S

Sibel Karagöz

@sibelin-kaleminden

2 paylaşım0 takipçi0 takip

Evet başlıktan anlaşıldığı üzere makalemiz ruhsal sorunlar, psikolojik takıntılar. Haydi başlayalım...!!! • <strong>Obsesif Kompulsif Bozukluk:</strong> Bir takım aşırı düşünme, aşırı kafaya takma, tekrarlayan düşüncelerdir. Gerçekten insanlığın en korkulu rüyasıdır obsesif kompulsif bozukluğu. Her şeyi aşırı kafaya taktıkları için, gün içinde ne yapacaklarını da unuturlar. Aşırı düşünmekten ve tekrarlayan düşüncelerden uyku düzensizliği yaşarlar. Bir olayı aylara, yıllara yayabilirler. Obsesif kompulsif bozukluğu olan kişilerde ayrıca “şimdi ne olacak” endişesi vardır. 1 sene sonrasını, şimdiden yönetmeye çalışırlar. 1 sene sonra olmasa da olur, şurada bir hafta veya bir ay sonrasının olacaklarını da kontrol altına almak isterler. O kadar fazla düşünürler ki, kafalarının içi sadece o düşündükleri konu ile doludur. O kadar çok kendilerine dert edinirler ki şakakları ağır. Biz insanların genelinde zaten aşırı düşünmek, aşırı takıntılılık mevcut. Biz bunları maalesef yenemiyoruz. Bazen bu psikolojik sıkıntılar genetik de olabiliyor yahut birden bire karşılaşabiliyoruz. İnsan o kadar çok düşünüyor ki evdeki işlerini bile aksatıyor. Olmamış konuları bile kafasına takar hale geliyor. Olmamış konuları beyninde olmuş gibi hayal edip, bir hayal ürünü yaratıp ona inanıyor ya da inanmak istiyor. Obsesif kompulsif bozukluğu olan insanlar ciddi anlamda hayattan kopuyor. Çok fazla ilerlemeden bir psikiyatri &amp; psikolog uzmanlarından destek almak, yardım almak en iyisi. Eğer ilerlerse intihara kadar sürüklenebilir bireyler ki bu çok feci bir durum olur. Türkiye’de son zamanlarda psikolojik ilaçları kullanan sayısı oldukça arttı. İnsanlar her şeyi kafaya takar hale geldiler. Bence bu psikoloji ilaçları tedavi sonrası doktor kontrolü altında muhakkak bırakılmalı. Bırakmalıyız diyorum çünkü; obsesif kompulsif  bozukluğu olsun, anksiyete olsun, kaygı, kuruntu, bu tarz ruhsal sıkıntılar olsun ilaçlar bir yere kadar işlev görüyor. Psikoloji sorunlarına ilaçlarla değil kafada bitirmek gerekiyor. Tabii bunların doktor kontrolünde yapılması gerekiyor. Size en iyi gelene doktorunuz karar verecektir. <img class="alignnone wp-image-39716" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-11-3.jpg" alt="" width="830" height="553" /> &nbsp; • <strong>Anksiyete &amp; Kaygı &amp; Kurgu &amp; Kuruntu:</strong> Yaygın anksiyete bozukluğu için kuruntu, kurgu, vesvese veya evham rahatsızlığı diyebiliriz. Durduk yere ister otururken, ister bir iş yaparken, kitap okurken, müzik dinlerken, televizyona bakarken, ister yatarken, uyuyurken, ne yaparsak yapalım beynimizde hep kötü düşünceler olacaktır. Ve o olay gerçekleşirse böyle olur mu, şöyle olur mu, o olay gerçekleşirse şunlar başıma gelir mi, eşim kötü etkilenir mi, ailem zarar görür mü, eşimin ailesi ne duruma düşer. Tüm her şeyin kötü tarafından bakarlar. Anksiyete, korku, kuruntu, kaygı, yaşayan kişiler de nefes darlığı, titreme, çarpıntı, yanma, uyuşma halsizlik, yorgun düşme, mide bulantısı, baş dönmesi, kas krampları, ağız kuruluğu, gergin hissetme, hızlı solunum görülebilir. Özellikle yeni birisiyle tanışmaya giderken, yeni bir ortama girmeye çalışırken, çocuklukta veya yetişkinlik döneminde travmatik olaylar yaşamışsa, ailesinde, kaygı, kuruntu, kurgu, okb, bozukluğu olan kişilerde, tiroit gibi anksiyete tetikleyici olan kişilerde daha fazla anksiyete, kurgu, kuruntu görülebilir. Bu kişiler risk grubundadırlar. Anksiyetenin nedenleri de; genetik, ilaçlar, nörokimyasal değişimler, stres bazı kronik hastalıklardır. <img class="alignnone wp-image-39717" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-12-1.jpg" alt="" width="789" height="571" /> Sizlere kendimden örnek vermek istiyorum. <strong>Ben OKB hastasıyım. (Obsesif kompulsif bozukluğu)</strong> Okb ile 1 sene önce tanıştım. Aşırı düşünen, bir olayı haftalara, aylara yayan, olmamış olayları beynimde olmuş gibi yaratan ve buna inanan, istesem bile hayır diyemeyen biri oldum. Bu ciddi bir sorun benim için... Okb için psikiyatri uzmanına gittim. 2 ilaç verdi bana. Ama kullandığım ilaçların ilk 4 günde büyük yan etkileri oldu. Baş ağrısı, baş dönmesi, mide bulantısı, ishal, adet düzensizliği, şakaklarda ağrı, belli belirsiz vajinal kanamalar, huzursuz bacak sendromu, uyku bozukluğu, halsizlik, yorgunluk, bitkin düşme, akatâzi, hayattan kopma. 2 küçük ilaç, bir sürü yan etki yaptı. Tüm bunlara rağmen ilaçları bir ay boyunca kullandım. Evet obsesif kompulsif bozukluğu rahatsızlığım ilaçlar sayesinde hafifledi, hatta aklımı, beynimi, terk etmeye başladı. Ama ilaçların yan etkisine dayanamayıp kontrole gittim psikiyatristime. Doktorum ilaçlarımı değiştirdi. Yine 2 ilaç verdi. Hem bu ilaçlar, bende yan etki yapan huzursuz bacak sendromumu da geçirecekti. İlaçları aldım eczaneden ve akşam kullandım. Doktorun dediği gibi ilaçların yarısını kullandım. Oturdum haberleri izliyoruz eşimle. İlaçları kullanalı 1 saat olmuştu. Ben televizyon izlerken gözlerimi çok fazla kırpmaya başladım, gözlerim kapanmaya başladı yavaştan. Kendimi zorlayarak gözlerimin kapanmasına engel oldum. O ara hemen eşime “Hayatım bana bir şeyler oluyor!” dedim. Hemen yanıma geldi ve ben eşimin kollarına kendimi bıraktım. Bayılmadım ama aşırı halsizlikten yorgun düştüm. Gözlerim kapanıyor, halsizdim, yorgundum, dilimi kullanamamaya başladım. Kelimeleri doğru telaffuz edemedim, kelimeler sanki ağzımda yuvarlanıyordu, aynı zamanda ani hafıza kaybı yaşadım. Eşim beni aldı arabaya bindirdi hastaneye götürdü. Arabada beni konuşturmaya çalışıyordu bir yandan. Konuşuyorum ama kelimeler doğru bir şekilde, olması gerektiği gibi çıkmıyor ağzımdan. Sanki engelli gibi konuşuyordum. Hastaneye geldik. Şekerim ve tansiyonum düşük çıktı. Kalp atış hızım çok yavaştı. Kullandığım ilaçları gösterdik, bu tarz psikolojik ilaçlar yan etki yapabiliyor dediler. Hemen serum bağladılar. Serumdan sonra kendime bir saat sonra geldim. Sadece ani hafıza kaybı dışında, ilacın bütün yan etkileri benden gitmişti. Hafıza kaybı da bende 2 gün sürdü. Hafıza kaybı dediğim şu an nerede bulunduğumun dahi farkında değildim. Kendimi başka bir şehirde sanıyordum veya eğer akşamsa ben sanki sabahmış gibi hissediyordum. Kendi adımı hatırlayamama, eşimi hatırlayamama gibi esrarengiz olaylar da oluyordu. 2 gün zorlu geçmişti. İnsan hiç kim olduğunu unutur mu ? İşte unutuyordu... <img class="alignnone wp-image-39718" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-13-2.jpg" alt="" width="778" height="315" /> Sonra o ilaçları da bıraktım. Huzursuz bacak sendromu geçmişti. Tek bir doz almam yeterliymiş demek ki. OKB’yi artık ilaçlarla değil, kafada bitirme yolundaydım. Ama ne yazık ki başaramadım. Okb’yi nasıl yenerim bilemiyorum. Araştırıyorum, makaleler okuyorum, Okb ile ilgili kitaplar karıştırıyorum. Farklı kişisel gelişim kitapları arıyorum. Hep bir şeylerle kendimi bu yönümden geliştirmeye çalışıyorum. Elimden geldiğince bunu başarmaya çalışıyorum. Nerede Okb kitapları görsem veyahut bir makale görsem hemen alıyorum, okuyorum. Çünkü bu çok kötü bir hastalık. Benim bu Okb’yi muhakkak atlatmam gerekiyor. Hatta bir şey fark ettim bu aralar bedenimde. Ne zaman kafaya bir şey taksam, bir şeyi aşırı düşünsem, beni üzen, sinirlendiren, öfkelendiren, mutsuz eden bir şey olsa veya bir kaç ay önce beni üzen, kıran bir olayı hatırlasam, yada olmayan, yaşanmayan bir şeyi kafamda yazsam, çizsem, kurgulasam ve bu kurguladığım şeye inansam, benim tansiyonum düşüyor, kalp atış hızım aşırı hızlanıyor ve ani hafıza kaybı yaşıyorum. Bunu kendimde, kendi bedenimde fark ettim. Ama belki psikolojik değildir diye dahiliye uzmanından randevu aldım. Bir kaç gün sonra gideceğim fakat tansiyon düşüklüğümün olduğu zamanlar hep Okb ile karşılaşıyorum. O yüzden vücudumda ters giden her şeyi Okb’ye bağladım. Artık ilaçlardan korktuğum için kendi kendimi tedavi ediyorum, kafamda bitirmeye çalışıyorum. Olabildiğince küçük şeyleri kafaya takmamaya, üstünde aşırı düşünmemeye çalışıyorum, kitaplar araştırıyorum, Okb ile ilgili makaleler okuyorum, psikologların yazılarını, köşe yazılarını okuyorum. Başarabilirsem ne mutlu bana. Sona doğru yaklaşmışken şu cümleyle bitirmek istiyorum. Yarına çıkacağımız belli olmayan şu üç günlük dünyada, kendimizden daha da önemli olan ne var ? Kendinizi ilaçlarla değil, kendi bedeninizin gücüyle iyileştirin...

Eğer sizler de “HAYIR” diyemeyen bir insansanız şu an doğru yerdesiniz. Sizlere bir hikaye anlatmak istiyorum. Genç bir kadın yıllarca çocuklarına, eşine, ailesine, akrabalarına ve yakınlarına kendinden feda ederek hizmet etmiş. Hiç kimseye<strong> “hayır”</strong> diyememiş. Canı istese de istemese de her istenileni yapmış ve yıllarca kendi sevdiği şeyleri ertelemiş. Yıllar sonra kadın kalp krizi geçiriyorum diye soluğu hastanede almış. Fakat kadının kalbinde veya kendisinde herhangi sıkıntı yokmuş. Daha sonra psikiyatri servisine giden kadın, uzun süre devam eden depresyonu olduğunu öğrenmiş ve panik bozukluk tanısı almış. Doktor durumu açıklamış; İşte bedeninizin size armağanı bu. Bedeniniz size bu hastalık yoluyla şu mesajı veriyor: Lütfen benim için bir şeyler yap. Beni hayatında birinci plana yerleştir. Eğer sen benim için bir şeyler yapmazsan, Ben kendimi bir numara yapacağım. Onun sesini dinlemediğinizde, bedeniniz sapasağlamken yataklara düşer, hiçbir şey yapamaz hale gelirsiniz. Bedeniniz size daha önce depresyon yoluyla sesini duyurmaya çalışmış, ama onu dinlememişsiniz. Kendinizi ihmal ve suiistimal etmişsiniz. Bu nedenle panik ataklarınız ortaya çıktı. Kendinizle ilgilenmekten başka çareniz kalmadı. Hasta kadın “Peki şimdi ne yapacağım?” Doktoru reçete kağıdına bir şeyler yazarak hastaya uzatırken; “Bu sizin en önemli ilacınız” dedi. Kağıda okuyunca hasta şaşkınlıkla gülümsedi. Mesajı almıştı. Kağıtta büyük harflerle <strong>“hayır”</strong> kelimesi yazılıydı. Ben bu hikâyeyi her okuduğumda her bir kelimesi yüzüme bir tokat misali çarpıyor. Biz hayır demeyi bilmiyoruz arkadaşlar açık ve net. Bizler gerektiğinden çok daha fazla fedakârlık yapıyoruz. Kimimiz arkadaş ortamından kopmamak adına, kimimiz eşimizle tartışmamak adına, kimimiz de aileyi akrabayı üzmemek adına sessiz kalıyoruz. Peki bu sessizliğin ardında bizim mutsuzluğumuz gizli değil mi. Çevremizdekiler, eş, dost, akrabalar üzülmesin kırılmasın diye; içimizden gelmeyerek de olsa hayır demedik mi? Biraz daha açmak istiyorum konuyu. Çok fazla fedakârlık yapıyoruz. Evlisin, çoluğun çocuğun var. Evde yemek pişiyor. Yemeğin en güzel yerini ve en sıcak tarafını eşine veriyorsun. Eve pasta alınıyor, çocuklar yesin diye, bir çatal bile yemiyorsun. Peki soruyorum size; eşinizin sizden ne farkı var? Peki siz neden yemeğin güzel yerini almıyorsunuz tabağınıza. Eşiniz, kendinizden sizden daha mı değerli. Çok mu kıymetli sizden. Bu durum aşırı fedakarlığı gösteriyor. Bizler eşit davranamıyoruz. Dengeyi kuramıyoruz. Hep başkalarını düşünüyoruz. Başkalarının bizim hakkımızda kötü düşünmelerini istemiyoruz. Bizi yanlış anlamalarını istemiyoruz. İşte o yüzden hiç kimseye hayır diyemiyoruz. Bir kere de düşünmeyelim. Bir kere de içimizden geldiği gibi davranalım. Varsın bizi kötü bilsinler, varsın yanlış anlasınlar. Neden tek kişilik değil de, çoklu beyinli düşünüyoruz. Allah bize beyin vermiş. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu biliyoruz. Başkalarının istediği gibi yaşamak zorunda değiliz. Bu hayat bizim. Tek yaşamımız, tek yaşantımız, tek bir şansımız var. Tek bir şansımız varken, neden el alemin bize dayattığı şekilde yaşayalım ki. Bizler aslında çocuklara karşı da insafsız davranıyoruz. Onların hayatını daha küçükken yönetmeye çalışıyoruz. Örnek vermek gerekirse, çocuğumuzun dayısı teyzesi veya amcası gelmiş. Çocuğu öpmek istiyor sarılmak istiyor. Ama çocuk daralıyor sıkılıyor ve yanaşmak istemiyor. Anne babası: "Kızım/oğlum ayıp olur hemen sarıl bakayım amcaya teyzeye." diyor. İşte bizler de bu şekilde yetiştirildik. Bizler de <strong>“ayıp olur”</strong> adı altında geldik bu yaşlara. Şunu şöyle yapmazsan, şu kişiye ayıp olur. Bak kayınvalideye güler yüzlü olmazsan, yanlış anlar. Bak arkadaşlarının dediklerini yapmazsan, seni dışlarlar. Bizim bu tarz cümlelere karşı kulaklarımızı kapatmamız gerekiyor. Bizi sıkan, daraltan, bizi kendimiz olmakla suçlayan insanlardan ayrışmamız gerekiyor. Bizi sadece biz ilgilendiriyor. Bizi ne eşimiz, ne ailemiz, ne de eşimizin ailesi <strong>yönetemez</strong>. Biz bir bireyiz. Herkes birbirine karşı saygılı olması gerekiyor. Ama bizler o kadar yaralandık ki büyürken, küçüklüğümüzde bize dayatılan, “Yanlış anlar”, “Üzülür”, “Ayıp olur” kelimeleri cümleleri, şimdi şu an bizim canımızı yakıyor. Biz üzüleceğimize, başkaları üzülsün. Bize ayıp olacağına, onlara ayıp olsun. Bizlerin canı yanacağına, onların canı yansın. Bizler “Hayır” diyemiyoruz. Ama inanıyorum ki, bu konuda geliştireceğiz kendimizi. Çünkü hayır diyemezsek, kendimize büyük ayıp etmiş oluruz. Sırf başkaları incinmesin, kırılıp dökülmesin diye biz paramparça oluyoruz. Halbuki; sevmediğimize sevmedim, beğenmediğimize beğenmedim deseydik, bence bu kadar yara almazdık. Başkalarını memnun etmek yerine, neden kendimizi memnun etmiyoruz. Koca bir ömrü neden başkalarına yaranmak, başkalarını memnun etmek için harcıyoruz. Bu kötülüğü kendimize niye yapıyoruz. Nedir bizim kendimizle çözemediğimiz sorun. Peki bizler neden hep bir fedakarlık yapıyoruz. “Eşim isterse yapmam mı ben”. “Teyzem isterse o konsere gidilir”. “Kayınvalidem isterse hep onu mutlu ederim yeter ki istesin”... O, bu, şu, kimin ne istediği değil,<strong> “ben”</strong> ne istiyorum. Ben ne yapmak istiyorum. Ben nasıl davranmak istiyorum. Benim hayatıma, benim yaşam tarzıma, benim isteklerime, benim yapmak istediklerime, benim mutluluğuma, mutsuzluğuma, benim suratımın asıklığına, benim nasıl davrandığıma, benim duygu ve düşüncelerime, benim yaşam biçimime, bana vadedilen bu ömre hiç kimsenin karışmaya <strong>“hakkı yoktur”</strong>.. Bizler bunu yüksek sesle maalesef ki söyleyemiyoruz. Hep bir korkumuz var. Kimisi eşinden, kimisi anası babasından, kimisi komşusundan, kimisi kayınvalidesinden kayınpederinden korkuyor, çekiniyor. Bizler herkesin istediği gibi biri olmak için doğmadık. Eğer ki; Başkalarını mutlu etmek için yaşarsak, evet herkes bizi sever ama kendimiz hariç. İstemediğimiz olaylara, içimizden gelmeyerek evet dersek, kendimize yaptığımız en büyük değersizlik bu olur. Yeri geldiğinde hayır diyememek, kendi özgüvenimizi zedeler. Ve şu da var ki; Kendimiz olamadığımız bu dünyada, hep başkalarından onay bekliyoruz. Hep bir onaylanma ihtiyacı hissediyoruz. Halbuki kendimizin farkında olsak, hayatımız daha güzel bir hâl alacak. Başkalarının duygu ve düşünce tarzlarına göre hayatımızı yönlendiriyoruz. İnsanlarla küs olmayalım, onları üzmeyelim diye hep onların yaşantısına göre hareketlerimizi sergiliyoruz. “El alem” ne der diye senelerimizi bu karanlık hapishanede geçirdik. Çok ciddi bir şekilde soracağım:<strong> "Değdi mi?"</strong>. El alem için, kendimiz olmaktan çıktığımıza değdi mi. Yazık değil mi bize. Yazık değil mi söyleyemediğimiz, içimizde kalan sözcüklere. Sabrettiğimiz yetmedi mi. Sağlam bir geleceğe sahip olmak, sağlam bir birey olmak istiyorsanız, <strong>“hayır”</strong> deyin. İnsanlar sizden bir şey rica ettiklerinde ve içinizdeki ses bu isteğe hayır demek istiyorsa, lütfen bunu yüksek sesle söyleyin. İstemediğiniz her şeyi geri çevirebilirsiniz. Mutlu olmak, daha mutlu hayat sürmek için lütfen <strong>“hayır”</strong> kelimesini kullanın. Ve unutmayalım ki; içimizden gelmeyerek evet demeye devam ediyorsak, beğenmediğimize beğendim, sevmediğimize sevdim, istemediğimize istiyorum, demeye devam ediyorsak ne yazık ki mutsuz olmak kaçınılmaz oluyor. Bizler için tek dileğim; <strong>“hayır”</strong> kelimesinin yaşantımızda çoğalması dileğiyle...