Doğa ve İnsan İlişkisi Hakkında
F
Fatih Düz@fatih
22 Mayıs 2022·10 dk okuma

Türk Dil Kurumu’na göre doğa, kendi kuralları çerçevesinde sürekli gelişen canlı ve cansız varlıkların hepsi, tabiat, natür ve insan eliyle büyük değişikliğe uğramamış, doğal yapısını koruyan çevre, tabiat anlamına gelmektedir. Doğa ve insan ilişkisi ilk zamanlardan günümüze süregelmiş bir ilişkidir. ‘’İnsan tabiatın misafiridir ve ona uygun davranmalıdır‘’. der Friendensreich Hundertwasser. İnsan doğanın içinde doğmuştur ve hayatını devam ettirebilmek için mecburi olarak tabiatın içinde olmak durumundadır. Bu mecburi ilişki, insanın doğa içerisinde kendi ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir arayıştır. Daha sonraları zamanla gelişen teknolojiler ve insanın oluşturmuş olduğu yaşam teknikleri sayesinde insan ve doğa ilişkisi başka bir boyut kazanmıştır. İnsanın yaşadığı çevreyi ve doğayı yeniden dizayn etme isteği ve doğal yaşam alanının dışında yeni bir yaşam alanı oluşturma isteği olmuştur. Bu durumda en baştaki mecburi ilişki olumsuz etkilenip, doğanın dengesini bozmuştur.
Platon’un İdealar Kuramı olarak bilinen, akıl ve duyular arasında yaptığı ayrıma dayanan idea ve nesnelerin dünyalarının ayrı olduğu iddiası, insana diğer türlerin üstünde bir yaşam alanı tanırken, doğal dünyayı önemsenmeyecek aşağı bir alan olarak nitelendirmektedir. (Plumwood, 2017:149) Platon’un insan-doğa ilişkisini öncelik-ikincilik çerçevesinde değerlendirmesi, ‘’doğaya hâkim olan insan’’ anlayışına zemin hazırlamıştır. Aristotales’in evren tasarımı, ideaları öne alan Platon anlayışından önemli ölçüde farklılık göstermekle birlikte, Aristotales de Platon gibi insana ayrı bir özellik atfetmiştir. Aristotales’in evreni ve içindeki varlıkları sınıflandırması, basitten karmaşığa doğru gitmekte ve ‘’En altta yer alan hareketsiz maddeden çıkarak, bitkilere, süngerlere, deniz anası ve yumuşakçalara kadar yükselmekte, en üstte memeliler ve insan ile son bulmaktaydı’’ (Ronan, 2003:111) İlk Çağ’da insan-doğa ilişkisi genel anlamda salt doğayı odağına alan, metafizik sistemlerin doğaya ilişkin açıklamalarından oluşur. Sokrates’in İlk Çağ düşünürlerinden farklı olarak merkeze doğayı değil, insan yaşamını koyarak, doğa felsefesindeki salt doğacı anlayışa karşı çıkması, insan-doğa ilişkisinin dönüşüm süreci açısından önemlidir. (Sulak, 2018).
Ayrıca insan ve doğa ilişkisi ilk çağlardan beri merak konusu olmuştur. İnsan hem kendisini hem de doğa ile insanı düşünmüştür. Modern disiplinler arasında yer alan doğa felsefesi, ilk çağdan bugüne süregelen insan ve doğa ilişkisi inceleyerek birtakım hareketlere öncü olmuştur.
Yerleşik Hayatla Beraber Doğa ve İnsan İlişkisi
İnsanlığın ilk olarak yerleşik hayata geçmesi M.Ö. 12.500 – 9.500 yılları arasında Levant olarak bilinen bölgede gerçekleşmiştir. İlk çağlarda insanlar, çeşitli küçük tarlalara yaşamlarını sürdürebilecek şekilde bir şeyler ekip bunu avcı – toplayıcı olarak nitelendirilen bir teknikle toplamaktaydı. Bu durum kısa süreli ve geçici bir süreçti. Zamanla beraber bu işlenen durum insana yetmemeye başladı. Ekilen tarlalar büyümeye ve bununla birlikte tarlalarda geçirilen zamanda artmaya devam etti. Bu bağlamda insanlar kendiliğinden, kendileri karar vermeden yerleşik hayata geçmiş oldular. Ayrıca dolaylı yollardan yerleşik hayata geçişin başka nedenleri de söz konusudur. Bu nedenler:
Sonuç olarak zaman ve gelişim açısından yerleşik hayat kaçınılmaz bir süreçti. İnsanoğlu kendisini bir şekilde geliştirmek durumunda hissetti. Bunu da doğa aracılığı ile gerçekleşti. İlk çağlardaki doğa ile insan ilişkisi böylelikle değişime uğramıştır. Yerleşik hayatın getirisi olan sahiplik olgusu aynı zamanda bireyselliği getirmiştir. Bu bağlamda doğa kavramı basitleşip insanoğlu için sıradan bir hale gelmiştir. Böylelikle insanoğlu sıradanlaştığı doğayı kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya başlamıştır.
Sanayileşmeyle Beraber Doğa ve İnsan İlişkisi
Sanayileşme, 18. Yüzyıl ve 19. Yüzyıl aralarında oluşan Sanayi devrimi ile birlikte İngiltere’de meydana gelmiştir. Sanayileşme kavramına Endüstri devrimi de denilmektedir. Özellikle Avrupa’da gerçekleştirilen yeni buluşlar aynı zamanda makineleşmeyi ve endüstri oluşumunu getirmiştir. İlk olarak İngiltere’de meydana gelen oluşum daha sonra sırasıyla Batı Avrupa, Kuzey Amerika, Asya ve bütün dünyaya yayılmıştır. Sanayileşmenin meydana gelmesinin birkaç nedeni bulunmaktadır. Bu nedenler:
Sonuç olarak, sanayileşme ve küreselleşmeden itibaren süregelen doğayı tahrip etme durumu günümüz dünyasında da devam etmektedir. Doğanın tahrip etmesi sonucunda ortaya çevre sorunları çıkmıştır. Örneğin, bunlar hava, su, toprak kirliği gibi. Bu kirlilikler sadece dünyayı değil aynı zamanda insan sağlığı da ölümcül olarak etkilemiştir. Bu bağlamda devletler bu sorunları uluslararası alana taşıyarak birlikte hareket etme duygusunu ön plana çıkarmıştır. Çeşitli konferanslar ve çalışmalar sergileyerek insanları doğa ile iç içe barışçıl bir şekilde yaşamaya davet etmiştir. Günümüzde doğaya dönüş söz konusudur. Devletlerin desteklediği kampanyalara insanlar uymaya çalışmaktadır.
Kaynakça
SULAK H., (2018). İnsan-Doğa İlişkisinin Dönüşümü: Tarihsel Bir Perspektif, Kent Akademisi, 11 (33), https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/451888
Bedia, Akarsu (1994), İnsan ve Çevre, Cogito Dergisi, Güz, s 25-37.
Prof. Dr. Kemal Arıkan, İnsan ve Doğa İlişkisi: Rakip mi Parça mı? https://www.kemalarikan.com/insan-ve-doga-iliskisi-rakip-mi-parca-mi.html
En başta, kendisini doğal besin zincirinin dışına çıkarmıştır. Çünkü artık, yalnızca çevresinde buldukları ile yetinmeyen, yanı sıra, başka yerlerdeki canlıları da tüketen, dahası artık kendisi için üretim yapabilen bir varlık olmuştur. Ancak, üretiminin her yeni aşamasında, üretmiş olduğu her yeni teknolojik araç ve her yeni teknik uygulamayla birlikte, bir ya da birkaç canlı türünün yeryüzünden yok olmasına yol açmış; buna karşılık, kendi türünün nüfusunu hızla arttırmış ve artıştan kaynaklanan tüketim sorununu çözme başarısını ancak teknik güç kullanımıyla sağlamıştır. Bunun sonucu olarak da teknik güç kullanımı, insanı kendi yarattığı aletlerin ve makinaların birer parçasına dönüştürerek, onu üretimin bir aracı yapmıştır; bir anlamda, her şeyi olduğu gibi, onu da metalaştırmıştır. (Aysevener, 2015)Bu bağlamda insan eliyle doğanında metalaşması söz konusudur. İlk dönemlerde doğa, doğrudan etkileyen durumdayken insanın kendisini zamanla geliştirmesi ile etkilenen durumuna düşmüştür. Bu durumda hem insan yaşamı hem de doğanın geleceği tehlike altına atmıştır. Örneğin, Dünya Koruma Vakfı’nın yayınladığı ‘2012 Yaşayan Gezegen’ raporuna göre insanın nedenli kaynakların sömürülmesi ve aşırı tüketim nedeniyle dünya geleceğinin risk altında olduğunu nesnel bir şekilde göz önüne koymuştur. İnsanın, doğaya agresif bir şekilde dizayn etme isteği bir takım çevresel kirliliklere neden olmuştur. İnsanın öncülük ettiği sanayileşme hareketi ile hava kirliği ortaya çıkmıştır. Yine sanayileşmeyle beraber gelen sanayi atıkların doğal su kaynaklarına karışması tüketilen suyu zararlı ve sağlıksız yapmaktadır. Ayrıca insanın doğaya verdiği zararları söyle sıralanabilir:
- İklim değişikliği
- Hayvan neslinin tüketilmesi
- Ses ve görüntü kirliliği
- Yeşil alanın azalması
- Deniz ve orman kirliliği
Platon’un İdealar Kuramı olarak bilinen, akıl ve duyular arasında yaptığı ayrıma dayanan idea ve nesnelerin dünyalarının ayrı olduğu iddiası, insana diğer türlerin üstünde bir yaşam alanı tanırken, doğal dünyayı önemsenmeyecek aşağı bir alan olarak nitelendirmektedir. (Plumwood, 2017:149) Platon’un insan-doğa ilişkisini öncelik-ikincilik çerçevesinde değerlendirmesi, ‘’doğaya hâkim olan insan’’ anlayışına zemin hazırlamıştır. Aristotales’in evren tasarımı, ideaları öne alan Platon anlayışından önemli ölçüde farklılık göstermekle birlikte, Aristotales de Platon gibi insana ayrı bir özellik atfetmiştir. Aristotales’in evreni ve içindeki varlıkları sınıflandırması, basitten karmaşığa doğru gitmekte ve ‘’En altta yer alan hareketsiz maddeden çıkarak, bitkilere, süngerlere, deniz anası ve yumuşakçalara kadar yükselmekte, en üstte memeliler ve insan ile son bulmaktaydı’’ (Ronan, 2003:111) İlk Çağ’da insan-doğa ilişkisi genel anlamda salt doğayı odağına alan, metafizik sistemlerin doğaya ilişkin açıklamalarından oluşur. Sokrates’in İlk Çağ düşünürlerinden farklı olarak merkeze doğayı değil, insan yaşamını koyarak, doğa felsefesindeki salt doğacı anlayışa karşı çıkması, insan-doğa ilişkisinin dönüşüm süreci açısından önemlidir. (Sulak, 2018).
Ayrıca insan ve doğa ilişkisi ilk çağlardan beri merak konusu olmuştur. İnsan hem kendisini hem de doğa ile insanı düşünmüştür. Modern disiplinler arasında yer alan doğa felsefesi, ilk çağdan bugüne süregelen insan ve doğa ilişkisi inceleyerek birtakım hareketlere öncü olmuştur.
Yerleşik Hayatla Beraber Doğa ve İnsan İlişkisi
İnsanlığın ilk olarak yerleşik hayata geçmesi M.Ö. 12.500 – 9.500 yılları arasında Levant olarak bilinen bölgede gerçekleşmiştir. İlk çağlarda insanlar, çeşitli küçük tarlalara yaşamlarını sürdürebilecek şekilde bir şeyler ekip bunu avcı – toplayıcı olarak nitelendirilen bir teknikle toplamaktaydı. Bu durum kısa süreli ve geçici bir süreçti. Zamanla beraber bu işlenen durum insana yetmemeye başladı. Ekilen tarlalar büyümeye ve bununla birlikte tarlalarda geçirilen zamanda artmaya devam etti. Bu bağlamda insanlar kendiliğinden, kendileri karar vermeden yerleşik hayata geçmiş oldular. Ayrıca dolaylı yollardan yerleşik hayata geçişin başka nedenleri de söz konusudur. Bu nedenler:
- İklim Değişikliği
- Vahşi ve yırtıcı hayvanlardan koruma isteği
- Doğa olayları
Sonuç olarak zaman ve gelişim açısından yerleşik hayat kaçınılmaz bir süreçti. İnsanoğlu kendisini bir şekilde geliştirmek durumunda hissetti. Bunu da doğa aracılığı ile gerçekleşti. İlk çağlardaki doğa ile insan ilişkisi böylelikle değişime uğramıştır. Yerleşik hayatın getirisi olan sahiplik olgusu aynı zamanda bireyselliği getirmiştir. Bu bağlamda doğa kavramı basitleşip insanoğlu için sıradan bir hale gelmiştir. Böylelikle insanoğlu sıradanlaştığı doğayı kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya başlamıştır.
Sanayileşmeyle Beraber Doğa ve İnsan İlişkisi
Sanayileşme, 18. Yüzyıl ve 19. Yüzyıl aralarında oluşan Sanayi devrimi ile birlikte İngiltere’de meydana gelmiştir. Sanayileşme kavramına Endüstri devrimi de denilmektedir. Özellikle Avrupa’da gerçekleştirilen yeni buluşlar aynı zamanda makineleşmeyi ve endüstri oluşumunu getirmiştir. İlk olarak İngiltere’de meydana gelen oluşum daha sonra sırasıyla Batı Avrupa, Kuzey Amerika, Asya ve bütün dünyaya yayılmıştır. Sanayileşmenin meydana gelmesinin birkaç nedeni bulunmaktadır. Bu nedenler:
- Nüfus artışının olması ve göç olgusunun yükselmesi
- Sömürgecilik ve sermaye birikimi
- Bilimsel ve Teknik Gelişmeler
- Kapitalizm ve girişimcilik
- Özel Sektör özgürlüğü
- Hukuki gelişmeler ve pazar yeri arayışı
- Nüfus artışı
- Sosyalizm ve işçi sınıfının ortaya çıkışı
- Sömürgeciliğin yayılması
- Çevre sorunları
- Yaşam düzeyinin artması
- Bilimsel ve teknik gelişmelerin hızlanması
- Kentleşme ve tüketim kültürünün artması
- Dünya Nüfus ve Kalkınma Konferansı (1994, Kahire)
- 2. Dünya Sosyal Kalkınma Zirvesi (1995, Kopenhag)
- İkinci İnsan Yerleşimleri Konferansı-Habitat 2 (1996, İstanbul)
- Binyıl Zirvesi (2000, New York)
- Birleşmiş Milletler Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi (2002, Johannesburg)
- Birleşmiş Milletler Global İnsan Kalkınma Programı (2006, Cape Town)
Sonuç olarak, sanayileşme ve küreselleşmeden itibaren süregelen doğayı tahrip etme durumu günümüz dünyasında da devam etmektedir. Doğanın tahrip etmesi sonucunda ortaya çevre sorunları çıkmıştır. Örneğin, bunlar hava, su, toprak kirliği gibi. Bu kirlilikler sadece dünyayı değil aynı zamanda insan sağlığı da ölümcül olarak etkilemiştir. Bu bağlamda devletler bu sorunları uluslararası alana taşıyarak birlikte hareket etme duygusunu ön plana çıkarmıştır. Çeşitli konferanslar ve çalışmalar sergileyerek insanları doğa ile iç içe barışçıl bir şekilde yaşamaya davet etmiştir. Günümüzde doğaya dönüş söz konusudur. Devletlerin desteklediği kampanyalara insanlar uymaya çalışmaktadır.
Kaynakça
SULAK H., (2018). İnsan-Doğa İlişkisinin Dönüşümü: Tarihsel Bir Perspektif, Kent Akademisi, 11 (33), https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/451888
Bedia, Akarsu (1994), İnsan ve Çevre, Cogito Dergisi, Güz, s 25-37.
Prof. Dr. Kemal Arıkan, İnsan ve Doğa İlişkisi: Rakip mi Parça mı? https://www.kemalarikan.com/insan-ve-doga-iliskisi-rakip-mi-parca-mi.html
Yorumlar (4)
yaşamımız için en çok ihtiyacımızın olduğu şey kesinlikle doğa ve onun bize sağladıkları
Kesinlikle çok bilgilendirici 👏👏
Güzel bir araştırma olmuş emeğinize sağlık
Doğa olmadan insan bir hiçtir.