683" /> 2022 yılı içerisinde yaptıkları aşağıda bulunan KAP açıklaması ile markalaşma ve sağlık turizmi yolunda yapılacak yatırımlar için TURQUALITY® Marka Destek Programı kapsamına girdiklerini duyurdular. <blockquote>“Ticaret Bakanlığı'na yaptığımız başvuru neticesinde şirketimizin 'Lokman Hekim Engürüsağ' markasıyla TURQUALITY® Marka Destek Programı kapsamına alınması uygun görülmüştür. Bu çerçevede, kapsama alındığımız 26.04.2022 tarihinden itibaren gerçekleştireceğimiz harcama ve faaliyetlerimiz desteklenecektir. TURQUALITY®, ülkemizin rekabet avantajını elinde bulundurduğu ve markalaşma potansiyeli olan firmaların, tüm hizmetlerini kapsayacak şekilde gelişimlerini sağlayarak uluslararası pazarlarda kendi markalarıyla global bir oyuncu olabilmeleri ve söz konusu markalar aracılığıyla, olumlu Türk malı imajının oluşturulması ve yerleştirilmesi amacıyla oluşturulmuş devlet destekli markalaşma programıdır.”</blockquote> Bu program ile sağlık turizminde ülkenin önde gelen kuruluşlarından biri olma yolunda kararlı bir adım atmış oldular. Günümüzde faaliyetlerine ve büyümesine hız kesmeden devam etmekte olup bünyesinde yaklaşık 3000 kişi istihdam ediyorlar. <img class="wp-image-29521 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/d97e6c9f5ab296c5f6d7c5a4efb95dbb.jpg" alt="" width="174" height="174" /> Logolarında bulunan "umudun rengi mavi" ile tedavi olmaya gelen hastalarına umut ve şifa kapısı olmak için azimle çalışıyorlar. <img class="wp-image-29503 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/381_HastanelerGorseli-300x138.jpg" alt="" width="1563" height="720" /> Gördüğüm kadarı ile sağlık sektöründe hızlı bir şekilde büyüyen ve gelişen bir kurum. Başkent Ankara’dan başlayarak, ülke çapında markalaşan ve hızla yükselen bir değer olma yolunda kararlı adımlarla ilerliyorlar.
Fırtınalı aşk hayatı ile meşhur bir şairi konuk edeceğiz bugün. Edebiyat Dünyamızın en popüler şairi. Yaşadığı dönemde muhalif fikirleri ile de sürekli çalkantılı bir yaşantıya sahip olmuştur. Nazım Hikmet'ten bir şiir hikâyesi anlatacağım bugün. Kısaca çalkantılı yaşam öyküsüne bir göz atalım. Tam adı Nazım Hikmet Ran. 1902 yılında Osmanlı İmparatorluğu'na ait olan Selanik'te hayatına başladı. Evlilikleri ve aşk hayatı bambaşka bir yazı konusu olabilir. Teknik olarak serbest nazım türünün önderlerindendir. İsmi ülke sınırlarını aşan nadir şairlerimizden birisidir. Dünya üzerinde henüz yeni bir görüş olan Komünizm’i hem siyasi hem de fikri açıdan benimsemiştir. Aşırı fikirleri yüzünden yaklaşık 12 yıl ülkenin farlı hapishanelerinde yattı. Birçok şiirini hapishanelerde kaleme aldı. Yasaklı olduğu bu dönemde farklı isimler ile şiir yayınlamaya devam etti. 1951 yılında artık vatan topraklarını terk etmek zorunda kaldı. Fikir ve yaşam tarzı olarak benimsediği Komünist görüşün doğduğu topraklara Moskova'ya gitti. 1963 yılında kalp krizi sonuncun da Moskova da vefat etti. İşte bu kaçak günlerinde yazdığı bir şiirin hikâyesini anlatacağım sizlere. İstanbulda yaşadığı dönemler de gitmeyi en sevdiği yerlerden birisi Gülhane Parkı idi. Buluşmalarını da genel olarak bu parkta gerçekleştirirdi. Piraye olduğu idda edilir. Ama bana kalırsa hangi sevgilisidir bilinmez. Sevgililerinden birisi ile Gülhane Parkı'nda ki ceviz ağacının altında buluşmak üzere sözleşirler. Nazım biraz erken gelip ceviz ağacının altında beklemeye başlar. Fakat bir süre sonra polislerin geldiğini fark eder. Aranıyordur. Görünmemek adına ceviz ağacına tırmanarak dallarının arasına gizlenir. Polislerin gitmesini beklemeye başlar. Bu sırada buluşacağı kız arkadaşı da gelmiş ceviz ağacının altına beklemeye başlamıştır. Nazım polis korkusundan inemez. Kız Nazım gelecek diye beklemeye devam eder. Kıza seslenmeyi aklından geçirmişse bile polisin farkedeceğini düşünerek vazgeçer. Polisler çok uzun bir süre gitmez. Fakat kız arkadaşı uzunca bir süre sonra gelmeyeceğini anlayıp orayı terk eder. Ünlü şairin ceviz ağacının tepesinde, dalların arasında beklerken yazdığı bir şiirdir. Adını da bu yüzden 'Ceviz Ağacı' olarak belirlemiştir. Daha sonrasında kız arkadaşı bu şiiri okudu mu bilinmez. Bu hikaye için bir çok yerde asılsız olduğu iddia edilmiştir. Nazım Hikmet'in hiç bir zaman polisten kaçmadığı söylenmektedir. Aslını hiç bir zaman bilemeyeceğiz. Fakat şiir okunduğuna böyle bir hikayesi olması gerektiğine inanıyorum. Daha sonrasında Cem Karaca tarafından bestelenmiş ve dillerde dolaşmaya başlamıştır. Mutlaka dinlemişsinizdir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/f4f701e5eafe711df6e66d54040a9f8e-polis-sen.jpg" alt="" width="880" height="569" /> Gelelim Şiire okuyunca bana hak vereceksiniz. <strong>Ceviz Ağacı</strong> Başım köpük köpük bulut İçim dışım deniz Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda Budak budak Şerham şerham ihtiyar bir ceviz Ne sen bunun farkındasın Ne polis farkındaBen bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril Koparıver gözlerinin gülüm yaşını sil Yapraklarım ellerimdir Tam yüz bin elim var Yüz bin elle dokunurum sana İstanbul'a Yapraklarım gözlerimdir Şaşarak bakarım Yüz bin gözle seyrederim seni İstanbul'u Yüz bin yürek gibi Çarpar çarpar yapraklarım.Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda Ne sen bunun farkındasın Ne polis farkında
Türk edebiyatın da aşk deyince akla gelen en güzel şairlerden birisi de Cemal Süreyya'dır elbette. 1931 yılında Erzurum'da orta halli bir ailenin çocuğu olarak hayata başlamıştır. Asıl ismi Cemalettin Seber'i edebi hayatında kullanmayı tercih etmemiştir. Çok erken yaşlarda annesini kaybetti. Hatta bir söyleşisinde edebiyata yönelmesinin en büyük sebebinin annesi olduğundan şu sözlerle bahseder ; <blockquote><strong> "Belki beni edebiyata götüren bir sürü neden vardır. Ama bir keskin neden ararsam bunu annemde bulduğumu söyleyebilirim."</strong></blockquote> Eşi Seniha hanım ilk aşkıdır. Seniha'ya aşkı ortaokul yıllarından başlar. Yazdığı ilk şirii Kızıl Mısralar Seniha'nın kızıl saçlarından gelmektedir. Ve ilk evliliğini de Seniha ile yapar. Mükemmel bir aşk evliliği yapmışlardır. Birbirlerine hitap şekilleri bile herkesden farklıdır. Süreyya Seniha'ya “gibisi olmayan yar” der, Seniha da ona “gibisi olmayan bir adam” diye karşılık verir. Bu mükemmel hikaye Seniha'nın hamile kalması ile kesintiye uğrayacak ve o meşhur "Üvercinka" şiirinin yazılmasını sağlayacak hikaye yaşanacaktır. Seniha hamile iken Süreyya bir arkadaş toplantısında genç bir kız ile tanışır. Kızın duruşu, gülüşü, bakışları aklını başından alır. İçinde bulunduğu boşluktan da olacak ki aralarında tutkulu bir aşk başlar.Mevsimlerce süren bu rüya Süreyya'da büyük izler bırkacaktır. Her güzel rüyada olduğu gibi bu rüyada bitecektir. Seniha'nın doğumu yaklaşmıştır. Büyük şair bir karar vermek zorundadır artık. Üvercinka ile gidip ilk aşkını yüz üstü bırakmak istemez. Kavurucu bir Ağustos günü, içi yana yana ayrılık kararı alır. Bir dize dökülür ağzından ; <blockquote><strong>" Acıların adını Ağustos Koymalılar..."</strong></blockquote> Bu kaybın ardından soyadında bulunan bir harfi çıkartır. Süreya olarak devam eder yazılarına. 1990 yılında Cemal Süreya olarak göz yumar hayata. 58 yıllık yaşamını boyunca Üvercinka'nın gerçekten kim olduğunu hiç kimse öğrenememiştir. Bu şiir Türk edebiyat tarihininen gizemli şiirleri arasında yerini almıştır. Gizemli bir yasak aşkın şiiri.... <img class="wp-image-28383 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/5c35cd7aae7849072c7a5d36-300x136.jpg" alt="" width="569" height="258" /> <strong>ÜVERCİNKA</strong> Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor Bütün kara parçalarında Afrika dahil Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma Yatakta yatmayı bildiğin kadar Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor Bütün kara parçaları için Afrika dahil Senin bir havan var beni asıl saran o Onunla daha bir değere biniyor soluk almak Sabahları acıktığı için haklı Gününü kazanıp kurtardı diye güzel Birçok çiçek adları gibi güzel En tanınmış kırmızılarla açan Bütün kara parçalarında Afrika dahil Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar Bütün kara parçalarında Afrika dahil Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok Aklıma kadeh tutuşların geliyor Çiçek Pasajında akşamüstleri Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor Bütün kara parçalarında Afrika hariç değil
Türk şiirinde bir çok esere imza atmış bir şair ile karşınızdayız bugün. Attila İlhan. Kendisi 1925 yılında İzmir'in Menemen ilçesinde gözlerini açmıştır hayata. Bir divan şairi olan Bedri Bey'in oğludur. Bedri Bey divan edebiyatında aruzla şiir yazan şairlerden bir tanesidir. Henüz lise yıllarında içindeki kural bilmez, özgür ruh ortaya çıkmış ve dönemin şartlarında cezaevine girmesine neden olmuştur. Liseyi bitirmesi için Danıştay Kararı aldırılmış ve İstanbul Işık Lisesi mezunları arasına katılmıştır. Eğitim hayatına Hukuk Fakültesi'nde devam etse de okulu yarım bıraktı. Okulu bırakarak Paris'e yerleşti. 6 yıl Paris'te yaşadı. Babasının ölümü ile İzmir’e döndü. Babasının ardından Demokrat İzmir gazetesinin genel yayın yönetmenliği ve başyazarlığı görevine başladı. Bilgi Yayınevi'nin danışmanlığını yaptı. Katıldığı CHP şiir yarışmasında Cebberoğlu Mehemmed şiiriyle derece alarak ikinci oldu. Bu başarı ona şöhreti getirdi. Dönemin ünlü edebi dergilerinde eserleri yayınlanmaya başladı. Bu süreçten sonra Türk edebiyatının önemli isimleri arasında ismi anılmaya başladı. Döneminde bulunan şiir akımlarına karşı gelerek yeni bir şiir akımının da öncüsü oldu. Maviciler adı ile toplumcu şiir grubunun kurucusudur. Şiirlerinde yeni bir ses düzeni oluşturdu kendine has bir üslup geliştirdi. 2005 yılında kalp krizi geçirerek 80 yaşında aramızdan ayrıldı. Her şiirinin bir hikayesi vardır fakat en ilginç olanı "Sen Benim Hiçbir Şeyimsin" şiirinin hikayesidir. Attila İlhan bu şiiri aslında hiç görmediği bir kadına yazmıştır. Kimliğini hiç kimsenin hatta şairin kendisinin bile bilmediği bir kadın. Rastgele başlayan bir telefon görüşmesinin aylarca sürmesi üzerine yazılan bir şiir. Günümüz koşullarındaki gibi cep telefonu olmayan bir dönemde, yanlışlıkla tuşlanan bir telefon numarası sayesinde tanışılmıştır. İlk konuşmanın ardından sesinden çok etkilenmiş ve bu konuşma aylarca bir çok kez tekrar etmiştir. Bir gün sebebi bilinmeyen şekilde telefon açılmamış, defalarca denemesine rağmen bir daha bu gizemli kadına ulaşamamıştır. O anki duygu yoğunluğu ile bu şiiri kaleme almış ve dergilerde yayımlamıştır. Hiç görmeden, tanımadan birisine duyulan ilginin yansımasıdır bu şiir. Attila İhan'a ve onun özgür ruhuna selamlar olsun. <h3><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/0x0-attila-ilhanin-unutulmaz-siir-ve-hikayeleri-1551784569659-800x351.jpg" alt="" width="1616" height="710" /></h3> <h3><a href="https://siir.sitesi.web.tr/attila-ilhan/sen-benim-hicbir-seyimsin.html" rel="nofollow"><strong>Sen Benim Hiçbir Şeyimsin</strong></a></h3> Sen benim hiçbir şeyimsin Yazdıklarımdan çok daha az Hiç kimse misin bilmem ki nesin Lüzumundan fazla beyaz Sen benim hiçbir şeyimsin Varlığın yokluğun anlaşılmaz Galiba eski liman üzerindesin Nasıl karanlığıma bir yıldız olmak Dudaklarınla cama çizdiğin En fazla sonbahar otellerinde Üniversiteli bir kız uykusu bulmak Yalnızlığı öldüresiye çirkin Sabaha karşı öldüresiye korkak Kulağı çabucak telefon zillerinde Sen benim hiçbir şeyimsin Hiçbir sevişmek yaşamışlığım Henüz boş bir roman sahifesinde Hiç kimse misin bilmem ki nesin Ne çok çığlıkların silemediği Zaten yok bir tren penceresinde Sen benim hiçbir şeyimsin Yabancı bir şarkı gibi yarım Yağmurlu bir ağaç gibi ıslak Hiç kimse misin bilmem ki nesin Uykumun arasında çağırdığım Çocukluk sesimle ağlayarak Sen benim hiçbir şeyimsin
Naifçe, üzmeden, yormadan sevmek dendiğinde aklımıza gelen ilk şair tabi ki Özdemir Asaf olacaktır. Kısaca kendisinden bahsetmek gerekirse ; 1923 yılı haziran doğumludur. Asıl adı Halit Özdemir Arun'u şiirlerinde kullanmayı tercih etmemiştir. Türkiye'nin başkenti Ankara'da doğmuştur. İyi bir eğitim almıştır. Kitaplarını çıkarmak adına Sanat Basımevi isimli bir yayınevi kurmuştur. Kitaplarını Yuvarlak Masa Yayınları adı altında yayınlamaya başlamıştır. İki kez evlilik yapmış toplamda 3 çocuğu olmuştur. Kızına Seda ismini , oğullarına ise Gün, Olgun ve Etkin isimlerini koymuştur. En dikkat çeken evliliği Yıldız Moran hanım ile yaptığı ikinci evliliğidir. Yıldız Moran Türkiye'nin akademik eğitim alan ilk kadın fotoğrafçı olarak tanınmaktadır. 28 Ocak 1981 yılında yakalandığı Akciğer kanserine yenilerek aramızdan ayrılmıştır. Kabristanı Rumelihisarı Mezarlığı'ndadır. <img class="wp-image-27897 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/EVWWAdWXYAAtXod-e1658354169401-300x193.jpg" alt="" width="922" height="593" /> En sevilen ve en bilinen şiirlerinden birisi olan Lavinya şiirinden bahsetmek istiyorum. Şiiri okuduğumuzda da anladığımız gibi bir platonik aşkın eseridir. Ünlü şairin son iki dizesi yaşadığı dönemde büyük merak uyandırmıştır. Yıllarca araştırılan bu ismi Özdemir Asaf yakınlarından bile gizlemiştir. Yıllar sonra bu ismi ilk açıklayan kişi en yakın arkadaşlarından Mücap Ofluoğlu olacaktır. Daha sonraları ise yakın arkadaşlarından Melda Kaptana isminin Mevhibe olduğunu öğrendiğimiz gizemli hanımefendi için şunları yazmıştır: <blockquote><strong><em>Ünlü bir yazarımızın hikayelerinde adı </em></strong><em><strong>Hisya diye</strong> <strong>geçerdi</strong><strong>. Laleli’de Harikzadegan </strong></em><em>Apartmanları’nın kapısında buluşup konuşan </em><em>delikanlıların Violetta’sıydı. O sıralarda ünlü </em><em>olan bir tangonun adıydı bu ve delikanlılar ıslıkla bu melodiyi çalardı Mevhibe </em><em>onlara gülümseyerek geçerken. Güzel Sanatlar Akademisi’nde okurken mimar </em><em>arkadaşları da ona Gilda diye seslenirlerdi. O yıllarda gösterimde olan ve </em><em><strong>çok beğeni toplayan Rita Hayworth’un Gilda isimli filminden mülhem. Kızıl kahve </strong></em><em>rengi iri dalgalı ve parlak çok güzel saçları vardı. Adalet Cimcoz da</em><em> <strong>Marilyn </strong></em><em><strong>Monroe’ya benzettiği icin ‘Marlin’ diye çağırırdı Mevhibe’yi.”</strong></em></blockquote> <img class="wp-image-27902 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/mevhibe-beyat-207x300.jpg" alt="" width="687" height="996" /> Arkadaşlarının anlattığı kadarı ile Özdemir Asaf bu şiirini Mevhibe'nin ile bulundukları toplantılar da okumuş fakat bir karşılık alamamıştı. Bu güzel kadına yazılan, yıllardır platonik aşıkların sığınağı olan şiiri aşağıya bırakıyorum. <strong>Lavinya</strong> <em>Sana gitme demeyeceğim. Üşüyorsun ceketimi al. Günün en güzel saatleri bunlar. Yanımda kal.</em> <em>Sana gitme demeyeceğim. Gene de sen bilirsin. Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim, İncinirsin.</em> <em>Sana gitme demeyeceğim, Ama gitme, Lavinia. Adını gizleyeceğim Sen de bilme, Lavinia.</em>
Hayır! Tek kelimeden oluşan keskin bir sınır. Gün içerisinde kaç kez bu sözcüğe ihtiyacın oluyor ama kullanmıyorsun değil mi? Kimi zaman arkadaşını kırmamak için, kimi zaman ısrarlardan kurtulmak için. Aslında hiç istemediğin şeyleri yapmak zorunda hissediyorsun. Hatta yapıyorsun. Kendi isteklerin çoğu zaman geri çeviremediğin tekliflerin gölgesinde kalıyor. Kendinden uzaklaşma hissine yol açıyor bu durum. Başkalarının kolay bir şekilde senin konfor alanına girmesine olanak sağlıyor. Birçok kez neden bunu yaptım ben sorusu ile baş başa kalıyorsun içinde. Sevmem dediğin ne varsa karşındakini kırmamak adına yaparken buluyorsun kendini Bu durum bu şekilde devam ettikçe kendinden uzaklaşmaya başladığını hissedeceksin. Hatta kendinin neyi isteyip, neyi sevdiğini bile unutmaya başlayacaksın zamanla. Çünkü artık başkalarının istediklerini kendi isteklerinden ön planda tutmaya alışacak, bir başkası gibi yaşamaya başlayacaksın. Oysaki sen ne de çok severdin doğada yürüyüş yapmayı. Ama arkadaşların kahvehaneler de oyun oynamak istediği için hep onlarla gitmekten zaman ayıramadın kendine. Türkü dinlemek dinlendirirdi ruhunu, şimdi rap şarkılarla dolu bir müzik listen var. Aşk filmleri severdin hani, konuşacak konu olsun diye daha fazla aksiyon filmi izlemeye başladın. Bu şekilde gidersen eğer sen artık içinde bulunan benliğinden uzaklaşacaksın. Hiç tanımadığın bir adam gelip oturacak hayatının tahtına. Rüzgârın yönüne göre savrulmaya başlayacaksın. Kimi zaman merhamet bahanesine sığınacaksın, gün gelecek yardımsever olduğunu iddia edeceksin. Huzurunu kaybettiğini anlamaya başladığında mutsuzluk ile bas basa kalacaksın. Hele bir de kırmaktan korkup kendini isteklerinin önüne geçirdiğin insanlar çevrenden çekilmeye başladığında ki hislerin seni derin bir boşluğun pençesinde bulacaksın. Sorgulamaların başlayacak. Kendine ettiğin hakaretler. Kullanılmışlık hissi ile sarsılacaksın. Kendine olan saygını yitirmende tüm bunların doğal bir sonucu olacak. Sürekli her şeye evet demeye devam edersen bir süre sonra insanların gözünde önemini yitirmeye başlarsın. Senin yardımseverlik diyerek yaptıkların artık görevin gibi olmaya başlar. Sen zaten yapıyordun, ben istemedim ki derler bir süre sonra. Değiştin artık eskisi gibi değilsin diye seni suçlarlar hatta. "Gereğinden fazla fedakârlık bitmek bilmeyecek sonrakilerine gebedir." İnce düşünmeyi alışkanlık haline getirdiğinde, sınırlarının ihlal edilmesine karşı koyabilmenin önlemini de almış olmalısın. Tüm bunlardan kurtulmanın yolu sadece beş harfli bir kelimeyi hayatına sokmaktan geçiyor. Yapmak istemediğin, sana doğru gelmeyen, sana kötü hissettirecek her durumda "Hayır" demeyi öğrenmek zorundasın. Bu hayat zannettiğin kadar uzun değil. Bir kez yaşayacaksın. Başkaları için değil kendin için yaşamalısın. Hayatının dizginlerini kırılacak diye insanların eline bırakmaktan vazgeç. Merhametin, vicdanın ve naif olmanın bir sınırı olsun. Sınırların ihlal edildiğinde rahatlıkla "Hayır" cevabını ver. Unutma, senin onları düşündüğün kadar senin iyiliğini düşünen insan sınırlarına saygı gösterecektir. Hayır demene, istemediğin bir şeyi reddetmene kırılmayacaktır. Fikirlerine önem verecek, sınırlarına müdahale etmeden yanında olacaktır. "Sen sınırlarını net olarak belirlemedikçe, melek olsan kanat sesinden şikayet eder bir süre sonra insanlar." Sınırlarını net bir şekilde çizdikten sonra daha az evet demeye ihtiyacın olacak. Çünkü insanlar artık sınırlarını bilerek yaklaşacaklar sana. Saygı duymayı öğrenecekler. Yanında sadece seninle vakit geçirmekten haz alan insanlar kalacak. İç huzurun yerine gelecek. Güvenin artacak. Yaşadığın anlardan daha fazla keyif alacaksın. "Yaşadığın bu hayat senin, başkalarına teslim etmek için çok kısa"
"Hayat, sınırlarını kendi çizdiğimiz fakat örgüsünün ilahi bir güç tarafından kontrol edildiği bir kavramdır." Çizdiğimiz sınırlar ile insanlara bize nasıl davranmaları gerektiğini öğretiriz. Çevremizin bize davranış biçimine yön veren kendimize davranma şeklimizdir. İnsan davranışı ayna özelliği taşır. Sıkça önümüze çıkan bir cümle vardır.." Dostlarınızın kusurlarını toplum içerisinde uyarmak onlara iyilik etmek değildir." Bunun sebebine bakacak olursak, biz nasıl davranıyorsak dostlarımıza bir süre sonra çevremizdekiler de bu şekilde hareket etmeye başlayacaktır. Biz saygı duyuyorsak saygı duymaya, önemsemiyor, dalga geçiyorsak bu yöne doğru bir eğilim olacaktır davranışlarda. Düşüncelerimize bir başkası saygı duymadığında kızar kırılırız. Oysa bu durumun asıl sebebi bizim düşüncelerimizi emin olmadan anlatıyor oluşumuzdan kaynaklanabilir. Bizim özümüze olan davranış şeklimiz aklımıza gelmez çoğu zaman. Bu davranışa onları bizim teşvik etmiş olma olasılığımızı düşünmeyiz. Sürekli kendi düşüncelerini önemsiz görenin düşünceleri değer görmemeye başlar. Kendini ciddiye almayan bir birey kimse tarafından ciddiye alınmayacaktır. Çizgilerini net belirlemeyen, sınırlarını önemsemeyen biriyseniz eğer sınırlarınızın ihlal edilmesi çok sık karşılaşacağınız bir durum olacaktır... Dik durmanın yolculuğu, içimizden başlar. Başarılarımız kadar, kusurlarımızı da severek. Gücümüzün farkında olarak, sınırlarımızın kesinliği ile saygı görürüz. Sürekli hatalarımızı sesli olarak eleştirmek öz güvenimize zarar vermeye başlar. Eksik yönlerimizi tespit ederek içimizde geliştirmeliyiz. Hatalarımız ile sevebilmeliyiz benliğimizi. "Ben buyum!" "Ben istemiyorum!." "Ben böyle seviyorum!" Bu cümleleri korkmadan net bir şekilde söyleyebilmeliyiz.. Bir başkasının mutluluğunu önemsemek elbette insan olmanın bir gereksinimidir. Bizim mutsuzluğumuza sebep olmadığı değersiz hissettirmediği sürece, verdiği huzur ile katkısı bile olacaktır gelişimimize. Kendimizi tanımak için bir içsel yolculuğa çıkmalıyız. Benliğimizi tüm yönleriyle tanımalı, tanıdığımız bu benliği geliştirmeli ve her koşulda önemli olanın iç huzurumuz olduğunu unutmamalıyız. Saygı mı görmek istiyorsunuz? O halde önce siz kendinize saygı duymalısınız. Gönlümüzü nasıl muamele görmeye layık görürsek, o şekilde muamele etmeliyiz. "Sevmek tanımaktan geçer. İlk kendi gönlünün rehberi olmalı insan." Bir değişim istiyorsak önce kendimizden başlamalıyız o hâlde. Kendimizi sevmekten başlayacağız... Kendimizle savaşmak yerine, merhametimizi önce kendimiz içinde kullanmalıyız. Sevdiğim bir sözdür. “Kul hakkına girmekten korkuyorsak eğer, gönlümüzün kul hakkına da saygı göstereceğiz.“ Gücümüzü fark edelim. Bugün yeni bir gün, aynada gördüğümüzü Sevmek için harika bir gün... Bu dünyada bizden bir tane var. Milyarların yaşadığı dünyada bir adet.... Ne kadar değerli olduğunuzun farkına varın.
<p>Dünyaya geldiğimiz andan itibaren öğrenmeye başlarız. İlk başta içgüdülerimiz ile beslenmeyi öğreniriz. Zaman geçtikçe kendimizi ifade etmek için gülmeyi ve ağlamayı. Emeklemek ve yürümek gelir arkasından. Yıllar ilerledikçe yaşamımız boyunca kullanacağımız yetenekleri sırasıyla ediniriz.</p><p>Öğrenmenin en kolay yöntemi gördüklerimizi taklit etmektir. Gördüğümüz davranışları hafızamıza alır ve aynı durumlarla karşılaşınca uygulamak için saklarız. Bu esnada karşıladığımız olayların duygusal izlerini saklamak da ruhumuza düşmektedir. Gördüklerimizi hafızamıza alırken, ruhumuz da yaşadığımız olaylar karşısında hislerimizi unutmaz saklar. Bedenimizin bu iki kayıt cihazı yaşadığımız en küçük bir olayı bile atlamadan sürekli işlevlerini sürdürürler.</p><p>Bebeklik dönemi yürüme ve konuşma yetilerine sahip olmaya başladığımızda sonlanmaya başlar. Artık ruhumuz hafızamızdan daha fazla ön plana çıkmaya başlayacaktır. Yasadığımız her olay daha derin izlere sebep olacak. Çevremiz her düştüğümüzde elimizi tutan ebeveynlere sahipsek, düştüğümüzde birileri elimizden tutmadan kalkmamayı öğreniriz. Sürekli sıkıntılarında bir başkasına koşan arkadaşlarımız varsa yardım almadan sıkıntı atlatılamayacağını not düşeriz hafızamıza.</p><p>Ebeveynlerimizin koruyucu tavırları, çevremizde gelişen olaylar her zaman iyi izler bırakmayabilir. Sandalyeye tırmanmak için hamle yaptığımız zaman bizi sandalyeye çıkartan bir ailemiz varsa eğer bizi bir yerlere çıkartması için hep bir yardım eli beklememiz olası bir durum olacaktır. Artık sandalye bizim için yardım almadan tırmanmanın imkânsız gözüktüğü bir objedir. Bu olgu ömür boyu hafızamızda bu şekilde yer alacaktır.</p><p>İnsan beyni karşılaştığı her zorluğa çözüm üretebilecek düzeydedir. Beynimiz bu kapasitesine erişebilmek için eğitilmeye ve geliştirilmeye ihtiyaç duyar. Biz bebeklik çağlarımızdan başlayarak beynimize neyi öğretirsek o şekilde davranma eğiliminde olacaktır.</p><p>Hafızamıza aldığımız olayların, problem çözümünde ne kadar etkili olduğunu görmek için bir iki deneyden örnek vermek istiyorum.</p><p>Bir akvaryumun içerisine bir köpekbalığı ve daha küçük bir balık koyuluyor. Köpek balığı içgüdüsel bir şekilde karnını doyurmak için küçük balığın olduğu tarafa hamle yaptığında kafasını görmediği bir cama çarpıyor. Bir kaç kez hamlelerini tekrarlıyor. Her seferinde sonuç aynı cama kafasını çarparak hedefine ulaşamıyor. Bir süre sonra cam aradan kaldırılıyor. Fakat köpek balığı hiç bir şekilde hamle yapmayı bile denemiyor. Artık hafızası o kısmın ulaşılmaz olduğuna inanmış durumda. Arada görmediği o camın durduğundan emin.</p><p>Köpek balığı canının acımasına bakmadan denemeye devam edip bir hamle daha yapmış olsa hedefine ulaşabilecekti.</p><p>Bizlerde çoğu zaman köpek balığı misali karşılaştığımız zorluklara karşı çok çabuk pes edebiliyoruz. Ve zamanla kolaylıkla aşabileceğimiz engellerde bile inancımızı kaybedebiliyoruz.</p><p>Hayatın bizi zor şartlara sürüklediği zamanlarda bile pes etmeden denemeye devam etmek. Çözümü imkânsız gibi gördüğümüz her anda çözümün içimizde olduğunu hissetmek. Her türlü engelin aşılmasında bizlere ışık olacaktır.</p><p>Çözümsüz problem yoktur. Daha önce denemediğimiz yöntemler vardır. Her problemin üstesinden gelmemizi kendimize olan inancımız sağlayacaktır.</p><p>Kendine inanan insan için çaresizlik ancak bir kelimeden ibarettir.</p>
Düşünmek.... Hem yorucu hem de durdurması imkansız aktivitemiz. Her hangi bir direktif beklemeden zihnimizi içgüdüsel olarak çalışma şeklidir. Düşüncelerimiz hayatımızın kalitesini etkiler. <strong> "Düşünmek ruhun kendi kendine konuşmasıdır." der Eflatun.</strong> Kötü gitmeye başlayan her durum beraberinde zihin karışıklığı getirir hayatımıza. Öyle bir hal alır ki bazen bu, tamamen içimize kapanırız. Attığımız adımdan bile keyif almayız. Çok sevdiğimiz arkadaşımızın sohbeti dahi bizi çıkaramaz o kuyunun içerisinden. Boğulacak duruma geliriz adeta. Nefes almak zor gelmeye başlar. Gökyüzünün maviliği, ağaçların yeşili, doğan güneşin sıcaklığı bize hiç bir anlam ifade etmez. İçinde bulunduğumuz bu durum yaşam kalitemizi en olumsuz biçimde etkiler. İş yaşantımız, aile ilişkilerimiz, sosyal hayatımız hepsi bir anda olumsuz etkilenmeye başlar. Normal bir zihin ile yapabileceğimiz en basit aktiviteler bile zor gelir bize. Bu tarz bir durumla karşılaşınca zihin iki şekilde bu karışıklığı çözme yoluna gider. Birincisi sürekli düşünerek yukarıda anlattığım örnekler ile bizi hayattan soyutlama, ikincisi ise yok sayma. Yok sayma durumuna geçtiğimizde anlamsız bir mutluluk hali alırız. Görmezden gelmeye başlarız oluşan aksilikler. Sürekli o düşüncelerin bizi kuşatmaması için bir iç savaşa girdiriliriz. Savaşta rakibimiz zihnimizdir. Kendi kendimize giriştiğimiz bu savaş kazananı olmayan bir girdaptır. Görmezden gelip yok saydığımız o düşünceler her an ortaya çıkabilmek için büyük bir azimle hareket ederler. Bu durumda da sürekli bir gerginlik ve mutsuzluk hali ortaya çıkar. Huysuz bir ruh hali ile etrafta geçinmeye başlarız. Bu kısmı da hayat kalitemizi oldukça kötü etkiler. Zihnimiz böyle bir düşünme girdabına girdiğinde kendi seçeneğimizi belirlemeliyiz. Öncelikle bu kötü durumun geçici olduğunu kabullenmek ile işe başlamak akıllıca olacaktır. Hangi kötü zaman sonsuza kadar sürdü ki zaten. Şu an içinde bulunduğumuz kötü zaman da geçip gidecek diğerleri gibi. Üzülsek, boğulsak da geçecek. Hayatımıza olağan bir şekilde devam etsek de... Kabullenme safhasını geçtikten sonra artık zihnimizi olağan akışına bırakmak faydalı olacaktır. Günlük rutin işlerimiz ile ilgilenmek ve bu durumun geçeceği güne kendimizi hazırlamak... Bu sayede berrak bir zihinle kendimizi dimdik ayakta dururken bulacağız. Zihnimizi neyi düşünmemesi gerektiğini söylersek en çok onu düşünecektir. Hangi düşüncemizi yarım bırakır ve düşünmekten kaçınırsak birikip bir gün hiç olmadık bir yerde patlak verecektir. Kendi düşüncelerimiz ile kavga etmeyi bırakalım. Unutmayalım ki her yeni doğan gün mucizeleri de beraberinde getirecektir. Düşüncelerimizden kaçmak yerine onları kabullenip yolumuza devam edelim. Unutmamalı ki İnsanın kendi ile olan savaşında kazanan yoktur. <strong>"Düşünmeyi düşünme...Yaşamayı erteleme. Bırak aksın gitsin."</strong>
Sevginin en sıcak halini ilk çocuğumu kucağıma aldığım anda hissetmiştim. Yeryüzünde daha önce böyle bir sıcaklık ve huzur hissetmedim. Koşulsuz sevme hissine ne kadar yabancı olduğumu o gün anladım. Dünya üzerinde ki tüm hislerden daha keskin ve daha gerçek bir duygu idi baba olmak. Annelik iç güdü ile sınırsız merhamet hali olarak veriliyor. Ama babalık bebek ile ilk temasta başlıyor akmaya kalbe. Bir tedirginlik vardı içimde. Bu kadar büyük ve sıcak bir sevgi ile tanışmak tedirgin etmişti beni. Bir emanet vardı ellerimde şimdi. Yaratıcım, bana bir eserini emanet etmişti. Şimdi artık evimde bir melek vardı. Ona ne öğretilecek ise ben öğretmeliyim. Bebeklerin babalarına nasıl baktığını ilk o zaman fark ettim ben. O bakışlar sonsuz güven içeriyordu. Annelere hep böyle bakar çocuklar. Elli yaşına da gelse çocuk annesine hep sonsuz güven içindedir. Ama baba ile bağlar sonradan kurulmaya başlar. O ilk bakışların değerini bilip korumak benim ellerimde bunu anlamıştım. İlk iletişim şeklimiz çocuklarımla bakışmak. Onlara her baktığımda koşulsuz ve şartsız bir sevgi ile baktım ben. Bilmelerini ve emin olmalarını istedim ki ne olursa olsun bu adam onların yanında olacaktı. İlk adımlarında ellerinden tutacak, dizleri kanadığında kucağına alacaktı. Asla babaları onları sevsin, beğensin diye uğraşmak zorunda kalmayacaklardı. Bu kararım hala kesin ve net. Nefesim ve gücüm yettiği müddet... Dünya da hiç bir şey bırakmasam da yaşarken baba sevgisinden emin olmadan, yarım yaşayan çocuklar bırakmayacağım. Ben en güzel sözlerimi çocuklarıma söyleyeceğim. En güzel anılarımızı birlikte biriktireceğiz. Bir gün omuzlarında beni taşımak zorunda kaldıklarında ardımda onlara sonsuz sevginin gücünü bırakacağım. Gittiğim yerden de şefkatimiüzerlerinde bir gölge gibi dolaştıracağım. Babalar gün falan bilmezler. Hediyeleri aileden biri gibi hissedebilmektir. Anne çocuk doğal bağının içinde baba biraz dışarıda kalır hep. Artık kimsenin çocuğu da değildir. Eğer ki anne çocuk bağının içine de girmeyi başaramazsa öksüz yetim kimsesiz kalıverir. Bu sefer sadece ailesinin geçimini dert edinmiş bir robot geliverir yerine. Bu babalar günü bir baba olarak hediye beklentimi açıklıyorum. Bana gülücüklerinizi getirin evlatlarım. Bana o sonsuz sevgiyle bakan gözlerinizi. Bana o küçük öpücüklerinizi verin. Mükemmel sımsıcak kucaklaşmalarımızı getirin. Bunları hiç bir çalışmamın, paramın karşısında alamıyorum. Hadi bu babalar günü sizde babanıza gülücüklerinizi, gözlerinizi, öpücüklerinizi, kocaman sarılmanızı götürün. Zaman acımasız, gün gelir bulamayız birbirimizi. Unutun kırgınlıkları. Hem ne önemi kalacak. Babası bu dünyadan göçmüş, şehit olmuş tüm arkadaşlarım. Babalar hiç bir zaman eksilmez başımızdan. Onlar her anınızı izliyor. Ve sizi hep olduğu gibi sonsuz şekilde sevmeye devam ediyor. Üzülmenizi en son isteyecek onlar. Düştüğünüz de hala ellerini uzatıyor. Göremiyor olmanız kalbinizde derinden hissetmenize mani olmasın. Vereceğiniz en gün hediye onu ne kadar sevdiğinizi gülücükleriniz ile ona göndermek olacaktır. Yalnız değilsiniz. Babanız hep yanınızda. Her anınızda gülümseyerek sizi gözetliyor. <p style="text-align: left"><strong><em> "Tüm baba gibi babaların günü kutlu olsun.."</em></strong></p>
Doğanın kendini yenileme şeklidir sonbahar. Güneş etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başlar. Parlak gökyüzü kararır ve yağmurlar başlar. Yapraklar sımsıkı bağlı oldukları dallarından güneşin sıcaklığını kaybetmesi ile birer bir er dökülecektir. Bu terk ediş çetin bir kışın habercisi olsa da gören gözler bu şekilde algılamaz. Yere dökülen sarı yaprakların romantizmi sarar ruhumuzu. Birde her yeri kaplamış sarı yapraklar üzerinde yürümenin o eşsiz terapi hazzı... Aslında bu bitmeye başlayan sıcaklığın son huzurlu anıdır. İşte hayatımızın dönemleri de aslında buna benzer. Benliğimizi göz ardı ederek peşine düştüğümüz, gün gelir öyle bir vefasızlık yapar ki ona bile hayran kalırız. Hayatımızın sonbahar dönemi ise işte tam bu aşamada başlar. Fazla fedakarlık sonbaharı getirir ömrümüze. Çok sevmiş, benliğimizden vazgeçmişizdir. Onun mutluluğu için kendimizi unutmuşuzdur adeta. Karşılığında hiç bir çıkar gözetmeden hem de. Sevgi bile beklemeden. Kırılmışız, horlanmışız ve hırpalanmışızdır. Hiç bir durumda ben demek aklımıza gelmemiştir. Sonbahara girmeden bir adim öncesindedir ömrümüz artık. Her olaya, her duruma göğüs geren benliğimiz bir anda kendini hatırlar. Daha doğrusu hatırlamak zorunda kalır. Gördüğü bir vefasızlık artık gözlerini açmıştır. Esas sevginin ondan kaynaklanmadığını anlamaya başlar. Sevme kudretinin ve sevginin gücünün her şeyin üzerinde olduğunu görmeye başlar. Kaynağı kendisinde olan bu keskin duygunun o olmasa da her an onunla olacağının hazzını duyar içinde. Artık aklında tek bir soru yankılanır. Bunca emeğe, bunca fedakarlığa rağmen ‘Neden?’ Evet koskoca bir ‘ Neden?’ İle baş başa kalmıştır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/sonbaharda-agaclar-arasinda-2-bank-doga-manzara-duvar-kagidi_1.jpg" alt="" width="686" height="455" /> Onca zaman sınırsız olduğunu düşündüğü merhametinin sınırları tükendiğini hisseder. Kendisinden saklanan bir parça merhametin soğukluğu sarar bedenini. Bedenini kaplayan sıcaklık artık vurdumduymazlığa dönüşür. Kıyamet kopsa umurunda değildir bundan sonra. Sanki oksijen yok olmaya başlamıştır dünyasında. Nefesi yetmez kalbinin atmasına. Onca zaman dünyasının merkezine koyduğu, güneş gibi görüp, gözlerinin ışığında ısındığı artık olmayacaktır. Daha kötüsü varlığını da istememeye başlamıştır. Çetin kış şartları kendini göstermeye başlamadan sonbaharın romantizmi hissettirir kendisini. Sevginin kaynağı benim sözcüğü ile teselli bulmaya çalışır. Kimseye ihtiyacım yok nutukları atmaya başlar yüreği. Müzikler, şiirler, yazılar motivasyon kaynağı olur. Kimseyle konuşmak, kimseyi duymak istemez. Duvarlar örmeye başlar kendisine. Aşılması zor, fark edilmesi imkansız kalın ve yüksek duvarlar. Çünkü kimse anlamıyordur ve anlayamayacaktır artık. Duvarların içinde yalnızlıktan üşümeye başlayana kadar geçireceği dönem başlamıştır artık. Sonbaharın son romantizmi.... Kışın başlama arifesidir zaman… <img class="snax-figure-content attachment-large aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/0x0-1647071036629.jpg" alt="" width="773" height="520" /> Kış başladığında aslında fazla fedakârlığın sevmenin düşmanı olduğu gerçeği çarpar suratına. Gerçekten seven birinin, yanında kalması için benliğinden vazgeçmesini istemeyeceğini anlar. Fazla fedakar olmanın, benliğini unutmanın, onu nasıl vefasızlığa ittiğini anladığında kalbi sızlamaya başlar. Sana olan saygısını yitirmesinin sebebinin kendi özsaygını önemsememen olduğunu gördüğünde artık üşümeye başlar o kalın ve yüksek duvarlarının ardında. Öyle sıkı duvarlar örmüştür ki kendine çıkmak artık kendisi içinde zordur. Donduğunu hissettikçe daha tatlı gelir uyumak, aşmak bile istemez duvarlarını. Umarsızlaşır zamanla.. Duyguların varlığı bile artık ilgilendirmez. Donmuş ve o tatlı uykuya çoktan dalmışlardır artık. Sonra derler ki, Neden bu kadar duygusuzsun, neden tepkisizsin? Duvarların arkasında kalmış ve donarak ölmüş olduğunu bilmeden duygularının...
Başarmak… Şüphesiz ki her insanın amacı olan yegâne motivasyon. Yaptığımız veya hayalini kurduğumuz tüm çalışmalarımızın sebebi. Bir yazıya başlarken, bir yola çıkarken, bir insanla tanışırken en iyisi olsun diye çabalarız her zaman. Peki, gerçekten nedir başarmak? Tanım olarak baktığımızda; belirli bir eylemin belirli bir süre içinde gerçekleştirilmesidir. <strong>Başarı</strong> aynı zamanda bir hedefi gerçekleştirmek veya bir hedefe ulaşmak anlamında da kullanılmaktadır. Günümüz şartlarında durum bu tanımdan biraz daha farklı bir halde. Artık başarının en önemli ve belirleyici gücü, içerisinde yer aldığımız çevre tarafından onaylanmış olması. Kendi hayat şartlarında tüm imkânlarını seferber ederek yapabileceğinin en iyisini yapmış olmak bile başarılı olmana yetmiyor. Çünkü insanlar senin hangi şartlar altında, hangi seçenekler arasından bu sonucu aldığınla ilgilenmiyor. Geldiğin sonda, aldığın neticedeki kusuru görmeye çalışıyorlar. Bunu senin iyiliğin için yapıyorlar belki de. Onca savaşın, onca yaranın ardından aldığın başarı ne kadar da kusurlu olduğunu görünce neler hissedeceğin hiç kimsenin umurunda bile değil oysaki. Her mücadele özveri gerektiriyor. Mücadele ederken kimi zaman çevren çok kalabalık oluyor, kimi zaman yapayalnız ayakta durmaya çalışıyorsun. Çok büyük buhranlara girdiğin günlerde oluyor, umudunu tazeleyip ayakta dimdik durduğun zamanlarda… Sonuçlarını gözü kara aldığın kararların da var bu mücadelen de. İnce hesaplar yapıp attığın adımlarında. Hepsinin toplamında bir sonuç çıkıyor ortaya. Hayat matematiğinin belirlenmiş kalıpları arasına sığmayacak bir sonuç. Bu sonucun kararını ise hemen başka insanlara bırakıp köşene çekiliyorsun. Başarılı ya da başarısız olman yolda verdiğin mücadelenin değil bir başkasının onayına kalıyor. Lise dönemlerinde felsefe derslerinden aklımda kalan ve çok sevdiğim bir söz var. ‘Felsefe yolda olmaktır.’ Yolun nasıl bittiği ile ilgilenmez felsefeciler. Yola çıkarlar ve yürümeye başlarlar. Bu sözden sonra kaderci arkadaşlarımın bir sözü gelir aklıma hep. ‘Kaderi değiştiremezsin, Sonuç baştan yazılmıştır. Kaderine teslim ol’. Kendimce bu iki kavram üzerine düşündüğümde şu cevabı veririm. Madem bir yolda yürüyoruz ve sonuç belli. Hangi sapaktan dönersek dönelim, dikenlerin üzerinde de gitsek gül bahçesinden de geçsek yol aynı yere çıkacak. O zaman yolu güzelleştirelim. Çiçekler ekelim mesela kenarlarına… Kuş seslerini dinleyelim. Herkes gibi düz yollardan gitmeyelim bu sefer. Dalalım kocaman ağaçlarla dolu ormanların içinde kaybolalım. Yolda karşılaştığımız insanların gönüllerine dokunalım. Önümüze çıkan dikenleri birlikte temizleyelim. Aldığımız nefesin akciğerlerimize inerken bıraktığı huzuru hissedelim. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/photo-1518968206582-a57c0488d3d1.jpg" alt="" width="716" height="477" /> Dağlara tırmanalım kan ter içinde. İnerken yüzümüze çarpan rüzgârın serinliğinden haz duyalım. Gördüğümüz meyve ağaçlarından meyveler toplayalım. Damaklarımızda doğanın bize armağanı meyvelerin tadını hissedelim doyasıya. Yeşil çimenlere uzanalım, aydınlık gökyüzünün altında. Güneşin sıcaklığı tenimizde gezinsin. Su içelim gördüğümüz her çeşmeden. Bizden önce bu yollardan geçip bu çeşmeyi yaptıranların hayatını düşünelim yürürken. Karanlık zamanlarda yıldızları takip edelim. Yağan yağmurlarda ıslanalım. Fırtınalar başladığında güçlüklere karşı yürüyebilmenin özgüvenini duyalım. Düştüğümüzde üzerimize bulaşan çamurun şeklinden anlamlar çıkartalım. Çok yandığında canımız bağıra bağıra ağlayalım. Üzülmenin de tadını çıkaralım doyasıya. Gözyaşlarımızı özgürce akıtabilmenin rahatlığında devam edelim yola. Her ne olursa olsun yürümekten vazgeçmeyelim. Bir arabaya binelim konforlu gidelim kimi zaman. Açalım camlarını dışarıdaki havayı dolduralım içine. Açık camdan giren rüzgâr ile şekillendirelim saçlarımızı. Radyosunda çalan müziği hissedelim ruhumuzda… Konserlere denk gelelim gönlümüzce eğlenelim sonra. Yola felsefecilerle çıkalım, yolu kader bitirsin. Bir gün beklenen son geldiğinde iyi veya kötü yolu keyifli geçirmenin sevinci ile göğüsleyelim sonucu. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/ana-gorsel-stoa-felsefesi-listelist.jpg" alt="" width="736" height="368" /> Kaderci de olsan, felsefeci de olsan, hatta realistte olsan başarmak için öncelikle bir yola çıkmaya karar vermelisin. Sonuçları seni tatmin etmeyecek belki… Seni tatmin etse çevren beğenmeyecek. Fakat yolda öğrendiklerin, yaşadıkların edindiğin tecrübeler kalacak seninle. Bir kez daha böyle bir yolculuğa çıktığında tecrübeli olacaksın. En kötü sonuç bile denememekten iyidir. Başarısız bir sonuç almaktan korkarak çıkmadığın yollar başarısızlıktır aslında. Dene, yanıl, tekrar dene işte başarının formülü. Eleştirilme korkusu gibi bir düşmana yenilme sakın. Asıl başarı yola çıkmak ile başlar. Yolda da aldığın cesur kararlar ile şekillenir. Edindiğin tecrübelerle senin bir ömür yanında olur. Olmadı mı… Kader deyip oturmakta elinde tecrübelerinle tekrar bir yola başlamakta. Başarıya tekrar tanım yapmalı. Başarı, yola çıkma kararını alıp keyifli bir yolculuk geçirmektir. Sonrası mı yeni tecrübeler edinmek bile bir başarıdır bence. <blockquote><strong>“Hayat korkmadan yola çıkanların yolculukta aldığı keyiften ibarettir!"</strong></blockquote>