V

vitalis

@vitalis

64 paylaşım0 takipçi0 takip
V
vitalis
·16 Eki 15:24·Bilim

Planaryalar, Platyhelminthes filumundaki yassı kurtlardır ve onlara <strong>'bıçağın ucunda ölümsüz'</strong> unvanını veren şaşırtıcı yenilenme yetenekleri vardır. Tatlı su, deniz ve kara ekosistemlerinde yaşayan birçok farklı türü olan <strong>Planaryaların</strong> çoğu tatlı suda bulunur ve bazen büyük kütlelerde görülür; bazı türler deniz, diğerleri karasaldır. Bazı türler parazittir yani başka bir canlı hayvanın vücudundan beslenirler. <strong>Bu solucanlar, ikiye bölündüklerinde vücutlarını yenileme yetenekleriyle dikkat çekicidir.</strong> Planaryaların yenilenme yetenekleri nedeniyle "<strong>ölümsüz</strong>" oldukları söylenir ancak aslında ölümsüz değildirler eğer biri su habitatından çıkarılırsa kurur ve ölürler. Bunun nedeni bu yassı kurtların, diğer herhangi bir vücut hücresine farklılaşabilen özel kök hücreler olan pluripotent kök hücrelere sahip olmasıdır. <img class="wp-image-53250 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/mediterranea-300x195.jpg" alt="" width="974" height="633" /> Planaria veya planarian yassı kurtların, yalnızca merdiven benzeri bir sinir sistemine sahip oldukları için çok ilkel yaratıklar olduğu düşünülmektedir. Tarihsel olarak planarya, karasal ekosistemlerde, tatlı su ekosistemlerinde veya deniz ekosistemlerinde karada yaşayan türler olduğu için '<strong>ekotiplerine</strong>' veya meydana geldikleri yere göre sınıflandırılmıştır. Dünyanın diğer bölgelerinden gelen istilacı yerli olmayan türlerin yanı sıra Birleşik Krallık'ta 12 tür olduğu düşünülse de, küresel olarak kaç tür Planarya türü olduğu bilinmemektedir. Planarya, su habitatlarında karides ve su pireleri veya diğer küçük solucanlar gibi çeşitli küçük omurgasızlarla beslenen etoburlardır. Bazı daha büyük karasal türler, solucanları etraflarına sararak yerler ve avlarını eritmek için mukus salgılarlar. Türler eşeyli ve/veya eşeysiz olabilir. Cinsel planarya, hem erkek hem de dişi organlara sahip olan ve yumurta bırakabilen hermafroditlerdir. Bir eşeysiz üreme biçimi olarak planarya, hasardan sonra iki ayrı bireye dönüşme konusunda büyüleyici bir yeteneğe sahiptir veya kendilerini alt tabakaya bağlayabilir, vücutlarını kendilerini iki parçaya ayırmak için çekerek daha sonra yenilenir. Planarya tarafındaki binlerce küçük saç benzeri yapı, suda hareket etmek için salgılanan mukus boyunca hareket halinde hareket edebilir. Bazı kara türleri, solucanlara benzer şekilde vücut kasılmalarını kullanarak hareket eder. Planarya en çok <strong>ocelli</strong> adı verilen göz noktalarının konumu veya miktarı ile, aynı zamanda kafa morfolojisi/şekli veya renkleriyle tanımlanır. <img class="wp-image-53253 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/ezgif.com-gif-maker-36-300x200.jpg" alt="" width="1172" height="781" /> <strong>Dugesia</strong> gibi bazı tatlı su türleri, yumurtadan çıktıktan sonra sadece milimetreden 1 cm'ye kadar yetişkin bir boyuta kadar büyürken, planaria boyutu büyük ölçüde değişebilir. Ancak Australoplana gibi bazı karasal planaryalar 4 cm'ye kadar ulaşabilir. Planarya vücutlarını uzatabilir ve geri çekebilir ve hücreleri yemek yemeden zaman içinde küçülebilir, bu nedenle kesin ölçümler yapmak zordur. Planarya'nın olağanüstü yenilenme yetenekleri vardır, bazılarının ana gövdeden ayrıldığında bir parçanın yalnızca 1/200'sinden itibaren yenilendiği belgelenmiştir. Kafa vücuttan ayrılırsa, kafa parçası başka bir kuyruk büyüyecek ve ayrılan gövde başka bir kafa büyütecektir. Planarya ayrıca, insanlar da dahil olmak üzere omurgalılar gibi daha yüksek organizmalarda bulunan nörotransmiterler ve benzer genler olarak bilinen kimyasalların çoğunu paylaşır. Bu nedenle, kemirgenler gibi daha yüksek organizmaların yerine, ön denemeler için ilaç geliştirme gibi klinik araştırmalarda takip edilmektedirler. Sizler bu solucan hakkında ne düşünüyorsunuz.

3
V
vitalis
·15 Eki 12:31·Tuhaf Şeyler

Bazı nadir fobiler arasında banyo yapma korkusu, ayna korkusu ve sarı renk korkusu sayılabilir. Bu fobileri olan kişiler genellikle aşırı kaygı yaşarlar. Fobi, bir nesneye, duruma veya canlıya karşı duyulan mantıksız korkudur. Korku, tehlikeye karşı doğal bir tepki olsa da, fobiler genellikle gerçek zarara yol açması muhtemel olmayan bir şeye tepki olarak ortaya çıkmaktadır. Bazı durumlarda, fobisi olan bir kişi, bir tür kaygı bozukluğu olan belirli bir fobi için tanı kriterlerini karşılayacaktır. Spesifik bir fobisi olan biri, kan, yükseklik veya köpekler gibi belirli hayvanları içerebilen fobinin kaynağı ile karşı karşıya kaldığında yoğun bir korku ve endişe yaşayacaktır. Fobiler, belirgin bir sıkıntı ile karakterize edilir ve çoğu zaman bir kişinin korkularının kaynağından kaçınmasına veya onunla karşı karşıya kaldığında aşırı endişe duymasına neden olur. Günlük yaşamı engelleyen bir fobisi olan biri, profesyonel bakımın sonuçları genellikle olumlu olduğu için fobisi için tedavi görmeyi düşünmelidir. <strong>En Garip ve En Nadir Fobiler Nelerdir?</strong> Çoğu insan, yükseklik korkusu (akrofobi) veya örümcek korkusu (araknofobi) gibi yaygın fobileri duymuş olsa da, fobiler hakkında daha az konuşulan birçok garip vardır. İşte hiç duymamış olabileceğiniz 8 garip ve nadir fobinin bir listesini sizlerle paylaşmak istiyorum. <img class="wp-image-52931 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/GLgqR-300x225.jpg" alt="" width="1091" height="818" /> <strong>1. Nomofobi (Cep telefonu olmadan kalma korkusu)</strong> Nomofobi, cep telefonunuz olmadan kalma korkusudur. Nomofobisi olan kişiler, telefonlarının yanlarında olmaması, pillerinin düşük olması veya telefonlarının hizmet dışı kalması konusunda aşırı kaygı yaşarlar. Koşullar ne olursa olsun, telefonlarını kullanamamak, nomofobisi olan kişilerin paniğe kapılmasına ve aşırı kaygı belirtileri yaşamasına neden olur. Bu nadir fobi genellikle cep telefonu bağımlılığı olan bir kişiden kaynaklanır. Bu fobisi olan kişiler gün boyunca takıntılı bir şekilde telefonlarını kontrol edebilir ve sevdikleriyle iletişim kuramamaktan endişe edebilirler. Nomofobi genellikle nadir görülen bir fobi olarak sınıflandırılırken, cep telefonu bağımlılığı oldukça yaygın görünmektedir. Son  araştırmalar, hem erkeklerin hem de kadınların yaklaşık yarısının cep telefonlarını çevreleyen endişeye sahip olduğunu göstermiştir. Ayrıca bir araştırma, erkek öğrencilerin %23'ünün nomofobik olarak etiketlendiğini ve neredeyse %77'sinin cep telefonlarını günde 35 defadan fazla kontrol ettiğini saptamıştır. <strong>2. Plütofobi (Para korkusu)</strong> <img class="wp-image-52932 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/ilk-defa-yurt-disi-doviz-300x169.jpg" alt="" width="877" height="494" /> Birçok insan muhtemelen daha fazla paraya sahip olmayı diler, ancak plütofobi para veya zenginlik korkusudur. Plütofobisi olan insanlar zengin insanlardan korkabilir veya kendileri zengin olmaktan korkabilir. Genelde paradan korkarlar ve onunla uğraşmak zorunda kalırlar. Bu korkuya sahip insanlar, daha fazla para kazanmaktan veya zengin olmaktan kaçınmak için potansiyel olarak kariyerlerini sabote edebilirler. Zengin olma korkusu, bununla ilişkili sorumluluklar ve baskılardan veya bir soygunun kurbanı olma korkusundan kaynaklanabilir. <strong>3. Ksantofobi (Sarı renk korkusu)</strong> <img class="wp-image-52933 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/c97e87fb-8974-4c44-8313-6684a521b9e8-300x200.jpeg" alt="" width="1225" height="816" /> Ksantofobi, sarı renk korkusudur. Bu nadir fobiye sahip kişiler genellikle okul otobüsleri ve çiçekler gibi sarı olan herhangi bir nesneden de korkarlar. Ksantofobisi olan kişiler ne pahasına olursa olsun sarı renkten kaçınabilir ve hatta sarı yiyecekleri rahatsız edici bulabilirler. Bu fobi, her yerde sarı şeyler bulunabileceğinden, günlük yaşama müdahale etme eğilimindedir. <strong>4. Ablütofobi (Banyo korkusu)</strong> <img class="wp-image-52934 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/burcu-alem-adini-sanini-hic-bilmediginiz-en-garip-11-fobi-6-300x224.jpg" alt="" width="1191" height="889" /> Ablutofobi , banyo yapma, yıkanma veya kendini temizleme korkusudur. Bu fobi en sık çocuklarda görülür ve yaşla birlikte düzelir, ancak yine de yetişkinlerde olabilir. Ablütofobisi olan insanlar, hoş olmayan vücut kokusuna ve bazen sosyal izolasyona yol açabilecek banyo ve duştan kaçınırlar. Bununla birlikte, banyo yapma korkuları ve banyo yaparken yaşadıkları kaygı o kadar aşırı olma eğilimindedir ki, bu sonuçların yanında sönük kalır. Ablütofobi, su veya ıslanma korkusu içeren travmatik bir olaydan kaynaklanabilir. Bazı durumlarda, fobi su korkusu olan aquafobi ile ilgilidir. <strong>5. Globofobi (Balon korkusu)</strong> <img class="wp-image-52935 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/balon-patlatma-fobisi-300x140.jpg" alt="" width="1185" height="553" /> Globofobi, balon korkusudur. Korku seviyesi kişiden kişiye değişir ve balonların yakınında olmaktan tamamen balonlu yerlerden kaçınmaya kadar değişebilir. Bazı insanlarda korku o kadar büyüktür ki televizyonda balon görmek bile yoğun kaygıyı tetikler. Bu nadir korku, özellikle küçük çocuklar için zor olabilir, çünkü çocukların doğum günü partilerinde genellikle balonlar bulunur. Globofobi genellikle çocukken balon patlatmak ve gürültüden korkmak gibi bir balonla travmatik bir deneyimden kaynaklanır. Aynı zamanda, ikisi birlikte bulunduğundan, palyaço korkusu (veya koulrofobi) ile de bağlantılı olabilir. <strong>6. Pogonofobi (Sakal korkusu)</strong> <img class="wp-image-52936 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/e8bda993590a419a79d83a70cfd9123e-300x200.jpg" alt="" width="1191" height="794" /> Pogonofobi sakal korkusudur. Bu genellikle sakallı bir kişiyle yaşanan endişe verici bir olaydan kaynaklanır. Sakalın birinin yüzünü gizlemesinden hoşlanmayan bir kişiden de kaynaklanabilir. Pogonofobisi olan kişiler sakallı olanlardan kaçınırlar ve hatta sakallı bir kişinin resmine bakarken endişe duyabilirler. Genellikle sakalı olan biriyle arkadaş olmazlar ve sakalı olan biriyle konuşurken aşırı gergin hissederler. <strong>7. Decidofobi (Karar verme korkusu)</strong> <img class="wp-image-52937 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/62d93efcb01acd3994629771_61fd1c49f31f7c5187097d15_product-strategy-cta-300x300.jpg" alt="" width="1190" height="1190" /> Decidofobi, karar verme korkusudur. Karar verme fobisi olan biri için herhangi bir karar vermek, kendi fikirlerine güvenmediğinden imkansız görünebilir. Karar verme fobisi olan bir kişi, karar vermede kendilerine yardımcı olması için başkalarına aşırı derecede güvenebilir. Tavsiye için astroloji gibi dış kaynaklara bile başvurabilirler. Decidophobia, bağımlı kişilik bozukluğu adı verilen daha büyük bir zihinsel sağlık bozukluğunun parçası olabilir. Bağımlı kişilik bozukluğunun belirtilerinden biri, karar vermek için başkalarına güvenmektir. <strong>8. Deipnofobi (Başkalarıyla yemek yeme korkusu)</strong> <img class="wp-image-52938 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/ezgif.com-gif-maker-30-300x200.jpg" alt="" width="1187" height="791" /> Deipnofobi, başkalarıyla yemek yeme korkusudur. Bu genellikle akşam yemeği korkusu olarak kendini gösterir ve akşam yemeği sohbetlerinden veya yemek yerken sohbet etme korkusundan kaynaklanabilir. Altta yatan bir sosyal fobi ile ilgili olabilir. Çoğu durumda, deipnofobi, yemek yeme şekli veya yemek masasında uygun görgü kurallarına uymama nedeniyle çocukken alay edilmesi gibi bireyin geçmişinden gelen travmatik olaylar tarafından tetiklenir. Başkalarıyla yemek yeme korkusu, bir kişinin yemek yeme şekli nedeniyle eleştirilme korkusuyla da ilgili olabilir. Deipnofobisi olan bir kişi, başkalarının önünde yemek yerken garip hissedebilir ve bu nedenle bundan kaçınabilir. Deipnofobisi olan kişiler, yalnız yemek yemeye eğilimlidirler veya başkalarıyla yemek yiyorlarsa sessizce yemeyi tercih ederler. Sizler bu fobiler hakkında ne düşünüyorsunuz ilginç bulduklarınız hangisi? Yorumlarda buluşalım

9
V
vitalis
·14 Eki 10:57·Sağlık

Tourette Sendromu (TS), sinir sisteminin bir durumudur. TS, insanlarda “tikler” oluşmasına neden olmaktadır. Bu tikler, insanların tekrar tekrar yaptığı ani seğirmeler, hareketler veya sesler olabilmektedir. Tikleri olan kişiler, vücutlarının bunları yapmasını engelleyemez. Örneğin, bir kişi tekrar tekrar yanıp sönmeye devam edebilir. Veya bir kişi istemeden homurdanan bir ses çıkarabilir. Peki bu tiklerin türleri nelerdir? bir de onlara bakalım. <img class="wp-image-52687 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/4511647-metafor-bipolar-storning-sinne-mental-vektor-gratis-vector-300x245.jpg" alt="" width="1037" height="847" /> <strong>İki tür tik vardır bunlar ; motor ve vokal tiklerdir.</strong> <strong>Motor Tikleri:</strong> Motor tikler vücudun hareketleridir. Motor tiklerin örnekleri arasında göz kırpma, omuz silkme veya bir kolu sarsma sayılabilir. <strong>Vokal Tikler:</strong> Vokal tikler, bir kişinin sesiyle yaptığı tiklerdir. Vokal tiklerin örnekleri arasında mırıldanma, boğazı temizleme veya bir kelime veya cümleyi bağırma sayılabilir. Tikler basit veya karmaşık olabilir: <strong>Basit Tikler:</strong> Basit tikler vücudun sadece birkaç bölümünü içerir. Basit tiklerin örnekleri arasında gözleri kısmak veya koklamak sayılabilir. <strong>Karmaşık Tikler:</strong> Karmaşık tikler genellikle vücudun birkaç farklı bölümünü içerir ve bir desene sahip olabilir. Karmaşık bir tik örneği, bir kolu çekerken başı sallamak ve sonra yukarı zıplamaktır. <img class="wp-image-52688 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/tourette-sendromu-nedir-sebepleri-nelerdir-tedavisi-ve-egitim-sureci-nasil-olmalidir-300x169.jpg" alt="" width="1078" height="607" /> <strong>Tourette Sendromunun Belirtileri Nelerdir?</strong> TS'nin ana semptomları tiklerdir. Semptomlar genellikle bir çocuk 5 ila 10 yaşlarındayken başlar. İlk belirtiler genellikle baş ve boyun bölgesinde oluşan motor tiklerdir. Tikler genellikle stresli veya heyecan verici zamanlarda daha kötüdür. Bir kişi sakin olduğunda veya bir aktiviteye odaklandığında gelişme eğilimindedirler. Tiklerin türleri ve bir kişinin tiklerinin ne sıklıkta olduğu zamanla çok değişir. Belirtiler ortaya çıksa, kaybolsa ve yeniden ortaya çıksa da, bu durumlar kronik olarak kabul edilmektedir. Çoğu durumda, tikler ergenlik ve erken yetişkinlik döneminde azalır veya bazen tamamen kaybolur. Bununla birlikte, TS'li birçok kişi yetişkinlikte tikler yaşar ve bazı durumlarda tikler yetişkinlik döneminde daha da kötüleşebilir vjd duruma gelebilmektedir. Medya genellikle TS'li insanları istemsiz olarak küfürler (koprolalia denir) ya da diğer insanların sözlerini (ekolali denir) sürekli olarak tekrarlıyor olarak gösterse de, bu semptomlar nadirdir ve TS teşhisi için gerekli değildir. <strong>Tourette Sendromunun Teşhisi Nasıl Yapılır?</strong> TS'yi teşhis etmek için kan testi gibi tek bir test yoktur. Sağlık uzmanları, TS ve diğer tik bozukluklarını teşhis etmek için kişinin semptomlarına bakar. Tik bozuklukları, mevcut tik tipine (motor veya vokal veya her ikisinin kombinasyonu) ve semptomların ne kadar sürdüğüne göre birbirinden farklılık göstermektedir. Bir kişinin hem motor hem de vokal tikleri varsa ve en az bir yıldır tik semptomları varsa TS teşhisi konulabilir. <em>Konuyla ilgili video önerisi ?</em> https://www.youtube.com/watch?v=mwTI0GE43MQ <strong>Tourette Sendromu Tedavisi Nedir?</strong> TS için bir tedavi olmamasına rağmen, tikleri yönetmeye yardımcı olacak tedaviler mevcuttur. TS'li birçok kişide günlük yaşamlarının önüne geçmeyen tikler vardır ve bu nedenle herhangi bir tedaviye ihtiyaç duymazlar. Ancak, tikler ağrıya veya yaralanmaya neden oluyorsa ilaç tedavisi ve davranışsal tedaviler mevcuttur; okul, iş veya sosyal hayata müdahale etmek; veya strese neden olur. TS genellikle diğer koşullarla ortaya çıkar. TS teşhisi konan çoğu çocuğa ayrıca dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu (DEHB), anksiyete veya obsesif-kompulsif bozukluk (OKB) gibi en az bir ek zihinsel, davranışsal veya gelişimsel bozukluk teşhisi konmuştur. TS'li bir kişinin başka koşulları olup olmadığını öğrenmek ve bu koşulları uygun şekilde tedavi etmek önemlidir. <strong>Risk Faktörleri ve Nedenleri Nelerdir?</strong> Doktorlar ve bilim adamları TS'nin kesin nedenini bilmemektedie. Araştırmalar bunun kalıtsal bir genetik durum olduğunu göstermekte olup bu genler yoluyla ebeveynden çocuğa geçtiği anlamına gelir. Tiklere sahip olmak biraz hıçkırıklara benzemektedir. Hıçkırmak istemeseniz bile, vücudunuz yine de bunu yapar. Bazen insanlar belirli bir tik yapmaktan kendilerini bir süreliğine alıkoyabilirler, ancak bu zordur. Sonunda kişi tik yapmak zorundadır. Genel anlamda Tourette Sendromu bu şekilde literatürde yer almaktadır. Sizler bu sendrom hakkında ne düşünüyorsunuz yakın çevrenizde bu sendroma sahip olan bireyler var mı? Yorumlarda buluşalım

V
vitalis
·10 Eki 10:25·Kültür

Dünyanın en ünlü binaları, sanatçılar ve tasarımcılar için büyük bir ilham kaynağı olabilir. Yapısal şekiller, benzersiz tasarım konseptleri ve dekoratif detaylar, her türlü tasarım projesi için fikir sağlayabilir. Bir bina aynı zamanda bir ülkenin kültürü ve yapıldığı dönemdeki yaşam biçimi hakkında da bize çok şey anlatır. Biraz tarihi bir fotoğrafa bakmak gibi ama bir fotoğraftan farklı olarak binalar inşaat bittikten sonra gelişmektedir. Bugünkü yazımda dünyanın dört bir yanında bulunan mimari yapısı ile dikkat çeken yapılara göz atacağız 👇 <strong>Pekin Daxing Uluslararası Havalimanı</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/Screenshot_20221010_121930.jpg" alt="" width="1201" height="818" /> Nispeten yeni bir inşaat olan Pekin'in ikinci uluslararası havalimanı, 2019'da tamamlandığında dünyanın en büyük havalimanı olarak İstanbul'un yerini aldı. 'Denizyıldızı' olarak bilinen, yayılan yıldız şekli 7,5 milyon metrekareye yayılıyor. Hadid'in ölümünden önce Zaha Hadid Architects tarafından tasarlanan bu, sadece inanılmaz görünmekle kalmıyor, aynı zamanda gezginler için işleri kolaylaştırmak için tasarlanmış yenilikçi bir düzen ile son derece pratik. Bu, hem işlevsel hem de dikkat çekici bir yapı tasarımıdır. <strong>Sagrada Familia, Barselona</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/Screenshot_20221010_121945.jpg" alt="" width="1110" height="780" /> Sagrada genellikle halen devam etmekte olan en eski inşaat projesi olarak anılır. Antoni Gaudi'nin bazilikasında 1882'de çalışmalar başladı, 130 yıldan fazla bir süre sonra hala bitmedi. En son 2026'da tamamlanması planlanıyordu, ancak yine de geri itilecek gibi görünüyor. Sonunda tamamlandığında, inşaat Çin Seddi'nden sadece birkaç on yıl daha az sürmüş olacak. Bitmemiş haliyle bile, abartılı mimari tarzları, neredeyse sıvı benzeri kuleleri, süslü cepheleri, süs kemerleri ve canlı vitrayları sayesinde seyretmek bir keyiftir. <strong>Haydar Aliyev Merkezi, Bakü</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/Screenshot_20221010_121956-800x428.jpg" alt="" width="1079" height="577" /> Haydar Aliyev Merkezi, ünlü Irak-İngiliz mimar Zaha Hadid tarafından tasarlanan en ünlü binalardan biridir. Azerbaycan'ın Bakü şehrinde bulunan, 2012 yılında tamamlanmış ve kendine özgü akıcı çizgileri ve keskin açılardan yoksun olmasıyla beğeni toplamıştır. Zaha Hadid Architects, 2007 yılında bir yarışmanın ardından komisyona layık görüldü. tasarımın arkasındaki motivasyon şu şekilde açıklanıyor: "Merkez... Bakü'de çok yaygın olan katı ve genellikle anıtsal Sovyet mimarisinden kopuyor, bunun yerine geleceğe bakan bir ulusun iyimserliğini ifade etmeyi hedefliyor." <strong>Brasilia Katedrali, Brasilia</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/Screenshot_20221010_122029.jpg" alt="" width="1050" height="809" /> Brezilya'nın başkenti Brasilia'daki bu kıvrımlı güzellik, taç benzeri güzel yapısı ve vitrayıyla dışı kadar içi de dikkat çekicidir. 1958-1970 yılları arasında Brezilya'nın ünlü Oscar Niemeyer ve Lúcio Costa tarafından yaratılmıştır. İlginç bir şekilde dini bağlam göz önüne alındığında, her iki mimar da aslında komünistti. Çalışmaları, akranları tarafından tercih edilen ve eğrinin görkemini kutlayan küp benzeri tasarım trendini reddetmektedir. <strong>Harpa Konser Salonu, Reykjavik</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/Screenshot_20221010_122040-800x417.jpg" alt="" width="1157" height="603" /> Harpa Konser Salonu, geometrik cam panellerle kaplanmış çelik bir çerçeveden oluşmaktadır. Reykjavik'teki Harpa Konser Salonu, Danimarkalı-İzlandalı sanatçı Olafur Elíasson tarafından tasarlanmıştır. Kristal kabuğun kaleydoskop etkisi, binaya girdiğinizde duyularınızla oynayacak şekilde ışığı ve rengi dağıtır. Gökyüzü ve denizi birbirine bağlayan kıyı şeridinde parıldayan bir heykel gibi görünmektedir. <strong>Dans Eden Ev, Prag</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/Screenshot_20221010_122051-800x444.jpg" alt="" width="1108" height="614" /> The Dancing House adlı Prag'ın Nationale-Nederlanden binası, Hırvat-Çek mimar Vlado Milunić ve Kanadalı-Amerikalı mimar Frank Gehry tarafından tasarlandı. Dekonstrüktivist veya yeni-barok mimari, her biri farklı bir şekil ve boyutta 99 beton panel sayesinde alışılmadık dans şeklini oluşturur. Bina o kadar popüler olmuştur ki, şimdi Çek Ulusal Bankası tarafından çıkarılan 2.000 Çek Korunası altın madeni para üzerinde bulunuyor. <strong>Büyük Djenné Camii, Djenné</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/Screenshot_20221010_122104-800x514.jpg" alt="" width="953" height="612" /> Mali'deki Djenné Ulu Camii, Afrika'daki en ünlü yapılardan biridir ve Mali'de o kadar önemlidir ki ülkenin arması üzerinde yer almaktadır. Güneşte kurutulmuş toprak tuğla, kumdan yapılmış harç ve pürüzsüz bir yüzey oluşturan sıvadan yapılmıştır. 1200'lü yıllardan beri sitede bir caminin var olduğu düşünülüyor. Mevcut yapı 1907'de yeniden inşa edildi ve yapının Fransız mimarisinden etkilenip etkilenmediği konusunda bazı tartışmalar oldu (Mali 1906'da Fransa'dan bağımsız oldu). Yılda bir kez, Djenné halkı bir festival düzenler ve gerekli onarımları tamamlamak için birlikte çalışırlar. Sizler bu mimari yapılar hakkında ne düşünüyorsunuz? Yorumlarda buluşalım 👇🏻

V
vitalis
·8 Eki 14:06·Bilim

Amsterdam'ın kalbinde yer alan bir mikrop müzesi olan Micropia, bilim ve genel halk arasındaki büyük bilgi boşluğunu gidermek için sanatı kullanıyor. Mikrobiyoloji, Antoni van Leeuwenhoek ilk mikroskoplardan birini yaptığında ve günlük nesnelerin yanı sıra kendisinin de çok küçük yaşam formlarıyla dolu olduğunu keşfettiğinde Amsterdam'dan sadece birkaç kilometre uzakta ortaya çıkmıştır. Leeuwenhoek'in mikroorganizmaları ilk kez gözlemlemesinden 200 yıldan fazla bir  süre sonra Micropia, çoğu insanın mikroplar hakkındaki olumsuz görüşünü silmek amacıyla 2014 yılında açılmıştır. <img class="alignnone wp-image-51897" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-2-4-300x201.jpg" alt="" width="833" height="558" /> Bunu yapmak için, hala bilinmeyen ve pek çok kişi tarafından korkulan bu küçük yaratıklar hakkındaki en şaşırtıcı gerçekleri ortaya çıkaran sanat enstalasyonlarına sahiptir. Vrije Universiteit Amsterdam'dan <strong>Profesör Remco Kort</strong>, müze ile işbirliği içinde çalışıyor ve ziyaretçilere bir öpücük sırasında kaç bakterinin değiş tokuş edildiğini ve sahip olabileceği birçok faydayı gösteren <strong>öpücük ölçer</strong> gibi sergilerin arkasında yer almaktadır. Bu eser, mikroorganizmaların günlük hayatımızdaki rolünü araştıran<strong> 'Mikroplarla Yüksel ve Parla'</strong> başlıklı bir serginin parçasını oluşturmaktadır. İçinizde ve üzerinizde yaşayan mikropların 1.5 kg olduğunu biliyor muydunuz ? Cildinizi ve dişlerinizi koruduklarını mı? Kahvaltınızdaki malzemelerin çoğunu yapmak için gerekli olduklarını mı? <img class="alignnone wp-image-51898" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-1-4-300x168.jpg" alt="" width="809" height="453" /> Micropia ayrıca mikrobiyolojinin küresel sorunları çözmede oynayabileceği büyük rolün altını çiziyor, suyu arıtmak, yeni ilaçlar geliştirmek ve enerji veya gıda üretmek için kullanılıyor. En son eklenen ekranı, özellikle biyo-plastiklere ve bakterilerin her zaman var olan bu malzemenin üretimini nasıl sürdürülebilir bir sürece dönüştürebileceğine odaklanıyor. Mikrobiyolojinin doğum yeri olan Hollanda'da böyle bir cazibe merkezinin açılması oldukça uygun bir adımdır.<strong> Antoni van Leeuwenhoek</strong> adında bir manifaturacı, tarihte bakterileri ilk gören kişi olduğu yer burasıydı ya da daha doğrusu Amsterdam'dan kırk mil uzakta, hareketli ticaret merkezi Delft'teydi. Leeuwenhoek'in hiçbir bilimsel eğitimi yoktu, ancak mikroskop yapımında çok başarılıydı. Beni etkileyen şey, var olan çok sayıda mikroorganizmaya rağmen, bu sanatsal alanın bakteri ve alglerden popüler tardigratlara veya su ayılarına kadar her türlü mikrop hakkında bilgi ve eğlenceli gerçekleri içermeyi başarmasıdır. <img class="alignnone wp-image-51901" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-11-300x274.jpg" alt="" width="862" height="787" /> Bilim ve sanatın bu heyecan verici konuları herkes için erişilebilir kılmak için bir araya geldiğini görmek harika. Micropia, on iki yıllık geliştirme ve on milyon avroluk yatırımın ardından Eylül 2014'te piyasaya sürüldü. Sergilenen yaratıkların hiçbiri bir karıncadan daha büyük değildir ve çoğu da önemli ölçüde daha küçüktür - sıkıştıran su pireleri, yenilmez tardigradlar, yeşil algler ve sayısız bakteri. Burası süper küçük için bir türbe, karizmatik minifauna için bir sığınak, komşu hayvanat bahçesinin kafeslerinin ve padoklarının agar plakaları ve cam slaytlarla değiştirildiği bir yer. Var olduğu gerçeği, mikropların büyük çoğunluğunun ne pislik belirtileri ne de hastalık getiricileri değil, etrafımızdaki ve içimizdeki dünyanın hayati parçaları olduğunun artan farkına bir övgüdür.

6
V
vitalis
·7 Eki 10:17·Tuhaf Şeyler

Duş almadan en uzun süre ne kadar kalabilirsiniz? Bir gün? İki? Belki hastayken en fazla bir hafta olabilir bu süre. İranlı Amou Haji 65 yıldır banyo yapmıyor ve dünyanın en kirli adamı olarak anılmaktadır. İşte yaşayan en kirli adam hakkında bildiklerimiz. Amou Haji 87 yaşındadır ve bu 87 yıllık ömründe altıdan fazla banyo yapmamıştır. Kulağa ne kadar da tuhaf geliyor değil mi? Oldukça ilginç gelen bu hikayenin detaylarına bir göz atalım. Amou Haji sudan korkmaktadır bu yüzden banyo yapmaktan hoşlanmaz. Banyo yaparsa hastalanacağına inanmakta olan Amou Haji'nin bu düşüncesi onun altmış yılı aşkın bir süredir duş almasını engellemiştir. 87 yaşındaki İranlı Amou Haji, birçok kişi tarafından dünyanın en kirli adamı olarak kabul edilmektedir. Amou'nun, 65 yılı aşkın süredir banyo yapmadığını iddia ediliyor. Amou Haji sudan korkuyor ve altmış yılı aşkın süredir duş almamasının tek nedeni de budur. Amou'ya göre banyo yaparsa hastalanacak ve bu yüzden 65 yılı aşkın süredir banyo yapmamayı tercih etmektedir. <strong>Amou Nerede Yaşıyor?</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/Screenshot_20221007_122737-800x450.jpg" alt="" width="701" height="394" /> Amou İran çölünde yalnız yaşıyor ama yalnız yaşamak istemiyor ve bir ortak arıyor. Amou'nun bir evi yok. Köyün dışındaki çölde açılan deliklerde yaşıyor. Yaşamak için bazı yerler bulmuştur onu topraklamak ve hayatın gerçekleriyle temas halinde tutmak için mezara benzeyen bir delik ve kendisi için üzülen insanlar tarafından inşa edilmiş açık bir tuğla kulübe onun yaşadığı alanı oluşturmaktadır. Amou'nun en sevdiği yemek ise çürüyen kirpi etidir. Amou, ev yapımı yemeklerden hoşlanmaz ve sebze olmayan yiyeceklerin büyük bir hayranıdır. Amou ve sigaraya olan aşkı, Amou sigara içmeyi çok sevmekte ve köylüler tarafından kendisine verilen sigaraları bitirdiğinde tütün yerine kuru hayvan gübresi içmektedir. Sağlıklı kalmak için her gün paslı bir yağ tenekesinden beş litre su içen Amou Haji, sigara içmeyi çok sever ama onun sigara içme tarzı tütün yerine kuru inek gübresini teneffüs etmeyi içerir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/Screenshot_20221007_122805-800x464.jpg" alt="" width="700" height="406" /> Yerel halk, Amou Haji'nin bu yaşam tarzını seçmesinin nedeninin kırık bir kalp olduğuna inanmaktadır. Ancak yine de aşkı bulmaktan vazgeçmemiştir. Amou Haji, Güney İran'ın Fars eyaletindeki izole Dejgah köyü yakınlarında dolaşmakta ve köyün dışındaki çölde açılan deliklerde yaşamaktadır. Köylüler onun için bir kulübe yapsalar da o orada yaşamamayı tercih etmiştir. Etrafındaki toprakla neredeyse aynı renge bürünmüş olan Amou Haji, bulunduğu ortama tamamen uyum sağlamıştır. Yerliler, hareketsiz kaldığında onu sık sık bir taşla karıştırdıklarını söylemektedirler. Amou Haji, dünyanın konforunu umursamaz ve göçebe bir hayat yaşamaktan memnundur. Tehran Times'ın haberine göre Amou Haji, gençliğinde bazı duygusal aksilikler yaşadıktan sonra izole bir hayat yaşamaya karar vermiştir. Yıllardır banyo yapmayan tek kişi Amou Haji değildir. Varanasi'den Guru Kailash Singh, 1974'teki evliliğinden kısa bir süre sonra banyo yapmayı reddetmiştir. Kararı, rahiplerin banyo yapmayı bırakması halinde bir oğlu olacağını söylemelerinin ardından vazgeçmesi ile son bulmuştur fakat Singh yedi kızıyla kutsandığı için bu durum başarısız olmuştur. Sizler bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz. Yorumlarınızı bekliyorum. Okuduğunuz için teşekkür ederim.

V
vitalis
·6 Eki 13:53·Yaşam

<h3>Sineterapi Nedir?</h3> En basit haliyle sinema terapisi, filmi duygu, hareket veya terapötik bir hedefi uyandırmak için kullanılmaktadır. Durumları, karakterleri ve olayların tartışıldığı, yaşanabilecek temel sorunlara odaklanmanın bir yoludur. Sorunlarınızı dışarıdan bir izleyici olarak görmek, bazı kişilerin bağlantılar kurmasına ve seçilecek seçenekleri veya yolları anlamasına yardımcı olabilir. Öyküleri bir öğrenme aracı olarak kullanmak yüzyıllardır bir uygulama olmuştur ve sinema terapisi bu uygulamayı modern zamanlarda sürdürmenin başka bir yoludur. <h3>Sineterapi Nasıl Çalışır?</h3> Tüm terapi türlerinde olduğu gibi, sinema terapisi kişinin kendisi hakkında daha fazla şey öğrenmesine yardımcı olmaktır. Birisi başkalarıyla arkadaşlık ve bağlantı kurmakta zorlanıyorsa, bir terapist <strong>aynı sorunla mücadele eden karakterlerin</strong> olduğu filmler bulabilir. Bu sayede kişi bir filmin karakterleri ve hikayesi üzerinden kendi mücadelelerine tanık olabilir. Bu şekilde, film karakterleri kendi duygularımız ve durumlarımız için <strong>vekiller gibi</strong> davranabilir. Tartışmaları filmler bağlamında sabitlemek, danışan ve terapist arasındaki diyalogları açmaya yardımcı olabilir ve konuşmalara başlamak için bir yer verebilir. Bu nedenle sinema terapisi, karmaşık mücadeleleri ve durumları güvenli ve rahat bir şekilde ele almanın harika bir yolu olabilmektedir. <img class="alignnone wp-image-51583" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-1-1-300x168.jpg" alt="" width="832" height="466" /> Sinematerapi, film izlemeyi ve tartışmayı sevenler için eşsiz bir tedavi seçeneğidir. Bazen belirli mücadeleleri veya durumları dışarıdan biri olarak görmek yardımcı olur. Daha sonra izlediğimiz filmden farklı veya bağlantılı olduğu için kendi durumumuzu tartışmak için bir başlangıç noktamız olabilir. Bunu, yaptığımız seçimleri neden yaptığımızı ve neden daha iyi seçenekler olabileceğini daha iyi anlamaya başlamak için kullanabiliriz. Filmler bireysel terapi, grup terapisi veya aile terapisinin bir parçası olarak kullanılabilir ancak film terapisinin özellikle çift danışmanlığının bir parçası olarak faydalı olduğu gösterilmiştir. <h3>SineTerapi Ne İşe Yarar?</h3> Metafor, sembolizm ve imgeleme, tedavideki kişilerin düşünceleri ve duyguları keşfetmelerine ve endişe alanlarını ele almalarına yardımcı oldukları için terapistler tarafından sıklıkla kullanılabilir. Bazı terapistler, örneğin rüyaları keşfetmek ve analiz etmek için tedavi gören insanlarla birlikte çalışırlar ve diğerleri, rehberli görüntüleri terapötik bir teknik olarak kullanabilir.  Bu nedenle, pek çoğu, bu ve diğer edebi unsurların sıklıkla yaygın olduğu filmlerin ve diğer medya biçimlerinin entegrasyonunu mantıklı bulabilir. Filmler sadece semboller içermekle kalmaz, aynı zamanda empati yaratabilir, iletişim becerilerini artırabilir ve terapidekilerin kendi duygu ve arzularının daha fazla farkına varmalarını sağlayabilir. Film izleme, izleyicilerin çeşitli şekillerde etkileşim kurmasına olanak tanır-dilsel, görsel-uzaysal, kişilerarası ve intrapsişik olarak. Film terapisinin savunucuları bunun yararlı olabileceğine inanmaktadır çünkü bilgi birden fazla şekilde işlendiğinde öğrenmenin daha hızlı gerçekleştiği göstermiştir. Film terapisi, kitapların terapötik kullanımı ve klinik uygulamada okuma olan bibliyoterapi çizgisinde gelişmiştir. <img class="alignnone wp-image-51584" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-2-1-300x168.jpg" alt="" width="898" height="503" /> <h3>Sineterapi Tarihçesi Nedir?</h3> “Sinema terapisi” terimi ilk olarak 1990 yılında L. Berg-Cross, P. Jennings ve R. Baruch tarafından kullanılmıştır. Bireyin tek başına veya belirli başkalarıyla birlikte görebileceği endişe, terapist ve tedavideki kişi genellikle ilk önce filmi dikkatli bir şekilde nasıl izleyeceğini ve filme verilen tepkileri nasıl fark edip keşfedeceğini tartışacaktır. Filme verilen tepkiler tipik olarak daha sonraki bir terapi seansında tartışılır, burada terapist tedavideki kişiden film ile kişinin kendi hayatı arasındaki bağlantıları düşünmesini isteyebilir. Bir çift birlikte terapideyse, birlikte düşünmeleri ve tartışmaları için bir soru listesi verilebilir. Filmler genellikle terapiye kolayca entegre edilebilir, çünkü bunlar geniş çapta erişilebilir ve birçok insan tarafından erişilebilir durumdadır. Ayrıca, çoğu insan film izlemeyi keyifli bir deneyim olarak bulur ve bazıları bu terapötik çalışma biçimini diğer yöntemlere tercih edebilir. <img class="alignnone wp-image-51585" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-3-1-300x199.jpg" alt="" width="865" height="574" /> <h3>Film Terapisi İyileşmeyi Nasıl Kolaylaştırabilir ?</h3> Film, insanları çok çeşitli duyguları deneyimlemeye yönlendirebilir. Kim bir sinema salonundan üzgün, korkmuş, ilham almış veya başka bir şekilde etkilenmiş hissederek çıkmadı? Filmler potansiyel olarak bir kişinin gözlerini herhangi bir sayıda zorluğa karşı yeni çözümlere açabilir ve eğlenceye ek olarak birçok terapötik fayda sağlayabilir. Umut  sunabilir, rol modeller sağlayabilir ve sorunları yeniden çerçeveleyebilirler. Film karakterleri, insanların karşılaştığı farklı sorunları örneklendirmeye de hizmet edebilir. Terapide alkol kötüye kullanımını ele alan bir kişi, örneğin bir karakterin aynı endişeden kurtulmayı başardığı bir filmi izlemeyi hem ilham verici hem de yardımcı bulabilir.

9
V
vitalis
·5 Eki 10:53·Yaşam

21/90 kuralı, bir alışkanlığı kazanmanın 21 gün, kalıcı bir yaşam tarzı değişikliği haline getirmenin 90 gün sürdüğünü belirtmektedir. Yapmak istediğiniz yeni bir yaşam tarzı değişikliği var mı? 21 gün boyunca hedefinize bağlı kalın ve bu bir alışkanlık haline gelecektir. 90 gün boyunca hedefinize bağlı kalın, yaşam tarzınızın bir parçası haline gelsin. Bugünkü yazımda kendi hayatıma da entegre etmeye çabaladığım bir kural olan 21/90 kuralından bahsedeceğim. İster işte, ister hobilerimizde veya özel hayatımızda olsun, hepimiz iyi alışkanlıklar edinmek isteriz. Alışkanlıklar oluşturmak için popüler olan bu yönteme 21/90 kuralı denir. Bu kural aslında oldukça basit bir sisteme sahiptir. <img class="wp-image-51370 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/21-90-rule-300x213.jpg" alt="" width="914" height="649" /> 21 gün boyunca kişisel veya profesyonel bir hedefe bağlı kalın. Üç hafta sonra, bu hedefin peşinde koşmak bir alışkanlık haline gelecektir. Bu alışkanlığı edindikten sonra, doksan gün daha yapmaya devam ederseniz, bir şeyi üç hafta ve sonra doksan gün sürdürebilirseniz, o zaman kalıcı bir yaşam tarzı değişikliği oluşturmuş olursunuz. 21/90 kuralının ne olduğunu belirlediğimize göre, bunu ne için kullanmalısınız? Her gün diş ipi kullanmak güzel bir hedef olsa da, her gün yaşam kalitenizi önemli ölçüde artıran bir şey yapmanız gerekir. Nerede olursanız olun her gün yapılabilecek belirli bir şey olması gerekir. <strong>21/90: Hedefinizi belirleyin</strong> <img class="wp-image-51372 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/ezgif.com-gif-maker-1-3-300x232.jpg" alt="" width="1009" height="780" /> Neyi başarmak veya değiştirmek istediğinize karar verin. Bu kişisel veya profesyonel bir hedef olabilir. Planlayıcınıza yazın veya dizüstü bilgisayarınızda saklayın. Mevcut durumda kalabilmeniz ve hedefinize odaklanabilmeniz için sizin için görünür olduğundan emin olun. Baştan başlamaktan korkmayın. <strong>21/90: Bir plan yapın</strong> <img class="wp-image-51373 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/107064-1625691717-300x174.jpg" alt="" width="1097" height="636" /> Hedefinize ulaşmak için atmayı düşündüğünüz adımları planlayın. Amacınız daha aktif olmaksa, bu hafta üç yeni aktivite denemeye karar verebilir veya sık sık koşan arkadaşınızı aramayı planlayabilirsiniz. Saatler ve tarihler belirlemek, kendinizi başarıya hazırlamanın yararlı yollarıdır ve alışkanlıklar oluşturmanıza yardımcı olur. Hedefinizi paylaşan insanlarla plan yapmak, motive kalmanın kesin bir yoludur. İşte 21/90 kuralıyla takip edilebilecek bazı potansiyel hedefler nelerdir onlara bakalım. <strong>Her Gün Pozitif Kalmak</strong> Birçoğumuzun zorluk çektiği bir şey pozitif kalmaktır. Ancak odaklanmanın bir yolu vardır. Her gün kayda değer olumlu bir şey bulun ve onu yazın. Bu tek şey iş yerinde küçük bir zafer olabilir. Çocuğunuzun mükemmel test puanı olabilir. En sevdiğiniz spor takımı tarafından inanılmaz bir geri dönüş galibiyeti bile olabilir. 21 gün boyunca iyi bir şey yazın. Bazen tekrar edebilirsiniz, ancak güncel bir şeye odaklanmak iyidir. Bunu yaptıktan sonra, üç ay boyunca devam edin. Bunu yaparak, yazacak daha olumlu şeyler görmeye başlamanız çok olasıdır. Günde birden fazla şey yazabilirsiniz, ancak en azından bir tanesine ihtiyacınız var. Hayat muhtemelen çok daha parlak görünmeye başlayacaktır. Olumsuz şeylerin sizi bir zamanlar olduğu gibi aşağı çekmediğini göreceksiniz. <strong>Hayatında en çok yardıma ihtiyacın olduğunu düşündüğün üç şeyi bulup her seferinde birine odaklanın.</strong> Bu ilişkilerle, stres seviyenizle, mali durumunuzla veya sağlığınızla ilgili olsun, hayatınızda en çok çalışmaya ihtiyaç duyan üç şeyi bulun. Önce sizin için en önemli olana odaklanın. Her gün biraz üzerinde çalışın. Her zaman denemek ve sizi o hedefe ulaştırmak için bir şeyler yapın. Üç hafta ve doksan günün sonunda, üçünden sonrakine geçebilir, ardından işlemi tekrarlayabilirsiniz. Kendinizi büyük olasılıkla bunalmadan ilerleme kaydederken bulacaksınız. <strong>Günde sadece beş dakika size keyif veren bir görev bulun.</strong> Hepimizin bir kaçışa ihtiyacı var, ancak diğer uğraşlarımızdan ve sorumluluklarımızdan uzaklaştırmayacak kadar kısa ve tatlı olmalı bu kaçışlar. Bu yüzden her gün sadece beş dakika veya belki on dakikanızı alacak bir şey bulmaya çalışın, ama bunun her gün dört gözle bekleyebileceğiniz bir şey olması çok daha iyi olacaktır. Beş veya on dakikalık kaçışınız, yerel bir bahçede yürüyüş yapmak olabilir. Hiç kimsenin görmediği bir defterde karalamalar olabilir. Her zaman söylenecek doğru şeyi bilen biriyle konuşmak olabilir. Bu hedef için neredeyse sonsuz bir olasılıklar listesi var. Size bir mola veren ama aynı zamanda size gerçek bir dinlenme hissi veren bir deneyim yapın. Hayattaki diğer birçok şey beş dakika bekleyebilir, bu yüzden biraz hızlı zaman ayırın ve sayın. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Sizlerde bu kuralı hayatınıza ve motivasyonunuza katkı sağlamak için uygulayacak mısınız? Yorumlarınızı bekliyorum.

6
V
vitalis
·4 Eki 12:33·Yemek

Seyahat etmenin eğlencesini yanı sıra yeni deneyimler edinmenin, yeni tatlar keşfetmenin ve en önemlisi o bölgeye ait sıra dışı yiyeceklere deneyim sağlamak çok güzel bir macera olabilmektedir. Bugünkü yazımda sıra dışı yiyecek zevkleri olan 10 ülkeye ve bu 10 sıra dışı yiyeceğe değineceğiz. Hazırsanız başlıyorum. <strong>1. Domuz Kanlı Kek; Tayvan</strong> <img class="wp-image-51106 alignnone" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/d5705e9fd31b91a38cc05b5f542a497a-black-pudding-irish-300x225.jpg" alt="" width="699" height="524" /> Galiba bunun sadece ismi bile birçoğumuzun midesinde bulantılara sebep olmuştur. Tayvan'da domuz kanı keki oldukça popüler bir yiyecek olup yerli halk tarafından çok sevilmektedir. Tahta bir çubuk üzerinde satılan ve dondurma gibi yenilen bu yiyecek sokak pazarlarında kolayca bulunan, genellikle domuz kanı ve pirinçten yapılan tatlı bir ikram olarak yer almaktadır. <strong>2. Canlı Ahtapot; Güney Kore</strong> <strong><img class="wp-image-51107 alignnone" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/3_3877-300x235.jpg" alt="" width="699" height="548" /></strong> Ölü ve hareketsiz olan kalamarın aksine, Güney Kore'deki ahtapot genellikle masaya canlı ve hareket halinde gelmektedir. Yemeğin uzmanları, hızlı yemenin en iyisi olduğunu söylemektedir. <strong>3. Çekirge; Uganda</strong> <img class="alignnone wp-image-51108" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/1209441-300x166.jpg" alt="" width="699" height="387" /> Yağışlı mevsimde yakalanan ve pişmiş veya çiğ olarak yenen bu ürünler, Ugandalılar için çok güzel bir favoridir. Kanatlı ve bacaksız olarak satılan ürünler, yerel pazarlarda kolayca bulunmaktadır. <strong>4. Güvercin; Fransa</strong> <img class="alignnone wp-image-51109" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/61eff25545d2a06528cbce2b-300x169.jpg" alt="" width="699" height="394" /> Birçok kişi tarafından kirli bir sokak hayvanı olarak kabul edilen bu kümes hayvanı yemeği, ülkenin en iyi restoranlarından bazılarının tabaklarını süsleyen pahalı ve çok sevilen bir yiyecek olma özelliğini taşımaktadır. Güçlü bir tada sahip olduğu düşünülse de, dünyanın birçok yerinde mutfakta kabul görmek için hala mücadele etmektedir. <strong>5. Duryan; Malezya</strong> <img class="alignnone wp-image-51110" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/Durian-Duryan-Tropikal-Meyvesi-Nedir-Kansere-Etkili-Bir-Meyve-Midir-Ozellikleri-Nelerdir-300x172.jpg" alt="" width="699" height="401" /> Bazı Malezya otelleri durianı yasaklayan tabelalar asmak zorunda kalmışlardır Bu dikenli meyvenin ultra güçlü aroması turistleri cezbedebilir, ancak birçok Malezyalı onun hamur tadına bayılmaktadır. &nbsp; <strong>6. Lütefisk; Norveç</strong> <img class="alignnone wp-image-51111" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/ForkLutefisk-300x240.jpg" alt="" width="699" height="559" /> Kostikte marine edilen bu sakızlı balığın hazırlanması günler almakta ve şimdiye kadar yaratılmış en aşağılık tadı olan yiyeceklerden biri olarak tanımlanmaktadır. Bu lezzetli olmayan yiyecek sahip olduğu ün yüzünden, dünyanın bu bölgesinde oldukça popüler olmaya devam etmektedir. <strong>7. Kurtçuklar; Avustralya</strong> <img class="wp-image-51125 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/455136-1422667220-300x169.jpg" alt="" width="1182" height="666" /> Bu beyaz, yüksek proteinli atıştırmalıklar aslında güvelerin larvaları ve bir zamanlar bazı Aborjinlerin diyetlerinde temel gıda olan çölün önemli bir böcek besinidir fakat Avustralyalılar için favori yiyeceklerden biri haline gelmiştir. <strong>8. Yılan Şarabı; Vietnam</strong> <img class="alignnone wp-image-51112" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/55d2ed8849678319a4980d92-300x204.jpg" alt="" width="699" height="475" /> Tıbbi özelliklere sahip olduğu söylenen bu güçlü kokteyl en iyi şekilde çabucak içilir. Sadece yılan kanından yapılmakla kalmaz, içinde bir yılan ve bazen de akrep gibi diğer canlılarla şişelenmektedir. <strong>9. Eşek; İtalya</strong> <img class="alignnone wp-image-51114" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/6984-1.jpg" alt="" width="698" height="419" /> Prosciutto gibi dilimlenmiş ve yenen bu sandviç eti, ülkenin barlarında oldukça kolay bir şekilde bulunabilir ve yanlışlıkla sipariş edilebilir dikkat etmekte fayda var. <b>10. Deve kuşu; Güney Afrika</b> <img class="alignnone wp-image-51115" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/Struthio_camelus_-_Etosha_2014_3-300x200.jpg" alt="" width="700" height="466" /> Kolesterolü düşük ve diğer etlerden daha sağlıklı olduğu düşünülen deve kuşu, tüm dünyada giderek daha popüler hale gelmektedir. Deve kuşu burgerinden kuş yumurtasından yapılan omletlere kadar her şey menülerde yavaş yavaş boy göstermeye başlamıştır. Evet bugünkü yazımda sıra dışı yiyecek zevkleri olan ülkelere ve bu sıra dışı yiyeceklere değindim. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Size en sıra dışı gelen yiyecek hangisi yorumlarda buluşalım.

8
V
vitalis
·3 Eki 12:38·Gezi

Hemen hemen herkesin kulağa tuhaf gelebilecek bir alışkanlığı bulunmaktadır. Kişi bazında olan bu alışkanlıklar dünya çapında da bulunmaktadır. Seyahat ettiği ülkeye ilk kez giden bir ziyaretçiyi şaşırtacak 5 tuhaf alışkanlık nelerdir bugünkü yazımda bunlara değineceğiz. Seyahat etmek, bazen sizi zor durumlara sokabilecek eziyet derecesi yüksek bir deneyime dönüşebilir. Özellikle uzak bir ülkeye ilk kez gelen bir ziyaretçiyseniz durum bu noktada daha da zor bir hale gelmektedir. Bazı garip kurallar ve gelenekler sizi şaşırtabilir, sizi güldürebilir, rahatsız edebilir veya bilmeden yasaları çiğnemeye zorlayabilir. Örneğin halka açık bir yerde sakız çiğnemek gibi masum bir davranış Singapur'da size birkaç yüz dolara mal olabilirken, Vietnam'da karşıdan karşıya geçmek gibi basit bir iş çok stresli bir deneyim olabilir. İşte dünyanın farklı ülkelerinde ilk kez gelen bir ziyaretçiyi şaşırtacak en garip 5 alışkanlığın ve kuralın listesini sizler için hazırladım. Bakalım dünyada bizim bilmediğimiz tuhaf neler varmış. <strong>1. ÇİN:</strong> Toplum İçinde Tükürmek Evet, hepimiz bunu kabul ederiz ki tükürmek iğrenç bir eylem. Bunu kim yapıyor? Ne yazık ki, Çin'de bu iğrenç alışkanlığı görmekten veya duymaktan kaçamazsınız. Çin, insanları ondan kurtulmaya zorlamaya çalışıyor, ancak pek çok bölge sakini, her yere tükürmekte veya burnunu sümkürmekte hala utanılacak bir şey görmemeye devam etmektedir. Aslında, Çinlilerin ilk kez gelen bir ziyaretçiyi şaşırtacak daha birçok garip alışkanlığı bulunmaktadır. Beyaz, uzun ve sarışınsanız, kendinizi bir ünlünün yerine koymaya hazır olun, muhtemelen bir grup yerel insanla fotoğraf çektirmek için durmadan poz vermeniz istenecektir. <strong>2. KAMBOÇYA:</strong> Atıştırmak İçin Kızarmış Cırcır Böcekleri Egzotik yiyecekler birçok ülkede turistleri bekliyor, Peru'daki kobaylardan Çin'deki akreplere veya bambu solucanlarına kadar. Genellikle bu tür yiyecekler restoranlarda veya özel açık hava pazarlarında servis edilmektedir. Ancak Kamboçya'da yağda kızartılmış böcekler yerel halk arasında o kadar popülerdir ki satıcılar onları sokaklarda satmaktadır. Görünüşe göre harika bir atıştırmalık sunduklarını düşünmektedirler. Bir sokak satıcısının arabasından kızarmış cırcır böceklerini fıstıkmış gibi hevesle yediğini görmek olağan bir durumdur. <strong>3. JAPONYA:</strong> Kamuya Açık Çöp Kutularının Olmaması Japonya'daki yabancı bir turistin, tüm çöp kutularının nereye kaybolduğunu merak etmesi uzun sürmemektedir. Onları sokaklarda, parklarda ve hatta alışveriş merkezlerinde tespit etmek zordur, bu nedenle birçok ziyaretçi otele dönene kadar çöplerini etrafta taşır. Japonya'da halka açık çöp kutularının olmaması, 1995 yılında Tokyo metro sistemine yapılan ölümcül terörist saldırıyla bağlantılı bir durumdur. Aum Shinrikyo tarikat üyeleri, sabahları işe giden 13 kişinin ölümüne ve 5.000'den fazla kişinin yaralanmasına neden olan sarin gazı kullanmış, Bu terör saldırısından sonra, bir terör silahını orada saklamak kolay olduğu için halka açık çöp kutularının sayısı azaltılmıştır. Japonya'da sadece birkaç halka açık çöp kutusu olmasına rağmen, bu ülkede sokaklar, parklar ve diğer halka açık yerler şaşırtıcı derecede temizdir. <strong>4. SİNGAPUR:</strong> Her Yerde Yasaklar Singapur'da o kadar çok yasak var ki bazen neye izin verilip neyin verilmediği konusunda kafanız karışabilir. Elinizde sandviçle aceleyle bir metro istasyonuna girerseniz, size neredeyse 360 ABD dolarına mal olabilir. Ayrıca, kokuşmuş meyveyi metroya taşımak, sifonu çekmeden umumi tuvaletten çıkmak veya halka açık bir yerde sakız çiğnemek için para cezası alabilirsiniz. <strong>5. AVUSTRALYA:</strong> Yalın Ayak İnsanlar Bir bakkalda çıplak ayakla alışveriş yapan bir yabancı ülkeye seyahate ilk defa gelen birini şaşırtabilir ama yerlileri şaşırtamaz. Avustralyalılar küçük kasabalarda sadece sahilde değil, merkezde de ayakkabısız dolaşmayı severler. Sokakta, kafelerde, yerel mağazalarda ve hatta tren istasyonlarında çıplak ayakla insanlar görebilirsiniz. Avustralya, dünyanın en güzel plajları da dahil olmak üzere 10.000'den fazla plaja sahiptir. Bu nedenle, Avustralyalıların özellikle kıyı kasabalarında bu kadar rahat görünmesi şaşırtıcı bir durum değildir. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Konu ile ilgili yorumlarınızı bekliyorum...

8

Marina Abramović 1946 doğumlu kariyeri 1970’lerin başından bu yana devam eden bir Sırp performans sanatçısıdır. 40 yılı aşkın bir süredir etkin olan sanatçı, işlerinde performans yapan kişi ve izleyici arasındaki ilişkiyi, bedenin sınırlarını ve aklın olanaklarını incelemektedir. Marina Abramović'in Rhythm 0 adlı ünlü performansı, seyirci ile pasif bir şekilde kalıcı olan sanatçı arasındaki şiddetli ve hatta yaşamı tehdit eden etkileşimi nedeniyle dikkat çekmiştir. <img class="wp-image-50724 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/AAAABbiqaOQ15adcG0mj8t9GtPvZb0u8qAdZDG9NpKR1C7aSb-bX8h2IGHu5FdARyl4NnbLXRxz9pUyb56DFyrUytYOjlnZcHxLEb8by-300x169.jpg" alt="" width="1188" height="669" /> Performans nispeten zararsız başlarken, parça kısa sürede daha uğursuz bir şeye dönüşmeye başlamış ve bu kötü şöhretli eser, Abramović'in 1970'lerde yaptığı bir grup performanstan oluşan Ritim serisinin bir parçasını oluşturmaktadır. Ritim 0, serinin son çalışması ve tartışmasız en tehlikelisi olma özelliğini taşımaktadır. 1970'lerin başında Belgrad'daki kariyerinin başlangıcından bu yana Marina Abramović, performansın görsel bir sanat biçimi olarak kullanılmasına öncülük etmiş, bedeni her zaman onun hem öznesi hem de aracı olmuştur. Ritim 0 performansı, 1974'te Napoli'deki Studio Morra'da gerçekleşmiştir. Marina Abramović izleyicilere aşağıdaki talimatları verdi: "Masada istenildiği gibi üzerimde kullanılabilecek 72 adet obje bulunmaktadır. Ben bir  nesneyim. Bu süre zarfında tüm sorumluluğu alıyorum." Marina Abramović, Rhythm 0 (1974) işi için kendini izleyicilere deneysel bir nesne olarak sundu, böylece onların hareketlerini de performansın bir parçası hâline getirmeye çalışmıştır. Abramović, üstünde 72 nesnenin bulunduğu bir masanın önünde, altı saat boyunca tamamen pasif bir şekilde durur. Bu nesnelerden bazıları -şeker, bal ya da gül gibi- zevk çağrışımına sahiptir. Bazıları ise bıçak, makas, kırbaç veya silah (bir kurşunla) gibi, işkence olasılığına işaret eden nesnelerden oluşmaktadır. Performansın doğası tamamen izleyicinin elinde bulunmaktadır. Bu altı saat, izleyicilerin bazen bu gücü kötüye kullanması bazen de Abramović’i korumasıyla geçmiştir. <img class="wp-image-50725 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/ezgif.com-gif-maker-300x156.jpg" alt="" width="1187" height="617" /> Sanatçının üstüne çizim yapılmış, öpülmüş, yemek yedirilmiş, suyla ıslatılmış, soyulmuş ve kesilmiştir. Bu süreç ta ki bir izleyicinin masadaki silahı doldurup Abramović’e vererek boynuna doğrultmasını istemesiyle çıkan kavgaya kadar sürmüştür. Abramović sözünde durup beyaz bir tuval olarak kendini sunduğunda izleyicide ortaya çıkan en iyi ve en kötü tepkilere sessizce dayanmıştır. Performans bittiğinde sakin bir şekilde trans benzeri hâlinden çıkıp doğrudan kalabalığa yürüdükten sonra kalabalık hemen dağılmıştır. Bu duygusal iş Abramović’in inancını, konsantrasyonunu ve azmini test ederken normalde pasif olan sanat izleyicisinin yüzeyin altında saklı, hem destekçi hem de kindar doğasını ortaya çıkarmayı sağlamıştır. 6 saat süren bu performansın bitmesinden sonra Marina Abramovic hareket etmeye başlamış etrafındaki insanlar korkarak kaçışmaya başlamıştır. <img class="wp-image-50727 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/gosteri_3-292x300.jpg" alt="" width="1041" height="1070" /> Süreç boyunca vahşi bir şekilde davrandıkları insanın hareket etmesi onları tedirgin etmiş olmalıdır. Marina Abramovic bu performans sonucunda “Gösteriden sonra otel odasına gidip aynaya baktığımda saçımda belirli bir bölümün beyazlaşmış olduğunu fark ettim.” yorumunu yapmıştır. Bu da bize aslında çok basit bir şekilde başlayan sıradan bir performans sanatının, insanların kötülük konusunda birbirlerinden cesaret aldıklarında ne kadar vahşileşebileceğini gösteren bir sosyal deneye dönüşmüştür. <strong>Konuyla ilgili video 👇</strong> https://www.youtube.com/watch?v=xTBkbseXfOQ Bu şiddet eylemlerine her seyirci katılmasa da, birileri gözyaşlarını silmiş, hatta bazı kişiler müdahale etmeye çalışsa da Ritim 0, seyircilerin katılımıyla şiddetle tırmanan bir performans parçası örneği olmaya devam etmektedir. Sizler bu performans hakkında ne düşünüyorsunuz? Yorumlarda buluşalım

9
V
vitalis
·1 Eki 13:06·Yaşam

Daha önce sizi içine çeken ve kendinizi hikayenin bir parçası gibi hissettiren bir kitap okudunuz mu? Sizi mutlu eden ya da üzen ya da belirli bir duruma bakış açınızı değiştiren bir kitaba ne dersiniz? Eğer bu durumları yaşamışsanız, bibliyoterapinin arkasındaki temel mantığı anlamışsınızdır. Anksiyete ve depresyon gibi durumlarla uğraşırken veya kederle başa çıkarken, özellikle karşılaştıracak başka bir deneyiminiz yoksa, zihninizde ve bedeninizde neler olup bittiğini anlamak bazen zor olabilir. Bibliyoterapi işte bu noktada, kitap ve hikaye okuma şeklinde bilgi, destek ve rehberlik sağlayarak hayatınızı iyileştirmenize yardımcı olmak için literatürü kullanarak bu boşluğu doldurmayı amaçlamaktadır. Bibliyoterapi, tıpkı diğer yaratıcı sanat terapileri gibi son yıllarda popülerlik kazanmaya başlamıştır. Bibliyoterapinin, duygular üzerinde çalışmanıza, onlarla nasıl daha iyi başa çıkacağınızı öğrenmenize ve hayatın daha zor zamanlarından bazılarını atlatmanıza yardımcı olabileceği söylenmektedir. İyileşme sürecini kolaylaştırmaya ve terapötik hedeflere ulaşmaya yardımcı olmanın bir yolu olarak okuma kavramı, birçok tedavi yaklaşımında ortak bir stratejidir. Bununla birlikte, bibliyoterapiyi bilişsel davranışçı terapi (CBT) gibi diğer yerleşik psikoterapi teorilerinden ayıran şey, bir terapistin tipik olarak bibliyoterapiyi terapötik bir yaklaşım olarak görmesi ve bu nedenle onu tedavi sürecinin ek bir parçası olarak kullanmasıdır. <img class="alignnone wp-image-50642" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/7795de_be368dfae7da425f9ce66aa7ad412a6c_mv2-300x210.webp" alt="" width="699" height="489" /> <strong><em>Bibliyoterapi Kimlere Uygulanır?</em></strong> Teknik genellikle bir dizi sosyal, duygusal, davranışsal ve psikolojik durumun hafif veya orta dereceli semptomlarını ele almak için kullanılır. Hastaları tedavi ederken geleneksel tedavi biçimlerini desteklemek için kullanılabilir: Depresyon gibi duygu-durum bozuklukları, somatik semptom bozukluğuna bağlı stres, çeşitli bağımlılık türleri, strese bağlı fiziksel bozukluklar, yeme bozuklukları, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), öfke yönetimi sorunları, agorafobi, aile ve iletişim sorunları dahil olmak üzere kişiler arası sorunları var olan insanlara uygulanmaktadır. <strong><em>Bibliyoterapi Nasıl yardımcı olur?</em></strong> Hayatınızda büyük bir değişiklik yaşarken veya zihinsel sağlık sorunları yaşarken bunalmış, yalnız veya kaybolmuş hissetmek doğaldır. Edebiyat -hem kurgu hem de kurgu olmayan- motivasyonlarınız ve davranışlarınız hakkında daha yüksek bir farkındalık ve anlayış geliştirmenize yardımcı olabilir. Bilim temelli okuma yoluyla, yaşadıklarınızın arkasındaki “neden”i öğrenebilirsiniz. Aynı zamanda, kolay başvuru için kılavuzlara, alıştırmalara ve başa çıkma önerilerine sahip olabilirsiniz. Kurgu aracılığıyla senaryonuzu bir karakterin gözünden görebilirsiniz. Çoğu durumda, kendi yolculuğunuzda ona ulaşmadan önce, bu kurgusal yolculukta duygusal bir salıverme elde edebilirsiniz. Kurmacada ki bu duygusal deneyim, Aristoteles'in hikayelerin insan duyguları üzerindeki etkisine ilişkin kendi gözlemleri sırasında “katarsis” olarak adlandırdığı şeydir. Genel anlamda özetlemek gerekirse kitap terapisi olarak da bilinen bibliyoterapi, günlük yaşamdaki zorlukların üstesinden gelmeye yardımcı olmak için edebiyatın kullanılmasıdır. İster zihinsel bir sağlık sorunu yaşıyor olun, ister yalnızca doğal bir yaşam değişikliğinden geçiyor olun, doğru okuma materyali, kendinize ve çevrenizdeki insanlara yönelik entelektüel içgörünüzü arttırmanıza yardımcı olabilir. Klinik ortamda çoğu bibliyoterapi yönlendirilirken, kendi kendine yardım kitapları ve evde sizi güçlendiren literatür okuma da bibliyoterapi olarak kabul edilebilir. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Yorumlarda buluşalım...

4
V
vitalis
·30 Eyl 12:12·Kültür

<h2>Severek yediğimiz, bazı anlarda ihtiyaç duyduğumuz Çikolatanın nereden geldiğini hiç merak ettiniz mi?</h2> Latin Amerika'dan günümüze, çikolata size ulaşmak için uzun bir yol kat etmiştir. Te Latin Amerika'dan gelen bu tatlı ilginizi çekti mi? Çikolatanın nereden geldiği ve bugün tadını çıkardığımız bir yiyecek haline nasıl geldiği, dünyanın en sevilen tatlısı olması çikolatanın büyüleyici tarihi boyunca bir yolculuğa çıkmak için bu yazı tam size göre. <strong>Peki nedir bu çikolatanın tarihi birlikte inceleyelim.</strong> Öncelikle sorulması gereken en önemli soru çikolatayı kim icat etti? Çikolatanın 4.000 yıllık tarihi, günümüz Meksika'sı olan eski Mezoamerika'da başlamıştır. İlk kakao bitkilerinin bulunduğu yer olan Latin Amerika'nın en eski uygarlıklarından biri olan Olmec, kakao bitkisini çikolataya dönüştüren ilk kişilerdi. Çikolatalarını ritüellerde içip ilaç olarak kullanmışlardır. <img class="wp-image-50561 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/02-chocolate-domestication-south-america-300x199.jpg" alt="" width="1183" height="785" /> Yüzyıllar sonra Mayalar çikolatayı tanrıların içeceği olarak övdüler. Maya çikolatası, kavrulmuş ve öğütülmüş kakao tohumlarının biber, su ve mısır unu ile karıştırılmasından yapılan saygıdeğer bir demlemeydi. Mayalar bu karışımı bir kaptan diğerine dökerek "acı su" anlamına gelen "xocolatl" adı verilen kalın köpüklü bir içecek oluşturdular. 15. yüzyılda Aztekler kakao çekirdeklerini para birimi olarak kullandılar. Çikolatanın tanrı Quetzalcoatl'ın bir hediyesi olduğuna inandılar ve onu serinletici bir içecek, afrodizyak ve hatta savaşa hazırlanmak için içtiler. <strong>Peki çikolata İspanya'ya nasıl ulaştı?</strong> Çikolatanın İspanya'ya ne zaman geldiğini kimse kesin olarak bilmemektedir. Efsaneye göre kaşif Hernán Cortés, çikolatayı 1528'de memleketine getirmiştir. Cortés'in çikolatayı Amerika'ya yaptığı bir sefer sırasında keşfettiğine inanılıyordu. Altın ve zenginlik arayışında, bunun yerine Aztek imparatoru tarafından kendisine verilen bir fincan kakao buldu. Cortes eve döndüğünde İspanyollara kakao tohumlarını tanıttı. İspanyol çikolatası hala bir içecek olarak kullanılsa da, doğal acı tadı tatlandırmak için şeker ve bal ile karıştırılmıştır. Çikolata, zenginler ve zenginler arasında hızla popüler olmuştur. Katolik rahipler bile çikolatayı severdi ve dini uygulamalara yardımcı olmak için içerlerdi. <img class="wp-image-50562 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/ST004-05_chocolat_Histoire_0-300x170.jpg" alt="" width="817" height="463" /> Çikolata Avrupa'yı baştan çıkarmıştır. İspanyollar çikolatayı çok uzun süre sessiz tutmuş, çikolatanın komşu Fransa'ya ve ardından Avrupa'nın geri kalanına ulaşması neredeyse bir asır sürmüştür. 1615'te Fransız Kralı Louis XIII, İspanyol Kralı III. Phillip'in kızı Avusturyalı Anne ile evlendi. Birliği kutlamak için Fransa'nın kraliyet mahkemelerine çikolata örnekleri getirdi. Fransa'nın öncülüğünü takiben, çikolata kısa süre sonra İngiltere'de özel “çikolata evlerinde” ortaya çıktı. Eğilim Avrupa'ya yayıldıkça, birçok ülke ekvator boyunca ülkelerde kendi kakao tarlalarını kurdu. <strong>Çikolata Devrimi nasıl başladı?</strong> Çikolatanın tarihi, Avrupa aristokrasisi arasında son derece popüler kaldığı için devam ediyor. Kraliyet ailesi ve üst sınıflar, çikolatayı sağlık yararları ve çöküşü için tüketmiştir. Çikolata hala elle üretiliyordu, bu da yavaş ve zahmetli bir süreçti. Ancak Sanayi Devrimi yaklaşırken işler değişmek üzereydi. <img class="wp-image-50564 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/PROD_Id-862-Food-history-Chocolate-culture-banner_1615395241275-300x169.jpg" alt="" width="898" height="506" /> 1828'de çikolata presinin icadı çikolata yapımında devrim yarattı. Bu yenilikçi cihaz, kavrulmuş kakao çekirdeklerinden kakao yağını sıkarak geride ince bir kakao tozu bırakıyordu. Toz daha sonra sıvılarla karıştırıldı ve bir kalıba döküldü, burada yenilebilir bir çikolata kalıbına katılaştı. Ve bu sayede modern çikolata çağı doğmuştur. İşte günümüzde severek yediğimiz çikolata bu şekilde oluşmuştur. <em>Bu arada konuyla ilgili güzel bir video. Göz atmanızı tavsiye ederiz hem de altyazı seçeneği de mevcut </em>😍 https://www.youtube.com/watch?v=ibjUpk9Iagk <strong>İyi seyirler 🎥</strong>

5
V
vitalis
·29 Eyl 10:53·Tuhaf Şeyler

"This Man" Türkçeye çevirisi ile "Bu adam" 2008 yılında İtalyan pazarlamacı Andrea Natella tarafından oluşturulan bir web sitesine göre Ever Dream This Man?, 2006'dan beri dünya çapında defalarca rüyalarda görüldüğü iddia edilen, ancak gerçek dünyada asla bulunamayan bir kişiyi ifade etmektedir. Natella siteyi 2008'de oluşturmuş ancak Ekim 2009'a kadar basının ve çevrimiçi internet kullanıcılarının dikkatini çekmemiştir. <img class="wp-image-50399 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/maxresdefault-33-300x169.jpg" alt="" width="982" height="553" /> 2006 yılında New York'ta tanınmış bir psikiyatristin hastasının rüyalarında defalarca görünen bir adamın yüzünü nasıl çizdiğini anlatan ThisMan.org adlı bir web sitesinin iddiası olarak gündeme gelmiştir. Daha sonra başka bir hasta portreyi tanımış ve aynı adamın onu rüyasında da ziyaret ettiğini iddia etmiştir. Hikayeye göre, psikiyatrist bu görüntüyü tekrarlayan rüyaları olan diğer hastalar arasında dolaştırmış ve This Man'i rüyasında gören dört kişi daha bulmuştur. Kartopu etkisi, 2000'den fazla kişinin This Man'i hayal ettiğini iddia edene kadar devam etmiştir. 2009'da This Man'in hikayesini anlatan bir web sitesi yayına girmiştir, bu görünüşte yardımsever karakterden bahseden binlerce insandan, bazen tekrar tekrar rüyalarında görünen anonim alıntılar yapılmıştır. Bir dizi anonim rüya alıntısı yayınlanmıştır bu alıntılardan birkaçına yer vermek istiyorum. "Birkaç yıldır bu tekrarlanan rüyayı görüyorum. Uzun boylu, esmer bir adam bana bir resim gösteriyor ve babamı tanıyıp tanıyamayacağımı soruyor. Resimdeki adam daha önce hiç görmediğim bu adam, hiçbir şeye benzemiyor. Babam gibi, yine de açıklanamaz bir şekilde babamı tanıdığımı söylerim. Bu noktada genellikle çok huzurlu uyanırım. Diğer zamanlarda rüya devam eder, babamın mezarının önünde duruyorum, yere çiçekler bırakıyorum ve anlıyorum ki mezar taşındaki fotoğraf kayıp." "Onu ilk rüyamda gördüğüm andan itibaren ona aşık oldum. Düşünsem bile gerçekten çirkin olduğunu kabul etmeliyim. Yine de her seferinde romantik hareketleriyle ayaklarımı yerden kesiyor. ve tatlı sözler... Bana çiçek, mücevher alıyor, akşam yemeğine ya da gün batımını izlemek için sahile götürüyor." "İlk defa bu adamı rüyamda gördüm, işte zor zamanlar geçiriyordum. Rüyamda kocaman ve terkedilmiş bir alışveriş merkezinde kaybolmak vardı. Aniden bu adam belirdi ve ben ondan kaçmaya başladım. Peşinden koştum. Kendimi bir süpermarkette çocuk bölümünde bir duvara karşı bulana kadar bir saat gibi geldi. Bu noktada bana gülümsedi ve bana kasaya giden yolu gösterdi ve uyandım. O geceden beri bu adam tüm rüyalarımda belirdi ve bana her zaman rüyadan çıkıp uyanmam için talimat veriyor." "Ben bu adamı 3 farklı rüyada gördüm. Resimdekinden biraz farklıydı ama hemen tanıdım. Aniden ortaya çıktı ve aynı şekilde ortadan kayboldu. 3 rüyamda da verdiği mesaj şuydu: 'Bitti her şey bitti. .' Bu her rüyada 3 kez tekrar edildi.Resimdeki ve rüyamdaki adam arasındaki farklar: Saçları tepede biraz daha uzundu, kaşları o kadar gür değildi, onun dışında birebir aynısı. ondan kork, ama birçok soru var." This Man'in Teorileri ise şu şekilde açıklanabilir. Anlaşma ne? ThisMan.org, This Man'in kökenleri için bize bazı masum ve pek de masum olmayan açıklamalar sunmaktadır. <strong>Arkretip Teorisi </strong>- Jung'un psikanalitik teorisi, This Man'in, hassas konularda zorluk zamanlarında yüzeye çıkabilen, kolektif bilinçaltına ait arketipsel bir görüntü olduğunu öne sürer. <strong>Din Kuramı</strong> - Dindar halka göre This Man, Tanrı'nın bugün kendini gösterdiği biçimlerden biridir. Bu nedenle onun hülyalı bilgeliği her zaman hayalperestler tarafından takip edilmelidir. <strong>Dream Surfer Teorisi</strong> - Bazıları This Man'in gerçek bir insan olduğunu ve bir tür paranormal karşılıklı rüya yoluyla insanların rüyalarına girebileceğini söylüyor. This Man, büyük bir şirket tarafından geliştirilmiş bir zihinsel şartlandırma planı bile olabilir. <strong>Rüya Taklit Teorisi</strong> - Bu, fenomenin gelişigüzel ortaya çıktığını ve taklit yoluyla giderek geliştiğini iddia eden bilimsel bir psiko-sosyolojik teoridir. İnsanlar This Man'e maruz kaldıklarında o kadar derinden etkilenirler ki bu adamı rüyalarında görmeye başlarlar. <strong>Gündüz Tanıma Teorisi</strong> - Bu teori, This Man'in görünüşlerinin tamamen tesadüfi olduğunu belirtir. Normalde rüyalarımızda gördüğümüz yüzleri tam olarak hatırlamayız. Bu adamın imgesi, öznenin uyanık yaşamında, tanımlanmamış bir rüya imgesinin tanınmasını kolaylaştıran bir araç olacaktır. Sizlerden daha önce rüyasında bu adamı gören var mı? Yorumlarda buluşalım 👇🏻

7
V
vitalis
·28 Eyl 12:34·Sinema - TV

İnterstellar, Christopher Nolan'ın aşk, hayatta kalma, bilgi arayışı ve o eski güzel bilim kurgu standardı olan zaman yolculuğu temalarını araştıran, hepsi ailesi ve Amerika'yı kurtarmak arasında seçim yapması gereken bir kahramanın hikayesi etrafında sarılmış, merakla beklenen uzay destanıdır. Coop ve ailesi, Dünya'nın ölmekte olduğu ve tek önemli işin yaşamak için yeterli gıda üretmek olduğu çok da uzak olmayan bir gelecekte yaşamaktadır. Savaş yok, teknolojik ilerleme yok, sadece çiftçilik var. Coop, kendisinin ve dünyanın içine yerleştirildiği koşullara içten içe öfkelenir. İnsanlığın içinde bulunduğu durumun cevabının, insanlığın hızlı ve yıkıcı teknolojik ilerlemesinin mahvettiği gezegene yönelmekte değil, başının üstündeki uçsuz bucaksız sınırlarda yattığına inanır. Neyse ki, Coop ve benzer şekilde bilimsel fikirli kızı Murph, güneş sisteminde mucizevi bir şekilde ortaya çıkan ve diğer muhtemelen yaşanabilir gezegenlere galaksiler arası seyahat sunan gizemli bir solucan deliği aracılığıyla dünyayı kurtarmak için gizli bir hükümet görevine çekilir. Nolan'ı ve çalışmalarını ne kadar sevdiğinize bağlı olarak, geleceğin insanlarının zamanda geriye gidebilen ve Coop ve Murph'ün bulması için ipuçları veren daha yüksek boyutlu varlıklara evrildiğinin ortaya çıkması ya sizi biraz rahatsız edebilir ya da çok kızdırabilir. İnterstellar, sinematik zaman yolculuğu alanında sürekli olarak büyük olay örgüleri yaratan Nolan, bilimsel ve duygusal arasındaki tartışmalarında film boyunca duygusallığı savunuyor gibi görünüyor. Bu belki de en iyi şekilde, filmin yarısında Anne Hathaway'in canlandırdığı Brand'in sunduğu mantık-aşk monoloğunda örneklenir. <img class=" wp-image-50357 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/images-1-300x200.jpeg" alt="" width="706" height="470" /> Sevgi ve duygunun, "ölçülebilir" olmadığı için mantık ve bilimden daha az değere sahip veya gereksiz olarak görülmemesi gerektiğini savunuyor. Elbette, Coop'un bunu sadece insanlığı kurtarmak için değil, kızına geri dönmek için yaptığını bilmekle Coop'un ekibinin üstlendiği görevin çok daha fazla anlam kazandığını da biliyoruz. Geri dönebilmek için ileri gitmektedir. Aşk onun itici gücüdür. Kuşkusuz, Nolan ailevi aşk mesajı konusunda biraz katıdır. Coop'un kızıyla olan, uzay ve zamanı aşan özel bağı nedeniyle zamanla iletişim kurabildiği fikrini kabul etmek oldukça zor. Nolan'ın inanılmaz derecede tatlı olan İnterstellar'ını kendi kızı için yazdığı da bir sır değildir. Ama bilim kurgu filmlerine olan özel bağımız nedeniyle bu bu filmin yeri bende oldukça ayrıdır. Filmin sonunda ise, herkesin bulunduğu yere nasıl ulaştığından hala tam olarak emin değilim. Bir çeşit uzay istasyonu mu yoksa insan yapımı bir gezegen mi? Mors koduyla Murph'a hangi denklem geri gönderildi ve insanlığı nasıl kurtardı? Neden hala yeni gezegende beyzbol oynuyorlardı? Sadece Amerikalıları mı kurtardılar? Bunu söylüyorum çünkü diğer ülkelerde neler olup bittiğine dair hiçbir fikrimiz olmuyor. Gerçekten, sonu biraz dağınıktı ve kötü işlenmişti. Matt Damon'ı Dr. Mann olarak içeren arsa bükümü de kötü bir şekilde idam edildi. O uyku kapsülünden çıkar çıkmaz içgüdüm onu düşman olarak işaretlemekti. Bu kısmen, Matt Damon'ın yüzüne karşı yoğun bir hoşnutsuzluk duymamdan kaynaklanıyor büyük bir ihtimalle. Sadece filmi eleştiriyormuş gibi görünmemek için Interstellar hakkında sevdiğim bazı şeyler de bulunmaktadır. Matthew McConaughey, genç yaşlarına göre daha az çekici göründüğünü ve sıradan biri olarak görülmesinin daha kolay olduğunu düşündüğüm için mükemmel bir oyuncu seçimiydi. Uzay, dönen rıhtım sahnesi nefes kesiciydi ve izlemesi gerçekten heyecan vericiydi. Güzel görüntülerden bahsetmişken, karadelikte zamanın üç boyutlu olarak işlenmesi, bence bilim ve sanatın harika bir birleşimiydi. Ek olarak, solucan deliklerinin küresel delikler olduğu fikri daha önce hiç düşünmediğim bir şeydi ama açıklandığında mükemmel bir görsel anlam kazandı. İnterstellar üzerinde uzun konuşmalar yapmayı harika kılan birçok teması vardı. Anında bir klasik için tüm unsurlara sahip bir film olma özelliğini de taşımaktadır. Bu filmi kesinlikle tekrar tekrar izlerim. İzlemeyenler için güzel bir tavsiye olduğunu düşünüyorum. Şimdiden izleyecek olanlara keyifli seyirler dilerim. <a href="https://youtu.be/HfuDh4yNFGY">https://youtu.be/HfuDh4yNFGY</a>

4
V
vitalis
·27 Eyl 09:56·Sinema - TV

Enola Holmes, Nancy Springer'ın aynı adlı kitap serisine dayanan 23 Eylül 2020’de yayınlanan bir gizem filmidir. Filmin yönetmeni Harry Bradbeer ve yazarı Jack Thorne'dur. Millie Bobby Brown, filmin yapımcıları arasındayken aynı zamanda başrol karakter olarak da Enola Holmes rolünde yer almaktadır. “Stranger Things”deki sorunlu Eleven'ın silinmez tasvirinde Millie Bobby Brown, yaşının ötesinde bilge olmaya, hem zihinsel hem de fiziksel olarak zorlayıcı bulmacaları çözmeye ve karanlık ve karanlık bir dünyada ileriye doğru net bir yol sağlamaya çalışmaktadır. “Enola Holmes”un baş karakteri olarak Brown, tüm bu sorumlulukları tekrar üstlenmeli ancak bu sefer, bunu yaparken tam bir patlama yaşayacaktır. Brown burada ışıltılı olmaktan başka bir şey değil, Netflix bilim kurgu dizisinde gördüğümüz aynı tür olgun varlığı ve duruşunu bu filmde de sergiliyor, aynı zamanda ilgi çekici, eğlenceli bir yanı kusursuz ve komik. Onu ilk kez yeniden keşfetmek gibi ve bu bir zevk. Enola Holmes, Millie Bobby Brown tarafından canlandırılan Enola Holmes adlı genç bir kızın hikayesini konu almaktadır. Hikaye, Helena Bonham Carter'ın canlandırdığı annesi Eudoria Holmes'u bulmaya çalışan Victoria İngiltere'sindeki yolculuğudur. Annesi Enola'nın on altıncı doğum gününde kaybolması ile Enola'nın kardeşleri, Henry Cavill'in oynadığı Sherlock Holmes ve Sam Claflin'in oynadığı Mycroft Holmes, anneleri kaybolduktan kısa bir süre sonra gelir. <img class="alignnone wp-image-50126" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/0x0-1660978387111-300x200.jpg" alt="" width="701" height="467" /> Annelerine bir şey olursa Enola'dan sorumlu olan kardeş Mycroft, Enola'yı genç bayanlar için bir bitirme okuluna göndermeye karar verir. Perişan haldeki Enola, kardeşlerinin haberi olmadan yola çıkar ve Eudoria'nın onu terk ettiğine inandığı ipuçlarını takip ederek annesini bulmak için Londra'ya giden bir trene biner. Annesini bulmak için yolda birinden kaçmış gibi görünen bir çocukla tanışır. Louis Partridge tarafından oynanan Tewksbury ve Enola birbirlerini tanırlar, ancak sonunda yolları ayrılır. Enola'nın yolculuğu devam ederken, annesinin ortadan kaybolmasında göründüğünden daha fazlası olduğunu ve yolunda düşündüğünden daha fazla engel olduğunu keşfeder. Enola, annesinin izini hiç beklemediği bir yere kadar takip etmek için dedektiflik becerilerini kullanmaktadır. Bu film bir bütün olarak çılgınca ama düzey olarak vasat diyebileceğim bir filmdi. Bu filmi seçerken yaptığım araştırmadan, hikayeden çok daha fazlasını bekliyordum. Filmin bazı güçlü noktaları olduğunu düşündüm, bence oyunculuk muhtemelen en iyi kısımdı ve rolleri gerçekten iyi oynadıklarını düşünüyorum. Oyuncuların hepsi karakterlerine uygun bir şekilde seçilmiştir. Senaryoyla çok daha fazlasını yapabileceklerini düşündüğüm fakat ufaktan bir hayal kırıklığı yarattı. Hikayeyi daha ilginç hale getirecek büyük olay örgüsünü bekledim ama hiç olmadı. Ayrıca yan karakterleri daha fazla inşa edebilirlerdi diye düşünüyorum. Yan karakterler hikayeyi ve ana karakteri destekleyebilirdi. Henry Cavill gelmiş geçmiş en yakışıklı Holmes'tur ve Sam Claflin kelimenin tam anlamıyla Mycroft'u küçümseyen, entrikacı gibi döndürmek için bıyık alır. Ancak Sherlock, küçük kız kardeşinin keskin zekasını ve çevik tavrını takdir ediyor gibi görünse de, Mycroft ne kadar dağınık ve kaba hale geldiğinden utanıyor ve onu uygun bir hanımefendiye dönüştürmek için onu gergin bir bitirme okuluna göndermekte ısrar etmektedir. Bence 9-12 yaş arası çocuklar bu filmden gerçekten keyif alacaklardır. Bence bundan daha büyük biri sıkılır ve filmi heyecansız bulur. Bu filme puan verecek olsam 5 üzerinden 3 verirdim çünkü güzel anları vardı ama çoğunlukla sıkıcıydı. Bu filmden aldığım en büyük ders, ne olursa olsun kendin olman gerektiğidir. Enola kim olduğuna sadık kalmasaydı, davasını çözemezdi ve sonunda sevmediği biri olurdu. Bu yüzden başkaları ne düşünürse düşünsün, kendinize karşı dürüst olmak her zaman daha iyidir. Yine de iki saatten fazla süren “Enola Holmes” biraz fazla uzun sürüyor gibi gelse de, daha önce keyif aldığımız ve bazen biraz korkutucu olan maceralardan sarsıcı bir geçiş olan bir şekilde, sona doğru garip bir şekilde şiddetli hale geliyor. Enola Holmes'in ikinci filmi 4 Kasım’da platformda yerini almaya hazırlanıyor. İzlemeyenler için güzel bir tavsiye olduğunu düşünüyorum. Şimdiden izleyecek olanlara keyifli seyirler dilerim. <a href="https://youtu.be/W4VLWPpWH5A">https://youtu.be/W4VLWPpWH5A</a>

9
V
vitalis
·26 Eyl 10:41·Sinema - TV

Önce Babamı Öldürdüler, yönetmenliğini Angelina Jolie'nin yaptığı ve Loung Ung'un aynı adı taşıyan kitabından uyarlanan biyografi türündeki tarihi gerilim filmidir. 2017 Kamboçya-Amerikan Kmer dilinde biyografik tarihi gerilim filmidir. Ung'un aynı adlı anısına dayanmaktadır. 1975 yılında geçen film, Kızıl Kmer rejimi sırasında kardeşleri çalışma kamplarına gönderilirken çocuk asker olarak eğitilmek zorunda kalan 7 yaşındaki Loung'un hikayesini konu almaktadır. <img class="wp-image-49983 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/first_they_killed-300x169.jpg" alt="" width="1186" height="668" /> Bir çocuğun gözünden ve zihninden anlatılan ulusal bir trajediyi konu alan ender bir film ve şimdiye kadar yapılmış en iyi savaş filmlerinden biridir. Jolie ve yardımcı yazar Loung Ung tarafından, Ung'un Kızıl Kmerlerin Kamboçya'yı ele geçirmesinden sonra ailesinin deneyimleriyle ilgili anılarından uyarlanan eser, bu alandaki çoğu çalışmadan yalnızca iyi yaptığı şeyle değil, aynı zamanda yapmayı reddettiği şeyle de ayrılmaktadır. Kızıl Kmerler Phnom Penh'i ele geçirdiğinde beş yaşındaydı ve kurtulmayı başardığında yedi yaşındaydı, genç zihni açlık, vahşet ve ani ölüm anılarıyla lekelenmişti. Kara mayınları yerleştirmek, AK-47 ateşlemek ve Vietnamlı bir askerin göğsüne mızrak saplamak gibi hiçbir çocuğun bilmemesi gereken becerileri öğrendi. Film, savaşın son yıllarında Amerika'nın Kamboçya'yı halı bombardımanına tutmasının, kötü niyetli insanların doldurmaya koştuğu bir güç boşluğunun yaratılmasına nasıl yardımcı olduğunu anlatan bir girişle başlıyor. Bu, ormanları yakan bombacıların belgesel ve haber klipleri, ABD birliklerinin Kamboçya'ya karşı anlaşılır bir şekilde çok az ilgi veya düşmanlık ifade ettiği, dönemin Cumhurbaşkanı Richard Nixon'ın orada bir Amerikan savaşı olmadığı konusunda ısrar ettiği ve o zamanki Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'ın duygusuzca bir savaş vaat ettiğine dair belgesel ve haber klipleriyle ilgilidir. Bölgede "nihai çözüm". Bu bölümdeki dillerin karışımı, o sırada hayatta olan insanların dikkat edip etmemesine bakılmaksızın, bu çağın uluslararası öneme sahip bir trajedi olduğu fikrini pekiştirmektedir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/Screenshot_20220926_114706-800x518.jpg" alt="" width="1001" height="649" /> "Önce Babamı Öldürdüler", aniden güçsüz düşen bir ailenin günü geçirmek için ne gerekiyorsa yapmasıyla ilgili bir hayatta kalma hikayesidir. Hepsinin hayatta kalamayacağı ve görünüşte önemsiz etkileşimlerin bile ailenin ayrılmasına, hapsedilmesine, vahşileştirilmesine veya öldürülmesine yol açabileceği bilgisi, çabalarının gölgesinde kalıyor, Luong'un annesi, babası ve kardeşlerinin çoğu maldan vazgeçtiği ilk sahneler, az oynandığı için daha canlıdır. Bu kuru bakışlı röportaj film boyunca devam ediyor, sadece Loung'un en perişan olduğu zamanlarda operatik veya trajik zirvelere doğru ilerlemektedir. Arada bir, Jolie bize geçmişe dönüş ya da fantezi sunarak genellikle kahramanın ailenin rahat, sağlıklı ve kaygısız olduğu bir zamandaki anılarına odaklanmaktadır. Bu çekimlerdeki renk aşırı doygun ve özlemle parıldıyor. Film şimdiki zamana geri döndüğünde ve Loung ve ailesine yerin, gökyüzünün ve ağaçların renginin döküldüğü bir tarım çalışma kampında / "yeniden eğitim" tesisinde yeniden katıldığında, pigmentasyon kaybı yerini alıyor. <strong>Film fragmanı 👇</strong> https://www.youtube.com/watch?v=uS3Vp_quGCw Ödün vermeden ve büyük ölçüde ego olmadan yapılmış bir film olan "Önce babamı öldürdüler" kesinlikle izlemeye değer bir film. İzlemeyenler için güzel bir tavsiye olduğunu düşünüyorum. Şimdiden izleyecek olanlara keyifli seyirler dilerim.

V
vitalis
·25 Eyl 12:48·Sinema - TV

Netflix filmi olan “The Platform”  orijinal dili İspanyolca olan “El Hoyo” olarak adlandırılan ve Galder Gaztelu-Urrutia tarafından yönetilen 2019 yılında Netflix'te yayınlanan “The Platform”, yoksulluk ve toplum hakkında çeşitli tüyler ürpertici mesajlar veren bir film olma özelliğini taşımaktadır. Yönetmen Galder Gaztelu-Urrutia'nın The Platform'u, izleyicileri koltuklarından atmak için gerekli tüm malzemeleri bir araya getiriyor. <strong>The Platform, yamyamlık, intihar, açlık, kan, bağırsak ve dışkı katmanlarıyla sınıf farklılıklarının altını çiziyor.</strong> <img class="wp-image-49893 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/the-platform-1-300x169.jpg" alt="" width="1012" height="570" /> The Platform, incelikli anti-kapitalist mesajıyla sadece rahatsız edici olmakla kalmıyor, aynı zamanda çeşitli konularda toplumsal bir yorum da yapıyor. Hikaye, sınıf farklılıkları için bir metafor görevi gören dikey bir binada inşa edilmiş hücresel bir hapishanede geçiyor. Hücre arkadaşları, hücrenin alt seviyelerine ulaştığında kelimenin tam anlamıyla boşalan azalan yemek masasından sadece bir kez yemek yeme hakkı tanınır. "The Platform” bir deliğin ve her seviyede yer alan mahkumların ve gönüllülerin hikayesidir. Her seviyedeki insanlar deliğin ne kadar ileri gittiğini bilmiyor ve yukarıdan yiyecek taşıyan bir levha aşağı iniyor. Her ay herkes gazlanır ve farklı bir seviyede uyanır, yani en tepedekiler döner. En üsttekiler yer, alttakiler yemez. Çok basit bir mesaj taşır: "Eğer tepedekiler kendilerini dizginlerlerse, o zaman herkese yetecek kadar yiyecek olacaktır." Durum böyle olmadığı için, insanların ilk üçte biri rahat yaşıyor ve diğer üçte ikisi açlıktan ölüyor ya da yamyamlığa başvuruyor. Tüm sistem, büyük ölçüde meçhul kalan, ancak tüm platformlardaki herkesi kontrol eden “Yönetim” tarafından yönetiliyor. <img class="wp-image-49895 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/ezgif.com-gif-maker-1-3-300x200.jpg" alt="" width="1058" height="705" /> David Desola ve Pedro Rivero tarafından yazılan senaryo, sosyal koşullanma ve kör Darwinizm üzerine acımasız bir deneye odaklanmaktadır. Geniş, dikey bir hapishanede, her kat iki hücre arkadaşının yaşadığı tek, küçük bir odadan oluşur. Bu odada, binanın tepesinden dibine kadar, merkezde, en kısa aralıklarla, günde bir kez inen bir yemek platformunun durduğu dev bir kare delik vardır. Hapishanenin yukarı inişi için yiyecek ve içecekle doldurulur, ancak alt katlara ulaşana kadar hiçbir şey kalmaz. Bu gök yüksekliğindeki cehennem manzarasına, bir mahkum değil, akredite bir diploma karşılığında altı aylığına kobay olarak imza atan bir gönüllü olan Goreng geliyor. Senaryo yazarları Goreng aracılığıyla kapitalizmle sınırlı olmayan çeşitli temalar çizerek insan erdemlerinden ve topluma karşı yaklaşımımızdan bahsetmektedir. The Platform'un tüm net diyalogları, kalbinizi acımasızca deler, sert ve vurucudur. Film, vizyona girdiğinden beri internette fırtına gibi esen birçok düşündürücü replikler içermektedir. Yazarlar ve yapımcı, kendi geleceğimizde hangi değişikliği görmek istediğimize karar vermemize ve böylece film için kendi sonumuzu yazmamıza izin vermek için filmin sonunu belirsiz bırakmıştır. Filmin sonu, hiyerarşiye ya da yiyecek gönderen yüce güce mesaj göndermek, onlara insanlar olarak daha vahşi olduğumuzu ve sosyal değişimi sağlamak için yönetimde bir değişikliğe veya reformlara ihtiyacımız olduğunu söylemekle ilgilidir. The Platform'daki asıl mesaj, izleyicinin algılamak istediği her şey olabilmektedir. Bazıları için bu bir sınıf savaşı, bazıları için toplumda bir değişiklik olabilir, hatta bazı alaycılar bunu toplumun önceden tanımlanmış ve asla değiştirilemeyecek yapısı olarak bile algılayabilirler. <strong>Film fragmanı 👇</strong> https://www.youtube.com/watch?v=RlfooqeZcdY İzlemeyenler için güzel bir tavsiye olduğunu düşünüyorum. Şimdiden izleyecek olanlara keyifli seyirler dilerim. Sevgiyle kalın!

9
V
vitalis
·24 Eyl 12:22·Sinema - TV

Zihnime hakim olan eşsiz bir film La Vita é Bella. Eşit ölçüde neşeli ve trajik, unutulmaz ve acı verici bir film olan La Vita é Bella bittikten sonra uzun süre akılda kalan bir film olma özelliği taşımaktadır. Roberto Benigni'yi dünyaya tanıtan film olma özelliğini taşımaktadır. La Vita é Bella (Hayat Güzeldir) 1997 yılında gösterime girdikten sonra küresel bir başarı elde etmiş, eleştirel beğeni toplamış bir film olarak yedi Akademi Ödülü adaylığı dahil olmak üzere övgüler aldı ve dünyanın dört bir yanından geniş bir izleyici kitlesi kazanmıştır. Kudüs Uluslararası Film Festivali'nde ve ünlü Oscar'da ödüller kazanan bu film, Holokost'tan çok içsel duygular ve insani duygularla ilgilidir. La Vita e Bella' kesinlikle iki yarıdan oluşan bir filmdir. İkinci yarı hayatın olabileceği kadar karanlık ve trajikken küçük aile sınır dışı edilir ve ayrılır. Guido ve oğlu, kendilerini Guido'nun yaratıcılığının ve çizgi roman becerilerinin ön plana çıktığı bir toplama kampında bulurlar. Oğlunu eğlendirmek için günlük hayatın acımasız deneyiminden bir oyun ve bir dizi zorluk yaratır. Guido umutsuzluğa teslim olmayı tamamen reddeder. <img class="wp-image-49786 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/hayat-guzeldir-filmi-300x169.jpg" alt="" width="1186" height="668" /> İtalyan yönetmen, yazar ve başrol oyuncusu Roberto Benigni, sadece esprili mizahıyla değil, aynı zamanda Holokost sırasında bir Yahudi ailesi hakkında bu “trajikomediyi” betimleyen göz yaşartıcı performansıyla izleyiciyle buluşturmuştur. Bununla birlikte, birçok izleyici filmi överken, diğerleri onun komedi tarzı ve tarihsel yanlışlıklar kombinasyonuyla ilgili etik kaygılara dikkat çekmiştir. Ana kahraman Guido, ciddi durumlardan habersiz olduğu kadar esprili bir adam olarak tasvir edilmiştir. Yahudi dini nedeniyle, Guido ve ailesi (eşi Dora ve çocuğu Joshua), II. Dünya Savaşı sırasında Auschwitz toplama kampına gönderilir. Guido ve Joshua, erkekler mahallesinde birlikte yaşamakta olup filmin ana teması Guido ile küçük oğlu Joshua arasındaki bu yakın ilişkiye dayanmaktadır. La Vita é Bella'da, Guido oğlu için özel bir oyunda olduklarını ve kazananın gerçek bir tank alacağına dair bir hikaye yaratır. Bu, Joshua'yı toplama kampının dehşetinden kurtarır ve ona böyle sefil bir ortamda gurur, amaç ve heyecan duygusu verir. Böylece film, hayatın en iyi ve en kötü zamanlarda güzelliğe sahip olduğunu gösteriyor. <img class="wp-image-49787 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/pic_1495794901_c45477a489328fb27c5eeb4866660e1f-300x144.jpeg" alt="" width="910" height="437" /> La Vita é Bella ve diğer tarihi kurmaca filmler öyle estetik amaçlara ve ayrıntılara sahiptir ki, seyirci filmi süresi boyunca “gerçek” olarak kabul edebilir. La Vita é Bella bir umut ve kararlılık şaheseridir. Holokost'un dehşetini de kucaklarken, büyük bir ışık ve neşe gösteren bir film olma özelliğini de taşımaktadır. Bir babanın çocuğu için yapabileceklerini inanilmaz hikayesi olan bu filmin tek sahnesi dahi kaçırılmaması gerekmektedir. <strong>Filmin en can alıcı sahnesi 👇</strong> https://www.youtube.com/watch?v=FPLPubjVrpw İzlemeyenler için güzel bir tavsiye olduğunu düşünüyorum. Şimdiden izleyecek olanlara keyifli seyirler dilerim. Sevgiyle kalın!

7
V
vitalis
·23 Eyl 10:41·Edebiyat

Alexandre Dumas 24 Temmuz 1802 yılında Fransa’da doğmuştur. Babasını çok küçük yaşlarda kaybedince Paris’e gitmiştir. Avukat olmayı çok istemişse de Fransa Kralı Orleans Dükü olan Louis-Phlippe’in hizmetine girmiştir. Kendisine popülerliği getiren ise “Monte Cristo Kontu” ve “Üç Silahşörler” isimli eserleri olmuştur. Babası bir general olan Alexandre Dumas babasından duyduğu devrim hikayelerinden esinlenerek tarihi romanlar yazmaya başlamıştır. Bugünkü yazımda keyifle okuduğum sevdiğim kitaplardan biri olan Monte Cristo Kontu adlı kitabı hakkındaki görüşlerimi paylaşacağım. Alexandre Dumas'ın "Monte Cristo Kontu", beni bu ihanet, romantizm, macera ve gizem dünyasına daha da derin bir bakış açısıyla bakmama ve özlem duymama neden olan unutulmaz karakterlerin ve iç içe geçmiş hikayelerin fantastik bir fırtınasına yaşamama neden olan bir kitap olmuştur. Bu kitap aldatıcı olduğu kadar esprili ve aşırı karizma, tüm zamanların en sevdiğim romanlarından biri olarak kalbimde özel bir yere yerleşmiştir. Monte Cristo Kontu klasikler içerisinde okuduğum en uzun kitaplardan biri olma özelliğini taşıyıp daha önce Savaş ve Barış'ı okumuştum ve bitirmesi üç haftamı almıştı. Bu kitapta fikrimce 19.yy klasik edebiyatın, dolayısıyla edebiyatın altın çağının en iyi eserlerinden biridir. Kitap, haksız bir suçlama sonucu If Kalesinde hapis tutulan genç bir adamın, hapishanenin bulunduğu adada olgunlaşmasını, kaçtıktan sonra kendisine komplo kuranlara karşı intikam almasını anlatmaktadır. Kitap özellikle ilk bölümlerde oldukça sürükleyici olmakla birlikte kitabın ortalarına doğru çok fazla yan konunun anlatılması sebebiyle bu sürükleyicilik bir nebze de olsa azalıyor. Tüm bunlara rağmen kitap kendini okutturmaya devam etmektedir. Kitabın dili ise sade ve yalın bir dille yazılmıştır.  Çok fazla sayfa sayısı olmasına rağmen birçok sayfada kısa konuşmalar mevcut olup kitap akıcı bir şekilde okunabilmektedir. Süslü ve derin anlatımlardan uzak durulmuştur. Kişi betimlemelerine mümkün olduğunca az yer verilmiş olan kitapta hemen hemen çoğu olay betimleri ile yazılmıştır. Bu roman, sadece Edmond Dantès'in hayatını değil, aynı zamanda sevgilisinin, en iyi arkadaşının, ailesinin ve hatta nakliye şirketindeki ortaklarının hayatlarını da takip ettiği için gerçekten unutulmaz. Hain entrikalar, intikam, gönül yarası, gizem ve korsanlıkla ağzına kadar dolu; ayrıca genç aşkı, sınır tanımayan inancı ve kanın gerçekten sudan daha koyu olduğu bilgisiyle dolu aileleri içermektedir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/Screenshot_20220923_130655-2.jpg" alt="" width="460" height="540" /> Edmond Dantes, Alexandre Dumas'ın Monte Kristo Kontu'ndaki ana karakteri. Monte Kristo Kontu" eserinin içinde var olan altı ana tema ise şu şekildedir; intikam, adalet, Tanrı'nın iradesi, mutluluk, sevgi ve kefaret, kimlik ve yerli ve yabancı. Kitaptan birkaç alıntı yapmak istiyorum. "Bu dünyada ne mutluluk ne bahtsızlık vardır, sadece bir durum diğeriyle kıyaslanır, hepsi bu." "Ah şu insanlar! Ellerindeki balta ile başkalarının gururunu parça parça etmeyi düşünürler de, kendi gururlarına bir iğne ile dokunulduğu zaman kıyameti koparırlar." Bu kitabı sadece unutulmaz karakterlerden oluşan bir gruba aşık olmak isteyen herkese değil, aynı zamanda kendilerini sonsuza kadar el üstünde tutacakları bir dünyaya kafa kafaya düşmek isteyen her okuyucuya iyi bir tavsiye olduğunu düşünüyorum. Şimdiden okuyacak olanlara keyifli okumalar dilerim. Sevgiyle kalın!

6
V
vitalis
·22 Eyl 11:33·Sinema - TV

Peter Weir'in 1989 başyapıtı Ölü Ozanlar Derneği, ustaca yazılmış senaryosu ve Carpe Diem felsefesinin ya da "<strong>Günü Yakala</strong>"nın genel mesajıyla eleştirmenlerden övgü alan bir film olma özelliğini taşımaktadır. Çok severek izlediğim bir film olan ''<strong>Ölü Ozanlar Derneği''</strong> hakkındaki düşüncelerimi paylaşacağım. Öncelikle hikaye, ebeveynlerinin eğitimleriyle ilgili katı ve inatçı beklentilerini takip etmesi beklenen erkek çocukların gelenekle dolu, tamamı erkek okuluna gelen <strong>Bay Keating</strong> adında bir öğretmenini anlatmaktadır. Keating'in alışılmamış yöntemleri şiiri, edebiyatı ve şiirden aldığı dersleri erkeklerin bireysel kimliklerini ve arzularını görmelerine yardımcı olmak için kullanmaktadır. Film, Ölü Ozanlar Derneği'ni yazana kadar çok az üne sahip olan yazarı<strong> Tom Schulman</strong> sayesinde '<strong>'En İyi Orijinal Senaryo</strong>'' ödülünü kazanmıştır. Bu senaryo, kendi gerçek yaşam deneyiminin parçalarına dayanır ve senaryo, farklı kuruluşlardan iki benzer ödüle aday gösterilmiştir. Ölü Ozanlar Derneği ayrıca Fransa ve İtalya'dan<strong> En İyi Yabancı Film</strong> ve İngiltere'nin <strong>BAFTA</strong> ödüllerinden <strong>En İyi Film ve En İyi Film Puanı</strong> ödüllerine layık görülen bir filmdir. <img class="alignnone wp-image-49241" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-2-26-300x161.jpg" alt="" width="850" height="456" /> John Keating'i oynayan Robin Williams, Peter Weir için<strong> En İyi Yönetmen</strong> dalında <strong>Akademi Ödülü</strong> adaylığının yanı sıra <strong>Başrolde En İyi Erkek Oyuncu</strong> dalında üç ödüle aday gösterilmiştir. İlk başta, genel izleyiciler tarafından iyi karşılanan fakat giderek daha fazla konuşma konusu haline geldiğinde sadece bir gişe yeniliği haline gelmiştir. Filmin vizyona girmesiyle Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte, Ölü Ozanlar Derneği daha derin ve anlamlı bir özellik taşıyarak sadece izleyicilere değil, bir bütün olarak ulusa hitap etmiş bir filmdir. Filmde Robin Williams, Vermont'taki seçkin Welton Academy'de İngilizce öğretmeni olan mercurial John Keating'i canlandırırken performans ve kısıtlama arasında hassas bir dengeleme eylemini üstlenmektedir. <img class="alignnone wp-image-49243" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-47-300x168.jpg" alt="" width="927" height="519" /> Heyecan verici bir performansta Robin Williams, 1959 sonbaharında özel bir çocuğun hazırlık okulu olan Welton Academy'ye İngilizce öğretmek için gelen John Keating rolünde keskin bireysellik felsefesini örnekleyen bu karizmatik ve sıra dışı öğretmen, öğrencilerine günü yakalamalarını ve hayatlarını olağanüstü hale getirmelerini söylemektedir. Ölü Ozanlar Derneği filminin hikayesinin dramatik finali hem kalbinizi hem de zihninizi harekete geçirecek! Bir hazırlık okulunda öğrencilere bu zıt idealler sunulurken gerçekçilik ve romantizm arasındaki çatışmayı araştırmalarını da isteyen bir filmdir. İnsanlara direkt şu ideolojide olmalısın dayatması yapılır birçok okulda ama filmde ise insanların ideolojileri seçme ve sorgulama şansı var. <img class="alignnone wp-image-49242" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-3-23-300x166.jpg" alt="" width="886" height="490" /> Bu filmin bende bu kadar yankı uyandırmasının en büyük nedeni şudur ki; filmde bulunan mesajlarda yer alan hiçbir şeyi gerçekten deneyimlememiş olmam. Bana hiç kendim olmamı, statükoya meydan okumamı veya çarktaki bir dişli yerine bir birey olmamı söyleyen tek bir öğretmenimin olduğunu hatırlamıyorum. Bu gerçekten oturup düşündüğünüz zaman oldukça üzücü bir durum. Ölü Ozanlar Derneği filmi kesinlikle izlemeye değer bir film. İzlemeyenler için güzel bir tavsiye olduğunu düşünüyorum. Şimdiden izleyecek olanlara keyifli seyirler dilerim.

8
V
vitalis
·21 Eyl 10:30·Sinema - TV

1997 yılında vizyona giren Titanik, sonu bir felaketle biten bir Amerikan epik romantik filmidir. Film, James Cameron tarafından yönetildi, yazıldı, ortak yapımcı oldu, ortak kurgulandı ve kısmen finanse edildi. Kate Winslet ve Leonardo DiCaprio başrollerde. Ve filmde birbirlerine aşık olan iki farklı sosyal sınıfa mensuplar. Filmin teması, insan kaybıyla aşılanmış iki ana kahraman. Titanik, Leonardo DiCaprio'nun oynadığı Jack Dawson ile Kate Winslet'in canlandırdığı Rose DeWitt Bukater'in 1912 yılında Southampton'dan New York City'e yaptıkları yolculukta dramatik, başarılı bir aşk hikayesini anlatmaktadır. Yönetmen koltuğunda James Cameron, bu yürekleri dolduran hikayeyi çekmek için 200 milyon dolar harcadığı bilinmektedir. 194 dakikalık gişe rekorları kıran destan, 70 Akademi ödüllerine 11 galibiyet alarak hükmetmeye devam etmektedir. Filmin çoğu Titanik'te geçmekte olup fakat bazı flash back sahneler ile şimdiki zamanda 86 yaşında olan Rose'un gemide geçirdiği yaşamından kesitler yer almaktadır. Romantik, felaket, drama, tarihsel ve epik olarak değerlendirilen Titanik bu beş türün her birine ayrı uymaktadır. Umutsuz bir romantik aşk hikayesi izlemek istiyor ve gözyaşı dökmekten korkmuyorsanız bu tam size göre bir film. Öte yandan da romantizmden çok aksiyon dolu anlardan hoşlanıyorsanız Titanik sizi hayal kırıklığına uğratmayacaktır. 15 Nisan 1912'de bir buzdağı ile kaza sonucu çarpışması feci  ve hüzünlü bir şekilde batan gemi  şimdi okyanus tabanında. Bu devasa geminin nasıl çalıştığına göz atmıştım oldukça ilginç gelmişti, hikayenin sadece iki ana karaktere odaklandığı tipik bir aşk hikayesi değil, geminin var olan arka planını izlemek oldukça olağanüstüydü. Bu popüler tartışmayı gündeme getiren ilk kişi olmadığımı biliyorum ama filmin sonuna yaklaşırken Rose'un muhtemelen Jack'in sığabileceği kadar yeri vardı. Filmin sonu biraz tahmin edilebilir açıkçası Rose'un sevgili Jack'in kaybını nasıl ele aldığını daha fazla görmek isterdim. <img class="size-medium wp-image-49083 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/images-300x200.jpeg" alt="" width="300" height="200" /> Titanik izleyicilere izlemeyi sevdikleri tüm yönleri tek bir filmde sunan, benzeri olmayan bir filmdir. Titanik filmi, Titanik gemisinin batmasıyla ilgili gerçek yaşam olaylarına dayanan büyüleyici bir hikaye sunmuştur. Bazıları filmin abartılı olduğunu düşünse de, uzun süreli etkisi ve evrensel çekiciliği filmin kalitesini doğrulamaktadır. Güçlü bir tema, akılda kalıcı karakterler ve ilgi çekici bir anlatı ile Titanik efsaneler arasında yer almaktadır. Titanik, hikayenin genel gücüne katkıda bulunan ilgi çekici bir anlatıma sahiptir. Film, geçmişte yaşanan ana olaylarla, şimdiki zamanda başlayan ve biten bir çerçeve yapısına sahiptir. Bir gerçekçilik hissi veriyor ve özellikle ana kahramanın yaşlanmış ve pişman olduğunu gördüğümüzde etkili olduğunu kanıtlamaktadır. Bunun yanında kaderinin belirsizliği de izleyicinin ilgisini çekmektedir. Titanik, gişe ve sayısız ödülle evrensel beğeni kazanan bir filmdir. Başarıları, eserin ölümsüz temalarına, çarpıcı karakterlerine ve onları destekleyen anlatımına dayanmaktadır. Belki diğer filmler bu yönlerden Titanik'i geride bırakmaktadır fakat onu benzersiz kılan, filmi sinemada nihai bir romantizm hikayesine dönüştüren unsurların birleşimidir. Tekrar izlemek isteyenler için güzel bir hatırlatıcı olduğunu düşünüyorum. Şimdiden izleyecek olanlara keyifli seyirler dilerim. Sevgiyle kalın! https://youtu.be/BulFcN7DLAc

7
V
vitalis
·19 Eyl 10:45·Sinema - TV

Christopher Nolan tarafından yazılan ve yönetilen bilimkurgu türündeki ABD filmidir. 8 Temmuz 2010 tarihinde yayınlanmış olup yayınlanmasından kısa bir süre sonra son 25 yılın en iyi filmleri arasında gösterilmiştir. İmdb puanı 8,8 olan dizinin oyuncu kadrosunda Leonardo DiCaprio, Cillian Murphy, Michael Caine, Tom Hardy, Marion Cotillard, Ken Watanabe bulunmaktadır. Christopher Nolan'ın "Inception" filminin senaryosunu yazmak için on yıl harcadığı söylenmektedir. Bu, sıkı bir ipte yürürken gözleri bağlı satranç oynamak gibi olağanüstü büyük bir konsantrasyon gerektiriyor olmalı. Filmin kahramanı, genç bir mimarı bir labirent yaratması için ona meydan okuyarak test ediyor ve Nolan bizi kendi göz kamaştırıcı labirentiyle test ediyor. Nolan, her değişikliğin tüm dokuda bir bütünlük sağlaması gerektiğini düşünerek bu hikayeyi defalarca yeniden yazmış olmalı. Yönetmen Christopher Nolan'ın bilimkurgu/aksiyon sınıfında ele alacağımız filmi “Inception”, kesinlikle tüm zamanların en iyi gerilim filmleri arasında yer alabilecek bir filmdir. <img class="wp-image-48644 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/inception-2-wannagate-300x188.jpg" alt="" width="859" height="538" /> Çarpıcı, akıllara durgunluk veren bir başyapıt olduğunu düşünüyorum. Film izleyiciye meydan okuyan ve doğru bir şekilde anlaşılması için izleyicinin dikkatli bir şekilde deneyimlemesi gereken, insan zihninde geçen karanlık, çok katmanlı bir yolculuktur. Filmi akla gelebilecek her duygu ile bağdaştırabiliriz. Patlayıcı bir aksiyon filmi, psikolojik bir drama, yenilikçi bir bilim kurgu filmi veya trajik bir romantizm olarak. Bunların hepsini bir arada oldukça başarılı bir şekilde işleyen bir filmdir Inception. Filmin konusuna kısa bir değinecek olursak çok uzak olmayan bir gelecekte, birden fazla kişinin aynı rüyayı deneyimlemesine izin veren bir teknoloji geliştirilmiştir. Gördüğümüz rüyanın altında yatan yapı bir kişi tarafından kontrol edilirken, diğer insanlar rüyayı bilinçaltının dışavurumları veya Projeksiyonları ile doldurur. Film karakterlerinden Tom Cobb (Leonardo DiCaprio) bu sistemden nasıl yararlanacağını çok iyi bilmekte olup bir fikir hırsızı, rüyaları istila etme ve hayati bilgileri çıkarma konusunda uzmanlaşmış bir kurumsal casusluk ajanı görevindedir. Ancak, onun görevinin en büyük zorluğu, tam tersi görevi yerine getirmektir. <img class="wp-image-48645 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/AAAABTQceVXkUtOVq09hGZKukC2eTTjKWR0D4fARc75i3nQFrXuqaTaCSy-2sAMuWssoJyo2UbOT8sR-VV3Kd-ksn-todO7WvYMR7hdc-300x169.jpg" alt="" width="921" height="519" /> Yeni başlayanlar için, bu film çok yüksek üretim değerlerine sahip. Tıpkı “Kara Şövalye”de olduğu gibi, yönetmen Nolan tamamen gelişmiş ve tamamen inandırıcı bir evren yaratmıştır. Senaryoyu yazmak için 10 yılını harcadığına dair söylentilerin var olduğunu söylemiştik, sık sık ağzı açık bırakan CGI efektleri, filmin genel karakterini baltalamak yerine güçlendirmektedir. Belki de hikaye bağlamında yıkımın gerçekten meşru bir amaca hizmet ettiğini gördüğüm tek filmdir diyebilirim. Oyuncu kadrosu da filmle aynı derecede başarıya sahiptir. DiCaprio, ajan olarak, işkence görmüş bir ruhu etkili bir şekilde tasvir eden canlandırdığı karakter olan Cobb'u mükemmel bir şekilde oynamıştır. Filmin hikayesi gerçekten “Inception”ın kalbi ve ruhunu oluşturmaktadır. İzleyicinin anlaması için ciddi bir zihinsel çaba gerektiren karmaşık bir metafizik labirent. Konu ilerledikçe, Cobb ve onun rüya dünyalarındaki geçmiş keşifleri hakkında bazı rahatsız edici açıklamalar da dahil olmak üzere sayısız gizem ve alt konu ortaya çıkmaktadır. “Inception”, dürüst olmak gerekirse, beni daha sonra ne olacağını merak ederek koltuğumun kenarında tutan filmlerden biri olma özelliğini taşımaktadır. Film yaklaşık 2,5 saatte bitmesine rağmen, izlerken bitmemesini dilediğimi fark ettim. Bu film, gerçeklik anlayışımızı sorgulayan bir yapıttır. Çoğunlukla, “Inception” inanç sistemlerini ele almaktan kaçınıyor, bunun yerine seküler psikolojiye odaklanmayı tercih etmektedir. Rüya manzaraları, bireyin altında yatan ahlaki değerlerden değil, yalnızca düşüncelerden, duygulardan ve hatıralardan etkilenir. Şahsen, rüya ortamlarının birinin temel değerleri tarafından nasıl kısıtlanabileceğini, bu duruma yönelik bilinçaltındaki düşüncelerin rüyaya etkisi olup olmayacağını görmek ilgimi çekerdi. Farklı bir düzeyde, “Inception”, gücün baştan çıkarıcı doğası hakkında uyarıcı bir hikayedir. Rüya yolcuları için sürekli bir risk, kendi yaratımlarına o kadar kapılmaları ki, gerçeklikle bağlarını tamamen yitirmeleri ve artık rüya dünyası ile gerçek arasında ayrım yapamamalarıdır. Rüyaların içinde, rüya manzarasının Mimarı, yaratmak ve yok etmek için tanrısal güçlere sahiptir. Inception filmi ruhlara değil zihinlere odaklanmıştır. Beyninizi kapatıp sadece eğlenmek istiyorsanız, “Inception” kesinlikle size göre bir film değildir. Inception, anlamak için oldukça dikkat gerektiren bir film ve baştan sona (özellikle başlangıçta) birkaç kafa karıştırıcı an bulunmakta olup psikolojik gerilim filmlerini sevmeyenler bu filmden hoşlanmayacaktır. Ancak Christopher Nolan'ın dünyasını anlamaya çalışmak için çaba sarf etmeye istekliyseniz, sonuç büyüleyicidir. “Inception” şimdiye kadar izlediğim en iyi filmlerden biri ve kesinlikle izlemeye değer bir yapımdır. Şuraya fragmanı bırakıyorum 👇 https://www.youtube.com/watch?v=YoHD9XEInc0 İzlemeyenler için güzel bir tavsiye olduğunu düşünüyorum. Şimdiden izleyecek olanlara keyifli seyirler dilerim. Sevgiyle kalın!

6
V
vitalis
·18 Eyl 10:24·Sinema - TV

Sitcom dizisi denilince hemen hemen hepimizin aklında zevklerimize göre birkaç dizi belirmektedir. Bu sitcom dizilerinin hepsi birbirinden farklı konular içermekte olup tıpkı o sahneleri sanki o anda onlarla yaşıyormuşuz gibi hissettiren, karakterlerini benimsediğimiz pek çok dizi bulunmaktadır. Aralarında seçim yapmanın zor olduğu bu dizilerden 7 tanesini hayatın stresinden sizi uzaklaştırması, düşen motivasyonunuzu kısa sürede toparlaması için birbirinden komik sitcom dizisini sizler için listeledim 🤞 <strong>1- The Office </strong> <img class="wp-image-48447 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/ezgif.com-gif-maker-8-300x169.jpg" alt="" width="992" height="559" /> The Office, 2005'ten 2013'e kadar NBC'de yayınlanan bir Amerikan televizyon komedi dizisidir. Dizi, Scranton, Pennsylvania'da bir kağıt şirketinde çalışan ofis çalışanlarının günlük iş hayatlarını anlatmakta olup Amerikalı ofis çalışanlarının hayatlarını göstermektedir. Dizi boyunca çalışanları takip eden bir kamera ekibi tarafından bir nevi bir belgesel olarakta tasvir edilmiştir. Ofis hayatındaki duygularınızı, yaşantılarınızı bulacağınız bu diziyi izlemeyi unutmayın. IMDb Puanı: 9.0 olan dizinin, yönetmen koltuğunda Greg Daniel, Ricky Gervais, Stephen Merchant bulunmaktadır. Dizinin oyuncuları arasında ise Steve Carell, Jenna Fischer, John Krasinski yer almaktadır. Diziden bir sahne 👇 https://www.youtube.com/watch?v=8Mom13cY1MQ <strong>2 - How I Met Your Mother</strong> <img class="wp-image-48448 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/scale_1-300x169.jpg" alt="" width="877" height="494" /> 19 Eylül 2005 yılında yayın hayatına başlayan ve 13 Mart 2014 yılına kadar olan bu uzun sürede yayın hayatını sürdüren bir dizidir. 2005 yılında hayatımıza giren How I Met Your Mother dizisi 9 sezon boyunca izleyicisinin gönlünde taht kurmuş olup karakterler arasındaki samimi dostluklarla izleyicinin içini ısıtmıştır. Yıllarca severek takip edilip merakla izlenen dizinin yayınlanan son bölümünün üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen popülerliğini hala bile koruması inanılmaz bir yapım olduğunun kanıtı niteliğindedir. Orijinal karakterlere hayat veren dizi birbirinden farklı karakterlere sahip altı arkadaşın dostluğunu konu edinmektedir. Bir How I Met Your Mother severi olarak bu diziyi kaçırmamanızı tavsiye ediyorum. IMDb Puanı: 8.3 olan dizinin, yönetmen koltuğunda Carter Bays, Craig Thomas bulunmaktadır. Oyuncu kadrosunda ise Josh Radnor, Jason Segel, Cobie Smulders, Alyson Hannigan yer almaktadır. Diziden komik sahneler 👇 https://www.youtube.com/watch?v=3lLeiPRcv-A <strong>3 - Friends</strong> <img class="wp-image-48449 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/ezgif.com-gif-maker-1-1-300x169.jpg" alt="" width="838" height="472" /> Friends, 1994 yılından 2004 yılına kadar National Broadcasting Company (NBC)'de yayınlanan popüler Amerikan televizyon durum komedisidir. Altı Emmy Ödülü kazanan bu Sitcom dizisi New York'ta geçmekte olup hem mekanları hem de oyuncularının başarısıyla izleme listenizin başlarında yer alması gereken bir yapım olma özelliğini taşımaktadır. IMDb Puanı: 8.9 olan bu dizinin, yönetmen koltuğunda David Crane, Marta Kauffman bulunmaktadır. Dizinin oyuncu kadrosunda ise Jennifer Aniston, Courteney Cox, Lİsa Kudrown yer almaktadır. Diziden komik sahneler 👇 https://www.youtube.com/watch?v=ES8g9VqVC84 <strong>4 - The Big Bang Theory</strong> <img class="wp-image-48450 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/1556787379709-b-9-f-955-c-1-d-8-ad-4778-862-d-e-66-ec-2-c-38-df-11-300x169.jpg" alt="" width="1033" height="582" /> The Big Bang Theory, Chuck Lorre ve Bill Prady tarafından yaratılan, 24 Eylül 2007'de CBS'de yayınlanan on ikinci sezonuyla 16 Mayıs 2019'da sona eren bir Amerikan Sitcom dizisidir. İzleyiciye hem zekasını sorgulatan hem de ince esprileriyle kahkaha attıracak olan The Big Bang Theory Dizi uzun yıllar sevilerek takip edilmiş olup yayın hayatı başlangıcından beri izleyiciyi ekrana kilitlemiştir. Sheldoon Cooper ve Leonard Hofstadter'ın heyecan dolu hayatına dahil olmak istiyorsanız The Big Bang Theory izlenmek için sizi bekliyor. IMDb Puanı: 8.2 olan bu dizinin, yönetmen koltuğunda Chuck Lorre, Bill Prady bulunmaktadır. Oyuncu kadrosunda ise Johnny Galecki, Jim Parsons, Kaley Cuoco yer almaktadır. Diziden bir sahne 👇 https://www.youtube.com/watch?v=ePUYHc1-esc <strong>5 - 2 Broke Girls</strong> <img class="wp-image-48451 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/tv-2-broke-girls-wallpaper-300x169.jpg" alt="" width="1010" height="569" /> 2 Broke Girls, bir kek dükkanı için para biriktirirken hayatlarını kazanmaya çalışan iki genç kadını konu edinen bir komedi dizisidir. 2 Broke Girls bambaşka karakterlere ve hayatlara sahip olan iki farklı kadın ve onların harika dostluğunu seyircisi ile paylaşmaktadır. Bu iki kadının yaşadıkları süreç başta zordur fakat ikilinin birbirine olan desteği ile keyifli bir hale gelir. Bir durum komedisi olan 2 Broke Girls her sahnesiyle yüzünüzde tebessüm oluşturacak. IMDb Puanı: 6.6 olan dizinin yönetmen koltuğunda Whitney Cummings, Michael Patrick King bulunmaktadır. Oyuncu kadrosunda ise Kat Dennings, Beth Behrs, Garrett Morris yer almaktadır. Dizi fragmanı 👇 https://www.youtube.com/watch?v=VjA8vMnDq_M <strong>6 - Brooklyn Nine-Nine</strong> <img class="wp-image-48454 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/brooklyn-99-1-300x169.jpg" alt="" width="925" height="521" /> Brooklyn Nine-Nine, Andy Samberg ve Andre Braugher'ın başrol oynadığı 2013 yılında Fox'ta prömiyer yapan tek kameralı bir Sitcom dizisidir. New York Polis Departmanı'nın 99. Bölgesinde, Brooklyn' da geçmekte olan dizi özellikle, Raymond Holt'un komutası altına girdiğinde işine karşı rahat tavrı olan zeki ama asi, olgunlaşmamış bir polis olan Jake Peralta'yı içeren bir dedektif birimine odaklanmaktadır. 2013 yapımı bir polisiye komedi dizisi olan bu Sitcom dizisindeki karakterler arasında var olan ilişki izleyenlere kahkaha dolu dakikalar yaşatacak bir durum komedisidir. IMDb Puanı: 8.4 olan dizinin yönetmen koltuğunda Dan Goor, Micheal Schur bulunmaktadır. Oyuncu kadrosunda Andy Samberg, Stephanie Beatriz, Terry Crews yer almaktadır. Dizi fragmanı 👇 https://www.youtube.com/watch?v=sEOuJ4z5aTc <strong>7 - Modern Family</strong> <img class="wp-image-48456 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/1905977-300x169.jpg" alt="" width="1038" height="585" /> Modern Family Christopher Lloyd ve Steven Levitan tarafından yaratılan 23 Eylül 2009'da piyasaya sürülen bir Amerikan durum komedisidir. Christopher Lloyd ve Steven Levitan, diziyi kendi "modern ailelerinin" hikayelerini paylaşırken tasarlamış olup dizinin toplam on bir sezonu bulunmaktadır. 2009 yapımı olan Modern Family, geniş aile yaşamını gözler önüne sermektedir. Modern Family Sitcom dizisi renkli karakterleri ile sizleri kahkaha dolu bir serüvene götürecek. IMDb Puanı: 8.5 olan dizinin yönetmen koltuğunda Steven Levitan bulunmaktadır. Oyuncu kadrosunda Ed O'Neill, Sofia Vergara, Julie Bowen yer almaktadır. Dizi fragmanı 👇 https://www.youtube.com/watch?v=Ub_lfN2VMIo Listelenen 7 Sitcom dizisine de kesinlikle şans vermeniz gerektiğini düşünüyorum. Şimdiden izleyecek olanlara keyifli seyirler dilerim. Sevgiyle kalın!

7
V
vitalis
·17 Eyl 14:51·Edebiyat

Stefan Zweig, 1881 yılında Viyana’da doğmuştur. Avusturya, Fransa ve Almanya’da öğrenim gören Stefan Zweig savaşa olan karşıt görüşlülüğü ile bilinmektedir. İlk şiirlerini 1901'de yayımlayan Stefan Zweig, birçok deneme, öyküyü büyük bir ustalıkla kaleme almıştır. Zweig, Avrupa’nın içine düştüğü siyasal duruma dayanamayarak 1942 yılında Brezilya’da karısıyla birlikte intihar etmiştir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/Screenshot_20220917_171059.jpg" alt="" width="751" height="537" /> Satranç, Stefan Zweig'ın kaleme aldığı <strong>son eseridir</strong>. Zweig'ın Brezilya'daki intiharından birkaç ay önce yazmıştır bu eserini. Stefan Zweig eserlerini çok seven biri olarak yazarın bu eserini ikinci kez okudum. Okumayanlar için bu eseri kesinlikle tavsiye ediyorum. Bir çırpıda okunan bu eser hemencecik bitirebileceğiniz muhteşem bir yapıttır. Eserin hikayesi New York'tan Buenos Aires'e yolculuk yapan bir deniz vapurunda yaşananları konu edinmektedir. Satranç, Zweig’ın, Hitler’in işgali sonrası Brezilya’da yazdığı başyapıtlarından biridir. Stefan Zweig denilince akla gelen ilk kitaptır diyebiliriz. Ayrıca satranç severlerin de başucu kitabı olma özelliğini taşımaktadır. Yazar bu eserinde oldukça yalın bir dil kullanılmıştır. Süslü sözcük kullanımının az olduğu bu eserde derin anlamlı ifadeler yoktur. Bu yönüyle okuyan, kitabı bir çırpıda bitirebilmektedir. <img class="alignnone wp-image-48356" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/a440aaafcd2e5b0ab8b8f1b8e91b872a-300x250.jpg" alt="" width="930" height="775" /> Eserin türü literatürde roman olarak geçse de uzun öykü sınıfında yer almaktadır. Eser az sayfa sayısıyla içinde çok şey anlatan nadir kitaplardan biridir. Kendi adıma konuşmak gerekirse kendimi olayların içinde hissettim, aynı anda orada yaşıyormuş gibi hissediyordum. Eserde yer alan karakterlerin psikolojik olarak anlatımı çok başarılıdır. Güzel, akıcı ve betimlemeleri oldukça harika bir eserdir. Okunmaya değer bir eser olduğunu düşünüyorum. Eserin okunması için ayrılan zaman bakımından ekonomiklik sağladığı için okurlar tarafından çokça tercih edilen bir eserdir. Zweig'in bu eserindeki betimlemeleri ile kitap okuyormuş gibi değil de daha çok bir film izliyormuş gibi hissetmeniz oldukça büyük bir olasılıktır. Zweig, <strong>savaş karşıtlığı</strong> konusunda referans kabul edilen bir yazar olup bu eserinde de savaşın insan üzerinde yarattığı etkilerine değinerek başlamıştır. Eserin içinde bulunan karakterlerin uğradığı psikolojik şiddete değinen Zweig, bu şiddetin zamanla psikolojik rahatsızlıkları tetiklemesini konu almıştır. Satranç sevenlerin, Stefan Zweig sevenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/Screenshot_20220917_171113.jpg" alt="" width="797" height="571" /> Kitapta bana en vurucu gelen yerden bir alıntı yapmak istiyorum. "Oysa kendime karşı oynamayı denediğim andan itibaren bilincinde olmaksızın kendime meydan okumaya başlamıştım. İki ben'imden her biri, yani siyah ben ve beyaz ben, birbirleriyle rekabet etmek zorundaydılar ve her biri kendi adına galip gelmek, kazanmak için kendini bir tutkuya, bir sabırsızlığa kaptırıyordu; siyah ben olarak yaptığım her hamlenin ardından, hararetle beyaz ben'in ne yapacağını bekliyordum. İki ben'den her biri, öteki bir yanlış yaptığında bir zafer sevinci yaşıyor ama bununla eş zamanlı olarak da kendi beceriksizliğinden ötürü öfkeye kapılıyordu." "Elimde kendime karşı oynayacağım bu anlamsız oyundan başka bir şey bulunmadığından, öfkem, öç alma tutkum fanatik bir biçimde bu oyuna akmıştı. İçimde bir şey haklı çıkmak istemekteydi, ama ne yazık ki kendisiyle tek savaşabileceğim, içimdeki öteki ben'di" Şimdiden okuyacak olanlara keyifli okumalar dilerim. Sevgiyle kalın!

V
vitalis
·16 Eyl 10:44·Sinema - TV

HBO yapımı The Leftovers dizisi 3 sezondan ve toplam 28 bölümden oluşmaktadır. The Leftovers, akıllarda sorular bırakarak başlayıp, sorularla devam ettirip, sorularla da sona eriyor. Çünkü “Cevaplar değil, sorular önemlidir.” diyor dizi felsefesinin temelinde. Bugünkü yazımda izlediğim süre boyunca birkaç kez bırakıp bitirmek için tekrardan izlemeye başladığım dizi olan The Leftovers hakkındaki görüşlerimi paylaşacağım. The Leftovers dizisinin konusu dizinin geçtiği zaman diliminden birkaç yıl önce, 14 Ekim’de birden bire insanlığın yüzde ikisi dünya üzerinden kaybolur. Nereye gittikleri, kaybolanları kimin veya kimlerin götürdüğü, neden o insanların götürüldüğü, neden o tarihte götürüldükleri kesinlikle bilinmemektedir. Daha önce The Leftovers kadar anlamlı, gizemli, ilgi çekici ve farklı bir dizi izlememiştim. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/Screenshot_20220916_121739-800x427.jpg" alt="" width="809" height="432" /> Dizinin hikayesi, insanlığın yüzde ikisinin bir anda yok olmasından birkaç yıl sonrasında yapılan anma töreninde başlamaktadır. İzlerken fark ederiz ki insanların yok olma meselesi o kadar da basit bir şey değildir. Çünkü önemli olan şey gidenler değil, geride kalanlardır. Geride kalanlar kendilerini bir bilinmezliğin içinde bulmuştur, kendilerini bu bilinmezliğe hapsetmişlerdir. Var olan bu insanlık kendini üç parçaya ayırmıştır. Bu insanların ilk parçasını bu durum karşısında neye uğradığını anlayamayan, yalnızca yok olan yakınlarının ardından ağlamaktan başka yapacak bir şeyleri olmayan insanlardır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/Screenshot_20220916_121752-800x508.jpg" alt="" width="808" height="513" /> Bu insanların ikinci parçasını ise, Peder Matt Jamison (Christopher Eccleston) önderliğinde büyüyen bir grup oluşturmaktadır. Matt, ayrılanların Tanrı tarafından alındığını düşünüyordur ve ayrılan herkesin kötü birer insan olduğunu kanıtlama peşindedir. Ve son olarak bu insanların üçüncü parçasını oluşturan <strong>"Guilty Remnants"</strong> bulunmaktadır. Bir tarikat olan; insanlığın nefret odağını, kinlerini kustukları beyaz giyimli insanlar; aslında bir nevi hatırlatıcılardır bunlar. Onlara göre ayrılanların, ayrılma nedenleri önemli değil, nereye gittikleri önemli değil, onları kimin götürdüğü de önemli değil. “Nefesinizi boşa harcamayın!”, çünkü asla çözülemeyecek bir bilinmezliğin içerisindedirler. Aile diye bir şey yok; olmamalı. Ne zaman ayrılacağını bilmediğin birine bağlanmanın bir anlamı da yoktur. Bu bir çeşit zihinsel ve duygusal korunma kalkanı olarak düşünülebilir. Bireysel, zihinsel ve duygusal gelişimlerini tamamlayamamış kesimlerde ailenin, yarardan çok zarar getirdiğini hepimiz biliyoruz. Ama Guilty Remnant‘ın düşüncesi bundan daha farklı" diyerek kendi aralarına diğer insanları da katmak için bu sloganlarını kullanırlar. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/Screenshot_20220914_140247-800x433.jpg" alt="" width="827" height="447" /> "Guilty Remnant" nefesini harcamayan, konuşmayan, kimseyle bağ kurmayan, bir grup olup üyesi olan herkes ölüme hazırdır. Beyaz giyerler, çünkü kendilerini diğerlerinden farklı olduklarını düşündükleri için bu şekilde dolaşırlar. Her zaman iki kişi olarak gezerler, çünkü Tanrının gözlerinin hep üzerinde olduğunu ve yanlış yapmamaları gerektiğini hatırlamaları gerektiğini düşünürler. Ellerinde hep sigara vardır sürekli içerler, çünkü sigara içmenin kaderlerindeki ölümden daha önce ölüm getireceğine inanmazlar ve sigara bunun kanıtını oluşturmaktadır. Fakat tüm bu inanç bütünlüğüne, tüm bu Tanrı inancına rağmen dünya üzerindeki bilinen herhangi bir dine mensup değillerdir. Bir "Guilty Remnant" üyesi olabilmek için kişinin tüm yaşamından vazgeçmesi gerekmektedir. Bu bağlamdan yola çıkarak tasavvufçu olduklarını düşünebileceğimiz bu tarikat, Tanrı’dan başka kimseye bağlı değildir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/Screenshot_20220914_140120.jpg" alt="" width="775" height="527" /> The Leftovers dizisinden çıkarabileceğimiz en büyük anlam şudur ki: "Her şeyin bir  anlamının olmasına gerek yoktur. Bilmediğimiz şeyleri biliyormuş gibi davranmamıza da gerek yoktur. Umut diye bir şey olmamalıdır, çünkü umut yaşamanızı engeller. Yalnızca olanlar olmuştur ve yaşam garip bir şekilde devam ediyordur." Yine söylemekte fayda var, bu dizi gidenleri konu almamaktadır; kalanların mahvoluşuyla ilgilidir. Hiçbir şeyin gerçekliği hakkında emin olmayız, çünkü dizi bize söylediği şeylerin kanıtlarını sunmaz ve göstermez. Sadece bize bir şeyler söyler ve hangisi bizi ikna ediyorsa onu gerçeklik olarak kabul etmemizi bizden beklemektedir. Diziyi izlerken her izleyicinin kendisine bir gerçeklik çıkarabileceği bir karakter vardır. Şahsen benim dizi hakkındaki gerçekliğim Nora karakteridir. Nora’nın yaşadıkları ve Nora’nın paralel evren gerçekliğidir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/Screenshot_20220916_121806-800x287.jpg" alt="" width="763" height="274" /> The Leftovers ekranlara veda eden bir dizidir, uzatmak için devam eden bunun uğruna sürdürülen dizilerin geldiği noktayı gördüğümüz zaman, açıkçası The Leftovers’ı tekrar tekrar izleme fikri kulağa, devam etmesinden daha mantıklı gelmektedir. Kalbinize ve aklınıza dokunacak olan bu hikayeyi ön yargısız bir şekilde izlemenizi tavsiye ederim. İzlemeyenler için güzel bir tavsiye olduğunu düşünüyorum. Şimdiden izleyecek olanlara keyifli seyirler dilerim. Sevgiyle kalın!

7
V
vitalis
·15 Eyl 09:52·Sanat

Bugünkü yazımda çok sevdiğim bir sanatçı olan kendi camiasında yarattığı eserleri dolayısıyla Mum Işığı Ressamı, Mösyö Kandil lakapları ile anılan Petrus Van Schenedel hakkındaki görüşlerimi paylaşacağım. Çoğu kimse tarafından çokça bilinmeyen bir sanatçı olan Petrus Van Schenedel'in öncelikle kısa bir şekilde yaşam öyküsünden bahsederek giriş yapmak istiyorum. Petrus Van Schenedel 21 Nisan 1806'da Breda yakınlarında bir köyde tüccar ve çiftçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş olan sanatçı, 28 Aralık 1870 yılında yani henüz 64 yaşındayken  Belçika'nın Brüksel kentinde hayata gözlerini yummuştur. Petrus van Schendel, Anvers’te bulunan Güzel Sanatlar Akademisine yeteneğinden etkilenen emekli bir subayın tavsiyesi üzerine yazıldıktan sonra 1822-1828 yılları arasında ünlü tarih ressamı Mattheus Ignatius van Bree ile birlikte aldığı sanat eğitimi sonunda 1828 yılında ”Perspektif” dalında altın madalya ödülünü almaya hak kazanmıştır. <img class=" wp-image-47838 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/resim_2022-09-15_125114095-Cropped-300x225.jpg" alt="" width="588" height="441" /> Petrus Van Schenedel romantizm akımından etkilenmiş bir portre ressamı olarak sanat dünyasında tanınmaya başlamıştır. Petrus Van Schenedel ressamlığının yanı sıra buharlı gemilerdeki kanatları iyileştirmek için bir cihazın patentini de almıştır. Resimleri genellikle portre, manzara yoğunluklu olan ressam Petrus Van Schenedel birçok dini temayı da ışıkla buluşturarak işlemiştir. Sanatçı genel olarak mum ışığında işlediği sahneleri, iç mekanları ve ayın aydınlattığı deniz manzaralarıyla öne çıkan resimler yapmıştır. Sanatçı, resimlerindeki  kandil ve mum figürlerindeki ustalığından dolayı "Mum Işığı Ressamı" ve "Mösyö Kandil" lakabı ile anılmıştır. Petrus Van Schendel’in gece resimlerinin ilginç hikayeleri yok fakat akıllara durgunluk veren her bir detayda kaybolmak için ideal eserlerdir. <img class="wp-image-47837 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/Screenshot_20220913_152920-Cropped-300x224.jpg" alt="" width="596" height="445" /> Petrus Van Schenedel eserleri İngiltere’den Avustralya’ya kadar birçok müzede sergilenmiş olup özel koleksiyonların ve müzayedelerin aranılan ismi olmuştur. Van Schendel’in eserlerinin çok önemli müşterileri de bulunmaktadır. Bunlar arasında İngiltere Kraliçesi Victoria, Hollanda Kralı II. Willem ve Belçika Kralı I. Leopold'ün de bu müşteriler arasında var olduğu sayılmaktadır. Petrus Van Schenedel karanlık içinde keskin ışık kullanımı ile bilinmekte olup daha önce kendi adıma konuşmak gerekirse ışığa kendisi kadar iyi hükmedeni görmedim. Özellikle dönemin Hollanda ve Belçika sokaklarını resmettiği eserlerinin, pazar gecelerini tasvir ettiği eserlerinin detaylarında saatlerinizi harcayabilirsiniz. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/Screenshot_20220913_152936.jpg" alt="" width="621" height="429" /> Petrus Van Schenedel'in eserlerini oluşturan koleksiyonunun önemli bir bölümü doğduğu köy olan Breda'da köy ile aynı adı taşıyan müzede yer almaktadır. Gece manzarası ve ay ışığı hayranı olan Petrus Van Schenedel, bu dünyevi etkileri son derece kaliteli ışık ve renklerle tasvir ederek çarpıcı eserler yaratmış bir sanatçıdır. Mum ışığının yansımaları o kadar gerçekçi duruyor ki sıcaklığını oldukça hissettirebiliyor. Baktığınız zaman o sıcaklığı iliklerinize kadar hissedebiliyorsunuz, kesinlikle efsane çizimleri olan çokça bilinmeyen bir sanatçı olduğunu düşünüyorum. Ressam Petrus Van Schenedel'i ışıkların efendisi olarak tasvir etmekteyim. Işıklar içinde uyusun. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Sevgiyle kalın!

9
V
vitalis
·14 Eyl 08:38·Sinema - TV

Netflix’in Almanya yapımı ilk orijinal dizisi olan ve üç sezonun ardından 2020 yılındaki son bölümüne kadar dünya çapında bir hayran kitlesine ulaşan “Dark”ın yaratıcıları Jantje Friese ve Baran bo Odar‘ın yeni dizisi <strong>“1899”</strong> dizisi paylaşılan fragman ve görselleriyle Dark hayranlarını heyecanlandırdı. Efsane Netflix dizisi ''Dark''ın yaratıcılarından yine zihinleri sarsacak yepyeni bir dizi geliyor. Dark gibi yine gizem unsurlarıyla başımızı döndürecek olan ''1899'' dizisi için heyecan verici bir teaser yayınlandı. Dizi için kısa bir tanıtım videosu yayınlayan dijital yayın platformu, seyircilere yine kaos ve gizem dolu bir hikaye sunmayı hedeflemektedir. "1899" adlı yeni dizisi için "Eski kıtadan yenisine seyahat eden farklı uluslardan göçmenler, açık denizde sürüklenen başka bir gemiyle karşılaşınca kendilerini kâbus gibi bir bilmecenin içinde bulur."  açıklamasını paylaşan Netflix platformu izleyicileri güzel bir dizi atmosferinin beklediğini şimdiden hissettirdi. Dizi, ''Dark''ın beyin takımı olan ikili Baran Bo Odar ve Jantje Friese tarafından yapılmıştır. Dizinin senaryosu, Avrupa'dan Amerika'ya gitmek için denize açılan bir grup göçmenin, açık denizde yaşadıkları korkunç ve esrarengiz olayları konu almaktadır. 2017-2020 yılları arasında yayınlanan üç sezonuyla Netflix'in en popüler dizilerinden biri olan Dark zaman yolculuğu temasına yeni bir bakış açısı getiren, karmaşık olay örgüsü ve karakterleriyle çokça konuşulmuş bir dizi olma özelliğini taşımaktadır. Dark'ın yaratıcıları Jantje Friese ve Baran bo Odar’ın imzasını taşıyan yeni dizi "1899" dizisinden fragman ve kamera arkası görüntüleri yayınlanmıştır. &nbsp; <img class="alignnone wp-image-47536" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/1899-firstlook-rasmusvoss-1-300x159.jpg" alt="" width="711" height="377" /> Dizi yapımcılarından henüz resmi bir açıklama yapılmasa da dizinin ilk sezonunun 8 bölümden oluşması ve Kasım 2022'de platformdaki yerini alması beklenmektedir. Gizem ve gerilim severler için muhteşem bir müjde olan bu yeni dizi Dark dizisinin beyin takımından çıktığı için oldukça heyecan verici bir izlenim vermektedir. Avrupa'nın farklı bölgelerinden insanların aynı umutlarla ve hayallerle kendilerini bekleyen yeni yüzyıla ve geleceklerine doğru olan yolculuklarını izleyeceğimiz yapım için yapımcılar yapılan bir röportajda şu sözleri söyledi: “Bizi bu fikir konusunda bağlayan şey, farklı ülkelerden seçilen bir oyuncu kadrosuyla tam anlamıyla Avrupalı bir dizi konsepti oldu. Dizinin kalbinde, bizi neyin birleştirdiği ve neyin ayrıştırdığı; korkunun ayrışmayı nasıl tetikleyebileceği soruları yatıyor.” şeklinde açıklamada bulunmuşlardır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/Screenshot_20220913_211621-800x418.jpg" alt="" width="685" height="358" /> Yeni yüzyılda Amerika'da yeni bir hayat kurma hayali ve umuduyla Londra'dan New York'a giden gemiyle yola çıkan Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden bir araya gelmiş göçmenlerin, açık denizde denk geldikleri bir başka göçmen gemisinde karşılaştıklarıyla yolculuğun bambaşka bir hale bürünmesi sebebiyle var olan yolculuğun adeta bir kabusa dönüşmesini konu edinen dizinin kadrosunda; Anton Lesser, Alexandre Willaume, Aneurin Barnard, Lucas Lynggaard Tønnesen, Mathilde Ollivier, Miguel Bernardeau, Clara Rosager, Richard Hope ve Jonas Bloquet gibi çeşitli milletlerden oyuncular yer almaktadır. "1899" dizisinde farklı uluslardan yolcuların aynı gemide yeni yüzyıl için umut dolu hayallerle Avrupa'dan New York'a göçüşünü seyredeceğiz. Sekiz bölümlük ilk sezonun tüm bölümlerinde Bo Odar kamera arkasına geçmiş olup Dark dizisinden birkaç tanıdık yüzünde kadroda bulunması diziye olan merakı daha da artırmaktadır. Dizinin adı olan "1899" bile bizleri Dark dizisindeki 1953-1986-2019 yılları arasındaki 33 yıllık zaman döngüsünü hatırlatmakta olup bir yandan da tıpkı Dark dizisinde olduğu gibi "1899" dizisinde de sürekli tekrarlanan bir sembol gözükmektedir. Bir üçgenin içinden geçen tek bir çizgi sembolü sürekli karşımıza çıkmaktadır. Dizi tabii ki de Dark dizisinin aynısı değil fakat oldukça benzer bir iş olacakmış gibi görünmektedir. Dark dizisinin yaratmış olduğu çoklu evrenler serüvenini çok büyük bir ilgiyle izlemiş olan beni bu dizi oldukça heyecanlandırmış ve çok mutlu etmiştir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/Screenshot_20220913_211606-800x470.jpg" alt="" width="677" height="398" /> Dark dizisine kelimenin tam anlamıyla bayılmıştım, "1899" dizisini de büyük bir sabırsızlıkla bekliyor olacağım. Dizinin yayınlanan fragmanını aşağıya ekleyeceğim. https://youtu.be/M9CvVXjDsdA &nbsp; Fragmanı izledikten sonra nasıl bulduğunuza dair fikirlerinizi merak ediyorum. Sizce de "1899" dizisi Dark dizisine benzemiyor mu? "1899" dizisi sizleri de heyecanlandırdı mı? Okuduğunuz için teşekkür ederim, yorumlarınızı bekliyorum. Sevgiyle kalın!

9
V
vitalis
·13 Eyl 14:04·Edebiyat

Bugünkü yazımda çok keyifle okuduğum bir eser olan Vadideki Zambak eseri hakkındaki görüşlerimi paylaşacağım. Öncelikle eserin yazarı olan Honoré de Balzac'tan kısa bir şekilde bahsedeceğim. Honoré de Balzac, 20 Mayıs 1799 yılında Fransa'da doğmuştur. Roman türünde büyük yapıtlar ortaya koymuş bir yazardır. Romantizmin egemen olduğu bir dönemde Realizmin öncüsü olan Honoré de Balzac çoğunlukla eserlerini bu yönde oluşturmuştur. Romanlarında zamanın olaylarını büyük bir gerçeklik tablosu içinde vermiş olduğu görülen yazarın yazdığı romanlarının kurgu dünyasına her tabakadan insanın girmesine izin vermektedir. Honoré de Balzac'ın eserlerinde her sınıftan, meslekten, her yerleşim biriminden, her yaştan insan hikayeleri bulunmaktadır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/Screenshot_20220913_125127-800x451.jpg" alt="" width="941" height="530" /> Honoré de Balzac'ın birçok romanı bulunmaktadır, bazı romanları ise şunlardır; Goriot Baba, Tılsımlı Deri Jugenie Grandet, Vadideki Zambak, Mutlak Peşinde bu romanlara örnek olarak verilebilir. Yazarın bu romanları arasında Vadideki Zambak eserine değineceğiz. Yazarın, İnsanlık Komedyasının "Taşra Yaşamından Sahneler" bölümünün bir romanıdır. İlk olarak 1835'te Revue Paris gazetesinde yayınlanmış, 1836 yılında da tam anlamıyla tamamlanmıştır. Vadideki Zambak'taki olaylar 1809-1836 yılları Fransası'nın taşrasında ve Paris' inde geçmektedir. Yazarın diğer romanlarının aksine bu  romanın kahramanları sıradan insanlar değil, soylulardır. Vadideki Zambak romanının konusunu aşk oluşturmaktadır. Roman Fransa'nın Tours kasabasında geçmekte olup romanın asıl kahramanı Feliks de Vandenesse, anne ve baba sevgisinden uzak, kardeşleri tarafından küçümsenen, baskı altında bir çocukluk geçirmiş, zengin ve soylu bir ailenin küçük oğlu olan bir genç karakterdir. Feliks bir baloya davet edilir baloda hiç tanımadığı güzel bir bayanın omuzları Feliks'i büyülemiş ve dayanılmaz bir arzuyla bu omuzları öptükten sonra bu kadına aşık olmuştur. Tam anlamıyla bu olaylarla roman başlamaktadır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/Screenshot_20220913_125353.jpg" alt="" width="879" height="728" /> Gerçekçi roman türünün ilk örneği sayılan Vadideki Zambak romanı, romantik bir aşk romanı okumak isteyenlerin tercih edebileceği eserlerden biri olma özelliğini taşımaktadır. Bu tarzdaki romanları okumayı sevenler için güzel bir tavsiye olduğunu düşünüyorum. Romanda geçen hikâye 19.yüzyılı anlatmış olmasına rağmen okuyucuya sanki günümüzü anlatıyormuş gibi sarmakta olup bu şaheseri okumaya başladığınızda neden bir dünya klasiği olduğunu anlamakta hiçbir zorluk çekmeyeceğinize emin olabilirsiniz. Romanı okurken kimi zaman uzun anlatımlar, var olan detaylar okuyucuyu yer yer sıksa da konudaki derinlik ve süslü anlatımların yerinde kullanımı kitabın kalitesini arttırmaktadır. Romanda verilmek istenen mesaj okuyucuya doğru bir şekilde iletilmesi sağlanmıştır. Romanda yer alan durum betimleri kimi yerlerde ağır bassa da olay betimlemeleri en ince ayrıntısına kadar anlatılmış olması kitabı yazınsal açıdan üst seviyeye çıkarmıştır. Süslü ve yoğun anlatım tarzıyla yazılmış eserleri sevenler için ideal bir başyapıt olduğunu düşünüyorum Vadideki Zambak romanının. Daha önce Fransız edebiyatından okuduğunuz bir eser yoksa Fransız edebiyatına başlamak istiyorsanız tercih edebileceğiniz ilk eserlerden biri olduğunu düşünüyorum. Ben romanı okurken oldukça duygusal bir durum içinde hissetmiştim kendimi. Sonlarına doğru gözyaşlarınızı tutamayabilirsiniz. Okumayanlar için güzel bir tavsiye olduğunu düşünüyorum. Şimdiden keyifli okumalar, sevgiyle kalın!

V
vitalis
·12 Eyl 13:45·Sanat

Sanatçı: Leonardo da Vinci Yapılış Yılı: 1495–1498 Sergilendiği Yer: Santa Maria delle Grazie Kilisesi, Milano Dünyanın en ünlü sanat eserlerinden biri olarak kabul edilen Son Akşam Yemeği ya da Son Yemek, İngilizce: The Last Supper, İtalyanca: ıl cenacolo or l'ultima cena olarak çevrilmiştir. Hristiyan inanışına göre İsa'nın çarmıha gerilmeden önceki akşam havarileriyle yediği son yemek olarak kabul görmektedir. Supper Santa Maria delle Grazie, Milano, İtalya’nın duvarında bulunan büyük bir resimdir. Batı dünyasının en ünlü tablolarından biri olan Son Akşam Yemeği, 15. yüzyıl sonlarına doğru Leonardo da Vinci tarafından yapılan bir resimdir. İncil’de anlatıldığı şekliyle Hz. İsa ve 12 havarisinin son akşam yemeğinin resmedildiği eserde, Hz. İsa’nın havarilerden birinin ona ihanet edeceğini açıkladığında yaşanan şaşkınlık betimlenmektedir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/Screenshot_20220912_153842-800x421.jpg" alt="" width="1081" height="568" /> Son Akşam Yemeği, Da Vinci tarafından kilisenin duvarına direkt olarak resmedildiği için herhangi bir yere taşınması mümkün değildir ve resim boyut olarak oldukça büyüktür. Tablonun orijinal boyutu 4.6 m×8.8 m'dir. Son Akşam Yemeği tablosu tamamen perspektif üzerine yapılmış ve bunun için Da Vinci tabloyu yaparken çekiç ve çivi kullanmıştır. Her ne kadar tablo fresk olarak adlandırılsa da fresk olmayan bir tablodur. Yine dünyanın en ünlü ve tartışmalı tablolarından biri de Son Akşam Yemeği tablosudur. Leonardo’nun yaptığı eserler, var olan incelikleri, içinde barındırdığı gizli anlamları ve sanatsal çekicilikleri sebebiyle eleştirmenleri ve kitleleri her zaman etkilemiş bir sanatçı olma özelliğini taşımaktadır. Bununla birlikte, eserlerinden bazıları kült statüsüne ulaşmış olup sayısız yoruma yol açmış, sanat ve kültür sahnesinde büyük bir etki bırakmıştır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/Screenshot_20220912_153900.jpg" alt="" width="908" height="869" /> Tablo yapılırken Da Vinci yaş sıva kullanmak yerine kuru duvara boyadığı için gerçek bir fresk sayılmamaktadır. Son akşam yemeği tablosu bu nedenle boyandıktan hemen sonra bozulmaya başlamış, yıllar içinde tabloyu restore etmek ve korumak için çok sayıda restorasyon girişiminde bulunulmuştur. Leonardo da Vinci'nin Son Akşam Yemeği tablosunu bitirdiği tarih olan 1498 yılı tarihçiler tarafından erken rönesans döneminden yüksek rönesans dönemine geçişin başladığı yıl olarak kabul edilmektedir. Aslında Da Vinci bu tablosu ile çağ açıp çağ kapatmıştır denilebilecek bir başarı sergilemiştir. “akşam olunca isa on iki öğrencisiyle yemeğe oturdu. yemek yerlerken, ‘size doğrusunu söyleyeyim, sizden birisi bana ihanet edecek’ dedi. bu söz onları kedere boğdu. teker teker, ‘ya rab, beni demek istemedin ya?’ diye sormaya başladılar. o da, ‘bana ihanet edecek olan,’ dedi, ‘elinde ki ekmeği benimle birlikte sahana batırandır. Leonardo da Vinci Son Akşam Yemeği tablosunu resmetmek için, Matta İncili’nin tam bu kısmından ilham almış olduğu rivayet edilmektedir. Salvador Dali, Andy Warhol, Zeng Fangzhi de dahil olmak üzere birçok sanatçı tarafından tekrar yapılan bu resim, 2003 yılında vizyona giren "The Da Vinci Code" filminden sonra daha da popüler hale gelmiştir. Resim, yapıldığı günden beri Milan’daki kilisede sergilenmektedir.

9
V
vitalis
·11 Eyl 13:23·Sanat

Guernica, Pablo Picasso tarafından 1937 yılında yapılan, İspanya İç Savaşı sırasında Nazi Almanyası’na ait 28 bombardıman uçağının 26 Nisan 1937’de İspanya’daki Guernica şehrini bombalamasını anlatan; 7,76 m eni ve 3,49 m yüksekliği bulunan anıtsal tablodur. Tüm zamanların en çarpıcı resimlerinden biri olarak kabul edilen Guernica'nın mimari yine tüm zamanların en çarpıcı ressamlarından biri olarak kabul edilen Pablo Picasso’ya aittir. İspanya iç savaşında yaşanan dramı anlatan resmin hikayesi şu şekilde bilinmektedir; Guernica, İspanya’nın Bask bölgesinde yer alan ve 1937’deki İspanya İç Savaşı’nda cumhuriyetçilerin direniş kalelerinden biri olarak görülen kasabanın adıdır, General Francisco Franco önderliğindeki milliyetçiler, cumhuriyetçilerin aksine ülkenin eski altın günlerine dönmesi için ortodoks katolik değerlerine geri dönmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Siyah, beyaz ve gri renklerle oluşturulan tablo, şiddet ve kaosun insanların ve hayvanların yaşadığı acıyı gözler önüne sermektedir. Eserin, Franco hükümetinin iktidarda olduğu süre boyunca İspanya'ya girişi yasaklandı. Ne kadar gerçektir bilmiyorum fakat anlatılan anekdot şudur ki; bir gün Alman bir subayın Picasso'ya "Bu resmi siz mi yaptınız?" sorusu üzerine, Picasso "Hayır siz yaptınız" demesi önemli bir gönderme olarak kabul görmektedir. Picasso tabloyu İspanya'ya hediye etmiş olsa da yaşadığı sürece yasaktan dolayı Guernica, İspanya'ya girememiştir. Dolayısıyla dünyaca ünlü her tablonun bir hikayesinin var olduğunu düşünürsek hikayesi olan tablolar arasında Picasso’nun Guernica tablosu da yer almaktadır. Kübizmin en önemli temsilcilerinden olan Picasso bunun üzerine en ünlü eserlerinden biri olan bu eseri çizmiştir. Eserin içinde yer kalan insanlar hayvanlar ve figürler karmaşık ve çarpıcı bir şekilde çizilmiştir. Her bir karede farklı olayın yansıtıldığı Guernica, geometrik ve tablo olarak görülürken yağlıboyayla yapılmış olmasına rağmen siyah, beyaz ve gri renkleri kullanan Guernica da gazete fotoğraflarına benzer bir hava yakalayarak ve savaşın sebep olduğu cansızlık vermek istenmiştir. Guernica, savaş sonucunda oluşan trajedilerinin ve savaşın bireyler üzerindeki acı verici etkilerinin bir özetidir. Tablo zaman içinde, savaşın yarattığı trajedilerin anımsatıcısı, savaş karşıtı ve barış yanlısı düşüncelerin sembolü haline gelmiştir. Bugün bile savaş karşıtlığı konusunda referans kabul edilen bu resim, Madrid’deki Museo Nacional Centro de Arte Reina Sofía’da sergilenmektedir. <img class=" wp-image-46968 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/resim_2022-09-11_162200607-Cropped-300x168.jpg" alt="" width="736" height="412" /> Sanat eleştirmenleri tarafından tarihin en çarpıcı savaş karşıtı tablolarından biri olarak kabul edilen Guernica, Picasso’nun en meşhur tablolarından biri olarak kabul görmektedir. Picasso’nun İspanya iç savaşını anlattığı bu tablo politikanın ve savaşın resimle aktarılmasının en muhteşem örneğini oluşturmaktadır. Savaşın kaosunu, dehşetini, hüznünü en mükemmel şekilde yansıtan resim olma özelliğini taşımaktadır. Picasso’nun Guernica'sı sanat tarihinin en önemli ve aynı zamanda en çarpıcı çalışmalarından birisidir.

V
vitalis
·10 Eyl 09:51·Kültür

Hollandalı sanatçı Johannes Vermeer’in ünlü yağlı boya tablosu İngilizce "Girl with a pearl earring" Türkçeye çevirisi ise “İnci Küpeli Kadın” olan bu tablodaki kadın öznenin o gizemli bakışını birçok kişi ezberlemiştir. 1665 yılında yapılmış olan bu tablo, yüzyıllardır hayranlık ve inceleme konusu olma özelliğini taşımaktadır. Tablonun mimarı olan Hollandalı Barok tarzı benimseyen ressam Johannes Vermeer‘i diğerlerinden ayıran en önemli özellik şudur ki; kendisinde var olan yeteneğiyle soyluların resimlerini yaparak zengin olabilecekken günlük hayatı kendi evinde resmetmeyi tercih etmesi olduğu söylenmektedir. Yaşamı süresince yaptığı resimlerin bir kısmı manzara resimleri, bir kısmı ise evde yaptığı iç mekan resimleridir. Vermeer’in resim yapmayı kimden öğrendiği, bu sofistike tekniğini nasıl geliştirdiği tam anlamıyla bilinmemektedir. Ressam Vermeer depresyona girdi, henüz genç yaşındayken sadece 43 yaşında cinnet geçirip ölmüştür. <img class=" wp-image-46734 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/resim_2022-09-10_124822504-Cropped.jpg" alt="" width="654" height="368" /> İnci Küpeli Kadın Tablosu, karanlık bir fonun önünde oturan genç bir kadının siluetinden oluşmakta olup görünüşü ile önemsiz olsa da, bu sade ve sığ arka plan, figürün krem rengi cildi, sabitlenmiş yarı saydam gözleri ile güzel bir zıtlık oluşturmaktadır. Hollanda’nın Lahey kentindeki Mauritshuis Kraliyet Resim Galerisi’nde sergilenen “İnci Küpeli Kadın Tablosu”nun en büyük ilgi çekiciliği, tablonun kendine has özel bir bilinmeyen hikayesi olabilme ihtimalidir. Genç kadının sabit bakışları ile sol tarafta bulunan şekilsiz, büyük boy beyaz inci küpe, dönemin yadsınamaz bir zenginliğin sembolü olduğu düşünülmektedir. İşte tablo, ustaca barok tarzında yapılmış barok bir başyapıt olarak kabul edilmektedir. Tabloda resmedilen kadın Vermeer’in karısı veya hizmetçisi olabilir, sanat dünyasında birçok kişi tarafından Kuzey’in Mona Lisa’sı olarak adlandırılan “İnci Küpeli Kadın" tablosunun öznesi olan kadının kimliği bilinmemektedir. İnci Küpeli Kadın Tablosu en ünlü tablolar arasında yer almaya devam etmektedir. Bugünde İnci Küpeli Kadın Tablosu, dünyanın en ünlü tablolarından biri olmaya devam etmekte olup büyüleyici ve çekici estetiğiyle dikkat çekmektedir. <img class=" wp-image-46735 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/resim_2022-09-10_124935208-Cropped-300x169.jpg" alt="" width="639" height="360" /> Kuzeyin Mona Lisa‘sı olarak adlandırılan bu tablo bunun yanı sıra estetik açıdan da harika bir eser olma özelliğini taşımaktadır. Bu sanat eseri nasıl bir hayal gücü ile ortaya çıkmış veya kim ve kimlerden ilham alınmışsa yüzü ayçiçeği gibi açmış kadife tatlısı bir insan silüeti çıkmıştır ortaya. Aslında benim fikrime göre tabloda yer alan kadının bu bakışının sebebi yaşanmakta olan muhtemel bir ayrılık olabilir. Kadın giderken sanki son kez bakayım dercesine arkasını döner ve bu bakış ortaya çıkmış gibi gelir her zaman bana. Benim yorumum bu şekilde bu tabloya yönelik eser bunu anlatmıyor da olabilir fakat bu sadece şu an hissettiğim şey. Tabii bu sadece bir tahmin hepimizin de bu tablonun hikayesine dair düşündüğümüz bir hikaye vardır muhakkak. Edvard Munch'ın Çığlık Tablosu ile birlikte İnci Küpeli Kadın Tablosu en hoşuma giden tablolardan biri olma özelliğini taşımaktadır.

4
V
vitalis
·9 Eyl 10:29·Kültür

<em>Bugünkü yazımda adından sıkça söz ettiren, dışavurumcu ve canlı olan çığlık tablosu hakkındaki görüşlerimi paylaşacağım.</em> <strong>Çığlık tablosu</strong> İngilizce adı ile <strong>(The Scream)</strong> şimdiye kadar üretilmiş tablolar arasında en ikonik sanat eserlerinden biri olma niteliğini taşımaktadır. Çığlık tablosu ekspresyonizm akımının ilk örneklerinden biri olarak kabul edilmekte olup popülaritesi devam eden kültürde neredeyse eşi benzeri olmayan bir etki yaratmıştır. Bu yazımda sanat eserinin arkasında var olan ilhamı ve kültür üzerindeki kalıcı etkisini paylaşacağım. Ama bunun daha öncesinde tablonun mimarı olan<strong> Edvard Munch</strong> hakkında kısa bir bilgi vererek giriş yapmak istiyorum.<strong> Edvard Munch</strong> 1863 yılında Norveç’te doğmuştur, yaşamı trajedilerle dolu olan Munch henüz 5 yaşındayken annesini tüberkülozdan kaybetmiştir. Munch'ın kız kardeşlerinden bir diğeri ise akıl hastalığı nedeniyle kuruma yatırılmış, tek erkek kardeşi de 30 yaşında zatürreden ölmüştür. <strong>Edvard Munch</strong> 22 Ocak 1892’de günlüğüne aldığı notlarda “çığlık” tablosunu resmetmeye iten ilhamını şu şekilde anlatmaktadır. "İki arkadaşımla yolda yürüyordum. Güneş batıyordu. Aniden gökyüzü kan kırmızıya döndü. Durdum, bitkin hissettim ve çite yaslandım. Mavi-siyah fiyortun ve üzerinde kan ve ateşten diller vardı. Arkadaşlarım yürüdü ve orada endişeden titreyerek durdum ve doğanın içinden geçen sonsuz bir çığlık hissettim." Munch daha sonra ise bu konuyu şu şekilde açıklayacaktı: "Doğanın içinden geçen bir çığlık hissettim, çığlığı duyar gibi oldum. Bu nedenle resmi boyadım, bulutları gerçek kan olarak boyadım. Renk çığlık attı ve bu Çığlık Tablosuna dönüştü." Bu nedenle böylesine çarpıcı bir duygusal etkiye sahip bir sanat eseri için bu mukayese oldukça mümkündür.<strong> Edvard Munch'ın</strong> çığlık tablosu üç ana alandan oluşmakta olup köprü, uzaktaki bir manzara ve kan kırmızısı gökyüzünden oluşmaktadır. Bileşenlerin hepsi birbirine karışır ve birlikte döner. Çığlık tablosu dünyaca ünlü tablolar arasındadır. Çığlık tablosu şimdiye kadar üretilmiş en tanınmış sanat eserlerinden biri olarak sanat eserleri arasında yerini sağlamlaştırmıştır. <img class=" wp-image-46644 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/resim_2022-09-09_132316090-Cropped-300x169.jpg" alt="" width="688" height="388" /> <strong>Edvard Munch'ın</strong> bu eserinin sanat tarihinde geçen orijinal ismi 'boğuntu' olarak kabul etmektedir. Norveçli ressam <strong>Edvard Munch'ın</strong> tablosu modern dünyada yaşayan insanın içinde yaşadığı duruma olan yabancılaşmayı ifade eden bir tablo özelliği taşımaktadır. <strong>Edvard Munch'ın</strong> Çığlık Tablosu Mona Lisa kadar ünlü bir eserdir. Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa’sının ardından resim tarihinin ikinci en ünlü eseri sayılmaktadır. Trajedi dolu bir hayat geçiren<strong> Edvard Munch</strong> anskiyetesi olan ve bir anda varoluşsal krize giren bir sanatçı olmaktadır. Tablonun hayata geçirilmesinin arkasında yer aldığı düşünülen bir diğer ihtimal ise Munch'ın fiyorda yakın bir akıl hastanesinde yatan engelli kız kardeşinin çığlığını hissetmesidir denilmektedir. <strong>Edvard Munch'ın</strong> Çığlık Tablosu 119 milyon 922 bin 500 dolara satılarak müzayede yoluyla satılan en pahalı eser olma özelliğini taşıyarak tarihe geçmiş bir eserdir. Tablo için bir başka bilgide Oslo’da tablonun mimarı <strong>Edvard Munch</strong> ile aynı adı taşıyan Munch Müzesi’nde sergilendiği sırada 2004 yılının Ağustos ayında bir soygunda çalınmış olmasıdır. <strong>Edvard Munch'ın</strong> Çığlık Tablosu müzeden çalındıktan tam iki yıl sonra 31 Ağustos 2006 tarihinde ise bulunmuş ve müzede sergilenmek üzere geri getirilmiştir. Çığlık Tablosu birçok eleştirmene göre<strong> Edvard Munch’un</strong> en önemli çalışmasıdır. Resmin orijinalini boyutu 84 cm x 66 cm boyutlarında olup tabloda bulunan resimde ön planda ızdırap çeker gibi görünen bir insan figürü ve bu insan figürünün arka planında ise Ekeberg tepesinden Oslofjord’un görünümü yer almakta olup Oslofjord göğü kan kırmızısı renginde tabloda yer almaktadır. <img class=" wp-image-46646 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/resim_2022-09-09_132551606-Cropped-300x169.jpg" alt="" width="689" height="388" /> <em>-Oslofjord Gölünden bir fotoğraf</em>

8
V
vitalis
·8 Eyl 11:14·Sinema - TV

Yayın hayatına 2007 yılında başlayan ve 6 yıl boyunca yayın hayatına devam edip seyirciyi ekranlara kitleyen <strong>Arka Sıradakiler</strong> dizisi yayınlandığı dönemde oldukça iyi bir reyting yakalamış bir dizidir. Bir lise draması olan dizinin oyuncu kadrosunda Bülent Çetinaslan, Sevda Dalgıç, Sinem Öztürk, Pelin Akil, Bülent Emin Yarar gibi pek çok ismin yer  almaktadır. Yayınlandığı dönemde yönetmenliğini Hamdi Alkan'ın yaptığı dizinin yeni yönetmeninin kim olacağı da ayrı bir merak konusudur. Yayınlandığı döneme damga vuran gençlerin ilgi ile izlediği gençlik dizisi <strong>Arka Sıradakiler</strong> oyuncuları ile de gündeme gelmeyi başaran bir dizi olmuştu. Dizide Arka Sıradakiler'in Oktay'ı olarak yer alan genç kızların sevgilisi olan yakışıklı oyuncu Bülent Çetinaslan o dönem için oldukça popüler bir ünlüydü. Şimdilerde 47 yaşında olan oyuncuya yıllar adeta uğramamış gibi hala gençlik yıllarındaki formunu koruyor. Yayınlandığı dönemde ilgiyle izlenip adından sıklıkla söz ettiren, bir zamanların efsane gençlik dizisi olarak o döneme damga vuran yerli dizi Arka Sıradakiler 10 yıl sonra yeniden seyirci ile buluşup ekranlara dönmeye hazırlanıyor. <img class="alignnone wp-image-46458" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-19-300x157.jpg" alt="" width="804" height="421" /> &nbsp; Dizinin oyuncu kadrosunda yer alan oyuncuların, dizinin yeni versiyonunun seyirci ile bir an önce buluşması için yoğun bir çaba harcadıkları biliniyor. Arka Sıradakiler dizisi lisede okuyan bir gençlik grubunun hayatını ve bu hayata yönelik hikayesinin kurgusunu oluşturduğu bir dizi olarak hayatımıza girmiş bir dizi projesiydi. Fakat yeni başlayacak olan versiyonunun eski dizi bölümlerinden farklı olacağına dair bilgiler bulunmaktadır. Fikrimce yeni versiyonu ile seyirci karşısına çıkacak olan dizide lise hayatının devamı niteliğinde değil de bu lise hayatının bitimi sonucunda liseli genç grubun değişen hayat hikayesine odaklanılacak gibi duruyor. Arka Sıradakiler dizinin yeniden televizyon ekranlarında yayınlanması için oldukça büyük bir emek gösterilmekte olup bu projenin seneler sonra tekrar izleyici ile buluşturulmasının, dizinin hayranları için güzel bir gelişme olduğunu düşünüyorum. <img class="alignnone wp-image-46459" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-1-6-300x191.jpg" alt="" width="939" height="598" /> &nbsp; Yayınlandığı dönemde çok küçük olmamla birlikte evimizde izlenen bir diziydi o zamanlarda izlemiş olanlar için heyecanlı bir bekleyiş olduğunu düşünüyorum. Dizinin yayınlandığı dönemdeki reytingi alıp alamayacağı ise merak edilen bir konu gibi durmakta. Fikrimce yayınlandığı dönemde izleyen kemik kadro izleyici kitlesi izlemeye devam edecektir. Fakat yeni sezonda başlayan dizilerin de yayın hayatına başlayacağını düşünürsek dizinin oldukça iyi bir şekilde ilerliyor olması ve bu reyting savaşları içerisinde yayın hayatına devam etmeyi başarması gerekmektedir. Yeni sezonda adeta bir kurtlar sofrasında mücadele edecek olan dizi yayınlandığı dönemdeki reytinglerini yakalamak için büyük bir çaba sarf edecektir. Dizi severler olarak yeni sezonda bakalım izleyicileri hangi dizi ve yapımlar bekleyecek, hangileri yoluna devam ederken hangileri yayın hayatına veda edecek hep beraber öğreneceğiz. Bugünkü yazımda bu aralar sıklıkla adı geçen bir zamanların iyi sükse yapmış gençlik dizisi hakkındaki var olan durumu ve kendime ait düşünceleri paylaştım. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Sevgiyle kalın!

V
vitalis
·6 Eyl 13:27·Edebiyat

Lev Tolstoy Rusya'nın Tula şehrinde, Yasnaya Polonya adlı konakta hayata gözlerini açmıştır. Çocukluğundan beri gerçekleri incelemeye karşı büyük bir ilgisi olan Lev Tolstoy,  <strong>İnsan Ne İle Yaşar</strong> eserini 1885 yılında kaleme alıp yayınladığı kısa hikayedir. Tolstoy' un ünlü bir eseridir diyebiliriz. Daha önce okumak istediğim, methini sürekli duyduğum fakat bir türlü okumak için doğru vakti bulamadığım bir Tolstoy yapıtıdır. Bu aralar sürekli karşıma çıkması ve açıkçası hikayenin kahramanı Pahom'u serüvenini merak etmem ilgimi oldukça çekmişti ve okumaya karar verdim, artık Pahom ile tanışma vakti gelmişti. Hikayede anlatılan kahraman Pahom, aç gözlü bir  çiftçi olarak karşımıza çıkmaktadır. Pahom'un ibretlik hikayesini ilk okuduğumda oldukça çok ilgimi çekmişti. <img class="alignnone wp-image-46081" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-15-300x225.jpg" alt="" width="797" height="598" /> Yazarın eserde ele aldığı konular arasında aç gözlülük, doyumsuzluk ve sevgi kavramlarını sağlam bir şekilde kitabındaki dünyada okuyucuya başarılı bir şekilde yansıtmış olan Tolstoy, eserinin içinde birkaç kısa öykü vererek de adeta okuyucuya ders vermek ister gibi kaleme aldığı bu eserini severek okudum. Toplam 4 hikayeden oluşan bir kitap, Lev Tolstoy eserinde yer alan hikayeler sırasıyla şöyledir; <strong>İnsan Neyle Yaşar, Tek Kıvılcım Tüm Evi Kül Eder, İnsana Ne Kadar Toprak Lazım ve Efendi ile Uşak'tır.</strong> Bu dört öykünün her birini okurken fazlasıyla anlamlar çıkarılması gereken, bir ömür hatırlanabilecek dersler, mesajlar içeren, insanın bu hayatta en önemli şey olan sevgiyle yaşayabileceğini anlatan bir eserdir. Genç, yaşlı diye ayırt etmeden tüm okuyuculara hitap eden eser, insanın kendine dışarıdan bir gözle bakabilmesini ve hayatın belki de en önemli sorularını kendisine sorabilme olanağını okuyucuya sunmaktadır. Eserde yer alan tüm hikayeler insanın özünde var olan iyilik, aç gözlülük, kazanmaya bağlı oluşan hırs ve her anlamda birleştirici bir güç olan sevgi kavramlarını irdeleyici bir şekilde ele almaktadır. Eserin yazarı olan Lev Tolstoy'un akıcı bir dil ile kaleme aldığı eseri oldukça sürükleyici bir şekilde okunmaktadır. İçerisinde çıkartılabilecek onlarca ders barındırması sebebiyle de tekrar tekrar okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Hikayelerin içinde var olan karakterlerin davranışlarının yanlış olduğunu, insanın yanlış olduğunu bildiği halde bu yanlışlara nasıl saplandığını çarpıcı bir dille anlatmaktadır Lev Tolstoy. <img class="alignnone wp-image-46082" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-1-4-300x193.jpg" alt="" width="811" height="522" /> Benim çok severek ve keyifle okuduğum bir Lev Tolstoy eseri oldu "İnsan Ne İle Yaşar" eseri. Hikayelerin çoğunda okuduğunuz zaman sizin de anlayacağınız gibi genel anlamda yazarın ''İnsan Ne İle Yaşar?'' sorusuna verdiği cevap merhamet ve sevgi olmaktadır. Yazar kaleme aldığı her bir hikayesinde ders niteliğinde sonuçları okuyucuya başarılı bir şekilde sunarak paranın, malın, mülkün önemsiz olduğunu, sevginin ve iyiliğin her zaman kazandırdığı olgularını Tolstoy güzel ve etkileyici bir şekilde işlemiştir ki okuduktan sonra resmen hayata daha farklı bakmanızı sağlamaktadır. Kitaptan birkaç alıntı yapmak istiyorum: "İnsanlar, kendilerine baktıkları için yaşadıklarını sansalar da aslında sadece sevgiyle yaşadıklarını anladım. Seven kişi, Tanrı'ya yaklaşır ve Tanrı da ona yaklaşır. Çünkü sevgi Tanrı'nın ta kendisidir." "Anladım ki, insanlar kendilerini düşünerek yaşıyor gibi görünse de, hakikatte onları yaşatan tek şey sevgidir." Lev Tolstoy'un bu eserinin okumayanlar için iyi bir tavsiye olduğunu düşünüyorum. Okuyacak olanlara şimdiden keyifli okumalar dilerim.

V
vitalis
·5 Eyl 09:24·Edebiyat

<em><strong>Bir Stefan Zweig eseri; İngilizcesi (Brief einer Unbekannten) olan Türkçe'ye "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu" adıyla çevrilmiştir. Stefan Zweig, bu öyküsünü 1920'li yılların ilk yarısında kaleme almıştır.</strong></em> Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, genç bir kadının bir gezgine olan aşkını konu edinen bir Stefan Zweig başyapıtıdır. Behçet Necatigil tarafından yapılan çevirisi oldukça duru, hikaye benzerlerine göre oldukça kısa olan eserde hayatı boyunca delicesine sevdiği, ancak kadının varlığından haberi bile olmayan adama yazılan bir mektup yer almaktadır. Eserde kadın kahramanı sadece uzun bir mektubun yazarı olarak tanımaktayız. Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu platonik aşkın doruğa ulaştığı bir eserdir diyebiliriz. Stefan Zweig'in var olan psikoloji birikimi de göz önüne alındığında bu eserin yazarı olması hiçte şaşırtıcı değildir. Eseri okurken eserin ana kahramanı olan kadının, tek kişinin iç dünyasından yola çıkılarak aşkın çözümlemesi yapılan bu eserde Stefan Zweig farkını gözle görülür bir şekilde hissedeceksiniz. Stefan Zweig olay örgüsünü çok güzel ve kuvvetli bir şekilde işleyen bir yazar olmasından ötürü bu eserde de okuyucu yazarın satırlarını okurken sanki adeta bir film izliyormuş hissine kapılabilir. Stefan Zweig'in okuduğum her eseri için aynı şeyi hissetmekle birlikte bu eserinde o hissi çok daha fazla yaşadığımı söylemek istiyorum. Ayrıca Stefan Zweig erkek olmasına rağmen böylesi bir aşkı bu denli güzel anlatışı ile beni oldukça etkilemiştir. Eserin kadın kahramanının sevdiği adama var olan aşkını bu kadar hissiyatı yüksek bir şekilde okuyucuya yansıtması Stefan Zweig'in hayal gücünün kuvvetini bizlere göstermektedir. Aşka inanmıyor ya da aşkın varlığından şüphe duyuyorsanız bu eseri kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum. Çünkü Stefan Zweig eserinde size bunu çok iyi bir şekilde hissettirir ve bu eseri okurken aşkı, sevgiyi ya da adını her ne koymak isterseniz onu bulacağınızdan emin olabilirsiniz. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/Snapchat-986675462-2.jpg" alt="" width="635" height="540" /> "Sana, beni hiç tanımamış olan sana" diye başlamakta olup eser bu cümle ile daha en başında vurucu bir giriş yapmaktadır. Sade ve yalın diliyle okuyucuyu sıkmadan okunabilecek nadir başyapıtlardan biridir Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu. <em><strong>"Beni teselli edecekler ve birtakım sözcükler söyleyecekler, sözcükler, sözcükler; fakat ne yardımı dokunabilir ki sözcüklerin bana? Biliyorum, ondan sonra yine yalnız olacağım, ve insanların arasında yalnız olmaktan daha korkunç bir şey yoktur."</strong></em> Bir çırpıda okunan, akıllarda yer edinen, bazı yerlerde insanın içini acıtan, bazı yerlerde ise insanın içini ısıtan bir kitaptır Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu. Bu eser herkes tarafından okunmalı, okutulmalıdır. Okumayanlar için güzel bir tavsiye olduğunu düşünüyorum. Okuyacak olanlara şimdiden keyifli okumalar dilerim.

V
vitalis
·4 Eyl 11:25·Sinema - TV

8,2' lik bir IMDB puanına sahip olan 11.22.63 dizisi, izlediğim için pişmanlık duymadığım bir dizi olmuştur. izleyenin de pişmanlık duymayacağından emin olabilirsiniz. Bilim kurgu, dram ve aksiyon yapımlarından hoşlanıyorsanız bu dizi tam size göre bir yapım. Dizinin senaryosu Stephen King'in aynı isimle yayınlanan "<strong>11.22.63</strong>" kitabından uyarlanmıştır. 11.22.63 dizisi, oyuncu kadrosunda James Franco ve Sarah Godon’un başrolde olduğu bilim kurgu, dram ve gerilim türlerinin bir arada olduğu başarılı bir yapımdır. Dizi tek sezon olarak planlanmış bir mini dizidir. Dizi toplam 8 bölümden oluşmaktadır. Öncelikle mini dizi olması beni biraz üzmüştür, izlerken bana her defasında keşke uzun soluklu bir yapıt olsaymış dedirtmiştir. Kurgusu bakımından geçmişte yaşanan sürecin verildiği bölümlerin iyi bir şekilde seyirciye yansıtılıyor olması diziye olan bağlılığı artırırken bunun yanı sıra müzik tercihlerinin mükemmel olduğunu söylemeden geçmek diziye haksızlık olur gibi. Zaten müzikler her zaman yapımları en etkileyici hale getiren unsurdur. Dizi başlangıçta ağır bir tempo ile başlar fakat 3. bölümden itibaren güzel ve hızlı bir ivme yakalayarak izleyiciyi kazanır ve hikayenin içinde sürüklemeye başlar. <img class=" wp-image-45616 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/resim_2022-09-04_144343673-300x169.jpg" alt="" width="599" height="337" /> 11.22.63, 2016 yılında yayınlanmış bir dizidir buna rağmen hala birçok kişi tarafından izlenmemiş olması, dizinin bu denli gözlerden ırak kalmış olması beni çok şaşırtmaktadır. Dolayısıyla hala izlememiş olanlar için kısaca konusundan bahsederek ve belki küçük küçük spoiler içeren bir dizi değerlendirilmesini yapacağım. 11.22.63 bilindiği üzere tarihte J.F Kennedy’nin suikast sonucu öldürüldüğü günün tarihidir. 11.22.63 dizisinin merkezinde hayatını bir İngilizce öğretmeni olarak devam ettiren Jake Epping yer almakta olup Jake'in çok eskiden tanıdığı dostu Al Tempelton’un yanına gitmesiyle hikaye başlamaktadır. Eski dostunu yorgun ve kötü bir halde gören Jake ona sebebini sorduğunda beklediğinden çok daha ilginç bir cevap alır. Al, Jake’e mekanının arkasındaki kiler olarak bilinen dolapta bir geçit olduğunu ve o geçidin 1960 yılına açıldığını söyler. Geçidin amacı ise J.F Kennedy'i ona yapılacak olan suikastten kurtarmaktır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/Screenshot_20220903_124903-1-800x461.jpg" alt="" width="588" height="339" /> Yıllardır bu görev için çalışan Al, geçitte buna daha fazla devam edemeyecektir, bu görevi Jake'e devretmek istemektedir. Herkes gibi sıradan bir hayatı olan Jake'in hayatının değişeceği ve aşık olacağı gün işte böyle başlamaktadır. Öncelikle Jake karakterine hayat veren James Franco'ya değinerek başlamak istiyorum çünkü oyunculuğuna değinmeden geçemeyeceğim çok güzel bir oyunculuk sergiliyor, Jake karakterine hayat verirken başarılı oyuncu. <img class="wp-image-45610 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/resim_2022-09-04_143610574-Cropped-300x169.jpg" alt="" width="621" height="350" /> 11.22.63 dizisinin anlamlı bir konusu olup iyi bir yapım olduğunu düşünüyorum. Dizi var olan kurgusunun içerisinde hem tarihi hem aşkı hem de zeka oyunlarını barındıran bir dizidir. Diziyi izlerken eminim ki herkes en az bir kez bile olsa içinden keşke eski zamanlarda yaşasaydım düşüncesini geçirecektir çünkü dizi çok iyi bir şekilde dizinin geçtiği dönemi çok iyi yansıtan, nahif insan ilişkilerinin olduğu zaman dilimine mükemmel bir şekilde ışık tutmaktadır. <img class=" wp-image-45615 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/resim_2022-09-04_144213240-Cropped-300x169.jpg" alt="" width="579" height="326" /> Jake'in gittiği görevde yeni insanlarla tanışıp yeni bir hayata adapte olması ve bunun sonucunda aşık olması çok güzel bir ayrıntı, bu aşkın sonucunda oluşan çift çok tatlı ve çok nahif. En beğendiğim dizilerden biri 11.22.63 çok tatlı bir dizidir. Her şey bir kenara diziye genel anlamda bir baktığımda sadece yaratmış olduğu bu atmosfer bile izlemek benim için yeterli bir sebep diye düşünüyorum çünkü bu tarz atmosferler çok hoşuma gidiyor benim gibi bu tarz bir atmosfer hoşunuza gidiyorsa bu diziyi kesinlikle izlemelisiniz diye düşünüyorum. Dizinin geçtiği dönemi, 60'lı yılların havasını çok güzel bir şekilde hissedebiliyorsunuz. Bunun yanında var olan olayın yanında farklı, küçük, tatlı hikayelerin  geçmesi de çok hoş olmuştur. Hala izlemeyenler için içinde bulunduğumuz bu Eylül ayında yağmurlu bir güne denk getirip tüm sezonu izlemelik mis gibi bir dizidir. Şimdiden izleyecek olanlara keyifli seyirler dilerim.

8
V
vitalis
·3 Eyl 12:08·Edebiyat

Bir Jose Saramago eseri olan<strong> Körlük</strong>, Nobel Edebiyat Ödülüne de sahip bir eserdir. Portekizli yazar José Saramago'nun 1995 yılında kaleme aldığı roman bilim kurgu, gerilim, çoğunlukta ise psikolojik bir romandır. 1998 Nobel Edebiyat Ödülüne layık görülen bu eser Jose Saramago'nun en ünlü romanlarından birisidir. Bugünkü yazımda keyifle okuduğum kurgusunun işleyişini çok beğendiğim bir kitap olan<strong> Körlük</strong> hakkındaki görüşlerimi paylaşacağım. <img class=" wp-image-45398 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/korluk-inceleme-300x159.jpg" alt="" width="697" height="370" /> Aslında açık söylemek gerekirse kitabı hem okuduğumu düşünüyorum. Böylesi güzel ve başarılı bir eseri bu denli geç okuduğum için bir tık pişmanım. Fakat okuduğum içinde oldukça mutlu hissediyorum. Postapokaliptik tarzına bayılıyorum ve daha önce bu esere denk gelmemek beni oldukça şaşırtmıştı. Okuduğum ilk Jose Saramago eseridir. Kitabı okuyup etkilenmemenin mümkün olmadığını söylemek istiyorum. Distopik eserleri çok severim Jose Saramago'nun Körlük kitabı da en sevdiğim distopya romanları arasında yerini almıştır. Kitabı okumaya ara verdiğimde sanki bir dizi izliyormuşum da sonuna gelip bir sonraki bölümünde neler olacağını merak etmiş ve heyecanla okumaya başlamışımdır. Var olan metaforlara yöneliş yapılan kurgu okuyucuya başarılı bir şekilde aktarılmıştır. Kitap özünde aslında dehşete karşı karşıya kalan insanın, içindeki vahşete dönüşünü güzel bir biçimde açıklamaktadır. Körlük romanı durağan olmayışının yanında çok az tasvir kullanılan bir roman olma özelliğini taşımaktadır. Kitabın bana ilginç gelen bir özelliği ise hiçbir karakterin adının verilmemesine rağmen kimsenin birbirine karışmadan akıp gitmesi beni okurken açıkçası oldukça etkilemişti. Jose Saramago'nun en ünlü eserlerinden biri olduğunu söylemiştik genel olarak popüler olanın vasat olması kanısına bu tabuya karşı çıkan bir eserdir Körlük, popülaritesinin hakkını sonuna kadar veren bir eserdir. Bir kere okumanın yetmeyeceği bazı eserler vardır işte bu anlamda Körlük romanı bence kesinlikle defalarca okunması gereken postapokaliptik bir romandır. Yazar Körlük metaforunu oluşturup vermek istediği bu mesaj ile herhangi bir dehşet ortamında insanların nasıl tepki vereceğini yapabileceği şeyleri, toplumun yozlaşmasını çok güzel bir şekilde anlatmaktadır. Jose Saramago toplum, din, ahlak, demokrasi, eşitlik, özgürlük ve var olan sistem kavramlarını irdeleyerek görmenin ve bakmanın çok farklı iki eylem olduğunu okuyucuya aktarmaya çalışmaktadır. Jose Saramago'nun çok farklı bir yazım biçimi vardır, yazar noktalama işaretlerini çok az kullanır, noktalama işaretlerinden tırnak işaretini romanında hiç kullanmamıştır. Ben okurken çok keyif alarak okudum böylesi bir dünyanın var olması sonucunda biz insan ırkını ne gibi durumlar bekler, bizler bu durumlar karşısında ne gibi önlemler alıp tepkiler geliştirebiliriz diye düşündüm. Bu tarz konulara ilginiz varsa okumanız gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Kitaptan birkaç alıntı yapmak istiyorum. <strong>"Felaket herkesin başına aynı anda çöktüğünde bile bazı insanlar ötekilerden her zaman daha kötü koşullarda yaşar.''</strong> <strong>"Asıl körlük umudunun tükendiği bu dünyada yaşamaktı."</strong> <strong>“Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük, Gören körler mi, Gördüğü halde görmeyen körler.”</strong> Okuyacak olanlara şimdiden keyifli okumalar dilerim.

V
vitalis
·2 Eyl 07:25·Edebiyat

1894 yılı İngiltere doğumlu, genellikle romanlarında toplumsal eleştirel bir edebiyat tutumu sergileyen Aldous Huxley, beşinci romanı olan <strong>Cesur Yeni Dünya</strong> adlı eserinde de diğer romanlarında olduğu gibi yine toplumsal eleştiri tarzında bir roman yayımlamıştır. Bu yazımda yayınlandığı dönemden bu yana edebiyat dünyasında kendinden çokça söz ettiren ve okurken en çok keyif aldığım kitaplardan biri olan Cesur Yeni Dünya kitabı hakkında görüşlerimi paylaşacağım. 1932 yılına göre oldukça yaratıcı bir kurguya sahip olan bu eser fikrimce edebi yönden bu denli kuvvetli değildir. Fakat yine de genel olarak okunmaya değer bir eser olduğunu düşünüyorum. <img class="alignnone wp-image-44858" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/GettyImages-517388008-2ae524cbbde34a63ac34432e3b989a34-300x187.jpg" alt="" width="571" height="356" /> Ağır bir dil ile yazılan bir eser olan ''Cesur Yeni Dünya'' kitabı okunmayı biraz zorlaştırıyor fakat hikaye ilerledikçe içinde hissedeceğiniz kurgu ile kendini okutmayı başaran bir kitap olmuştur. Bilim kurgu klasikleri adı altında yayınlanan Aldous Huxley'in bu romanı distopik mi yoksa ütopik mi olduğunu anlamakta zorlanacağınız bir kitaptır ki zaten hali hazırda bu tartışma halen devam etmektedir. Aldous Huxley gelecek yüzyılda bizi nasıl bir dünya beklediğine dair ilginç metaforları okuyucuya sunmuş, bu denli bir dünya hayali okurken beni bir hayli şaşırtmıştı. Kitap, gerçek dünyayla ütopik dünyanın birbirine adeta ayna görevi görmektedir. Cesur Yeni Dünya eseri, zamanının çok ilerisinde olan, okuyucuyu sürekli düşünmeye iten bir kitap olma özelliğini taşımaktadır. 26. yüzyılda Londra’ da geçmekte olan Cesur Yeni Dünya eseri, üreme sisteminin günümüz koşullarında sperm yumurta birleşimi sonrasında değil de laboratuvar ortamında oluşturulduğu, evliliğin hatta anne olmanın ayıp sayıldığı, aile kavramının olmadığı bir sistemi görmekteyiz kitapta. Kitapta aile kavramının ilkel bulunduğu, insanların tüplerin içinde istenilen özelliklerde üretildiği, merkezlerde hayatları boyunca yapacakları işlerin, bulundukları sosyal sınıfların, bir insanın sahip olabileceği tüm özelliklerin ödül ve ceza koşullandırması ile belirlenip hayatlarına bu şekilde devam edecekleri bu durumdan memnun olmalarının sağlandığı bir distopya anlatılmaktadır. <img class="alignnone wp-image-44859" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/35518846914_ea1f2af408_z-300x176.jpg" alt="" width="699" height="410" /> Kategorilere ayrılmış bir şekilde sınıflandırılmış olan toplum, cinsellik ve Soma denilen ilaç gibi (uyuşturucu madde), bunu kullanan insanların bulandırılan zihinleri sayesinde sorgulamadan kendilerine sunulmuş zevk ortamında yaşamlarını sürdürmektedirler. Kitabı okurken doğru söylemek gerekirse ilk başta ürktüm, daha sonra ise içerisinde yaşasaydım nasıl olurdu diye merak ettiğim bilim kurgu romanı oldu kendisi. İlk başlarda beni ürkütmüş olmasına rağmen kitabın konusunu çok sevdim ve ilginç buldum. Kitaptan birkaç alıntı yapmak istiyorum. "Ne sebeple olursa olsun hatanızın üzerinde kara kara düşünmeyin. Temizlenmenin yolu çamurda yuvarlanmak değildir." "Mutluluk ve erdemin sırrıdır; yapmak zorunda olduğun şeyi sevmek." Cesur Yeni Dünya kitabı her okuyanın kendine özgü metaforlar bulacağı, kendi dimağına uygun dersler çıkaracağı, dünya tarihine adını yazdırmış bir kitap olmuştur. Bu tarz bilim kurgu klasikleri sevenler için güzel bir tavsiye olduğunu düşünüyorum. Şimdiden keyifli okumalar dilerim.

V
vitalis
·31 Ağu 10:41·Sinema - TV

<em><strong>2017 ve 2020 yılları arasında dram, suç, gizem, bilim kurgu dalında Louis Hofmann, Lisa Vicari, Karoline Eichhorn, Maja Schöne, Oliver Masucci, Mark Waschke bulunduğu oyuncu kadrosuyla Alman dizisi olan Dark, izleyiciye enfes bir bilim kurgu sunmaktadır.</strong></em> Hikaye Almanya’da Widen adında, nükleer enerji santraline sahip küçük bir kasabada geçmekte olup dizinin ana temasının temelinde de tabii ki nükleer enerji santralini işlemektedir. Dizide Winden isimli küçük bir Alman kasabasında küçük çocuklar kayboluyor farklı zamanlara geçiş yapıyorlar, işte bu kayıp çocukları arayan insanlar bu yaşanan durumu anlamlandıramadıkları birçok olayla karşı karşıya geliyorlar. İşin içinde zaman yolculuğu olunca bir geçmiş bir gelecek arasında gidip  geliyor dizi genel olarak. İlk izlediğimde başta biraz karmaşık gelse de zamanla taşlar yerine oturuyor ve dizi akışını güzel bir şekilde ilerletmektedir. Dizi ayrıca din ve tarihten alıntılar yaparak dine göndermelerde de bulunmaktadır. İlk bölüm Einstein’ın görecelilik teorisinde olan geçmiş, şimdi ve gelecek arasında var olan farkın bir illüzyon olduğunu söyleyen sözüyle başlamaktadır. Bu sözle kastedilmek istenen şey zaman denen şeyin her birey tarafından farklı konumlarda farklı algılandığı için, aslında bireyler için zaman genel-geçer bir evrensel bütün değil, oldukları yere, konumlarına göre değişen bir kavram olduğu vurgusu yapılmaktadır. Dizi kesinlikle merak uyandırması açısından oldukça iyi, biraz karışık olması doğal, fazlasıyla gizem yarattığı da gerçek. <img class="aligncenter wp-image-44120 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/0x0-netflixin-en-cok-kafa-karistiran-dizisi-dark-1593613256079.jpg" alt="" width="960" height="540" /> Dark dizisi 50’ler 80’ler ve 2000’lerde geçen hikayesi ile aslında bir nevi dizinin bir dönem işi olmasına da olanak sağlamaktadır. Alman havası, yapıma karamsar bir atmosfer getirmektedir. Kapalı, kasvetli ve yağmurlu gökyüzü, bu tarz bir iş için bulunmaz bir Hint kumaşı niteliğindedir. Zira diziyi izlerken güneşin açtığını hiç göremeyeceksiniz. Bunun yanında dizide kullanılan müzikler ortamın gerilimli doğasına uygun ve kaliteli tercihler içermektedir. Bu da Dark dizisinin vuruculuğunu daha da üst noktalara taşımasına olanak sağlamaktadır. Oyuncu performansına geldiğimiz de ise dizi kadrosu ile de iyi ve başarılı tercihler içerdiğini söylemeliyiz. Dizi bölümden bölüme oldukça iyi paylaştırılmış olan senaryosu ile her bölümü kaliteli kılmaktadır. Dolayısıyla bir bölüm bitince bir diğer bölümü açma hissine fazlasıyla katkı sağlamaktadır bu durum. <img class="aligncenter wp-image-44121 size-full" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/dark-netflix-1.jpg" alt="" width="811" height="540" /> Dark, bilinenin dışında bir bilim kurgu temasıyla izlenmeyi fazlasıyla hak ediyor diye düşünüyorum. Hikayesini emin adımlarla kurup bu sayede unutulmazlar arasına girmeyi başarmanın eşiğindedir. Genel anlamda bakıldığında karanlık atmosferi olan bir iş izlemek, gizem ve bilim kurgu, aksiyon severler için aradığınız şey kesinlikle "Dark." Başarılı, özgün Alman bilim kurgu dizisine bir şans vermenizi tavsiye ederim ben. Okuduğunuz için teşekkür ederim. İzleyemeyenler için güzel bir tavsiye olduğunu düşünüyorum. Şimdiden izleyecek olanlara keyifli seyirler dilerim.

V
vitalis
·30 Ağu 11:34·Sinema - TV

2019’da Netflix’te izlediğimiz bu mini dizi, konusunu 1989 yılında New York’u sarsan Central Park beşlisi olayından almakta olup; bir grup genç erkek Central Parkta eğlenirken Trisha Meili isimli bir kadın tecavüze uğramış ve ağır darp almış bir şekilde bulunması tüm yaşananların başlangıcı olmaktadır. New York’a bomba gibi düşen bu olay sonucunda kanıt olmamasına rağmen polisin doğru şartlar sağlamayarak aldığı itiraflar sonucu suçsuz 5 genç tutuklanıyor. Yayınlandığı dönemde sıklıkla adından söz ettiren dizi olan When They See Us, bundan 30 yıl öncesinde yaşanmış gerçek bir olaya ışık tutmaktadır. Dizi, yaşları 14-16 arasında değişen beş siyahi gencin hayatlarının dönüm noktası olan bu olayı ve sonrasında yaşanan zorlu süreci izleyiciye yansıtmaktadır. ABD tarihinde yaşanan belki de en utanç verici olaylardan biri olan Central Park Jogger davasını konu alan dizi, oyunculuklarıyla ve hikayesi ile de izleyicilerini kalbinden vurmayı başaran bir yapım olmuştur. <em>“Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik; ancak kardeşçe yaşamayı unuttuk.”</em> <em>Martin Luther King</em> <img class=" wp-image-43896 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/AAAABbz0A87tslK18bFQA3geFF7d4zHAyV8gWfuR3uV4kq_3F_7Pssjp-0vEuLI-_7lAngLH-MXNJh2rUENEMunGijGigluZ-300x169.jpg" alt="" width="694" height="391" /> Beş gencin hüzünlü hikayesine odaklanan bu mini dizi dram yüklü bir öyküdür. Bu diziyi izlerken tahammül sınırlarınızın zorlanacağına eminim. When They See Us, toplamda 4 bölümden oluşan bir mini dizi ve Amerikalı film yapımcısı <strong>Ava DuVernay</strong> tarafından hayata geçirilmiştir. Yaşanmış bir hikaye olması ve kurgusu ile başarılı oyunculukların devleşmesi birleştiğinde harikalar yaratması bu diziyi kesinlikle izlenilir kılmaktadır. Var olan bu davayla ilgili ilginç ama gerçek olan bir konu ise o dönemde de adından çok söz ettiren iş adamı şimdiki ABD Başkanı <em>Donald Trump</em> olayları körüklemiş olduğu ve hatta New York’un dört büyük gazetesine tam sayfa 85.000 dolar harcayarak verdiği ilanla bu çocukların idamını istemesi olmuştur. Irkçı söylemlerinden dolayı dizide sürekli<em> Donald Trump</em> ve bu konudaki duruşuna karşı ağır giydirmeler görmekteyiz. Tarihte yaşanmış ve geri dönüşü olmayan bu hikayede yitirilen yılların telafisi olmasa da ABD haksız yere suçlanan bu masum çocuklara 40 milyon dolarlık bir tazminat ödemiştir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Screenshot_20220830_134820-1.jpg" alt="" width="693" height="674" /> Aşırı derecede sancılı geçen mahkeme süreci, gençlerin aileleriyle birlikte yaşadıkları zorlu hayat mücadelesi, haklarını aramalarındaki o çaresiz çaba, adalet sisteminin ekonomik güç ile bağlılığı ve ırkçılık bu diziyi izlerken sizin bir parçanız olacaktır. Tahammül edemeyeceğiniz kadar ağır bir senaryoya sahip olan bu dizi her şeyiyle izlenmeyi hak edecek kadar gerçek. Ana tema olarak suç ve dram ağırlıklı olan When They See Us dizisi, rekor puanlamalar ile yayınlandığı dönem en sükse yapan dizilerden birisi olmuştur. Biyografi türündeki bu diziyi izlemenizi tavsiye ediyorum. Çok net bir şekilde söyleyebileceğim bir şey var ki izlediğim en iyi (mini) diziydi diyebilirim. Dizide anlatılanların gerçek olduğunu diziye başlamadan önce bildiğim için izlerken tüylerimi diken diken etti. When They See Us kadrosu oyunculuklar, prodüksiyon, müzikler o kadar muhteşem ve eksiksiz ki anlatılanlar insanın içine güzel bir şekilde işlemektedir. İzleyenlerin karnına kramp sokacak kadar sinirleri alt üst eden, çaresizlik duygusunu iliklerine kadar hissedeceğiniz, sarsıcı, 4 bölümlük bir mini dizi. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Screenshot_20220830_134847-1.jpg" alt="" width="701" height="654" /> Dolayısıyla bir oturuşta tamamını bitirdiğim dizi olması şaşırtıcı değil. When They See Us kısa ve dolambaçlı yollara başvurmadan gerçekleri suratımıza çarpan, aşırı geren ve sinir bozuculuğu üst seviyede olan duygusal bir yapıtla karşı karşıya bırakıyor bizleri. Dizi bölümleri biraz fazla uzatılsa da o kasvetli ortamın yaratılması için böyle bir uzunluğun gerekliliği söz konusuydu diye düşünüyorum. Özellikle dizide karakterlerin küçüklük yıllarını oynayan oyuncuların performansları çok iyi bir şekilde izleyiciye yansıtılmıştı. Basın ve yayın organlarının ellerinde kanıt olmamasına rağmen hala ten renginden dolayı bu beş gence olan suçlamalarının devam etmesi izleyiciye yargılanma sisteminin 80’li yıllarda siyahi bireylere karşı tavrını net bir şekilde yansıtmaktadır. Genel anlamda bu tema doğrultusundaki dizi ve film severler için iyi bir tavsiye olduğunu düşünüyorum. Şimdiden izleyecek olanlara keyifli seyirler dilerim.

8
V
vitalis
·29 Ağu 16:53·Edebiyat

1911'de İngiltere'nin Güney Batısında bir şehir olan Cornwall'da doğan William Golding, Oxford Üniversitesini bitirdikten sonra oyuncu, öğretim görevlisi, denizci, müzisyen ve okul müdürü gibi sıfatlarla çalışmış bu şekilde hayatına devam etmiştir. İkinci Dünya Savaşında Kraliyet Donanmasında görev almış, savaş boyunca Sineklerin Tanrısı İngilizce çevirisi (Lord of The Flies) olan kitabını yayınlayacak kadar birçok olumsuz olaya tanık olmuştur. O yıllarda Nazi Almanya'sına karşı hayatta kalma mücadelesi veren ve adalarını korumak için çocukları dahi savaşa sokan İngiliz ulusu Golding'in çocuklara bakış açısını ve çocukluğa olan inancını kökten değiştirecektir. Öyle de olmuştur, William Golding 1953 yılının Eylül ayında ilk romanı olan Sineklerin Tanrısı'nı yayınlamak için yayınevlerine başvurmuştur. Başvurduğu tüm yayınevileri tarafından reddedilmiş olsa da Faber and Faber Yayınevi 17 Eylül 1954 tarihinde William Golding'in büyük ses getirecek ilk romanı olan Sineklerin Tanrısı'nı yayınlamıştır. <img class=" wp-image-43777 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/sineklerin-tanrisi-ust-300x159.jpg" alt="" width="694" height="368" /> Sineklerin Tanrısı sanıldığının aksine İkinci Dünya Savaşından kaçan çocukları değil de Üçüncü Dünya Savaşında atom bombalarından korunmak için aileleri tarafından uçakla güvenli bir yere gönderilmiş olan çocukları anlatmaktadır. Bu sebeple kitap kurgusal bir nitelik taşımaktadır, kurgu türü içinde değerlendirilmektedir. Sineklerin Tanrısı içerik itibariyle 5-13 arasında değişen İngiliz çocuklarını taşıyan bir yolcu uçağının düşman tarafından vurulmasıyla oluşan teknik bir arıza sonucu ıssız bir adaya düşmesini konu edinmektedir. Tüm çocuklar hayatta kalır fakat pilot ve diğer mürettebat ölmüştür. Çocuklar başta ne yapacaklarını bilemez ve ıssız bir ada mahsur kaldıklarını yaptıkları bir keşif sonucu öğrenmiştir. Tüm çocukları bir arada tutan ise şeytan minaresi biçimindeki bir deniz kabuğudur. Aralarında yaşça en büyük olan çocuk, güçlü bir yöneticilik özelliği ile çocukların lideri olur. Adada hayatta kalmak ve yardım çağırmak için sürekli toplantı yapmaktadırlar. Seçilen bu lider başına buyruk hareket etmeyi sevmez ve daima herkesin görüşünü dinler; onlara deniz kabuğu ile söz hakkı verir. Bu açıdan bakıldığında demokrasinin gücüne inanan iyi bir lideri temsil etmektedir. Bu grubun başka bir lideri de vardır. Çünkü seçilen bu lider iyi bir lider değildir. Verdiği askeri emirler onu merhametsiz bir lider yapmaktadır. İki liderin arasında geçen kavgalarda ikinci lider zarar verme derdinde değil diğer lideri kendi buyruğu altına alma savaşındadır. Bu yönüyle saf bir kötülüğü simgelememektedir. Hırslı bir iktidar sevdalısını betimlemektedir. Gün geçtikçe daha da zıvanadan çıkan lider ve grubu, adadaki tek korku unsuru olan Canavar'ı öldüremeyeceğini anlar ve ona adaklar sunmak için avladıkları bir domuzun başını kazığın üzerine oturtup sineklerin bu kesik domuz başına dadanmasıyla kitap ismini de buradan almış olmaktadır. <em>Sineklerin Tanrısı adadaki kötülüğün ve şiddetin simgesidir.</em> Kitap Ralph ve Jack adındaki iki liderin arasındaki acımasız bir iktidar mücadelesini konu edinmektedir. Kitap okuyucuya yaşca küçük olmalarına rağmen çocukların yalnız olduklarında birer iyilik meleği olarak kalmayacaklarını kendi ilkel dürtüleri sayesinde neler yapabileceklerini anlatmaktadır. Kitabın sonlarına doğru bu ilkel dürtüler daha vahim sonuçlara yol açacaktır. Sineklerin Tanrısını belirli aralıklarla 2 kez okumuş biri olarak bu kitabın bir çocuk kitabı olmadığını baştan belirtmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Çocukları pedagojik bir deneye tabi tutan bir bilim insanının anlattığı bir roman gözüyle bakabilirsiniz Sineklerin Tanrısı'na. Kitap yayınladığı yıl yazın dünyasına büyük bir ses getirmiş olup 1983 yılında <strong>Nobel Edebiyat Ödülüne</strong> layık görülmüştür. Kitabın akıcılığı oldukça iyi bir şekilde ilerliyor. Başladıktan sonra elinizden düşürmek istemeyebilirsiniz. Kitap dil olarak açık, sade ve yalın bir anlatımı tercih etmiştir. Okuduğunuz süre boyunca sizi sıkmayacak, betimlemelere az yer verilen, yalın ve sürükleyici bir kitaptır<em> Sineklerin Tanrısı</em>. Yaşamında belirli bir olgunluğa erişmiş herkesin okuması ve kitaplığında bulundurması gereken nadir başyapıtlardan biri olduğunu düşünüyorum. Şimdiden keyifli okumalar dilerim.

7
V
vitalis
·28 Ağu 10:47·Sinema - TV

The Queen’s Gambit 23 Ekim 2020 yılında yayınlanan yazar Walter Tevis’in aynı adlı romanından uyarlanan 7 bölümlük mini dizi, 8 yaşındaki Elizabeth (Beth)’in annesini kaybettikten sonra yetimhanede merak saldığı satrançla beraber başarıya uzanan hayat mücadelesini izleyiciye sunmaktadır. The Queen’s Gambit seyircisiyle buluştuğu günden itibaren yayınlandığı yılın en dikkat çeken işlerinden biri olmayı başarmıştır. Oldukça gerçekçi ve ilgi çekici resmedilen Elizabeth Harmon (Beth) karakterini ise son yıllarda Split (2016), Glass (2019), The Witch (2015), Emma (2020) gibi birçok sinema filminde izlediğimiz genç oyuncu Anya Taylor-Joy canlandırıyor. Dizinin başrolü küçük Beth ile tanışmamız yaşadığı trajik olay sonrası Kentucky’de bir yetimhaneye gönderilmesinin sonucunda yeni hayatına alışma süreciyle başlamaktadır. Kurumda yaşadığı sıkıntılar ve geçmiş travmaları ile uğraşırken yetimhanenin hizmetlisi Mr. Shaibel sayesinde satranç ile tanışması ona adeta yeni bir dünya sunmuştur. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220828_125814.jpg" alt="" width="553" height="357" /> Başarıya uzanan bir hikayenin yanında sorunlara karşı savaşan yalnız bir kızın büyüme hikayesini ele alan dizi bu sürecin içerisinde büyük bir yer kaplamaktadır. Dizinin başrolündeki Beth, madde bağımlılığının yanında büyüdükçe annesiyle ilgili travmaları da zihnini meşgul ettikçe satranca büyük bir tutku ve hırsla bağlanmıştır. 8 yaşından itibaren oturduğu her satranç masasında izleyicinin satranca olan ilgisini sorgulatmaksızın her kitleye hitap edecek büyüleyici anlar sunmuştur. Dizide ayrıca oyuncu Anya Taylor-Joy’un ana karakter Beth ile kurduğu enfes uyumun izlerini görmek de mümkündür. Kendinden emin tavırları, var olan hırsı ve satranca olan tutkunluğu en iyi şekilde yansıtması oyunculuk seçimi açısından diziyi daha keyifli bir hale getirmiştir. Dizi soğuk savaş döneminin hakim olduğu 1960 yılında geçmekte olup Beth’in yetimhaneden arkadaşı Jolene üzerinden ırkçılık konusuna değinirken başta bir kadın hikayesi olmak üzere anlatının feminist taraflarına değinmekten kaçınmamıştır. Dizide hoşuma giden bir alıntı yapmak istiyorum. <em><strong>"Kendine yetebilen kadın güçlüdür. Hele ki mülkiyet odaklı insanların her şeye razı olduğu bir dünyada."</strong></em> Diğer yandan Beth’in yetimhane döneminden itibaren yer aldığı her satranç turnuvasında dönemine göre erkek egemen bir spor olan satrançta kendisine yer açması konusunda sıkıntılar yaşaması hikayenin merkezindeki feminen duruşa bir örnektir. Dizi ilk bölümünden itibaren sürükleyiciliğini hiç durmadan devam ettirmiş, ayakları yere sağlam basan kurgusuyla izleyiciyi memnun etme açısından da kendine güvenilir bir alan yaratmıştır. The Queen’s Gambit izleyiciyi kurmaca bir hikayeden çok biyografik bir dizi izliyor hissini vermektedir. Yapım ve karakter tasarımının bu denli başarılı olması dizinin başarısını kanıtlar cinsten. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Screenshot_20220828_130814-800x475.jpg" alt="" width="662" height="393" /> Tabii ki bu artılarının yanında dizinin hikâye akışında eksik taraflarının kaldığını söylemek de mümkündür bir eleştiri getirecek olursam; dizi var olan olay örgüsüsün dışına çıkmayan yapısıyla Beth’in travmatik geçmişini, madde ve alkol bağımlılığını, dönemin yapısına uygun konuları yansıtırken sönük bir anlatım tarzı sunmaktadır. Dizide uzun bölümlerin yer almasına rağmen var olan eksik tarafların göze batmayışı ve akıcılığın zedelenmeyişi anlatının düzenli bir yapı sunmasına olanak tanımıştır. Bu bağlamda, satranç sahnelerinin oyunla herhangi ilgisi olmayan izleyicide bile merak uyandırması ve kendini izlettiren bir kurguyla bunu başarması dizinin doğru temeller üzerine inşa edildiğini de kanıtlamaktadır. Dolayısıyla The Queen’s Gambit genel anlamda yayınlandığı yıl için en kaliteli işlerinden biri demek pekala mümkündür. Ben keyifle izledim, izlemeyenlere güzel bir tavsiye olduğunu düşünüyorum ve izleyecek olanlara şimdiden keyifli seyirler dilerim.

7
V
vitalis
·27 Ağu 13:33·Sinema - TV

Nadine Labaki’nin yönetmenliğini yaptığı Cannes Jüri Ödüllü "KEFERNAHUM" yüreklere hitap eden 2018 çıkışlı bir drama filmidir. Filmin konusundan bahsedecek olursak; biri Etiyopyalı bir bebek, diğeri evinden kaçmış 12 yaşında bir erkek çocuk üzerinden, Lübnan’da yaşanan sefalete ayna tutmaktadır. Çocukluk, aile, göçmenlik, sevgi gibi temaları başarıyla işlendiği filmde oyuncuların inandırıcılığı, çoğunun sokaktan toplanan amatörlerden oluşması filmin gerçeklik boyutuna oldukça iyi bir katkı sağlamıştır. <em>Kefernahum</em>, fakirliğin sürdüğü Beyrut gecekondu semtlerinde bulunan şiddetin içinde kendine yol bulmaya çalışan bir erkek çocuğunun hayat mücadelesini bizlere aktarmaktadır. Sanki bir belgesel izliyormuş hissi veren yapısıyla film, Beyrut’ta sokağa terk edilen, doğumları aileleri tarafından kayıt altına alınmayan çocukları, boğaz tokluğuna çalıştırılan göçmenleri, onları kandırıp umutlarını söndüren, sahte evrak düzenleyen bir avuç dolar için bebek ticareti yapan fırsatçıları modern kölelik ortamında anlatmaktadır. Toplumsal mesajlar içeren filmde Nadine Labaki’nin eleştirebileceğim tek yanı; duygu sömürüsü tuzağına düşmekten kendini kurtaramaması, birçok kez tekrara düşmesidir. Çocukluk, aile, göçmenlik, mes'uliyet duygusu, sevgi gibi kavramları ele alan ‘Kefernahum’, evrensel bir konuyu işleyen bir filmdir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Screenshot_20220827_161646-800x490.jpg" alt="" width="749" height="458" /> Film günümüz problemlerinden biri olan kaçak işçilik, mülteci kaçakçılığı, göçmenlik, Beyrut mahalle halkının yaşadığı yoksulluklar, çocuk istismarı örüntüsünden oluşan bir dünya fotoğrafına ışık tutmakta ve bunu 12 yaşındaki Zain‘in hayatta var olma mücadelesi üzerinden anlatmaktadır. Film, Zain’in dünyaya gelmesinden sorumlu olan anne ve babasından şikayetçi olması ve ebeveynlerin bakamayacağı çocuğu dünyaya getirmemesi gerektiğine dair isteği üzerine ebeveynlerini mahkemeye vermesini seyirciye aktarıyor. Filmin mahkeme sahnesi oldukça etkileyici. - Neden anne babana dava açtın? - Beni dünyaya getirdikleri için. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Screenshot_20220827_161636-800x426.jpg" alt="" width="707" height="377" /> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Screenshot_20220827_161622-800x335.jpg" alt="" width="707" height="296" /> Filmde asıl dikkat çekici nokta ise başrol oyuncusu olan Zain’in, gerçek adı Zain Al Rafeea’nın filmin konusuna, filmin çekildiği sokaklara, insanlara yabancı olmamasıdır. Zain Lübnan’ın sokak aralarında yaşamakta olan Suriyeli mülteci bir çocuktur. Yönetmen Nadime Labaki, Zain’i sokak aralarında görür ve onun görüntüsünden etkilenir ve sokaklarda yaşayan diğer çocuklarla konuşmaya, yaşantılarını gözlemlemeye başlar. Durumlarından ne kadar memnuniyet duyduklarını, ne tür konuların onlar için zorlayıcı olduğunu araştırmalar yaptıktan sonra çocukların içerisinde bulundukları durumu adaletsizlik olarak görmesi, var olduklarını fakat belgelerini almadıklarını bu yüzden yok muamelesi gördüklerini, tüm bu yaşantının onlara mutsuzluk dışında başka bir şey vermediğini gözlemlemiştir.<em> Kefernahum</em> filmi bu şekilde oluşmuş ve ilham kaynağını, konusunu buradan almıştır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Screenshot_20220827_161656-800x369.jpg" alt="" width="719" height="331" /> Evrensel bir konuyu işleyen filmdeki oyuncuların inandırıcılığı, çoğunun sokaktan toplanan ve senaryoda yazılı olanları gerçek hayatlarında yaşamakta olan amatörler oluşundan gelmektedir. Ben izlerken filmde var olan düzenin bu denli gözümüze sokulup bir yerlerde gerçekten bu tarz hayatların yaşanıyor olması ve doğduğun coğrafyanın kaderin olmaması sebebiyle verilen hayat mücadelesi beni çok etkilemişti. Film sosyal konular açısından güzel bir eleştiri filmi olmuştur. Ben keyifle izledim izlemeyenlere güzel bir tavsiye olduğunu düşünüyorum. Şimdiden keyifli seyirler dilerim.

V
vitalis
·26 Ağu 11:27·Sinema - TV

<strong>Truman Show yönetmenliğini Peter Weir'in yaptığı 1998 yılı yapımı imdb puanı 8,1 olan oyuncu kadrosunda Jim Carrey (Truman Burbank), Laura Linney (Meryl Burbank), Noah Emmerich(Marion), Natascha McElhone (Lauren /Sylvia), Ed Harris (Yönetmen Christof) bulunan dram/fantastik türünde bir filmdir.</strong> Andrew Niccol tarafından yazılmış ve 1998 yılında yönetmen Petter Weir tarafından gösterime sunulmuştur. Başrolünü Jim Carrey’nin üstlendiği Truman Show'un kurgusu medya içerik üretimine susamış bir yönetmenin, bir insanın hayatını televizyon şovuna çevirme çabasını ele almaktadır. Film yaşama özgürlüğünün olmadığı bir adamın hikayesini tüm insanlar tarafından yıllarca seyredilmesini anlatmaktadır. The Truman Show hiç özgür olmamış bir adamın içler acısı hikayesini anlatmaktadır. Truman Burbank bir televizyon şirketi tarafından yasal yollarla evlat edinilmiş ve otuz yaşına kadar bir fanusun içerisine kıstırılmış halde kendisinin haricinde herkesin bildiği sahte bir hayatı yaşamaktadır. Truman herkes gibi ideal bir evliliği olan masa başı bir işte çalışan, Amerika’nın bir eyaletinde küçük bir kasabada yaşayan ve standart bir hayatı olan ideal bir insan modelini yansıtmaktadır. Her şeyden habersiz yaşayan Truman’ın gerçekleri öğrenmesi fazlasıyla uzun bir süreyi kapsamaktadır. Truman doğduğu andan bu yaşına kadar bir televizyon şovuna hapsolmuş o dünyanın içine doğmuş ve o dünyada yaşaması kurgulanmış sömürücü ve bencil dünyanın reklam yüzü olmuştur. Karısı, komşusu, en yakın arkadaşı, patronu, iş arkadaşları ve sokakta gezen adamlar hepsi birer oyuncudur. Bu açıdan bakıldığında bu insanlar şiddete rıza göstermiş, insan hayatının gizliliği yok sayarak buradan kazanç sağlamışlardır. Truman her şeyin farkına yavaş yavaş aklındaki parçaları birleştirerek varır. Hayatının hep aynı gitmesi, asansörün içinde görünen yapım ekibi, öldüğünü sandığı babasını yolda görmesi Truman’ın gerçeklere ulaşması için birçok ipucudur. Truman yönetmen Christof ve ekibini bir oyuna getirerek ekrandan kaçar. Özgürlüğüne kavuştuğunu zannettiği tam o anda önüne engeller çıkar. Engelleri aşarak hapsolduğu bu hayattan kurtulur. <img class="aligncenter wp-image-42997 size-full" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/16_9.jpg" alt="" width="960" height="540" /> Truman Show, toplumun sosyolojik meselelerine trajikomik bir şekilde ele almaktadır. Filmin izleyiciye vermek istediği  mesaj toplumun ve medya etiği değil de, çoğunlukla bireyin etik kavramıyla ilgilidir. Bu bağlamda etik sınırlar ve mahremiyet gözler önüne serilmiş, Truman psikolojik şiddete maruz bırakılmıştır. İzlerken beklentilerin karşılandığı, orijinalliği, sürükleyiciliği ve iyi oyunculuğu barındıran bir film olmuştur. Truman Show'u izleyişimin üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala izleniyormuşum ve bir oyunun içindeymişim gibi hissetmeme sebep olan Jim Carrey filmi.<strong> ''Günaydın ve olur da görüşemezsek iyi günler, iyi akşamlar ve iyi geceler.''</strong> diyerek milyonlarca seyircisini selamlamıştır Truman. Benim çok keyifle izlediğim bir film oldu Truman Show. İzleyemeyenler için güzel bir tavsiye olduğunu düşünüyorum. Şimdiden keyifli seyirler dilerim.

8
V
vitalis
·25 Ağu 18:41·Sinema - TV

2002 yılı yapımı olan dram türündeki film hikayesi ile oldukça ses getirmiştir 2002 yılında vizyona giren Piyanist filminin hem yapımcılığını hem de yönetmenliğini Roman Polanski üstlenmiştir. Senaryo ise Wladyslaw Szpilman isimli gerçek bir piyanistin yaşam öyküsünden esinlenmiştir. Savaş filmleri arasında bir kült haline gelmiş olduğunu düşünüyorum. Wladyslaw Szpilman hayatını anlattığı kitaptan esinlenilen Piyanist birçok ödül kazanmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın etkileri tüm dünyaya yansımıştır tam bu sırada savaşın başlaması taşların yerinden oynamasına neden olmuştur. Savaş sırasında birçok insan hayatını kaybettiği gibi hayatta olanlar ise Nazilerin ırkçı tutumları karşısında türlü türlü işkenceler görmektedirler. Sadece Yahudi olması nedeniyle tutuklanan insanlar hapishanelerde aç bırakılıp hatta büyük derecelerde şiddet görmektedirler. Sefalet içinde yaşayan halk huzur içerisinde yaşayabilecekleri yerlere gitmek için kaçmaya çalışmaktadır. Bu savaş ortamında yaşamak zorunda kalan ünlü piyanist Wladyslaw Szpilman bir restoranda piyana çalarak geçimini sağlamaya çalışmaktadır. Savaş daha da acımasız bir şekilde ilerlemeye devam etmektedir. Varşova şehri iki parçaya ayrılmış ve Yahudilerin bir bölgeye hapsedilmesine karar verilmiştir. Bu bölgeye hapsedilen Yahudiler yavaş yavaş toplama kamplarına gönderilmektedir. Almanya’nın gücü karşısında çaresiz kalan insanların bu emirleri yerine getirmekten başka şansları maalesef yoktur. 1942'ye gelindiğinde Szpilman ve ailesi içinde kampa gitme vakti gelmiştir. Kampa gönderilecek insanlar sıraya dizildiğinde Szpilman bir polis memuru sayesinde kaçmayı başarmıştır. Fakat bu kaçış Szpilman’ın karşılaşacağı zorlukların habercisidir diyebiliriz. Şehrin içerisinde bir hayalet gibi yaşamak zorunda kalan Szpilman yakalandı an hayatını kaybedecektir. Fakat yakalanmamak için saklandığı evlerde de açlık ile yüz yüze gelmektedir. Yiyecek bulmak için yapmadığı iş kalmayan çalışan Szpilman’ın artık dayanacak gücü kalmamıştır. Uzun soluklu bir kaçış hikayesinin sonunda bir gün açlıktan ölmek üzere iken girdiği evde korkusu ile karşılaşmak zorunda kalmıştır. Evde bulunan piyanoyu gördüğünde duygulu buna dayanamayan Szpilman, Chopin’in ünlü eserini çalmaya başlamıştır. <img class=" wp-image-42671 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/MV5BOWRiZDIxZjktMTA1NC00MDQ2LWEzMjUtMTliZmY3NjQ3ODJiXkEyXkFqcGdeQXVyNjU0OTQ0OTY@._V1_-217x300.jpg" alt="" width="554" height="766" /> Tam bu esnada askerlere yakalan Szpilman öleceğini düşündüğü tam o anda, asker tarafından hiç beklemediği bir muamele görmüştür. Szpilman’ın sanatı karşısında hayranlık duyan asker, Szpilman’ı öldürmeden yoluna devam etmiştir. Alman askerin merhameti karşısında minnettarlık duyan Szpilman’ın her ne kadar askerden kurtulsa da dondurucu soğuk karşısında savunmasız kalmıştır. Donmamak için giyecek bir şeyler arayan Szpilman bir Alman askeri paltosunu bulup hemen giymiştir. Paltoyu giydikten sonra şehrin sokaklarına dolaşan Szpilman, Polonyalı askerler ile karşılaştığında hayatını kurtardığını düşünüp çok mutlu olmuştur. Fakat bir süre sonra Alman olduğu gerekçesi ile kendi vatanın askeri tarafından öldürülecektir. Onu gören askere son anda “Ben bir Yahudiyim.” diyerek bağıran Szpilman ile asker arasındaki diyalog ile oluşan sahne izleyiciye adeta savaşın gerçek yüzünü göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında çok başarılı bir sahne olmuştur. Asker Szpilman’a neden bir Alman paltosu giydiğini sorduğunda Szpilman “Çünkü üşüyorum.” karşılığını vermiştir. <img class=" wp-image-42664 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Screenshot_20220825_212133-300x201.jpg" alt="" width="746" height="500" /> &nbsp; Ve bu cümle kült haline gelip senelerce kendine yer edinmiştir. Ben filmi lise yıllarında izledim. Çok etkilendiğimi hatırlıyorum, kimi sahnelerde fazlasıyla duygulanıp burnumu çekmişliğimi hatırlıyorum oldukça duygusal motiflerle donatılmış bir film. Her savaş filmi gibi savaşın acı ve gerçek tarafını izleyicinin yüzüne tokat gibi çarpan bir film olmuştur. İzleyemeyenler için güzel bir tavsiye olduğunu düşünüyorum. Keyifli izlemeler dilerim.

V
vitalis
·24 Ağu 10:38·Sinema - TV

Gerilim filmi sevenlerin izlemek için yerini alması gereken bir film Bird Box. İzlerken bütün kaslarımın kasıldığını uzun bir süre geçtikten sonra fark ettiğim bir film olmuştur benim için. Görmenin ölmekle eşdeğer kabul edildiği bir dünyanın nasıl olacağını merak ediyorsanız Bird Box sizi iki saatlik böyle bir atmosferin içerisine davet etmektedir. Gerilim türündeki Bird Box, Josh Malerman’ın kaleme aldığı korku romanı Kafes kitabından uyarlanmıştır. Filmin senaryosu ise Arrival ile Oscar adaylığı elde eden Eric Heisserer'a aittir. Bird Box ele geçirilen insanların bir anda intihar girişimini konu almaktadır. Genellikle bir rüzgar ve yaprakların uçuşması şeklinde tanımlanan ancak film boyunca görünmeyen bu gizli güç, görme eylemi aracılığıyla bireylerin zihnini ele geçirmektedir. Bu yüzden güvenli bir alanda olmadıkça hiçbir şekilde görmemek, bakmamak sağ kalabilmek için gerekli olan en mühim önlemdir. Bu durum da elbette dünya çapında bir panik hali oluyor ve olayların kontrol altına alınma ihtimali ortadan kalkıyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Screenshot_20220824_004252-800x432.jpg" alt="" width="662" height="357" /> Birkaç korunaklı alanda toplu halde hayatını sürdürmeye çalışan insanlar olsa da, ortaya çıkan bir başka grup gördüklerinin güzelliğini -ya da kötülüğün güzelliğini- herkese deneyimletmek adına bu evlere baskın yapıyor. Dünyanın sonu teorilerine farklı bir alternatif sunarak katkıda bulunan Bird Box, dünya üzerindeki insanların tam olarak ne olduğu anlaşılmayan gizli bir güç tarafından intihar etmeye yönlendirilmesini konu almaktadır. Nereden geldiği ve ne olduğu belirsiz olan bu varlıklar, kendisine bakan kişileri bir anda delirtmekte ve onların intihar etmelerine neden olmaktadır. Bu esrarengiz varlıklarla baş edebilmenin tek yolu gözleri kapamak ve onlara bakmamaktır. Bird Box çok fazla bilinmeyenlerle dolu, birçok şeyi izleyicinin hayal gücüne bırakıp bazı kesimler tarafından eleştirilmiş olsa da açıkçası benim hoşuma gitti diyebilirim. Bu bağlamda film, boşlukları doldurmayı seyirciye bırakıp beklentinin sürekli devam ediyor olması, izleyiciyi sıkmadan uyanık tutuyor diye düşünüyorum. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Screenshot_20220824_004228-800x414.jpg" alt="" width="662" height="343" /> Bird Box, genel olarak başarılı bir yapım olsa da neredeyse Sandra Bullock’in oyunculuğunun gölgesinde kalmış diyebilirim. Film bu etkiyi  Sandra Bullock’in performansı ile kazanmış, bir nevi filmin kalitesini artırmıştır. Bird Box, kaliteli bir yapım olduğunu düşünüyorum. Film izleyicileri gerilim atmosferine çekebilmeyi ve filmin sonuna kadar merak ve heyecan duygusunu devam ettirmeyi başarıyor. Bu tarz gerilim filmlerinde pek rastlamadığımız türden bir duygusallığı da bünyesinde barındıran film bu yönüyle artı bir puanı hak etmektedir. Bird Box filminde beni en etkileyen sonundaki mesaj olmuştur. Gerçek üstü bir film senaryosu ile, dünyadaki en gerçek olgulardan birinin farkındalığını vermek, güzel bir film ortaya çıkarmıştır. Bazı şeylere o kadar alışmışız ve empati yapmayı o kadar çok bırakmışız ki, bunu filmi izleyip yaşarken anlıyorsunuz. IMDB puanı 6,6'dır. Bu yapım için çok yetersiz kaldığını düşünüyorum. İzleyemeyenler için güzel bir tavsiye olduğunu düşünüyorum. Şimdiden keyifli seyirler dilerim.

9
V
vitalis
·23 Ağu 12:50·Edebiyat

1959'da Daniel Keyes tarafından yazılmış çok sürükleyici bir hikaye olup 1966'da romana çevrilmiştir. Zekanın insan hayatına etkisini anlatan muhteşem bir kitaptır. İnsanların zekasını artırmak için yapılan bir deneyi ve bu süreçte yaşananları anlatan bu ilginç kitabı okumamış olanlara tavsiye ederim. Birçok duyguyu içerisinde barındıran, bazı bölümlerde hüzünle gülümsetebilecek, bazı bölümlerde sosyal ilişkileri derinden sorgulatacak, akıcı ve bir o kadar da etkileyici bir kitap olma özelliğini taşıyor. <em><strong>"Korkuyorum. Hayattan, ölümden veya hiçlikten değil, hiç var olamamışım gibi o ışığı harcamış olmaktan korkuyorum."</strong></em> "Algernon'a Çiçekler" bugüne dek 27 dilde 30 ülkede yayınlanmış bir eser olup Prestijli Hugo ve Nebula ödüllerini kazanmıştır. Henüz izleme fırsatı bulamadım fakat filme de uyarlanmış olan bir romandır. Kitap; kısa bir deney sürecinin kayıt altına alınması için Charlie’nin günlüğüne yazdığı ilerleme raporları şeklinde ilerlemektedir. 46.sayfaya kadar çocuksu bir dil, yazım ve noktalama yanlışları ile dolu olup bu kitap yanlış mı basılmış bir kitap bu kadar yazım hatası ile nasıl basılır diye düşünmenize sebep olur fakat 46. sayfadan itibaren noktalamanın nasıl işlediğini anlayan Charlie bundan önceki yazılarında bir sürü noktalama ve yazım yanlışı yaptığını fark etmiştir. Kitabın arka kapağında, içeriğin çok fazla özetlenmiş olması hoşuma gitmeyip, gereksiz bulduğum bir durum olsa da kitabı gerçekten çok beğendim. Karakterin içinde bulunduğu durum çok güzel bir şekilde okuyucuya aktarılmıştır. Okurken zaman zaman Küçük Prens, zaman zaman Şeker Portakalı okuyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz, duygusal bir anlatımı olan iyi bir kitap. Klişe kitaplar arasında ilginç konusuyla, okurken bana çok iyi geldi. Zaman zaman çok kinlendiğim yerler de oldu tabii ama içinde bulunduğumuz hayatta böyle zaten. Şiddetle önereceğim bir kitaptır. <img class="aligncenter wp-image-41870 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/GettyImages-885172878-5c81fd90c9e77c00010c21a1.jpg" alt="" width="810" height="540" /> Charlie, etrafındaki kötülüklerin farkında olmadan bir yaşam sürerken hep diğer insanlar gibi akıllı olmak istemektedir. Bilimsel bir çalışmada denek olarak kullanılan Algernon isminde fare ve Charlie’deki değişimler gözlenir. Akıllı olduğu zaman çok arkadaşı olacağını ve çok mutlu olacağını sanan Charlie’nin aydınlanmasını ve insanları tanımasını okumaktayız. Bu bağlamda bazı şeylerin farkında olmamanın daha güzel olduğu gerçeğini bizlere anlatan bir kitap. Betimlemeler, örnekler o kadar güzel vurgulanmış ki düşünmeden bu satırları okumak pek mümkün değil. Okurken sıklıkla empati yapma ihtiyacı duyuyor okuyucu. Charlie ile birlikte o hayatı en yakından yaşamış gibi hissettiren bir kitap. Güzel bir kitap olmasının yanı sıra çok kolay okunuyor olması artı bir özellik katmaktadır. Oldukça özel bir konu hakkında yazılmış ve herkesin okuması gereken bir kitap. Bittikten sonra hayatındaki en sevdiğin kişiyi kaybetmişsin gibi hissettiren duygu yüklü bir kitap. Çok çok beğendiğim bir roman Algernon'a Çiçekler. Kitap kadar sürükleyici ki elinizden bırakamıyorsunuz ve bir çırpıda bitiriveriyorsunuz. Arada bir soluklanıp, durup, kendinizi ve sosyal ilişkilerinizi sorguluyorsunuz ve bir bakıyorsunuz; kitap bitmiş. <em><strong>Kitap ayrıca 3 filme konu olup uyarlanmıştır. Bu filmler:</strong></em> 1. Charly (1968) 2. Flowers For Algernon (2000) 3. Des Fleurs For Algernon (2006) Şimdiden keyifli okumalar dilerim.

V
vitalis
·22 Ağu 10:31·Edebiyat

26 Şubat 1920’de Rio de Janeiro yakınlarında Bangu kasabasında doğan José Mauro de Vasconcelos yazarlıkta ustalaşıncaya kadar boks antrenörlüğü, balıkçılık, heykeltıraş modelliği, hamallık ve garsonluk gibi çeşitli işlerde çalışmıştır. Yarı Kızılderili yarı Portekizli olan, yoksul bir aileden gelen Vasconcelos bir süre Kızılderililer ile birlikte yaşamıştır. Bilinen en ünlü kitabı 12 günde yazıp bitirdiği 1968'de yayınladığı Şeker Portakalı adlı romanıdır. Kitapta Zezé adlı beş yaşındaki bir çocuğun yoksulluk içinde geçen yaşamı anlatılmaktadır. Güneşi Uyandıralım, Delifişek romanları Şeker Portakal’ının devamı niteliğindedir ve romanın baş kahramanı Zezé’nin gençlik maceralarını içermektedir. Yoksul bir ailenin en küçük ikinci çocuğu olan Zezé ailesi ile birlikte küçük bir kasabada yaşamaktadır. Haylazlıkları ile ünlenen Zezé vaktini komşularının bahçelerine girerek, yaptığı şakalar ve haylazlıkla geçirmektedir. Babasının işsiz olmasından dolayı yeni bir eve taşınan Zezé ve ailesi burada bulduğu portakal fidanı ile arkadaş olur ve giderek aralarındaki bu  dostluk daha da güçlenir. Henüz beş yaşında okumayı öğrenmesiyle okula gönderilen Zezé başlarda okulu sevmez ve alışamaz fakat zamanla okulu daha çok sevmeye başlar. Okuldan kaçamaklar yaptığı bir sırada Portekizli bir adam arabasına kaçak olarak binmek isteyen Zezé'yi fark ederek döver. Aradan birkaç gün geçtikten sonra ayağındaki yara yüzünden okula acılar içinde giden küçük çocuğu gören Portekizli adam Zezé’yi arabasına alır ve küçük çocukla aralarında büyük bir dostluk başlar. Genellikle ilkokul yıllarında okutulan bu roman benim her zaman açıp okuyabileceğim bir roman olma niteliği taşımaktadır. Yakın zamanda tekrar okumuş ve oldukça memnun kalmıştım. Bugün de bu makaleyi yazabilmek için tekrar okudum ve sanki ilk defa okuyormuşum gibi duygulanmama neden oldu. <img class="aligncenter wp-image-41282 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/seker-portakali.jpg" alt="" width="540" height="540" /> Kitap, yazar Vasconcelos’un çocukluk yıllarını anlatmaktadır. Oldukça yoksul ve zorlu bir çocukluk yaşamı geçiren yazar bu yıllarda çocuk olmanın ne demek olduğunu bizlere anlatır. Gerçekten de çocukluğunu yaşamış insanların bilyelerle, kartlarla oynamış; sokaklarda koşmuş çocuklar olduğunu özellikle vurgulamaktadır. Ellerinden telefonun ve bilgisayarın eksik olmadığı günümüz çocuklarını düşündüğümüzde yazarın hiç de haksız olmadığını anlayabilir ve yazara hak verebilirsiniz. José Mauro de Vasconcelos'un insana yüreğini ince ince hissettiren bu güzel romanın kitaplığınızda mutlaka bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. İlk okuyuşumun üzerinden yıllar geçse de şimdi bile yeniden okumaya başlasam asla sıkılacağımı veya bitirmeden bırakacağımı sanmıyorum. Roman oldukça sade ve akıcı bir dille yazılmıştır. Yer yer konudan kopmalar olsa da verilmek istenen mesaj başarılı bir şekilde okuyucuya aktarılmıştır. Sürükleyicilik hissi okuyucuya başarılı bir şekilde verilerek okuyucunun sıkılmaması sağlanmıştır. Süslü anlatımlardan uzak durularak yalın bir dil kullanılmıştır. Çocuklar için yazılmış olsa da her yaştan insanının keyifle okuyabileceği güzel bir çocukluk anısı romanı Şeker Portakalı. Şimdiden keyifli okumalar dilerim. 😊

7
V
vitalis
·21 Ağu 12:40·Köşe Yazısı

Emily Bronte 1818 yılında İngiltere’de Thornton, Yorkshire'da doğdu. Altı çocuğun beşincisi olan Emily, Charlotte Bronte'nin küçük kız kardeşidir. 1820'de aile Haworth'a taşındı. Çocukluk yıllarında, annelerinin ölümünün ardından, üç kız kardeş (Charlotte, Emily ve Anne), erkek kardeşleri Branwell Bronte ile kalmışlardır. Emily'nin o dönemde kaleme aldığı yazılarından çok azı bugüne ulaşabilmiştir. Emily Bronte kardeşi Charlotte ile birlikte Brüksel'deki özel bir okulda eğitim hayatına devam etmiştir. 1847'de tek ɾomanı olan Uğultulu Tepeleɾ'i yayımlayan Emily bu ɾomanı üç ciltlik biɾ setin ilk iki cildini oluşturmaktadır. Son cilt kız kaɾdeşi Anne taɾafından yazılan "Agnes Grey" isimli romandır. Emily Bronte'nin genç yaşında yazdığı ilk ve tek romanı olan Uğultulu Tepeler romanını okuyunca acaba Emily Bronte daha fazla yaşasaydı kim bilir nasıl eserler verirdi diye hep merak etmişimdir. Sevgi, tutku, kin, nefret... Hepsinin bir arada olduğu ve bir o kadar da ince ince işlendiği bir romandır. Karakterler oldukça sağlam ve güçlü bir kurgu. 1801-1802 yıllarını anlatan bu hikaye, öncesinde geçen otuz yıllık süredeki olayları kapsamaktadır. Roman temelinde aşkın yıkıcılığı ve intikamın hiçliği temalarını işlerken bunun yanında sosyal sınıfların hassasiyetlerine de değinmektedir. Uğultulu Tepeler romanı aynı zamanda şiirsel ve lirik bir anlatıma sahiptir. Romanın yenilikçi olan kurgusu eleştirmenleri biɾ hayli şaşıɾtmıştır. Her ne kadar roman ilk çıktığında hem iyi hem de kötü yoɾumlar alsa da, roman zamanla bir İngiliz edebiyatı klasiği haline gelmiştir. 1850 yılında Charlotte romanı yayına hazıɾlayıp, düzenlemiş ve Emily'nin gerçek ismiyle, tek başına bir eser olarak Uğultulu Tepeler ismiyle yayımlanmıştır. İngiliz edebiyatı gerçekçi roman türünün ilk örneklerinden biri olma özelliğini taşıyan Uğultulu Tepeler, ihtiras, intikam dolu aşk kurgusu çerçevesinde gelişen bir roman okumak isteyenlerin tercih edebileceği nadir eserlerden biridir. Ben daha önce bir aşkın bu kadar güzel anlatıldığı bir kitap okumadım. Aşkın en güzel anlatıldığı hikaye diyebilirim. Şu ana kadar okuduğum hiçbir romanda ya da izlediğim hiçbir filmde böyle güzel anlatılmamıştı aşk ya da  ben bu kadar etkilenmemiştim. Fikrimce aşkın bundan daha çarpıcı ve doğru anlatıldığı başka roman henüz yazılmamıştır. "Edgar onu, zayıf benliğinin bütün gücüyle seksen yıl sevse, benim bir günde sevdiğim kadar sevemez." "Üstelik biliyorsun ki, Catherine, seni unutmak, kendimi unutmak demektir!" <img class=" wp-image-40621 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Screenshot_20220821_004756-255x300.jpg" alt="" width="591" height="695" /> Roman 19. yüzyılda geçmesine rağmen sanki günümüzü anlatıyormuş gibi sizi sıkmayacak nitelikte yazılmıştır. Anlatım dili olarak sade bir dili olan olan roman kimi zaman sıksa da akıcılığının ve yalınlığının vermiş olduğu etkiyle okuyan kişide bağlılık hissi oluşturuyor. Romanın kimi kısımlarında uzun süren durum betimlemeleri yapılmış olsa da genel anlamda olay betimlemelerinin ağır bastığı bir kitaptır. İngiliz edebiyatına başlamak isteyenler için ideal bir roman olduğunu düşünüyorum. Kitabın kalitesini artıran bir diğer unsur ise romanın beyaz perdeye de uyarlanmış olmasıdır. Birçok kez sinemaya uyarlanmış olan Uğultulu Tepeler romanının bence 2009 yapımı, Tom Hardy ve Charlotte Riley’nin oynadığı iki bölümlük tv filminde en iyi sinemaya uyarlanmış versiyonunun olduğunu düşünüyorum. Filmi de izlemenizi tavsiye ederim. Şimdiden keyifli okumalar 📖

6
V
vitalis
·20 Ağu 09:58·Sinema - TV

Bugünkü yazımda keyifle izlediğim film olan Esaretin Bedeli hakkındaki görüşlerimi paylaşacağım.. Frank Darabont'un yazdığı ve yönettiği, başrollerinde Tim Robbins ve Morgan Freeman'ın yer aldığı 1994 yapımı Amerikan dram filmidir. Morgan Freeman’in oynadığı efsane filmlerden biridir. Esaretin Bedeli filmini ilk kez lise yıllarımda izlemiş olduğum ve birkaç gün önce tekrardan izleyerek mükemmel bir film olduğunu hatırladığım, iki saatlik film süresi boyunca insanı bir dakika bile sıkmayan, aksiyonu olmayan ama bir o kadar da heyecanlandıran bir şaheser. Film ile birlikte özgürlüğün değeri nedir ve özgürlük uğruna bir insanın neler yapabileceğine dair kurgulanmış kült bir filmdir fikrimce. Ölümsüz bir film. İyilerin kazanacağını ortaya koyan insanı iyiliğe inandıran bir başyapıt. Esaretin Bedeli izleyenleri en samimi duygularında bir gezintiye çıkarmayı başarıyor. Haksızlığa uğrayan bir adamın hikayesini yaşatıyor size, en samimi hali ile dostluğu, özgürlüğü için çaba harcamayı yaşatıyor. Başlı başına bir yolculuk başrol oyuncusuyla birlikte sizde o zorlu süreci yaşayıp olgunlaşıyorsunuz bir nevi. Genellikle fimleri tekrarlayarak izlemem ama ilk izleyişimin üzerinden belli bir süre geçtikten sonra hatırlamak için tekrar izlediğimi söylemiştim. “Umut daima vardır” mottosu başka bir filmde geçse klişeliğe vurur geçerdim fakat senaryoyla birlikte bütünleşmiş, kalıcı etki bırakmış bir cümle oldu benim için. Esaretin Bedeli filmini her izlediğinizde başka bir detaya takılmamak mümkün değil. Gerek hikayesiyle, gerek de görsel olarak yeni farkettiğiniz birçok şey mutlaka oluyor. Zekanın karşısında her şeyin herkesin köle oluşu, adalet, dostluk gibi yegane güzel derslerin verildiği her şeyi ile bambaşka bir film. Esaretin Bedeli filmini ilk izlediğim zaman olan lise yıllarımı hatırlıyorum da uzun süre etkisinden çıkamamıştım. Eğer bir filmi izledikten sonra karakterler üzerinde düşünüyorsanız, o film size anlatmak istediğini anlatabilmiştir diye düşünüyorum. İşte Esaretin Bedeli bunu çok iyi yapıyor. İzleyenleri düşünmeye itiyor. Bu sebepledir ki hala bu filmden bahsederken gelmiş geçmiş en iyi film olarak bahsedilmektedir. Bence Esaretin Bedeli için normal bir film demek yanlış olur, çünkü filmin ötesinde bir hayat hikayesi ve buna bağlı olarak verilen mücadelenin ele alınması itibariyle müthiş bir öykü ve ölünmeden kesinlikle ve kesinlikle izlenmesi gereken hayatımda izlediğim en iyi film. Filmin karakterleri ve gösterilen oyunculuklar sizi sanki film izliyormuş gibi değil de gerçekten de o karakterlerin yanında sizde o olayları yaşıyormuş hissi veriyor. <img class=" wp-image-40450 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/The_Shawshank_Redemption_movie-300x214.jpg" alt="" width="714" height="509" /> Dolayısıyla bütün bunlar düşünüldüğünde bu film hala daha tartışmasız gelmiş geçmiş en iyi filmdir. Mükemmel bir şekilde kurgulanmış şahane bir film, hem verdiği mesajlarla hem de hayatın içinden diyologlarıyla, şaşırtıcı kurgusuyla ölmeden önce herkesin mutlaka izlemesi gereken filmlerden biridir. İzlenmesi gereken filmler arasında en başları çekmesi gereken bir film dedik, içerdiği mesajlar gerçekten aşırı güzel ve filmin de aşırı kaliteli olduğunu düşünüyorum. Çok geç izlemiş sayılmasam da daha erken izlemiş olmayı isterdim fazlasıyla etkileyiciydi. Ölmeden önce izlenmesi gereken 100 film listesinde her zaman kendisine yer bulan bir film. İMDB puan sıralamasında yıllardır ilk sırada olan ve devrilemeyen filmdir. Film IMDB kullanıcılarına göre tarihin en iyi filmi olma özelliği taşımaktadır. Başarılı oyuncu Morgan Freeman bize harika bir oyunculuk sergilemiş, aynı zamanda Tim Robbins ''Umut daima vardır'' mottosunu o kadar derinden işlemiş ki filmde insanın kendisini bulmasını sağlamış. Film tek bir olayı ele alsaydı aldığı bunca övgü fazla gelebilirdi fakat değindiği çok fazla nokta var, bu açıdan bakıldığında yapılan tüm iltifatları hak eden bir film. Filmin son sahnesi hala hatırımda. ''Unutma Red, umut iyi bir şeydir. Belki de en iyi şeydir ve iyi şeyler asla ölmezler.'' Kesinlikle bir klasik. İzlenmeli, hayat hakkında ders çıkarılmalı, hüzünlenmeli, üzülmeli, gülümsemeli, ağlamalı, mutlu olmalı.. bu filmi yaşamalısınız. Oldukça akıcı, fazlasıyla samimi ve yer yer gerçekten şoke edici. Filmde almanız istenilen mesajı almasını bilirseniz Esaretin Bedeli içerisinde herkese özgü mesajlar barındıran bir film olma özelliği taşımaktadır. Emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler. İzleyecek olanlara keyifli seyirler dilerim.

7
V
vitalis
·19 Ağu 07:47·Edebiyat

Bugün sizlerle, keyifle okuduğum, Çehov'un eseri Altıncı Koğuş hakkındaki görüşlerimi paylaşacağım. Öncelikle eserin yazarı hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. Çehov'un tam adı Anton Pavloviç Çehov, 29 Ocak 1860 yılında Taganrog Rusya doğumludur. Babasının baskısı ile kilise korosunda ilahi söyleyen bir yazar olan Çehov, ticarette başarı sağlayamayan babasının yerine dükkan işleri ile de ilgilendiğinden lise eğitimi oldukça fazla uzamıştır. Kısa süreliğine Yunanlı çocukların devam ettiği yerel bir okulda okuyan Çehov, bu okuldan sonra on yıl boyunca lisede Yunan ve Latin klasikleri ile temel bir eğitim görmüştür. 1876’da babasının iflas etmesinin üzerine ailesi Moskova'ya göç ettiğinde, kendisi bir ağabeyi ile beraber Tagangrog'da kalarak lise eğitimine devam etmiştir. Çehov bir taşra kasabasındaki akıl hastanesinde geçen bu hikayesinde, eğitimli bir hasta olan İvan Dmitriç ile Doktor Andrey Yefimıç arasındaki felsefi çatışmaya ele almaktadır. İvan Dmitriç maruz kaldıkları adaletsizliğe, içinde yaşamaya zorlandıkları berbat koşullara karşı çıkarken, Andrey Yefimıç bunları görmezden gelmekte ısrar eder ve durumu değiştirmek için kılını bile kıpırdatmamaktadır. Doktor sonunda içine düştüğü “felsefi” yanılgının farkına vardığında ise artık iş işten geçmiştir. Altıncı Koğuş, Rusya’nın ve ülkenin sorunlarıyla ilgilenmek yerine onları uzaktan izlemeyi tercih eden elit Rus aydınının deliliğinin simgesidir diyebiliriz. Altıncı Koğuş, yayımlandığında büyük ilgi görmüştü. Hatta Lenin’in de yapıtı okuduktan sonra dehşete kapıldığı, “Kendimi Altıncı Koğuş’a kapatılmış gibi hissettim” dediği rivayet edilmektedir. Rus Edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Anton Çehov, tam adıyla Anton Pavloviç Çehov'un bu nadide eseri okuduğum tüm eserler arasında aynı zamanda en kısa kitap olma özelliğini taşıyor. Kitapta delileri muayene etmek için görevlendirilen Andrey Yefimıç adlı doktorun akıl hastanesinde yaşadıkları anlatılmaktadır. Andrey'in İvan Dmitriç Gromov ile olan arkadaşlığı ilerledikçe Yefimıç'ın meslektaşları da ona şüpheyle yaklaşmaya başlıyor. Bundan sonra olaylar gelişmektedir. Açıkçası bu eser bir öykü denemesi mi yoksa roman mı olduğuna karar veremediğim bir eserdir. Altıncı Koğuş ilk yarısı durum betimleri, karakter analizleri ile geçmekteyken kitabın ikinci yarısında ise konuşmalar ağırlık kazanıyor. Eserin dili sade ve akıcı olduğu için okurken sıkılmıyorsunuz. Fakat eser 68 sayfalık bir kitap olmasına rağmen 120 sayfalık bir kitabı okumak kadar yorucudur. Yani öyle elime alayım ve bir saatte okurum diyeceğiniz kitaplardan değildir bu eser. Bitirmesi yaklaşık iki saat sürmektedir. Eseri Rus Edebiyatına başlangıç için önermem fakat Anton Çehov ile tanışmak isteyenler için önereceğim bir eser Altıncı Koğuş. Kısa ve güzel bir edebi eser özelliği taşımaktadır. Kitabı Yulva MUHURCİŞİ'nin eşsiz çevirisi ile okumanızı tavsiye ederim. Şimdiden keyifli okumalar dilerim.

9
V
vitalis
·18 Ağu 12:39·Edebiyat

Bugünkü yazımda Charlotte Bronte'nin keyifle okuduğum eseri Jane Eyre hakkındaki görüşlerimi paylaşacağım. Öncelikle eserin yazarı hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. Charlotte Bronte, 1816 doğumlu İngiliz bir yazardır. İngiliz Edebiyatı'nın klasikleri arasına yerleşmiş eserleriyle tanınan 3 kardeşin (Charlotte Bronte, Emily Bronte, Anne Bronte) en büyüğüdür. En ünlü eseri Jane Eyre, bir asırdan fazla geçmişi olmasına rağmen halen büyük bir ilgi görmektedir. Ayrıca ailenin kısa ve acıklı hayat hikayesi de birçok esere konu olmaktadır. Charlotte Bronte’nin güçlü ve kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenen kahramanı Jane Eyre’in bu klasik hikayesi, kasvetli havası ve erkek egemen hakimiyetinin olduğu bir dünyada kadın olmanın zorluklarını betimlemesini en güzel yapan İngiliz edebiyatının önemli romanlarından biridir. Charlotte Bronte'nin en fazla beğenilen, hayatının belirli dönemlerinden ilginç tecrübelerini anlattığı romanıdır. Örnek verecek olursak; Charlotte Bronte, kız kardeşlerinin veremden ölümlerini, Jane'in yatılı okuldaki en yakın arakadaşı Helen Burns'ü ince hastalıktan öldürerek dile getirmektedir. Kitap, döneminin kadınlar açısından en önemli eseridir. İlk defa bir romanda kadın kahraman; güzel olmayan sade, gösterişsiz, akıllı, aciz olmayan, kendi başının çaresine bakabilen bir kadındır. Mükemmel olmayanla da mutlu olunabileceği gerçeğini insanın yüzüne yüzüne vuran romandır. Eğer çok iyi yazılmış, hayata dair güzellikleri de kötülükleri de içinde barındırsın, devrine göre olabildiğince gerçekçi bir roman arıyorsanız, tek tavsiyem Jane Eyre'dir. Ruhu özgür, zeki, doğru bildiğinden şaşmayan, kararlı bir roman kahramanıdır Jane Eyre. Okunduğunda kişide Jane Eyre gibi olabilmek isteği doğurabilir. Çok hoş, bol duygulu bir İngiliz romanıdır. Jane Eyre benim için İngiliz Edebiyatında okuduğum en iyi kitaptır. Daha önce Emily Bronte'nin ''Uğultulu Tepeler'' kitabını okumuştum. Bildiğiniz üzere Emily Bronte, yazar Charlotte Bronte'nin kardeşi. Okumadan önce kitabın ''Uğultulu Tepeler'' gibi biraz yorucu olacağını ve sıkılıp yarım bırakabileceğim ihtimalini düşünmüştüm. Aksine tam tersi bir şekilde Jane Eyre o kadar akıcı ve sürükleyici bir kitap ki altı yüzden fazla sayfanın nasıl bittiğini anlayamıyorsunuz bile. Kitap, Jane'in ağzından anlatılmakta kendisinden nefret eden yengesi Bayan Reed ve çocukları ile yaşadığı hayat ile başlıyor. Daha on yaşındayken öksüz kalan Jane Eyre, ona kötü davranan yengesinin evinde yaşamaktadır. Sonrasında yatılı okula gitmeye zorlanıyor ve ilk fırsatta mürebbiyelik eğitimi için okuldan ayrılıyor. Olaylar ise Bay Rochester'ın malikanesinde mürebbiyelik yapmasıyla gelişmeye başlıyor. Daha fazla spoiler vermeden Jane Eyre'in, İngiliz Edebiyatına ilginiz olsun ya da olmasın, okumanız gereken önemli yapıtlardan biri olduğunu belirtmek istiyorum. Kitabın dili oldukça sade ve yalın olmasıyla birlikte süslü, yoğun anlatımlardan mümkün olduğunca uzak durulmuştur. Kitabın yazıldığı dönem olan 1847 yılı edebiyat için oldukça önemli bir dönemdir. Zaten bu dönemin eserleri ki biz onları klasikler olarak biliyoruz, edebiyattan en çok keyif alacağınız şekilde yazılmış ölümsüz eserlerdir. Şimdiden keyifli okumalar dilerim. Kitabın güzeller güzeli aktris Mia Wasikowska'nın oynadığı 2011 yapımı filmi de bulunmaktadır. İlgilenenler bu adresten filme göz atabilir. &nbsp; https://www.youtube.com/watch?v=Z3wUOaoMaOs

V
vitalis
·17 Ağu 09:45·Sinema - TV

Bugünkü yazımda sizlere keyifle izlediğim bir film olan Forrest Gump hakkındaki görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Forrest Gump, yönetmenliğini Robert Zemeckis tarafından yapılmış, 1986 yılında Winston Groom tarafından aynı adla yayımlanan romandan esinlenerek çekilmiş, 1994 yapımı epik, romantik, komedi-drama dalında bir filmdir. Oyuncu kadrosunda Tom Hanks, Robin Wright, Gary Sinise ve Sally Field oyuncular yer almaktadır. Film Forrest'in bir bankta otururken anlattığı hikayesinin flash backlerle izleyiciye yansıtıldığı; anlamlı, kimi zaman güldüren ve içinde bolca hüzün barındıran, etkileyici ve düşündürücü film. Bence tüm zamanların 10 filmi arasına kesinlikle girmesi gereken filmdir. Tom Hanks'i çok sevdirir, çünkü Tom Hanks bu filmde oyunculuğunu aşmıştır. İnanılmaz bir akıcılıkla gidiyor bu film. Öyle ki yalnızca banka oturan adamın hikayesinin ne zaman başladığını ve bu kadar ilerlediğini ayrımına varamıyorsunuz bile. Forrest Gump'ın anlatımındaki basitlik ve etkileyicilik çok güzel. Bu film kesinlikle bir klasik. Tom Hanks'ın baş yapıtlarından birisi tam anlamıyla efsaneler ve kültler arasına adını yazdırmış, bir başyapıt niteliğinde ölümsüz bir film. Forrest Gump, zekaca diğer insanlardan daha geri olan ama kendi içinde yetenekli ve topluma kazandırılması gereken bir adamın hikayesini anlatıyor. 75 IQ olan Gump, kendi sınırlarını aşacak, birçok işte başarılı olacak, başarı merdivenlerini teker teker tırmanacak, ailesi ve yakınlarını gururlandıracak işlere imza atacaktır. <img class="aligncenter wp-image-39460 size-full" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/046690.jpg" alt="" width="960" height="410" /> Filmde yer yer güldüm yer yer duygulandım. Özellikle Gump'ın annesin şu sözü çok hoşuma gitti: ''Kimsenin sana tuhaf gözle bakmasına izin verme Forrest, tanrı herkesin aynı olmasını istese hepimizin bacaklarına demirler takardı." Gerçekten oldukça harika bir film. Yer yer romantik, yer yer komedi ve yer yer dramatik. Ama en önemlisi aptal olduğu düşünülen bir adamın, olağan üstü hayatının bir kısmını izliyoruz. İçinde çok fazla mesaj içermektedir. Hayat tam bitti her şey yerle bir oldu derken tekrar bir umudun peşinden koşan bir Forrest var. Filmde unutamayacağım sahnelerden biri ise; seyircilerin Forrest'ın durması için 10 metrelik stop pankartı açmasını ve Forrest'ın yavaş yavaş durup o pankarta bakmaya devam etmesini hiç bir zaman unutamam, kesinlikle muhteşem bir sahneydi benim için. Filmi izlerken içinde bulunduğunuz ruh haline göre film gülümsetebilir de ağlatabilir de sizi. Çok kısa süreli aralıklarda hem kahkahayla güldüren hem de hüzünle ağlatan, duygusal bünyeler üzerinde son derece keskin geçişler yaparak denge bozan olağanüstü bir çalışma. Tekrar tekrar izlettirir kendini her defasında farklı anlamlar bulundurur izleyende. Yaşama dair her konuda söyleyeceği vardır, sizi düşündürür. Senaryosu bir yana filmdeki oyunculuklar da aşmıştır. Yaşamın kendisi kadar aşk da en güzel şekliyle anlatılmıştır; saf ve karşılıksızdır. Hayatımızı rüzgarda savrulan bir tüy gibi, sorgulamadan, yönlendirmeden, oluruna bırakarak ve hatta başkalarının ellerine bırakarak yaşadığımızda da bir şekilde bir yerlere konabildiğimizi gösteren film. Olmak istediğimiz yere konmuş olmasak da. Ne kadar büyük bir film olduğunu yapıldıktan yaklaşık 28 yıl sonra onuncu kez izlememe rağmen etkilendikten sonra daha iyi anlıyorum. Tom Hanks'in oyunculuğu senaryoya cuk diye otursa da gerek yönetmenin başarısı gerekse diğer oyuncuların kendine hayran bıraktıran yorumları sinema adına insana eşsiz bir şölen sunuyor. Kesinlikle ama kesinlikle izledikten sonra hayata olan bakış açısı değişiyor insanın. İnsanı düşündürmeye sevk eden, yaşamı hakkında kendisini eleştirme gereğini duyduran ender filmlerden biri. İzleyende her zaman bardağın dolu tarafından bakılması gerektiğinin öğretildiği bir film aynı zamanda. Herkesin içindeki Forrest Gump'ı anlatan filmdir. Açmaya cesaret edemediğimiz, korktuğumuz, yüzleşemediğimiz, kırılgan ve alay edilen yanlarımızı, zaaflarımızın aynasıdır bu film. İzleyemeyenler için güzel bir tavsiyedir. Keyifli izlemeler dilerim.

9
V
vitalis
·16 Ağu 11:14·Köşe Yazısı

Anne Frank 1929 yılında Yahudi bir ailenin ikinci çocuğu olarak Frankfurt’ta dünyaya gelmiştir. Ailesi ve kendisi baba Otto Frank’ın işleri nedeniyle Amsterdam’a taşındı. Nazi işgali sırasında işyerlerinin yakınındaki bir binaya yerleşen Frank’lar burada iş arkadaşlarının yardımıyla tam iki yıl saklamayı başarırlar. Nazi işgali öncesinde birlikte çalıştıkları bu kişiler onlara yalnızca yiyecek, giysi, kitap, gibi temel ihtiyaçlarının yardımını yapmakla kalmadılar, aynı zamanda onların dünyaya açılan penceresi olmuşlardır. 1944 yılında Nazilerin baskınına uğrayan binadakiler ve onlara yardım eden gruptan iki kişi farklı toplama kamplarına gönderilmiştir. On üç yaşında küçük bir kızın kaleminden Nazilerin Yahudilere yaptığı katliamları, Yahudilerin yaşadığı çaresizliği ve ölmekten kaçmak için bir deponun arka bölümünden iki yıl saklanmayı başaran sekiz kişinin yaşadığı dramı günlüğüne yazarak Anne Frank'ın Hatıra Defteri ile bizlere bu anları adeta resmetmiştir. “Canım yazmak istiyor bir kere, sonra da, içimde gömülü kalan bir sürü şeyi gün ışığına çıkarmak en büyük arzum.” S/4 "Günlük tutmak benim gibi biri için tuhaf bir duygu. Yalnızca daha önce hiç yazmadığımdan değil. İleride ben de dahil hiç kimse on üç yaşında bir kızın içinden geçenlerle  ilgilenmeyecekmiş gibi geliyor. Fakat aslında bunun hiçbir önemi yok, ben yazmak ve daha da önemlisi kalbimden geçen bir sürü şeyi ortaya dökmek istiyorum." S/16 Canım Anne Frank.... Bu sözlerle başlamaktadır güzeller güzeli Anne Frank'ın, 'Kitty' ismini verdiği hatıra defteri... Bu kadar mı güzel ifade edilir içinde kopan fırtınalar, savaşın ne ifade ettiğini anlamadan, içinde var olan savaşla yalnız kalmak bu kadar mı güzel ifade edilebilirdi. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Screenshot_20220816_123906.jpg" alt="" width="360" height="540" /> Savaş, insanlık tarihi boyunca varlığını sürdüren bir kavram olmuştur maalesef. Dünyanın her yerinde bugüne dek sayısız savaş yaşanmış ve sayısız insan hayatını kaybetmiştir. İşkenceler, bombalı saldırılar, kılıçlı ve silahlı çatışmalar sonucu nice katliam ve soykırım yaşandı. 2. Dünya Savaşı da insanlık tarihine kara bir leke olarak geçen büyük dönüm noktalarından biridir. Toplamda 80 milyondan fazla insanın öldüğü ve 6 yıl süren bu savaşta Yahudiler de soykırıma uğradı. 6 milyondan fazla Yahudi, Hitler önderliğindeki Nazi birlikleri tarafından acımasızca katledildi. Toplama kamplarında insanlığın gördüğü en büyük dramların yaşandığı bu savaşta kaybeden Hitler oldu. Bir hırs sonucu nice can yitip gitti. İşte o milyonlarca insandan biridir minik Anne Frank. Henüz 16 yaşına basmadan veda eder bu hayata. Kısacık hayatına kocaman bir dünya sığdırır. Daha bebekken başlar onun hüzünlü yaşamı. Anne 4 yaşındayken bir zorunlu göçle karşı karşıya kalır dört kişilik Frank ailesi. Yahudilik sebebiyle Almanya’nın Frankfurt kentinden Hollanda’ya göç etmek zorunda kalırlar. Amsterdam’daki yeni hayatları 2. Dünya Savaşı’na dek normal seyrinde ilerlese de, Hitler’in Avrupa’ya yıkımı getirmesi onların da huzurlu günlerine veda etmelerine neden olacaktır. Yıl 1942’dir, savaş tüm şiddetiyle kıta Avrupa’sında sürmektedir. Hitler, kendisine bağlı Nazilerle adeta terör estirmekte, gittiği her yere savaşı da beraberinde götürmektedir. Anne Frank’ın 14 Haziran 1942 yılında başlayan günlüğü, 1 Ağustos 1944 yılında son bulur. Bu tarihten itibaren Anne Frank yaklaşık 7 ay daha yaşar. Fakat bu 7 ay insani koşulların oldukça dışında bir hayattır. Toplama kamplarından birinde, her gün ağır insanlık dramlarının yaşandığı bu yerde, görmek zorunda olduğu sayısız acı olayla birlikte 7 ay katlanır o hayata. Belki de o süre içinde birçok kez ölmeyi dilemiştir, bunu bilemeyiz ama toplama kamplarında çok kötü şartlarda yaşamını sürdürmek zorunda kaldığını tahmin etmek zor değildir. Anne Frank'ın hikayesi birçoğumuza hayatımızı idame ettirirken aslında karşımıza çıkan her zorluğa rağmen bu zorluklara göğüs gererek umudumuzu hiç yitirmeden yola tüm gücümüzle devam etmemiz gerektiğini bir kez daha anlamamıza neden olacak cinsten.

5
V
vitalis
·15 Ağu 11:50·Edebiyat

Bugünkü yazımda bir çırpıda keyifle okuduğum eser olan Palto kitabı hakkındaki görüşlerimi paylaşacağım. Asıl adı Nikolay Vasilyeviç Gogol olup Ukrayna asıllı Rus yazardır. Rus edebiyatının önemli eserlerinden biridir Palto. Ese, Nikolay Vasilyeviç Gogol'un 1842 yılında yayımladığı 1 saatlik kısa bir sürede okuyup bitirilecek kısa ama güzel bir hikayedir. Palto'da; geçim sıkıntısı içinde olan, çevresindekiler tarafından aşağılanan, hor görülen, ihtiyaç duyduğu iş için sisteme boyun eğen, üzerindeki paltoyu bile eskidiğinde bin bir türlü çaba ile değiştirmek zorunda kalan Akakiy Akakiyeviç'in hikayesi anlatılıyor. Bir dönemin Rusya'sının bozuk sistemini ve bu bozuk sistemin sebep olduğu sefaleti çok güzel bir açıdan memurun bir paltosu üzerinden anlatan harika bir hiciv kitabıdır. <em><strong>"Hepimiz Gogol'un paltosundan çıktık."</strong></em> <em><strong>(Fyodor Mihayloviç Dostoyevski)</strong></em> Palto'yu okuyunca Dostoyevski'nin bunu neden  söylediğini çok iyi anlıyorsunuz. Palto oldukça kısa bir öykü olduğu için içeriğine çok fazla değinmek istemiyorum fakat bu Gogol'dan bahsetmeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Palto'nun baş kahramanı Akakiy Akakiyeviç bir zamanlar Gogol'un da olduğu gibi bir devlet dairesinde memur olarak görev yapmaktadır. Ancak bu o kadar değersizdir ki memur olan Akakiy Akakiyeviç, aldığı paraya bir palto bile alamayacak durumdadır. Bürokrasi ve memuriyetin içinde bulunan Gogol burada gözlemlediği sistemi Palto'da eleştirdiğiniz çok net bir şekilde görebiliyoruz. Palto eseri zamanın Rusya'sına ayna tutar niteliktedir. Öyle ki Gogol bu kısa romanında romanın başkahramanı Akakiy Akakiyeviç'in hayatını trajikomik bir şekilde okuyucuya aktarır. Roman Akakiy Akakiyeviç'in hazin sonu ile sonlanır. Eserde Akakiy Akakiyeviç' in hayatından çok kısa ve küçük bir kesiti anlatılmaktadır. Her ne kadar gerçeklikten uzak bir sonla bitse de o dönemin Rusya'sına, bürokrasiye ve sefalete ağır bir eleştiri niteliği taşımaktadır Palto eseri. <img class="aligncenter wp-image-38772 size-full" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/gogol.jpg" alt="" width="960" height="540" /> <em><strong>"Hayatta iki trajedi vardır; istediğin şeye sahip olamamak ve istediğin şeye sahip olmak. İkisi arasında kurulamayan dengeden doğan bir trajedidir bu."</strong></em> Sıradan bir hayat süren, kendi halinde, kıt kanaat geçinen silik bir karakterin bürokrasi karşısında çaresizliğini anlatan kısa ama etkileyici bir hikaye. Kitabın kahramanı olan Akakiy Akakiyeviç'in ruh halini harika bir şekilde betimleyen yazar konuyu uzatmadan kısa ve net bir şekilde anlatmıştır. 60 sayfalık bir kitap insanı ne kadar içine çekebilirse o kadar içine çekmeyi başardı benim için bu kitap. Etkileyici ve dili sade olan kitap toplumun önemli sorunlarından birini ele alıyor, mutlaka okunmalı bence. Son derece akıcı bir dille kaleme alınmış bir eserdir. Bir solukta okunabilecek eserlerdendir. Okumayan herkesin okuması ve okutturması gereken bir eser. Keyifli okumalar. 😊

9
V
vitalis
·13 Ağu 09:56·Sinema - TV

<strong>İşte sizler için derlediğim kıyıda köşede kalmış, izlenmesi için şans verilmesi gereken 5 Netflix dizi önerisi:</strong> <strong>1. THE RAİN</strong> Netflix'in Danimarka yapımı dizisi The Rain. Post apokaliptik tarzı dizileri sevenler için izlenebilecek bir dizi olduğunu düşünüyorum. Bölüm sürelerinin diğer Netflix dizilerine oranla daha kısa olması ve konusu itibariyle sevdiğim bir tarz olması ilgimi çekmişti. Dizi genel anlamda sürükleyici. Yağmurla bulaşan bir hastalık sonucu insanların hayatlarını kaybetmesi ve kalanların hayatta kalma mücadelesini konu alıyor. Aslında konu olarak fena değil fakat mantık hataları oldukça fazla. Tüm bunlara rağmen şans verip izlenilebilir bir dizi olduğunu düşünüyorum. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Screenshot_20220813_001544-800x452.jpg" alt="" width="662" height="374" /> <strong>2. RATCHED </strong> Netflix'ten 2 sezonluk onay alan bir Ryan Murphy dizisi. Dizi "One Flew Over The Cuckoo’s Nest" romanındaki hemşire Mildred Ratched karakterinin geçmişine odaklanmayı konu alıyor. Çekimlerde kullanılan mekanlar, kıyafetler, oyuncular, müzikler vs. hoş bu açıdan izleyiciyi içine çekmeyi başarıyor fakat hikaye sıradan gibi. Dizi bir şeyler anlatmak istiyor ama ne anlatmak istediğinden de pek emin değil gibi kurgu yetersizliği mevcut. Buna rağmen dizi hem merak uyandırıyor hem de olay örgüsü su gibi akıyor. Genel hatlarıyla değerlendirildiğinde şans verilecek bir dizi. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Screenshot_20220813_002247-800x439.jpg" alt="" width="662" height="363" /> <strong>3. BİOHACKERS </strong> 30 nisan 2020 tarihinde izleyiciyle buluşmuş Netflix'in Almanya yapımı dizisidir. Bilimkurgu, gerilim türlerini birbirine karıştıran, aşk, arkadaşlık ve intikam gibi duyguları konuya dahil eden bir drama dizisi Biohackers. Biohackers geçmişte yaşadığı bir aile trajedisinde parmağı olduğundan şüphelendiği bir profesöre yaklaşmak için tıp okuluna giden kendini biyolojik hackleme dünyasının içinde bulan bir kızın gözünden anlatılan bir hikayeyi konu almaktadır. Dizinin iki sezonu bulunmakta ve bu iki sezonu da 6 bölümden oluşmaktadır. Bu tarz dizileri sevenler için izlenebilecek bir dizi olduğunu düşünüyorum. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Screenshot_20220813_002228-800x440.jpg" alt="" width="662" height="364" /> <strong>4. TO THE LAKE</strong> Yana Vagner'in aynı adlı romanında uyarlama Rus yapımı Netflix dizisidir.. Dünyanın sonu temalı, salgın hastalık yapımları sevenler için ilaç olacak bir dizi. Sürükleyici Netflix bir dizisi Rusça’yı seven birisi olarak gayet hoşlandığım, akıcı senaryosuyla başarılı oyunculuklarını beğendiğim bir dizi olmuştur.. Felaketten kurtulma mücadelesi, mecbur kalınan gruplaşmalar, dramatik olaylar, trajik karakter geçmişleri silsilesi ile dolu olan bir dizi To The Lake. Kesinlikle post apokaliptik dizi sevenlerin izlemek için şans vermesi gereken 8 bölümlük dizi. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Screenshot_20220813_002152.jpg" alt="" width="381" height="540" /> <strong>5. THE SERPENT</strong> 70'li yıllarda birçok Asya ülkesinde kaçakçılık yapan bir yandan da o ülkelere seyahat amacı ile turist olarak gelmiş gezginleri bazen uyutarak bazen zehirleyerek öldüren, bu şekilde pasaportlarına el koyup elde ettikleri kimliklerle seyahat eden bunun yanında bir de mücevher kaçıran çeteyi konu alan bir Netflix dizisi. Hem dönem dizisi olması hem de yaşanmış gerçek bir hikayeyi konu alması ile çok keyifle izlediğim bir Netflix dizisi The Serpent.. Ayrıca İlker Kaleli'nin de birkaç bölümde oynadığı harika bir dizi. Dizinin ilk bölüm oyunculukları biraz havada kalıp tam oturmamış olması nedeniyle biraz sıkıyor ancak dizi ikinci bölümden itibaren seviye atlıyor diyebilirim. Bu tarza ilgisi olanların izlemesi gereken bir dizi olduğunu düşünüyorum. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Screenshot_20220813_002208.jpg" alt="" width="662" height="451" /> İzlemeyi düşünenler için şimdiden iyi seyirler...

V
vitalis
·12 Ağu 09:50·Edebiyat

<em><strong>Okuduğunuz her satırda sizi kendinizle yüzleştiren bir Paulo Coelho kitabı "Veronika Ölmek İstiyor."</strong></em> Türkçe'den İngilizce'ye "Veronika Decides To Die" olarak çevrilen, kitapla aynı isimde 2019 yılında filmi çekilen ve imdb puanı 6.4 olarak belirlenen yapım da, bence bayağı iyi sayılır. Paulo Coelho, kitabında çağın insanının peşini bırakmayan delilik olgusunu işlemekte ve toplumun normal kabul ettiği sınırın dışında kalan insanları anlatmaktadır. "Veronika Ölmek İstiyor" sahip olduğu düşünceleri nedeniyle sürekli başka insanların önyargılarını kabullenmek zorunda kalan insanlar için farklı bir yaşam tarzı bulma ihtiyacını mütalaa ederken, insanlığın temel sorunlarından birini de içeriden yaklaşarak ortaya koyuyor. Ben bir nefeste yarıladım kitabı. Okuyanı etkileme potansiyeline sahip olan bir kitap; akıcı bir dille, bölüm bölüm yazılmış. Kitabı bitirdiğimde "Vay be!" dediğim çok iyi kitap. Altyapısında "Hayallerinizin peşinden gidin, kendiniz olun!" vurgusu da yapılıyor. Çünkü birçok insan gerçekten damgalanmamak uğruna toplum kurallarına göre hareket ediyor. <img class="aligncenter wp-image-37336 size-full" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/6fd88acaefa7b47c37b74dbeb83caec3.jpg" alt="" width="540" height="540" /> Okuduğum en güzel kitaplardan biri olmakla birlikte başta Veronika'nın ölmek istemesinin nedenlerine bakınca oldukça haklı olduğunu düşünüyor insan. Kitabın bu düşünceyi dayatmasından sonra okuyan insanlara nasıl olumlu bir etkisi olabileceğini sorguladığım, kitabın verdiği mesajları, okuyanların hayatındaki bazı şeyleri yorumlamasında oldukça fayda sağlayacağını düşünüyorum. Toplum normlarına uygun bireyler, normal olmak adına kendimizden vazgeçmenin bedelinin oldukça ağır olduğunun güzel bir şekilde anlatıldığı bir kitap. Kitap bunu çok net bir şekilde ortaya koyuyor. "Normal olmak nedir, neden kendini ortaya koyabilme cesareti olana deli deriz, neden içimizden geldiği gibi davranmaktan çekiniriz?" gibi sorulara cevap niteliğinde. "Veronika Ölmek İstiyor" özellikle psikobiyografi sevenlerin kaçırmaması gereken bir kitap. Paulo Coelho'ya uzak bir okur olarak geçtiğimiz günlerde bir şans verdim ve iyi ki de verdim ve bu romanı okudum diyorum. <strong><em>Kitaptan sevdiğim bazı alıntılar:</em></strong> "İntihar etmek zeka işidir. Sıradan insanlar sıradan şekilde hayatlarına son verirler. Sanki hiç var olmamış gibi, geldikleri gibi giderler. Kim bilir, belki böylesi daha iyidir." Kime göre normal? Neye göre normal? Anormal olan nedir? "Akıl hastanesi, sırf başkalarına hoş görünmek için keyifli bir durumdan vazgeçmedikleri bir yer." "Zedka bir an ona her şeyi anlatabileceğini düşündü ama sonra vazgeçti; insanlar hiçbir zaman kendilerine anlatılanlardan bir şey öğrenmezler; kendi çabalarıyla öğrenirler yalnızca." "Ona ceketimi verme önerimi reddetti. Belki de onun dünyasında mevsim yazdı." Ne kadar da nahif... Son sayfalara doğru kırılmış kalbimi biraz daha kıran bir cümle ile karşılaştım bu kitapta: “İlk aşklar belki hiç unutulmaz ama mutlaka sona erer.” Hala okumayan varsa, okumasını tavsiye ederim.

V
vitalis
·11 Ağu 09:43·Köşe Yazısı

Yu Hua okuduğum ilk Çinli yazar olma özelliğini taşıyor. Komünizmin yarattığı durumların insanları nasıl felakete sürüklediğini çarpıcı bir şekilde anlatan bir kitaptır Yaşamak... Bugünkü yazımda keyifle okuduğum Yaşamak adlı kitabı hakkındaki görüşlerimi paylaşacağım. Okuyanı derinden etkileyen ve sürükleyici bir yaşam öyküsü okumak isteyen insanların mutlaka okuması gereken bir kitap Yaşamak. Yaşamak kitabını bir günü aşkın süre ile bitirmiştim oldukça akıcı ve sürükleyiciydi. Kitabı okuduğum zamanlarda öykünün geçtiği atmosferde yaşadım, öyküde var olan duyguları hissettim, pişmanlığı ve merhameti görebilirsiniz. Yaşamak adlı kitabı okumayanların okunacaklar listelerine eklemelerini tavsiye ederim. İlk defa Çinli bir yazarın romanını okudum ve oldukça etkilendim. Yaşamanın her şeye herkese rağmen güzel olduğunu, sevdiklerini yitirsen bile son bir nefesin kalsa dahi o nefesi verene kadar savaşman gerektiğini çarpıcı bir şekilde güzel anlatmış yazar. Kitabın genelinde özellikle olaylar akışına doğru aktığı sürede hayır bu da olmamalı bu kadarı da fazla bu kadar acı ağır bir yük insana diye düşünmeden edemiyorsunuz. Yaşamınızda memnun olmadığınız şeyler varsa her şey de beni buluyor diye düşünüyorsanız bu kitabı okuyunuz. Ben daha önce hiç bu kadar trajik bir roman okumamıştım. Diline gelirsek ise oldukça akıcı bir dili var. İnsan öykülerini laf kalabalığına girmeden anlatıyor. Çin'e dair kültür, Çin’in aile yaşantılarını, gelenekleri ve göreneklerini içinize işleyen, sürükleyici bir kitap olma özelliğini taşıyor. Sevginin öneminin güzel bir şekilde işlendiği sıcacık bir hikaye... Yazar Yaşamak adlı romanını baş kahramanı Figui'nin hayat öyküsünü anlatırken Çin'e özgü kültür ve gelenekleri hakkında da bilgiler verir. Yaşamak kitabını gözyaşları içinde okuyabilirsiniz dokunaklı bir hikayeye sahip... Yazar sade bir dili kullanırken aynı zamanda öyküyü nasıl bu kadar vurucu yazabilmiş diye düşünmeden edemiyor insan. Dediğim gibi oldukça dokunaklı bir kitap Yaşamak.... Kitabı okuduğunuzda bir taraftan da kendi hayatınızdaki keşkelerinizi sorgulayabileceğiniz bir eser Yaşamak... Acılarla dolu bir yaşam ve inanılmaz akıcı bir dil. Sayfaları çevirdikçe çaresizlik ve keşkeler hep artıyor, hayata tutunma, direnme de yükseliyor. Yu Hua'nın Yaşamak adlı kitabını okuduğumda insanın tek bir yaşama hakkının olmasının haksızlık olduğunu düşünmüştüm. Neticede güzel ve okunası bir kitap okuyacak olanlara keyifli okumalar dilerim.

V
vitalis
·10 Ağu 10:37·Sinema - TV

<em>Direnmeyi köleliğe tercih eden kadınların filmi... </em> Bugünkü yazımda keyifle izlediğim Suffragette hakkındaki görüşlerimi paylaşacağım. 2015 yapımı bir film olan Suffragette'nin yönetmenliğini Sarah Gavron üstlenmiştir. İşçi sınıfına dahil olan ve bu işçi sınıfında bulunan erkek işçilerden daha fazla iş yüküne sahip olmalarına rağmen daha az ücrete hak görülen Britanyalı kadınların mücadelesini anlatır film bize. Ayrıca bu direniş mücadelesini gösteren kadınların bir de "seçme ve seçilme" haklarını da elde etme mücadeleleri sürmektedir. Bu direnişçi kadınlar sürecin başında her ne kadar barışçıl yollar ile mücadeleye devam etseler de uğradıkları taciz ve hak ihlalleri bu sürecin farklı bir boyuta evrilmesine neden oluyor ve bundan sonra ilk feminist hareketler ortaya çıkmaya başlıyor. Feminizmin haklı temellerini görürüz aslında Suffragette'nin birçok sahnesinde film bunu başarıyla seyirci ile buluşturuyor.. Film o dönemde yaşayan kadınların her anını oldukça iyi bir şekilde izleyiciye yansıtıyor... Yok sayılan kadınların ve o dönemde var olan erkek egemen hakimiyetinin yanlışlığının çarpıcı bir şekilde işlendiği bir film. Olumsuz bir eleştiri getirecek olursam karakterlerin çok derinleşmemiş olması diyebilirim. Fakat var olan mücadeleyi seyirciye aktarması açısından önemli bir film.. "yasalar umrumda değil, yasaları yaparken bana sormadılar" repliği bir harika çok duygulanmama sebep olan bir replik olmuştur.. Keşke kadınlar bu dünyada var olma mücadelesi içine girmeden bu kadar bedel ödemek zorunda olmasalar.. İşleyiş ve akış olarak hiçbir sıkıntısı olmamasının yanında karakter analizinde derinlik düşük başrol oyuncusunun bile mücadeleye dahil olma süreci çok net bir şekilde verilememiş. "Yasalara saygılı olmamızı istiyorsanız saygı duyulacak yasalar yapın!" filmi izlerken bana en çarpıcı gelen cümle olmuştur bu. Film izleyenleri mücadelenin geçtiği yıllara götürmeyi başarabilmiş bir filmdir... Verilmek istenen mesaj seyirciye oldukça iyi bir şekilde ulaşmıştır.. "Dünyaya gözlerini açan her küçük kızın, ağabeyiyle eşit şansa sahip olacağı zamanlar için savaşıyoruz. kaderimizi belirlemek için, biz kadınların sahip olduğu gücü asla hafife almayın. yasaları çiğneyenler değil yasaları oluşturanlar olmak istiyoruz." filmden bir başka replik... Never surrender! Never give up! İzlendikten sonra kişide izler bırakabilecek bir filmdir Suffragette..

V
vitalis
·8 Ağu 09:05·Sanat

The Starry Night tablosu gelmiş geçmiş en bilindik sanat eserlerinden biridir. Ünlü ressam Vincent Van Gogh tarafından kariyerinin son zamanlarında yapılan bu resim, sanat tarihinde oldukça önemli bir yere sahiptir. Bu resmin neden bu kadar büyük bir etkiye sahip olduğunu anlamak için nasıl bir bağlam içinde yapıldığını, resmin içeriğini ve sonraki asırlarda sanatçılar üzerinde bıraktığı etkiyi incelemek gerekir. Ben de sizlere bu yazımda Vincent Van Gogh hayranı biri olarak beni etkileyen Starry Night tablosunun hikayesini anlatmak isterim. Tablo akıl hastanesinde çizilmiştir. Sanat dünyasında devrimler yapan Vincent Van Gogh’un zihinsel rahatsızlıkları vardı ve hayatı kötü olaylar ile geçmiştir. 1853 yılında doğan ünlü ressam 37 yaşında ölmüştür. 1889–1890 yılları arasında Fransa’da bir akıl hastanesinde yatarken tabancayla hayatına son verdi. Ancak akıl hastalığı onun benzeri görülmemiş eserler üretmesine engel olamadı. The Starry Night tablosu da akıl hastanesindeyken çizdiği resimdir. Kardeşi Theo Van Gogh’a yazdığı sayısız mektuplardan birinde resimle alakalı şöyle diyor: <blockquote> <h3>“Demir parmaklıklı penceremde adeta bir buğday tarlası görüyorum. Sabahları ise gün doğumunu tüm ihtişamıyla izliyorum.”</h3> </blockquote> Vincent Van Gogh'un birçok resminde olduğu gibi Starry Night tablosunu içeren resminde de post-izlenimcilik esintileri bulunmaktadır. Ressamın diğer eserlerindeki post-izlenimcilik akımının izleri Yıldızlı Gece’de de oldukça belirgin bir şekilde yer almaktadır. Kısa ve ustaca fırça darbeleri, yapay bir renk paleti ve ışıltıya verilen önem özellikle gökyüzünde çok belirgin durumdadır. Mavi ve altın sarısının tonlamaları onun daha önceki eserlerinden esintiler taşıyor. Sanatçının bu unsurları sanat tarihçileri tarafından memleketi Hollanda’nın mimarisinden esinlenerek çizdiği düşünülüyor. Ayrıca ressamın akıl hastanesinin penceresinde yer alan demir parmaklıkların da resimde yer almadığını görüyoruz. Buradan da onun özgürlüğe duyduğu hasreti betimlediğini anlayabiliriz. Bildiğimiz üzere <strong>Starry Night</strong> resmi 1889 yılında çizildi. Ancak bu tarihten bir yıl önce Van Gogh başka bir Starry Night daha resmetmişti. <strong>"Starry Night Over the Rhone"</strong> adlı bu eseri Van Gogh Fransa’ya yerleşince çizdi. Sanatçı bu dönemlerde gece ışıklarına, yıldızlara ve aya özel bir ilgi duymaya başlamıştır. Vincent van Gogh hayattayken resim hiç satamamıştır. <img class=" wp-image-36238 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/[email protected]" alt="" width="589" height="414" /> Van Gogh, 1980 yılında ölünce onun resimler kardeşi Theo’ya kaldı. Ancak Theo da kardeşinden bir yıl sonra ölünce Van Gogh’un yengesi Johanna Gezina van Gogh-Bonger, Yıldızlı Gece’nin ve diğer resimlerin sahibi oldu. Van Gogh’un ölümünden sonra bu kadar meşhur olmasının nedeni de biraz yengesinin çabalarıyla oldu. Yorulmadan Van Gogh’un eserlerini tanıtan Gogh-Bonger(yengesi), 1900 yılında Yıldızlı Gece’yi Fransız şair Julien Leclerq’e sattı. Ancak bu kararından 6 yıl sonra pişmanlık duyarak resmi ondan satın aldı ve Rotterdam’daki Oldenzeel Galerisi’ne bağışladı. Vincent Van Gogh’un bu ünlü eseri belki o hayattayken anlaşılamadı, ancak günümüzde Yıldızlı Gece dünyanın en bilindik eserlerinden biri konumunda. Yüzlerce sanatçı ve tasarımcı onun bu resminden ilham alarak farklı materyaller ile bu eserin reprodüksiyonunu üretmiş durumdadır.

V
vitalis
·6 Ağu 06:12·Köşe Yazısı

Mısırlı feminist yazar Neval el Seddavi'nin 1987'de basılmış olan kitabıdır. Mısırlı feminist yazar Neval el Seddavi'nin insanın yüzüne adeta bir tokat gibi inen, insanı yerinden sarsan hem kadınların hem erkeklerin neticede okuyan herkesin bir şeyler çıkarabileceği, herkesin kendisinde suç bulabileceği, derin düşüncelere dalacağı muhteşem eseridir. Bu yazımda sizlere çok severek okuduğum Sıfır Noktasındaki Kadın kitabından bahsedeceğim. Kitap insanın içinde olduğu coğrafyanın, bu coğrafyanın barındırdığı geleneklerin, büyürken maruz kaldığı aile üyeleri ve yakın çevresindeki insanların, dünyaya bakışını ne kadar etkilediğini gözler önüne sermektedir. Kitap idama mahkum edilen kitabın ana karakteri Firdevs'in hayat hikayesini konu almaktadır. Yazar romanın kahramanıyla cezaevinde bir görev sırasında tanışmış, çok etkilendiği bu kadının ve onun ızdırap dolu yaşam öyküsünü okuyucuya aktarırken kadın olmanın, fahişe olmanın ne anlama geldiğini kaleme almıştır. Sıfır Noktasındaki Kadın aslında Mısırlı bir fahişe olan Firdevs'in yaşamını anlatan Neval el Seddavi'nin biyografik romanıdır. Müslüman bir ülkede erkek egemen iktidarın gölgesinde gerçek kimliğini bulamayan, bu coğrafyanın sahip olduğu gelenek örf ve adetlerin içinde kadın olmanın, en önemlisi de insan olmanın ne anlama geldiğini ölmeden birkaç saat önce Seddavi’ye anlatan Firdevs’in ağzından dinleriz bu öyküyü. Firdevs’in yaşam öyküsünde olaylar anlatılırken tarihler, mekânların isimleri ve kişilerin kimliklerine dair çok kısıtlı bilgiler verilmiştir. Mısırlı bir fahişe olan Firdevs’in acılar ve zorluklarla dolu hayat hikayesini bizlere aktaran ve gerçekten insanı çok derinden etkileyen bir kitap.. "İçinde yaşanılan coğrafya ve eril gücün söz sahibi olduğu bir toplum bireyi nasıl suça sürükler" sorusunun en güzel cevabıdır bu kitap. <img class=" wp-image-35612 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/biriktirdiklerim_49848973_210323033249705_8931534892169906495_n-e1582049883260-300x238.webp" alt="" width="576" height="457" /> Böyle bir toplumda yaşayan kadının yalnızca bir cinsel obje, para ile satın alınan bir maldan farksız olduğunun en acı örneğidir Firdevs. Defalarca okunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Sadece beni değil okuyan her kesimden insanı çok derinden etkileyecek bir kitap olacağının kanaatindeyim... Kitabın yaşamı bu denli gözler önüne sermesini sevdim, gerçeklerin tüm şeffaflığıyla okuyucu ile paylaşılmış olması soğuk duş etkisi yaratması açısından oldukça etkileyici... Mısırlı feminist yazar sadece ülkesindeki bir fahişeyi değil Ortadoğu kadınlarının ve kendi kendine var olmaya çalışan dünyadaki tüm kadınların neler çektiğini anlatmış dolayısıyla bu kitapla birlikte yazar aslında sadece kitapta bahsi geçen yer için değil de ana karakteri aracılığıyla bir nevi tüm kadınların sesi olmuştur. Firdevs’in "köle bir eş olmak yerine özgür bir fahişe olmayı seçtim cümlesi bunun en büyük kanıtıdır diyebiliriz... Burada Firdevs bir başkaldırı gösterir bize... Bir çırpıda okunacak fakat bitince boğazınızda bir yumruyla kalakaldığınız kitaptır kendisi...

6
V
vitalis
·4 Ağu 10:24·Sinema - TV

İlk bölümde müthiş bir "Ne izliyorum" heyecanı yaşamış ve devam etmek için sabırsızlanmıştım Unortodox'u izlerken. Biraz ilerledikçe dört bölüme sıkıştırılmasının sebep olduğu boşlukları fark etmeye başlıyorsunuz. Sona doğru yaklaştıkça "on dakikada nereden nereye geldik" hissiyatı gitgide yoğunlaşıyor. Bunlara rağmen Williamsburg'da normal koşullarda fikir sahibi olamayacağım bir topluluğu kurgusal olarak da olsa gözlemleme fırsatı verdiğinden dönüp tekrar tekrar izlemek isteyeceğim diziler arasına girdi. Görücü usulü evlendirilen, hayatından mutlu olmayan ve içinde bulunduğu Hasidik Yahudi cemaatinin baskılarına dayanamayan 19 yaşında bir genç kadının Almanya’ya kaçarak kendisine yeni bir hayat kurma çabasını konu alıyor. Diziyi izlerken sürekli olarak ülkemin kadınlarını düşündüm. Köyünden dışarı adım atamamışları, okuldan alınmış hayalleri çalınmış çocuk gelinleri, istemediği adamla görücü usulü evlendirilenleri, baba evine dönemediği başka güvencesi olmadığı için mutsuz evliliğini sürdürmek zorunda olanları, şiddet görenleri, tecavüz edilenleri, öldürülenleri… Boğazıma bir yumru oturdu resmen... Mini dizi olarak yayımlanan bu 4 bölümlük Unorthodox adlı dizi dinlerin insanlara dayattığı durumlar özellikle de kadınlar üzerindeki baskıcı tutumlarını çok güzel anlatmış. Bu yazımda diziye yönelik yorumlarımı paylaşacağım. Merak etmeyin spoiler içermez! <img class="aligncenter wp-image-34993 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/AAAABa4PdQDxCSCSzXnPJ1bJ8On1nH2AjGuyuuNoZYLbEJGpCIHEErEeAS2RgEB4380bmFtLmnfqXO4bMB8aNfcOat-gRkwwrxOetWJ-.jpg" alt="" width="960" height="540" /> New York'taki Hasidik Musevilerin tarikatını anlatıyor. Kendisini ve kişisel özgürlüğünü bulmaya çalışan genç bir kadının Esty'in travmalarını anlatırken, dinin bireyin dünya hakkındaki düşünme şeklini oluşturan, kendisini o dünyada nasıl gördüğünü değiştiren ve tüm hayatını şekillendiren bir uyuşturucu olduğunu da anlatmıştır aslında. Hasidik erkekler sakallı siyah şapkalarının altından bukleler sarkan siyah paltolu adamlar. Kadınların ise evlenmeden önce saçları kazınıyor ve siyah küt bir peruk takıyorlar. Ve sürekli çocuk doğurmak zorundalar çünkü kutsal kitaplarının ilk emri "Yaşat!" <img class="aligncenter wp-image-34995 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/unorthodox-bad-sex-brighter.jpg" alt="" width="864" height="540" /> Nazi kampında 6 milyon Yahudi yakılarak öldürüldüğü için bu 6 milyon için doğuruyorlar bir nevi. Hasidikler akıllı telefon kullanmıyor teknolojiyi reddediyorlar bunu bir tehlike olarak görüp insanın saflığını bozduğuna inanıyorlar. Televizyon izlemiyorlar şeytani günah makinesi olarak görüyorlar. <img class="aligncenter wp-image-34996 size-full" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/9614226.jpg" alt="" width="450" height="540" /> Temposunu ve oluşturulan atmosferi çok başarılı bulduğum ancak her ne kadar anılardan referans alınmış olunsa da hikayenin ise çok eksikleri mevcut olan bir dizi. Çoğu yerde sanki gerçeklik hissi yüksek olan sahneleri de bulunuyor. Genel anlamıyla yeni kültür ve gelenekleri tatmak için güzel bir deneyimdi. İzlemenizi tavsiye ederim.

8
V
vitalis
·3 Ağu 16:58·Sinema - TV

Kanadalı yazar ve feminist Margaret Atwood'a ait, 1985 yılında yayınlanan ve Türkçesi “Damızlık Kızın Öyküsü” olan kitaptan 2017'de uyarlanan distopya-drama-trajedi dizisidir. Bu diziyi ilk duyduğumda aşırı depresif yorumlanması nedeniyle izlemeyi uzun süre ertelemiştim. Nihayet pandemi sürecinde fırsat buldum ve yaklaşık bir haftada 3 sezonu aralıksız ve soluksuz izledim. Geçen 28 Nisan'da 4. sezona ait ilk 3 bölüm yayımlanmış, henüz bu bölümleri izleme fırsatım olmadı ama ilk 3 sezon için söyleyeceğim çok şey var. Merak etmeyin, spoiler içermez! Öncelikle bu dizi değme korku filmlerine taş çıkartır derecede korkutucu ve rahatsız edici. Medeni bir ülkede distopya sayılabilecek olan bu bilim-kurgu Ortadoğu'da yaşayan bizler için sıradan hale geliyor. İzlerken tüylerim diken diken oldu, birçok sahneden midem bulandı ve kalbim hızla attı. Bu konuyu bu kadar korkutucu ve rahatsız edici yapan ise canavarlar, karanlık, aniden yükselen ses, gizem ve bilinmezlik değil. Tam aksine toplumda aramızda yaşayan sıradan insanların neredeyse her yerde karşılaştığımız aşırı sağcı, rahatsız edici fikirlerinin, tutum ve davranışlarının bu dizide hayata geçmiş olması. Yani bugünlerde televizyonda veya sosyal medyada karşılaştığınız, kadınların toplum içinde kahkaha atması, doğum kontrolünün günah olması, kadınların her anlamda eşlerine tabi olmaları, asli görevlerinin çocuk yapmak olması, çocuk yaşta evlenmek, okumanın yasaklanması, dini kurallara göre yönetilme gibi aşırı bağnaz durumları dizide görmek mümkün. Bu dizi işte tam da bu noktada, önemseme geç diyenleri, eylemsizleri ciddi şekilde eleştiriyor ve bu tutumun gelecekte neye mal olacağını tokat gibi suratınıza çarpıyor. Doğum oranlarının düşmesi, çevre kirliliği, kıtlık gibi yakın gelecekte karşılaşacağımız sorunlar bahane edilerek işi idare edemediği gerekçesiyle mevcut yönetime (ABD) darbe yapılıyor ve dini yönetim tek kurtuluş denilerek tüm bu aşırı fikirler hayata geçiriliyor. Yeni kurulan baskıcı ve totaliter yönetimin adı ise "Gliead." Dizide nerdeyse herkes giderek ağırlaşan şartları, muhafazakarlaşan kuralları 'geçici süreyle gerekli bir tedbir' olması nedeniyle sessizce kabulleniyor ve sonunda tepki vermedikleri tüm o aşırılıklar gün geliyor herkesin hayatlarını zindana çeviriyor; özellikle de kadınların ve çocukların. Gliead'da kısır olmayan kadınlar yüksek rütbeli komutanların damızlıkları oluyor. Dizi, damızlık olan Boston'lu bir kadının June Osborne'un hikayesini kendi gözünden anlatıyor. June kendi kendine yaptığı konuşmalarda şöyle diyor: “Hiçbir şey bir anda değişmez, derece derece ısınan bir küvette farkına varmadan haşlanarak ölürsünüz.” Oyuncu seçimlerini çok başarılı buldum, karakterler mimikleriyle oynamış resmen. Oyuncular o kadar doğal ki Türkiye'de gördüğümüz yapma bebek, ifadesiz ama güzel, dal gibi oyuncuları görmeye alışık olduğumuz için biraz garip hissettirdi. Özellikle ilk iki sezon hikayenin gidişatı çok ağır zaman zaman sıkıcı bile diyebilirim. Ama sonunu o kadar çok merak ediyorsunuz ki izlemeden duramıyorsunuz. 3. sezonda işler biraz daha hızlanıyor özellikle de 3. sezon 11. ve 12. bölüm diğer bölümlere göre daha farklı. Hızla akıyor ve nefes kesici. Bu iki bölümün yönetmeliğini "Mustang" filmiyle adını duyuran Deniz Gamze Ergüven'in yaptığını gururla söyleyebiliriz ki İmdb'de en yüksek puanlı bölümler bu ikisi. Görüntü açısından değerlendirmek gerekirse, handmaid'ler (damızlık kadınlar) sadece kırmızı giyiyorlar. Komutan eşleri (yüksek sınıfa dahil kadınlar) mavi/yeşil tonları, hizmetçi kadınlar haki, çalışan kadınlar kahverengi giyiyorlar. Hiçbir işe yaramayan kadınlar ise kolonilerde çalışmaya zorlanıyor ve ölüme terk ediliyorlar. Bu kıyafet prensibi sınıflar arasında keskin bir ayrım yapılmasına yardımcı oluyor. Dizideki atmosfer ise sürekli kurşuni gri, iç karartıcı ve yaratılmak istenen dünyanın karamsarlığını iyi aktarıyor. Hikayedeki tüm kadınlar bir şekilde baskı altında, yüksek sınıfa dahil olsanız bile kocanızın boyunduruğu altındasınız, eşlikçiniz olmadan evden dışarı adım atamazsınız, mülk sahibi olamazsınız, araba kullanamazsınız, kitap okuyamazsınız, herhangi bir konuda fikir beyan edemezsiniz, eşcinsel olamazsınız. Tüm bu eylemler suçtur ve parmak kesilmesi, asılma, taşlanarak öldürülme gibi cezaları var. Elbette dindar yasalar yürürlükte. Damızlıklar cariye değiller, yürüyen rahim gibi bir tanımlamaları var. Onlarla yapılan cinsel birliktelik (seremoni) yalnızca bir gereklilik. Bu sahneler gerçekten çok rahatsız edici çünkü birçok normalleştirilmiş tecavüz sahnesine tanıklık ediyorsunuz. Zaten bu normalleştirmeyi birçok sahnede gözünüze sokuyorlar. “Bu size şimdi sıradan görünmeyebilir, ancak bir süre sonra sıradan görünecektir. Sıradan olacaktır.” Sonuç olarak, ben diziyi çok beğendim ve herkesin izlemesini tavsiye ederim. Özellikle kadınlar için izlemesi hiç kolay değil, baştan söylemek lazım.