<a href="https://bigumigu.com/haber/japon-el-sanati-ustalari-pokemon-lari-yorumladi/">https://bigumigu.com/haber/japon-el-sanati-ustalari-pokemon-lari-yorumladi/</a> Kanazawa şehrindeki Ulusal El Sanatları Müzesi, Japon zanaatkarların Pokémon çalışmalarından oluşan bir sergiye ev sahipliği yapıyor.
Burcu Aydınlı
@burcu
Hiç bu fotoğrafları gördünüz mü ve kendi kendinize "Dünya'da neler oluyor?" diye sordunuz mu? Evet, bugün bu garip fotoğraflardan bazılarına bir göz atacağız. İster tuhaf hayaletler ister uygunsuz görünen zaman yolcuları olsun, bunlar var olmaması gereken fotoğraflar! <h2>Dev Parmak</h2> <img class="wp-image-58057 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/12/a0893d568a8122ee-300x170.jpg" alt="" width="1204" height="682" /> 1985 yılında Gregor Sporri adında bir adam Mısır gezisi sırasında bir mezar soyguncusuyla tanıştı ve soyguncunun kendisine gösterdiği 15 inç uzunluğunda mumyalanmış bir parmağı fotoğrafladı. O zamandan beri fotoğraf açıkça tartışmalara neden oldu. <h2>Los Angeles Muharebesi</h2> <img class="wp-image-58060 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/12/mNUk9kpTURBXy9kMTZlNDQ2MTE5ODVmYTcyYzY2OTE4YzQyODJmZjQwOC5qcGeSlQMADM0CWM0BUpMFzQSwzQKe3gABoTAB-300x168.jpg" alt="" width="1204" height="674" /> Pearl Harbor'dan kısa bir süre sonra, Los Angeles'ın her yerinde uçaksavar silahları ateş açtı. Görüntü kargaşayı gösteriyor ve bazı insanlar bir saldırı olmadığına inanmayı reddetti. Komplo teorisyenleri işgalcilerin UFO olduğunu iddia ediyor. <h2>The Spaceman</h2> <img class="wp-image-58063 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/12/solway-firth-spaceman-crop-300x200.jpg" alt="" width="1205" height="803" /> Jim Templeton bir aile gezisi sırasında kızının fotoğrafını çektiğinde, sadece kızına odaklandığına yemin edebilirdi. Fotoğraf geliştirildiğinde, sanki arkasında bir uzay adamı duruyordu. Kodak bile konuyla ilgili açıklama yaptı ve filmin değiştirilmediğini açıkladı. Birçok teori bu fotoğrafı açıklamaya çalıştı ama bir muamma olarak kaldı. <h2>Kokarca Maymunu</h2> <img class=" wp-image-58056 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/12/EhLY1VRWoAA45nc-197x300.jpg" alt="" width="944" height="1438" /> 2000 yılında isimsiz bir kaynak, Florida'daki Sarasota polis departmanına "kokarca maymununun" birkaç fotoğrafını gönderdi. Bazı insanlar bunun aslında bir kara ayı olduğunu iddia etti, ancak şu ana kadar bir fikir birliği yok. <h2>Naga Ateş Topları</h2> <img class="wp-image-58066 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/12/20-2-300x170.jpg" alt="" width="1204" height="682" /> Bu ateşli toplar, Tayland ve Laos arasındaki Mekong Nehri'nden yükselirken görülebilir. Şimdiye kadar çeşitli açıklamalar (plazma, havai fişekler vb.) var, ancak kesin bir şey yok. <h2 class="item-title">Gelecekten Gelen Adam</h2> <img class="wp-image-58068 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/12/19-22-610x345-1-300x170.jpg" alt="" width="1196" height="678" /> Bu fotoğraf 1941'de Kanada'daki South Forks Köprüsü'nün açılışı sırasında çekildi. Daha sonraki bir dönemden kalma kıyafetler giyen bir adam dışında bu fotoğraf normal görünüyor. Ayrıca elinde daha modern bir kamera ve zaman dilimi için uygun görünmeyen bir logo var. <h2>NASA Piramidi</h2> <img class="wp-image-58070 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/12/27040186957382204b3180658340263_1280x720x001313-300x169.jpg" alt="" width="1204" height="678" /> Apollo 17 tarafından çekilen bu ay görüntüsü, biri kontrastı yükseltmeye karar verene kadar hiçbir şey göstermiyordu. Bu bir piramit mi? Yoksa başka bir şey mi? Her ne ise, çok fazla tartışma yarattı. <h2 class="item-title">Hessdalen Işıkları</h2> <img class="wp-image-58072 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/12/18-23-610x345-1-300x170.jpg" alt="" width="1204" height="682" /> Norveç'teki Hessdalen vadisinin üzerinde bazen uçuşan çok renkli ışıkların artık bir tür doğal yeraltı bataryasından kaynaklandığı düşünülüyor. <h2>UFO Yanığı</h2> <img class="wp-image-58074 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/12/hd_81139ece7f-300x195.jpg" alt="" width="1198" height="779" /> 20 Mayıs 1967'de Stefan Michalak, Falcon Gölü yakınındaki Kanada ormanlarındayken, bir açıklığa inen iki UFO gördüğünü iddia ediyor. Yaklaşıp el sanatlarının pilotlarıyla iletişime geçmeye çalıştıktan sonra, gemiler aniden havalanarak onu yaraladı. <h2>Hayalet Fotoğrafı</h2> <img class="wp-image-58076 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/12/e8c33297bb0f203f-300x170.jpg" alt="" width="1200" height="680" /> Rahip K.F. Lord, Kuzey Yorkshire Newby Kilisesi'nde bu ünlü fotoğrafı çekerken kilisede başka kimsenin olmadığına yemin etti. <h2 class="item-title">Rahmetli Koca</h2> <img class="wp-image-58078 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/12/1300927_screenshot-7_share-300x200.jpg" alt="" width="1203" height="802" /> Bir aile üyesi bu hanımın fotoğrafını çektiğinde arka planda kimse yoktu, ancak daha bakıldığında kadının rahmetli olan kocası fotoğrafta gözüküyor. <h2>Zaman Yolcusunun Saati</h2> <img class="wp-image-58080 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/12/cab6c5d3ba9353cd0a82-300x169.jpg" alt="" width="1196" height="674" /> 2008 yılında Çinli arkeologlardan oluşan bir ekibin antik bir mezar açtığı ve bu altın kol saatini bulduğu iddia ediliyor. Tabii ki, soru hala geçerli…bu gerçek mi? <h2>Orijinal UFO</h2> <img class="wp-image-58082 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/12/ezgif.com-gif-maker-3-300x169.jpg" alt="" width="1202" height="677" /> 1950'de McMinnville, Oregon'da çekilen bu fotoğraf, ülke çapındaki gazetelerde yayınlanan ilk UFO görüntüsüydü. O zamandan beri, bu tür fotoğraflar çok daha yaygın hale geldi. <h2>Hook Island Deniz Canavarı</h2> <img class="wp-image-58084 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/12/maxresdefault-2-300x169.jpg" alt="" width="1198" height="675" /> Fransız fotoğrafçı Robert Serrec tarafından Avustralya açıklarında çekilen bu sözde deniz canavarı, ortalığı epey karıştırdı. <h2>Loch Ness Canavarı</h2> <img class="wp-image-58086 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/12/ezgif.com-gif-maker-1-1-300x169.jpg" alt="" width="1200" height="676" /> Muhtemelen en iyi bilinen gizemli fotoğraf Loch Ness'in ünlü canavarı Nessie'nin fotoğrafıdır.
Yine dolu dolu bir hafta geçirdik ve karşınızdayız. Sizler için haftanın en komik, en beğenilen, en olaylı tweetlerini araştırıp, bulduk ve bir araya topladık. İşte hafta boyunca atılmış birbirinden komik tweetler. Keyifle okumanız dileğiyle! <h3>1.</h3> <h3>2.</h3> <h3>3.</h3> <h3>4.</h3> <h3>5.</h3> <h3>6.</h3> https://twitter.com/keyifsizzim/status/1589745038241992704 <h3>7.</h3> https://twitter.com/hazalmazal/status/1588857875002449920 <h3>8.</h3> <h3>10.</h3> <h3>11.</h3> <h3>12.</h3> https://twitter.com/tuanadb/status/1590731660173410306 <h3>13.</h3> <h3>14.</h3>
<em>Bakalım bu hafta günü kimler timeline'da fırtına gibi esmiş?</em> İyi eğlenceler🤣 <h3>1.</h3> <h3>2.</h3> <h3>3.</h3> <h3>4.</h3> <h3>5.</h3> <h3><strong>6.</strong></h3> <h3>7.</h3> <h3>8.</h3> <h3>9.</h3> <h3>10.</h3>
Bir grup <strong>çevre aktivistleri, </strong>Ulusal Galeri'de Van Gogh'un Ayçiçekleri tablosuna saldırıda bulundu. Çevrimiçi yayınlanan bir videoda, 19. yüzyıl Hollandalı ressamının en ünlülerinden biri olan Ayçiçekleri resmine sarımsı bir madde atan iki aktivist gösterildi. Ayrıca kendilerini tablonun altındaki duvara yapıştırdılar. Yapılan açıklamada, "Öğleden sonra saat 14:00 sularında iki Just Stop Oil protestocusu "<strong>S</strong><strong>adece Yağı Durdur"</strong> diyerek bir resmin üzerine bir madde attılar ve sonra kendilerini bir duvara yapıştırdılar." denildi. Eylemciler polisler tarafından tutuklandı. https://twitter.com/JustStop_Oil/status/1580869474064175105?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1580869474064175105%7Ctwgr%5Ef7491fdf90e003990c887740086f49919aa197af%7Ctwcon%5Es1_&ref_url=https%3A%2F%2Fwww.aa.com.tr%2Fen%2Feurope%2Fenvironmental-activists-throw-soup-onto-van-gogh-painting-in-londons-national-gallery%2F2711776 Grup, "Sanat hayattan daha değerli mi? Yemekten daha mı fazlası? Adaletten daha mı fazlası?" diye Twitter'da yazdı. "Yaşayan kriz ve iklim krizinin maliyeti petrol ve gazdan kaynaklanıyor." İşte o anlar; <em>Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?</em>
Çernobil felaketi 26 Nisan 1986'da Ukrayna'nın kuzeyindeki Pripyat kenti yakınlarındaki Çernobil Nükleer Santrali'nin 4 reaktöründe meydana geldi. O zaman Ukrayna, Sovyetler Birliği'ndeydi. Ne zaman meydana geldi bir RBMK 1000 reaktörü bir güvenlik testi sırasında aşırı ısındı ve patladı, radyoaktif reaktör çekirdeğinin en az% 5'ini çevreye bıraktı ve radyoaktif materyali Avrupa'nın geniş bir alanına bıraktı. Patlamanın kendisi iki mühendisi öldürdü. Yangına karşı savaşmaya yardımcı olan 28 ila 30 operatör ve itfaiyeci, kazadan birkaç hafta sonra akut radyasyon sendromundan öldü, ve daha sonra bazı işçiler radyasyona maruz kaldığından şüphelenilen nedenlerden öldü. Tesisin işçileri, itfaiyeciler ve yakındaki Pripyat şehrinin sakinleri tehlikeli dozlarda iyonlaştırıcı radyasyon aldı. Etkinliğin de önemli bir çevresel etkisi oldu. Radyasyon, içme suyu ve balıkları büyük mesafelerde kirletti, çam ormanının 1,5 mil karesini yok etti ve diğer bitki veya hayvanlarda mutasyonları öldürdü veya teşvik etti. Belarus, Ukrayna, Rusya ve Avrupa'nın geniş bölgeleri değişen derecelerde kirlenmişti. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/1200px-radiation-warning-sign-red-forest-800x533.jpg" alt="" width="662" height="441" /> Çernobil nükleer kazası, Fukuşima nükleer felaketiyle birlikte Uluslararası Nükleer Olay Ölçeği (INES)'de yedi puan alan en kötü olaylardan biriydi. Ancak, güvenlik ve endüstri işbirliğinde büyük değişikliklere yol açtı. Eski Sovyet Başkanı Gorbaçov, Çernobil kazasının Sovyetler Birliği'nin çöküşündeki en önemli faktörlerden biri olduğunu söyledi. <strong>Çernobil nükleer felaketi hakkında bazı ilginç gerçekler👇</strong> <strong>1 - Reaktörün tasarım kusurları vardı.</strong> Çernobil felaketi genellikle insan hatasına atfedilir. Nükleer santral inşaat müdürü Viktor Bryukhanov kazadan sorumlu tutuldu ve 1987'de güvenlik düzenlemelerinin ihlali nedeniyle hapsedildi. 1991 yılında serbest bırakıldı. Ancak şimdi kazanın nedeninin büyük olasılıkla Sovyet dönemi RBMK 1000 reaktörlerindeki insan hatası ve tasarım eksikliklerinin bir kombinasyonu olduğunu ve bu hataların çoğunun Sovyet uzmanları tarafından bilinir ancak Bryukhanov'dan gizli tutulur. Bu kusurlardan bazıları: <ul> <li>Reaktör, buhar kabarcıklarında (voids)'in bir artışa çekirdek reaktivitesinde bir artış eşlik ettiği pozitif bir boşluk katsayısına sahip olabilir. Bu olabilir grafitin su yerine moderatör olarak kullanılmasıyla üretilir.</li> <li>Ses sınırlama yapısının eksikliği veya reaktörün etrafındaki başka bir muhafaza. Çekirdekteki basınç, onu açığa çıkaran ve atmosfere radyoaktif buhar sızdıran bir patlama üretti. Bu, güçlendirilmiş bir gaz sıkı kabuk ile önlenebilirdi.</li> </ul> Ayrıca, santral operatörleri bu tip reaktörlerle çalışmak için yeterince eğitilmemiştir. Zayıf yönlerinden habersiz olan reaktör ekibi, ana elektrik güç kaynağının kaybından sonra reaktör üzerinde bir teste hazırlanmak için otomatik kapatma mekanizmalarını devre dışı bıraktı. Reaktör aşırı ısınmaya başladığında, kontrol çubuklarının tasarımının bir özelliği, reaktöre yerleştirildiklerinde dramatik bir güç dalgalanmasına neden olarak çekirdek reaktivitesinde hızlı bir artışa neden oldu. <strong>2 - Felaketin gerçek ölüm oranı bilinmiyor.</strong> Patlamadan sonra itfaiyecilerin grafit yakıtlı ateşi söndürmesi neredeyse iki hafta sürdü. Ancak yangın tek tehdit değildi çünkü esas olarak fisyon ürünleri iyot 131 sezyum, 134 plütonyum, 239 ve sezyum 137'den oluşan toksik dumanlar hala havada. Patlamada öldürülen iki mühendis dışında, 28 - 31 acil durum çalışanı ve tesis operatörü kazadan sonraki ilk üç ay içinde akut radyasyon hastalığından öldü. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'na göre (IAEA), Kaza anında 0 - 14 yaş arasında olan bölgede yaşayan çocuklarda 1.800 belgelenmiş tiroid kanseri vakası vardı. Bu muhtemelen tiroidde biriken iyot 131'in salınımı ile ilgilidir. Birleşmiş Milletler'in 2005 raporu sonuçta kazadan radyasyona maruz kalmanın sonucu olarak 4.000'e kadar ölüm meydana gelebileceğini tahmin ediliyor. Çernobil nükleer felaketi, doğum kusurları korkusu nedeniyle gereksiz indüklenen kürtajları da artırdı. Etkilenen bölgelerdeki insanlar arasında yayılan radyofobinin bir etkisi oldu tahmin edilen radyasyona maruz kalmanın etkileri konusunda yanlış tavsiyelerin bir sonucu olarak Sovyetler Birliği ve Avrupa'da 1 milyondan fazla kürtaj gerçekleştirildiğini ancak bu sayıların doğrulanamayacağını belirtti. <strong>3 - Tahliye kazadan 36 saat sonra başladı.</strong> Pripyat'de Çernobil Nükleer Santrali'nden 2 kilometre bulunan birçok kişi, kazadan sonraki bir saat içinde baş ağrısı ve kusma gibi semptomlardan muzdarip olmaya başladı ancak kazadan 36 saat sonrasına kadar tahliye emri verilmedi. Bunun nedeni Sovyet yetkililerinin önce bir kazanın meydana geldiğini ve daha sonra kazanın tam olarak gerçekleştiğini kabul etmekte isteksiz olmalarıydı. 28 Nisan'da radyasyon seviyeleri Forsmark Nükleer Santrali içinde İsveç, Çernobil'den yaklaşık 620 mil (1.000 km). Ancak, İsveç hükümeti Sovyetlerle temasa geçtiğinde başlangıçta bir kazanın meydana geldiğini reddetti. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/pripyat.jpg" alt="" width="662" height="482" /> Pripyat sakinlerine başlangıçta sadece üç gün uzakta kalacakları söylense de, resmi olarak Çernobil Nükleer Santral Yabancılaşma Bölgesi olarak adlandırılan Çernobil Dışlama Bölgesi, yaklaşık 10 gün sonra nükleer santralin 30 kilometre yarıçapı ile oluşturuldu. Sakinler asla geri dönmedi ve Pripyat o zamandan beri hayalet bir şehir. Çernobil Dışlama Bölgesi şimdi yaklaşık 2.600 kilometre kare ölçmektedir. Yaklaşık 7.000 kişi ile savaşın başlangıcına kadar yaptı ve risklere rağmen yaklaşık 150 kişi çevre köylere geri döndü. <strong>4 - "Sıvılaştırıcı" durumu</strong> Nükleer felaketin etkilerini azaltmaya çalışırken radyasyona maruz kalan sivil ve askeri personele “tasfiye memurları” deniyordu. Tasfiye memuru olarak çalışanlar, gazilere benzer bir statüye sahiptir ve bazı sosyal yardımlardan yararlanma hakkına sahiptir, ancak birçoğu zaman içinde tazminatlarında ve tıbbi desteklerinde bir bozulma olduğundan şikayet etmiştir. Yaklaşık 600.000 kişiye “likitatör” statüsü verilmiştir Esas olarak, nükleer santralden kirlenmiş kalıntıları çıkaranlar gibi alanının temiz'in yukarı ve dekontaminasyonu üzerinde çalışan erkek ve kadınlardı. Patlayan reaktörün kaplanması ve daha fazla kontaminasyonun önlenmesi için (çelik ve beton bir yapı olan “sarkofagus”) 'in yapımında çalışanlar, tahliye için yerleşimlerin kurulmasına yardımcı olanlar vb. <strong>5 - Kontaminasyon Avrupa'nın çeşitli bölgelerine yayıldı.</strong> Felaket, Sovyetler Birliği'nin bir bölgesi olduğu bir dönemde Ukrayna'nın başkenti Kiev'den yaklaşık 94 kilometre gerçekleşti. Ancak rüzgarlar ve yağışlarla radyoaktif kirlenme hızla Rusya, Belarus ve İskandinavya ve güneydoğu Avrupa'nın bazı bölgelerine yayıldı. Radyonüklitler toprağa ve suya yerleşti. Balıkları, bitkileri ve onları yiyen hayvanları kirletti. Daha sonra süt ve et gibi hayvansal ürünler de etkilendi. Bazı orman gıda ürünleri ve bitkileri de bir süre güvenli tüketim seviyelerinin üzerinde kabul edilen radyasyon seviyeleri ile kirlenmiştir. Neyse ki, havaya salınan birçok radyoaktif element kısa ömürlüdür, ancak stronsiyum 90 ve sezyum 137'nin her birinin yaklaşık 30 yıl yarısı ömrü vardır. Bu unsurlar göllerde bulunmuştur ve ayrıca Ukrayna, Rusya ve Belarus nehirlerinin su ve balıklarında da bulunurlar.
Modern bir yapıdan tarihi bir saraya, bir milyarderin 27 katlı kişisel konutuna kadar bu 10 bina, mimari tarihin en tartışmalı binaları arasındadır. İşte bu yapıları bu kadar tartışmalı yapan şeyler. <em>İlk olarak Architectural Digest'te yayınlandı.</em> <h2>Belediye Binası (Boston)</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/GettyImages-170136010.jpg" alt="" width="1301" height="896" /> Boston Belediye Binası inşa edildiğinden beri, çok sayıda bölünmüş tartışmanın merkezi olmuştur. Bazıları binayı överken, birçoğu (özellikle çağdaş ortamlarda) görünüşünden nefret ediyor. Amerikan Mimarlar Enstitüsü, 1969'da Belediye Binası'na Onur Ödülü'nü verdi, ancak bu, pek çok medya kuruluşunu ve sivili, yapının <strong>"dünyanın en çirkin binası"</strong> olduğunu iddia etmekten alıkoymadı. Tartışmanın her iki tarafı da muhtemelen bunun şehirdeki brütalist mimarinin mükemmel bir örneği olduğu konusunda hemfikir olabilir, ancak elbette, bunun iyi bir şey olup olmadığı bakanın gözünde. <h2>Pruitt-Igoe Toplu Konut Kompleksi (St. Louis, Missouri)</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/ezgif.com-gif-maker-6-800x536.jpg" alt="" width="1230" height="825" /> St. Louis'deki Pruitt-Igoe Toplu Konut Kompleksi'nin inşaatı, düşük gelirli sakinler için sübvansiyonlu konut sağlaması ve şehrin gelirini artırması beklenen 1951'de başladı. Başlangıçta kentsel yenileme için bir kazanç olarak görülse de, mülk nihayetinde toplu konutlardaki en kötü felaketlerden biri olarak kabul edildi. 33 katlı kuleden oluşan kompleksin birçok cephede başarısız olduğu hatırlanıyor: mimari, toplumsal ve politik olarak. <em>Projeyle ilgili bir belgesel olan The Pruitt-Igoe Myth</em>, eski bir sakinin "hapishane ortamı" olarak adlandırmasıyla yaşam koşulları zayıftı. Kompleks sonunda yaşanmaz kabul edildi ve tüm binalar yirmi yıl içinde yıkıldı. <h2>Antilia Kulesi (Mumbai)</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/ezgif.com-gif-maker-7.jpg" alt="" width="983" height="1193" /> Mumbai'deki Antilia Kulesi büyük: 48.780 fit kare genişliğinde, 568 fit yüksekliğinde ve 27 kattan oluşuyor. Mini gökdelen bir apartman kompleksi veya ofis binası gibi görünse de, aslında Forbes'a göre dünyanın en zengin 10. kişisi olan milyarder Mukesh Ambani'nin özel konutu. Chicago merkezli Perkins+Will firması tarafından tasarlanan, birçok kişi fahiş zenginlik gösterisini eleştirdi. <h2>Ryugyong Oteli (Pyongyang)</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/ezgif.com-gif-maker-10-800x533.jpg" alt="" width="1247" height="831" /> 105 katlı üzerinde yirmi yıldır devam eden çalışmalara rağmen, Kuzey Kore'deki Ryugyong Oteli boş ve bitmemiş durumda. Bir dizi gecikme yaşadıktan sonra, cephe tamamlanmış görünüyor (çoğu kişi tarafından göz kamaştırıcı olarak kabul edilse de) ancak iç kısmın bitmiş ve yapısal olarak sağlam olmadığı söyleniyor. Singapur'daki 73 katlı Hotel Swissôtel The Stamford'u geride bırakmanın bir yolu olarak Soğuk Savaş'tan doğan Ryugyong, şimdi "Doom Hotel" olarak adlandırılıyor. <h2>20 Fenchurch Caddesi (Londra)</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/ezgif.com-gif-maker-11-800x534.jpg" alt="" width="1188" height="793" /> El tipi iki yönlü bir telsize benzemesi nedeniyle “telsiz” binası olarak adlandırılan bu 38 katlı bina, Rafael Viñoly tarafından tasarlanmış ve 2014 yılında tamamlanmıştır. <em>Building Design</em> dergisi tarafından verilen çek ödülü"Birleşik Krallık'ta son 12 ayda tamamlanan en çirkin bina". İstenmeyen görünümünün yanı sıra bina, çeşitli problemler için manşetlere taşındı. En önemlisi, güneş doğrudan binanın üzerine geldiğinde, içbükey bir ayna görevi görür ve ışığı doğrudan sokağa gönderir. 2013'te sıcaklıklar o kadar yükseldi ki aşağıdaki caddede park etmiş arabalara zarar verdi, hatta birinin gövdesini eritti. Sorun, binanın güney tarafına kalıcı bir tente yerleştirildiğinde 2014 yılında düzeltildi. Gökdelen ayrıca bir rüzgar tüneli etkisine sahip olduğu ve aşağıdaki sokaktaki hava akımlarını etkilediği için eleştirildi. <h2>Solomon R. Guggenheim Müzesi (New York)</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/ezgif.com-gif-maker-13-800x533.jpg" alt="" width="1109" height="739" /> Frank Lloyd Wright tarafından tasarlanan Guggenheim Müzesi, 60 yılı aşkın süredir açık olduğu önemli bir New York simgesi haline gelmiş olsa da, durum her zaman böyle değildi. İlk ortaya çıktığında, Wright, müzeyi bir çamaşır makinesine ve ters çevrilmiş yulaf ezmesi kasesine benzeten eleştirmenlerden ağır eleştiriler aldı. Birçok kişi, binanın içermesi gereken gerçek sanatı gölgede bıraktığını düşündü ve 21 sanatçı, müzenin yöneticisine ve mütevelli heyetine inşaatı protesto eden bir mektup bile gönderdi. Göndericilere göre, müzenin eğrisel eğimi, “yapıtların veya sanatın yeterli görsel olarak düşünülmesi için gerekli olan temel doğrusal referans çerçevesine karşı duygusuz bir ihmali” gösteriyordu. <h2>Louvre Piramidi (Paris)</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/place-des-pyramides-800x498.jpg" alt="" width="1077" height="670" /> Müzenin ana girişi olarak hizmet veren IM Pei'nin Louvre Piramidi'nde inşaat başladığında, hemen hemen tartışma çıktı. Estetik olarak, birçok kişi yapının modern tarzının tarihi sarayın Fransız Rönesans tarzına tamamen zıt olduğunu gördü. Eleştirmenler ayrıca Çinli Amerikalı mimarın Paris'teki bir dönüm noktasını düzgün bir şekilde güncellemek için Fransız kültürü hakkında yeterli bir kavrayışa sahip olmadığını ve yapının formunun Eski Mısır'da ölümü temsil ettiği için uygun olmadığını iddia etti. İnsanlar üzerinde 30 yılı aşkın bir süredir büyümesine rağmen, bazıları hala modern cam yapının uygunsuz göründüğünü düşünüyor. <h2>Montparnasse Turu (Paris)</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/ezgif.com-gif-maker-15-800x533.jpg" alt="" width="988" height="658" /> İnşa edildikleri şehrin yasalarını doğrudan etkileyen çok fazla bina yok, ancak Paris'teki Tour Montparnasse için durum böyle değil. 1975'te, kulenin inşasından iki yıl sonra ve sakinlerin büyük hayal kırıklığıyla, şehir 121 fitten yüksek binaları yasakladı (hükümet o zamandan beri Işık Şehri'nin bazı dış bölgelerinde yükseklik sınırlarını yükseltti). Louvre Piramidi gibi, eleştirilerin çoğu, binanın basit cephesinin ve aşırı yüksekliğinin Fransız kentindeki manzaranın geri kalanına uymadığı gerçeğinden kaynaklanıyor. <h2>Sagrada Familia (Barselona)</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/ezgif.com-gif-maker-16-800x533.jpg" alt="" width="1087" height="724" /> İnşaatçılar 1882'de Sagrada Familia'da temel attı ve 140 yıl sonra bazilika hala bitmedi. İspanyol mimar Francisco de Paula del Villar, 1882'de kilise üzerinde çalışan ilk tasarımcıydı, ancak kısa sürede istifa etti ve Antoni Gaudí 1883'te devraldı. Hayatının geri kalanında gotik tapınak üzerinde çalışsa da, bina sadece öldüğünde yaklaşık dörtte biri tamamlandı. Yaklaşık bir buçuk asırlık ömründe, kilise tartışmalara yabancı olmadı. Gaudi'nin bina için orijinal planları İspanya iç savaşı sırasında yok edildi ve bazılarının son eklemelerin mimarın orijinal vizyonuyla tutarlı olmadığını iddia etmesine neden oldu. Mülk ayrıca, 130 yıl boyunca Barselona şehrine milyonlarca dolarlık bir borç yükledi. <h2>Strata SE1 (Londra)</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/ezgif.com-gif-maker-17.jpg" alt="" width="971" height="826" /> Carbuncle Cup'ın bir başka galibi, Londra'daki 43 katlı bir konut kulesi olan Strata binası, yalnızca görünüşüyle ilgili değil, birçok şikayeti de alıyor. Gökdelenin tepesindeki dev delikler herhangi bir nedenle orada değiller, aslında binanın elektrik ihtiyacının %8'ini sağlaması beklenen üç rüzgar türbini için açıklıklar. Düşüncede asil olmasına rağmen (rüzgar türbinlerini tasarıma entegre eden dünyadaki ilk binaydı) birçok eleştirmen türbinleri yeşil yıkama kanıtı olarak gösterdi. Daha sonra bölge sakinleri, türbinlerin nadiren hareket ettiğini söyleyerek öne çıktılar.
Ünlüler Rönesans Tablosu Olsaydı Nasıl Görünürdü? Gelin birlikte bakalım. <h2>Johnny Depp</h2> <h2><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/FVyd0pQX0AApuJg-2.jpg" alt="" width="625" height="820" /></h2> <h2>Angelina Jolie</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/FVyd220WAAEVyPE.jpg" alt="" width="649" height="770" /> <h2>Brad Pitt</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/FVyd43CXEAA1ndp-1.jpg" alt="" width="601" height="778" /> <h2>Emma Watson</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/FVyd6vcWYAEzVGN-1.jpg" alt="" width="626" height="1010" /> <h2>Leonardo Dicaprio</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/FVyd8guXoAEOBpW-1.jpg" alt="" width="754" height="822" /> <h2>Helena Bonham Carter</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/FVyd-jyXsAIoBgK.jpg" alt="" width="769" height="1002" /> <h2>Jennifer Aniston</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/FVyeAlAX0AAEHdY-2.jpg" alt="" width="732" height="771" /> <h2>Michelle Pfeiffer</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/FVyeCWBWAAQWN4q.jpg" alt="" width="872" height="1077" /> <h2>Natalie Portman</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/FVyeOXLXoAIXLmV.jpg" alt="" width="822" height="1085" /> <h2>Orlando Bloom</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/FVyeQa-XEAEsHc7-1.jpg" alt="" width="965" height="913" /> <h2>Penélope Cruz</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/FVyeSR6WYAEsLef.jpg" alt="" width="869" height="1090" /> <h2>Robin Williams</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/FVyeUBNWYAcEFrr.jpg" alt="" width="900" height="1212" /> <h2>Scarlett Johansson</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/FVyeXw8XsAML-rb.jpg" alt="" width="832" height="956" /> <h2>Taylor Swift</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/FVyeb8oWAAIBuLE-1.jpg" alt="" width="922" height="834" /> <h2>Keanu Reeves</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/FVyeeBCX0AAFpb7.jpg" alt="" width="839" height="1115" /> Sizde en güzel hangisi olmuş? Yorumlarda belirtebilirsiniz 😍
<h2><strong>Albert Einstein, Mustafa Kemal Atatürk'e bir mektup yazdı. İşte o mektup ve hikayesi;</strong></h2> 2. Dünya Savaşı henüz başlamadan önce (1930'lu yıllar), nazi zulmünden kaçmaya çalışan onlarca sanatçı, bilim insanı, akademisyenin yanı sıra alanlarında uzman binlerce tanınmış ismin, ülkemize göç etmek istediği ve kabul edildiği dönemde bizzat Albert Einstein'ın, ulu önder Atatürk'e yazdığı mektupta şunlar yazmaktadır; Ekselansları, Ose Dünya Birliği’nin Şeref Başkanı olarak, Almanya’dan 40 profesör ve doktorun, bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye’de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya’da yürürlükte olan yasalar nedeniyle mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/FXORoS7XgAErrVk.jpg" alt="" width="662" height="331" /> Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda başvuru arasından seçilmişlerdir. Bu bilimciler, bir yıl müddetle, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler. Bu başvuruya destek vermek maksadıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi halinde sadece yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etme cüretini buluyorum. Ekselanslarının sadık hizmetkârı olmaktan şeref duyan Prof. Albert Einstein <h2>Mektubun Orijinali👇</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/FXORxC2WYAQ6wBX.jpg" alt="" width="323" height="400" /> <h6><strong>Kaynak: Bilgi Tozu</strong></h6>
Tuhaf yeni bir uçan otel konsepti, gezginlere bir retro-fütürizm filminden fırlamış gibi görünen inanılmaz benzersiz bir seyahat deneyimi sunuyor. Tony Holmsten tarafından tasarlanan ve Hashem Al-Ghaili tarafından yeniden tasarlanan iddialı fikir, devasa bir yolcu gemisi ile bir jumbo uçağın karışımıdır. Sonuç, 5.000'den fazla misafiri ağırlayacak bir uçan oteldir. Sky Cruise, yıldızları izlemek ve Aurora Borealis avı için 360° manzaralı bir gözlem kulesinden mağazalar, spor salonları, sinemalar, restoranlar ve hatta mükemmel bir düğüne ev sahipliği yapacak bir mekanın bulunduğu bir eğlence güvertesine kadar çok sayıda olanakla donatılmıştır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/ezgif.com-gif-maker-8-1.jpg" alt="" width="662" height="372" /> YouTube'da yayınlanan uçağın bir video sunumunda Al-Ghaili, yüzen geminin nükleer enerjiyle çalışacağını ve 20 hipersonik motorla donatılacağını ve bu sayede uçağın yıllarca sıfır karbon emisyonu ile havada kalmasını sağlayacağını açıklıyor. Bu, sarf malzemelerinin ikmali ve bakım kontrolleri gibi düzenli faaliyetlerin tamamen hareket eden bir uçakta yapılacağı anlamına gelir. Daha da önemlisi, uçağa binen ve binen yolcular, dev uçağın üzerine konvansiyonel uçakların veya özel jetlerin inmesini gerektirecektir. <h2>İşte Sky Cruise için hazırlanmış video👇</h2> https://www.youtube.com/watch?v=VHNrdTSr2G4 Al-Ghaili, tam işlerin daha fazla tuhaf olamayacağını düşündüğünüzde, canavar geminin pilotlara ihtiyacı olmayacak - onu “ulaşımın geleceği” olarak belirlemek diyor. Bunun yerine, tamamen özerk olacak ve yapay zeka (AI) tarafından desteklenecek şekilde ayarlandı. Hava türbülansından korkan yolcuların endişelenmesine gerek yok çünkü uçak aynı zamanda düzgün bir yelken sunmak için rüzgar modellerini tahmin etmek için AI kullanan bir navigasyon sistemi ile donatılacak. Uçan otel için henüz bir lansman tarihi belirlenmemiş olsa da, şimdiden sosyal medyada oldukça heyecan yarattı - birçok bilim meraklısı planların fizibilitesinden yoksun olduğuna işaret ediyor. Bir kullanıcı, “Tasarımcılar bu şeyin uçması gerektiğini unutmuşlar” yorumunu yaparken, bir diğeri “Fizik ve aerodinamik olmasaydı, bu gemi gerçekten havalanabilirdi” diye ekledi.
Maldivler uzun zamandır mükemmel bir cennet kaçamağı olmuştur ve hatta pandemi sırasında daha da fazlası olmuştur. Geçen yıl, 2019'daki 1,7 milyon ziyaretçiye kıyasla 1,3 milyon yolcunun gelmesiyle turizmin neredeyse pandemi öncesi seviyelere geri döndüğünü gördü. Ve şimdi, dünyanın en alçakta yatan ülkesi, yükselen denizin katı gerçekliğine istikrarlı bir çözüm bulabilir. seviyeler. Maldivler Yüzen Şehir, inşaat için henüz yeşil ışık yaktı: Doğal ve kültürel ekosistemini korumak ve geliştirmek için tasarlanmış, birbirine bağlı ve 500 dönümlük bir lagünün zeminine bağlı 5.000 konut. <h2><strong>Maldivler Yüzen Şehir hakkında bilmeniz gereken her şey</strong></h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/ezgif.com-gif-maker-8.jpg" alt="" width="662" height="372" /> Malé ve uluslararası havalimanına tekneyle 15 dakikalık mesafede bulunan proje, entegre bir turizm modeline dayanmaktadır ve oteller, evler, mağazalar ve restoranları içerecektir. Kanallardan ve doğal beyaz kumlu yollardan yürüyerek veya bisikletle ve elektrikli, gürültüsüz arabalar ve scooterlarla gidilecek, araç trafiğine kapalı bir bölge olacak. Uluslararası seyahat edenler de bir ev satın alarak oturma izni alma seçeneğine sahiptir. Bison tarafından inşa edilen ilk yüzen konut bloğu, insanların evlerin görünüşünü ve hissini ölçmelerini sağlamak için lagüne taşınacak ve Ağustos ayında halkın ziyaretine açılacak. Modüler şehir inşaatının Ocak 2023'te yapılması planlanıyor ve tamamlanması yaklaşık beş yıl sürecek. Maldivler Yüzen Şehir, Dutch Docklands ve ada hükümeti arasındaki özel-kamu ortaklığıdır. Hollandalı Docklands'ın kurucuları mimar Koen Olthuis ve geliştirici Paul van de Camp'dir ve proje, sel baskınlarına dayanacak mimari tasarlama konusunda asırlık bir uğraşı olan Hollanda'dan gelen yüzer teknolojiye dayanmaktadır. <h2><strong>Yüzen şehirler iklime dayanıklı mı?</strong></h2> <h2><strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/ezgif.com-gif-maker-9-1.jpg" alt="" width="662" height="372" /></strong></h2> Mimar firma Waterstudio'nun tasarımı, 2022 MIPIM Ödülleri'nde En İyi Futura Projesi için finalist oldu ve küresel kalkınma için Asya Oscar'ları olarak adlandırıldı. 100 yıllık bir süre boyunca deniz yükselme seviyelerinin projeksiyonundan tedarik ve atık yönetimine, akıllı şebekedeki fazla enerjiye ve büyük yapısının deniz tabanına atacağı gölgelere kadar birçok faktör tasarımı ve şehir planlamasını şekillendirdi. deniz yaşamını engelleyebilir. Proje web sitesinde, kentin ızgarasının “gerçek beyin mercanının organize edildiği güzel ve verimli yola benzeyen, yol ve su kanallarından oluşan doğaya dayalı bir yapı” olduğu belirtiliyor ve kentin ayrıca yapay mercan kümeleri ile mercan büyümesini teşvik edeceğini açıklıyor. alt tarafı, sırayla doğal bir dalga azaltma kesici sağlayacaktır. İklim değişikliği tehdidiyle birlikte, sürdürülebilir bir alternatif olarak yüzen mimariye artan bir ilgi var. Titicaca Gölü'nde yerli olarak yaratılmış kamış adaları ve Manipur'un yüzen bitki örtüsünden şekillendirilmiş yapay su ürünleri havuzları gibi geleneksel örneklere sahip olsak da, son yenilikler arasında Amsterdam'ın yüzen Waterbuurt mahallesi ve Kopenhag'ın Hotel CPH Living ve Fransa'nın Off Paris Seine gibi yüzen otelleri yer alıyor. Her şey yolunda giderse, dünya 2027'de ilk yüzen şehrini görecek.
Sütyen veya sutyen, göğüslerin görünümünü örtmeye, desteklemeye veya değiştirmeye yarayan kadınsı bir iç çamaşırıdır. Moda ve işlevin kesiştiği noktadadır. (İşlevi son yıllarda biraz sorgulanmış olsa da). Ama en başa dönelim. Sütyeni kim icat etti ve nedeni neydi? Ve en önemlisi, bu sebep 2022'de hala geçerli mi? <h2>Sütyenin kökenleri</h2> Sütyen tarihine dahil olan birçok insan ve kültür var. Bildiğimiz en eski sütyenler , MÖ 14. yüzyılda Minos uygarlığından bazı sanat eserlerinde tasvir edilmiştir. Bunlar, göğüsleri alttan destekleyen, dışarı doğru iten ve tamamen açıkta bırakan keten veya yumuşak deri bir giysi olan mastoidleri gösterir. Bu, sutyenin kökenlerinin Tunç Çağı'nda olabileceği anlamına gelir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/casale-bikini-girls_resize_md.jpg" alt="" width="485" height="400" /> Yunanistan'da, MÖ 5. ve 4. yüzyıllarda, kadınlar genellikle kıyafetlerin üzerinden geçen, bir miktar destek veren, aynı zamanda kaldıran ve ayıran bantlar takarlardı. Afrodit, kestos adı verilen kendi versiyonunu giymiş olarak tasvir edilmiştir. Ardından, kadınların göğüslerini örtmek için göğüslerine sıkıca sardıkları bez parçaları olan Roma sutyenleri veya "mamillare" var. Sicilya'daki Villa Romana del Casale'den yukarıda gösterilen ünlü bir mozaik <em>olan Bikini Kızlar</em>, spor yapan kadınları sıkı bandajlar giyerken tasvir ediyor, muhtemelen eşyaların çok fazla zıplamasını engelliyor. Genç kızlar, Romalıların yaşlılık ve çekicilik ile ilişkilendirdiği sarkmayı önlemek için bazen strofium adı verilen göğüs bantları kullanırlardı. Ortaçağ sutyenleri de var. 2012 yılında Avusturya'nın Lengberg Kalesi'nde bir grup arkeolog tarafından en az dört tür bulundu. İkisi bardak desteği olmayan çantalı gömleklere benziyordu. Üçüncüsü, temelde omuz askılarıyla desteklenen iki "göğüs torbası"na sahipti ve sonuncusu, iki fincan ve daha ince omuz askıları ile daha çok modern bir longline sütyenine benziyordu. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/medieval-bra_resize_md.jpg" alt="" width="596" height="400" /> Fransa Fuarı Philip'in cerrahı Henri de Mondeville ve halefi Louis X, 1312–20'de şöyle yazdı: “Bazı kadınlar… her sabah onları (çantaları) içine koyun ve mümkün olduğunda uygun bir bantla bağlayın.” Sütyenin tarihi, MS 16. yüzyılda Batı dünyasındaki kadınların korseyi benimsemesiyle anlık olarak yön değiştirir. Bu giysi göğüslerini yukarı kaldırdı ve beli o zamanlar kadınsı bir güzellik ideali olarak kabul edilen genişlik ve şekle küçülttü. Korsenin yaygınlaştırılması, Fransa Kralı II. Henri'nin karısı Catherine de Médicis'e atfedilir. 1550'lerde mahkemede kalın belli bir yasak getirdi. Ancak geç Viktorya dönemindeki kıyafet reformu veya rasyonel kıyafet hareketi sırasında korseler, sıkı bağcık uygulaması nedeniyle iç organların yeniden düzenlenmesi gibi çeşitli sağlık riskleri oluşturmakla suçlandı. Korse yerine daha bol giysiler giymeyi önerdiler ve birçok kadın kelimenin tam anlamıyla rahat bir nefes aldı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/corset-catalog_resize_md.jpg" alt="" width="308" height="400" /> 19. yüzyılda, farklı türde korse ikameleri ve sütyen benzeri iç çamaşırları, piyasaya çok az nüfuz ederek veya hiç girmeden patentlendi. Örneğin, 1893'te Marie Tucek, göğüsler için ayrı cepler ve omzun üzerinden geçen kayışlar içeren ve kopçalı bir sutyenin patentini aldı. Modern sütyenlere çok benzemesine rağmen, çıkmayı başaramadı. Bazı kaynaklar, Herminie Cadolle'nin 1889'da Paris'te düzenlenen Dünya Fuarı'nda bir korse sutyen (iki parçalı bir korseden oluşan bir iç çamaşırı) gösterdiği için modern sutyenin mucidi olarak kabul edilebileceğini belirtiyor. <h2>Peki modern sütyeni kim icat etti ?</h2> İlk modern sutyen genellikle, bugün bildiğimiz sütyene benzeyen bir şeyin patentini alan ilk kişi olan Caresse Crosby olarak da bilinen Amerikalı sosyetik Mary Phelps Jacob'ın bir eseri olarak kabul edilir. 1910'da Crosby, sosyal bir etkinlik için şeffaf bir gece elbisesi satın aldı, ancak korsesinin ince kumaştan gözle görülür şekilde dışarı çıktığını gördü. Hayal kırıklığıyla iki mendili bir kurdeleyle birbirine dikti ve özellikle dans ederken çok daha rahat olduğunu öğrendi. Jacob'ın yeni iç çamaşırı, o sırada tanıtılan moda trendlerini iltifat etti ve sınırsız hareketi, bazıları onun doğaçlama sütyenini satın almak isteyen diğer kadınların dikkatini çekti. Sonunda giysiyi yapmak ve satmak için Fashion Form Brassière Company'yi kurdu. Buluşun patentini 1914'te aldı ve işi için Caresse Crosby adını kullandı. <h2>Sütyen bugüne kadar nasıl gelişti?</h2> Korsenin modası oldukça yavaş geçti, ancak I. Dünya Savaşı, neden olduğu metal sıkıntısı nedeniyle süreci hızlandırdı. Mevcut tüm metaller savaş üretiminde kullanılacaktı, bu yüzden korsede kullanılamazdı. Aynı zamanda kadınlar ev dışında da çalışmaya ve daha aktif olmaya başlamış, korse artık rahat ve pratik olmaktan çıkmıştır. 1920'lerde, göğüslerini düzleştirmek için dar bandeau üstleri giyen sineklikler sayesinde bandaj giyme eğilimi vardı. Tasarımın üretilmesi çok kolay olduğu için (evde bile), her türden kadın arasında çok popüler oldu. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/flappers-cosmo_resize_md.jpg" alt="" width="270" height="400" /> 1930'ların sütyenleri ise düz göğüslü görünüme meydan okuyordu. O on yılda, ilk fincan tabanlı modern sütyen, bir kup ölçüsü skalası (A, B, C, D) kullanılarak tanıtıldı. 1940'ların sütyenleri, 1947'de dolgulu sütyen ve on yılın sonunda kurşun sutyen icadıyla bu trendi takip etti. Aslında mermi sütyen 1950'lerin en popüler sütyeniydi. Trend o kadar büyüdü ki 1960'larda sutyenler hala spiral dikişli ve abartılı bir şekilde sivri uçluydu. 1964'te tasarımcı Louise Poirier, Kanadalı Canadelle şirketi için Wonderbra'yı yarattığında gerçek bir atılım gerçekleşti. Wonderbra aslında bir kuşağın yerini alacak şekilde tasarlandı ve göğüsleri kaldırması ve şekillendirmesi ve giymesi rahat olduğu için anında bir hit oldu. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/marilyn-monroe-bullet-bra_resize_md.jpg" alt="" width="319" height="400" /> 1970'lerde sütyenler göğüslere daha doğal bir görünüm kazandırmak için tasarlandı. Ancak bu yılların belki de en önemli buluşu, fiziksel aktivite sırasında göğüsleri hareketi kısıtlamadan desteklemek için tasarlanmış spor sutyenidir. Bu, sporu çok sayıda kadın için çok daha pratik hale getirdi. Günümüzde kadınlar, balenli veya balensiz dolgulu sütyenler, braletler, dantelli sütyenler, emziren kadınlar için emzirme sütyenleri, silikondan yapılmış yapışkanlı NuBra sütyen (2002'de çıkan) ve diğer straplez seçenekler gibi birçok farklı sütyen seçeneğine sahiptir. <h2>Sütyen takmak neden önemlidir?</h2> Peki sütyen neden ilk etapta icat edildi? Sütyenin icadının ardındaki amaç göğüsleri desteklemekti, ancak günümüzde tüm kadınların göğüslerinin her zaman desteklenmesinin gerekip gerekmediği tartışılıyor. Bazı bilim adamları sutyen takmanın göğüslerdeki sarkmayı azaltmaya yardımcı olduğuna inanırken, diğerleri ileri yaşlardaki sarkmanın doğrudan sütyensiz olmayla ilişkili olduğunu ve ek faktörlerin söz konusu olduğunu iddia ediyor. Franche-Comté Üniversitesi'nden yapılan bir araştırma, göğüslerin doğal olarak ihtiyaç duydukları anatomik desteğe sahip olduğu ve sütyenlerin göğüsleri daha sarkık hale getirdiği sonucuna varıyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/pazardan-aldigi-sutyen-hayatini-karartti.jpg" alt="" width="662" height="367" /> Bazı uzmanlar, çoğu kadın için sutyenlerin doku travmasını ve göğüs ağrısını önlemek için sadece fiziksel aktivite sırasında gerçekten gerekli olduğunu iddia ederken, diğerleri, sırt ağrısını azaltmak için sadece büyük göğüslü kadınların çoğu zaman sutyen takması gerektiğini iddia ediyor. Sütyenler rahatlık sağlamak için icat edildi, ancak birçok kadın, özellikle günün sonunda onları rahat bulmuyor. Ancak bunun nedeni bedenlerine uygun sütyen giymemeleri olabilir. Bunun nedeni, tüm kadınlar için eşit olarak çalışan beden standartlarının olmaması olabilir. Sütyen takmanın lehinde veya aleyhinde kesin bir bilimsel veri olmadığı göz önüne alındığında, en azından daha küçük göğüsleri olan kadınlar için sutyen giymek büyük ölçüde kültürel nedenlerle bağlantılı olabilir. Aslında, daha fazla rahatlığa doğru bir hareket, Batı dünyasında sütyen giymenin aslında azalıyor olabileceği anlamına gelir.
<p>Yerel yönetimin basın açıklamasına göre, Kanada'nın Yukon Geleneksel Bölgesi Trʼondëk Hwëchʼin Klondike altın tarlalarında 30.000 yıl önce öldüğü tahmin edilen mükemmel korunmuş bir bebek yünlü mamut bulundu. </p><p>Kabaca günümüz Afrika fili büyüklüğünde olan yünlü mamut, mamut türlerinin sonuncusuydu ve yaklaşık 14.000 ila 10.000 yıl önce soyu tükenmişti. Bilim adamları, türlerin yok olmasına neden olanın insanlar tarafından artan avlanma mı yoksa iklim değişikliği mi olduğu konusunda bölünmüş durumda.</p><p>Devasa hayvan, çoğu onu neslinin tükenmesiyle geri getirmenin yollarını arayan bilim adamlarının hayal gücünü ele geçirdi. Proje hala devam ederken, mükemmel bir şekilde korunmuş kalıntıların keşfi bizi mamutların yaşadığı dünyaya daha da yaklaştırıyor. </p><h2>Kalıntılar nasıl bulundu ve kazıldı?</h2><p>21 Haziran'da Yukon'daki Klondike altın sahalarındaki altın madencileri, permafrosttan kazı yaparken neredeyse tamamlanmış mumyalanmış bir cesetle karşılaştılar. Yukon bölgesi, buzul çağı hayvanlarının fosilleriyle dolu bir tarihe sahiptir; ancak hiçbir zaman hayvanın derisi ve saçıyla ilgili kalıntılara rastlanmamıştır. </p><p>Madenciler, paleontolog Dr. Grant Zazula'nın, kalıntılar çözülmeden önce kalıntıları kurtarmaya yardım etmeleri için jeologları çağırdığı Yukon'daki Beringia Merkezini aradı. Bölgede bulunan Calgary Üniversitesi'nden Dr. Dan Shugar ve araştırması yanıt verdi ve hızla toplanan jeologlardan oluşan ekip kalıntıları kazdı. Kalıntılara yerel Hän dilinde "büyük bebek hayvan" anlamına gelen Nun cho ga adı verildi. </p><p><em>Business Insider'a</em> konuşan bebek mamut Dr. Shugar, ayak tırnakları, derisi, gövdesi ve saçı bozulmadan kalacak kadar iyi korunmuştu. Bebeğin bağırsakları bile çürümedi ve muhtemelen son yemek hala içlerinde mevcuttu.</p><h2>Nun cho ga hakkında bildiklerimiz</h2><p>Nun cho ga, Kuzey Amerika'nın en eksiksiz mumyalanmış yünlü mamutudur. Bundan önce, basın açıklaması, 1948'de Alaska'da bir altın madeninde Effie adında kısmi bir mamut buzağının bulunduğunu söyledi. </p><p>Nun cho ga dişi bir buzağıdır ve 2007 yılında Sibirya'da keşfedilen başka bir mumyalanmış bebek mamut olan Lyuba ile kabaca aynı büyüklüktedir. Lyuba yaklaşık 42.000 yıl önce ölürken, Nun cho ga'nın ölümünün yaklaşık 30.000 yıl önce meydana geldiği tahmin edilmektedir.</p><p><em>Dr. Grant Zazula The Weather Channel'a</em> verdiği demeçte, bebek mamut muhtemelen annesiyle birlikteydi ama biraz fazla ileri gitti ve çamura saplandı, dedi . Ölümünden sonra buzağı, 30.000 yıl önce buzul çağında permafrost içinde donmuştu. Dr. Shuger ve ekibi ayrıca permafrostu inceleyebilir ve yünlü mamutun, vahşi atlar, mağara aslanları ve dev bozkır bizonlarıyla birlikte Dünya'da dolaştığı koşullara bir göz atabilir. </p><p>Önümüzdeki aylarda yerel yönetim mumyalanmış kalıntıları korumak ve yünlü mamut hakkında daha fazla bilgi edinmek için çalışacak. </p>
Viyana, müziğin ve hayallerin, güzel katedrallerin ve bulvarların şehridir. Ama Viyana sadece bu kadar değil. Avusturya şehri bu yıl altyapısı, sağlık sistemleri, kültürü ve eğlencesi ile de dünyanın en yaşanabilir şehri oldu. Şehir, dünya çapında 172 ülkeyi kapsayan bir anket olan 2022 Küresel Yaşanabilirlik Endeksi'nde listenin başında yer alıyor. <h2>Küresel Yaşanabilirlik Endeksi nedir?</h2> Economist Group'un araştırma ve analiz bölümü olan Economist Intelligence Unit (EIU) her yıl Küresel Yaşanabilirlik Endeksi'ni yayınlar. Bu endeks, bir bireyin dünya çapında yaşam tarzını etkileyebilecek çeşitli zorlukların ölçülmesine yardımcı olur. Bu yıl, çalışmanın bir parçası olarak 172 ilde anket yapıldı. Anket yapılan her şehre beş geniş kategoride puan veriliyor: istikrar, sağlık, kültür ve çevre, eğitim ve altyapı. Uzman analistlerden ve şehir içi katkıda bulunanlardan oluşan bir ekip, derecelendirmelere yardımcı olur. Bu yıl Viyana, 2018 ve 2019'da olduğu gibi sıralamada birinci oldu. 2021'de Auckland, Yeni Zelanda listede ilk sırada yer alırken, bu yıl 34. sıraya düştü. Genel olarak, Batı Avrupa ve Kanada şehirleri, yüksek Covid-19 aşılama oranları ve hafifletilen kısıtlamaların ardından bu bölgelerde hayat neredeyse normale dönerken listelerin zirvesinde yer aldı. Yelpazenin diğer ucunda, sosyal huzursuzluk ve çatışmalarla uğraşan Suriye, Libya ve Nijerya'daki şehirler var. İşte dünyanın en ve en az yaşanabilir şehirlerinin tam listesi. <h3><strong>Dünyanın en yaşanabilir 10 şehri</strong></h3> <strong>10. Osaka, Japonya</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/ngtp_web_citylife_osaka_dontonbori_17_hr.jpg" alt="" width="662" height="372" /></strong> <strong>9. Amsterdam, Hollanda</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/amsterdam-86-800x398.jpg" alt="" width="662" height="329" /> <strong>8. Toronto, Kanada</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/Toronto.jpg" alt="" width="662" height="348" /></strong> <strong>7. Frankfurt, Almanya</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/the-fountain-of-justice-frankfurt-FRANKFURT1117.jpg" alt="" width="640" height="400" /></strong> <strong>6. Cenevre, İsviçre</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/geneva-2552151-4.jpg" alt="" width="533" height="400" /> <strong>5. Vancouver, Kanada</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/1280px-Concord_Pacific_Master_Plan_Area.jpg" alt="" width="662" height="372" /> <strong>4. Calgary, Kanada</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/ezgif.com-gif-maker-34-1.jpg" alt="" width="599" height="400" /> <strong>3. Zürih, İsviçre</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/a446f93c7b60e0b911ad0c091790ae1f.jpg" alt="" width="662" height="372" /> <strong>2. Kopenhag, Danimarka</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/kopenhag-hakkinda-bilinmesi-gerekenler.jpg" alt="" width="599" height="400" /> <strong>1. Viyana, Avusturya</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/viyana-belediye-binasi-buz-pateni.jpg" alt="" width="662" height="372" /></strong> <h2><strong>Listenin en altında en alan şehirler</strong></h2> 163: Tahran, İran 164: Douala, Kamerun 165: Harare, Zimbabwe 166: Dhaka, Bangladeş 167: Port Moresby, PNG 168: Karachi, Pakistan 169: Cezayir, Cezayir 170: Trablus, Libya 171: Lagos, Nijerya 172: Şam, Suriye
Depresyon (majör depresif bozukluk) nasıl hissettiğinizi, nasıl düşündüğünüzü ve nasıl davrandığınızı olumsuz etkileyen yaygın ve ciddi ancak tedavi edilebilen tıbbi bir hastalıktır. Depresyon sürekli üzüntü halinde olmaya ve zevk veren durumlardan keyif almamaya yol açar. Depresyon çeşitli duygusal ve fiziksel belirtilere yol açabilir. Depresyonlu kişilerde evde ve işte görevlerini yerine getirme yeteneği azalmıştır. <h2>Depresyon belirtileri nelerdir?</h2> Üzüntü ve sıkıntı verici olaylarda üzgün hissetmek normaldir. Depresyonda üzgün hissetmekten daha farklı boyutta duygular vardır. Bu nedenle depresyon ve üzüntüyü karıştırmamak gerekir. Başlıca depresyon belirtileri: <ul> <li>Sürekli üzgün hissetmek</li> <li>Günlük aktivitelere ilgi ve zevk kaybı</li> <li>İştah değişiklikleri: Aşırı yeme veya iştahsızlık</li> <li>Uykuya dalmada zorluk, sık uyanma veya aşırı uyuma</li> <li>Sürekli yorgun hissetme</li> <li>Konuşmada ve hareketlerde yavaşlık</li> <li>Değersiz ve suçlu hissetmek</li> <li>Konsantrasyon kaybı, karar verme zorluğu</li> <li>İntihar eğilimi</li> </ul> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/ankahuzurevi-depresyon-teshis-tedavi-majör.jpg" alt="" width="662" height="331" /> Depresyon tanısı konabilmesi için yukarıdaki belirtilerin en az iki hafta devam ediyor olması gerekir. Depresyon çocukluktan yaşlılığa kadar her yaşta görülebilir. Kadınlarda görülme sıklığı daha fazladır. Bir kez depresyon geçirenlerde hayatın ilerleyen zamanlarında tekrar yakalanma şansı vardır. <h2>Depresyon nedenleri nelerdir?</h2> Depresyonun tek bir nedeni yoktur. Psikolojik, biyolojik ve sosyal faktörlerin her biri depresyona neden olabilir. <h2>Depresyon için risk faktörleri var mıdır?</h2> Erken ebeveyn kaybı, sevdiği kişiden ayrılma veya ölümü, kadın olmak, düşük sosyoekonomik düzey, iş kaybı, alkol veya madde kullanımı, boşanma, kötü ve travmatik çocukluk geçirme, daha önceden depresyon geçirme, ailede depresyon varlığı, bazı ilaçlar, hormonal değişiklikler ve bazı hastalıklar depresyon için başlıca risk faktörleridir. <h2>Depresyon tanısı nasıl konur?</h2> Depresyon psikiyatride iyi tanımlanmış ve sınıflandırılmış bir hastalıktır. Hastadan alınacak iyi bir öykü ile tanı konur. Ayrıca hekimlerin kullandığı bir depresyon testi bulunmaktadır. Yaygın anksiyete bozukluğu, mevcut durumla alakasız düzeyde yoğun endişe ve kaygı halidir. Bu durum kişinin günlük ve sosyal hayatını etkiler. Duyulan kaygılar genellikle iş, sağlık, para yada aile ile ilgilidir. Denetlenemez durumdaki kaygı hali en az 6 aydır devam etmektedir. Yaygın anksiyete bozukluğunu depresyon ile karıştırmamak gereklidir. <h2>Depresyondan kurtulma yolları nelerdir?</h2> Yukarıda saydığımız belirtilerden birkaçı en az iki haftadır devam ediyorsa bir psikiyatri hekimine müracaat etmek gerekir. Depresyon tedavisinde ilaç tedavisi yanında psikoterapi uygulanır. Aile desteği son derece önemlidir.
Amerikan fizikçi Richard Feynman tarafından bulunmuş bir konuyu daha etkili ve verimli öğrenmenin en etkili şeklidir. Bir bilgiyi bilmek ve öğrenmek arasındaki bariz farkı ortaya koyar. Örneğin hiç bisiklete binmemiş bir insana bisikletin yapımını, pedalın nasıl çevrileceğini, direksiyonun nasıl döndürüleceğini bisikletin temel prensiplerini ve hatta bisikleti atomuna kadar bilse dahi, o insan bisiklete ilk defa bindiğinde yalpalayacaktır. İşte bir bilgiyi öğrenirken yalpalamamak için Feynman tekniğini denemelisiniz. <strong>Feynman Tekniği Aşamaları</strong> <strong>1) Konu Belirleyin:</strong> Öğrenmek istediğiniz konuyu belirleyin ve yazın. Sonrasında bu konu hakkında bildiğiniz her şeyi altına doğru sıralayın. <strong>2) Konu Hakkında Hiçbir Fikri Olmayan Birine Anlatır Gibi Anlatın:</strong> Bu aşamada Albert Einstein'ın "Bir şeyi 6 yaşında bir çocuğa anlatamıyorsanız, siz de anlamamışsınız demektir." sözünü kendinize referans alabilirsiniz. <strong>3) Takıldığınız Yerde Kaynaktan Yardım Alın:</strong> Anlamadığınız veya hatırlamadığınız kısımlara yoğunlaşıp konuyu öğrenmeye çalıştığınız kaynaklara geri dönün. Öğrendiklerinizi aktarabilecek hale gelene kadar çalışın ve tekrar tekrar okuyun. Boş bir kağıt alıp öğrendiklerinizi yazın. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/FWA8oxcXkAc-arP.jpg" alt="" width="482" height="400" /> <strong>4) Benzerlikler Kurun ve Basitleştirin:</strong> Benzetmelerden yararlan ve konuyu sadeleştir. Bu aşamada konuyu öğrenirken duyulardan yararlanabilirsin. Çünkü duyular işin içine girdiğinde bilgi daha akılda kalıcı bir hale geliyor. <strong>Feynman Tekniğini Ne Zaman Kullanabiliriz?</strong> ➥ Anlamakta zorluk çektiğimiz konuda ➥ Hatırlamakta zorlandığımız konuda ➥ Sınavlarımıza çalışırken ➥ Verimli ve akılda kalıcı çalışmalarımızda bu tekniği rahatça kullanabiliriz. Feynman öğrencilerine en karışık bir fizik formülünü bile basitleştirerek anlatan öğretmendir. En karmaşık şeyleri herkesin anlayacağı bir şekilde indirgemiştir. Feynman, bir konuyu basite indirgeyerek anlatabilme becerisinden oldukça gururlanırdı.
<h2>Lady Gaga'nın bir müzikal olduğu söylenen Joker 2'ye katılmak için görüşmelerde bulunduğu bildiriliyor.</h2> 2019'un Oscar ödüllü Joker'inin başarısının ardından yönetmen Todd Phillips, Scott Silver ile birlikte bir devam filmi yazıyor. 7 Haziran'da Phillips, yaklaşmakta olan projenin adının <strong>Joker: Folie à Deux</strong> olduğunu doğrulamıştı. Joker rolünü tekrardan Joaquin Phoenix oynayacak. Çünkü Phoenix, geçtiğmiz günlerde Phillips'in senaryoyu elinde bulundurduğu bir fotoğrafını paylaşmıştı. The Hollywood Reporter'a göre, filme katılmak için Lady Gaga, görüşmelere başlandı. Gaga, Joker ile çalkantılı bir ilişkisi olan ikonik Arkham Asylum psikiyatristi, suç dehası Harley Quinn'in rolünü üstlenecek. Dahası, kaynaklar çıkışa Joker 2'nin bir müzikal olacağını söyledi. Yıldızın erken görüşmelerde olduğu ve resmi bir oyuncu seçimi duyurusu olmadığı söylense de, şimdiden rolün Lady Gaga'nın olacağı tahmin ediliyor. Lady Gaga'nın en son rolü Ridley Scott'ın kamp draması <em>House of Gucci'deydi</em>. Daha önce 2018 yapımı A Star Is Born'un yapımcılığını yapan Todd Phillips ile çalışmıştı. Gaga, müzikaldeki performansıyla En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ına aday gösterildi ve “Shallow” ile En İyi Şarkı Akademi Ödülü'nü kazandı. Harley Quinn, The Suicide Squad ve Birds of Prey gibi son DC filmleri Margot Robbie tarafından canlandırıldı. İlk Joker gişede 1 milyar doların üzerinde hasılat yaparak tüm zamanların en yüksek hasılat yapan filmlerinden biri oldu. Ve henüz piyasaya sürülmemiş Joker: Folie à Deux hakkında çıkan ayrıntılarla, şimdiden popüler hale geldi.
Vietnam, güzel tapınaklar, lezzetli yemekler, geniş pirinç terasları ve sakin kıyı şeridi gibi pek çok şeyle tanınır. Şimdi, Güneydoğu Asya ülkesinde, büyük bir adrenalin ile birlikte muhteşem manzaraların keyfini çıkarmanızı sağlayan yepyeni bir turistik cazibe merkezi var. Vietnam'ın Son La eyaletindeki Bach Long köprüsünün dünyanın en uzun cam tabanlı köprüsü olduğu söyleniyor. Guinness Dünya Rekorları yetkilileri bu iddiayla ilgili yakın zamanda bir açıklama yapacak. Bach Long, "beyaz ejderha" anlamına gelir ve iki dağ arasında yaklaşık 2.000 fit uzanır. Eyalet, Vietnam'ın üçüncü en büyüğüdür ve ülkedeki en güzel çiçek vadilerinden ve sisli tepelerden bazılarına ev sahipliği yapmaktadır. Yaya köprüsü, aşağıdaki yemyeşil vadiye bakar ve üç kat Fransız üretimi temperli camdan yapılmıştır. Vietnam'ın üçüncü cam tabanlı köprüsü ve aynı anda 450 kişiyi ağırlayabiliyor. Manzara çarpıcı, ancak yürüyüş kalbin zayıflığı için değil. Sonuçta, buradayken, aşağıda uzanan geniş, yemyeşil vadi ile neredeyse 500 fit yükseklikte olacaksınız. Köprünün, Guinness Dünya Rekorları tarafından dünyanın en uzun cam tabanlı köprüsü olarak resmen tanınan Çin'in Guangdong kentindeki 526 metre uzunluğundaki köprüyü geçtiği söyleniyor.
<em>Dünyanın her yerinde doğada görülmesi gereken birçok şaşırtıcı manzara var. İşte dünyanın en nefes kesici 10 doğa olayının bir listesi.</em>
<em><strong>Zaman su gibi akıp geçiyor. Belki daha önce görmediğiniz birbirinden özel fotoğraflar sizlerle..</strong></em> <em><strong>Haydi beraber Tarih'e tanıklık edelim...</strong></em>
IQ deyimi Almanca <em>Intelligenzquotient </em>olarak Alman psikolog Wilhelm Stern tarafından 1912 yılında Alfred Binet ve Theodore Simon'un tasarladığı gibi zekayı değerlendirmek için ortaya koyduğu bir yöntemdir. IQ deyimi yaygın olsa da, Wechsler Yetişkin Ölçüsü gibi modern IQ test değerlendirmeleri artık orta değeri (ortalama zeka) 100 olan ve standart sapması 15 olan bir çan eğrisine göre öznenin konumlandırılmasına dayanır. Fakat bazı testlerde farklı standart sapma değerleri olabilir. <strong>IQ düzeyleri nelerdir?</strong> <ul> <li>0-25 arası ağır gerilik</li> <li>26-50 arası orta gerilik</li> <li>51-75 arası hafif gerilik</li> <li>76-90 arası sınır zekalı</li> <li>91-110 arası normal zekalı</li> <li>111-119 arası ileri zekalı</li> <li>120-130 arası üstün zekalı</li> <li>131-145 arası çok üstün zekalı</li> <li>146 ve üzeri deha</li> </ul> <strong>IQ'su yüksek bazı önemli insanlar</strong> <strong>Philip Emeagwali - IQ/190:</strong> Nijeryalı mucit ve bilimci Philip Emeagwali, 'tüm zamanların en büyük Afrika bilim insanı' olarak seçilmişti. <strong>Garry Kasparov - IQ/190: </strong>1963 yılında Bakü'de dünyaya gelen Rus büyük usta Garry Kasparov, henüz 22 yaşındayken dünya şampiyonluğunu kazandı. <strong>Albert Einstein - IQ/160 - 190: </strong>Alman teorik fizikçi Albert Einstein, birçoklarına göre tüm zamanların en ünlü bilim insanıdır. Genel ve özel görelilik teorisini geliştiren Einstein, 1921 yılında Nobel Ödülü'nü almıştı. <strong>Isaac Newton - IQ/193: </strong>En ünlü ve etkili bilim adamlarından biri olan İngiliz fizikçi ve matematikçi Sir Isaac Newton'ın en bilinen çalışması yer çekimini keşfetmiş olmasıdır. <strong>Nikola Tesla - IQ/195: </strong>Sırp asıllı mucit Nikola <a title="Tesla" href="https://onedio.com/etiket/tesla/581b53060466a36d0f1874c1">Tesla</a>, sayısız buluşa imza atmıştır... <strong>Johan Wolfgang von Goethe - IQ/213:</strong>Alman romantizminin ünlü isimlerinden Goethe, Batı edebiyatının en büyük yeteneklerinden biri olmasının yanı sıra özellikle optik ve botanik gibi alanlarda bilimsel çalışmalar da gerçekleştirdi. <strong>Peki yüksek IQ belirtileri nelerdir? </strong><strong>Gelin Yüksek IQ'lu insanların 10 alışkanlığı nelermiş göz atalım.</strong> <img class=" wp-image-14341 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/FUldcRmXEAMoZ7Y-300x194.jpg" alt="" width="658" height="425" /> <ol> <li>Her şeyin en kötüsünü düşünmeye yatkındırlar, bunun sebebi bir olayı her açıdan düşünmesinden kaynaklanır.</li> <li>Zaman zaman endişelerini kontrol etmekte zorluk çekerler. Çünkü olayları bütünüyle görürler ve her ihtimali düşünürler.</li> <li>Gözlem ve analiz yapmayı çok iyi bilirler.</li> <li>Çok düşünürler ve çok iyi dinleyicilerdir. Ön yargılı kişiler değildirler.</li> <li>İzole olmayı bilirler. Kendi içlerine dönmeyi kolaylıkla başarırlar.</li> <li>Dedikodu, hırs, entrika, başkasını satma, sözünde durmama gibi olumsuz şeyleri çok boş bulurlar.</li> <li>Yalnız kalmayı çok severler.</li> <li>İnat etmez ve trip atmazlar. İnsanların olumsuzluklarına takılıp vakit kaybetmezler. Trip atmak gibi saçmalıkları zaman kaybı olarak görürler.</li> <li>Kararlıdırlar. Düşüncelerinin arkasında dururlar ve bir fikir üzerine tartışmaya açıktırlar.</li> <li>Bağımlı olma eğilimleri yüksektir. Bir bağımlılığı ya da koleksiyonu olabilir.</li> </ol> <em><strong>Peki sizde bu özelliklerden hangisi var? 10/10 yapan var mı aranızda?</strong></em> <em><strong>Eğer yaptıysanız size yüksek IQ'lu insanlar arasında olabilirsiniz.</strong></em>
1971 yılında sosyal psikolog Philip Zimbardo, insanların sosyal rollere nasıl tepki verdiğine dair bir deney düzenleme kararı aldı. Stanford Üniversitesi'nin Psikoloji Departmanı'nın bodrum katına inşa edilen sahte bir hapishanede, gardiyanlar ve mahkumlar olarak davranmalarını sağlayacak şekilde, iki hafta sürecek olan deneyi için 24 kişiden oluşan bir grup erkek, üniversite öğrencisini deneyinde kullandı. Fakat Zimbardo deneklerine hangi role sahip olacaklarını, onların haber vermeden belirledi. Deneklere, önceden bunun iki haftalık bir deney olacağı, bir hapishanenin simüle edileceği ve gün başına 85 dolar alacakları bildirildi. Mahkumlara deney süresince gardiyanların emirlerini dinleme zorunluluğu belirlendi. Gardiyanlara ise mahkumlara sözlerini geçirebilmek için olabildiğince sert davranmalarını; ancak şiddete kesinlikle başvurmamalarını tembihledi. Zimbardo, sonradan yayınlanan görüntülerde, deney öncesinde gardiyanları eğitirken şunları söylüyordu: <strong>"Mahkumlar üzerinde can sıkıntısı hissi yaratabilirsiniz, bir dereceye kadar korku yaratabilirsiniz ve onların hayatlarını tamamen rastgele güçler tarafından, sistem tarafından, sizler ve bizler tarafından kontrol edildiği hissine kapılmalarını sağlayabilirsiniz. Ve kesinlikle özel hayatları olmayacak. Onların bireyselliklerini çeşitli yollarla ellerinden alacağız. Genellikle bunun sonucunda, kendilerini güçsüz hissederler, bunu bekliyoruz. Yani bunun sonucunda, biz tüm güce sahip olacağız, onlarsa hiçbir güce..."</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/ezgif.com-gif-maker-24.jpg" alt="" width="662" height="441" /> Gardiyanlar, tıpkı gerçek gardiyanlar gibi hazırlandı, ellerine tahta sopalar verildi ve tamamen gerçek bir hapishane ortamı yaratılmaya çalışıldı. Göz temasına engel olması amacıyla aynalı gözlükler verildi. Mahkumlaraysa, tıpkı gerçekte olduğu gibi, oldukça rahatsız edici bir mahkum kıyafeti giydirildi ve bileklerine birer zincir vuruldu. Gardiyanlara, mahkumları onlara atanmış ve mahkum kıyafetlerine işlenmiş numaralar ile çağırmaları tembihlendi. Böylece tamamen gerçek bir hapishane ortamı yaratıldı. Zimbardo, 14 Ağustos 1971 günü, "mahkum" konumunda olacakları kendi evleri önünde ansızın, beklenmedik bir zamanda tutuklayarak deneye dahil etti. Tutuklamaları Palo Alto polisi, Zimbardo ile anlaşmalı olarak yaptı ve mahkumları silahlı soygun suçuyla suçladı. Mahkumlar, tüm gerçek tutuklanma prosedürlerinden geçirildi, parmak izleri alındı ve profil fotoğrafları çekildi. Polis karakolundan sonra, sahte hapishaneye gerçek bir mahkum taşıma aracıyla transfer edildiler. Hapishanedeki her bir hücre, 3 mahkuma ev sahipliği yapmaktaydı. Hücreler oldukça sıkışırdı; mahkumlar için bir hapishane bahçesi yaratılmıştı ve gardiyanlar içinse geniş, rahat alanlar kurulmuştu. Gardiyanlar, üçlü gruplar halinde, 8 saatlik vardiyalarla çalıştılar. Gardiyanların görev sonrası hapishane alanında bulunmaları gerekmiyordu. Deney bu şekilde başladı ve göreceli olarak sorunsuz bir ilk günden sonra, daha ikinci günden ortalık karışmaya başladı. İkinci gün, 1. Hücre'de kalan mahkumlar kapılarını yataklarla bloke ederek, kıyafetlerini çıkardılar ve gardiyanları dinlemeyeceklerini söyleyerek emirleri reddettiler. Olaylar bu şekilde başladı ve sonuçlar oldukça rahatsız edici düzeydeydi. Sıradan ve normal sayılacak üniversite öğrencileri sadece birkaç gün içerisinde vahşi düzeyde sadist gardiyanlar ve gitgide korkaklaşan mahkumlara dönüştüler. Her geçen gün, her biri, rollerine daha da bağlı hale geldiler. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/Stanford-Hapishane-Deneyi-ve-Ustlendigimiz-Rol-Kapak.jpg" alt="" width="662" height="372" /> Günler geçtikçe, gardiyanlar giderek şiddetlenen psikolojik kontrol taktikleri geliştirmeye başladılar. Örneğin isyanlara katılmayanları aldıkları özel bir hücre yarattılar ve burada onları ödüllendirmeye başladılar. Benzer şekilde, mahkumların yatak çarşaflarını ve süngerlerini alarak onları metal yataklarda uyumaya zorladılar. Kısa süre içerisinde gardiyanlar, mahkumlara önce gizli, sonrasında ise açık şiddet uygulamaya başladı. Yemeklerini yemeyenler için gardiyanlar tarafından karanlık bir oda yaratıldı ve oraya hapsedilme cezası uygulanmaya başlandı. Sadece 36 saat içerisinde, 8612 numaralı "mahkum", Zimbardo'nun tanımıyla "çılgın" tavırlar sergilemeye başladı. Zimbardo, olayları şöyle anlatıyor: <strong>"8612 numaralı mahkum delice davranmaya başladı, bağırıyor, çığlık atıyor, küfrediyor ve kontrolsüz öfke nöbetleri geçiriyor. Onun gerçekten bu psikolojik durumda olduğunu kabullenmemiz epey bir zaman aldı ve sonunda onu salma kararı verdik." </strong>Deneyin başlamasından 6 gün geçmesine ve deneyin tamamen rol olmasına rağmen sosyal ilişkilerin gerçekliğinden ötürü mahkumlar ile gardiyanlar arasındaki ilişki o kadar sadist bir hale gelmişti ki, Zimbardo beklediği süreyi tamamlayamadan deneyini sona erdirmek zorunda kaldı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/698.jpg" alt="" width="662" height="441" /> Genel olarak bakacak olursak, deneyin ilk günlerinden itibaren gardiyan konumundaki öğrenciler, sözlerini mahkumlara dinletebilmek için giderek şiddetli hale gelen yöntemler uygulamışlardır. Mahkumlar da, ilk günlerde gardiyanlar ile gerçek hayatta "aynı düzeyde" olduğunu bildiklerinden inatçı ve "zoraki" bir şekilde rollerini üstlenenmişler , ancak her geçen gün bu inatlaşmaya bağlı olarak artan şiddet, onları giderek uysal ve korkak bir hale getirmiştir. Zimbardo, deneyden kendisinin bile etkilendiğini belirtmiştir, çünkü kendisi de deneyde "hapishane müdürü" rolüne sahipti ve tamamen rol yapması gereken gardiyanların, tamamen rol yapması gereken mahkumlara uyguladıkları şiddeti sürdürmesine izin verecek kararlar almıştır. Bu deney, toplumun onlara biçtikleri rolleri farkında olmadan nasıl sahiplendiğini ve o rolün etkisinden çıkamadan, kontrolsüz bir şekilde yerine getirdiğini net bir şekilde ortaya koymuştur. Deneyle ilgili birçok tartışma ve karşıt bilimsel makale yayınlanmıştır. Ancak yine de, Stanford Hapishane Deneyi, psikolojik deneylerin en meşhurlarından biri olmuştur.
Öğle molasında sınıftan çıkan bir grup öğrenci, birbirlerine çarparak yere düşer. Herkes yerden kalktığında, bir kız öğrenci yerde acı içinde kıvranarak yatıyordur. Bunu gören 10 yaşlarındaki bir erkek öğrenci kıza yardım edebilmek için onun yanına gider ve kızın acılar içinde bağırarak tuttuğu koluna dikkatlice bakıp “Burada bir kırık var” der. Daha sonra bunu nasıl gördüğü sorulduğunda verdiği cevap “Röntgen filmine bakar gibi kemikteki koyu renkli kırık bölgeyi gördüm” şeklinde olur. Bu olayı gören öğretmen, yerde yatan kız arkadaşına zarar verdiğini düşünerek herkesin içinde erkek öğrencisini döver. Öğrenci durumu anlatmaya çalışsa da öğretmen onu dinlemez. Okuldan sonra eve gelen öğrenci, ailesine durumu anlatır ve haksız yere dayak yediğini söyler fakat ailesinden beklediği desteği göremez. Kız öğrenci hastaneye götürüldüğünde tamda erkek öğrencinin gösterdiği bölgede bir kırık olduğu tespit edilir. Bu olay Gerard Croiset’in, içindeki esrarengiz gücü keşfettiği ilk andır. Olayın yaşandığı yıl ise 1919’dur. Gerard Croiset, 1909 yılında Kuzey Hollanda’da doğdu. Gençlik yıllarında bir saat tamircisinin yanında çalıştı. Bu saat tamircisi içindeki yetenekleri dışarı çıkarttığı ilk yer olacaktı. Ustasının hayatı hakkında yürüttüğü tahminler birebir doğru çıkmıştı. Bu anlar Gerard Croiset’in hayatı tamamen değiştiren anlar olmuştu. Uzun yıllar, esrarengiz yeteneklerini kullanarak polis ve dedektiflere cinayetleri çözme konusunda yardımlarda bulundu. Hükümetten maaş alarak çalıştı ve o yıllarda belli başlı cinayetleri çözüme kavuşturmayı başardı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/05/maxresdefault-54.jpg" alt="" width="662" height="372" /> Gerard Croiset, sonraki yıllarda Tenhaeff ve Dr. Osty ile beraber Koltuğa Kim Oturacak? Deneyini yaptı. Yapılan 200 deneyde %80’e yakın başarı elde etti. Deneyde kullanılan yöntem ise 6 Ocak 1957’de kullanılan yöntemin aynısıydı. 6 Ocak günü Profesör Tenhaeff, Ultrecht Üniverstesi Parapsikoloji Bölümünde Croiset’e bir toplantı salonunun planını gösterdi. Salonda 30 adet numaralı koltuk vardı. Croiset hiç tereddüt etmeden 9 numaralı koltuğu gösterdi ve transa girerek 1 Şubat 1957’de o koltuğa oturacak kişiyi anlatmaya başladı. Salonda bir müzik çalıyor, Croiset’de zihninde canlanan olayları anlatıyordu. İlk verdiği bilgi, buraya oturacak kişinin bir kadın olduğuydu. Minyon bir yapıda, hareketli ve orta yaşlı bir kadın olduğunu iletti. Kadın,1928-1930 yılları arasında bir kasabada, 45 yaşlarında bir adamla bir kadının tartıştığına şahit olmuştu. İkisi de birbirlerini başkalarıyla yakın ilişkiler kurmakla, yani aldatmakla suçluyordu. 9 numaraya oturacak bu kadın, 3 çocuk annesiydi .Çocuklarından bir tanesi Uzakdoğu’da yaşıyordu. Kadın 40 yaşlarında bir yakını ile cinsel ilişki hakkında konuşmuş ve yakınına bir uzmana görünmesini tavsiye etmişti. Hayatında dinlediği ilk operaysa, Verdi’nin Falstaff Operasaydı. Bu operadan çok etkilenmişti. 1 Şubat günü ise kızıyla beraber dişçiye gidecekti. Gerard Croiset 9 numaraya oturacak kadın hakkında, inanılmaz detaylara sahip olağanüstü bilgiler vermişti. Herhangi bir insanı böyle detaylı bir tespit yapabilmesi nerdeyse imkansızdı. Herkes merakla deneyin sonucunu bekliyordu. Acaba verdiği bilgiler doğru muydu? Kadını etkileme ihtimaline karşı Croiset deney gününe kadar kalmak üzere başka bir kente gönderildi. Deney günü 30 kişi davet edildi. Her gelen davetli, içinde oturacakları numaraların yazdığı zarfı alıyordu. Herhangi bir hile olmaması için, zarflar karışık bir şekilde sıralanmıştı. Zarfı alan davetliler yerlerine oturdu. Tüm davetlilerin yerlerinde olduğu onaylandıktan sonra bir asisitan Gerard Croiset’i salona çağırdı. Croiset salona geldiği esnada 9 numaralı koltuğa bakan Profesör Tenhaeff hayretler içinde kaldı. 9 numarada oturan kadın gerçekten orta yaşlıydı. Kadına yaşı sorulduğunda 42 olduğunu söyledi. Ardından Gerard Croiset’in kadın hakkında söylediği her şey birebir olarak kadına soruldu. Kadın Croiset’in söylediği her şeyi doğruladı. Çocukları çok seviyordu. Gençliğinde çocuklara çok düşkündü, hep bir çocuğu olsun istemişti.İ lk göz ağrısı olan büyük oğlu, İngiliz ordusunda bir askerdi ve şu an Singapurda yaşıyordu. Croiset’in kasabada geçtiğini öne sürdü olayda gerçekten yaşanmıştı. Olaydaki adamla kadın, annesiyle babasıydı. Evlilik dışı ilişkiler yüzünden boşanmışlardı. Cinsel ilişki konusunda tavsiye vermesi de doğruydu. İlk dinlediği operanında Verdi’nin Falstaff eseri olduğunu söyledi .İki saat önce de kızıyla beraber dişçiye gitmişti. Croiset’in bu inanılmaz yeteneği herkesi büyülemişti. Profesör Tenhaeff “Önceden Görü” ismindeki kitabında bu olayı tam isabet olarak tanımlar. Croiset’le yapılan birçok deney buna yakın başarıyla sonuçlanmıştır. <em>Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?</em>
1956 yılına gidiyoruz... Bu esrarengiz hikayenin baş kahramanları Barbara ve Patricia Grimes kardeşlerdi... Birisi 13 diğeri ise 15 yaşındaydı. İki kardeş koyu bir elvis presley hayranıydı .Elvis Presley’nin döneme damgasını vuran filmi Love Me Tender‘ı sinemada izlemek için evden ayrıldılar ve bir daha geri dönmediler. Aslında en başında her şey sıradan bir şekilde ilerliyordu, kısa bir sonra ise Amerika, tarihinin en sarsıcı olayını yaşayacaktı. Peki orada neler olmuştu? Tarih 17 aralık 1956, Grimes kardeşler saat 19:30’da Elvis Presley’nin Love Me Tender adlı filmini izlemek için Brighton sinemasına doğru yola çıktılar. İki blok ötedeki duraktan, otobüse binip sinemaya gideceklerdi. Aslında Love Me Tender filmini daha önce izlemişlerdi. Fakat, o dönem birçok insanda olduğu gibi, onlarda da Elvis Presley aşkı doruklarda yaşanıyordu, bu sebeple içlerindeki tutkuya engel olamadılar ve bir kez daha, Elvis Presley’i sinema perdesinde görmek için yola çıktılar. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/05/x720-1.jpg" alt="" width="662" height="372" /> Kızların o gece canlı olarak görüldüğü en son yer de yine brighton sineması olacaktı. Grimes kardeşlerin annesi Loretta, kızlarının o gece eve gelmesini bekledi, fakat gelen kimse olmadı. O zamana kadar evde olmaları gerekiyordu. Gecenin ilerleyen sessizliği Loretta’nın içine bir kurt düşürmüştü. Kadın diğer 2 çocuğunu, kardeşlerini beklemeleri için durağa gönderdi. O gece durağa toplam 3 otobüs geldi, fakat hiçbirinde Grimes kardeşler yoktu. Haliyle çocuklar, duraktan eli boş döndüler. Anne Loretta, çok geçmeden bir şeylerin ters gittiğini anladı. Hemen Patrica’nın arkadaşlarından birisini arayıp bilgi almaya çalıştı. Patrica’nın arkadaşı Dorothy Weinert’de o akşam aynı filme gitmişti. Telefonu açtığında Loretta’ya kızlarının filmde çok eğlendiğini, hiçbir sıkıntılarının olmadığını söyledi. Ona göre telaşa kapılacak bir durum yoktu. Bir yerlere takılıp zamanın farkına varmamış olabilirlerdi ama öyle olmadı ilerleyen saatlerde de kızlardan hiçbir haber gelmedi. Olayın ciddiyeti artık herkes tarafından kabul edilmişti. Bölgedeki halk ve polislerin devreye girmesiyle iki kardeş her yerde aranmaya başlandı. kalabalık olmanın verdiği avatanjla kısa sürede yakın civardaki her yer arandı fakat kızlara dair en ufak bir ipucu bile bulunamadı. O dönem bu haber televizyon, radyo ve gazetede de gündem oldu. Bu andan itibaren birçok ihbarda geldi, gelen ihbarlardan bir tanesinde, kızların Nashville’de görüldüğü bilgisi iletildi. Bu hemen akıllara, kızların sinemadan sonra, Elvis Presley’i görmek için evden kaçmış olma ihtimallerini getirdi. Aramalar Nashville civarında yoğunlaştırıldı fakat sonuç alınamadı. Daha sonra ise kızların evine esrarengiz bir mektup geldi. Mektupta, kızları kaçırdığını iddaa eden bir adam, para karşılığında kızları geri bırakacağını söylüyordu. Anneden istediği parayı kiliseye bırakmasını, eğer bunu yaparsa kızlarına kavuşabileceğini garanti ediyordu. Belirtilen tarihte anne Loretta, polisler eşliğinde kiliseye gitti. Fakat adama dair hiçbir iz bulunamadı. Daha sonra yapılan araştırmalarda, adamın akıl sağlığı bozuk olan bir hasta olduğu öğrenildi. Bu olay anneyi tamamen yıkmıştı. umutlar yavaş yavaş tükeniyordu. O dönem, Elvis Presley’de olaydan haberdar olmuş ve kızlara eve dönmeleri için çağrıda bulunmuştu. Anne Loretta, kızların evden kaçmadığını, onların kaçırıldığını söylüyordu. Anneye göre, kızlar eğer evden kaçsaydı, en sevdikleri radyolarını, muhakkak yanlarına alırlardı. İlerleyen günlerde de bir gelişme yaşanmadı. Günler geçiyordu, kızlara dair hiçbir iz bulunamamıştı. Fakat tarih 22 ocak 1957’yi gösterdiğinde olayın seyri tamamen değişti .O tarihte Leonard Prescott isminde bir adam, ıssız bir yerde iki ceset buldu. Telaşa kapılıp önce karısına olayı anlattı, daha sonra ise polislere haber verdi. Polisler olay yerine geldiğinde gördükleri manzara tüyler ürpeticiydi. İki kardeş yerde cansız bir şekilde yatıyordu. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/05/15-things-to-know-about-the-unsolved-murder-of-the-grimes-sisters_10.jpg" alt="" width="662" height="525" /> Cesetler hayvanlar tarafından parçalanmış ve tanınmayacak haldeydi. Hemen cesetler otopsi yapılmak için hastaneye götürüldü. Yapılan çalışmalar sonucunda bu iki ceset kız kardeşlere aitti. Cesetlerde parmak izi yoktu, cinayet profesyonel bir şekilde işlenmişti. Ayrıca otopsi sonucunda kızların sinemaya gittikleri gün öldüğü anlaşıldı. Kızların nasıl öldüğü çözülemedi, bedenlerinde bıçaklanma, boğulma, darp veya çarpmaya yönelik bir iz bulunamadı. Daha sonra yapılan açıklamada kızların bedenlerinde morluk ve deliklerin olduğu açıklandı. Bunu buz kıracağına benzer bir aletle yapıldığı düşünüldü. Ayrıca kızlardan biri tecavüze uğramıştı. Bu haber ülke genelinde soğuk duş etkisi yapmıştı. Çünkü bütün herkes bunun cinayet olmadığı düşünmüştü. Olayın ardından belli bir süre geçti ve bu türe yakın cinayetler olmaya başladı. Bu sefer kurbanlar genel olarak erkek çocuklarıydı. Cinayetler birebir aynıydı. Bu sefer ki kurban Bonnie Leigh adlı bir erkek çocuğuydu ama sonucu Grimes kardeşler gibi olmadı. Araştırmalar sonucunda katil yakalanmıştı. Katilin adı bir çok suçu olan Charles Melquist isimli amerikan vatandaşıydı. Katil, erkek çocuğunu öldürdüğünü itiraf etti ama kızları öldürmediğini söyledi. Yapılan testler ve sorgular sonrasında doğru söylediği anlaşılmıştı. Kızları o öldürmemişti. Peki kızları kim öldürmüştü? <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/05/AE-Real-Crime-Blog-Grimes-Sisters-GettyImages-514886598.jpg" alt="" width="662" height="372" /> Anne, çok uğraşsa da kızların katili hiç bir zaman bulunamadı. Olay hep gizemli bir şekilde kaldı. Anne Loretta, 83 yaşında kızların katilini bulamadan vefat etti. Daha sonraki süreçlerde gönüllü insanlar tarafından olay araştırılsa da hiç zaman çözülemedi. Sizce Grimes kardeşlerin katili kim ?
Baba Vanga, 30 Ocak 1911 yılında Prematüre bir bebek olarak dünyaya geldi. 5 yaşındayken meydana gelen bir kaza (Kasırga olayı) hayatını değişti çünkü geçirdiği kaza sonucunda gözleri kör oldu. O günden sonra bir daha dünyayı göremedi ama keşfedemediği bir yeteneğini ortaya çıkardı... Vanga, artık insanüstü bir yeteneğe sahipti, gelecekte yaşanacak olayları, savaşları ve dünyayı etkileyecek durumları daha önceden görebiliyordu. Vanga, bu yeteneğe kör olduktan sonra kazandı çünkü o körler için eğitim veren bir okula gitti. Orada aldığı eğitimle kendini gelişti. Vanga, ilk zamanlarda kayıp eşyaların yerini, sağlığımıza iyi gelecek bitkisel ürünlerin formüllerini söyleyerek etrafında ün kazanmaya başladı. Daha sonrasında yaşının ilerlemesi ve ününün artmasıyla beraber söyledikleri de değişmeye başladı artık dünya genelini ilgilendirecek olaylar hakkında kehanette bulanabiliyordu. Vanga'ya göre 30 yaşlarında yaşadığı bir olay onu büyük olaylar hakkında kehanette bulunmasını teşvik etti. <h2><strong>Vanga, yaşadığı olaydan söyle bahsetmekte;</strong></h2> <h2><strong>Avluda oturuyordum, bir adam bana yaklaşarak beni tanıyor musun? diye sordu. Hayır dedim. Sonra bana ''Ben Aziz Johan yakında savaş çıkacak kimin ölüp kim sağ kalacağını sana söyleyeceğim. Bundan sonra sen her şeyi göreceksin'' dedi.</strong></h2> Daha sonrasında Vanga, Sovyetler Prag işgalini, 2. Dünya Savaşı'nın sonuçlarını önceden söyledi. Artık Baba Vanga, dünya genelinde meşhur bir insandı. Tabiki insanlar ona geliyordu özellikle asker yakınları çünkü bunları bilen bir insanın savaşta kimlerin ölüp kimlerin yaşadığını bilebilirdi. İnsanlar evinin kapısında kuyruklar oluyordu ona hediye verip sorularına cevaplar arıyordu. Vanga'da onlara istedikleri cevapları veriyordu.. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/05/caption.jpg" alt="" width="662" height="372" /> Tabi bu yaşanan olaylar devletlerin dikkatini çekti. Artık Baba Vanga, dünya genelinde geleceği ve geçmişteki yaşananları bilen kahin olarak kabul ediliyordu. Devlette bu duruma sessiz kalamadı ve Vanga'yı belediye çalışanı olarak işe aldı bu durum bir bakıma Vanga'yı meşrulaştırmaktı. Tüm bu olanlar o zamanın güçlerinden olan Sovyetlerinde ilgisini çekti. Sovyetler, Vanga'ya askerler gönderip bilgiler aldırdılar. Vanga, yaşadığı süre boyunca birçok kehanette bulundu. Örneğin, 2011 yılını işaret ederek güç zamanlar gelecek ve insanlar aralarında dini gruplara bölünecekler. En son dünyaya en eski öğreti gelecek.. Ne kadar da Suriye iç savaşını gösteriyor dimi ? Yorum sizin... Sovyetlerin araştırmalarına göre Vanga'nın kehanetleri yüzde 80 oranında başarı sağlandı. <strong>Vanga'nın söylediği bazı kehanetler söyledir;</strong> <h2></h2> <h2><strong> </strong><strong>11 Eylül saldırıları</strong></h2> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/05/b2cb8a45-fe8c-4956-8948-276b2144f823_scaled.jpg" alt="" width="662" height="372" /></strong> <h2>2004'teki Tsunami felaketi</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/05/x1080-1.jpg" alt="" width="662" height="441" /> <h2><strong>IŞİD'in doğuşu</strong></h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/05/636160Image1.jpg" alt="" width="662" height="417" /> <h2><strong>İngiltere'nin Avrupa Birliği'nden ayrılması</strong></h2> <h2><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/05/155347.jpg" alt="" width="662" height="441" /></h2> Vanga meme kanserinden 11 Ağustos 1996 tarihinde öldü. Cenazesine birçok devlet adamı dahil olmak üzere büyük kalabalıklar katıldı. Vanga'nın vasiyetinin yerine getirilmesi için, Petriç'teki evi, müze haline getirilmiş ve 5 Mayıs 2008 tarihinde ziyaretçilerine kapılarını açmıştır. <em><strong>Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz ?</strong></em>
Avusturalyalı bir avukata ait olan Mignonette isimli bir gemi, denizlere açılmak için hazırlıklarını tamamlamıştı. Geminin mürettebatında yer alan isimlerinde biri Richard Parker adlı genç bir çocuktu. Bu çocuk daha 17 yaşındaydı ve ilk kez denize açılacaktı. Aslında sadece Richard Parker için geçerli değildi bu durum aynı şekilde Mignonette gemisi de ilk defa denizle tanışacaktı. Mignonette, toplam 4 mürettebattan oluşmaktaydı. Kaptan Thomas Dudley, ikinci kaptan Edwin Stephens, tayfa Edmund Brooks ve başına gelecekler felaketlerden habersiz kamarot Richard Parker. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/05/mignonette-olayi.jpg" alt="" width="662" height="422" /> Tarihler 19 Mayıs 1984'u gösterdiğinde artık yolculuk başlamıştı. Herkesin içinde bir heyecan vardı ne de oysa onlar için güzel bir tecrübe olacaktı. İlk zamanlarda herşey sıradan devam ediyordu herkes yapması gerektiği işi yapıyordu ama geminin kaptanı Dudley, Richard Parker'dan çalışmasından memnum değildi. Sonraları Dudley, anı defterine şunları yazacaktı. ”Richard Parker işe yaramaz, zavallı bir denizci.” Sonra günler geçti, bir sorun gözükmüyordu her şey olması gerektiği gibi ilerliyordu. Ama o tarihi an gelmişti yani 5 Temmuz 1984 gecesi... 5 Temmuz gecesi kaptan Dudley, dinlenmeleri için mürettebatı kamaralarına gönderdi. Mürettebat derin bir uykudayken, dev bir dalga gemiye çarptı. Olayın şokunu yaşayan kaptan Dudley hemen kendine gelerek mürettebatın yanına gitti. Olay sırada herkes panik halindeydi kimse ne yapacağını bilmiyordu. Kaptan, mürettebata hemen cankurtaran sandalını denize indirilmelerini söyledi ama bu durumda sıkıntılıydı çünkü cankurtaran sandalları çok ince bir tahtadan yapılmıştı. Tahtanın bu 5 kişiyi taşıyıp taşımayacağı belli değildi ama başka çareleri yoktu. Hemen denize indirildi. Kaptan, mürettebata onlar için en önemli bir eşyayı alıp gelmelerini söyledi. Herkes hazır hale geldikten sonra mürettebat filikalara bindi ve yavaş yavaş gemiden uzaklaşmaya başladı. Artık Mignonette yoktu kısa sürede içinde denizin diplerine çökmüştü. Mürettebat artık denizin ortasında küçük bir sandalın içinde kalmıştı ve üstelik yemekleri de sınırlıydı. Peki şimdi ne olacaktı ? <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/05/0_1zaiqhzgCZP2CSgX.jpg" alt="" width="640" height="480" /> 12 gün boyunca sadece içecekleri olan grup bunu içerek karınlarını doyurmaya çalıştı. Balık vb. şeyleri tutmak istediler ama bunun için yeterli ekipmanları yoktu. Sadece bir keresinde kaptan Dudley, bir kaplumbağa tutmayı başardı ve uzun süre sonra et yediler. Tarihler 17 Temmuz geldiğinde artık hiç bir malzemeleri kalmamıştı ayrıca yağmur yağmıyordu. Mürettebat susuzluklarını gidermek için kendi idrarlarını içmeye karar verdiler çünkü deniz suyu içtiklerinde hastalanacaklarını biliyordu. Parker haricinde herkes kendi idrarını içti. Parker ise deniz suyu içiyordu. Parker, bir süre sonra ishal ve kusma gibi belirtiler göstermeye başladı. Mürettebat artık dayanamıyordu ama içlerindeki yaşama isteği çok yoğundu. Yaşama isteği o kadar yoğundu ki içlerinden birini feda etmek isteği belirdi. Feda edilen kişinin etleri yenecekti yani bildiğiniz yamyamlık.... Parker'ın durumu daha kötüye gidiyordu. Tom Dudley’e göre Parker ölmek üzereydi. Bu nedenle kura çekip kimin ölmesi gerektiğine karar vermek zorunda değillerdi. Parker feda edilebilirdi. Dudley ve Stephans çocuğun ölmesi gerektiğini düşünürken Brooks, küçük Parker’ın yaşaması gerektiğini düşünüyordu ama sonuç değişmedi Parker öldürüldü parçaları ayrılıp yenmeye başlandı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/05/mignonette-olayi-4-1-1.jpg" alt="" width="662" height="423" /> Tarihler 29 Temmuz gününü gösterirken Hamburg’a giden Alman gemisi Moctezuma, botu görerek bir deri bir kemik kalmış mürettabatın yardımına koştu. Daha sonrasında bu olay tüm ülkede duyurdu. Geriye kalan 3 kişi yargılandı. Bunun üzerine Dudley ve Stephens, Holloway hapishanesine gönderildi. 6 ay sonra özgürlüğüne kavuşan Dudley ve Stephes, halktan izole bir şekilde yaşamaya başlıyorlar. Bir süre sonra Stephens’ın akli dengesini yitirdiği söyleniyor. Mürettebatın üyelerinden Brooks ise uzun yıllar psikolojik sorunlarla uğraşıyor. Dudley ise olaydan sonra her ay Richard Parker’ın kız kardeşine para göndermeye başlıyor. Sonrasında ise vebaya yakalanıp hayata veda etti <em>Bu olaya benzer bir film olan Pi'nin Yaşamı'nı izlemenizi öneririm.</em> <em> Yazımı okuduğunuz için teşekkürler...</em>
Barış Manço'nun şarkısıyla beraber ünlü hale gelen Sarı Çizmeli Mehmet Ağa kimdir biliyor musunuz? Evet gerçekte var olan bir insan yani şarkı için yaratılmış bir hayali kahraman değil. Peki kimdir Mehmet Ağa?<em> Bu yazıda beraber buna cevap arayalım...</em> Sarı çizmeli Mehmet Ağa, Kıbrıs'ın Göçeri köyünde yaşayan bir ağadır. Tam olarak doğum ve ölüm tarihleri bilinmiyor ama 110 yaşına kadar yaşadığı tahmin ediliyor. Yaşadığı bölgede nam salmış biri sonuç olarak kendisi ağa... 1970'li yıllarda Barış Manço adaya konser vermeye gider. Oradaki halk tarafından ilgiyle karşılaşan Barış Manço halktan Mehmet Ağa'nın namını duyar. Mehmet Ağa aslında aslen Karamanlı bir saygı duyulan ağayken Osmanlı'nın ileri gelenleri tarafından Kıbrıs'a yollanır. Aslında ileri gelenlerin fikri ağayı onu oraya tarımı ve hayvancılığı kalkınmasını sağlamaktı. Mehmet ağa ailesiyle beraber Kıbrıs'a göçer. Orada tarım ve hayvancılığı geliştirir hatta yaklaşık 4 bin kişiye iş verir. Mehmet Ağa'nın sosyal yönü de vardır. Örneğin, kasabadaki küsleri barıştırır, yardıma ihtiyacı olanlara yardım eder... Yardımseverliği ve bol gönüllülüğü ile bilinen ağa; şehre indiğinde tüm esnaf onu tanır, hesapları çıkarır ve o da ihtiyaç sahiplerinin yaptıkları veresiye alışverişlerin hesabını ödermiş. Mehmet Ağa hayatı boyunca hayır işleriyle ilgilenmiş, yardımlar yapmış ancak zengin bir toprak ağası iken beş parasız bir şekilde vefat etmiş… Barış Manço'da bu hikayeden etkilenip meşhur şarkısını yapmış. Ayrıca Barış Manço 1982 yılında Mehmet Ağa’nın mezarını bulur ve bir mezar taşı yaptırır. Unutulmaz şarkıyı sizler için aşağıya bırakıyorum🎶 https://www.youtube.com/watch?v=IwNjBeIIWpo
<strong>Gotama Buda</strong>, MÖ 563-483 arasında Hindistan'da yaşadığı tahmin edilen ruhani öğretmen ve Budizm'in kurucusu. Prens Sidarta ya da Śākyamuni adlarıyla da anılır. Budistler tarafından tüm dünyada Buda olarak kabul edilir. <em>Buda'nın yaşam felsefesine dair 10 hayat öğretisi sizlerle...</em> <h3><strong>1. Mutluluğa giden yol ; </strong>Kalbini nefretten, zihnini endişeden uzak tut. Basit yaşa, çok ver. Hayatınızı sevgiyle doldurun. Sana nasıl yapılacaksa öyle yap.</h3> <h3><strong>2. Sağlık en büyük hediyedir, Memnuniyet en büyük zenginliktir, Sadakat en iyi ilişkidir.</strong></h3> <h3><strong>3. İnsanların yargıcı olmayın; başkaları hakkında varsayımlarda bulunmayın. Bir kişi başkaları hakkında yargılara vararak yok edilir.</strong></h3> <h3><strong>4. Zihin her şeydir; ne düşünürsen o olursun.</strong></h3> <h3><strong>5. Barış içeriden gelir. Onu almadan aramayın.</strong></h3> <h3><strong>6. Bir mumdan binlerce mum yakılabilir, ve mumun ömrü kısalmayacaktır. Mutluluk paylaştıkça asla azalmaz.</strong></h3> <h3><strong>7. Değişim asla acı vermez, sadece değişime direnmek acı verir.</strong></h3> <h3><strong>8. Geçmişteki aşk sadece bir hatıradır. Gelecekteki aşk sadece bir fantezidir. Gerçek aşk burada ve şimdi yaşar.</strong></h3> <h3><strong>9. Bağlanmak acıya yol açar.</strong></h3> <h3>10. Üç şey uzun süre saklanamaz: güneş, ay ve gerçek.</h3>
<p>1. Dünya Savaşı bakteriyel ve viral salgınlar için harika bir zemin hazırlamıştı. Milyonlarca insan yeterli besini alamadı, askerler başta olmak üzere birçok insan pislik içinde yaşamak zorunda kaldı. Savaş bittiğinde dünya çok büyük bir yıkımla karşı karşıya kalmıştı. Birçok yer harabeye dönmüş, insanların psikolojileri bozulmuş, ekonomi çökmüş dünya yıllarca yıl geriye gitmişti fakat her şeyin ötesinde üzerine düşülemeyen önem gösterilemeyen başka sorunlar da vardı. Askerler evlerine döndüklerinde, taşıdıkları enfeksiyonları da yanlarında getirdiler. Kolera ve tifo gibi hastalıklar adeta bir orman yangını gibi yayılmaya başladı. Mesela İspanyol Gribi 1918-1920 yılları arasında tahmini olarak 50 milyon insanı öldürdü ve büyük bir kitlesel yıkım yarattı ama felaketler bunlarla sınırlı değildi. 1916 yılında Verdun Muharebesinde görev yapan bir asker hastalığı sebebiyle hastaneye sevk edildi. Asker hareket kabiliyetini nerdeyse yitirmişti, oldukça solgun ve halsiz gözüküyordu. O an bilinmese de, bu asker beraberinde yepyeni bir hastalık getirmişti. Asker Avusturyalı doktorlar tarafından detaylı bir şekilde inceledikten sonra hiçbir tanı konulamayınca Paris’e gönderildi ama Paris'te de herhangi tanı konamadı. Askerin yaptığı tek şey uyumaktı, durmadan kalkmak bilmeden uyumak. Bu sadece bir başlangıçtı, kısa bir zaman sonra 60’dan fazla asker de aynı şikayetle hastaneye kaldırıldı. Doktorların onlara tanı koymak için giriştiği her mücadele başarısızlıkla neticeleniyordu. Onları uyandırmak için girişilen bütün çabalar boşunaydı. Bu yeni hastalığı duyan siviller ve askerler de artık büyük bir panik içindeydi. Acaba hastalık ne kadar ciddi bir boyuttaydı? Diğer insanlara bulaşma potansiyeli yüksek miydi? Hastaların yüzlerinde spazmlar oluştu, çoğu hasta sanki ölü gibi soluk beyaz bir görünüme sahipti. Hastaların çoğu solunum sistemlerinin felce uğraması nedeniyle hayatlarını kaybetti. Öte yandan Viyana’daki bir nörolog, siviller arasında da benzer vakalar olduğunu fark etti. Kısa süre sonra klinikler başlarını tutamayan hastalarla doldu. İnsanlar yemek masasında yemek yerken birden bire nasıl uyuyakaldıklarını anlayamıyorlardı. Von Economo hepsinde benzer kasılmalar olduğunu, gözlerinin vücutlarından bağımsız gibi gözüktüğünü meslektaşlarına anlattı. Gözler beyinden bağımsız hareket ediyordu, hiçbir yere odaklanamıyordu ve yakınlardaki hiçbir hareketi algılayamıyordu. Von Economo bu aşamadan sonra hastaların beyinlerini incelemeye karar verdi. Yaptığı incelemelerde ilginç bir manzarayla karşılaştı. Hipotalamus bir ön beyin bölgesi. Açlık, zevk, kızgınlık, acı gibi duyguların işlevlerinden sorumlu.</p><p>İşte hastaların beyinlerindeki bu hipotalamus bölümü şişkindi. Economo hastalığı tanıtan bir bildiri yayımladı. Viyana artık bu hastalığa Von Economo'nun Ensefaliti veya letarjik ensefalit demeye başladı. Letarjik ensefalit ya da başka bir ifadeyle beyin iltihabı Viyana’dan sonra Londra ve New York’ta da görülmeye başlandı. Hasta sayısı arttıkça, semptomlar da daha zengin bir hale geldi. Bazı insanlar istemsizce zıplamaya başladı ve hıçkırık tutulmasıyla karşı karşıya kaldı. Dışardan bakıldığında korkunç görünüyorlardı. Her şey boğaz ağrısı ve ateşle başlıyordu, ardından baş ağrısı geliyor ve bunu çift görme ile aşırı zayıflık izliyordu. Sadece birkaç saat içerisinde titreme, garip vücut hareketleri ve yoğun kas ağrıları başlıyordu. Kurbanlar halüsinasyonlar görüyor ve tepkisiz hale geliyorlardı. Hastalık birkaç ülke ya da kıta ile sınırlı değildi, dünya çapında birçok insanda görülüyordu. New York belediye başkanının eşi bu hastalığa yenik düştü. Çok fazla sayıda insana ulaştığında, belirtileri de devasa boyutlara ulaşmıştı. Birçok insan hiçbir şey yapmamalarına rağmen aşırı yorgun hissediyorlardı, bazıları ise tam tersi aşırı hiperaktifti. Hastalık beyinden beyine farklı etkiler gösteriyordu. Daha sonra çok az sayıda yeni vaka ortaya çıkmaya başladı. Beyin iltihabı yaşayan hastaların nerdeyse 3/1'i iyileşti ama nasıl ve neden iyileştikleri bilinmiyordu, diğer 3/1'lik kısmı ise Parkinson hastalığına benzer tepkiler gösteriyordu, geri kalan kısım ise hayatını kaybetti. 1 milyon insanın öldüğü ve milyonlarca insanın donmuş bir halde kaldığı söyleniyor. Bazı hastaların beyinlerindeki iltihap sanki kısa süre sonra patlayacak bir saatli bomba gibiydi. İyileştiğini düşünen bazı hastalar, hastalığın etkileri kalktıktan aylar hatta yıllar sonra Parkinson hastalığına benzer etkiler görmeye başladılar. Birçok hasta adeta bedenleri içinde dondu kaldı. Felç geçirmişlerdi, felç geçirmeden hemen önce de zaten yaşamıyor gibiydiler. Birçoğu çevresinde olup bitenlerin farkındaydı ama hareket edemiyordu. Hastalar donmuş vücutları içerisinde yeniden hayata dönecekleri günü beklediler.</p><p>1960'larda Nörolog ve Yazar Oliver Sacks, bu hastaları ziyaret etti. Bazı hastalar müziğe yanıt veriyorlardı ya da onlara atılan bir topu yakalamak için hamle yapıp farkındalık duygusunu gösteriyorlardı. Oliver'in anlattığına göre; bir keresinde hastaneye bir köpekle gitmiş köpek donmuş hastalardan bir tanesinin üzerine atlamış. Hasta gülerek köpeği sevmiş fakat köpek hastanın yanından ayrıldıktan sonra yeniden donmuş yani eski haline dönmüş. Oliver hastalar üzerinde yaptığı çalışmalarla hastalığın derinlere indi. İlaç tedavileriyle içlerinden bazılarını hayata döndürmeyi başardı. Hastaların çoğu yürümeye başardı ve nerdeyse eski haline geri döndü ancak sonunda yine hastalığa yenik düştüler ve en başa döndüler. Oliver Sack, letarjik ensefalit hakkında birçok çalışmaya imza attı. Onun sayesinde hastalık herkes tarafından bilinen bir hale geldi. Oliver bu konuda kitap yazdı, uzun yıllar tedavi için uğraştı ancak hastalığın ortaya çıktığı tarih ve yayılma hızı yüzünden hiç kimse hastalığı derinlemesine inceleyemedi. Bazı vakıflar ve zengin hastalar araştırma yapılması için fon sağladılar. Hayatta kalan son kurban, Philip Leather idi. 11 yaşında bu hastalığa teslim oldu ve 2003 yılına kadar hastalıkla savaştı. Philip yaşayan heykel olarak biliniyordu. Philip, tüm yaşamını ölümden beter bir halde geçirdi. 40 yıl İngiltere'deki bir halk sağlığı merkezinin koğuşunda yattı. 11 yaşındayken uykuya daldığında yanında oyuncakları ve kitapları vardı, o kitap ve oyuncaklar uzun yıllar Philip'in yatağının yanında onunla birlikte kaldı. Bayan R. olarak tanımlanan bir diğer hasta, beyin iltihabı geçirmeden önce bir dizi rüya görmüştü. Bayan R. rüyasında bir kalede esir tutuluyordu, kale canlıydı ve bir şekli vardı. Kadın hiçbir şeyin onu uyandıramayacağı kadar derin bir uykuya düştüğünü görmüştü. Bu rüya kısa süre sonra gerçeğe dönüştü. Bayan R. öldüğü güne kadar adeta bir rüyanın içinde sıkışıp kaldı. 1993 yılında Beck Howells aniden hastalandı. Yüksek ateşi vardı ve halüsinasyonlar görüyordu. Doktorlar buna neyin sebep olduğunu çözemediler. Daha sonra letarjik ensefalit olduğu anladılar. En son 70 yıl önce ortaya çıkan bu hastalık yeniden kendini göstermişti ve aynı o zamanki gibi gizemli ve bilinmezdi. Doktorlar ilk kurbanların 1920'lerdeki beyin dokusu örneklerini inceledi ve test ettiler, sorumlu olabilecek bir virüs arıyorlardı. Hastalık, kurbanların zihnini nörolojik ve psikiyatrik değişikliklerle ele geçiriyor gibiydi. Yapılan incelemelerde herhangi bir virüs bulunamadı. Beck yavaş yavaş iyileşti ve 6 sene önce hayatına yeniden başladı. Beck'ten sonra da ara ara yine hastalar ortaya çıktı ama ağır bir vaka görülmedi. Bilim insanları hastalığın gizemini çözmek için nadir görülen bakterileri incelediler. İçlerinden bir tanesi basit bir boğaz ağrısına neden olabilecek bir bakteriyken, mutasyona uğramış çok daha şiddetli bir forma ulaşmış ve de letarjik ensefalit ataklarını tetiklemişti. Hâlâ bu hastalığı araştırmak isteyen birçok bilim insanı var. Onlara gerekli olan tek şey bir hasta bulmak fakat artık dünya üzerinde bu hastalıkla boğuşan hiç kimse yok. Bilim insanlarının buna ilgi duymaları güzel bir gelişme fakat bu çalışma için finansmanları yok. Araştırma yapmaları için tek şansları, hastalığın bir gün dünyayı yeniden ziyaret etmesi. İşte o zamanda her şey için çok geç olacağını düşünüyorlar...</p><p><strong><br /></strong></p><p><strong>Kaynak: Youtube - Alfanın Dünyası</strong></p>
<strong>Rockefeller Ailesi...</strong> 19. yy'ın sonu itibariyle petrol endüstrisi sayesinde büyümüş, bunun yanında sanayi, politika ve bankacılık işleriyle de Birleşik Devletler tarihinin en güçlü ailelerinden birisi olmuştur. Rockefeller Ailesi, Kasım 1961'de büyük bir trajedi yaşadı. Başkan yardımcısı Nelson Rockefeller'in oğlu ailenin 4. Kuşak üyesi Michael Rockefeller, Yeni Gine'deki Asmat bölgesine gitti ve bir daha geri dönemedi. Michael Asmat'ta ne yaşamıştı? Dünya'nın en güçlü ailesi bile oğullarını Yeni Gine'den kurtaracak kadar güçlü değildi. Michael elbette iyi bir eğitim almıştı, Harvard'da tarih ve ekonomi okumuştu. Şimdiye kadar yaşamış en zengin insanlardan biri olan John Rockefeller'in torunuydu. Babası Nelson, onun ayak izlerini takip etmesi ve ailenin dudak uçuklatan servetini yönetmesini istiyordu ancak bunun için henüz erkendi, Michael önce gençliğini yaşamalıydı, hayatta yönetim kurulu odalarında oturup toplantı yapmaktan çok daha heyecanlı şeyler vardı. Michael'ın her şeyin ötesinde keşif gezilerini macerayı seven bir yapısı vardı ancak bu tutkusu Kasım 1961'de ona çok pahalıya patladı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/05/FQAQ_8VXEBA7vGO.jpg" alt="" width="552" height="800" /> Nelson bir sanat koleksiyoncusuydu, ilkel sanat eserlerini sergilediği bir müzesi vardı ve bu müzede Nijerya, Aztek ve Mayalara ait eserler vardı. İşte bu eserler yıllar önce henüz ufak bir çocuk olan Michael'ı büyülemişti. Amacı böyle bir koleksiyona sahip olmaktı, herkesi büyüleyen eşsiz bir koleksiyona... 1960'da Harvard'dan mezun olduktan sonra kendi sanat eserlerini aramaya karar verdi. Harvard'da beraber çalıştığı antropoloji öğrencisi olan Karl Heider: "Michael daha önce yapılmamış bir şeyi yapmak ve New York'a çok büyük bir koleksiyonla geri dönmek istiyordu." Japonya ve Venezuela'da aylarca yaşamıştı yani bu ilk gezisi değildi ama en kesinlikle en zorlusu olacaktı, şimdiki hedefi hiç durmadan seyahat etmek ve ıssız yerlere antropolojik keşiflere çıkmaktı. Önce Hollanda Ulusal Etnoloji Müzesi'ndeki temsilcilerle görüştü adından Asmat halkının sanatsal ürünlerini almak için Gine'ye doğru yola çıkmaya karar verdi. Asmat Michael'ı etkilemişti, dış dünyayı bilmeyen hayatın çok gerisinde kalmış ilkel köylere ev sahipliği yapıyordu. 1960'larda Asmat'ta Hollandalı sömürgeciler vardı, uzun zamandır bu adadaydılar ancak yine de yerli halkın birçoğu hayatında beyaz adam görmemişti. Burası dış dünyadan izole, arazilerinde ruhların yaşadığına inanan, beyaz insanlar denizden geldiği için onları doğaüstü varlıklar sanan insanların yaşadığı bir yerdi. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/05/FQARFLzXoAAyo2g-1.jpg" alt="" width="635" height="494" /> Michael, araştırmacı ve belgesel ekibi ile birlikte adadaki en büyük Asmat topluluklarından birinin yaşadığı ve misafirleri pek hoş karşılamadığı bilinen Otsjanep köyüne gidecekti. Burada belgesel çekecek, halkın sanat eserlerini inceleyecek yaşam öykülerini yakından izleyeceklerdi. Yerli halk ekipteki fotoğrafçılara çekim yapmaları için izin verdi ancak ritüeller, dini ayinler ve bilmediğimiz başka amaçlar için yapılmış karmaşık oyulmuş ahşap sütunlarını almalarına izin vermediler. Michael ise kararlıydı bu insanlara ve inanışlarına karşı bir sempati besliyordu belki de ülkesinde hiç görmediği şeyleri gördüğü için onlara gereğinden fazla anlamlar yüklemişti çünkü tıpkı yerli halk gibi, beyazlarda hiç bilmedikleri bir dünya da daha önce deneyimledikleri hisler yaşıyorlardı. O yıllarda köyler arasından savaşlar yaşanıyordu, Asmat savaşçılarının çok zalim olduğu yamyamlık yaptığı, beyaz insanların daha önceden bildiği şeylerdi. Asmat halkının ritüelleri törenleri Avrupalı ya da Amerikalı insanların pek görmek isteyeceği şeyler değildi. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/05/FQARJikXIAEw7Ft.jpg" alt="" width="635" height="453" /> Michael günlüğüne şunu yazmıştı: "Burası şu ana kadar gördüğüm en uzak ve en vahşi ülke." Michael 1961'de Antropolog Rene Wassing ile birlikte yine Yeni Gine'ye doğru yola çıktı. 19 Kasım 1961'de Otsjanep kıyılarına yaklaşırken ani bir fırtınaya yakalandılar ve tekne alabora oldu. Michael ve Rene Wassing ters dönmüş gövdeye tutunmuşlardı. Kıyıya ulaşmaların ise 20 km biraz daha az kalmıştı. O anda Michael antropoloğa döndü ve "Sanırım başarabilirim." Dedi ve suya atladı ve bir daha hiç görülmedi. Haber Birleşik Devletler'e ulaştığında her sayfada Michael vardı. Dönemin en büyük arama kurtarma operasyonlarından birisi hemen başlatıldı ancak binlerce kilometre uzakta ve okyanusta kaybolmuş bir insanı bulmak politik bağlantıları olan devasa bir servete sahip Rockefeller Ailesi için bile imkansızdı. Gemiler, uçaklar ve helikopter hemen bölgeye doğru yola çıktılar, aile hiçbir masraftan kaçınmamıştı. Tüm araçlar bölgeyi taradı ve Michael'ın kaderini belirleyecek ufak bir iz aradı. Baba Nelson ve eşi oğullarını aramak için Yeni Gine'ye uçtular. Tüm çabalara rağmen Michael'dan hiçbir iz bulunamadı, 9 gün sonra Hollanda İç İşleri Bakanı "Artık Michael'ı canlı bulma şansımız maalesef yok." Dedi. Ailesi oğulları için hâlâ bir şans olduğunu düşünüyordu ama yine de Yeni Gine'yi terk ettiler. 2 hafta sonra Hollandalılar arama çalışmasını sonlandırdı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/05/FQARUTDXMAMk2u9.jpg" alt="" width="635" height="454" /> Michael kayıtlara ölü olarak geçti, ölüm nedenine boğulma yazıldı. Binlerce kilometre uzaktaki ABD'de ise herkesin dilinde bu kayboluş hikayesi vardı. Söylentiler ve komplo teorileri bir orman yangını gibi yayılmıştı. Çoğu insan adaya doğru yüzerken köpekbalıklarının yemeği olduğunu düşünüyordu. Bazıları bunun bir kurgu olduğunu, Michael servetin getirdiği o büyük yükten kurtulmak için ailesini terk ettiğini düşünüyordu. Bu yolla kaçmış Gine Ormanı'nda bir yere yerleşmiş ve ailesinin onu arama ihtimalini ortadan kaldırmıştı. 2014 yılında Nat Geo muhabiri Carl Hoffman çıkardığı kitabında Michael'in hikayesine yer vermişti. Ona göre; Hollandalılar konuyla alakalı soruşturmaların neticesinde; Michael'i Asmat halkının öldürdüğü sonucuna varmışlardı. Bu doğruysa neden halka açıklanmamıştı adada yaşayan ve halkın dilini konuşabilen Hollandalı bazı misyonerlerde Michael ölümünde yerel halkın parmağı olduğunu doğruladı daha doğrusu Asmatlıların bu konuyu aralarında konuştuğunu duymuştu. Soruşturma için adaya giden polisler bile bu fikre katılıyorlardı hatta Michael'a ait kalıntılar bulduklarını bile iddia ettiler. Gerçek şu ki, raporların çoğu şu an gizli dosyalar arşivinde saklanıyor, olayın fazla araştırılmadığı üzerine pek gidilmediği biliniyor. Bu da gayet makul çünkü ailesi doğal olarak Michael'ın sularda öldüğünü düşünüyor. 1962'de Endonezya Hükümeti, Batı Yeni Gine yönetimini devraldı, Hollandalılar bölge üzerindeki hakimiyeti sonra erdi. Asmat bugün bile garip kültürel geleneklere sahip dış dünya ile etkileşimleri son yıllar da artmış olsa da bazı köyler hâlâ insan canlısı değil. Asmat'tan çıkıp Avrupa'da eğitim almış teknoloji sağlık ve iletişim alanlarında çalışan insanlar var. Carl Hoffman bu 50 yıl sis perdesini kaldırmaya kararlı, bu amaçla Otsjanep'e gitti. Asmat halkıyla yaptığı görüşmelerde Amerikalı bir turistin ölüm hikayesini bilen yerli buldu. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/05/FQASMBZX0AQUzFC.jpg" alt="" width="635" height="438" /> Hatta Carl ona bu Amerikalı turist kimdi dediğinde adam onun Michael olduğunu bile söylemişti. Bu bir misillemeydi, sömürgeci Hollandalılara olan öfkenin dışavurumuydu. Halk, Hollandalılar bu misillemeye bir karşılık vermesin diye olayı herkesten saklamıştı. Hollanda adanın kontrolünü ele geçirdiğinde, şiddet uygulamaktan hiç kaçınmamıştı. Ateşli silahlar birçok köyü ve hatta Otsjanep köyünün liderini öldürmüşlerdi. İddialar doğruysa Michael, Otsjanep kıyılarında yürürken birileri uzaklardan onu fark etmişti ve belki de bunlar Hollandalılar öldürdüğü insanların yakınlarıydı ve beyaz adama yani Michael'a acımadılar. Daha sonra bu kararlarından dolayı pişman oldular, tepelerinde dolaşan uçaklar ve helikopterler daha önce pek görmediği şeylerdi. Onlar için bu anlar korku doluydu daha sonra köyün kapısını kolera çaldı, yerli halk bunu Michael Rockefeller'e bağlamıştı. Michael muhtemelen Asmat kıyılarında hayatını kaybetti. Farklı bir hayatı tercih etmişti, onu tanıyanlar iyi bir insan olduğunu söylüyordu eğer diğer iddialarda bahsedildiği gibi Asmat halkı onu yamyamlıkla vahşi bir şekilde yiyerek cezalandırdıysa bilinmemesi, Asmat halkı için daha iyi olmuştur. <strong>Kaynak: Youtube - Alfanın Dünyası</strong>
<p>1969 senesinde Union Carbide şirketi böcek ilacı üretmek için bir fabrika inşa etti. Amaçları tarım alanlarında kullanılacak ilaçlar üretmekti. Bu amaçla yola çıkan fabrika kurulduğu yere büyük bir katkı sağlayacaktı, daha doğrusu o yıllarda öyle düşünülüyordu. Firma inşa için Hindistan'ın Bhopal şehrini tercih etti, fabrikanın %49'u Hindistan Devleti'ne ait olacaktı. Fabrika faaliyete geçtikten 10 sene sonra fabrika sahasına bir üretim tesisi daha eklendi. Bu tesis felaket başlangıcı niteliğindeydi. Fabrika zehirleri 1. Dünya Savaşı'ndan kalma gazlardan elde ediyordu. Gazlar, hidrojen siyenitten 500 kat daha ölümcül olan ve saf koşullarda patlama ihtimali bile bulunan MIC üretiminde kullanılıyordu. Uzmanlar bu tehlikeli gazın depolanması konusunda pek olumlu düşünceye sahip değillerdi, firma bu kimyasalı buhar lokomotifi boyutundaki büyük depolarda muhafaza ediyordu. Firma o yıllarda birçok reklam yaptı ve tesisi insanlara bilim merkezi olarak lanse etti ama tesis adeta bir hayvan çiftliğini andırıyordu. Muson yağmurları ve hasat başarısızlığı fabrikanın zamanla büyük maddi kayıplar vermesini sağladı. Artık firma zor durumdaydı, o günlerde fabrikayı Endonezya ve Brezilya'ya taşıma düşündüler ama bu fikir hayata geçemedi çünkü ne bir alıcı vardı ne de bu maliyet karşılayacak bir kaynakları. İşte o anda akla mantığa uymayan, felaketle sonuçlanacak bir adım atıldı. </p><p>Öncelikle 1980-84 senesinde işçi sayısı azaltıldı ve nerdeyse çalışanların yarısı işten çıkartıldı. En tehlikeli departmanda çalışan MIC metil izosiyanat bölümü çalışanları ise 12'den 6'ye düşürüldü, bakım personeli de 6'dan 2'ye düşürüldü. Artık kontrol odasında sadece bir tane personel vardı ve çoğu eski ve yarım yamalak çalışan 70 ayrı paneli kontrol etmek sadece onu göreviydi. Ayrıca güvenlik eğitimleri de 6 aydan 2 aya düşürüldü. O eğitimde de sadece uyarı yazıları hakkında dersler verildi. İşin can alıcı kısmı ise Hintli çalışanların birçoğunun İngilizce olan yazıları anlayamıyor olmalarıydı. Eylül 1982'de, Bhopal'lideki Jansatta günlük gazetesinde çalışan Raj Keswani, fabrika hakkında şunları söylüyordu: "Bhopal yok olmak üzere. Hepimizin ölmesi sadece 1 saat sürecek, belki en fazla 1.5 saat…" Keswani, fabrikada çalışan Eşref Han ismindeki bir işçinin üzerine fosgen döküldüğünü ve adamın kısa süre sonra öldüğünü yazıyordu. Fabrikanın 1. Dünya Savaşı'ndan kalma gazdan Mic metil izosiyanat ürettiğini, soğutmanın reaksiyonu yavaşlattığını fakat o zamanda depolanmasının çok riskli olduğunu söylüyordu. O tarihlerde diğer üreticilerden Bayer metil izosiyanat kullanmadan aynı zehri üretiyordu fakat bu yöntem Bhopal'dakinden çok daha maliyetliydi. O yüzden şirket bu yöntemi kullanmıyordu. Şirkette çalışanlar steril olmayan koşullardan şikayetçilerdi. 1976 senesinde boruların bakımını yapan bir işçinin üzerine gaz sıçramış işçi de o panik anında gaz maskesini çıkartmıştı ve iddialara göre adam 72 saat içinde ölmüştü.</p><p>Firma ise bu olayın üstünü kapattırmış ve olayı halktan gizlemişti. Yine Ocak 1982'de fosgen kaçağı yüzünden 24 çalışan hastaneye kaldırıldı, bu olaydan 1 ay sonra başka bir sızıntı oldu ve 18 çalışan gazdan etkilendi aynı yıl bir mühendiste hatalı bir işlem sonucunda vücudunun %30'unu yaktı. Firmada sızıntılar hiçbir zaman bitmedi. Ekim 1982'de başka bir sızıntı oldu ve sızıntıyı önleme çalışan metil izosiyanat süpervizörünün vücudu yandı, bir başka 2 işçi de zehirlendi. Sızıntılar 1983-84 senesinde de ara ara devam etti. Tesiste üç yer altı bölümü vardı ve içinde 68.000 litre depolama tankı barındırıyordu. Tanklar güvenlik ekibinin talimatları doğrultusunda %50'den fazla doldurulmadı. Ekim 1984'de içinde sıvı metil izosiyanat olan bir tank arıza yaptı. Bu arızandan sonra fabrikadaki metil izosiyanat üretim tesisi kapatıldı ama bu sadece 1 ay sürdü Aralık 1984'te tesis yeniden aktif hale getirildi. Felaketin tarihi 3 Aralık 1984'ün gece yarısıydı. O tarihte Union Carbide fabrikasının bacasından ince beyaz bir duman süzülmeye başladı. Rüzgarın etkisiyle duman adeta bir sise dönüştü. Kısa bir süre sonra önlenemez bir boyuta ulaştı, caddeleri tamamen sis örtüsü sardı. Hindistan'daki evler zaten son derece korunaksız harabe haldeydi. Dumanın evlere ulaşması 4 dakika bile sürmedi. </p><p>İnsanların bir anda yüzleri kızardı, öksürmeye başladılar ve ağızlara yandı. Kadınlar çocuklarına "biri kırmızı biber yakmış, birazdan geçer hadi yatın." diyordu. İnsanların mideleri yanıyor, nefes darlığı çekiyor, gözleri tahriş oluyor boğulma hissini kapılıyor ve istifra ediyorlardı. İnsanlar panikle evlerinden kaçtı, koşanlar herkesten daha çok izosiyanat gazı soludu. İzosiyanat gazı havadan 2 kat daha ağırdı bu yüzden nerdeyse zemine kadar ulaştı. Aziz Sultan ismindeki Hintli'nin iki çocuğu vardı, gaz evlerine ulaştığında panikle dışarıya çıktılar. Dar bir sokağa geldiklerinde insanları gördüler bazıları yerdeydi, bazıları kıpkırmızıydı kimisi ise istifra ediyordu. Sanki bir korku filmi sahnesi gibiydi.</p><p>Cehennemi yaşıyorlardı. Sonraki gün binlerce insan hayatını kaybetti. Sabah ilk ışıklarını gösterdiğinde korkunç bir tablo kendini gösterdi. Tahminen sadece o gece 8.000 insan hayatını kaybetmişti daha sonra gazdan etkilenip ölenlerde eklenince bu sayı 20.000'in üzerine çıktı. Otopsi sonucunda insanların sadece akciğerlerinde değil aynı zamanda beyinlerinde de ödem oluştuğu tespit edildi. Tesis olaydan sonra Hint Hükümeti tarafından kapatıldı. Birinci soruşturma Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Tesisi tarafından yapıldı. Fabrikanın başkanı ve aynı zamanda Ceo'su Warren Anderson ekibiyle birlikte hemen Hindistan'a gitti ama Hindistan'a gelir gelmez devlet tarafından yakalandı ve hapse atıldı. Ardından 24 saat içinde ülkeyi terk etmesi istendi. Fabrika'daki ekip ve Bhopal'daki kimyacılar değerlendirme yapmak üzere tesise gittiler.</p><p>Bhopal'daki hastahaneler tıka basa doluydu, insanlar sızan gazın ne olduğunu bile bilmiyorlardı, zaten birçok doktorun da bu gazın tedavisi hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Şirket belirli bir süre ticari sır diyerek gazın detaylarını açıklamadı. Aileler toplu cenaze töreni düzenlediler, birçok aileye sevdiklerini yakarak bu dünyadan uğurladı. Olayın sembolü haline gelen birçok fotoğraf vardı, bu fotoğraflarla birçok fotoğrafçı ödüller kazandı. Kısa sürede 170.000 insan tedavi edildi, 2.000 fazla manda keçi ve diğer tesise gittiler. Bhopal'daki hastaneler tıka basa doluydu, insanlar sızan gazın ne olduğunu bile bilmiyorlardı, zaten birçok doktorun da bu gazın tedavisi hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Şirket belirli bir süre ticari sır diyerek gazın detaylarını açıklamadı. Aileler toplu cenaze töreni düzenlediler, birçok aileye sevdiklerini yakarak bu dünyadan uğurladı. Olayın sembolü haline gelen birçok fotoğraf vardı, bu fotoğraflarla birçok fotoğrafçı ödüller kazandı. Kısa sürede 170.000 insan tedavi edildi, 2.000 fazla manda keçi ve diğer hayvanlar telef oldu. Balıkçılık faaliyetleri ikinci bir emre kadar yasaklandı. Aynı zamanda büyük bir kıtlık oluştu gazın nüfuz ettiği hiçbir gıda ürünü yenilmedi. 16 Aralık günü tesis metil izosiyanat tesisi tamamen gazdan arındırıldı. Tesisin üzerinde sürekli helikopterler uçtu ve sürekli tesisin üzerine su döktüler. Bhopal'da yaşayan insanların birçoğu tahliye edildi. Sadece 200.000 çocuğun gazdan etkilendiği söyleniyordu.</p><p>Bu korkunç bir rakamdı. Belirli bir süre sonra, artık havanın, suyun, bitkilerin ve gıda maddelerinin tamamen güvenli olduğu, tüketilebileceği açıklandı ama çok net bir uyarı vardı: Asla balık tüketmeyin. Hindistan Hükümeti yaralılar için bölgede bir hastane kurdu, ardından bir klinik açtı ve en son da mobil bir sağlık ekibi kurdu ve ekibi şehirdeki hastaları bulması için görevlendirdi. 17 Nisan 1985'te Federal Bölge Mahkemesi Hakimi John Keenan, Union Carbide Şirketi'nin derhal 5 ile 10 milyon dolar arasında bir meblayı, hastaların tedavisi için Hindistan'a ulaştırmasını emretti. Şirket bu karara karşı çıktı, iki gün sonra da 5 milyon dolarlık bir yardım fonu vermeyi teklif etti. Hindistan Hükümeti ise bu teklifi reddetti. Zira ölenler ve yaralılar düşünüldüğünde bu çok komik bir rakamdı. Mart 1986'da şirket 20 yıl sürecek bir fon ayarlayıp 350 milyon dolar ödemeyi teklif etti. Ardından ABD Bölge Mahkemesi kararıyla dava Hindistan mahkemelerine devredildi. 1988'de Hindistan Hükümeti, şirketten 3,3 milyar dolar talep etti. Hindistan Yüksek Mahkemesi her iki tarafa da Kasım 1988'e kadar anlaşmalarını söyledi. 1989'a kadar süren uzlaşma süreci Şubat 1989'da sonra erdi. Şirket verdiği zararlar yüzünden 470 milyon dolar ödemeyi kabul etti ve taraflar anlaştı. Ek olarak çok daha sonra bu gazdan etkilendiği anlaşılacak insanlar da olabilirdi bu yüzden şirket 100.000 kişiyi kapsayacak bir sağlık sigortasını üstlendi. Hindistan hükümeti gazdan etkilenen insanların tedavi edileceği bir hastahane yapılmak üzere 17 milyon dolar daha talep etti. Şirket bu teklifi de kabul etti. 1991'de yetkililer şirketin sahibi Anderson'u katliam yapmakla suçlayıp 10 yıl hapis cezası verdiler. Bu ceza ABD'ye bildirildi ve Anderson'un Hindistan'a verilmesi istendi 1993 senesinde ABD Yüksek Mahkemesi bu isteğe olumsuz cevap verdi. Bu aynı zamanda Hindistan'daki mağdurların ABD'den bir tazminat talep edemeyeceğini anlamına da geliyordu. 1999'da Greenpeace fabrika çevresindeki toprağı ve suyu analiz etti. Suda ABD Çevre Koruma Ajansı'nın (EPA) sınırlamalarından 682 kat daha fazla karbon tetraklorür seviyelerine rastladı. İnsanlar hâlâ o suyu içiyor, suda yıkanıyorlardı. Greenpeace 10 yıl sonra 2009'da suyu yeniden inceledi ve bu sefer sınırın 4880 kat üzerinde karbon tetraklorür içerdiğini tespit. Geçen 10 yılda sudaki zehir daha artmıştı. Greenpeace kazadan 20 yıl sonra bölgede yaptığı araştırmada toprakta normalin 6 milyar katı toksik madde olduğunu tespit etti. Bu felaket, 20.000'den fazla insanı öldürdü, yarım milyon insanı etkiledi, 150.000 insanın hayatlarının geri kalan kısmını sakat geçirmesine sebep oldu. 200.000 çocuk zehirli gazı teneffüs etti ve bu olayın izlerini ömür boyu üzerlerinden atamadı.</p><p><strong>Kaynak: Youtube - Alfanın Dünyası</strong></p>
<p>Size bir soru. Farz edelim bir askersiniz ve komutanınız masum olduğunu düşündüğünüz hatta bildiğiniz bir insanı öldürmenizi istiyor. Öldürür müydünüz? Böyle sorunca çoğumuz "tabii ki öldürmem" diyebilir ama şu örneği unutmayın. Nazi Almanyası'nda herkesin nefretini toplayan Adolf Hitler'di. Bu da çok ama çok normal. Tarihin gördüğü en korkunç insanlardan biriydi ancak milyonlarca insanı öldüren Hitler değildi. Gaz odalarında, kamplarda insanlara işkence yapan, insanlık dışı şekilde muamele eden doğrudan kendisi değildi. Hatta doğrudan emirleri veren de kendisi değildi. Komutanlarıydı insanların ölüm fermanını imzalayan ama doğrudan failler yine onlar da değildi. İnsanları öldüren, yakan, aç bırakan sıradan Alman vatandaşlarıydı. İşinde gücünde ailesi olan çocuğu olan pazar günleri pikniğe giden bu vatandaşlar gün içinde acımasızca insan öldürüyordu ve bundan hiç de rahatsızlık duymuyordu çünkü onlar da bunu yapanın aslında kendileri olduğunu düşünmüyordu. Bunlardan biri de Adolf Eichmann'dı. Adolf Eichmann Yahudi katliamının en önemli isimlerinden biriydi.</p><p>Yahudilerin toplama kamplarına transferinden sorumluydu ve savaş sonrasında Amerika tarafından yakalandıktan sonra bir şekilde firar ederek Arjantin'e yerleşmişti. Burada uzun süre sahte isimle yaşadıktan sonra Mossad tarafından yakalanan Eichmann Kudüs'te görülen davasında 3 milyon Yahudinin öldürülmesinden doğrudan sorumlu bulunarak idama mahkum edilmiş ve 2 yıl sonra idam edilmişti. Bu arada İsrail tarihinde idam edilen tek isimdir kendisi ama burada en ilginç olanı Eichmann'ın savunmasıydı. "Ben sadece emirleri uyguladım" diyordu. Tıpkı yakalanan ve yargılanan tüm diğer Nazi subayları gibi. "Ben de emir kuluyum..." Peki emirler, talimatlar bu kadar güçlü mü? Nasıl olur da tamamen masum insanların, çocukların, bebeklerin canını gözünü bile kırpmadan almasına, onlara işkence etmesine yol açar bir insanın? Vicdan bu denklemde nerede kalıyor? Emir vicdanı da kesiyor mu? İşte tüm bu soruların cevabını Stanley Milgram isimli bir psikolog da çok merak ediyor ve Adolf Eichmann'ın davasından tam bir yıl sonra 1961'de bugün Milgram Deneyi olarak bildiğimiz ve hâlâ okullarda psikoloji bölümlerinde ders olarak okutulan bir deney gerçekleştiriyor. Deneyi nasıl gerçekleştirdiğine bir bakalım ve ardından bazı çok çarpıcı sonuçları beraber inceleyelim. Milgram Yale Üniversitesinde gerçekleşecek bu deney için gazeteye "öğrenme ile ilgili bir deney" diyerek ilan veriyor ve katılımcılarını bu şekilde seçiyor. Deneyde katılımcılar başka bir kişi ile eşleştiriliyor ve kimin "öğrenci" ve kimin "öğretmen" olacağını belirlemek için bir kura gerçekleştiyor ama bu kura önceden ayarlanmıştı ve gazete ilanı ile gelenler her seferinde "öğretmen" ve Milgram'ın asistanlarından biri de öğrenci oluyordu. Katılımcı bu kişinin de kendisi gibi ilanla geldiğini düşünüyordu. Milgram'ın asistanlarından olan öğrenci bir odaya alınıyor ve kollarına elektrotlar bağlanıyor ve öğretmen ile araştırmacı yandaki bir odaya geçiyor. Bu odada öğrencinin üzerindeki elektrotları kontrol eden bir panel bulunuyor ve bu panelde 15 volttan ölümcül olan 450 volta kadar düğmeler bulunuyor.</p><p>Milgram'ın bu deneydeki asıl amacı insanların başka bir insana zarar vermek pahasına da olsa talimatlara ne derece uyacağını bulmaktı çünkü Nazi Almanyası'nda olduğu gibi normal insanların nasıl insanlık dışı suçlar işleyecek kadar itaatkar olduğunu çok merak ediyordu. Deney gerçekleşirken bir aktörün canlandırdığı laboratuvar önlüğü giymiş bir deney görevlisi de bulunuyordu ve öğrenciye ezberlemesi için bir kelime listesi veriliyor ve öğretmen de bir kelimeyi söyleyerek öğrenciden dört seçenekten oluşan bir kelime grubundan bu kelimeye karşılık gelen kelimeyi bulmasını istiyordu. Öğrenci her hata yaptığında öğretmenden elektrik şoku vermesi ve her seferinde de şokun şiddetini artırması isteniyordu. Milgram'ın işbirlikçisi olan öğrenci bilerek genelde yanlış cevap veriyordu ve öğretmen de elektrik şoku veriyordu her yanlış cevap için. Tabi diğer odada bulunan öğrenciye bu elektrik akımı iletilmiyordu ama Milgram'ın asistanlarından olan bu öğrenci iletiliyormuş gibi elektrik şiddetine göre çığlıklar atıyordu. Öğretmen artık elektrik şoku vermek istemediğini söylediğinde odadaki deney görevlisi devam etmeleri için bazı komutlar veriyordu. Biri işe yaramadığında diğerlerini kullanacağı 4 tane komut vardı. "Lütfen devam edin. Deney için devam etmeniz gerekiyor. Devam etmeniz kesinlikle çok önemli. Devam etmekten başka şansınız yok." Gibi. Şimdi sonuçlara ardından da çıkarımlara bir bakalım: Katılımcıların %65'i neredeyse ölümcül olan son seviye 450 voltluk seviyeye kadar çıktı. Bunun yanında katılımcıların tamamı 300 volt seviyesine kadar çıkmaktan çekinmedi. Asıl önemli sonuçlar ise şunlar: Sıradan insanlar otorite olarak gördükleri bir figürden (ki bu durumda deney görevlisi) aldıkları emirlere bu masum bir insanı öldürmek anlamına gelse dahi uyma eğilimi gösteriyor. Otoriteye itaat yetiştirilme tarzımızın da etkisi ile hepimizin içine işlemiş durumda. İnsanlar otoriteyi ahlaki olarak haklı görüyorlarsa ya da yasal bir dayanağı olduğunu düşünüyorlarsa aldıkları emirlere uymaya daha yatkın oluyorlar. Bu itaat eğilimi de öncelikle ailede, ardından okullarda ve çalışma hayatında öğreniliyor. Milgram kendisi şunları söylüyor: "İtaatin yasal ve felsefik tarafları çok önemli olsa da insanların somut durumlarda nasıl davrandığına dair çok az şey söylüyor bize. Bu oluşturduğum deney ile sıradan bir vatandaşın başka bir insana sırf kendisine öyle yapması söylendiği için ne kadar acı verebileceğini görmek istedim. Bu durumda otorite insanların başkalarına zarar vermemeye yönelik vicdanlarından daha güçlü geldi ve bu o kadar baskındı ki katılımcılar diğer odada kendisi yüzünden acıdan çığlık atan insanları bile görmezden geldi. Bu deneyden de yola çıkarak Milgram ayrıca bir de teori geliştirdi. Bu teoriye göre insanlar sosyal çevrede iki şekilde davranıyorlar.</p><p>Birinci gruptaki insanlar "Özgür" davranış biçimine sahipler. Yani davranışlarının, eylemlerinin, söylediklerinin arkasında duruyor, bunların sorumluluğunu almaktan çekinmiyorlar. İkinci gruptaki insanlar ise "Sorumluluğu Aktarma" eğilimindeler. Yani başkalarının kendilerini yönlendirmesine izin veriyor ve işler ters gittiğinde ise sorumluluğu doğrudan kendisini yönlendiren kişiye atmayı tercih ediyor. Bunun için ise iki şartın yerinde olması gerekiyor. Birincisi insanlar direktiflerine uyduğu kişinin yetkin ve kendilerinden üstün olduğuna ve ikincisi ise bu otoritenin sonunda sorumluluğu üstleneceğine inanmalı. Milgram'ın deneyinde bunu destekleyen birçok olay da gerçekleşiyor. Deneyin farklı varyasyonlarını gerçekleştiren Milgram bazı deneklere sorumluluğun kendilerine ait olduğunu söylediğinde denekler hemen deneyden çekildiler ama laboratuvar görevlisi sorumluluğun kendilerine ait olduğunu söylediğinde ise denekler en yüksek voltaja kadar çıkmaktan hiç çekinmiyorlar. Burada tekrar vurgulamakta fayda var. Bu insanlar her gün yanımızdan geçen, işinde gücünde olan, karşısındaki insana hiçbir garezi olmayan sıradan insanlardı. Peki kendi yorumuma gelirsek. Bu deneyden nasıl bir çıkarım yapmamız gerekiyor? Ne öğrenmemiz, ne anlamamız gerekiyor? Bir kere bu deneyin yüzlerce kez tekrar edildiğinden bahsetmeliyim. Çok farklı gruplarla, çok farklı zamanlarda ve ortamlarda tekrar tekrar gerçekleştirildiğinde dahi sonuçlar %61 ila %66 arasında değişti. Yani deney oldukça güvenilir bir deneydi. Bunun dışında Milgram katılımcılarla deney sonrasında birebir görüştüğünde çok ilginç cevaplarla karşılaştı. Deneklerin birçoğu yaptığından utansa da büyük bir kısmı elektrik verdiği masum insan hakkında şunları söylüyordu: "Daha akıllı olsaydı, daha doğru cevaplar verseydi bunlara katlanmak zorunda kalmazdı." Yani ne kadar kötü hissederse hissetsin yine sorumluluğu başkasına atma eğilimi burada bile karşımıza çıkıyor. Yani evet karşısındaki insana haksız bir şekilde elektrik vermiş olabilir ama o insan da bunları yaşamayı hak etmiş olabilir(!) Yine bahsettiğimiz gibi hepimizde, derinlerde çok kötü bir şey yaptığımızda sorumluluğu başkasına atarak sonuçlarından, özellikle vicdani sonuçlarından kaçma eğilimi söz konusu. "Ben de emir kuluyum" dediğimizde ne yaptığımızın önemi kalmıyor. Sorumluluk bize ait değil kesinlikle. Peki bunu önlemenin bir yolu var mı? Yani otoriteye yanlış olduğunu bildiğimiz bir durumda karşı çıkabilir miyiz? Bana kalırsa bazı şeyleri kendimize hatırlatırsak bu mümkün. Birincisi kötü durumda olan, fakir, hasta, güçsüz veya çaresiz durumda olan insanların "bunu hak etmiş" olduğu ön yargısından kurtulmamız lazım. "Daha çok çalışsaydı, daha akıllı olsaydı, okula gitseydi" gibi ön yargılar çok tehlikeli ön yargılar. Herkesi kendi şartlarımızla değerlendirmemeyi öğrenmeliyiz. Son olarak ise öz farkındalığımızı yeniden değerlendirmemiz gerekiyor. Yani asla "ben bu kadar kötü bir şeyi yapmam" diye düşünmemeliyiz çünkü bilimsel olarak görülüyor ki çoğumuz belli durumlarda masum bir insanı ölüme götürecek kadar kötü olabiliriz. Bunun için de yaptıklarımızın sorumluluğunu almayı öğrenmemiz gerekiyor.</p><p><strong>Kaynak : Youtube - Bebar Bilim</strong></p>
<p>Psikoloji tarihine hiç silinmeyecek bir iz bırakmış olan küçük bir çocuktan bahsedeceğim bu yazıda sizlere. Zaman makinelerini 1797 yılına ayarlıyor ve Fransa'da ormanlık bir alana gidiyoruz. Lacaune adlı bir köyün yakınlarında, üstü başı çıplak olan, her tarafı toz toprak içindeki küçük bir erkek çocuğu bulunuyor. Kimseyle hiçbir şekilde konuşmayan ve vahşi hareketler sergileyen çocuk, köylülerin hayli ilgisini çekiyor. Bulduğu ilk fırsatta köyden kaçan çocuk, bir sene sonra aynı bölgede üç kişi tarafından tekrar yakalanıyor. Bu sefer bir eve götürülen çocuğa 1 hafta boyunca bakılıyor, yemek veriliyor, bir güzel yıkanıyor ve giydiriliyor fakat vahşi çocuk ilk fırsatta tekrar kaçıyor. Bu seferki kaçışından sonra çocuk kendi isteğiyle arada bir tekrar ortaya çıkıyor. Özellikle acıktığı zamanlarda köylülerin evine gelen çocuk, daha sonra tekrar ormanın derinliklerine dalıyor. 2 sene sonra 1800'de, buz gibi bir kış gününde çocuk tekrar yakalanıyor.</p><p>Bu yakalanışının ardından çocuk bir daha vahşi doğaya bırakılmıyor ve çocuğa köyün yerlileri tarafından bakılıyor. Asla konuşmayan, iki el ve ayağı üzerinde yürüyen ve anlaşılmayan garip garip sesler çıkaran çocuğun haberini alan Napolyon'un kardeşi Lucien Bonaparte çocuğun uzmanlar tarafından incelenmesini istiyor. Çocuk üzerinde inceleme yapan uzmanlar, ergenliğe yeni girdiği kanısına varıyor. 12 yaşlarında olduğu düşünülen çocuğa Victor ismi veriliyor.</p><p>Dönemin ünlü doktor ve eğitmenlerinden olan Jean-Marc-Gaspard Itard tarafından eğitilmeye başlanan çocuğun gelişiminin nasıl olacağı büyük bir ilgiyle takip ediliyor ve her gün yüzlerce ziyaretçi çocuğu görmek için bulunduğu eve akın ediyor. Çocuk ilk başlarda insanlıktan tamamen uzak şekilde, hayvanlara özgü davranışlarda bulunuyor. Sıcak ve soğuk ayrımını bile kavrayamayıp patateslere ulaşmak için elini kaynar suya defalarca daldıran, ağrı eşiği olmayan doğada bulunmayan seslere ve ortam sıcaklığı gibi kavramlara karşı tepki vermeyen, uyumak ve yemek yemek dışında bir şeyle ilgilenmeyen, çevresine karşı sürekli tetikte olan, hiçbir şey üzerinde dikkatini toplayamayan çocuğun eğitimine ısrarla devam ediliyor.</p><p>Çocuk üzerinde yapılan araştırmalardan birinde, işitme duyusunun tamamen doğaya uyumlu hale geldiği görülüyor. Çeşitli meyvelerin yere düşüş seslerine ve bazı hayvanların seslerine karşı anında tepki veren çocuğun, çok yakınında patlayan silah sesine karşı bir ilgi göstermediği gözlemleniyor. Eğitiminin başlamasından aylar sonra, Victor sıcak soğuk ayrımı yapmaya başlıyor. Bu ayrımı yapmasıyla birlikte Victor'un gelişiminde bir patlama yaşandığı belirtiliyor. İlk önce banyo yaparken suyunun sıcaklığına dikkat etmeye başlayan çocuk, ıslak kalmamak için akşam saatlerinde banyo yapmaya yanaşmama, daha sıcak hissetmek için kıyafet giyme, sarılma gibi olaylardan keyif ve huzur alma gibi davranışları gösteriyor. Tüm bunları ilk defa ağlaması takip ediyor. Victor'a okuma, yazma ve konuşma eğitimi verilmeye de çalışılıyor. İlk etapta insan seslerini birbirinden neredeyse hiç ayırt edemediği belirleniyor. 5 yıl süren bir eğitimin ardından çok az sayıdaki yazılı kelimeyi ayırt edebildiği ve sadece birkaç kelimeyi duyduğunda anlayabildiği görülüyor. Bununla beraber bazı kelime kartlarını kullanabilmeye başladığı da belirtiliyor fakat çocuk konuşmayı hiçbir zaman başaramıyor çünkü neredeyse hiçbir sesi çıkaramıyor, kullanabildiği üç beş kelimeyi ise anlamlarını kavrayamadan herkese ve her olaya karşı söylüyor. Günümüzde bazı hayvanların bile yazılı kelime ve sayıları ayırt edebildiğini biliyoruz. İşaret dili kullanarak konuşabilen goril Koko'yu bileniniz de çoktur. Üstelik kelimelere tepki verme olayı, kedi ve köpeklerde de mevcut. </p><p>Dolayısıyla Victor'un bu gelişimi, aslına bakarsanız uzmanları hayli hayal kırıklığına uğratıyor, ancak özellikle psikologların ilgisini oldukça fazla çekiyor. Tüm bu olumsuzlukların yanı sıra, çocuğun insanlarla daha fazla iletişim kurduğu görülüyor. İlk başlarda bir köşede oturup yalnızca acıktığında ve yorulduğunda insanlarla iletişime geçen çocuğun, sonraları doktoru Itard ve bakıcısı Guerin ile zaman geçirmeyi hayli sevdiği görülüyor. Aslına bakarsanız bu durum bile hayvanlar için geçerli. Sokakta gördüğünüz bir köpek ilk başlarda size yakın durmayacakken, her gün beslemeye ve sevmeye devam ederseniz zamanla size bağlanacak ve aç olmasa bile yanınızdan ayrılmayacaktır. Asıl ilginç değişimse empati sahibi olmaya başlaması olarak gösteriliyor. Bakıcısı Guerin'in kocası öldüğünde yaşanan bir olay bu durumu gözler önüne sermiş. Her akşam yemeğinde sofraya aynı sayıda tabak koyan çocuk, o akşam tabağı koyduğu sırada Guerin'in hüngür hüngür ağlamaya başlamasının ardından tabağı masadan hemen kaldırıyor ve bir daha asla koymuyor. Ağlama eyleminde yanlış bir şeylerin olduğunu sezebilmesi ve davranışını değiştirmesi, psikologlara empati sahibi olduğunu düşündürtüyor. Toplamda 6 yıllık eğitimin ardından Doktor Itard pes ediyor ve eğitimi bitiriyor. 40 yaşına kadar sessiz sedasız yaşayarak 1828'de ölen Victor'un hikayesi de öylece tamamlanıyor. Bu ilginç çocuğun psikoloji dünyasına bıraktığı mesaj ise, zihinden engelli çocukların eğitilmesinin mümkün olabileceğiydi. Her ne kadar pek bir şey öğrenmese de, böylesine umutsuz bir vakada bile az da olsa bir şeyleri öğrenebilmesi bunun en büyük nedeni. Böylece Victor, tüm zihinsel engelli çocukların eğitim olanaklarını da farkında olmadan artırmış oldu. Akıllarda kalan soru ise çocuğun doğaya kaç yaşında bırakıldığı ve nasıl sağ kalabildiği. Teorilere göre ailesi tarafından 4 yaşında terk edilen Victor'un, terk edilmeden önce zihinsel engelli veya sağır olduğu iddiası da mevcut. Victor'un yaşadıklarından çıkarılan bir başka sonuç ise dil eğitimlerinde 'kritik süreç' denen bir zamanın bulunma ihtimali. Bu, belli bir yaştan sonra, dile hiç maruz kalmayan bir insana asla dili öğretemediğinize dair bir teori. Özetle insan doğasına ve psikolojisine yönelik önemli sonuçlara ulaşılmasını sağlayan Victor'un hikayesi işte böyle...</p><p><strong>Kaynak: Onedio Üyesi - Eray Kaşıkçı</strong></p>
<p>Mondros Mütarekesi sonrası İstanbul işgal altında. Düşman askerler sokaklarda istedikleri gibi gezip istedikleri gibi davranabiliyordu. Haneler, iş yerleri, resmi daireler İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmişti. Düşman askerler Türklerin onurunu zedeleyecek tutum ve davranışlar sergiliyordu. Bunlar İstanbul'daki Rum ve Ermenilerle işbirliği yapıyorlardı. Bu işbirlikçiler arasında en tehlikelilerden birisi ise Hrisantos'tu... </p><p>Hrisantos Beyoğlu'nda dünyaya gelmişti, babası Atina'ya gitmiş ve bir daha geri dönmemişti. Annesi ise genelev işletmeciliği yapan bir kadındı. Hrisantos çocukluğundan itibaren suç batağına bulanmış bir psikopattı daha çocuk yaşlarında abisi Koço ile birlikte tramvaylarda yolcuların parasını çalıp kaçardı. Annesinin işlettiği geneleve giden erkekleri kıstırıp onları döver ve sonra parasını alırdı. Yaşı ilerledikçe daha tehlikeli birine dönüştü, liderliğini yaptığı silahlı bir çete kurdu. Zafiri, Fantoma, Harito ve Makarnacı Niko gibi dönemin en psikopat suçluları vardı. İstanbul'un her yerinde ama özellikle Beyoğlu'nda korkulan bir çete haline gelmişlerdi.</p><p>Hrisantos kayıtlara geçen ilk cinayetini Muhallebici Recep Usta'ya karşı işledi. Süt alma bahanesiyle sabahın erkek saatlerinde Recep Usta'nın dükkanına giren Hrisantos ve yanındakiler, Recep Usta'yı demir sopalarla döverek katlettikten sonra kasadaki parayı alıp kaçmışlardı. Bu vaka halk arasında hızla yayıldı ve büyük bir paniğe neden oldu fakat olaydan kısa bir süre sonra çete üyeleri yakalandılar. 15 yıl kürek cezasına çarptırılarak hapishaneye gönderildiler. Böylece İstanbul halkı da bu azılı katillerin yakalanmasıyla birlikte rahat bir nefes almıştı ancak bu durum fazla uzun sürmedi, İstanbullular bir gün gazeteyi açtıklarında o can sıkan haberlerle karşılaştılar. Hrisantos ve çetesi tünel kazarak firar etmişti, onlar hapisteyken İtilaf Devletleri İstanbul'u işgal etmişti ve çete işgalcilerle birlikte işbirliği yapmaya başladı.</p><p>İngiliz istihbarat servisinde casusluk yapmaya başlayan Hrisantos, İngilizlerden para ve silah yardımı almaktaydı. Firar çete gözden kaybolmuştu ve tüm İstanbul Emniyeti bu çetenin peşindeydi. Taksim polis merkezinden Mehmet Efendi bir gece görev yaptığı merkeze doğru giderken Hrisantos ve arkadaşlarına rastladı. Bunlar sokak ortasında bir kadına tecavüz ediyordu, Mehmet Efendi hızla kadının yardımına koştu fakat olay yerine yaklaşmadan Hrisantos'un mermilerine hedef oldu, Mehmet Efendi oracıkta hayatını kaybetti. Bunun üzerine İstanbul Emniyeti tedbirleri arttırdı ve bu çetenin peşine düşen özel ekipler oluşturdu, bu ekiplerden birinin lideri Fahri Efendi'ydi. Fahri Efendi yanına aldığı üç polisle birlikte Hrisantos'un peşine düştü fakat yaptığı plan başarısız olunca Hrisantos tarafından şehit edildi. Çete onlarca Osmanlı polisini gafil avlayıp acımasızca şehit etmeye devam etti. Tecavüzcü, katil ve hırsız olan bu çete fazlasıyla can sıkmaya başlamıştı ve bu çeteye kafayı takan polis Faik Bey, Hrisantos'un izini sürmeye başladı.</p><p>Hrisantos'u bulamasa da Hrisantos'un sağ kolu Zafiri'nin yerini tespit etti ve Zafiri ile bir başına çatışmaya başladı, sonunda Faik Bey yaralansada Zafiri'yi de öldürmeyi başarmıştı. Bu haber halk arasında büyük bir sevince sebep oldu hatta padişahın emriyle Faik Bey'e para ödülü bile verildi, bununla kalmadı Osmanlı Nişanı bile takıldı. Çeteden birini öldüren herkese mükafatlar vereceğini söyledi padişah. Hrisantos bu kadar büyük bir sıkıntıydı. Zafiri'nin ölümüyle çete büyük bir güç kaybetmişti fakat çete illegal işlerine hâlâ devam ediyordu. Osmanlı polisleri bu seferde çetenin bir diğer önemli ismi Harito'yu sıkıştırdı, Harito sıkışınca polislere: "Beni bugünlük bırakın yarın gelir teslim olurum." Gibi saçma bir söz söyledi. Polisler bunu ciddiye almayınca polislere silahla karşılık verdi fakat sonunda başından vurularak öldürüldü. Hrisantos'un en önemli iki adamı öldürülmüştü, kendisi için çemberin daraldığını fark eden Hrisantos kimlik değiştirdi ve "Doktor Yani" adında sahte bir kimlik oluşturdu, kılığını ise baştan aşağı değiştirdi fakat cinayetlerine ve soygunlarına ara vermeyen Hrisantos bu arada iki polisi daha öldürdü. Mikail adında bir kuyumcunun dükkanını soydular, Mikail'in iki kardeşini de öldürdüler fakat Mikail onlarla çatıştı ve çetenin önemli üyesi Makarnacı Niko'yu yakalayarak polise teslim etti. Makarnacı Niko, çete arkadaşlarının yerlerini bir bir ötmeye başladı. Çete üyelerinin saklandıkları yerleri öğrenen Türk polisleri buralara baskın düzenleyerek onları yakaladı, kimisi zorluk çıkarmadan teslim oldu kimisi ise polislere silahla karşılık verdi ve iki polisimizde orada şehit oldu. Hrisantos'un çetesi tamamen çökmüştü ama kendisi bir türlü yakalanamıyordu artık İstanbul'da yaşaması, soygunlarına ve cinayetlerine devam edebilmesi mümkün değildi. Yakalanması ise an meselesiydi bu sebeplerden dolayı 1920'de sevgilisi Eftimya ile birlikte Yunanistan'a kaçtı. Burada sakin ve yasalara uyan bir hayat yaşamaya başladı ta ki orada işleyeceği cinayete kadar. Bir Yunan askeri sevgilisi Eftimya'ya sarkınca sinirlerine hakim olamadı ve bu askeri öldürdü artık Yunanistan'da da aranan biri haline geldi ve kaçak hayatına başladı. Sevgilisi Eftimya ise bunun üzerine dayanamayıp İstanbul'a geri döndü. Terk edildiğine çok sinirlenen Hrisantos, Eftimya'nın peşine düştü. Amacı Eftimya'yı öldürmekti sahte bir pasaportla İstanbul'a Eftimya'nın peşinden geldi. Hrisantos İstanbul'a döndükten sonra Nobar isminde Ermeni bir haydutla irtibat kurdu, Nobar ise polislerin takip ettiği azılı bir suçluydu. Polisler Hrisantos'un Nobar'la iletişime geçtiğini görünce Nobar'ın evinin etrafında Hrisantos'u beklemeye başladılar. Nobar ve Hrisantos buluşmuştu, polisler bunu tespit edince dur ihtarı verdiler ama her zamanki gibi silahla karşılık aldılar maalesef cani Hrisantos yine kaçmayı başarmıştı.</p><p>Ertesi gün Eftimya'nın babası karakola gelerek Hrisantos'un İstanbul'da olduğunu ve kendilerinin hayatlarının tehlikede olduğunu söyledi ve Hrisantos'un kaldığı yeri ihbar etti. Balıkçı Agaton isimli birinin evinde kalıyordu. Komiser Hasan Tahsin Bey ve yardımcısı Muharrem Efendi, Balıkçı Agaton ile bağlantıya geçti ve onunla ortak bir plan yürüttü. Balıkçı Agaton, Hristos uyuduğunda onun silahlarını alacaktı sonrasında öksürerek dışarıdaki polislere haber verecekti. Gece oldu ve plan denildiği gibi uygulandı ama polisler eve girerken ses çıkardı ve Hrisantos bu sese uyandı. Balıkçı Agaton'un elinden silahı zorla alan Hrisantos polislere ateş etmeye başladı ve bu çatışma esnasında Hrisantos vuruldu, pencereden giren Muharrem Efendi, Hrisantos'un yaralı bir şekilde yerde yattığını görünce derhal üzerine atladı. Hrisantos ise son bir hamle ile silahını çekerek Cafer Tayyar Efendi'yi karnından vurdu, bunun üzerine Muharrem Efendi şarjöründeki bütün mermiyi yaralı olan Hrisantos'un üzerine boşalttı ve azılı haydut son nefesini bu kurşunlarla verdi. Türk Polis tarihinde Hrisantos'un öldürülmesi büyük bir önem arz etmekte, onu öldüren silah hâlâ polis müzesinde sergilenmektedir.</p>