<strong>Dil</strong>ler arası geçişliliği hiç duydunuz mu? Son zamanlarda sınıflarda tek bir dil ortamının hedef olarak kullanılması yerine bu terim gündemde yerini almakta, peki gerçekten denemeye değer mi? <h2><strong>Diller Arası Geçişlilik (Translanguaging) nedir?</strong></h2> <strong>Translanguaging</strong>, temel olarak konuşmacının çok dilli dünyasını anlamlandırmak için tüm dil dağarcığını kullanmasıdır. Bu süreçte öğrenciler iletişimin dilsel öğelerinde farklılık göstermezler. Önemli olan iletişim kurarken tüm kaynaklarını, tüm repertuarlarını kullanmaları ve tek bir dile bağlı kalmamalarıdır. Pedagojik yaklaşımlardan biri olan aktarımlı dil, öğrencilerin çeşitli dilsel kaynaklarını kapsar. <strong>Öğrenme</strong> ortamında birden fazla dilin akıcı ve esnek kullanımıyla hem içerik hem de dil becerilerine ilişkin daha derin bir anlayış teşvik edilir. Bu sayede çok dilli (bilingual, multilingual) öğrenciler bilgiyi daha geniş bir dilsel temelde içselleştirir ve kullanırlar. Örneğin “İngiliz Edebiyatı”, “Söylem Analizi” derslerinde, farklı dilleri oluşturan kaynaklar arasında hareket etmek zorunda kalınması ve bu dillerin ve içeriklerin aynı söylemlerde aynı cümlelerde yer alması nedeniyle derslerinde diller arası geçişlilikten yararlanılabilir. <h2><strong>Sosyo-dilbilimsel Açıdan Diller Arası Geçişlilik</strong></h2> Diller arası geçişliliği desteklemek, çok dilliliği ve <strong>kültür</strong>el çeşitliliği teşvik etmenin en iyi yollarından biridir. Zira bu terim sayesinde hiçbir dil diğerinden üstün görülmemekte, ilgili kişilerin kültürleri ve kimlikleri de göz ardı edilmemektedir. Bir spor karşılaşması, bir opera, sergi ya da bir roman eleştirisi gibi çeşitli bağlamlarda diller arası geçişliliğe çok rahatlıkla rastlayabilirsiniz aslında. Bir örnek; <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2024/02/resim_2024-02-04_170454946-800x524.jpeg" alt="" width="662" height="434" /> Yukarıdaki diyalogda kültürel kimliğe işaret edecek bazı unsurlar vardır. İtalyan polis memurunun Nijeryalı adamla İngilizce konuşurken İtalyancada çok sık kullanılan bir duraklama eki olan İtalyanca “allora” kelimesini kullandığını görüyoruz. Bu kelime İtalyanca'da, tıpkı İngilizcedeki "so" veya "well" gibi konuşmadaki duraksamayı doldurmak için kullanılan kelimelere benzer. İtalyancada idari bölge ve bakanlık anlamına gelen prefettura, ministero gibi başka kelimeler de diyalogta geçer. Bu spontane kullanım, konuşmanın akışını iyi yönde etkileyip hızlandırır. Plaza Türkçesi dediğimiz insanların artık lisans seviyesindeki İngilizce birikimlerini iş dünyasında sıkça kullandıkları, Türkçe ile İngilizcenin harmanlandığı kullanımı da bu terimle açıklayabiliriz; belgeleri “check” ettin mi, “bir toplantı “set” edelim” gibi… <h2><strong>Diller Arası Geçişliliğin Pedagojik Etkileri</strong></h2> Bu terim, profesyonel, sanatsal, müzik ve kariyer alanlarında çokça karşımıza çıkabilir. Ancak bu yöntemin eğitimsel önemini de göz ardı edemeyiz. Diller arası geçişliliğin <strong>yabancı dil</strong> eğitim perspektifinden yaptığı katkıya örnek olarak “Girdi-İşlem-Çıktı” stratejisi verilebilir. Bu stratejide öğrencilere bir konu verilir. Önce veri toplayarak hem İngilizce hem de ana dillerinde işbirliği yaparlar. Ardından bilgileri yalnızca İngilizce olarak bir araya getirirler. Son olarak elde ettikleri bulguları, çıktıları yalnızca İngilizce olarak yazarlar. Dolayısıyla bu süreç aynı zamanda öğrencinin yabancı dil öğrenirken ana dili katkısıyla kültürel altyapılar kullanılarak diller arasında bilgi aktarımının da gerçekleştiğini gösterir. Bu yaklaşım, öğrencilerin çok dilli dünyalarını istedikleri gibi anlamlandırmalarına olanak tanıyarak, yalnızca hedef dillerin sınıflarda kullanılmasının dayatılması fikrini yıkmaktadır. Müfredattaki yabancı dile (İngilizce) odaklanarak öğrenmek, paylaşmak ve iletişim kurmak için gerektiğinde bu aracı kullanabilirler. <strong>Peki yabancı dil eğitiminde neden diller arası geçişliliğe izin verilmeli?</strong> <ul> <li>Öğrencilerin sınıfta kendilerini rahat hissetmelerini sağlar.</li> <li>Öğrencileri karmaşık içerik ve bağlamla ilgilenmeleri ve kavramaları ve ikinci dil ile bağlantı kurmaları konusunda destekler.</li> <li>Öğrencilerin sosyo-duygusal gelişimini ve çift dilli kimliklerini destekler.</li> <li>Çok kültürlülük farkındalıklarını zenginleştirir ve çeşitli dillerdeki kültürel ifadeleri, deyimleri ve iletişim tarzlarını birleştirmelerine yardımcı olur.</li> </ul> <strong>Bazı dezavantajlar:</strong> Öğrencilere dil derslerinde iletişim kurarken ana dillerini kullanmalarına ve bunları harmanlamalarına izin vermek beklenildiği kadar iyi gitmeyebilir. Öğrenciler öğretmenin iyi niyetini suistimal edip anadillerini izin verildiği kadar kısıtlı şekilde kullanmak yerine sürekli kullanabilecekleri için bu yöntem tartışmalı olabilir. Bu nedenle sınıf ortamındaki öğrenci diyaloglarını takip ederek bu yöntemi yalnızca ihtiyaç duyulduğunda uygulamaya yönlendirmek, dengeyi kurmak ve korumak için akıllıca bir adım olacaktır. <blockquote>“Tek dilli olmak yerine çok dilli olmak, bireyin kimliğinin ayrılmaz bir parçasıdır ve yalnızca farklı dilleri konuşabilmek değil, aynı zamanda bunlar arasında özgürce hareket edebilmek anlamına da gelir. Prof. Li Wei</blockquote>
bengysu
@bengysu
Geçtiğimiz aylarda yüzyılın <strong>savaş</strong> suçunu hastane bombalayarak işleyen <strong>İsrail</strong>, <strong>insanlık</strong> değerlerini ve <strong>hukuk</strong>u hiçe saydı. Bu hamlenin ne kadar insanlık dışı olduğunu kendileri de bildiğinden her ne kadar yalanlasalar da <strong>Filistin</strong>lileri "mow the lawn" "çim biçmek" tabiri ile katleden bu devlete nasıl tepki gösterilmesi gerektiği açık ve belirgin. <strong>Gazze</strong> Sağlık Bakanlığına göre 141 yıllık El-Ahli (Baptist) hastanesinde 600'den fazla Filistinli sivil hayatını kaybetti. Bu katliam birçok ülkede yankılandı ve İsrail elçiliklerine <strong>protesto</strong>lar yapıldı. Bölgesel yardımlara izin verilmeyerek, elektriği suyu keserek ve gıda yardımlarını bloke ederek daha çok masum insanın ölümüne sebep olmayı hala sürdüren İsrail, daha sonra Gazze şeridinde hastane enkazı altında kalan yaralıları kurtarmak için çalışan arama kurtarma ekiplerine hava saldırısı düzenledi. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/10/thumbs_b_c_fb61eb2ad6fbc14cbe5fd605763bd6b1-1-800x450.jpg" alt="" width="662" height="372" /> Görülen faciaya "sadece başlangıç" ifadesini kullanan İsrail Başkanı <strong>Netanyahu</strong>'ya desteğini çekinmeden belli eden ABD başkanı Joe Biden'ın Filistin, Mısır ve Ürdün başkanlarıyla yapılması planlanan görüşmesi ise askıya alındı. Ardı ardına gelen ve "soykırım" kelimesi kullanılsa hiç sırıtmayacak felaketlere sebep olan bu devletin neredeyse her hareketinin yanına kar kalması, kendilerince bir suçluyu öldürmek adına yüzlerce masumu katletme politikası insanlık ile uzaktan yakından bağdaşmayacak derecede. Zira kreşleri bombalamanın, yolda yürüyen silahsız bir masumu sırtından nişan almanın ve katletmenin, ekmek fırınlarını yerle bir etmenin ve daha nice örneğin herhangi bir kelime ile tanımlanamayacak kadar vahşet dolu olduğuna her geçen gün bir haberle, bir son dakika gelişmesi ile şahit oluyoruz. Bu durumun <strong>ateşkes</strong> gerektirdiğini savunan yüz binlerce insan da soluğu Londra meydanında alarak taraflarını belli etmekte çekinmediler hatta bu kişiler arasında İngiltere ana muhalefet İşçi Partisi eski lideri de yer aldı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/10/UNI448902_0-800x533.jpg" alt="" width="662" height="441" /> Bu gelişmeler, ya bazı kulak tıkamaları, görmezden gelmeleri ya da bu vahşetin karşısında durmanın gerekliliğini içselleştirmiş, <strong>vicdan</strong>ının sesine kulak veren birçok ismin desteğini beraberinde getirdi. Örneğin Amerikalı şarkıcı-söz yazarı <strong>Kehlani</strong>, devam eden İsrail saldırganlığının ortasında Filistin'e tam destek ve dayanışma göstermek için bu süreçte Instagram sayfasını kullanan başlıca uluslararası ünlülerden biriydi ve halen paylaşımlarına devam ederek duruşunu devam ettiriyor. Şarkıcı, Instagram'da yayınlanan bir hikayede "Filistin'i özgür bırakın " söylemlerini paylaştı. Bu ünlü isimlerin duruşları birçok insan için de farkındalık oluşturacağından büyük önem taşıyor fakat bu devasa ve korkunç sistem her ne kadar ünlü ve etkili olsalar dahi kararlı duruşu sergileyen futbolcu, model, sanatçılar ve medyatik isimleri geri plana atmaya, kariyerlerini baltalamaya, seslerini kısmaya çalışmakta. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/10/resim_2023-10-19_235803469.jpeg" alt="" width="424" height="580" /> <em>(Umudunuzu kaybetmeyin. İsrail yetkilileri yalan söylüyor, sözlerini geri alıyor ve tweetleri silip yeni söylemler ve gruplar kurguluyorlar. Bu tek bir şey anlamına geliyor: propaganda savaşını kaybediyor ve bunu çok iyi biliyorlar. Farkındalık yaymaya devam edin.)</em> Her ne kadar geri plana atılmaya çalışılsalar da, birilerinin bir yerlerde gerçek kaynaklardan bir haber okuması, bir enkaz görmesi belki de doğrunun yanında olmasına olanak sağlayabilir. Bu isimlerden biri de Psikoterapi alanında birçok çalışmaları olan Yahudi asıllı <strong>Gabor Mate</strong>. Kendisi bu sarmalın içinde büyüyüp sorgulayıp vicdanının sesine kulak verenlerden: <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/10/resim_2023-10-20_001058055.jpeg" alt="" width="417" height="346" /> Yahudiliğinden İsrail sebebiyle utanarak büyüyen ve siyonist rüyasının nelere mal olduğunu bizzat Filistin'de harabeye dönmüş onlarca yeri gördükten sonra adeta "Zulüm bizdense ben bizden değilim" kaftanını üzerine almış Psikoterapist Gabor Mate, bu felaketle yalnızca Filistinli insanların değil, 1982'de 20 bin Lübnanlı sivilin de öldürüldüğünü belirtiyor. Ve ekliyor: <em>"Hamas'ın İsrail'e roket attığı doğru mu evet, desteklemiyorum da, ama Hamas'ın yaptığı şeylerin en kötüsünü düşünüp bunu binle çarpmak bile İsrail'in zulmüne denk gelemeyecektir."</em> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/10/WPP_2022Contest_Asia_SIN_Fatima-Shbair-1-800x533.jpg" alt="" width="662" height="441" /> <blockquote><em><strong>"Mesele Filistin yanlısı olup olmadığınız değildir, mesele adaletten, özgürlükten ve doğrudan yana olup olmadığınızdır"</strong></em></blockquote> Zira dünya üzerinde politik-siyasi hiçbir dava, hiçbir mesele masum insanları, kadınları, gece uyurken hayatını kaybederlerse kimlikleri belli olsun diye ellerine ismi yazılan bebekleri katletmeyi meşru kılmamalı. Umarız bir gün susturulan, acısı duyulmayan veya özgürlükten ümidini kesen bu insanların sesi bir yerde yankılanabilir.
Dünyanın gündemine oturan "<strong>uzaylı</strong>" iddialarıyla ismini duyduğumuz <strong>Jaime Maussan</strong> bu sefer de birtakım kalıntıları <strong>Meksika Parlementosu</strong> aracılığıyla kamuoyu ile paylaştı. Her ne kadar Meksika Hükûmetinin bu olayı kabul ettiği ile ilgili kesin bir bilgi bulunmasa da Maussen bu kalıntıların bin yıl önce yaşadığı iddiası konusunda taviz vermiyor. "<strong>Evren</strong>de tek başımıza değiliz ve bu gerçekliği kabul etmemiz gerekiyor" iddiasıyla kendini Ufolog olarak tanıtan Jaime Maussan, kamuoyunun insan dışı varlıklarla ilgili bilgi ve teknolojileri öğrenme hakkının bulunduğunu da savunuyor. 12 Eylül'de ise bu iddialarını somutlaştırabilecek bir gelişme ile iki canlının fosili halka gösterildi. Meksika Kongresi'ndeki sunum, aralarında daha önce Tanımlanamayan Hava Olayları (UAP) gözlemleri ve hükümet sınıflandırması hakkında ifade vermiş olan ABD eski donanma pilotu Ryan Graves'in de bulunduğu çeşitli Meksikalı ve Amerikalı yetkililerin katılımıyla büyük ilgi gördü. Maussan, kongrede bu varlıkların evrimin parçası olmadığını, Diyatom (yosun) madenlerinde bulunduklarını ve daha sonra fosilleştiklerini aktardı. Fosillerden DNA örneği alan bilim adamları radyokarbon testine tabi tutarak aslında fosillerin kumla kaplı olduğu sonucuna ulaştı. Maussan'ın Parlamentoda bu iddialara değinmesi her ne kadar bunların kamuoyu nezdinde bilimsel zemine oturduğunu veya insan dışı varlıkların doğrulandığı anlamına gelmese de dünya basınında büyük bir sansasyon yarattı. <img class="alignnone wp-image-63723" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/09/uzayli-varligi-uzayda-hayat-Jaime-maussan-meksika-1-1536x806-1-300x158.jpg" alt="" width="687" height="362" /> <h3>Maussan'ın Geçmişi</h3> Miami Üniversitesi'nde Gazetecilik okuyan Maussan'ın üniversitede akademik geçmişi burada sonlandı ve daha sonra haber bültenlerinde çalışıp muhabirlik yaptı. 2015'te Peru'da keşfedilen mumya analizinde insan dışı varlığa ait olduğu iddiasını raporlaştırdı. Daha sonra bu iddia çürütüldü ve mumyanın insana ait olduğu belirtildi. İlerleyen yıllarda, sözü edilen insan dışı varlıklar alanına ilişkin analizler yaptı ve 2017 yılında tekrar buna benzer bir iddia daha atarak Nazca bölgesinde bulunan kalıntıların insan dışı varlıklar olduğundan bahsetti. Bir sefer daha iddiası çürütülerek kafataslarının bazı materyallerle bağlanması sebebiyle deforme olduğu antropologlarca belirtildi. Maussan'ın teorileri paylaşım için açtığı bir Youtube kanalı var. Görünen o ki 1 milyona yakın abonesi ile uzun yıllardır büyük ilgi görüyor. Fakat hala iddialarını bilimsel yüzeye oturtmak tartışılmakta, zira Meksika Üniversitesi'nde incelendiğini iddia ettiği kalıntıların bilgisi, üniversite tarafından resmi olarak yayımlanmamış ve herhangi bilimsel çalışma duyurusu da bulunmuyor. <blockquote class="embedly-card"><a href="https://www.youtube.com/watch?v=SLG7W6ZglyQ" rel="nofollow">No Title</a> Los ovnis están ocupando la esfera pública en varios países. Son tantas las evidencias documentadas de fenómenos anormales nunca antes vistos que los expertos se dirigen a los gobiernos para que compartan esa información con los científicos y la sociedad a fin de extraer de ella toda su utilidad para el avance del conocimiento.</blockquote> Şimdilik kesin bir bulgu olmasa da sizce evrende güneş sistemi içinde yolculuk bilimsel olarak mümkün mü yoksa tüm bunlar gündemde kalmanın ve insanlara acaba dedirtme dürtüsünün bir ürünü mü?
Yönetmeni, koltuğuna ilk bu filmle oturmasına rağmen izleyiciyle duygusal bağ kurmayı başaran İngiliz <strong>komedi</strong> ve <strong>drama</strong> filmi: <strong>Submarine</strong>. <strong>Joe Dunthorne</strong> 'un aynı isimle kaleme aldığı romanından uyarlanan bu <strong>gençlik</strong> dönemi filmi, oyunculuk performansları ve diğer tüm açılarıyla ekranlarda 12 sene önce unutulmaz bir iz bıraktı. <h3>Submarine Neyi/Nasıl Anlatıyor</h3> https://m.media-amazon.com/images/M/MV5BNDA5Mzk1MzMyOF5BMl5BanBnXkFtZTcwMTMxODUzNA@@._V1_.jpg Hikaye, baş kahramanımız <strong>Craig Roberts</strong>'in canlandırdığı <strong>Oliver Tate</strong>'in gözünden ilerliyor. 15 yaşındaki Oliver hiç de olağanüstü güçleri olmayan, sahil kasabasında sıradan hayatı olan bir genç. Ergenliğinin ilk yıllarındaki iniş çıkışları, arkadaşları tarafından "öteki çocuk" olarak nitelendirilmesini, annesinin ilk aşkı Graham'la olan içsel çekişmesi, yalnızlığı ve aile olgusunu kendince sorguluyor. Hayatının ilk aşkı kendine has "cool" bir tarzı olan Jordana ile ilişki yolculuğu, ve çocukluktan yetişkinliğe geçme çırpınışlarının sıcak yansıması karakterlerin duygusal gelişimine şahit olmamızı da sağlıyor. Böylece hem karakterlerle bağ kurup hem de deneyimlerini psikolojik açıdan keşfedebiliyoruz. Bu keşfi biraz da oyuncuların her ne kadar küçük olsalar da atmosfere adapte olup oldukça başarılı performanslar sergilemelerine bağlayabiliriz. <h3>Sinematografik İzler</h3> Film sıradan bir çocuğu konu alsa da derinliği ile öne çıkıyor. Zira melankolik atmosfer, Oliver'ın ve diğer karakterlerin naif düşünceleri, yer yer güldüğümüz mizahi noktalar ve uzaklara daldığımız sahneleri izlediğimiz diğer filmlere çok da benzemediğini ispatlamaya çalışıyor adeta. Bu dingin ton, film izlerken kendimizi sıkmadan akışta kaybolmamızı sağlıyor. https://d17389e216ygm.cloudfront.net/wp-content/uploads/2014/11/submarinebdcap3_original-1030x556.jpg Filmin dinginliğini sağlayan en önemli elementlerden biri ise çekim açıları, pastel renkler, sanki daha önce yaşadığımızı düşündürecek kadar hayatın içinden çiğ çekim teknikleri, nostaljik unsurlar... Tüm bunları yalnızca ilk deneyiminde ortaya koyan yönetmen<strong> Richard Ayoade'</strong>nin başarısından ise bahsetmeden geçmek olmaz. Yönetmenimiz, film unsurlarını birbirine o kadar içten entegre etmiş ki kaç yıl geçerse geçsin zihnimizin bir köşesinde kendimizden de bir parça bulacağımız sinematik bir mola bu yapım. <h3><strong>Müziklerde Alex Turner İmzası</strong></h3> Submarine müzikleri ise Arctic Monkeys müzik grubunun baş vokalisti <strong>Alex Turner</strong> kaleminden. 2011'de bu yapım sayesinde yayınladığı özgün bestesiyle filme büyük dokunuşlar ekleyen sanatçının, hikayenin duygusal atmosferini güçlendirdiğini görüyoruz. Özellikle Filmin temasındaki "<strong>Stuck on the Puzzle</strong>" ve "<strong>Piledriver Waltz</strong>" şarkıları enstürmantasyon ve Turner'ın zarif vokalleriyle sahnelere hoş bir özdeşim kurmuş (Hatta bu özdeşim o kadar gelişmiş ki Alex Turner'ın ergenlik siması Oliver'a ilginç bir şekilde çok benziyor). https://www.nme.com/wp-content/uploads/2021/03/Alex-Turner-Submarine.jpg Şarkıların içe dönük teması ve konuya hizmeti izleyiciyi film bitiminden sonra bile bu şarkı albümüne göz atmasını sağlıyor. Turner, bu projeyle şarkılarını sinema dünyasına taşıma imkanı bulmuş ve birçok izleyicinin gözünde filmin müzikal bir film olarak da değerlendirilmesini sağlamıştır. İngiltere'nin puslu havasıyla karışan mizahi ve melankolik bir gençlik filmi arıyorsanız uğranılması gereken bir istasyondur Submarine. <blockquote><em>Sevgili Amerikalılar, İzlemek üzere olduğunuz film hayatımın bir biyografisi. Olaylar çok uzun zaman önce Galler adında gururlu bir ülkede gerçekleşiyor. Galler, eşitmiş gibi davranıldığınız, İngiltere'in yanında bir ülke. Ve sen, Catherine Zeta-Jones, Tom Jones ve nicelerine ev sahipliği yapan ülkemi işgal etmedin ve bunun için sana teşekkür ediyorum. Submarine önemli bir film. Saygıyla izleyiniz. Kahramanınız Oliver Tate'den sevgiler.</em></blockquote> Fragmanını şöyle bırakıyoruz, İyi seyirler: <blockquote class="embedly-card"><a href="https://www.youtube.com/watch?v=Z2xDk4LwBl0" rel="nofollow">Submarine (2010) Official Trailer - Craig Roberts, Sally Hawkins Movie HD</a> </blockquote>
Romantizmin en belirgin şiirlerinden "<strong>Ode on a Grecian Urn</strong>" Türkçe adıyla "<strong>Bir Yunan Vazosuna Övgü</strong>" son cümlesiyle edebiyat dünyasında ses getirmiş ve yazarının adını birçok atmosferde yankılatmıştı. <strong>Behçet Kemal Çağlar</strong>'ın çevirisi sayesinde de Türk Edebiyatında ismi duyulan bu şiirin alt metninde ne yatıyordu gelin yakından inceleyelim. <h2>Kimdir bu John Keats?</h2> 1795 yılında Londra'da doğan Keats, dört kardeşin en büyüklerindendi, 8 yaşında babasını, 14 yaşında annesini kaybettikten sonra bir cerrahın yanında çalışması için verildi. Yazma çalışmalarına her ne kadar hayatının çoğu döneminde yer verse de hayat onu bir şekilde edebiyattan alıkoymaya çalışıyordu. Şiire olan tutkusu 21 yaşında tıbbi kariyerine başlamasına izin vermeyerek edebiyata yönlendirdi. Hatta bir alıntısında <em>"Şiirsiz varolamayacağımı anladım"</em> dediği aktarılmıştır. Yazar <strong>Leigh Hunt</strong> ve ressam <strong>Benjamin Robert Haydon</strong> ile dostluk kurup sanat çevresini genişletti. Eserlerinde <strong>John Milton, Shakespeare </strong>ve <strong>Edmund Spenser </strong>esintilerini görmek mümkün. Kendisi, her ne kadar yaratıcılığını eserlerin yansıtmaktan bir an bile kaçınmasa da kardeşini 1818 yılında veremden kaybedip kasvetli yıllara geri döndü ve aynı yıl aşık olduğu Fanny Brawne'a yazdığı şiirler bile onu bu durumdan çıkaramadı ve hastalandı. Parasızlıktan ne tedavi olabildi ne de Fanny ile evlenebildi. Verem ölümcül boyuta ulaştığında 25 yaşındaydı ve o yıl İtalya'da hayata veda etti. 25 yıllık hayatında şiirsel dili ve imgeleri profesyonelce kullandığı üç kitap bıraktı geriye: <em>Poems (1925)<strong>; </strong>Endymion (1818)<strong>; </strong>Lamia, Isabella, The Eve of St. Agnes, and Other Poems(1820)<strong>.</strong></em> <h2><strong>Ode on a Grecian Urn</strong></h2> <img class="" src="https://2.bp.blogspot.com/-b7KCMGAqHic/XAELm16sePI/AAAAAAAABQk/zMcC-yIsrDEZJiaHzli7Ub4D3QYmKT2iwCLcBGAs/s1600/ode-on-a-grecian-urn.jpg" width="1240" height="875" /> Keats'in <em>Ode on a Grecian Urn’</em>, <em>‘Ode on Indolence’</em>, <em>‘Ode on Melancholy’</em>, <em>‘Ode to a Nightingale’</em> ve <em>‘Ode to Psyche’</em> olmak üzere beş gazelinden biri olan bu şiirde metaforlardan tarihi atıflara; tasvirlerden zaman kavramına kadar çoğu terim oldukça sezilebiliyor. Direkt olarak durağan bir objeye edilen bu edebi hitabın içine adeta bir dünya sığdıran Keats, vazonun her bir bölümündeki resmi bir film sahnesi gibi şiirine taşıyor. Genel tabirle şiir sanatın, güzelliğin ve gerçekliğin birbirine yakınlığına odaklanmakta. <em>"Thou still unravish'd bride of quietness,</em><em> Thou foster-child of silence and slow time, Sylvan historian, who canst thus express A flowery tale more sweetly than our rhyme: What leaf-fring'd legend haunts about thy shape Of deities or mortals, or of both, In Tempe or the dales of Arcady? What men or gods are these? What maidens loth? What mad pursuit? What struggle to escape? What pipes and timbrels? What wild ecstasy?"</em> Burada ilk olarak Keats birisine hitap ile başlamış şiirine "Sen, sessizliğin huzursuz gelini, yavaş geçen zamanın ve sessizliğin çocuğunu besliyorsun!" Aslında vazonun ta kendisini muhatap aldığı ikinci satırdan hissediliyor. Bu kişileştirme ise adeta vazoyu sonsuzluktan evlat edinilmiş bir çocuk olarak görmesini aktarıyor bize, zira kendisi şiirde genel olarak "zaman bir anlığına dursa ne olurdu" sorgusunu gündemde tutuyor. Pastoral güzellik ise Tempe ve Arkadya adlı Grek terimleriyle ilkbaharı simgelemesinden dolayı ön plana çıkıyor. <img class="" src="https://cdn.theatlantic.com/thumbor/rez4n-iFYNEXgkAXPWUCe9YJLps=/46x138:2013x1245/1600x900/media/img/notes/2017/04/urn_crop_1/original.jpg" width="1265" height="711" /> Son satırlarda ise hep soru kalıbı ile başlayarak kendisinin de aslında bizle akışta olduğunu ve hikayeyi bizimle beraber merak ettiğini aktarıyor. Vazonun üzerinde bir kız var ve onu kovalayan bir erkek. Bunların kim olduğunu ve bu kaçışın neden olduğunu da tekrar vurguluyor. Daha sonra müzik aletleri ve mutluluk tasvirini gördüğümüzde bunun aslında bir kovalamaca oyunu olduğunu anlıyoruz. <em>Heard melodies are sweet, but those unheard</em><em> Are sweeter; therefore, ye soft pipes, play on;</em> Burada da duyulan melodilerin aslında herkesçe ahenk unsuru olarak düşünüldüğünü ama duyulmayanların yani vazonun üzerinde o müzik aletlerini çalan ve eğlenen figürlerin şarkılarını asla duyamayacak fakat hep merak edip nasıl bir beste olduğunu zihnimizde tasarlamaya çalışacağız. Bu sebeple hayal ettiklerimizin duyduğumuz ama zamanın içinde kaybolmaya mahkum bazı ezgilerden kat kat daha güzel olduğunu kaleme almış Keats. <em>"Fair youth, beneath the trees, thou canst not leave</em><em> Thy song, nor ever can those trees be bare; Bold Lover, never, never canst thou kiss, Though winning near the goal yet, do not grieve; She cannot fade, though thou hast not thy bliss, For ever wilt thou love, and she be fair!"</em> Zamanın küçük kapsülü bu vazo üzerindeki ağaçlar asla yapraklarını dökmeyecek, ilkbahar sonsuza dek sürecek, aşıklar birbirini öpemese de mutlulukları hiçbir zaman solmayacak çünkü her zaman birbirlerini sevmeye devam edeceklerdi. Keats'in bu satırlarında zaman durmuştu. Birileri bugün bile müzeye gelecek vazoyu görecek ve o figürleri kendilerince tasvir edeceklerdi. Vazo üzerindeki her bir motif o anda sıkışıp kalmışlardı. <em> "When old age shall this generation waste,</em><em> Thou shalt remain, in midst of other woe Than ours, a friend to man, to whom thou say'st, "Beauty is truth, truth beauty,—that is all Ye know on earth, and all ye need to know."</em> İnsan hayatı sonluydu, yeni kuşaklar gelip geçecekti ama vazonun üzerindeki her an tekrar tekrar başa saracak insanların doğru veya yanlış tahminlerini müdahale edemeden bağrına basacaktı. En sonda ise yazar "<em>Güzellik gerçektir, gerçek güzelliktir, Yeryüzünde bildiğimiz ve bilmemiz gereken tek şey budur" </em>sözü ile ölümsüzleştiriyor şiirini.<em> </em>Şiir boyunca betimlediği özne ile özdeşleşen Keats, şiirin sonunda kendini bir anda resmin dışına çıkarıyor ve okuyucuya gerçekliğini aktarıyor biz de tüm bu satırlarla baş başa kalıp kendi anlamımızı çıkarma şansı buluyoruz. <h3><strong>Ekfrasis Tekniği:</strong></h3> "Ek" ve "phrasis" kökleriyle birleşen bu terim, gerçek veya hayal ürünü bir sanat eserinin genellikle dramatik olarak anlatımına verilen addır. Böylece okuyucu karşısındaymış gibi anlatılır çünkü resim ve şiir birbirini tamamlar ve görselleştirilerek hayal gücü yoğun bir şekilde katılır yazılara. Hatta Sokrates de bir söyleşisinde yazı yazmayı resim yapmaya benzetir. <em>"Yazının tuhaf yanı da bu, resme tam tekabül edebiliyor. R</em><em>essamın eseri gerçeğin kendisi gibi gözlerimizin önünde durur ama onu sorgularsan, görkemli sessizliğini korur. Yazılı kelimeler için de böyledir . Akıllılarmış gibi seninle konuşurlar ama anlattıkları hakkında daha fazla bir şeyler öğrenmek için bir soru yöneltirsen söylediklerini sonsuza kadar yinelerler</em>." Ekphrasis'i oldukça kullanan John Keats, Romantizm akımına da bu teknikle büyük katkıda bulunmuştur. Hatta bu satırları yazarken vazoyu çizmeyi de ihmal etmemiştir: <img class="" src="https://i0.wp.com/www.excellence-in-literature.com/wp-content/uploads/2012/07/FrKeatsUrn-e1403044078800.jpg?ssl=1" width="1166" height="1678" /> <h3><strong>Behçet Kemal Çağlar Çevirisi</strong></h3> Çağlar, bu şiiri "Bir Yunan Vazosuna Övgü" şeklinde Türkçeleştirse de bazı kaynaklarda "gazel" olarak da adlandırılmıştır. Dünya şiir antolojisinin ikinci cildinde de yerini almıştır. Edebi eserlerde birebir çeviri pek de mümkün olmadığından yazar birkaç rötuş yapıp şu şekliyle sunmuştur: <em>Bir Yunan Vazosuna</em> <em>Hey sessizlik!. Eşikte el değmeden bekleyen,</em><em> Kıvrak bükülüşlerle süzülüp duran gelin! Ağlamadan, gülmeden toprakta emekleyen Güzel çocuk sütanan Vakfın elinde elin ... Yüzyıllardır söylenegelmiş ve bitmemiş te, Ölmüşleri ölümsüz yapan masallar işte, Uzandıkça dolanan sarmaşık üzerine ... Bizdeki bozuk düzen mırıltılar yerine Birşeyler anlatıyor, içli, sessiz, derinden "Arkadya"nın duygular akan düzlüklerinden ... Gün geçer, güzelleşir duyulmuş şakımalar; Duyulmamışlarında daha da güzeli var; Üstündeki resimde üflenen, duyulmayan Makamlar işte öyle alımlı, zorlu yaman Şu güz bilmez ağaçlar altında gelmiş dile. Şu atılgan, gözü pek, sevimli aşık hele. Bekleyecek hep böyle uzanmış o genç dudak; Aklından geçmez bile bir an için sızlanmak Çünkü sevgili hep bu, hep hurda, bekliyor hep, Uzanıp öpemesin, öpmemeye yok sebep! Böyle diri, tetikte, böyle istekli her an Mutluluk kadehini boşaltıp da kırmadan Yüzü buruşturmadan hep içmeyi beklemek Ne tadına doyulmaz ne vazgeçilmez emek! Var öpme o dudağı; kapanmasın gülüşün. Kalb böyle çarparsa, biter ömür bir günde, düşün, Duracaksın hep böyle, alımlı, zorlu, sıcak, Hep böyle çarpan kalbin hep böyle genç kalacak! Her siniri bir düğüm, her bakışı bir hile; Burkulmuş dilleriyle, yanan alınlarıyla. Yürekleri çarpmaktan bıkan insanların, sen, Havasında hep böyle yaşamak, ne zevk, bilsen! Kutlu şey! Güzel duruş! Eşsiz, benzersiz şekil; Amacı kekeleyen kelimelerle değil; Birkaç beden çizgisi, bir dal, bir çeşme tası, Çiğnenmiş ot, çalınmış çalgı, bir taş parçası En işlek dil olmuş ta, bilinen bugün-yarın, Sırrını fısıldıyor bize sonsuzlukların ... Gönül! bak, gözlerini örten dumanı sil de; Vazo! bunu tekrar et, ona daha eğil de. "Bunu bil, yeter sana, yeryüzünde bunu bil! "Güzellik, büyük gerçek, tek gerçek, başka değil!.."</em> Aslında yalnızca durağan bir objeye odaklanılmadığı ve hayatın küçük bir vazodan okunduğu bu şiirde sizce sanat, anı gerçekten dondurabilir miydi yoksa her şey kaybolmaya mahkum muydu?
İnsan kulağının algılayabileceği tüm ses spektrumunda tıpkı ışıkların renkleri olduğu gibi <strong>seslerin</strong> de <strong>renkleri</strong> olabiliyor ve uykuya dalamamaktan muzdarip çoğu insanın bu çeşitli<strong> ses terapileri</strong>ne başvurduğunu hepimiz biliyoruz. Peki ya bu sesleri nasıl kategorize edebiliriz? <h3><strong>Beyaz Gürültü (White Noise)</strong></h3> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/03/Beyaz-gurultu-3-800x600.jpg" alt="" width="662" height="497" /></strong> Aralarında muhtemelen en çok duyduğunuz popüler bir gürültü türü. Bu durağan sesler arka plandaki rahatsız edici sesleri perdeleyip daha kaliteli bir uyku çekmenizi vaat ediyor. Bunlar, spektrumda bulunan tüm frekanstaki sesleri içerebilirler. <strong>“Geniş bant gürültüsü”</strong> yani <strong>geniş frekans aralığı</strong> olan gürültüler olarak da adlandırılabiliyorlar. <strong>Beyaz gürültü,</strong> statik yani radyo veya televizyon benzeri bir vericiden üretilen ses oluşturmak için frekansların karışımını kullanır. Bu vericiler, klima, vantilatör veya elektrik süpürgesi gibi tiz ve yoğun frekanslı cihazlar bile olabilir. Araştırmalar beyaz gürültünün; <ul> <li>Uykuyu düzenlediğini,</li> <li>Bebeklerde ağlamayı azalttığını,</li> <li>İnsanlarda pozitif bir etki gösterdiğini,</li> <li>İş performansını geliştirdiği,</li> <li>Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu belirtilerini azalttığını göstermiştir.</li> </ul> <h3><strong>Pembe Gürültü (Pink Noise)</strong></h3> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/03/Beyaz-gurultu-4-800x600.jpg" alt="" width="662" height="497" /></strong> <strong>Pembe gürültü</strong>ler arka plandaki sürekli seslere denir. Konuşan insanlar, geçen arabalar gibi ortam gürültüleri olarak sınıflandırılırlar, böylece dikkat dağıtan şeyleri filtrelerler. Tıpkı beyaz gürültü gibi arka planda durağan bir şekilde hissedilirler ve uykuya dalmayı hızlandırırlar. Pembe gürültüler daha düşük ses dalgalarından oluşan derin, sakin ve yumuşak seslerdir. Yani pembe gürültüler beyaz gürültülerden daha düşük frekansta yer alırlar. Bazı araştırmalara göre hafıza güçlendirdiği ve odak artırdığı belirtilmiştir. <ul> <li>Yağmur çiseleme sesi,</li> <li>Ağaçlara değen rüzgar sesi,</li> <li>Kumsaldaki dalga sesleri.</li> </ul> <h3><strong>Kahverengi Gürültü (Brown Noise)</strong></h3> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/03/Beyaz-gurultu-5-800x600.jpg" alt="" width="662" height="497" /></strong> Kırmızı gürültü olarak da adlandırılabilir. Beyaz ve pembe seslere oranla daha bass benzeri gürleme tarzı bir ses üretir. Frekans, pembe gürültünün frekansından daha fazla olunca desibeli de düşer. Güçlü yağışlar veya tazyikli bir duş örnek olarak verilebilir. Dikkat çekici olan bu sesler bazı insanlara göre zihin susturucu olarak adlandırılırken bazıları tahammül bile edemiyor. <ul> <li>Rahatlama,</li> <li>Uyumaya yardımcı olma,</li> <li>Çok rahatsız edici gürültüleri bastırma,</li> <li>Odaklanma gibi etkileri olduğu da gözlemlenmiştir.</li> </ul> <strong>Diğer gürültü renkleri:</strong> <strong>Mavi:</strong> Pembe ve beyaz gürültülerden daha keskindir. Su spreyi açıldığındaki tıslama sesi vb. <strong>Mor:</strong> Kahverengi gürültünün tam tersidir. frekansa bağlı olarak ses artıkça mavi gürültüden daha fazla güç kazanır. En yüksek perdedeki seslerden biridir ve genelde kulak çınlamasını tedavi etmekte kullanılır. <strong>Gri:</strong> Beyaz gürültüye benzer ama daha çok dengelidir. <strong>Uyumak için bu sesler gerçekten faydalı mı?</strong> Hepimizin bildiği gibi uyurken de olsa beynin yapacağı çok fazla görevi vardır. Peki arka plandaki bu sürekli gürültü beynimizin vücudumuzu iyileştirme ve dinlendirme gibi görevleri yapmasını yavaşlatır mı? Uzmanlara göre kesin bir cevap söz konusu değil, fakat kişisel olarak işinize yaradığını düşünüyorsanız sesin çok yüksek olmadığına emin olup öyle uykuya dalın, zira<strong> 70 desibelin üzerindeki seslere uzun süre maruz kalmak duymanızı etkileyebilir.</strong> Uyku rutinine eklemek için renk gürültülerini telefonunuza çeşitli uygulamalar ekleyerek, Youtube ve uyku cihazlarından yararlanmak da bir tercih tabii. Zaten hemen hemen çoğu alışveriş uygulamasındaki uyku cihazları kişiye daha derin uyku vermesi açısından tüm bu sesleri seçenek olarak eklemekte. <strong>Peki gürültü renklerinden maksimum verimi nasıl alabiliriz?</strong> Pembe gürültü, uykuya hızlı ve derin bir şekilde dalmanıza, keyifli bir uyku geçirmenize yardımcı olabilir fakat kötü bir uyku düzeniniz varsa bu avantajlar pek de uzun vadeli görünmez. Bu durumda pembe gürültüden daha uzun süre verim almak istiyorsanız; <ul> <li>Her gün aynı saatlerde yatmak ve kalkmak,</li> <li>Egzersizi günlük rutinimize eklemek,</li> <li>Sessiz, karanlık ve ideal sıcaklıktaki bir ortamda uyumak,</li> <li>Kafein, alkol ve ağır yemekler vb. uykuya zarar veren şeylerden kaçınmak gibi adımlar atmak önerilmekte.</li> </ul> Kim bilir, belki sadece bu adımları atmanın bile uyku kalitemizi gürültü renklerini denemeden bizi uykuya götürme imkanı vardır. <strong>Seslerin renklerini dinlemek için:</strong> https://www.youtube.com/watch?v=NO2xgLAfQac
Korku, baskı, nezaket, tiksinti, boyun eğme ve nizam... İşte karşınızda 2022 yılının sonuna damga vuran ilginç bir yapım. 2022 yılının son aylarında <strong>Mark Mloyd</strong>'un yönetmenliğini yaptığı <strong>"The Menu"</strong> filmi gösterime girmişti. Genel olarak travmatik geçmişi olan garip bir şefin baz alındığı bu filmde <strong>kara komedi</strong> kategorisine sıkıştırılmaya çalışılmış bir yapım görüyoruz fakat yansıttıkları aynı zamanda bir miktar rahatsız edici. Bu kısımdan sonrası için spoiler uyarısı verip hemen filmi incelemeye başlıyoruz. Senaryosunu <strong>Seth Reiss</strong>'in üstlenip <strong>Anya Taylor Joy, Ralph Fiennes Nicholas Hoult</strong> gibi isimlerin hayat verdiği bu film<strong>, seçkin insanların fazlaca aşina olduğu gastronomi dünyası etrafında şekilleniyor</strong>, göze hitap eden bir yemeğin kişiyi tatmin etmese de olur mantığı da senaryoda fazlaca işlenmiş. Öyle ki zengin misafirler doymayı göz ardı etmek için genel kültür savaşı verip sadece tat almaya bakıyor; tıpkı şefin de dediği gibi <strong>"Yemeyin, tadın, rayihayı alın."</strong> <h2>The Menu Filmi Konusu</h2> <strong>The Menu Filmi Ne Anlatıyor?</strong> Filmde şefimiz Julian Slowik usta çalışanları ile beraber ıssız bir adada yaşıyor ve teknelerle seçkin insanları restoranında ağırlayıp onları doyurmaktan çok sanatını dayatması şeklinde ilerliyor. Herkes onun özel alanında olduğu ve kendisinin de mal varlıkları ne olursa olsun diğerleri karşısında "superior" yani üst düzey güç olduğundan bir parmak şıklatmasıyla bile herkesin irkilmesine boyun eğmesine sebep oluyor, fakat her ne kadar son sözü Slowik söylese de filmimiz Margot'un perspektifi baz alınarak seyretmekte. <img class="alignnone wp-image-59283" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/01/the-menu-film-fragman-2-300x126.jpg" alt="" width="1352" height="568" /> Misafirler bir süre sonra gittikçe değişen muameleden gerçekten ürperip olayları sorgulamaya başlıyorlar. Doymayıp ekmek istediklerinde ve red cevabı aldıktan sonra gelen tortilla, müşterilerin travmatik anlarına bir yenisine ekleniyor. Bu olayı bazı insanlık dışı anlar da takip ediyor tabii.Daha sonra da korkuyla boyun eğme... Margot'un partneri Tyler ise tüm bu yaşananlara rağmen şefe toz konduramayıp ısrarla yemeğe ayıla bayıla devam etmesi, onu zihninde yüceltmesi <strong>insanoğlunun kabul görmek adına ne kadar akıl almaz şeyler yapabileceğinin bir örneği aslında.</strong> Fakat tüm bu yapbozun içine uymayan parça Margot, şefin dikkatinden kaçmıyor. Davete ait olmayan bu kimlik şefin dikkatini çektiğinde ve hazırladığı yemekleri neden yemediği sorgulandığında aslında edindikleri bilgilere göre beklenen misafir profiline uymadığını anlıyor şefimiz. Fakat Tyler'ın aslında Margot'u ucunda ölüm olacağını bile bile davet etmesinden tüm faturayı Margot'a kesmiyor, şefi adeta kutsallaştıran Tyler'ın sinir bozuculuğu da bir karşılık alıyor elbette. Filmde her menü ve muamelede biraz daha tehdit edildiklerini hisseden misafirleri, zenginliğin ne kadar deforme edebileceğini gösterirken Margot'un şefe asıl yapması gereken şeyin sanat değil yemek olduğunu tokat gibi bir karşılıkla hatırlattığı sahnelere de tanık oluyoruz. <h2><strong>The Menu Filmindeki Bazı Göndermeler:</strong></h2> Misafirlerin 12 tane olması <strong>"Son Akşam Yemeği"</strong>ne<strong> (The Last Supper)</strong> bir atıf aslında. Filmdeki karakterlerimiz Da Vinci'nin bu eseri Romalı askerler tarafından tutuklanmadan önce İsa'nın yemeği paylaştığı havarileri temsil ediyor olabilir. Hristiyanlıktaki 7 büyük günah (kibir, şehvet, haset, oburluk, açgözlülük, tembellik ve öfke) da her bir karaktere dikkatli bakıldığında işlenmiş olduğu görülüyor hatta Slowik'in annesinde bile. Şefin odasında asılı <strong>Tantalus</strong> isimli restaurant <strong>Yunan mitolojisi</strong>ndeki bir karakterin adı ve mitolojide bu karakter tanrıları akşam yemeği için evine davet edip kendi oğlu Pelops'un etinden yapılmış bir güveç yemeleri için kandırmıştı.Bunun sonucu da ebedi açlık ve susuzlukla cezalandırılmıştı. <strong>Ödüller ve Festivaller;</strong> <em>NTFCA Ödülü, Toronto Film Festivali, Mar De Plata Film Festivali, Golden Horse Film Festivali</em> Film genel itibariyle sistemin ne kadar trajikomik porsiyonlara biçilen fiyatlarla hizmet sunduğunu ve aynı zamanda da hayatımızın bir sürecinde birilerini kutsallaştırma sebebimizi çözümlemeye çalışma süreci gibi olguları göstermek istiyor diyebiliriz. Klostrofobik atmosfere tahammül edebilenlere, filme şans vermesi için fragmanını aşağıya bırakıyoruz İyi seyirler.
Yalnızca bir dönem değil asırlar boyu zihinlerde yer alan bu eserleri diğer sanatçıların eserlerinden ayıran neydi? Sahip oldukları gerçekler mi yoksa içinde yaratılmış oldukları kurgular mı? Geçen onca yıla rağmen tabloların insanlığa bir türlü anlatamadığı ve sanatçılarla birlikte bu dünyaya veda eden kilitli kutular hala var mıydı? İşte Mona Lisa’dan Çığlık'a, Öpücük’ten Yıldızlı Gece'ye sanat eserlerinin ünlü olma yolculukları ve arka planları... <strong>Çığlık</strong> <img class="alignnone wp-image-55301" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/11/munch_16_9_1590652543-300x169.jpg" alt="" width="747" height="421" /> Popüler kültürün en ikonik resimlerinden <strong>dışavurumcu</strong> bir şekilde yapılmış ve korku, ızdırap, ölüm temalı bu eserin sahibi Munch, kendininki gibi acıklı bir öykü ile ortaya koydu bu tabloyu. Mühendislikten başlayan eğitim hayatına sanat koleji ile viraj verdi. Ressam arkadaşları ile toplanıp bir atölye kurdu ve sabah erkenden atölyenin yolunu tutarak zihnindeki sesleri tuvaline döktü. Artık sergi vakti gelmişti, fakat sergiye gittiğinde resmi beğenilmedi, yalnızca bir kişi hariç. Resimde hatırı sayılır derecede adından söz ettiren bir ressam onun bu eserini çok beğenmişti ve bir dönüm noktası oldu. Sıra Çığlık’a gelmişti. <strong>Edward Munch tablonun hikayesini şöyle anlatmıştır</strong>: "İki arkadaşımla yolda yürüyordum. Güneş batıyordu. Aniden gökyüzü kan kırmızıya döndü. Durdum, bitkin hissettim ve çite yaslandım. <strong>Mavi-siyah fiyortun üzerinde kan ve ateşten diller vardı</strong>. Arkadaşlarım yürüdü ve orada endişeden titreyerek durdum. Ve doğanın içinden geçen sonsuz bir çığlık hissettim." Bazı rivayetlere göre Çığlık,<strong> kız kardeşinin çığlığını duyması ile ilişkilendirilir</strong>. Çığlığı atan kişinin kadın veya erkek olup olmaması hakkında bir fikir oluşturmadığından dikkatimizi ifadeye daha çok vermemizi sağlamıştır. Gökyüzündeki kızıllık hakkında ise Texas Üniversitesi'nde fizikçi ve astronomi profesörü Donald Olson Endonezya'daki Krakatau Adası'ndaki o yılın volkanik patlaması ile ilişkilendirilmiş. Kaygı ve yabancılaşmanın eserdeki yansıması, aslında görebileceğimiz çok daha fazla ayrıntıya ev sahipliği yapıyor. <strong> Mona Lisa</strong> <img class="alignnone wp-image-55307" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/11/098-Mona-Lisa-Leonardo-da-Vinci-Cropped-300x188.jpg" alt="" width="720" height="451" /> Leanardo Da Vinci'nin gülümsemeyi yakalamak için dansçılar tuttuğu, birçok duyguyu içine hapsetmiş psikolojik bir eser olma özelliği de taşıyan bu portre bize o dönemde portresi yapılan birçok şatafatlı kadının aksine neden Mona Lisa sade diye sorduruyor. Cevap aslında basit ; izleyiciyi ifadeye odaklamak. Tam da gözümüzün içine bakıyormuş hissi veren Mona Lisa o dönemin kalıplarını kıran bir eser de aslında. Çünkü dönemin çekingen tavırlı resmedilen kadın portrelerine karşı bir başkaldırı olarak yorumlanıyor. Aristokrat duruş, fotoğraf makinesiyle yakalanmış bir kare, karışık bir arka plan… Kullandığı<strong> "sfumato" (renkler arası dumanımsı geçiş) tekniği</strong> de aslında 16. yüzyılda ne kadar eşsiz bir eser olduğunu kanıtlar nitelikte. Bu gülümsemeyi bu çağda bile aklımızın almamasının sebebi ise 2005'te sinirbilimciler tarafından kanıtlanmış; Da Vinci'nin kadavralar üzerinde incelemeler yapıp insan anatomisi ve yüz dokuları üzerinde büyük bir fikir sahibi olması (mezardan ceset çaldığı bile söylenir). Bu bilginin 500 yıl sonra açığa çıkması ise biraz trajikomik. Ayrıca tabloda kaş ve kirpikleri göremememiz aslında çizilmediğinden değil zamanla boyanın pigmentinin yok olmasından kaynaklanır. Eser aynı zamanda Da Vinci kısmi felç geçirdiğinden tam olarak bitirilmemiştir. Şu an Louvre Müzesi'nde kurşun geçirmez camların ardında korunmakta. <strong> Öpücük</strong> <strong> <img class="alignnone wp-image-55308" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/11/p034sbrg-300x169.jpg" alt="" width="722" height="407" /></strong> <strong>Gustav Klimt</strong> tam da sanatçıların en üretken olduğu yerin merkezinde Viyana’da doğmuştur. Eserlerini kardeşi ile yapıp Viyana imparatoruna resimlerini sergileme şansı elde etmiş, ve ardından kent tiyatrosunun dekorasyon işini alma şansı bulmuşlardır. Yaptığı guaj çalışması ile 1888 yılında İmparator Franz Joseph tarafından altın madalya ile ödüllendirilmişti. Fakat aradan yıllar geçti, Klimt, kardeşini ve babasını kaybedip bunalıma girdi. Daha sonra eserlerine yansıyan bu ruh hali onu ressamlar, heykeltıraşlar ve mimarların da içinde bulunduğu ayrılıkçı (secession) hareketine sürükledi. Akademide yetersizlik ve müstehcen eserler yapmakla suçlanıp bambaşka tarzda eserler yapmaya başladı.<strong> Zindan Adası filmine konu olup ilham alındığını</strong> gördüğümüz Gustav Klimt’in Öpücük adlı eseri 8 farklı altın kullanılarak yapılmıştır (babasının kuyumcu olmasından altınlarla iç içe büyümesinin etkisi). Resimde gördüğümüz erkek figürü köşeli desenli büyük kaftan ile dominant maskülen gücün kadın figürünün giydiği kıyafetin desenleri ile yumuşatıldığını ve hayat ağacı ile birleştiğini gösteriyor. Her ne kadar erkek figürü bu eserinde daha fazla yer kaplasa da genel olarak kadın ve kedi figürlerini erkek figürlerinden çok daha fazla kullanmıştır. Klimt bu ve diğer eserlerinde alegori ve sembolizm kullanarak modern sanata bir ivme kazandırıp şu sözleri söylüyor: '<em>'Kendim veya sanatım hakkında bir şey söylemem gerektiğinde, ben ne yazılı ne de sözlü söz söyleme yeteneğine sahibim. Benim sanatçı kişiliğime dair kim bir şey öğrenmek istiyorsa, kayda değer yapılacak tek şey resimlerime dikkatlice bakmak ve benim ne olduğumu ve ne yapmak istediğimi görmeye çalışmaktır.''</em> <strong>Yıldızlı Gece </strong> <img class="alignnone wp-image-55310" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/11/Starry-Night-Van-Gogh-Which-Stars-GoogleArtProject-300x160.jpg" alt="" width="728" height="388" /> Hepimizin aşina olduğu bu tabloyu yapmanın sayesinde kendini intihar etmekten kurtaran Van Gogh akıl hastanesinde yatmasına rağmen her gün aynı özveri aynı tutkuyla malzemelerini alıp sanatını yapmış fakat bu paha biçilemez tabloya sahip olmasına rağmen yoksullukla hayatını geçirmiştir. Yıldızlı Gece'yi başlı başına eşsiz bir konu yapan bir diğer etken ise <strong>"türbülans" tekniğini</strong> görebilmemiz. Gökyüzündeki fırça darbelerinde gördüğümüz o renkler arası akışı yıllar yıllar sonra gök cisimlerini inceleyen bilim adamlarının uzak bir toz bulutunun etrafındaki parlaklık ile bağdaştırmıştır. Kaliforniya Üniversitesi sanat tarihçisi Albert Boime'ye göre ise Van Gogh aslında <strong>Venüs gezegenini</strong> <strong>"Yıldızlı Gece"de resmetmişti</strong>. 1985'te Boime, resmi 1 Haziran 1889'daki gökyüzünün nasıl görüneceğine dair bir planetaryum rekreasyonuyla karşılaştırdı. Resim ve rekreasyon arasında çarpıcı benzerlikler buldu. Sonuç ise Van Gogh'un Venüs gezegenini bilmeden resmettiğiydi. Kardeşine yazdığı mektuplardan birinde, şafaktan önce ülkeyi penceresinden gördüğü ve büyük görünümlü bir yıldız gözlemlediği kaydedilmiştir. Yani olay tamamen onun zihnindeki kurgu ile ilgiliydi. Van Gogh'un yıldızlı gecesi Japon ressam Hokusai'den de izler taşıyordu. İlham aldığı Hokusai’nin “Dalgalar” adlı eserinde aldığımız his tıpkı gökyüzüne baktığımız hissi veriyordu sanki. <em>“Kişi doğaya sadık olmak için hiçbir amaç uğruna kendini rahatsız ederek başlar ve yalnızca kendi paletinden sessizce çalışarak bitirir ve sonra sonuç yine doğadır."</em>
Kayıtlara geçmiş, tarih sahnesindeki ilk psikolojik deneyin: “Psammetichus” Türkçe adıyla “Firavun Deneyi” olduğu söyleniyor. Bazı dilbilimcilere göre zalimce bazılarına göre ise kanıtlanmış iyi bir yanılgı olduğu düşünülen bu deneye yakından bakalım. Heredot tarafından anlatılan bu ilk hikaye milattan önce 429 yılında ortaya çıkmıştı. Rivayete göre Firavun (1.Psamtik) bir gün iki tane konuşmaya henüz başlamamış çocuk getirilmesini isteyip bir çobana onları her şeyden izole bir ortamda yetiştirmesini emretti. Böylece Mısır dilini konuşurlarsa tanrının Mısırlı olduğu ve dilin de ilahi olarak kodlandığı savını ispat etmiş olacaktı. Bebekler ilk kelimelerini söyleyene kadar ağılda kalacaklardı (Bazı kaynaklara göre zindan olduğu da söyleniyor). Aradan belli bir süre geçti, bebekler büyüdü ve firavun huzuruna çağırdığında onlardan bir tanesi Frigce’de ekmek anlamına gelen “bekos” kelimesini söylemişti. Firavun ise bu durumdan doğal dilin Frigce olup içimizde var olduğu hepimizin aslında onu biliyor olarak doğduğumuz sonucunu çıkardı. Fakat ona göre tanrı Mısırlıydı ve dünyaya gelenler özünde bu dili bilerek geliyorlardı. Bu sonuca da bakarak Frigyalıların kendilerinden daha eski, daha kadim olduğunu düşündüler. Böylece kendilerinin ilk insanlardan olduğu inancı çürüdü. Aslına bakarsak dilin bu şekilde oluşmadığı açık, peki bebek neden ekmek dedi? Frigce insanlık tarihinin en doğal dili miydi, tüm bu yanılgılara kaç insan, kaç sene inanmıştı? Dilbilim dünyası bunun bir yanılgı olduğunu eninde sonunda göstermiş oldu. Zira diller insan yapımıdır. Gökten herhangi bir dil inmediğinden birçok teoriye dayanarak (yansıma teorisi, ünlem teorisi vb. ) insanlar çeşitli coğrafyalarda harf, işaret ses gibi yapı taşlarla bambaşka konuşma bağlamları ve kanalları inşa ettiler. Modern dilbilim de özünde dillerin çevreden gelecek girdilerin sağladığı veriler üzerine oluştuğunu destekliyor. Böylece diller de birbirlerinden etkilene etkilene, değişerek günümüze gelmiş oluyor. İnsanlık tarihinin 7000 tane dili olması ise karmaşık sistemleri idare edip yaşatabilme kabiliyeti olan canlılar olduğumuzun bir göstergesiydi aslında. Hala da bazıların başarısız oluşuna karşın yapay diller oluşturulmaya devam ediyordu. Bu bilgilere dayanarak deneyde ortaya atılacak en mantıklı senaryo da muhtemelen bebekleri beslemek için yanlarına giden hizmetçiler bu kelimeyi ağızlarından kaçırmalarıydı. Ya aralarında konuşurken ya da gayrı ihtiyari söyleniverdi bu kelime. Etrafta maruz kalacakları başka bilgi olmayan bu bebekler de hemen bunu kapıp hafızaya attı. Çünkü dil çevrenin eseriydi, gördüklerimizin duyduklarımızın yegane parçasıydı. Eğer o hizmetçiler konuşmayıp illaki başka sesler duyacaklarından bebekler su sesini, tabak sesini vb. duyduğu herhangi bir sesi taklit edip bile konuşmaya başlamaları kaçınılmazdı. Bebeklerin ağılda daha fazla perişan olmasına dayanamayan hizmetçinin aslında bile isteye “bekos” sözünü hafızalarına kazıyıp kazımadığı veya da her gidiş gelişte yorulan hizmetçilerin bu deneyin bir an önce sona ulaşmasını istediğinden konuştuğu gerçeği ise hala meçhul…
IMDB'de “Vay be!” dedirtecek bir puana ulaşmamasına karşın izleyici ile bağ kurması ve olayların sürükleyici olması bu filmi izlenesi kılıyor. Gelin, yönetmen Steven Soderbergh’in 2022 yapımı bu filmine daha yakından bakalım. Zoe Kravitz’in hayat verdiği ana karakterimiz bir agorafobi hastası olan ve Covid-19 döneminde evinde freelancer olarak işini yürüten bir teknik eleman Angela. Olaylar ise Seattle'da geçiyor, virüsün yansıyan etkilerini, pandemi dönemi gerginliğini bireylerin eve hapsolmasın da, ana karakterimizin zorlanışlarında... Kısaca filmin çoğu yerinde görebiliyoruz. <strong>Peki “Kimi” ismi nereden geliyor?</strong> <img class="alignnone wp-image-49333" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/interview-how-kimi-became-the-perfect-pandemic-thriller-621b318-300x145.jpg" alt="" width="683" height="330" /> "Kimi" tıpkı “Siri” veya” Alexa” gibi veri tabanı olan ve sesli komutları eyleme dönüştüren, kayıt yapan hayat kolaylaştıran filmdeki bakış açısıyla; “mini arkadaş, yardımcı”. Hemen hemen her evde bulunan bu projenin arkasında ise Amygdala Corporation var. Bu Corporation'da uzaktan çalışan, hataları bulup kodlayıp veri işleyen fakat psikolojik olarak zor süreçten geçen Angela’nın karşısına çıkan olaylar onu çıkmazlara sürüklüyor ve tahmin edemediği seçimler yapmaya zorluyor. <em>(Bu kısımdan sonrası için spoiler alarmı veriyoruz.)</em> Kendiyle baş başa kalıp birçok şeyi gözden geçirme şansı elde eden Angela, Kimi'nin veri tabanında bulduğu şüpheli bir kaydın peşine düşüp şirketin başarılarını tehlikeye atma eşiğine geldiğinde acaba insan hayatı kolaylaştırmak için kurulan şirket bu gencin hayatını tıpkı yanlış verileri siler gibi silmekten çekinecek midir? <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/0400130-1-800x387.jpg" alt="" width="691" height="334" /> Filmin bir bölümünde şehirdeki siyasi olayların tetiklemesiyle sokağa dökülen halk, protesto için gösteri yaparken birden Angela’ya yardım eli uzatmaları da aslında sistemlerin büyüklüğünün ne olursa olsun doğrunun bir şekilde bir yerlerde birleştirici unsur olduğunu güncel bir dille bizim de sürecinin üstesinden geldiğimiz virüs vb. olumsuzluklar bağlantısıyla izleyiciye aktarılıyor. Şans verilesi ve 90 dakikalık bile zaman istemeyen bu filmin fragmanını verip iyi seyirler diliyoruz; https://youtu.be/A8QvFlhO14k
Şimdilerde eline kalemi alanın beste yapıp şarkı çıkarması bize nerede o eski şarkılar dedirtiyor. Peki ya sözlerin zarafeti, ritmin naifliği şiirlerde saklıysa? İşte hepimizin sözlerini çoğunlukla bildiği o enfes şarkıların ardındaki şiirler. <strong>Candan Erçetin- Git</strong> https://www.youtube.com/watch?v=9QOY3qw3T2g Cemal Safi'nin "Hadi Git" adlı şiirinden uyarlanmıştır.(2009) <em>Git ki siyah gözlerin arkada kalmasınlar, Git ki gamlı yüzümün hüznüyle dolmasınlar. Mademki benli hayat sana kafes kadar dar, Uzaklaş ellerimden uçabildiğin kadar.</em> <strong>Kaan Tangöze - Bekle Dedi Gitti</strong> https://www.youtube.com/watch?v=9uR_1hTI6g4 Özdemir Asaf'ın "Çizik" adlı şiirinden uyarlanmıştır. <em>Geleceğim, bekle dedi, gitti.. Ben beklemedim, o da gelmedi. Ölüm gibi bir şey oldu.. Ama kimse ölmedi.</em> <strong>Ezginin Günlüğü - Aşk İki Kişiliktir</strong> https://www.youtube.com/watch?v=DpYSwfiEG-4 Ataol Behramoğlu'nun "Aşk İki Kişiliktir" adlı şiirinden uyarlanmıştır. <em>Binlerce kez dokunduğun ten; Yazabileceğin şiirler Çoktan yazılıp bitmiştir; Ölümdür yaşanan tek başına, Aşk iki kişiliktir.</em> <strong>Cem Karaca - Ben Bir Ceviz Ağacıyım</strong> https://www.youtube.com/watch?v=AWtfx0xIC2Q Şarkı, Nazım Hikmet'in "Ceviz Ağacı" şiirinden uyarlanmıştır. Hikayeye göre bir gün Nazım Hikmet ve sevgilisi Gülhane Parkında buluşmak için sözleşirler. O sırada daha önceleri yazdıklarından dolayı polisin aradığı Nazım Hikmet, parka polislerin girdiğini görünce ceviz ağacına çıkar ve Piraye'yi beklerken bu şiiri yazar. <strong>Nükhet Duru-Ben Sana Vurgunum</strong> https://www.youtube.com/watch?v=E0lI5169AYM Sabahattin Ali'nin "Eskisi Gibi" adlı şiirinden yorumlanmıştır. <em>Seneler sürer her günüm, Yalnız gitmekten yorgunum; Zannetme sana dargınım, Ben gene sana vurgunum.</em> <strong>Bonus: Arctic Monkeys- I Wanna Be Yours</strong> https://www.youtube.com/watch?v=nyuo9-OjNNg Ülkemizde de oldukça popüler olan bu müzik grubunun "I Wanna Be Yours" adlı şarkısının tahmin ettiğimizin aksine sözleri John Cooper Clarke'ın 1982'de yazdığı aynı isimli şiirden geliyor. <em>I wanna be your electric meter I will not run out I wanna be the electric heater You’ll get cold without</em>
Sözlüklere göre Pop art, 1950' lerin sonu ve 60' ların ticari ve popüler kültürden ilham alan bir sanat akımıdır. Bu akım, batı dünyasındaki popüler ve ticari kültürden esinlenerek geleneksel sanat biçimlerine bir isyan olarak başlamıştı. Bu akımın belirli bir sanat tutumu yoktu, fakat yine de savaş sonrası dönemin sıradan nesnelerine (çizgi romanlar, çorba kutuları, yol işaretleri ve hamburgerler gibi) konu olarak veya işin bir parçası olan farklı bir tepki olarak tanımlandı. Genellikle keskin renklerle karakterize edildi, özellikle ana renklerle (kırmızı-sarı-mavi). Bu renklerin kullanılış amacı ise sanatçının iç dünyasını yansıtmaktan ziyade çevrelerindeki canlı popüler kültürü yansıtmaktı. <img class="alignnone wp-image-46764" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-21-300x260.jpg" alt="" width="823" height="713" /> Pop art' ın bir akademik araştırma hareketi için başladığını söylemek mümkün. 1952- 1955 yılları arasında<strong> Londra Çağdaş Sanat Enstitüsünde</strong> bir araya gelen sanatçı ve mimarlar araba tasarımlarından ucuz dergilere kadar birçok şeyi tartıştılar. Kendilerini <strong>"Bağımsız Grup"</strong> olarak tanımlayan grup, geniş tabanlı bir kültür arayışı geliştirme işine girişti. 1950' lerin ortalarında İngiltere'de ve 1950' lerin sonlarında Amerika' da ortaya çıkan bu akım, 1960' larda zirveye ulaştı. Genç sanatçılar eski akımların ürünlerine, müzelere tarih sahnesindeki şeylere odaklanmak yerine daha çok Hollywood filmlerine pop müziklerine albüm kapaklarına ve reklamcılığa odaklandılar. Böylece akım trend oldu ve gençler arasında yaygınlaştı. Pop Art terimi ise <strong>Lawrence Alloway</strong> tarafından, tüketicilik ve popüler kültürün imgeleriyle karakterize edilen yeni bir<strong> “Popüler”</strong> sanat biçimini tanımlamak için icat edildi. Parlak renk şemaları da bu sanat biçiminin çağdaş kültürdeki bazı unsurları vurgulamasına olanak sağlamış ve ticari sanatlar ile güzel sanatlar arasındaki uçurumun küçülmesine yardımcı olmuştur. Bu akım medyanın da en az mesaj kadar önemli olduğunu gösteren<strong> ilk Post-modern sanat akımı</strong> olmasının yanında ayrıca en ünlü imgelerinin çoğunun ün kazandığı film ve televizyonun gücünü yansıtan bir sanat akımıydı. <img class="alignnone wp-image-46765" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-1-8-300x171.jpg" alt="" width="826" height="471" /> <strong>Andy Warhol</strong>, Roy Lichtenstein, James Rosenquist ve Claes Oldenburg gibi New Yorklu sanatçılar ile, yüksek sanat ve düşük kültür arasındaki çizgileri bulanıklaştırmak amacıyla kitle kültüründen, gündelik nesnelerden ve ünlü kültünden ilham alan eserler yaratarak neyin uluslararası bir fenomen olacağı tanımlanmaya başlandı. <strong>Farklı Ülkelerde Pop Art</strong> Fransa'da Pop Art, eleştirmen Pierre Restany tarafından <strong>‘gerçeği algılamanın yeni yolları'</strong> olarak ortaya çıktı. Sanatçı Arman, bulunan veya atılan üretilmiş nesnelerden heykeller yaratma lehine daha önceki soyut resim tarzını reddetti. Almanya'ya Amerikan pop art akımı sanatçıları tanımlamaya "<strong>Sermaye Gerçekçiliğ</strong>i" terimi ile geldi, Sigmar Polke, Gerhard Richter ve Konrad Lueg' tarafından kuruldu. Japonya'da pop art, ülkenin önde gelen <strong>avangard sahnesinden</strong> evrildi. 1920' lerin sonlarında ve 1930' ların başlarında <strong>"Harue Koga"</strong> tarafından üretilen fotomontaj tarzı resimlerdeki dergilerden kopyalanan modern dünyanın imgelerinin kullanılması, pop sanatının unsurlarını ön plana çıkardı. <img class="alignnone wp-image-46766" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/IMG_E8615-300x140.jpg" alt="" width="799" height="373" /> Rusya, "pop art" hareketinin bir parçası olmak için biraz geç kalmıştı ve ''pop art''a benzeyen eserlerin bir kısmı, Rusya'nın komünist bir ülke olduğu ve cesur sanatsal ifadelerin yakından izlendiği 1970' lerin başlarında ortaya çıktı. Rusya'nın kendi pop sanat versiyonu Sovyet temalı ve <strong>Sots Sanatı</strong> olarak anılıyordu. <em>Pop art, Batı ülkelerinin son derece teknolojik, kitle iletişim odaklı bir sanat biçimi olarak eleştirel bir kabul gördü. Halk ilk başta ciddiye almasa da, 20. yüzyılın sonunda artık en tanınmış sanat akımlarından biri haline gelmişti.</em> <em>Belki de pop art bize, sahip olduklarımızın, hayallerimizin, yaşadıklarımızın birleştirilmiş kolajlarda saklı olduğunu göstermeye çalışıyordu.</em>
<em>Dünyada 7000 tane olan bu dillerden maksimum birkaç tane bildiğimizde geriye kalan bambaşka dünyalar hep insanlarda merak uyandırmıştır. Gelin bu dünyalarla ilgili bilgilere beraber göz atıp şaşıralım.</em> <strong>-Dünyada sadece 8 kişinin konuştuğu bir dil vardır.</strong> Kamerun'un güneyinde "Busuu" dilini 1986'da 8, 2005'te ise 3 kişinin konuştuğu kayıtlara geçmiştir. <strong>-Amerika'da 300 tane dil konuşuluyor ve sanılanın aksine resmi dil İngilizce değil , çünkü resmi dili yok.</strong> <strong>-Şu ana kadar lehçeler haricinde 241 adet dil yok oldu.</strong> <strong>-Dünya nüfusunun yarısının konuştuğu toplam dil sayısı 23.</strong> 6977 tane dili de dünyanın diğer yarısına paylaştırdığımızı varsayarsak kulağa çok ilginç geliyor. <strong>-Dünyanın yarısı 2 dil biliyor.</strong> <strong>-Dünyada 800 den fazla dilin konuşulduğu bir ülke var.</strong> Papua Yeni Gine 841 dil ile bu özelliği üstleniyor. İçlerinden 40 tanesini ise yalnızca birkaç insan konuşabiliyor. <strong>-Başka dile en çok çevrilen kitap İncil'dir.</strong> <img class=" wp-image-46210 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/resim_2022-09-07_093546438-Cropped-300x169.jpg" alt="" width="669" height="377" /> 683 dile çevrilen İncil'in ardından ise Pinokyo eseri geliyor. <strong>-En eski yazı dili Sümerce'dir.</strong> Milattan önce 3500 yılında ortaya çıkan bu dili sırasıyla Mısır dili (M.Ö.3300), ve Eski Çince (M.Ö. 1250) takip ediyor. <strong>-Dünyanın aşk dili olarak kabul ettiği diller: Fransızca ve İtalyanca.</strong> <strong>-Dünyanın en küçük modern alfabesi: Rotoka Dili'dir</strong> Papua Yeni Gine'de bulunan bu dilin ise yalnızca 11 harfi vardır. <strong>-Dünyada neredeyse her dil bir başka dilden etkilenmiştir.</strong> Sebebine baktığımızda ise hiç şaşırmıyoruz: insanların-toplulukların seyahatleri ve dil çeşitliliği. <strong>-Dünyada hiçbir dilden etkilenmeyen tek dil Baskça'dır.</strong> İspanya ve Fransa'nın arasında dağda konuşulan bu dilin diğer dillerden etkilenmeme sebebi ise insanlarının izole yaşaması. <strong>-Dünyada en fazla resmi dile sahip olan ülke 11 resmi dil ile Güney </strong><strong>Afrika'dır.</strong> <strong>-Dünyada en çok konuşulan dil Çince'dir</strong> <img class=" wp-image-46211 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/resim_2022-09-07_093810994-Cropped-300x169.jpg" alt="" width="665" height="375" /> <strong>-Savaşın dili Rusça olarak kabul edilir.</strong> <strong>-Dünyanın en baskın dili İngilizce'dir.</strong> Hatta havayollarının resmi dili olarak kabul edilir, tüm pilotlar ve uçuş ekipleri İngilizce bilmek zorundadırlar. Dijital dünyada da bilgisayarların programlarının %80'i İngilizce'dir. <strong>-Dünyanın en uzun alfabesi Kamboçya diline aittir.</strong> 73'ten fazla karakterle en uzun alfabeye sahiptir. Aynı zamanda tek başına öğrenmesi en zor dillerden biridir. <strong>-Sembollerin dili; Çince.</strong> Alfabe yerine, Çince mandarin dili sembollerden oluşur. Çoğu insan harflerin yazılmaktan çok çizildiklerini düşünür. Ayrıca bundan dolayı da tek başına veya bir öğretmen ile öğrenilen en zor dildir. <strong>-"Alfabe" aslında Yunan kökenlidir.</strong> Türkçe'de çok da farklı telaffuz etmediğimiz İngilizce "alphabet" kelimesi Yunanca'nın alfabesinin ilk iki harfi "alpha" ve "beta" dan oluşmuştur. <strong>-Basımı yapılmış ilk dil Almanca'dır.</strong> <strong>-Nijerya'da İngiltere'den daha fazla İngilizce konuşan insan vardır.</strong> Bu sayı Nijerya'da 90 milyon iken İngiltere'de 60 milyon civarında seyreder. <strong>-Dünyada en çok gelişen dil İngilizce'dir. Her yıl sözlüklere 4000 yeni sözcük eklenmektedir.</strong> <strong>-İngilizce, İngiltere kökenli bir dil değildir.</strong> Almanya'nın batısındaki sahilde yaşayan Cermen kabileleri ile kökleri oluşmuştur. Kelimelerin %30'u ise Fransızca'dan yerleşmiştir. <strong>-Dünyada en çok farklı dil konuşulan kıta Asya'dır.</strong> 2300 farklı dili, 2138 ile Afrika takip eder. Avrupa'da ise bu sayı 286 ile sınırlıdır. <strong>-İngilizce'yi konuşup anlamak için beynimizin yalnızca sol tarafını kullanırız. Çince konuşmak ve anlamak için ise bu durumun aksine her iki lob da harekete geçmek zorundadır.</strong> <strong>-Uzayda konuşulan ilk dil Rusça'dır.</strong> <strong>-İ</strong><strong>ngilizce'de sözlüklerde 7 sene boyunca kalıp daha sonra hayalet sözcük olmasından dolayı kaldırılan bir kelime vardır; "dord".</strong> <strong>-Bonus: Türkçede en uzun kelime "Muvaffakiyetsizleştiricileştiriveremeyebilecekleri mizdenmişsinizcesine"dir. (70 harf)</strong> Anlamı ise “Hemencecik başarısızlaştırıcı hâline getiremeyeceğimiz kişilerden biriymişsiniz gibi” <em>Kaynak: speakt.com</em>
<em>"Masum bir mahkum, uğradığı adaletsizlik yüzünden her geçen saat daha da öfkelenecektir. Suçlu bir mahkum daha sakin ve sessiz olur. Ya da ağlar. Orada olmasının bir sebebi olduğunu bilir. Suçluluk veya masumiyet kurmanın en iyi yolu kesintisiz sorgulamadır."</em> <img class="alignnone wp-image-45659" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/764_27-800x524-Cropped-300x169.jpg" alt="" width="659" height="371" /> Almanya'nın en başarılı yapımlarından olan "Das Leben Der Anderen" 2006 da yapılmış 137 dakikalık bir dram/dönem filmi olma niteliği taşıyor. Senaryosunu ve yönetmenliğini Florian Henckel von Donnersmarck'ın üstlendiği bu uzun metrajlı filmde bolca politik mesajlar bulunuyor. Filmin yavaş ilerlemesi, kasvetli olması ise insanı asla sıkmıyor çünkü distopik bir dünya izlerken "acaba?" ile doluyor kafamız. <strong>Ne Anlatıyor ?</strong> Film 1984 ile 1991 (Berlin duvarı yıkılması ile Doğu-Batı Almanya'nın birleşmesi) yılları arasındaki Almanya'ya odaklanıyor. Ana karakterimiz yüzbaşı Gerd Wiesler, akademiden arkadaşı ve kültür bakanı Bruno Hempf ile davet edildikleri bir galada oyun yazarı Georg Dreyman'ı Totaliter rejim karşıtı olabileceğinden şüphelenip takibe almak isterler. Fakat Dreyman rejime muhalif olacak son kişilerdendir. (Bu kısımdan sonrası izlemek isteyenler için spoiler olabilir.) İstihbarat kurulur, fakat Bruno Dreyman'ın sevgilisi aktris Christa Maria Sieland ile birlikte olmak ister ve emellerine ulaşmak için en sadık elemanı Wiesler'i seçer. Sieland'ın etik olarak seçimler yapması gerekir. Zamanla arafta kalan, içinde bulunduğu konumdan tiksinti duyan ve vicdanıyla savaş verecek Wiesler'ın riskli adımlarını, ve özel hayatın gizliliğinin ne kadar kolay yok sayılacağını tek tek gözler önüne seren bu film sonu ile de çok etkileyici bir tat bırakıyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/das-leben-der-anderen-800x418.jpg" alt="" width="662" height="346" /> <strong>Bilinmeyenler</strong> <ul> <li>Film, "Yabancı Dilde En İyi Film" kategorisinde Oscar ödülü almıştır.</li> <li>Film aynı zamanda "En İyi Erkek Oyuncu" dalında Alman film ödülü almıştır.</li> <li>Başkalarının Hayatı ismindeki bu filmde "Başkası" sözü aslında izlenen insanlar değil izleyen Wiesler karakteridir.</li> <li>1984 eserine atıflar vardır.</li> <li>Başrol oyuncusu Ulrich Mühe, filmin gösterime girdiği yıl yaşama veda etmiştir.</li> <li>Filmin toplamda 79 ödülü ve 38 adaylığı bulunuyor.</li> <li>Filmin arka planını gösteren bir kitapta Ulrich Mühe, eski eşini Doğu Almanya'nın gizli servisinde ajanlık ile suçladığına değinilmiştir.</li> <li>Filmde Georg Dreyman'ın çaldığı "İyi Bir İnsan İçin Sonat" adlı piyano bestesini oyuncu aslında kendisi çalıyordu, çünkü bu besteyi filmde çalabilmek için 6 hafta boyunca günde 4 saat prova yapmıştı.</li> </ul> Film hangi ideolojide hangi konumda ve çevrede olursa olsun insanın vicdanın ne kadar ağır bastığını her detayıyla zihnimize kazıyor. Ve "HGW xx/7"' tüm fedakarlıklarıyla... <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/EX1wRfxX0AEfpUL-800x335.jpg" alt="wiesler" width="662" height="277" /> <blockquote><em>“Lenin, Beethoven’ın Appassionata’sı hakkında ne dedi biliyor musun? "Bunu dinlemeye devam edersem devrimi tamamlayamam" </em> <em>Sence bu müziği dinlemiş biri yani gerçekten dinlemiş biri kötü bir insan olabilir mi?”</em></blockquote>
<em>Felsefe dünyasına da en az edebiyattaki gibi büyük izler bırakan, fakat yaşama "Yabancı" olmuş Albert Camus...</em> <strong>Hayatı</strong> 1913 Cezayir doğumlu yazarın babası Fransız annesi ise İspanyol kökenliydi. Çocukluğu ise pek tozpembe geçmemişti. 1. Dünya Savaşında babasını kaybedip yoksulluk içinde büyüdü. Annesi evlerde hizmetçilik yapıp Camus'a iyi bir eğitim hayatı vermeye çalıştı. Bu imkansızlıklar içinde liseyi burslu kazanıp daha sonra da Cezayir Üniversitesine kabul edildi. Futbola merak saldı fakat 17 yaşında bıraktı, çünkü verem hastalığına yakalanmıştı. Genç yaşında çok sevdiği şeyi bırakmasının etkisi ile şu sözleri söylemiştir. "Ahlaka ve insan yükümlülüklerine dair öğrendiğim ne varsa futbola borçluyum." Eğitimini 1936'da tamamlarken politik olarak da aktifleşti. 1934'te Fransız Komünist Partisine katıldı nasyonal sosyalizme tepki olarak. Daha sonra partiden Troçkist suçlamasıyla ihraç edildi. Felsefe eğitimini bitirse de kendini asla filozof olarak görmüyordu. 1934'te yaşamını Simone Hie ile birleştirdi. 2 yıl süren bu evlilikten sonra Francine Faure ile evlendiğinde 2 kızları oldu. Siyasi anlamda başkaldırmaları oldu ve "Yabancı" ile "Sisifos Söyleni" kitaplarını yazdı. Yazarken tıpkı Hemingway gibi ayakta yazmayı tercih etti. Sigarayı da oldukça fazla tüketirdi hatta sigara isminde bir kedisi bile vardı. "Combat" adlı gazete çıkardı. Felsefeci Sartre ile de bu gazete sebebiyle tanıştı. 2. Dünya Savaşı sonrası komünizme karşı çıkınca arkadaşlarıyla arası bozulan Camus'u bu olay aynı zamanda Sartre'den de uzaklaştırdı. Oyun ve denemeler yazdı. 1957 yılında ise Nobel Ödülüne layık görülen ikinci en genç ve ilk Afrika doğumlu yazar oldu. <strong>İdeolojileri</strong> "Hayat hiçbir şey değildir. İtina ile yaşayınız." diyen Camus'un eksistansiyalizm felsefesine yakın olduğunu söylemek mümkün. Ayrıca absürdizmin de en bilinen isimlerinden. Kendisini varoluşçu olarak görenlere ise şunları söylemiştir: <em>"Sartre ve ben kitaplarımızı birbirimizi tanıdığımızda farklı olduğumuzu anladık. Sartre bir varoluşçudur, benim yayımladığım tek fikir kitabı ise sözde varoluşçulara doğrultulan "Sisifos Söyleni"dir."</em> <strong>Ünlü Eserleri</strong> Yabancı (roman-1942) Veba (roman-1947) (İtalyan yönetmen Luchino Visconti ve Türk yönetmen Zeki Demirkubuz ile filme uyarlandı.) Düşüş (roman-1956) Mutlu Ölüm (roman-1970) İlk Adam (roman-1995) Avusturya'da İsyan (oyun-1935) Caligula (oyun-1938) Sıkıyönetim (oyun-1948) Sisifos Söyleni (deneme-1942) Tersi ve Yüzü (deneme-1937) Başkaldıran İnsan (deneme-1951) <strong>Ölümü </strong> 1960'da küçük bir Fransız kasabasında arkadaşı ile trafik kazasında 46 yaşında hayata veda etti. Cebinde ise o güne ait kullanılmamış bir tren bileti vardı... <em>“Bana her şeyi açıklayan öğretilerin aynı zamanda beni zayıflatmalarının nedenini şimdi anlıyorum. Kendi yaşamımın ağırlığından kurtarıyorlar beni, oysa onu yalnız başıma taşımam gerek.”</em> <strong> Camus'dan birkaç alıntı</strong> "Çocuklara işkence yapılan bu dünyayı sevmeyi ölünceye kadar reddedeceğim." "Kimse insanın sadece normal olabilmek için ne kadar çok çaba sarf ettiğini fark etmiyor." "Kurgu, gerçeği onunla söylediğimiz bir yalandır." "Bir yazarın amacı, medeniyetin kendisini yok etmesini engellemektir." "Ruh çok acı çektiğinde talihsizlik için bir tat geliştirir." <em>Kaynaklar:</em> <em>www.legacy.com</em> <em>www.discoverwalks.com</em> <em>www.goodreads.com</em>
Klasik müzik denince akla ilk gelen Mozart ile zeka artar mı yoksa bunlar sadece efsane mi? İşte farklı açılarıyla inceleyeceğimiz tartışmalı konu: "Mozart Etkisi" <strong>Mozart </strong> Mozart 1756 da Avusturya'da doğmuş sanatçının tam adı Wolfgang Amadeus Mozart olarak geçer. 12 yaşında ilk operasını, 8 yaşında ilk senfonisini ortaya koyan sanatçı, müzikle 3 yaşında tanışmıştır. Yalnızca 35 sene yaşayan Mozart, 625 tane eserle kendini ve yapıtlarını dünyaya tanıtıp yüzyıllar sonra bile anılır olan en başarılı bestecilerden biri olmuştur. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Wolfgang-Amadeus-Mozart-114__v-img__16__9__xl_-d31c35f8186ebeb80b0cd843a7c267a0e0c81647-800x450.jpg" alt="" width="662" height="372" /> <strong>Mozart Etkisi</strong> Popüler kültürde bu etkiyi Mozart besteleri dinlemenin zeka seviyesini yükselteceği inanışını duymuşuzdur. Bu, bilim dünyasında; insanların kısa Mozart besteleri dinledikten sonra işitsel-uzamsal akıl yürütmelerinde gelişmeler gözlenmesi şeklinde açıklanır. Bu yarar aynı zamanda epilepsi, anksiyete ve hipertansiyondan muzdarip insanlar için de gözlemlendiği söyleniyor. Yani popüler kültürün benimsediği gibi zeka yükselten bir yöntem olmaktan ziyade bu etki için uzamsal akıl yürütme becerileri ve bilişsel gelişim alanlarındaki faydalarından söz etmek çok daha mantıklı. Bu durumla ilgili 1993'te psikolog Frances Rauscher'ın yürüttüğü bir çalışmada gönüllülere 10 dakikalık müzik dinletilip hemen ardından görsel uzaysal zekalarındaki gelişim 10-15 dakika gözlemlenmiştir. Peki bu deney işitsel-uzaysal akıl yürütmede geçici bir artışla ilişkili daha sınırlı bir Mozart etkisinin varlığını destekleyen kanıtlar var anlamına mı geliyordu? "Kanıtlar var" ise bu çalışma bir tür etki yönüne işaret ediyor ve eğer bu Mozart etkisi gerçekten varsa bile çok az olduğu şeklinde gösteriliyor. "Kanıt yok" ise bu etkinin Mozart bestelerinden değil de diğer rock gibi müzik türlerinin de etkisinin benzer sonuçlar gösterebileceği yönünde. Aslına bakarsak olayın doğrudan spesifik bir müzikle ilgili değil; onun bizde uyandırdığı hisler ile bağlantılı yani müziğin ruh halimize yansıması ile. Tıpkı bazı müziklerin mutluluğumuzu ve enerjimizi yükselttiği gibi bazılarının derse daha çok konsantre çalışmamızı sağlaması etki yönlerinin farklı olduğunu gösteriyor. İngiltere'de yapılan başka bir araştırmada ise 1996'da 8000 çocuğa oldukça sevilen popüler bir rock grubu "Blur" ve klasik müziklerden olan Mozart bestesi dinletilmiş 10 dakikalık işitsel-uzaysal becerilerini ölçen bir test yapıldığında "Blur" dinleyen çocukların Mozart dinleyenlere göre daha başarılı olduğu sonucuna ulaşılmış. Yani deneye göre spesifik olarak Mozart'a veya diğerine değil de sevilen şarkıya bağlı olduğu gözlemlendi. Şunu söyleyebiliriz ki Mozart etkisi bilimsel olarak kanıtlanamadı. Zaten isimlendirmesinin de yanlış olduğunu buradan anlayabiliriz. <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/shutterstock_1134035588.jpg" alt="" width="660" height="433" /></strong> <strong>Mozart bebekler üzerinde etkili mi?</strong> Hepimiz dizilerde bir yerlerde bebekleri zeki olsun diye hamilelik boyunca karınlarına Mozart bestelerini açıp doğmamış bebeklerine dinleten anneleri görmüşüzdür. Bu ilginç kanı bebeklerin Mozart dinleyip doğduktan sonra eğlenceli, ritmik müzik aktiviteleri yapan daha iyi dil becerilerine sahip olan bebekler gibi görünseler de aslında farklı isimlerdeki bestecilerin de müzikleri dinletilen bebeklerin aynı becerilere sahip olduğu bir kez daha bu etkinin yanlış yorumlandığını kanıtlar nitelikte. Çünkü klasik müziğin böyle yansımalarının olması çok olağan bir durum. <strong>Dünyada İlk Etkiler</strong> İlk yapılan araştırmaların sonuçlarına bakarak Mozart dinledikten sonra bilişsel gelişiminde 8-10 puanlık bir IQ artışı yaşandığını ortaya atan Rauscher ve arkadaşları bu yanılgının bambaşka boyutlara ulaşmasını sağlayıp oyuncak sektörüne kadar bununla ilgili fikir üretilmesine sebep oldu; CD'ler çıkarıldı gazete dergilerde okundu. Çünkü doğruluğu kesinleşmemiş bir çalışmayı alıp fazla bir fiyata mal olmayacak şekilde üretip halka sunmak oldukça zekiceydi. Bir devre ses getirdi. Halen bu ürünlerin günümüzde internet sitelerinde satışta olduğunu görmek zor değil. <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/71TzUK-WOML.jpg" alt="" width="606" height="540" /></strong> <strong>Tıp Dünyasındaki Yeri</strong> Devrin Mozart furyasından sonra Ulusal Kayıt Sanatları ve Bilimleri Akademisi (Grammy ödüllerinin sponsoru olan kuruluş) da geride kalmamak için yüzlerce hastaneye ücretsiz klasik müzik kayıtları dağıttı. Epilepsi hastaları üzerinde denendiğinde azalma görüldü. Nörolog John Hughes de bu tedavi edici yönün olduğunu inkar etmedi. Zaten uzun yıllar doktorların tedavi için, psikoterapi, öğrenme zorluğu vb. için Mozart'a başvurmaları yeni değil uzun yıllardır devam eden bir olgu fakat bunun Mozart'ın sihirli ellerinden olduğu yanılgısının açığa kavuşması biraz zaman almıştı. <strong>Keramet Mozart'ta Mı?</strong> Tabii ki klasik müziğin zekayı artırmadığı kesinleşti. Fakat bunun diğer bilişsel etkilerini yalanlayamayız. Tüm bu söylemlere göre sadece sayısal olarak zekada bir skor yükselmesine rastlamak mümkün değil, Sadece beynimizin müzik için tasarlanmış bölgeleri uzamsal zeka ile ortak noktada buluşuyor ve gelişim yaşanıldığında bu yanılgıya düşmemizi sağlıyor. Zaten klasik müziğin dinlendirici huzur verici yanını da hesaba kattığımızda bizdeki etkisini, ve olayın müzik ismi ile ilgili olmayacağı açık hale gelmiştir. Yine de bu dehanın zihnimiz üzerinde etkisi olduğunu inkar etmek ona haksızlık olurdu. Bu yüzden buraya bir senfoni, ve kendimizi de o senfoniye bırakıyoruz ; https://www.youtube.com/watch?v=JTc1mDieQI8 <em>(Kaynak: parentingscience.com)</em>
Şu an Latincenin bilimde kullanılmasına karşın bu dili konuşan birilerine rastlamamız pek olası değil. Peki Latince gerçekten yok mu oldu yoksa ilk formunu mu yitirdi? Antik Roma'da kullanılan bu dilin tarihi Roma İmparatorluğunun çöküşü ile Roman Dillerine dönüştü, dallara ayrıldı. Etimolojiye ilgi duyan insanlar Virgil'in Aeneid'ini orijinal dilinde okumak isteyenler Latince dersleri almaya devam edip bilim adamları hala bu dili inceliyorlar. Bu bağlamda tamamen yok olmuş bir dil olduğunu söyleyemesek de onu konuşan spesifik bir topluluğa rastlanmadığından (Her ne kadar Vatikan resmi 2. dilde onu gösterse de) konuşma dili olarak yitip gitmekte olduğunu söyleyebiliriz. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/latin-language-very-short-history-english-culture.jpg" alt="" width="724" height="420" /> Aslında tam olarak bu dilin ölmesinin hangi tarihlere olduğunu bulmak imkansıza yakın. Roma imparatorluğu düştüğünde bile Avrupa'da kullanılan bu dilin tarihçilere göre ne zaman öldüğünü söylemek zor olduğundan tarihçiler bu dilin evrimleştiği konusunda hemfikir. Darmouth Üniversitesi Dil bilimcisi Tim Pulji; <blockquote>“Aslında Latince, konuşulmayı hiçbir zaman bırakmadı. İtalya, Galya, İspanya ve başka yerlerde insanlar tarafından konuşulmaya devam etti; fakat yaşayan bütün diller gibi o da zaman içinde değişikliğe uğradı.”</blockquote> şeklindeki söylemiyle bu görüşü destekliyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/main-qimg-82d9a4efddf0516d64af38a628b25d8d-lq.jpg" alt="" width="712" height="600" /> Fransızca, İtalyanca, Portekizce, Rumence ve İspanyolcanın da dahil olduğu bu dillerin aslında Roma dilleri adı altında toplanabileceğinden kökenlerinin Latince olduğunu anlayabiliriz. Örnek olarak; nasıl Orhun Abidelerini her ne kadar Türkçe olmasına rağmen okuyup anlamak için filologlara ihtiyaç duyuyorsak veya İngilizlerin modern edebiyatın ilk formlarında yazılan Shakespeare'ı okuduğunda anlayıp Beawulf destanlarını nasıl anlayamıyorlarsa bu durum da aynı şekilde açıklanıyor. İnsanları Latin dilinin öldüğünü düşündüren şeyin de bu kısımda olduğunu görmek mümkün. Orta İngilizce modern İngilizce'ye dönüşürken, Latince altında birçok dili barındıran geniş bir kavram haline geldi. Ana hattının kullanılmasına da zamanla gerek kalmadığı düşünüldüğünde de bu kanıya varmak çok olası. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/SIL-International-Map-800x342.jpg" alt="" width="699" height="299" /> Her ne kadar binlerce yıl öncesinden bahsediyor olsak da günümüzde bu tehlikede olan birçok dil var ve dillerin ölmesi artık antik bir olgu olmaktan çıkmış durumda. Aslında bu birçok yerel dillere olan şey. Tim Puiju'ya göre Orta Doğu bu olgu için sıcak nokta niteliği taşıyor. Toplumun büyük bir kısmının konuştuğu dili konuşmayan yerlilere damga vuruluyor ve zamanla yerel diller okutulmamaya başlanıyor ve etnik temizliğin acımasız bir şekilde azınlıklara uygulama önlemleri ile dilleri unutulmaya yüz tutuyor. UNESCO'nun verilerine göre bugün 7000 adet konuşulan dünya dilinin en az yarısının bu yüzyıl bitmeden öleceği aktarılıyor. Şimdide bazı Latince cümlelere bakacak olursak: Ars longa, vita brevis – Sanat uzun, hayat kısa. Si vis pacem para bellum – Barış istiyorsan savaşa hazır ol. Homo homini lupus – İnsan insanın kurdudur. Cogito ergo sum – Düşünüyorum öyleyse varım. Hominem te memento – Sadece insan olduğunu hatırla Pro patria et gloria – Vatan ve şeref için. Ego sum qui sum – Neysem oyum. Ars longa, vita brevis, occasio praeceps, experimentum periculosum, iudicium difficile – Sanat uzun, hayat kısa, fırsat geçici, deney yanılabilir, karar zor. Plaudite amici, comedia finita est – Alkışlayın dostlar, oyun bitti. Amor omnia vincit – Aşk her güçlüğü yener. <strong>Ana soruya gelecek olursak; Latince aslında ölmedi, sadece evrimleşti.</strong> <em>Kaynaklar: </em> <em>www.livescience.com</em> <em>www.mentalfloss.com</em> https://sirazduvari.com/latince-kelimeler-ve-cumleler/
<p><em>1989 yılında bizimle buluşan Dead Poets Society, izleyiciyi muhafazakar bir okul olan Welton akademisinde sıradışı öğretmen John Keating ve öğrencilerinin dünyasına başarılı bir şekilde sürüklüyor. Edebiyat öğretmeni bay Keating sınıfındaki ışığı görünce bunu açığa çıkarmak için kolları sıvar fakat onun teknikleri, öğretmeye çalıştığı farklı bakış açıları bu sıkı kurallı okul için uygun değildir ve birçok şeye mal olur. John Keating'e hayat veren Robin Williams bu yapımla "Carpe Diem" (anı yaşa) felsefesini ekrana unutulmaz bir şekilde yansıtarak yıllar geçse de aklımızın bir köşesinde güzel bir yerde duracak Ölü Ozanlar derneğini hatırlarımıza bırakıyor. Tabii bu yapımın fazla sözü edilmeyen birçok detayı da var.</em></p><p><strong>Senaryo Neye Dayanıyor?</strong></p><p><strong></strong></p><p>Ölü Ozanlar Derneği, "Eyvah Çocuklar Küçüldü" ve "Peki Ya Bob" un da yazarlığını yapan <strong>senarist</strong><strong> Tom Schullman</strong><strong>'ın hayatından esinlenilerek yazıldı</strong>. Bu yapım, her ne kadar Ölü Ozanlar Derneğinden önce senaryolar yazmış olsa da senaristin Hollywood'a sattığı ilk eser olma özelliği taşıyor. Ayrıca filmdeki John Keating, senaristin eğitim hayatında ona sinemacılığı öğreten Harold Clurman ve İngilizce öğreten Samuel Pickering adlı iki öğretmenini temsil ediyor. Clurman'ın konuşmalarını Pickering'in öğretme tekniğiyle harmanlayıp Keating karakterini oluşturan senarist, aynı zamanda filmde öğretmenin bir öğrencisini masaya çıkarıp Edgar Allan Poe şiirini okutmasını da Pickering'in öğrencisinin aktardığını söylüyor.</p><p>Söylenenlere göre "Dead Poets Society" aslında tıpkı "Fame" filmi gibi bir müzikale çevrilecekmiş. Hatta ismi bile konulmuş; <em><strong>The Sultans of Strut</strong></em><strong>.</strong> Görülen o ki bu fikir pek de kabul görmemiş.</p><p><strong>Yönetmen Krizi</strong></p><p><strong></strong></p><p>Yapım, başlarda Jeff Kanew tarafından yönetilmek istenmiş. Hatta Keating rolüne de Robin Williams yerine Liam Neeson'un oynamasını istemişti. Fakat stüdyo buna karşı çıktı ve zaten Williams da bu yönetmen ile oynamak için ayak sürüyünce Dustin Hoffman hem yönetmenlik hem de Keating rolünü almak için belge imzaladı fakat bu durumda da tartışmalar baş gösterince stüdyo filmi, 6 kez Oscar ödülü adayı gösterilen ve ileride<strong> Truman Show'un da yönetmenliğini taşıyacak olan Peter Weir'in ellerine bıraktı.</strong></p><p><strong>Senaryo Değişikliği</strong></p><p>Orjinalinde Keating'in kanser sebebiyle öldüğü senaryo aslında Keating'in "anı yaşa" felsefesini her zaman kullanma sebebini daha da güçlendirmek ve seyirciye göstermek için yazılsa da Yönetmen, senarist Schulman'a "İnsanlara bunu açıklamak zorunda değilsin, film o olay olmadan daha güçlü olacak" diyip canlandırmamıştır.</p><p><strong>Ekonomik Zorluklar ve Yapay Dekorlar</strong></p><p><strong></strong></p><p>Yapay kar çok pahalı olduğu için film ekibi Georgia'dan Delawere'ye taşınmış ve çekimleri orada yapmıştır. Hem böylece İngilterede bir okulun verdiği hissiyat da seyirciye daha kolay geçebilecektir.</p><p>Filmde buluşma noktası <strong>mağara aslında gerçek değildi</strong>. Latex'ten yapılmış sahte bir tasarım olmasına rağmen yine de Delaware'deki Kurt Mağarası'nın konumuna dayanıyordu. Yani en azından konum gerçekten bir mağara konumunun civarındaydı.</p><p><strong>Edebi referanslar</strong></p><p><strong></strong></p><p>Film, gizli açık bir çok edebi referans barındırıyor. Öğrencilerin esnemelerinin Walt Whitman'ın <em>Leaves of Grass </em>şiirine benzemesinden<em> Vachel Lindsay''</em>ın unutulmaya yüz tutmuş şiiri <em>"The Congo"ya y</em>apılan atıflara kadar birçok alıntıyla dolu olduğunu görüyoruz.</p><p><em>"Sonra Kongo'nun karanlıkta sürünerek ormanı altın bir iz ile kestiğini gördüm."</em></p><p>Ayrıca filmde Shakespeare, Robert Frost, Alfred Lord Tennyson, ve Lord Byron'ın da isimlerinin geçtiğini söylemekte de fayda var.</p><p>En unutulmaz sahne ise, Walt Whitman'ın Abraham Lincoln için yazdığı ağıtın kullanılmasıydı. Bay Keating okuldan kovulduğunda öğrenciler sıralara çıkıp bağlılıklarını tıpkı ağıttaki gibi <strong>"Oh Captain!, My Captain!" </strong>şeklinde seslenerek tüylerimizi diken diken edecek bir sahne çıkardılar ortaya.</p><p><strong>Başrol</strong></p><p>Filmin başrolü için düşünülen Bill Murray, Tom Hanks, Mickey Rourke, Alec Baldwin gibi başarılı oyuncular arasından sıyrılıp rolü alan Williams'ı yönetmen, rolü için endişeli görünce ondan doğaçlama yapmasını istedi. Williams'a tıpkı bir öğretmenmiş gibi sınıfında ne öğretmek istediğini sordu ve Shakespeare cevabı geldi. Ardından Williams, Marlon Brando ve John Wayne'in Shakespeare'i filme dönüştüren bir sahneyi doğaçlama yaptı. Böylelikle rolüne alıştı ve film bir araya gelmeye başladı. Sadece bu sahne değil birçok yerde doğaçlama yapan <strong>Robin Williams'ın repliklerinin 15%'inin doğaçlama olduğu</strong>nu aktarıyor yapımcılar.</p><p><strong>Filme Isınma Süreci</strong></p><p><strong></strong></p><p>Peter Weir, senaryoda öğrencilerin yatılı okulda okuduğunu gördüğünde aktörlere de ortak bir oda ayarlayıp kaynaşacakları ortam kuruyor. Hatta daha doğal oyunculuk göstermeleri için 1950'lerin sinema müzik ve radyo gösterilerine çalışmalarını bile sağlıyor.</p><p><strong>Acımasız Eleştiriler</strong></p><p>Bu kadar başarıya sahip bir yapımın illaki sevilmeyen tarafları da olacaktı. Büyük bir çoğunluk tarafından beğenilse de bazı eleştirmenler tarafından sevilmedi .Duygusal olarak <strong>manipülatif ve entelektüel olarak sığ</strong> gördüler. Hatta Roger Ebert filme iki yıldız verdi ve film hakkında şunları söyledi: “Tabii ki, parlak öğretmenin sonunda okuldan kovulması kaçınılmazdır. Öğrencileri onun işten çıkarılmasını protesto etmek için sıralarına çıktıklarında çok etkilendim(!) , kusmak istedim." gibi uç bir kritik yapmıştır.</p><p><strong>Robin Williams'ın Dokunuşu</strong></p><p><strong></strong></p><p>Ethan Hawke her ne kadar başta Williams tarafından anlaşılamadığını ve çok uyumlu bir çalışma ilişkisine sahip olmadılarını aktarsa da Robin Williams ile çalışmanın ve Dead Poets of Society'nin kariyerindeki dönüm noktalarından biri olduğunu söylemiştir. Ayrıca şunları da ekliyor." Robin ile tahtaya çıktığım o sahneden beri hayatımın peşine düştüm. <strong>Kendini kaybetmenin bu yolu, kendini bir hikayenin içinde kaybettiğin yer</strong>, "sen"in çok ötende bir şeye hizmet eden bir hikaye.. Ölü Ozanlar Derneği'nde bunu hissettim.”</p><blockquote class="embedly-card"><p><a rel="nofollow" href="https://www.youtube.com/watch?v=ye4KFyWu2do">Dead Poets Society (1989) Trailer #1 | Movieclips Classic Trailers</a></p>Check out the official Dead Poets Society (1989) Trailer starring Robin Williams! Let us know what you think in the comments below. ► Watch on FandangoNOW: https://www.fandangonow.com/details/movie/dead-poets-society-1989/MMV386E3AEB20B042AEDCAA8FE8D5ED866A7?&cmp=MCYT_YouTube_Desc Subscribe to the channel and click the bell icon to stay up to date on all your favorite movies.</blockquote>Kaynak: https://www.mentalfloss.com/
<em>Ülkelerin tarihlerini coğrafyalarını bilmek ülkeler hakkında en doğru bilgileri vereceği tartışılmaz bir gerçek, peki onların edebiyatına bakmak? Hiç şüphe yok ki bu yöntem hem daha sürükleyici hem de sizi o coğrafyaya götürecek en keyif verici bir boyut değiştirme yöntemi. Eğer kitap listeniz çok kabarık değilse harika öneriler olarak da görebiliriz. İşte Asya'dan Avrupa'ya, Afrika'dan Amerika'ya ülkelerin sahip olduğu en çok okunan kitaplar;</em> <em><strong>Avrupa</strong></em> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/AmbrosianIliadPict47Achilles-58e430b25f9b58ef7e6e4a45-800x503.jpg" alt="" width="705" height="443" /> Yunan ve Latin Edebiyatı ile yoğrulan bu kıta da kökler Homeros'un destanından Dante'nin eserlerine, Tasso, Chaucer, Boccacio gibi edebiyatçılar ile nesillere uzanıp günümüzde bambaşka tarzlarda ve boyutlardaki eserler olarak karşımıza çıkıyor. Çeşitli coğrafyalarda da farklı farklı hikayeler ile isimlerini dünyaya tanıtıyorlar. <strong>İzlanda:</strong> "Red Storm Rising" - Tom Clansy - Kızıl Fırtına (1986) <strong>İngiltere: </strong>"Pride and Prejudice"-<strong> </strong>Jane Austen - Gurur ve Ön Yargı (1813) <strong>İskoçya:</strong> "Harry Potter and the Philosopher's Stone"- J.K. Rowling - Harry Potter ve Felsefe Taşı (1997) <strong>Norveç:</strong> "Sophie's World"- Jostein Gaarder - Sofie'nin Dünyası (1991) <strong>Almanya:</strong> "The Book Thief"- Marcus Zusak - Kitap Hırsızı (2005) <strong>İtalya: </strong>" Divine Comedy" -Dante- İlahi Komedya (1320) <strong>Fransa:</strong> "Count of Monte Cristo"- Alexandra Dumas - Monte Kristo Kontu (1846) <strong>İspanya: </strong>"Don Quixote"- Cervantes (1605-1615) <strong>Rusya:</strong> "Crime and Punishment"- Fyodor Dostoyevski - Suç ve Ceza (1866) <strong>Yunanistan: </strong>"Twenty Thousand Leagues Under the Seas"- Jules Verne - Denizler Altında Yirmi Bin Fersah (1872) <em><strong>Asya, Orta Asya ve Orta Doğu</strong></em> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/main-qimg-32b57e944ffbb3dc0fa594ddf7cba9ec-lq.jpg" alt="" width="709" height="462" /> Eşsiz dil bilimsel ögeleri, söz sanatlarını içinde barındıran Asya ve Doğu edebiyatı Orhun abidelerinden Leyla ve Mecnun'a toplumun birçok olayını, kurgusunu veya gerçekliğini yıllar geçtikçe taşımış günümüze kadar. Eserlerin oldukça popüler olanları şu şekilde yer alıyor; <strong>Türkiye:</strong> "Benim Adım Kırmızı"- Orhan Pamuk (1998) <strong>Kazakistan:</strong> "The War in 2020"- Ralph Peters (1991) <strong>Moğolistan:</strong> "The Blue Sky"- Galsan Tschinag (1997) <strong>Çin:</strong> "The Dream of the Red Chamber" - Cao Xueqin - Kızıl Odanın Rüyası (1791) <strong>Türkmenistan:</strong> "The Tale of Aypi" - Ak Welsapar (2015) <strong>Güney Kore:</strong> "Kim Ji-Young: Born 1982" - Cho Nam - Joo (2016) <strong>Lübnan: </strong>"City of Salt" - Abdul Rahman Munif (1984) <strong>Irak:</strong> "The President's Gardens"- Başkanlık Bahçeleri - Muhsin er - Ramli (2012) <strong>İran:</strong> "My Uncle Napoleon" - Iraj Pezeshkzad (1973) <strong>Afganistan:</strong> "The Kite Runner" - Khaled Hosseini - Uçurtma Avcısı (2003) <strong>Hindistan: </strong>"Life of Pi" - Yann Martel - Pi'nin Yaşamı (2001) <em><strong>Afrika</strong></em> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/AT_0063_AT_0063_900.jpg" alt="ancient africa" width="703" height="502" /> Afrika'da hiyerogliflerde ki antik izlerden bu yana ulaşan dünyanın en eski medeniyet rüzgarları, yazılan eserlerde bile kendini belli ediyor. Her bir eserin inanç, kültür, gelenek ve direniş ile yoğrulduğu ise aşikar. <strong>Libya:</strong> "In the Country of Men" - Hisham Matar (2006) <strong>Mısır:</strong> "Palace Walk" - Saray Gezisi - Necip Mahfuz (1956) <strong>Etiypya:</strong> "Cutting for Stone" - Abraham Verghese (2009) <strong>Uganda:</strong> "The Last King of Scotland" - İskoçya'nın Son Kralı - Giles Foden (1998) <strong>Zimbabwe:</strong> "The Ear, the Eye, and the Arm" - Nancy Farmer (1994) <strong>Sudan:</strong> "What is the What" - Ne Nedir - Dave Eggers (2006) <em><strong>Amerika</strong></em> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/washington_irving_and_his_literary_friends_at_sunnyside-800x535.jpg" alt="" width="705" height="472" /></strong> Bu kıtada ise tüm dünyada ses getiren kitapları görmek hiç şaşırtıcı değil. Bülbülü Öldürmek'ten Robinson Crusoe'ya birçok kez çevirileri yapılan hatta çoğunun film olarak ekranlara dahi çıktığı bu kaliteli eserleri ise şu şekilde sıralayabiliriz; <strong>Amerika Birleşik Devletleri:</strong>"To Kill Mockingbird" - Bülbülü Öldürmek - Harper Lee (1960) <strong>Mexica:</strong> "Like Water for Chocolate" - Acı Çikolata - Laura Esquivel (1989) <strong>Kanada:</strong> "Anne of Green Gables" - Yeşilin Kızı Anne - L.M Montgomery (1908) <strong>Panama: </strong>" Avengers" - Frederick Forsyth (2003) <strong>Jamaika:</strong> "White Teeth" - İnci Gibi Dişler - Sadie Smith (2000) <strong>Venezuela:</strong> "Robinson Crusoe" - Daniel Defoe (1719) <strong>Şili:</strong> "The House of Spirits" - Ruhların Evi - Isabel Allende (1982) <strong>Kolombiya:</strong> "Clear and Present Danger" - Açık Tehlike - Tom Clancy (1989) <strong>Arjantin:</strong> "The Aleph and Other Stories" - Jorge Luis Borges (2004) <strong>Brezilya:</strong> "State of Wonder" - Ann Pratchett (2011) Bu eserlerin bazıları her ne kadar yazılı ülkelerde kaleme alınmış olsalar da bazılarının hikayesi o ülkelerde geçmiş ve o şekilde milyonlarca okunmalara ulaşmışlardır. Yine de hepsi söz konusu ülkelerdeki keskin gerçeklikleri barındırır ve bize çarpıcı bir şekilde yansıtır hatta çoğu zaman o gerçekliğe bizi hapsederler. Aslında hepsi de biraz dikkatli bakarsak; günden güne tozlu raflarda, gizli arşivlerde, sıradan bir kütüphanede veya çok iyi korunan kutularda bir yerlerde o kadim izleri taşımaya devam etmenin yükünü sırtlanıyorlar. Belki de bir gün o yükleri taşımaya yardım edecek okurlarla karşılaşırlar kim bilir?
Sinema tarihinin en ikonik oyuncularından Marlon Brando, 1924 yılında Amerika'nın Nebraska kentinde doğdu. Sinema kariyeri 20'li yaşlarında başlayan başarılı oyuncu, hayatı boyunca birçok ödüle layık görüldü. Godfather'daki Vito Corleone rolü ona <strong>Oscar</strong> ödülü getirdiğinde <strong>Kızılderili</strong> <strong>soykırımına tepki olarak ödülü reddetmesi</strong> ile hafızalara kazınan Brando, yine de kariyerine 8 ödülü sığdırmayı başardı. 1950'li yıllarda birçok yapımda ismini altın harflerle Hollywood sinema tarihine yazdırdı. İşte efsanevi aktörün o başarılı performansları: <strong>On the Waterfont (Rıhtımlar Üzerinde)</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/MV5BMjE4NTQ1OTE4N15BMl5BanBnXkFtZTYwMTUzMTU2._V1_-1.jpg" alt="" width="769" height="528" /> 1954'te Elia Kazan yönetmenliği ve Budd Schulberg senaristliğinde yapılan bu film, sosyal sorunları, işçi sınıfının yolsuzluk ve kanunsuzluğu ile gelişen olayları anlatıyor. Bütçesi için 910.000 dolar ayrılan bu yapımın oyuncu kadrosunda; Marlon Brando, Karl Malden, Eva Marie Saint, Lee J. Cobb yer almıştır. Brando bu filmde taksi sahnesiyle film dünyasına önemli bir adım atıyor ve 1993 yılında bu film <strong>"kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli filmler"</strong> arasına dahil ediliyor. <strong>A Streetcar Named Desire (İhtiras Tramvayı)</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/A-Streetcar-Named-Desire-1-800x450.jpg" alt="" width="776" height="436" /> Yine Elia Kazan yönetmenliğindeki bu film Tenessee Williams'ın aynı isimli bir uyarlamasıdır. Brando ile başrolleri paylaştığı <strong>Vivien Leigh</strong>, bu film ile <strong>"En İyi Kadın Oyuncu Akademi Ödülü"</strong>nü almıştır. 1951 yapımı bu filmin konusu, orta yaşlı, yalnız ve güzel olan bir kadının (Blanche) ailesinin yanından ayrılıp kız kardeşinin evine gitmesiyle kız kardeşinin aşkla bağlı olduğu kocası Stanley'e kapılması ile başlar. Daha sonra oraya yerleşmek için uğraşması ile de olaylar devam eder. Film ayrıca <strong>Pulitzer</strong> ödülüne layık görülmüştür. <strong>Julius Caesar</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Julius-Caesar-2-1.jpg" alt="" width="723" height="573" /> William Shakespeare'ın aynı isimli oyunundan uyarlanmış olan bu film, Joseph L. Mankiewicz tarafından yönetiliyor. Başrollerinde Brando, James Mason, John Gielgud, Louis Calhern gibi isimler yer alan 1953 yapımı bu filmin konusunu tahmin etmek zor değil. Entrika ve ihanet barındıran bu yapımda, Brütüs'ün Jül Sezar'ı öldürmesiyle gelişen sonuçlar ele alınıyor. Filmin bütçesi için ise 2,070,000 dolar ayrılması da oldukça şaşırtıcı fakat tüm bu uğraşlar filme <strong>"En İyi Sanat Yönetmeni/Siyah Beyaz"</strong> ödülünü, Brando'ya da <strong>"BAFTA"</strong> ödüllerinden <strong>"En İyi Yabancı Erkek</strong> <strong>Oyuncu"</strong> ödüllerini kazandırdı. <strong>The Men</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/the-men-marlon-brando-1-800x450.jpg" alt="" width="765" height="430" /> Elia Kazan'ın akademi stüdyosundan mezun olması ile 1950'de ilk kez bu filmde rol kazanan Brando, 2. Dünya Savaşında durumunu kabullenemeyip hayata adapte olmaya çalışan bir savaş gazisini canlandırmak için film öncesi bir ay boyunca hastanede rolüne bürünmüştür. Başrolleri Teresa Wright ile paylaşan bu filmde Brando yavaş yavaş ismini duyurmaya başlamıştır. Dram türünde çok başarılı görülmese de film şu an bile beğeniliyor. <strong>Viva Zapata!</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/1708617-1-800x450.jpg" alt="" width="769" height="432" /> Senaryosunu "<strong>Gazap Üzümleri</strong>" ile tanıdığımız Steinbeck'in yazdığı ve İspanyolca anlamı "<strong>Yaşa</strong> <strong>Zapata!</strong>" olan 1952 yapımı bu harika filmin yönetmenliğinde yine Elia Kazan yer alıyor. Bir Meksika halk destanını anlatan bu filmde Brando, başkan Porfirio Díaz'ın baskıcı diktatörlüğüne başkaldıran devrimci Emiliano Zapata'ya hayat veriyor. Film 5 dalda Oscar'a aday gösterilip oyuncu Anthony Quinn'e ilk <strong>Oscar</strong>'ını kazandırmış ve güzel şarkıları ile de zihinlere kazınmıştır. Ayrıca Marlon Brando yine başarısından ödün vermeyerek <strong>Cannes Film Festivali</strong> ve <strong>BAFTA "En İyi Aktör"</strong> ödüllerinin de sahibi oldu. O zaman ne diyoruz, Viva Zapata!
<em>Günlük hayatta bir film bir kitap adı geçer okumuşsunuzdur ama aklınızda karakterlerin bile ismi zor kalmıştır. Tavsiye isteseler veremezsiniz anlat deseler olay örgüsü aklınızdan uçup gitmiştir bile. Oysa çok sevdiğiniz bir diziydi, favori kitabınızdı... Bu can sıkıcı durumun oluşmasının birçok sebebi var. O zaman bilimin ışığında bu nedenleri sıralayalım.</em> Bu tür şeylerle karşılaştığımızda aklımıza gelen ilk şey "hafızam kötü mü" veya "zihnimde bir problem mi var" gibi sorulardır. Ama endişe edilecek bir şey yok çünkü hafızanız sadece sekteye uğramış. Hopkins Üniversitesi nörobilimcisi David J. Linden' şöyle karşılıyor bu durumu "her durumda en ufak şeyleri bile hatırlayan çevik hafızalı insanlar var çünkü herkesin hafıza becerileri farklı. Ayrıca ekliyor: "Hatırlayamama, unutma durumları, hafızanın sadece hangi kısmı ile ilgili değil ne derecede çevik olduğu ile de ilgilidir." Fakat şu da ilginç bir gerçek ki güçlü hafızaya sahip olan bireylerin bile bu durumu çokça yaşıyor. Peki neler sebep oluyor? <ul> <li><strong>Odaklanmama</strong></li> </ul> Film başladı veya kitabı açtınız fakat 4-5 dakikada bir dikkatiniz dağılıyor, tekrar başlıyor ve bu durumu tekrar tekrar yaşıyorsanız aslında bellekteki bilgileri geri getirmenin önüne en büyük taşı koyuyorsunuz demektir. Tabii karakteri merak edip araştırmak için duraksadığınızda ve yeni bilgiyle dizi/kitaba geri döndüğünüzde durum tam tersi olabilir. Yine de bana bir şeyler katsın endişesi bulunduruyorsanız yapımı derince düşünüp kendinizle bağdaştırıp özdeşleştirmek en iyisi olacaktır. Arkadaşlarınızla da kritiğini de yapınca bu durum sorun olmaktan tamamen çıkıyor. <ul> <li><strong>İçerik Tüketme Alışkanlığı (Binge Watching)</strong></li> </ul> Zihnimiz biraz savurgandır ve yeni şeyler tükettikçe eskileri çok geriye iter. Bu tekrar tekrar yapılan davranışlar beynimizde genel bir havuz oluşturur ve her şey oraya atılır. Tekrar edilmedikçe veya kullanılmak için yüzeye çıkmadıkça derinlerde kaybolmaya yüz tutar. Tıpkı şu an viral olan videoları o hafta çokça hatırlayıp gülüp daha sonra aklımıza bile gelmemesi gibi (Tik-Tok işleyiş şekli).O kadar sayısız paylaşıma maruz kalıyoruz ki hatırlanmak için belleğe oturacakken başka birisi geliyor, daha sonra başkası. Bir dizi izleyeceksek de sindire sindire günde 1-2 bölüm izlemek yerine bir oturuşta tüm sezonu bitiriyoruz. Böylece tükettiğimiz içerikler hafızamızdaki daha uzun belleğe atıyor. Aslında bu her ne kadar bir detayı hatırlamamızı zorlaştırsa da karma belleğe sahip olmamızı sağlayıp genel bir bilgi birikimi oluşturabilir. <ul> <li><strong>Google'lama Rahatlığı</strong></li> </ul> Artık içeriği hatırlayabilme zorunluluğumuzun olmayışı bile bizi o kadar rahatlattı ki sürükleyici diye diye hafızamızdan akıttık tüm o hatırlanası sahneleri. Hafızamızı biraz olsun zorlamak yerine her aklımıza geleni hatırlamaya çalışmadan arama motoruna yazmak okuduğumuz sitede farklı bir şey görmemize sebep oldu, onu okurken farklı bir şey ilgimizi çekti derken daldan dala atlayıp ilk ne için Google'ı açtığımızı bile unuttuk. Kafamızda kalan ise en son girdiğimiz alakasız bir paylaşım olarak kaldı. Aslında her ne kadar bunlar değiştirilmesi, düzeltilmesi gereken sorunlar gibi görünse de ortada hiçbir problem bile olmayabilir. Anlık hatırlayamama sorunumuz bizi o filmi hiç başlatmamış, o kitabın kapağını hiç açmamışız gibi yanıltmasın. Hayatımızı değiştiren o filmdeki hatırlanmayan ayrıntılar hala hayatımızı değiştiren film olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bilinçaltımıza hepsi aslında işlenip kodlandı bile.
Son zamanlarda Türk müzik endüstrisinde şu ana kadar yapılmış şaşırtıcı derecede güzel olan birçok grup oluşturuluyor ve yer alıyor. Sadece ülkemizde değil tüm dünyada da keşfediliyor. Aralarından bazıları her ne kadar sıra dışı ve güzel olsa da o kadar şanslı olamayıp hak ettiği dinlenme sayısına ulaşamıyor. Sevdiğimiz grupları kendimize saklayıp kimsecikler keşfetmesin bir ben bileyim deyip sahiplenmek yerine herkes yaptıkları enfes şarkılardan haberdar olsun diyerek artık kolları sıvamak en iyisidir. O zaman gelin bu eşsiz deryada z kuşağı neler dinliyor, kendimizden bir şeyler bulabilecek miyiz görelim :) <ul> <li> <strong>Jakuzi</strong></li> </ul> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/rsz_jakuzii.jpg" alt="" width="746" height="559" /></strong> 2015 yılında darkwave ve synthpop tarzında İstanbul'da kurulan bu grubun öncüleri Kutay Soyocak ve Taner Yücel. İlk albümlerini 2016 yılında çıkaran grup, yer altı müzik sahnesinde bilinirler. Türk pop müziğinden her ne kadar etkilenseler de post punk'ın izlerini de gördüğümüzü söyleyebiliriz. Sadece ülkemizde değil Avusturya, Polonya, Almanya, İsviçre'den de sıkı takipçileri vardır. Şarkılarını dinleyince sanki farklı evrenlere seyahat ediyormuş hissine kapılabiliyorsunuz. Son zamanlarda oldukça dinlenen bir parçalarını bırakalım buraya. https://www.youtube.com/watch?v=KCHfypkdUL0 <em>Çünkü ben</em> <em>Ne zaman bir şey istesem, bana verilen</em> <em>Koca bir saçmalık.</em> <em>Bilirsem hata nerde bilirsem</em> <em>Hiç şaşırmam, kafanı şişirmem</em> <ul> <li><strong>Palmiyeler</strong></li> </ul> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/12262_1_palmiyeler_1121-800x458.jpg" alt="" width="785" height="449" /></strong> 2013 yılında kurulan bu Türk İndie Rock grubu İstanbul merkezlidir ve Mertcan Bilek, Tarık Töre Elgay, Rana Uludağ ve Barış Konyalı isimlerinde dört sanatçıdan oluşuyor. Sırasıyla ana vokal, bas, bateri, klavye/gitar. Tarzları ile oldukça sıradışı olan grup garage rock, surf rock ve psychedelic popun karışımının ülkemizdeki isimlerinden. Bazen mayıştırıcı bazen neşeli şarkıları var. Yeni albümlerinden güzel bir parça; https://www.youtube.com/watch?v=eAGyKV9mLBA <em>Bakma ona buna, işlerin yolunda</em> <em>Gözlerini kapat, bu soysuz dünyaya</em> <em>Bakma saça başa, elektrik akmakta</em> <ul> <li><strong>Hedonutopia</strong></li> </ul> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/hedonutopia.jpg" alt="" width="786" height="497" /></strong> İsmi "Arzu Ütopyası" anlamına gelen bu grup diğerlerine göre biraz eski fakat günümüzde yeni nesil şarkılar deyince aklımıza gelenlerden. 2008 yılında İzmir'de Fırat Külçek ve Kerem Feyzi ile kurulan bu grup, tarz olarak alternatif müziğe yakın. Ayrıca görsel ve yavaş tempolu tarzıyla 2016 yılında Battle of the Band yarışması ödülleri ile de kendilerini tanıtmayı başardılar. Kendi dedikleri gibi müzikleri, melankolinin derin sularına kadar geniş bir coğrafyada geziniyor. https://www.youtube.com/watch?v=Yxp6ztwGOu0 <em>Yıldızlar kayar kayar geceden yar geceden</em> <em>Vurur vurur başıma tam eceden.</em> <em>Meteor yağar geceden yar geceden.</em> <em>Vurur vurur başıma tam Ece’den.</em> <ul> <li><strong>Büyük Ev Ablukada</strong></li> </ul> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/2527343_810x458-800x452.jpg" alt="" width="822" height="464" /> Sıradaki grubumuz da uzun bir isim geçmişine sahip olan "Büyük Ev Ablukada". Böyle deniyor çünkü önceden Afordisman Salihins, Canavar isimlerle faaliyet gösterdiler. Üyelerin isimleri de bir o kadar ilginç çünkü takma isimler ile müziklerini yapıyorlar ; Afordisman, Bas Bariton, Salihins, Canavar Banavar, Bentek Sizhepiniz, Gelicem Nerdesin, Galviniz Gelbiraz. Bartu Küçükçağlayan'ın da bu takma isimlerden birine sahip olduğu da bir gerçek (Canavar Banavar). Gruplarının şu anki isminin nereden geldiğini de Turgut Uyar'a bağlıyorlar, ''Büyük Ev Ablukada'' adlı şiirine. Verdikleri konserlerle yaptıkları müziklerle sevinip tanınan bu grup, çok yeni olmasa da (2008 doğumludur kendileri) günümüzde geniş hayran kitleleri bulunduruyor. Bazen yeni duyduğunuz şarkıları bile sanki 40 yıldır biliyormuş hissine kapılıyorsunuz. Bir tanesini şuraya bırakalım; https://www.youtube.com/watch?v=bZZG_8rN4As <em>Bu sefer mutsuzum ama keyfim yerinde</em> <em>Gel beraber diye değil</em> <em>Karanlık artık hurda bir eşyadır</em> <em>Ve en güzel yerinde durur evin</em> Bu grupları çoğaltmak mümkün çünkü artık bir yerlerde keşfedilmeyi bekleyen daha onlarca kaliteli müzik grubumuz var ve günden güne yenileri kuruluyor bile. Dileriz hepsi bir gün hak ettiği başarıya ulaşır .
Hiç düşündünüz mü şu anda konuştuğumuz, öğrenmeye çalıştığımız veya dünyadaki herhangi bir dil ilk nasıl oluştu, nasıl keşfedildi? Sesler, sonra ifadeler, semboller, resimler, kelimeler… Aslında hepsi çok taraflı çağrı sistemi kurmak içindi fakat nasıl ilk bulunduğu konusunda birçok hipotez var. Dilbilimcilere göre hangisi daha olası? Gelin dillerin doğuşuna beraber tanık olalım. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/1970198555777-579-isik-yili-nedir-nasil-olculur-12173256_amp.jpg" alt="" width="662" height="372" /> İlk olarak dillerin tanrının bahşettiği bir hediye olarak geldiğine dayanan bir varsayım var : <strong>Tanrısal Teori. </strong>Bu teoriyi savunan dilbilimcilere göre yaratıcı, insanları bu içgüdüsel dil kapasitesi ile yaratmıştır, bu sebeple kutsaldır da. Bu teoriye göre Adem'in isim verdiği her şey öyle kalmış, sözcükler bu şekilde oluşmuştur, bunun altında da insanların tek atadan geldiğinden kökenlerinin de tek olduğu yatar (monojenist görüş). Dillerin oluşumunun tek ve ilk oluşan bu kök dilden geldiğine inanılır. Hatta Jean-Jacques Rousseau'nun "..gittikçe çoğalan güçlüklerden ürktüğüm için dillerin kendiliğinden doğup, sırf beşerî araçlarla kurulmuş olmasının imkânsızlığına inanıyorum” düşüncesi bu kurama yorulabilecek bir tespittir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/connectwithnature-800x450.jpg" alt="" width="788" height="443" /> Bir diğer teori; <strong>Ding-Dong Teorisi (Yansıma Teorisi). </strong>Bu varsayımda da dilbilimciler objeleri onlarla ilgili seslerle bağdaştırarak isimlendirmeye dayandırıyorlar. Yani doğadaki sesleri nesnelerin ismi yapıyorlar. Yansıma sözcüklerin hepsini bu teoriye entegre edebiliriz. İngilizcede ; "boom", "splash", "crash", "crack" gibi sözler. Bunlar dilimize "çat", "pat", "küt" diye çevrilebilir. Doğadaki gök gürültüsü, su sesi, hayvan sesleri dillerin doğuşunu sağlamıştır bu kurama göre. Dillerin hayvan seslerinden ilk ortaya çıktığını savunan fakat çok sözü edilmeyen bir hipotezdir <strong>Bow-Wow Teorisi.</strong> Yansıma teorisinin içinde olduğunu da söyleyebiliriz. Sadece "Hav", "miyav" "cik cik" gibi seslerden kelimelerimizin karakteristik özelliklerini çıkarmamız imkansız olduğu düşünülür. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/set-colorful-pop-art-style-comic-exclamations-comic-book-style-illustrations-words-speech-bubble-patch-badge-vector-fashion-115046262.jpg" alt="" width="587" height="540" /> <strong>Pooh-Pooh Teorisi (Ünlemler Teorisi) </strong>: Bu teori ise tamamen acı, sevinç ve ünlemden çıkarılan seslere dayanıyor. "Ouch" "Ah", "Ay" "Aman"... Bu varsayım, bize dillerin duyguları hisleri ifade etmeye yeltendiğimizde doğduğunu savunuyor. Mutluluk, açlık, acı, tiksinti, zevk vb. ruh hallerini ortaya koyduğumuz durumlarda ilk ortaya çıktığı düşüncesi var. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/GeneticVariantsSUDC_600.jpg" alt="" width="788" height="319" /> <strong>Genetik Kaynak Teorisi'</strong>ne göre ise insanlar, dillere dair içgüdüsel bir mekanizmaya sahiptirler ve bu doğal yetenekle doğarlar. Çevresel faktörlerin DNA kadar önemli olmadığı bu varsayımın, dilin yayılışında daha çok rol oynadığına inanılır. Coğrafi olarak uzak olan ülkelerin genetik yapılarının da farklılaştığı görüşüne dayandırılmakta. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/mccormick-reaper.jpg" alt="" width="889" height="544" /> <strong>Yo-He-Ho Teorisi( Birlikte İş Teorisi)</strong> ise işlerini beraber yapmaya başlayan ilk insanların dilin doğuşunu sağlayacak sesler çıkardıkları varsayımdır. Dilin kaynağının iş olduğu; kesmek, vurmak, atmak, almak gibi işlerin yani eylemlerin dilleri doğurduğu bir hipotezdir. Bu hipotezin altında, fiillerin ilk olarak ortaya çıktığı yatar. <blockquote>"Dillerin gelişmesi, gerilemesi ve değişmesi daima hem zamanın etkisiyle hem de bir toplumun gücünün veya zayıflığının bir sonucu olarak meydana gelir."</blockquote> <em><strong>-Steven Roger Fischer-A History of Language</strong></em> Dilbilimciler dilin tanımını "kelimeleri art arda dizip anlamlı cümleler oluşturma" olarak açıkladığından dilin doğuşunda bu şekilde anlamsız gelebilecek yapı taşları olması bu teorileri saçma göstermesin. Konuşma dilinin yaşı 150.00 iken yazı dilininki 6000. Yani "Yo-He-Ho"dan "Hamlet"i yazdırmış bile olabilir bu dünya insanlığa...
Fransız Edebiyatı'nın en bilinen yazarlarından, inişli çıkışlı ve imkansızlıklarla dolu hayatı ile güçlü kalem Balzac'ın hayatına gelin beraber tanık olalım. Asıl soyadı Balssa olup anlamı yalçınkaya olan "Balzac" ile değiştiren, ve "de" takısını sonradan soylu görünmek için ekleyen yazar, 20 Mayıs 1799'da Fransa Tours'da hiç istenmeyen bir bebek olarak doğdu. Öyle ki annesi, süt vermekten bakımına hiçbir şeyi ile ilgilenmek istemedi böylece Balzac 4 yaşına kadar yanında kalacağı bir sütanneye verildi. Daha sonra o aileden ayrılıp 7 yaşına kadar başka bir ailenin yanında büyütüldü. 7 yaşından 14 yaşına kadar ise yatılı okula giden Balzac ile ilgili en acıklı şeylerden biri ise evde ailesinin kabul ettiği ve baktığı üç kardeşinin olmasıydı, sevgiden yoksun kalarak geçirdi tüm çocukluğunu... Gençliğinde ailesi onu kabul ettiyse de sıra ondaydı, artık o ailesini kabul etmiyordu. Yine de arada iletişimleri oluyordu. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/balzac4.jpg" alt="" width="662" height="470" /> Vendome'da College des Oratoriens'te 6 yıl eğitim aldı. Ailesi Paris'e taşındıktan sonra da 2 yıl tekrar eğitim alıp bir avukatın yanında çalışmaya başladı. Dökümcülükten matbaacılığa birçok iş denedi; fakat kendisi yazar olmak istiyordu, ailesi düzgün bir iş olarak görmedikleri için vazgeçirmeye çalıştılar, hatta ona kiraladıkları yerler özellikle çok kötüydü ki böylece vazgeçebilirdi. Ama o her şeye rağmen bulunduğu yeri güzelleştirip kalmayı başardı, para harcamaktan da çekinmiyordu, hatta Napolyon'un heykelini satın alıp koydu başköşesine ve şöyle dedi: "Senin kılıçla sona erdiremediğini ben kalemle tamamlayacağım." 6 ay boyunca durmaksızın yazdı; realizmi, çağına çok çekici bir şekilde aktardı. Trajedi olarak "Cromwell"i denedi, ama bu tiyatrosu beğenilmedi, romana yöneldi. Gotik, mizahi ve tarihsel romanlar yazdı ama çok sefalet gördüğü için yazma amacı para kazanmaktı bu sebeple hayalet yazarlık yaptı uzun süre; çünkü ismi tanınmıyordu ve tanınmış kişilerin onun eserlerine vadettikleri çok para kazandırıyordu. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Honore-de-Balzac-and-Eveline-Hanska.jpg" alt="" width="704" height="417" /> Aşk hayatına gelecek olursak, Balzac hayatında genelde hep kendinden yaşça büyük kadınlarla beraber oluyor. Çoğumuz bunu eksik anne sevgisine bağlayabiliriz, nitekim gerçekten de öyle çünkü kendisi eşinde bir sevgili bir anne, bir kardeş görmek istediğini söylüyor. 23 yaşındayken, “la Dilecta” olarak bilinen, kendisinden iki kat yaşlı bir kadına aşık oluyor, 1832’de Langeais Düşesi‘nin<em> </em>kötüleyerek betimlediği Marquise de Castries‘le sorunlu bir ilişki geçiriyor. Aradan zaman geçiyor ve bir gün ailesinin yanına ziyarete gidince ailesi komşu kızlarından biri ile ilişkisi olduğu konusunda şüpheleniyorlar. Komşusunun ise bir kızı evli bir kızı ise bekar. Ancak şüpheleri çok farklı bir şekilde son buluyor çünkü iki kızın 45 yaşındaki annesi ile ilişki yaşadığı öğreniliyor. Çok uzun süre beraberlik yaşıyor ve birlikte olduğu kadınlara aşırı bağlanıyor çünkü sevgisizliği telafi etmeye çalışıyor hayatı boyunca. Stefan Zweig kendisi ile ilgili <em>"Balzac o kadar sevgisiz ve o kadar anne şefkatinden uzak büyüdü ki beraber olduğu kadınlarda hep bu şefkati ve sevgiyi aradı." diye belirtiyor. </em>Kendisi ise seçimleri ile ilgili şunları söylüyor <em>"Kırk yaşındaki bir kadın senin için her şeyi yapacaktır 20 yaşındaki ise hiçbir şey."</em> <em>"Yaşamın önemli durumlarında, ruhumuz kederlerin ve hazların üzerimize çöktükleri yerlere güçlü bir biçimde bağlanır."</em> 1929'de Les Chouans "Köylü İsyanı" ve "Şu anlar" romanını kendi adıyla çıkarıyor. Yine de aldığı paralar bohem hayatını değiştirmesine yetmemişti. Birçok toplumsal inceleme yazdı ve hepsini İnsanlık Komedisi adında kitapta topladı, ismi Dante'yi hatırlatıyordu. Önce 17 ciltlik sonra 24 ciltlik olarak yayınlandı. 1834'te is Goriot Baba'yı yayınladı bunda tıpkı diğer eserlerinde yaptığı gibi aynı kahramanlara tekrar tekrar yer verme tekniğini kullandı. Başyapıtına gelecek olursak "Vadideki Zambak" tüm zamanların en iyi aşk romanlarından olarak gösterilmiş ve 100 temel eser arasında yer almıştı. <blockquote><em>Onca günün içinde kendimize ait bir günümüz olacak mı?</em></blockquote> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Waldmuller_Hanska_portrait.jpg" alt="" width="762" height="399" /> Artık tanınmıştı, hayranlarından birçok mektup alıyordu fakat bir kişinin mektubuna cevap vermişti: Ewelina Hańska . Uzun bir mektuplaşmanın ardından araya yedi yıl girip hiç mektuplaşmıyorlar ve sonra eşinin öldüğünü haber veriyor Ewelina, böylece Balzac ile evleniyor ve Balzac çok yüklü bir sevret sahibi oluyor. Eşi de kendisinden yaşlı bir kadın olduğundan bir süre sonra vefat ediyor ve serveti Balzac'a kalıyor. Uğruna yaşamı boyunca ter döktüğü servetin sefasını süremeden eşinden kısa bir süre sonra o da hayata veda ediyor 50'ye yakın tamamlanmamış eser bırakarak... <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/648777005_6c5630c241_b.jpg" alt="" width="310" height="540" /> <blockquote><em>Kim daima anlaşılmış olmakla övünebilir ki? Hepimiz birer meçhul olarak ölürüz.</em></blockquote> Bir de Madam Hańska için yazdığı mektup kalıyor gerisinde: Haziran 1835 <em>Sevgili Meleğim,</em> <em>Senin için deli gibiyim, birisi ne kadar deli olabilirse: Arasına senin girmediğin iki düşünceyi bir araya getiremiyorum. Senin dışında hiçbir şey düşünemiyorum. Elimde olmadan, hayal gücüm beni sana taşıyor. Seni tutuyorum, seni öpüyorum, seni okşuyorum, dokunuşların en şehvetlileri beni ele geçiriyor. Kalbimdeyse, her zaman olacaksın. Orada nefis bir hissin var. Ama Tanrım, eğer beni sağduyumdan yoksun bıraktıysan bana ne olacak? Bu, bu sabah beni korkutan bir saplantı. Her an kalkıp kendime diyorum ki “Gel, oraya gidiyorum!” Sonra tekrar oturuyorum, sorumluluklarımı fark ederek. Korkutucu bir çatışma var. Bu bir hayat değil. Daha önce hiç böyle olmamıştım. Her şeyi tükettin. Kendime seni düşünmeye izin verdiğim an aptala dönüyorum ve mutlu oluyorum. Tek bir anda binlerce yıl yaşadığım nefis bir rüyaya dalıyorum. Ne korkunç bir durum! Aşk beni alt etmiş, her gözeneğimde aşk hissediyorum, aşk için yaşıyorum, kendimi kederden tükenmiş, ve bin örümceğin ağına yakalanmış görüyorum. Ah, canım Eva, bilmiyorsun. Kartını aldım. Önümde duruyor, ve sen buradaymışsın gibi konuşuyorum. Dün gördüğüm gibi görüyorum seni, güzelsin, şaşılacak derecede güzelsin. Dün, bütün gece boyunca dedim ki kendime, ‘O benim!’ Ah! Melekler cennetlerinde dün olduğum kadar mutlu değil! </em> <strong>Eserlerinden bazıları</strong> <ul> <li>Vandetta (1943)</li> <li>Vadideki Zambak (1941-1985)</li> <li>Ursula Mirouet (1949)</li> <li>Tours Papazı (1949)</li> <li>Tılsımlı Deri (1943, 1968)</li> <li>Terör Devrinde (1979)</li> <li>Tefeci Gobseck (1947-1961)</li> <li>Sönmüş Hayaller (1949)</li> <li>Otuz Yaşındaki Kadın (1963)</li> <li>Onüçlerin Romanı (1945)</li> <li>Nucingen Bankası (1950)</li> </ul> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/31082110442.jpg" alt="" width="662" height="521" /> <blockquote><em>Erdemliydi, çünkü sınanmamıştı.</em> <em>Soylu ruhlar, acılarını ulu orta göstermezler. bir utanç vardır asil insanlarda; gururla gizlerler acılarını...</em></blockquote> <img class="snax-figure-content attachment-large alignleft" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/balzac-bir-yasamoykusucan-yayinlaristefan-zweig-kcm66237519-1-83933b182b084a3dadd83d999310e539.jpg" alt="" width="369" height="406" /> <h3>Stefan Zweig, Balzac ile ilgili biyografik bir roman yazmıştır ayrıntılı bilgi için okuyabilirsiniz.</h3> <h3>Keyifli okumalar</h3>
<em>"Modigliani, gezgin sanatçı, hayatı çoğu zaman bir efsaneyi andırır. Gerçeğini kurgudan ayırmak zordur.</em>" demiştir yazar Arthur Pfannstiel 1929'daki yazısında. Peki nedir bu Amadeo Modigliani efsanesi? <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/gercek-bir-ressamin-hikayesi-modigliani-fwpRy.jpg" alt="" width="720" height="360" /> Ünlü ressam, İtalya'da Livorno şehrinde Yahudi bir ailenin en küçük çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Fakat çocukluğu maddi sıkıntılar ve sefalet ile geçtiğinden tifo tüberküloz gibi birçok hastalığa yakalanmış. Eğitim hayatı aksayınca annesi duruma el atıp ilk öğretmeni olup sanatına başlayacağı yolu açarak Fransa'da sanat eğitimi almasını sağlamıştır. Fransa ve Venedik yolculuklarından sonra bazı kötü alışkanlıklar edinmiş, ve ömrü boyunca onlardan kurtulamamış ve kadınlarla olan ilişkileri de onu yıkıntıya uğratınca artık yaptığı eserler birer birer tahrip olmuş. Bir dönem resmin kendine uygun olmadığını düşünüp bir tavsiye üzerine taş yontuculuğu yapıp bazı heykeller ortaya çıkarsa da 1915'te bir daha yapmamak üzere tamamen resim sanatına odaklanmıştır. Yine de resimlerinde heykelciliğin izlerini görmek mümkün. Çünkü heykellerinde yalnızca Afrika sanatı değil, Antik Yunan, Mısır ve Roma etkileri oldukça yoğun. Hatta Roma ile ilgili "Roma dışarıda değil benim içimdedir" demiştir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Modigliani-Testa-Ceroni-XVI.jpg" alt="Amadeo Modigliani-Testa di Cariatide" width="405" height="540" /> Ekspresyonist yani dışavurumcu bir tarz benimseyen ressam yaptığı resimlerde genelde tek bir kişiyi konu alıp çoklu figür çizmeyi reddettiği görülüyor. Yüzler oval boyunlar eğik ve genelde gözler boş. Döneminde yaşayan Picasso gibi ünlü ressamların lüks hayatlar yaşamalarına rağmen onun tek odağı kendi tutumu olmuştur; ne övgü ne de para. Picasso ile de büyük çoğunlukla araları iyi olmamıştır; aşk nefret ilişkisi gibi olduğu da söylenir, fakat yine de eserlerinin ilginç bir şekilde Kübizm'den etkilendiği aşikar. Daha sonraları yeni izlenimciliği de tablolarında kullandığı tarzlarına ekleyip sanatına devam etmiştir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Modigliani_Jeune_fille_rousse.jpg" alt="Amedeo Modigliani-Jeanne Herbuterne" width="338" height="540" /> Bir sanat akademisinde eğitim vermekteyken Jeanne Hebuterne ile tanışır, Jeanne, akademiye ailesinin yasağını hiçe sayıp resim çizmeye gelen çok alımlı bir öğrencidir ve kendisinin ilham perisi olmuştur. Onu model olarak resimlerine taşımaya karar verir ve zamanla birbirlerine aşık olurlar. Hep portrelerin gözlerini boş çizen Modigliani, "Ruhunu bildiğimde gözlerini çizeceğim" der ve Jeanne'in gözlerini çizer tablosuna. Birlikteliklerine Jeanne'in Katolik ailesi karşı çıksa da onlar bir kız çocuğu ile beraberliklerini taçlandırırlar. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/a9a04d89-4d30-4844-aae8-7b5b59071ee9.jpg" alt="" width="640" height="448" /> Çocuklukta geçirdiği yoksulluk her ne kadar evliliklerine yansıyıp zor günler geçirmelerine sebep olsa ve resimleri genelde 10 dolar gibi ücretler ile satılsa da da 1917'de kişisel bir sergi açarlar. Fakat portrelerinin arasındaki nü çizimler polisin müstehcen bulması ile serginin kapatılmasına sebep olur. Artık Jeanne gururunu hiçe sayıp baş düşmanları Picasso'dan yardım isteyecek duruma bile gelmiştir, fakat alkol ve ilaç bağımlılıkları onu 35 yaşında verem ile tanıştırır ve hayata veda eder. Geride hamile eşini ve kızını bırakmıştır. <em>"Az sayıdan çoğunluğa, bilen ve sahip olanlardan, bilmeyen ve sahip olmayanlara; hayat bir hediyedir"</em> <h2>Amadeo Modigliani</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Amedeo-Modigliani-e-Jeanne-Hebuterne-una-storia-d-amore-maledett-big-19-156-1.jpg" alt="" width="731" height="408" /> Jeanne dayanamaz ve ertesi gün Modigliani'nin peşinden gider. Mezarları şu an Paris'te yan yana bulunur. Her zaman olduğu gibi bu trajik yaşamların ve değerli eserlerin kıymeti sonradan anlaşılır ve Jeanne'in portresi 42 milyon dolara alıcı bulur. Hatta 30 milyon dolar ve 150 milyon dolar gibi karşılıklara satılan birçok tablosu da olmuştur. Tarihçi Tamar Garb bu trajik son ile ilgili "Modigliani'nin hayatı anlaşılamayan bohem bir ressamın karikatürüdür" der. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/modigliani1-800x533.jpg" alt="" width="662" height="441" /> <h2><strong>Modigliani ile ilgili fazla bilinmeyenler:</strong></h2> <ul> <li><strong>Şiir Tutkusu</strong></li> </ul> Ressamın hakkında İlya Ehrenburg ; "Şiirle onun kadar ilgilenen bir ressam olduğunu düşünmüyorum" demiştir. Dante ve diğer şairlerin eserlerini zihninden ezbere söyleyebiliyor olması da ayrıca ilgi çekici. <ul> <li><strong>Durmaksızın çizmesi</strong></li> </ul> Bazı zamanlar fotoğraflardan referans almasına karşın çoğunlukla model üzerinden çizimlerini yapmış fakat malzemelerin çok pahalı olduğu dönemlerde bile çizmeyi bırakmamıştır, hatta bazen kalemleri çalıp resim yaptığına dair söylentiler de var. <ul> <li><strong>Dobra konuşmaktan çekinmemesi</strong></li> </ul> Çoğu zaman Nietzsche'den alıntılar yapan ressam, sesli düşünerek bazı karışıklıklara yol açsa da doğru sözden vazgeçmemiştir. Baudelaire gibi şairlerin de eserleri ile ilgilenmesi de bu özelliğini doğrular. <ul> <li><strong>Etkileri</strong></li> </ul> Diego Rivera ve Frida Kahlo için ilham kaynağı olmuş ayrıca, post izlenimciliğe ve modern heykelciliğe de yön vermiştir. Modigliani şu ana kadar modern sanat tarihçileri tarafından pek sevilmese de halkın sevgisini hikayesi ve eserleriyle kazanmayı başarabildi. Çünkü portrelerinde ruhu, boş bırakılan gözlerden bile görünebiliyordu. Kendisinin hayatı hakkında Mick Davis yönetmenliğinde yapılan filmi de oldukça ilgi görmüştür, şiddetle tavsiye edilir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/14c9535ea4c35b5bbf9ada04e8d59453.jpg" alt="" width="415" height="591" /> İyi seyiler! 🎬
Türk Edebiyatı'nın Sylvia Plath'ı, narin, kırılgan şairi... Aramızda olsaydı 63. yaşını kutlayacaktı fakat ardında 29 senelik bir hatıra bırakıp veda etti dünyaya. "Ey iki adımlık yerküre", diyordu ona, "senin tüm arka bahçelerini gördüm ben" Göçmen, kültürlü güzel bir aileden gelen şair, 18 Şubat 1958'de İstanbul'da doğdu, çok donanımlı bir şekilde yetiştirildi. Liseyi Kadıköy Maarif Koleji'nde bitirdikten sonra yine İstanbul'da Türk Edebiyatı bölümü okumak üzere İstanbul Üniversitesi'nde eğitimine devam etti fakat siyasi sebeplerden dolayı buradan ayrılıp Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili Edebiyatı bölümüne başladı. Okulunda da şiirlerini yazmaya devam etti. Hatta "Umutsuzlar Merdiveni" adını koyduğu köşede oturup gizlice bir şeyler karaladığını söylerdi arkadaşları. <em>'üşümüştüm...</em> <em>düşlerimin üzeri açıktı, bendim,</em> <em>arzularımsa çıplak, onlardım,</em> <em>ufacıktı dileğim mavi suya;</em> <em>örtük bakışının dolaysız ısısı</em> <em>o kadarcıktı!'</em> Üniversite tezini de hayatından ve tarzından çok etkilendiği Sylvia Plath'ın intiharı üzerine yazdı. 1985'te mezun olduktan sonra çeşitli yerlerde memurluk sekreterlik yaptı fakat iş hayatında uzun süre kalamadı. 1982'de arkadaşlarının sayesinde tanıştığı endüstri mühendisi Kağan Önal ile evlendi. Eşinin işi sebebiyle bir süre Libya'da yaşadılar, 16 ay sonra Türkiye'ye geri dönüp yerleştiler. <img class=" wp-image-38662 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/2664190_9763d0a09c6721214e881d63f3f4a4b9-1-Cropped-300x169.jpg" alt="" width="648" height="365" /> Evlerine artık dostları da gelebiliyordu. Türk Edebiyatının incileri Cemal Süreya, Ece Ayhan, Edip Cansever, Tomris Uyar, İlhan Berk, Küçük İskender, Cezmi Ersöz, Orhan Alkaya ile her pazar oturup şiir edebiyat üzerine sohbetler ederlerdi. Hatta Cemal Süreya onun cıvıl cıvıl enerjisini Amerikalı yazar F.Scott Fitzgerald’ın karısı Zelda'ya benzetir, "Çılgın Zelda" derdi. <img class=" wp-image-38664 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/EgIxTbbX0AIalxM-Cropped-300x169.jpg" alt="" width="650" height="366" /> Ama onun arka bahçelerini herkes göremiyordu zira cıvıl cıvıl oluşunun arkasında manik depresif davranışların izleri vardı. Anlaşılmayı belki de kendi istemedi. Hatta eşi onun hakkında “ Nilgün ’ün şiir yazdığını bile bilmezdim. Bir kenarda pıtır pıtır bir şeyler yazardı. ” demişti. Hayat arkadaşından bile sakınmıştı bir şeyleri, onunla bile arasına duvar örmüştü. Sanki kendiyle bile uçurum vardı arasında ya da ait olduğu yeri bir türlü bulamıyordu "Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendime bir yer edinemiyorum. Kendime bir yer..." demişti. Eşiyle konuşurken gideceğinin işaretlerini de yavaş yavaş bırakıyordu: Eşi Kağan Önal, “Hayat yine de üzülmeye değer! derken; o şöyle ekledi, “Hayatın neresinden dönülse kârdır!” Kendisini içten içe yiyen şeyin artık çevresi de farkına varıyordu. Tedavinin gündeme geldiği bir dönem olmasına rağmen çoğu zaman ilaçlardan veya uyuşmaktan kaçıyordu. Boyun eğerse yazamazdı, kendini kağıtlara anlatamazdı. Doktor, eşine “İşiniz çok zor, tedavi olması lazım ama çok zeki ve kültürlü. Yani en zor vakalardan.” demişti. Ama o devam ediyordu; <em>'ah! ya benim ele geçirilemez coşkularım</em> <em>varolamamış henüz</em> <em>biçimleyemediğim</em> <em>neredesiniz siz ey bilinçsizliğin bilinçleri</em> <em>varılamaz yengisinden sonra</em> <em>ulaşılır esriklik alanları?'</em> “Biliyorum, bir gün dayanamayacak küçük kalbim, arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye veda edeceğim.” demişti. İçinde büyüyen kırgınlıkları, çaresizlikleri, düş kırıklıklarını, herkesten gizlediği gölgesini onu yoran her şeyi artık omuzlarında atma vaktiydi onun için. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/2664190_1920x1080-800x450.jpg" alt="" width="662" height="372" /> 13 Ekim 1987 de kendisini evinin 5. katından bırakarak yaşamla yollarını ayırdı. Yazdıklarını daha önceden eşine vermişti. Ölümünün hemen ardından metinleri ve şiirleri arkadaşlarınca ayrılıp düzenlendi. “Daktiloya Çekilmiş Şiirler” ve “Metinler” olarak kitaplar halinde yayımlandı. Cemal Süreya, Marmara'nın gidişinden sonra şu sözleri söyledi. "Bu dünyayı başka bir hayatın bekleme salonu ya da vakit geçirme yeri olarak görüyordu. Dönüp baktığımda bir acı da buluyorum Nilgün’ün yüzünde. O zamanlar görememiştim. Bugün ortaya çıkıyor.” <em>Ne zamandır ertelediğim her acı,</em> <em>Çıt çıkarıyor artık, başlıyor yeni bir ezgi,</em> Varoluşun sancısından apansızca sıyrıldı, belki de bir an önce ezgisini başlatmak istedi. Zamanında çok anlaşılamadıysa da artık şiirlerinde, dokunuşlarında onu her gün daha çok buluyor ve anlıyoruz... <strong>Geride Bıraktığı Veda Mektubu</strong> <em>Sevgilim Her gün kötücül bir düşü kurmak ve onu taşımak artık kılgıyı gerektiriyor. Sana böyle bir yük bırakmak istemezdim ama sen akıllı ve güçlüsün, çabuk unutursun. Bu durumdan kimse kimseyi ya da kendini suçlu, sorumlu saymasın, çünkü suç yok. Yalnızca ırmağın akışına bir müdahale söz konusu! Her anın nedenini sorgulayan bir varlığın saygısızlığını yok etmek için kararlaştırılmış bir eylem bu! Çocukluğun kendini saf bir akışına bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte! Bu tükenişle hiçbir yeni yaşama başlanamaz, bu nedenle tüm sevdiklerime elveda diyorum. Ben’i bağışlayın! Bunu en çok annemden, babamdan ve Kağan senden diliyorum. Dostlarımdan da! Nilgün Marmara Önal Seni hep sevdim Kağan! Hoşçakalın!</em>
<p>Öğretmenlik bölümlerinin hepsi çok değerlidir evet, fakat içlerinde bir tanesi vardır ki diğer bölümlerin içinde kulağa en havalı en kendine hası gibi görünür. Öğrencileri fakültede bir tık daha sıra dışıdır ve bölümü eğlenceden çok da feragat etmeden okuyormuş gibi görünürler. Kimmiş bunlar? Gelin ELT ile ilgili birkaç gerçeğe beraber bakalım.</p>
Aslında hepimiz, gerek iş gerek okul olsun bu İngilizce öğrenme furyasına en az bir kere katılmışızdır veya katılmak zorunda kalmışızdır. Günün sonunda bazıları vazgeçse bir kısmı da ısrarla yerinde saysa da o kadar da zorluk çekmeden bu serüveni tamamlamak zor değil (tabii engelleri kendimiz koymazsak). İngilizceyi nasıl öğreneceğimizin konusunda hepimizin az çok fikri var; peki öğrenirken neleri yapmayalım? <ul> <li><strong>Yarıda Bırakmak</strong></li> </ul> Serüvene başladın. Kursta, okulda, üniversitede belki de odanda yerin önemi yok ama nerede olursan ol, İngilizceye küsme. Verdiğin her ara geri döndüğünde iki kat daha fazla emek harcayacağın anlamına gelebilir. Yarıda bırakmak yerine yabancı vlogger'ları izleyebilir sevdiğin şarkıların yabancı coverlarını dinleyebilirsin. <ul> <li><strong>Her hatayı düzeltmek için duraksamak</strong></li> </ul> İngilizcede "mistake" ve "error" diye tabir ettiğimiz iki kavram vardır. Bunlardan "error" olanı yani büyük hatalar anlamı değiştirecek düzeyde olabilir ve iletişimimizi zedeler, açık olamayız. Bu sebeple nispeten büyük hataları düzeltmek için anında kendimize müdahale edebiliriz ya da öğreticimiz edebilir çok doğaldır. Ama "mistake" dediğimiz dilimizin sürçmesiyle oluşan hatalar hiç de geriye dönüp düzeltmenize değecek hatalar değildir. Çoğu zaman fark etmeyiz bile, çünkü konuşmamızla birlikte akıp gider ve tekrar yapılmaz. Velhasıl akıcılık da en az cümlemizin doğruluğu kadar önemlidir. <ul> <li><strong>Yeterli İngilizce'ye maruz kalmamak</strong></li> </ul> Ana dilimizi nasıl öğrendiğimizi düşünmek için gözlerimizi bir kapatsak fark edeceğimiz ilk gerçek, her gün her dakika dilimize maruz kaldığımızdır. İki-üç yaşlarımızda susadığımızda ve bardağı gösterdiğimizde annemiz "Su?" diye bize baktığında kafa sallayıp o sesi tekrar ederiz "Su." İşte bir yeni kelime öğrenildi. Bunu ikinci dile uygulamak için o dilin konuşulduğu bir ortamımız olmasa bile olabildiğince kendimizi yabancı dizilere, içeriklere, çevrimiçi sohbetlere veya müziklere bırakmak bizi tahmin ettiğimizden çok daha ileri götürüp ezberlemek gibi sıkıcı bir yoldan kurtaracaktır. <ul> <li><strong>Dil Bilgisine haddinden fazla anlam yüklemek</strong></li> </ul> Dil bilgisel olarak anlamlı cümleler kurmak dil öğrenmenin önemli basamaklarından biri olabilir, fakat bunu yeterli kelime bilgisi olmadan yaparsak cümleleri nasıl eğip büküp istediğimiz kıvama getirebiliriz, nasıl gramer kuralına istediğimiz örneği verebiliriz? Merak etmeyin "grammar"dan kaçış yok. O, eninde sonunda bir yerden gizlice bilinçaltımıza işleyecek, biz de "Ben bu kalıbı nereden öğrenmişim ya?" diyeceğiz. <ul> <li><strong>Bir zorunluluk olarak görmek</strong></li> </ul> Her şeyden önce yeni bir dil öğrenmek kendinize yeni bir kişilik eklemektir, çünkü o dilin sadece alfabesini değil; tarihini, kültürünü ve insanlarını da zihninize davet edersiniz. Onu bir yük olarak görmektense bir kolaylaştırıcı olarak görmek en mantıklı seçim olacaktır, çünkü ortak dil yani "Lingua Franca" şeklinde tabir edilen bu kavram kendi dilimizde yeterli karşılığını bulamadığımız bir bilgiyi İngilizce'nin kapısını çaldığımızda tüm arşivin önümüze dökülmesini sağlar. Başlı başına bu sebep bile, birinci kaynaktan okuyamadığımız tüm o deryayı düşününce kürek çekmek için sizce de yeterli değil mi?