<strong>Eskisi gibi kitap okuyamıyorsanız, masa başına oturup çalışmakta zorlanıyorsanız hatta artık iki saatlik filmi bile izleyemiyorsanız doğru yerdesiniz. Modern dünyanın yarattığı belki de en büyük sorun olan odaklanma sorunu ve çözümünden bahsedeceğiz bugün.</strong> <blockquote>Dopamin vücutta doğal olarak bulunan bir kimyasal, bir nörotransmitter türü. Genellikle beynin ‘haz kimyasalı’ olarak tanımlanıyor. Belirli bir aktiviteyi zevkle ilişkilendirmeye başladığınızda dopamin seviyesi yükselir. Bu belli bir yemek, seks veya zevk aldığınız herhangi bir şey olabilir.</blockquote> Yeterli miktarda dopamin iyi bir ruh hali için gereklidir. Ancak her şeyde olduğu gibi dopaminin de fazlası zararlıdır. Günümüzdeki en büyük dopamin kaynağı ise akıllı telefonlar ve sosyal medyadan gelen bildirimler. Günlük dopamin ihtiyacınızı telefonunuzdan gelen bildirimler oluşturmaya başladıkça buna bağımlı hale gelmeye başlarsınız. Bunu bir sigara gibi düşünebilirsiniz. Aslında salgılanan hormon her ikisinde de aynıdır ve sigara içmeye teşvik eden şey yine dopamin ihtiyacıdır. Ve siz bu dopamini almadıkça sıkılır hatta sinirlenmeye başlarsınız. Sadece iki saat telefondan uzak durduğunuzda bile ne demek istediğimi anlayacaksınız. Kısacası artık dopamin salgılayan kaynaklar sizi ele geçirir ve davranışlarınızı bu alışkanlıklar belirler. En kötüsü de istikrarlı şekilde alınan bu dopamin sizi git gide daha az tatmin eder. 6 saat telefonla vakit geçirmek sizi tatmin etmez ancak onsuz da yapamazsınız ve siz daha çok İnternet'te vakit geçirirsiniz. Bir şişe alkol sizi mutlu etmeye yetmez artık en az iki, üç biradan sonra mutlu hissedersiniz. Tüm bu yalancı dopaminler sizin günlük hayatınızı ele geçirir ve daha az keyif veren şeyleri ve hatta gerekli aktivitelerden bile zevk almamaya başlarsınız. Akşam yemeğinde çıkan güzel bir yemek, ailenizle hoş vakit geçirmek, kitap okumak, ders çalışmak... Bunların hiçbiri size zevk vermez çünkü siz günlük dopaminizi zaten telefonda, sosyal medyada vakit geçirerek almışsınızdır. Telefonda yapacak hiçbir şeyiniz olmasa dahi canınız sıkılsa da günde en az altı saat kullanırsınız. Üstelik bu sizi tatmin etmese de. Peki buraya kadarki kısımda evet böyle bir sorunum var ve günlük hayatımı etkiliyor diyorsanız -ki korkmayın bu artık hepimizin problemi- çözüme geçelim. <strong><em>Dopamin detoksuyla beynini resetle:</em></strong> <img class="alignnone wp-image-50041" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/1079902_620x360-300x174.jpg" alt="" width="703" height="408" /> Öncelikle bu detoksun bilimsel bir kanıtı olmadığını ancak çeşitli araştırmaların devam ettiğini ve deneyenlerin olumlu sonuçlar aldığını söyleyelim. Kendim de ara ara uyguladığımı belirteyim. İlk önce bize zevk veren ve bir türlü bırakamadığımız aktiviteleri belirleyelim. Örneğin telefona gelen bildirimler, sosyal medya, oyun, şekerli gıdalar. Haftada sadece bir gün telefonunuzu bırakın. İlk baş çok canınız sıkılacak ancak sonra dopamin ihtiyacınızı karşılamak için çeşitli alternatiflere yöneleceksiniz: yürüyüş yapmak,kitap okumak,yemek yapmak , spor yapmak hatta huzurlu bir biçimde düşünmek gibi. Ve fark edeceksiniz ki aslında bol bir vaktiniz var ve telefonsuz da gün geçirebiliyorsunuz. Üstelik ertesi gün kalktığınızda sandığınızın aksine hayatta hiçbir şeyi kaçırmadığınızı geç kalmadığınızı ve daha dingin bir biçimde uyandığınızı fark edeceksiniz. Üretkenliğiniz artacak ve beyniniz normal dengesine geri gelecek. Günümüzde o kadar çok uyaran var ki tüm bu uyaranların içinde tek bir yere odaklanmak çok zor. Ve bu uyaranların en büyüğü de tabi ki sosyal medya. Günde en az bin uyaranı maruz kalıyoruz ancak bunlardan gerçekten önemli olanı çok çok az. Kendimden örnek verecek olursam telefonumu her zaman bırakma şansım olmasa da sosyal medya uygulamalarını telefonumdan siliyorum. Ve iki üç gün sonra yokluğunu hiç fark etmiyorum. Ancak bu sürede fark ettiğim bir şey var ki o da üretkenliğimin arttığı. Bir oturuşta kitap bitirebiliyorum ya da insanlarla daha çok vakit geçirip ailemle ve arkadaşlarımla sohbet ediyorum. Bir iki ay boyunca sosyal medyayı bu şekilde kullanmıyorum ve sonra canım isterse tekrardan indiriyorum ve sonra bir iki ay daha... Tuşlu telefon kullandığım zamanları hatırlıyorum ve ne kadar üretken olduğumuzu o zamanki günlük yaşantımızı ve hayattan zevk aldığımız anları. İnternet, sosyal medya, akıllı telefonlar daha çok yeni bir gelişme. Bundan 12 yıl önce böyle bir sorunumuz yoktu ve gayet iyi yaşıyorduk. Elbette tüm bu gelişmelerin kötü olduğunu savunmuyorum ve ben de kullanıyorum. <strong>Aslında buradaki tüm mesele zevk aldığınız ne varsa sizin istediğiniz zaman istediğiniz dozda alabilmeniz ve hazlarınızın sizi ele geçirmemesi.</strong> <strong>Kısacası dopamin alacağınız alışkanlıkları kendiniz belirleyin kitap okumak yürüyüş yapmak gibi siz dopamini yönetin.</strong> Konuyu daha iyi anlayabilmeniz için aşağıya konuyla ilgili bir video bırakıyorum sağlıklı ve huzurla kalın. <a href="https://youtu.be/mDAO_vHOjXs">https://youtu.be/mDAO_vHOjXs</a>
walterbshp
@walterbshp
Bir esere baktığımızda herkes kendine göre yorumluyorsa gerçek diye bir şey var diyebilir miyiz? Peki ya doğru kabul ettiğimiz varsayımlar? Belki de bir simülasyonda yaşıyoruz bunun aksini kim iddia edebilir? Bize gerçekliği sorgulatan ve büyüsünü bu varsayımlardan alan akım aslında çok da eski sayılmaz. 20. yüzyılın başlarında Alman eleştirmen Franz Roh (1890-1965), günlük ve sıradan konuları ürpertici çağrışımlarla tasvir eden sanatçıların çalışmalarını ifade etmek için Magischer Realismus (Büyülü Gerçeklik) kavramını ortaya koyar. 1940’lara ve 50’lere gelindiğinde eleştirmenler ve bilim insanları, çeşitli sanat geleneklerinde artık bu ifadeyi kullanmaya başlamıştır. Kübalı yazar Alejo Carpentier, Bu Dünyanın Krallığı (El Reino de Este Mundo, 1949) isimli romanın ön sözünde Latin Amerika’ya özgü olduğunu iddia ettiği bir gerçekliği olağanüstü Amerika gerçekliği (lo real maravilloso americano) diye tanımlar. Ona göre tuhaf olanın sıradan olduğunu söylediği kıtaya özgü bu gerçekliği de ancak Latin Amerikalı yazarlar aktarabilirdi. Carpentier’in bu görüşleri büyülü gerçekçiliğin politik yorumlamalarında ve Latin Amerika’ya özgü bir tarz olarak algılanmasında etkili olmuştur. Büyülü gerçeklik denince her ne kadar akla ilk olarak Güney Amerikalı yazarlar gelse de (özellikle Gabriel Garcia Marquez) akım tüm dünyaya hızlı bir şekilde yayılmış ve post modern edebiyat dünyasında hızla yerini almıştır. <strong>Peki bir eserin büyülü gerçeklik akımının etkisinde olduğu belirleyen unsurlar nelerdir?</strong> 1 - Mantığınızın yetmediği sınırları zorlayan durumlara yer verir. 2 - Tarihi bağlam ve toplumsal kaygılar eserin temelini oluşturur ancak dikkati üsluba çeker. 3 - Gerçek dünya mekanları büyülü gerçekliği fantastik dünyadan ayıran en etkili yönüdür. Fantastik bir dünyada olmayışınız sizi mantık dışı durumları kabullenmeye zorlar ve gerçeği sorgulamanıza yol açar. 4 - Gerçekçi üslubu sayesinde anlatımın akışına kapılır ve kendinizi eserden soyutlayamazsınız. 5 - Mitsel gelenekten yararlanarak eserin fantastik kısmı oluşturulur. Halk hikayeleri, destan ve yerel efsaneleri kullanarak doğa üstü kurgulara yer verilir. Büyülü gerçeklik gerçek ve fantastiğin mükemmel şekilde birleşmesiyle oluşur. Gerçek ve gerçeküstü olaylar ustalıkla harmanlanıp sunulur. Üslubun gerçekçiliği ve öğelerin doğru yerde kullanılması okuyucuyu mantıksızlıkları görmemeye iter ancak yaratılan dünyadan da uzak durmasını sağlar. Gerçek dünyadan kaçmaması büyülü gerçekliği fantastik eserlerden ayıran en önemli özelliğidir. <img class="wp-image-47881 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/ERpZ1T1XUAEPsFP-1-300x226.jpg" alt="" width="1057" height="796" /> Büyülü gerçeklik unsurları, bu bağlamda dünya edebiyatında Italo Calvino, Neil Gaiman, Haruki Murakami, Alice Hoffman, Abe Kobo gibi yazarların eserlerinde kendine yer bulurken bizim edebiyatımızda ise İhsan Oktay Anar,Nazlı Eray, Latife Tekin, Orhan Pamuk, Murat Menteş, Oğuz Atay gibi yazarlarımız tarafından örneklerine yer verilmiştir. Bir eseri belli bir kalıba sığdırmak zor ve bazen de gereksizdir. Büyülü gerçeklik ise belli bir kalıba sokulması en zor akımlardan birisi olabilir. Ancak tadını alıp severseniz bu akıma ait tüm eserleri bir çırpıda okumak isteyeceğinizi söyleyebilirim. <strong>Yeni başlayanlar için büyülü gerçeklik romanları:</strong> <ul> <li>Yüzyıllık Yalnızlık- Gabriel Garcia Marquez</li> <li>Zemberekkuşu’nun Güncesi<strong> </strong>– Haruki Murakami</li> <li>Yolun Sonundaki Okyanus<em> –</em> Neil Gaiman</li> <li>Puslu Kıtalar Atlası <em>–</em> İhsan Oktay Anar</li> <li>Sevgili Arsız Ölüm<em> –</em> Latife Tekin</li> </ul> Yazımızda büyülü gerçeklik akımını edebiyat için incelesek de diğer tüm akımlar gibi büyülü gerçekçiliğin de sanatın diğer alanlarında da örnekleri olduğunu belirtelim.
Kendimize her yılın başında ve hatta her hafta başı yeni hedefler koyarız ancak bu hedeflerin bir çoğuna ulaşamayız. Peki bu hedeflere ulaşmanın bir yolu yok mu? Birçok teknik olsa da benim de sıklıkla kullandığım bir teknikten bahsetmek istiyorum sizlere: <strong>Smart tekniği</strong> <strong>1)S</strong>pesific: Spesifik <strong>2)M</strong>easurable: Ölçülebilir <strong>3)A</strong>chievable: Ulaşılabilir <strong>4)R</strong>elevant: İlgili <strong>5)T</strong>ime-Bound: Zaman Sınırlı Smart tekniğinin açılımına kısaca göz attıktan sonra şimdi tek tek başlıkları örneklerle açıklayalım. <strong>Hedef tanımlanmış olmalı</strong> Hedefe ulaşmanın ilk yolu hedefinizin oldukça belirli olmasıdır. Bunun için hedeflediğiniz şeyi oldukça daraltıp spesifik hale getirmeniz gerekir. Örneğin, bu yıl yazılım öğrenmek istiyorum demek yerine bu yıl <strong>pyhton yazılım dilini</strong> öğrenmek istiyorum demek daha tanımlı bir hedeftir.. <strong>Ölçülebilir olmalı</strong> İlerlediğinizi ölçemediğiniz bir süreç sizin hem motivasyonunuzu düşürür hem de hedefe uzaklığınızı bilmemek sizi yorabilir. Bu yüzden hedefinize yönelik çalışırken kendinizi test edebilmeniz gerekir. Mesela İngilizce öğrenmeye başlayan biriyseniz kur (B1,C1 vs.) sınavlarıyla kendinizi ölçmeniz gerekir. Böylelikle ne kadar ilerlediğinizi görmüş olursunuz. <img class="alignnone wp-image-46501" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-4-4-300x133.jpg" alt="" width="1139" height="505" /> <strong>Ulaşılabilir olmalı</strong> Hedefle hayalin arasındaki en önemli fark ulaşılabilir ulaşılabilir olmasıdır. Yani gerçekçilik payı hedefe ulaşmakta göz ardı edilemez. Örneğin bu yıl 100 kitap okumayı hedeflemek yerine geçen yıl kaç kitap okuduğunuza bakarak ve o yılki yoğunluğunuza göre bir hedef belirlemeniz daha gerçekçi ve ulaşılabilirdir. (Bu hatayı çok kez yapmış birisi olarak bu yöntemin çok işime yaradığını söyleyebilirim. Geçen yıl yirmi kitap okumuşum ve bu yılki hedefimi kırk kitap olarak belirledim.) <strong>İlgili olmalı</strong> Gerçekleştirmek istediğiniz hedef bir anlık heves mi yoksa gerçekten hayatınızda istediklerinizle mi ilgili? Bu soruyu cevaplamak zor olsa da aslında yaptığımız işleri yarı yolda bırakmamızın en büyük sebeplerinden birisinin ardında bu sorunun cevabı yatıyor. İstekleriniz bazen hedefiniz için gereksiz olabilir veya amaç sandığınız şeyler hedefe ulaşmanız için birer araç olabilir. Dolayısıyla bir hedef koyarken kendinize bazı soruları sormalısınız: Hedef koymadan önce bu gerçekten istediğim bir şey mi? Şu an doğru zaman mı? Mevcut sosyo-ekonomik ortamda uygulanabilir mi? <img class="alignnone wp-image-46504" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-2-6-300x168.jpg" alt="" width="1077" height="603" /> <strong>Zaman sınırlı olmalı</strong> Parkinson yasasının ilk kuralı bize der ki : <em>"Bir iş, daima, bitirilmesi için kendisine ayrılan sürenin hepsini kapsayacak şekilde uzar."</em> Bu olayı çoğu zaman sınavlara çalışırken yaşarız. Konular gözümüze çok gözükür ve 3-4 güne böleriz. Halbuki sınavdan önceki son gece çalışıp sınava girdiğimizde fark ederiz ki konular o kadar da çok değildir. Biz bir gecede bitebilecek konuları üç güne bölmüşüzdür ve büyük ihtimalle yetiştirememişizdir. Aynı bu örnekteki gibi kısa sürede bitebilecek hedefinizi bir yıla yayarsanız gözünüzde büyür ve gerçekleşme olasılığı düşer. Bu yüzden oldukça sınırlı ama gerçekçi bir zaman hedefi belirleyin. Umarım hedeflerinize SMART tekniğiyle beraber kolayca ulaşabilirsiniz.
<em>Sınavdan çıktınız, istediğiniz okulu veya bölümü kazandınız ve heyecanlısınız.Merak etmeyin bu yollardan biz de geçtik ama siz bu yazıdan sonra daha tecrübeli geçeceksiniz.</em> <ul> <li><strong>Ortalama </strong></li> </ul> Çoğu öğrencinin yaptığı en büyük hatalardan birisidir ilk yıl akademik kariyeri çöpe atmak. Gezin tozun tadını çıkarın ama dersleri de unutmayın. Çoğu bölümün en kolay yılı, ilk yıl olur. Ve ilk yıl ortalamanız düşükse sonra herkes gezerken siz ağlayarak ders çalışmak zorunda kalabilirsiniz. En azından ortalamanızı 2’ nin altına düşürmemeye çalışın. <ul> <li><strong>Arkadaşlıklar</strong></li> </ul> Evet biliyorum, o ilk haftalardaki heyecanı, sanki okula ilk defa başlamış gibi. İlk başta büyük arkadaş grupları oluşur ve son haftalarda yüzüne bile bakmayacağınız insanlarla can ciğer kuzu sarması haller... Bu konuda üniversitede iki tip insan vardır: Hemen kaynaşıp arkadaşlarını aile gibi gören ve arka sırada oturup yıl sonunda hala arkadaş edinemeyen. İkisi de olmayın sonra üzülürsünüz. Arkadaşınız mutlaka olsun ama tadında olsun. Yeni insanlar tanıyıp çok yanılacaksınız dikkat edin. <img class="alignnone wp-image-44692" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-6-300x199.jpg" alt="" width="844" height="560" /> <ul> <li><strong>Zamanı verimli kullanmak</strong></li> </ul> Hiç <strong>“bizim dersler çok zor”</strong> falan deme. Hiçbir zaman bu kadar boş bir zamanın olmayacak. Öğrenciliğin son yılları ve sorumluluğun nispeten daha az. Tiyatroya git, müzeleri gez, farklı şehirleri keşfet, arkadaşlarınla sabahla kısacası gençliğinin tadını çıkart. <ul> <li><strong>Kendini keşfet ve gelişime açık ol</strong></li> </ul> Mezun olduğunda birden herkes sizi “olmuş” sayacak ve çeşitli beklentileri olacak.Ancak maalesef ki çoğu öğrenci üniversiteye başladığı ile mezun olduğu zaman arasında diplomadan başka kendisine bir şey katmamış oluyor. Dolayısıyla kendinizi dersler dışında da geliştirmeniz ve farklı alanları keşfederek neyi sevdiğinizi ve neler yapabileceklerinizi öğrenmeniz sizin için oldukça faydalı olacaktır. Bu bölüme özel ayrı yazı paylaşacağım merak etmeyin. <ul> <li><strong>Öğrenci topluluklarına katılın </strong></li> </ul> Aslında bir önceki maddemizle yakından ilişkili bir konu ve ne yapmalıyım diyorsanız bir öneri sunacağım. Üniversitede insanların kulüplerle ya hiç ilişkisi olmaz ya da kulüpler dışında hayatı olmaz. Siz arasını bulun ve tadını çıkarın. İlk yıl kariyer kulüplerinden uzak durun. Tiyatro, sinema, dans kulüplerinde vakit geçirip neyi sevdiğinizi ve yeteneklerinizi keşfedin. Unutmayın iyi bir kampüs hayatını üç şey belirler: şehir, üniversite ve kulüpler. <img class="alignnone wp-image-44693" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/14th-December-300x218.jpg" alt="" width="804" height="584" /> <ul> <li><strong>Paranı yönetmeyi bil</strong></li> </ul> Öğrencilik hayatı zordur, bir de paranız yoksa daha da zorlaşır. Eğlenceli olmasının bir nedeni de budur aslında. İhtiyaçlarınızı ve önceliklerinizi iyi belirleyin. Dışarıda yemek yemek yerine evde yemek yapmayı öğrenin. Sigara, alkol gibi kötü alışkanlıklarınızı bırakmaya çalışın. Yine de zorlanıyorsanız çalışmaktan çekinmeyin. Part time çalışsanız bile sizin için iyi bir gelir olacaktır. <ul> <li><strong>Konfor alanından çıkmak</strong></li> </ul> Üniversitenin en büyük işlevi sizi konfor alanından çıkarmaktır. Bu bakış açısıyla ilerleyin ve risk almaktan, yeni şeyler denemekten çekinmeyin. Artık lisede değilsiniz, aile evinden uzaktasınız ve küçüklükten beri tanıdığınız o arkadaşlarınız yok. Çok farklı insanlarla tanışacak, yeri geldiğinde parasız kalacak yeri geldiğinde büte kalacaksınız. Ama hiçbiri dünyanın sonu değil. Üniversite sizi hayata hazırlamak için var. Sorumluluk almaya alışın ama kendinizi çok yormayın.