Yine enteresan ve garip hikaye ile sizlerle birlikteyim. Milli Piyango'nun gizli sırrının ne olduğunu birazdan anlatacağım hikayede bulacaksınız. Ahmet, henüz yeni terhis olmuş bir askerdir. İstanbul'a döndüğünde ne işle meşgul olacağını bilmez. Tahtakale civarlarında küçük taşımacılık işleri ile getir götür ve çaycılık işleriyle uğraşmaktaydı. Ancak beklediği kazancı bir türlü sağlayamıyor kara kara dertlenip düşünüyordu. Bir gün dışarıda otururken, fırından almış olduğu bayat ekmekleri kuşlara attı. Güvercinler bir türlü ekmekleri parçalayamıyor, taneler büyük olduğu için yiyemiyorlardı. Önce hepsini yerden topladı. Ahmet yanında akan çeşmeden küçük bir kaba su koydu ve bütün ekmekleri ıslattı daha sonra ıslak ekmekleri tekrar güvercinlere attı. <img class="aligncenter wp-image-34805 size-full" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/3101a010-05f3-4634-b9a9-e1c4a767823b.jpg" alt="" width="430" height="540" /> Ahmet bu eylemi her gün yaptı. 5.günün sonunda Ahmet meydandaki kuş pisliklerinin çok fazla artmış olduğunu gördü. Islak ekmeklerin kuşların dışkılarını cıvıklaştırıp sıklaştırdığını iki üç gün daha deneyerek gözlemledi ve tespit etti. Askerdeyken tanışmış olduğu Sinan teğmen, bir gün Çin imparatorunun üzerine güvercin pislemesi üzerine bunun kendisine ve halkına şans getireceğini düşünerek, düşman olduğu imparatorluğa savaş açtığı ve tam bir galibiyet aldığı hikayesini hatırladı. <img class="aligncenter wp-image-34809 size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/49e6f70b-32ef-443f-8229-e071517a2400-800x529.jpg" alt="" width="662" height="438" /> O dönem batıl inançlara ve sahte dini hikayelerin gerçek olduğuna inanan halkı piyango satışlarına ikna edebileceğini, üzerine kuş pislenen insanların şanslı günü olduğuna inandırılacağı bir satış yöntemi geldi aklına oturduğu çınarın gölgesinde. Hemen bir piyangocuya gitti. Piyango bileti satışlarına %50 pay koyarak satışa başladı. Cami çıkışlarında kuşları besleyen yaşlılar, artık Ahmet'in verdiği ıslak ekmekleri kuşlara veriyor ve adeta her yer kuş pisliği ile dolup taşıyor, Ahmet ise üzerine pislenen insanların şanslı günü olduğu hikayesini anlatıp herkese satış yapıyordu. Şans bu ya Ahmet tüm biletleri sattıktan sonra tam dört müşterisi o dönemin yüksek rakamlı ikramiyelerini kazanmıştı. Böylelikle halk arasında <strong>"Kuş pisliğinin getirdiği şans!"</strong> çok hızlı yayıldı. Gazetelere haber oldu. Ahmet artık bir haftada sattığı bileti bir günde satıyordu. Üstelik ikramiye kazananlardan biri Ahmet'e o dönem dükkan açacak kadar bir parayı hediye etmişti bile. Ayrıca, Ahmet sonra çok büyük adam oldu. Meşhur Ahmet öldüğünde üç binden fazla güvercine sahipti. İşte size bir yalan üzerine kurulu satış hikayesi... <strong>Eğer piyangoyu gözünden vurmak istiyorsanız, sizi Tahtakale civarlarındaki güvercinlerin orada bekliyor olacağız...</strong>
Ozan Posluk
@ozanposluk
<strong>“Elime Kur’an’ı aldığımda Allah’a, elime kalemi aldığımda kendime inanıyorum.”</strong> <strong>Cahit Arf </strong> Cahit Arf'ı duyduğunuza, bildiğinize eminim. Pek çoğunuz onu 10 liranın üzerindeki resimden tanır ve bilir... Şimdi sizlerle bu enteresan adamın hayatından bir kesit yazıyorum. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/cahit_arf_kimdir_hayati_ve_calismalari_h45018_6be4c.jpg" alt="" width="637" height="332" /> Savaş döneminde henüz genç bir adamdı. Ülke henüz yeni savaştan çıkmış ve genç bilim adamlarına ihtiyaç duyuyor ancak yetersiz kadro sebebiyle yurt dışına öğrenci gönderiyordu. İşte o dehâlardan biri: Cahit ARF Bu hikayeyi size büyük düşünmeniz için yazıyorum. Özgeçmiş yerine "öz gelecek" diye bir kavramı hayatınıza lütfen sokun. İki adam aynı üniversiteden mezun oluyor ve aynı okula tayin oluyorlar.(Atatürk Lisesi) Önce İsmail hoca gitti okula. İnanılmaz derecede heyecanlı. Öğretmenler odasına girdi kendini tanıttı: "Ben yeni mezun İsmail hoca, burada olduğum için çok heyecanlıyım" dedi. Biraz tıknaz, biraz utangaç, biraz çekingen... "Daha dün öğrenciydim bugün buradayım" diye geçirdi içinden. Tüm öğretmenlerle tanıştı: Tarihçi kimyacı matematikçi... Daha sonra ilk dersine girdi hala heyecanlıydı. İçeri girdi. "Arkadaşlar çok heyecanlıyım biraz zor olacak benim için. Belki aranızda benden daha iyiler vardır" dedi, içine doğru konuşurken. Çocukların içinde derece yapanlar vardı. Ondan türev, integral, ve limiti anlatmasını istediler. Ama adam ısrarla ezik davranıyordu. İlk gün bittiğinde karısını aradı ve "çok heyecanlıyım, yapamayacak gibiyim" dedi. 2. Gün diğer öğretmene geldi. Adı Cahit. Girdi öğretmenler odasına ve dedi ki, " Arkadaşlar merhaba! Ben dünyanın en iyi matematik öğretmeni Cahit " henüz 22 yaşındaydı bu sözler ağzından çıktığında. Aslında bilgisi diğer öğretmen kadardı. Aynı tarihte aynı okuldan aynı yaşta mezun olmuşlardı. İçlerinde kronikleşmiş 40 yıldır bu meslekte olan bir öğretmen vardı. "Ben Yılmaz hoca, matematik öğretmeni. Senin kadar iyi olmasam da ben de fena sayılmam" dedi genç Cahit'e. Aslında bu bir laf sokmaydı... Ama Cahit ısrarla tanıştığı her hocaya "Ben dünyanın en iyi matematik öğretmeniyim" demeye devam etti. Daha sonra sınıfa girdi. Öğrenciler heyecanlı gözlerine bakarken "Lan siz ne kadar şanslısınız, karşınızda dünyanın en iyi matematik öğretmeni! İşte ben oyum ve burada sizinleyim, hiç merak etmeyin matematiği çivi gibi kafanıza kazıyacağım. Öğrenmeme, bilememe şansınız asla olmayacak. Tadını çıkarın." dedi. Öğrenciler, Cahit ders anlatırken not tutmaya çalışıyordu hepsine kızdı "Not falan tutmayın. Sadece bana bakın ve beni dinleyin" dedi. O kadar özgüvenli ve o kadar kendinden emindi ki öğrenciler dediğini yaptı ve genç Cahit'i büyük bir hayranlıkla dinlediler. <strong>Bir gün gençlerin elinde çözülemeyen bir soru vardı. Kime götüreceklerini düşündüler. Yıllardır tanıdıkları 40 senelik Yılmaz hocaya mı? Yeni mezun olmuş hafif ezik İsmail hocaya mı? Yoksa Cahit'e mi?</strong> Öğrenciler Cahit'i denemek test etmek için ona götürmeyi karar verirler. Çünkü o dünyanın en iyisi olduğunu iddia ediyordu. Genç Handan koşarak Cahit'e gitti. "Hocam dedi "Bu soru çözülemiyormuş acaba siz çözebilir misiniz?" Ancak genç Cahit bilmiyordu soruyu ve cevabı... İddia ettiği dünyanın en iyi öğretmeni sıfatına leke getiremezdi, bu sebeple bir yöntem keşfetti. Handan'a; "Handan, ben bu soruyu kalemsiz çözerim, lakin annem hasta sen soruyu ver. Ben yolda giderken bunu çözeyim ve dönüşte de sana vereyim. Annemle ilgilenmem lazım" dedi ve soruyu çaktırmadan cebine koyarak okuldan çıktı. Aslında annesi hasta falan değildi, sadece soruyu bilmiyordu ve bir yalan uydurmak zorunda kaldı. Okuldan çıktıktan sonra Namık Kemal lisesine gidip oradaki İbrahim öğretmene gitti .Sonuçta kendi okulundaki öğretmenlere danışamazdı. Diğer okuldaki öğretmenle beraber soruyu çözdüler daha sonra okula geldiğinde Handan'ı aradı. "Handan senin bir sorun vardı. Hadi ver şimdi çözelim" dedi. Handan "Hocam soru sizde cebinize koymuşsunuz" dedi. Cahit Hoca şaşkınlık içinde" Aaa bende mi? dedi. <strong>Aslında burada yalanlar silsilesi vardı :</strong> <strong>Birincisi "Ben dünyanın en iyi matematik öğretmeniyim"</strong> <strong> İkincisi "Annem hasta üçüncü yalan soru bende miydi?"</strong> Burada bir yalan daha var o da "Ben bu soruyu kalemsiz çözerim." Soruyu cebinden çıkardı ağzından bir şeyler mırıldanarak "Ben bu soruyu kalemsiz çözerim dememiş miydim" dedi daha önceden çözdüğü soruya. Bir buçuk saatte çözdükleri soruya 30 saniyede çözmüş gibi davrandı. Daha sonra cevabı Handan'a verdi. Handan, koridorda koşarak sınıfa gittiğinde bu olayı herkese anlattı. Cahit Hocanın 30 saniyede çok zor bir soruyu çözdüğünü akşam olduğunda tüm sınıflar duymuştu. Bu olay öğrenciler arasında efsane olarak konuşulurken, bu konu öğretmenler odasına da yansıdı. 40 senelik Yılmaz Hoca şaşkınlık içerisindeydi. Yavaş yavaş Cahit'i hem kıskanıyor hem de ona inanıyordu. Cahit daha sonra öğrencilerin ona çok daha fazla soru getireceğini düşünerek, çok daha fazla çalıştı. O kadar çok çalıştı ki bazen geceleri bazen gündüzleri onun için hep aynı zamandı. Tüm soruları çözüyordu artık. Öğretmenler odasında herkes ona imrenerek ulaşılmaz bir gözle bakıyorlardı. Sevmiyorlardı ama gizli gizli onu izliyorlardı. Bu arada İsmail Hoca öğretmenliği bıraktı. Yapamadı işte... Bildiği kadar matematikle bakkal açtı, matematiğini bakkal defterinde kullandı. Ancak Genç Cahit durmadı, azmetti tüm bilmediği sorularda. Çok daha fazla çözüm üretti. Bir çözümü olan soruya ikinci bir çözüm kattı, teoremler bile geliştirdi. Ve nihayet tarihler 1997'yi gösterdiğinde ölmüştü genç Cahit. Türkiye Cumhuriyeti devleti, öğretmenler odasına sevilmeyen, öğrencilerinin aşık olduğu matematiğin duayeni olarak betimlediği adama <strong>10 TL'lik banknot arkasına "Ordinaryüs Profesör Doktor Cahit ARF"</strong> diyerek işledi.
Tekrar merhaba herkese, bugün sizlere yine ilginç ve düşlediğimde içimde mutabık kaldığım bir içerik yazıyorum, lütfen dikkatle okuyunuz... <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/usta_5aa2846ddd9f7_L.jpg" alt="" width="600" height="338" /> <strong>Bir gün bir çırak ustasına giderek aklındaki soruları yöneltti:</strong> <strong>-Usta, bizim bilim adamlarımız, yazarlarımız, hatta buluşlarımız bile dünyada kabul gören insanlardan çok daha iyi. Şairlerimiz onların çok ötesinde, ressamlarımız muazzam. Ancak hiç biri onlar kadar değer görmüyor. Buna canım çok sıkılıyor, bunun sebebi nedir ? </strong> <strong>+Sen savaş nedir bilir misin evlat? Neden bizim başarılarımız gün ışığına çıkamıyor, neden biliyor musun? Çünkü "onlar kazandı" evlat... Onlar kazandı.</strong> Tarih boyu savaşlar; gelişen, güçlenen ve daha fazla hakimiyet sürmek isteyen hükümet ve ülkelerin açgözlülüğü ya da hırsı diyebileceğimiz insani duygular sebebiyle başlamıştır. Ülkeler savaşırken ve savaş kararı alırken aslında gerçekten binlerce milyonlarca insanın ölmesini değil, tek gerçeğin hüküm sürenin ve kabul gören sözlerin kendilerinde olmalarını isterler. Baktığımız zaman Moğollar, Persliler, Osmanlılar, Vikingler, Fransızlar, İspanyollar, Amerikalılar hatta İtalyanlar... Şuraya biraz da Almanlar ile Rusları da ekledim ve tabii akabinde Çin ve niceleri... İncelediğimizde Roma'nın hüküm sürdüğü dönemde Roma'nın buyruk ve emirlerini kabul etmek istemeyen Osmanlı, gelişen gücü sayesinde gerçek gücün kendisinde olmasını istemesi sebebiyle savaş isterken; Roma ile Almanlar, gelişen gücü ve istikrarı sayesinde bölgede hüküm süren ve söz sahibi olan Fransız, Polon, Rus ve İtalyan baskısından sıkılarak, hepsinden güçlü olduğunu, onların sözünü dinlemenin artık gerekmediği düşüncesi birinci ve ikinci Dünya savaşlarının başlama nedenlerinden olmuştur. Yine aynı şekilde incelediğimizde; İngilizler, İtalyanlar ve İspanyollar yeni yerler keşfetmek amacıyla birbirleriyle deniz üzerinde sürekli savaşmış ve üstünlük kurmaya çalışmışlardır. <img class="aligncenter wp-image-29190 size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/1395397767_88_1381-800x498.jpg" alt="" width="662" height="412" /> <strong>Peki bu genel kabul gören hükümlerin arkasında neler yaşandı?</strong> Bildiğiniz üzere matbaa her ne kadar Çin menşei olsa da Osmanlı'nın hüküm sürdüğü dönemde Osmanlı bandrolü ile tanınmış, bilim adamları bu dönemde popülerleşmiş ve yine baktığınız zaman Roma Döneminde heykeller, kültür- sanat Roma'ya özgü sanatçılarla popülerleşmiş ve tanınmıştır. Rönesans döneminde yazarlar ve sanatçılar Fransızlar'dan tanınmış ve yükselmiş, 1 ve 2 Dünya Savaşı döneminde, Rus ve Polonyalı sanatçılar ve bilim adamları tanınmış ve değer görmüş, İtalyan İspanyol ve İngiliz Deniz üssü kapışma ve savaş döneminde, gemicilikte popülerleşmiş ve kabul görmüşlerdir. <strong>Yani savaşlar aslında bir insan kıyımı gibi gözükse de söz söyleyen olmak isteyen ülkelerin başlatmış olduğu bir durum olsa da akabinde; Aziz Nesin yerine Victor Hugo'nun popülerleşmesine, Michelangelo'nun popülerleşmesine, Kaşağı'nın Dünya klasiklerine girmesi yerine sadece küçük bir kitle içerisinde kalmasını sebebiyet vermiştir.</strong> Kabul gören durum şudur ki: Dünyanın jandarması Amerika'dır. Dünyanın pek çok yerinde üstleri, askerleri, bilim adamları, mühendisleri ve doktorları bulunmaktadır. Bu sayede Amerika, dünyanın tüm gelişmelerini takip edebiliyor, kendisine transfer edebiliyor ve düşmeyen gücünü sabit tutabiliyor. Ancak baktığınızda gelişmekte olan Çin ve Rusya, bu durumu sürekli sabote ederek söz söyleyenin kendilerinin olması yönünde fiiliyatlar içerisine giriyor. <strong>Nasıl mı?</strong> <img class="aligncenter wp-image-29186 size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/rusya-cin-getty-1584170-800x450.jpg" alt="" width="662" height="372" /> <em>Çin</em> Halk Cumhuriyeti'nin, şu an dünyanın pek çok yerinde lojistik dağılımı var. Bu dağılım sayesinde Çin sevkiyat ve ticaret konusunda tüm dünya ülkelerinin çok çok üzerinde, her ne kadar ucuz işçilik ve "dandik" üretim olarak bildiğimiz Çin; şu an dünyanın en popüler ürünlerini üretildiği ve geliştirildiği ülke konumunda. Bu sayede Çin, Amerika'nın çok ötesine geçmek üzere. Çin, bu konuların tamamında söz sahibi olabilmek için tüm kozlarını kullanıyor. Yine baktığımız zaman İngiltere, Fransa, Almanya, Amerika, Rusya, Çin, İtalya yani kısacası asil devletler olarak bilinen devletler, kendi moda ve ilmi gelişmelerini dünyaya kabullendirmek için ekonomik, ticari ve askeri savaş yöntemlerine başvuruyor. <strong>Kısaca özetlersek, savaşlar sadece toprağa ve paraya sahip olmak için değil; dünya modası, dünya tarihi, bilim insanları arası ilişkiler, popülizm savaşı kazanan ülkelerin hükümleri ile yön bulur ve gelişir diğerlerine sadece izlemek kalır.</strong> Sizlere karıncalar gibi çalıştığınız, pek çok konuda kendinizi geliştirdiğiniz, elde etmek istediğiniz hayata kavuşma duygusu ile yataktan çıktığınız azimli günler dilerim :)
Evet başlık biraz tuhaf oldu, ilk okuduğunuzda Ne Roma'sı? Ne Sosyal Medyası? dediğinizi duyuyorum ama biraz sonra bahsedeceğim hikayedeki varacağınız çıkarım ile sonuca ulaşacaksınız... Neyse hadi başlayalım. <img class="wp-image-27876 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/B7RFz8Cg4bE-300x245.jpg" alt="" width="797" height="651" /> Bildiğiniz üzere Roma döneminde pek savaş ve pek çok asker yetişmiştir. Hatta içlerinde kahraman olarak nitelikleri şövalyeleri olmuştur. Ancak bugün sizlere bu işin showroomu olan ve halk arasında günümüze uyarlandığında "Reality Show" da diyebileceğimiz aslında esirlerden oluşan gladyatör savaşlarından bahsedeceğiz. Gladyatörler çok iyi yetişmiş, kendini ispatlamış dövüşçülere verdikleri unvandır ve pek çoğu arenalarda hatta kolezyumlarda dövüştürülmüşlerdir. Tarihinin çeşitli noktalarında yaklaşık 50.000 ila 80.000 seyirciyi ağırlayabilen bu alanlar, insanlara pek çok konuda hizmet verse de en büyük ilgiyi gladyatör savaşlarında elde etmiştir. <img class="wp-image-27873 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/e6401a3760ab843ba0717ab6cefe6a59-300x231.jpg" alt="" width="927" height="714" /> Gladyatör olarak eğitime alınan dövüşçüler, özgür veya köle olduklarına bakılmaksızın yemin ediyordu. Özgür olanlar yeminleri süresince, ağır suçlular ve köleler ise belirli sayıda dövüşü başarıyla tamamlayana kadar yeminlerine bağlı kalmak zorundadır. Dövüşler kategorize bile edilmişti hatta... <img class="wp-image-27875 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/gladiator_2000_pic02-300x198.jpg" alt="" width="952" height="628" /> Ağ dövüşleri, Kalkan Dövüşleri, Kısa Bıçak, Mızrak, Atlı Dövüşler.. . Hatta aslanlar ve kaplanlara karşı yapılan dövüşler... Bu dövüşlere çıkan gladyatörlerin tek bir amacı vardır : <strong> "Hayatta kalmak"</strong> Dövüşlere çoğu zaman imparatorda katılır hatta dövüşler onun müsait olduğu ve katılabileceği dönemlere denk gelirdi. Katılamadığında ise bir başkan muhakkak orada bulunurdu. Çünkü bunun çok ama çok haklı bir sebebi vardı onlar için : <strong>"Ölüm fermanını vermek"</strong> Karşılaşmada kaybedenlerin cesetleri, et çengelleriyle sürüklenerek 'Ölüm Kapısı'ndan dışarı atılırdı. Bir gladyatör yaralanırsa, imparator veya oyunlara başkanlık eden bir başkası, "Başparmak yukarı" veya "Başparmak aşağı" işaretiyle cezanın tecil edilmesine veya kişinin öldürülmesine karar verirdi. <img class="aligncenter wp-image-27627 size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/Roma-gladyatorleri6-1-800x526.jpg" alt="" width="662" height="435" /> İşte bu hareket dövüşçünün ölüp ölmeyeceğine karar veren son kralın son emri sayılırdı ve gladyatör karşısındaki rakip bu fermana uyarak rakibini öldürürdü. Peki biz bu işareti nereden biliyoruz ? Elbette ki <strong>SOSYAL MEDYADAN...</strong> <img class="wp-image-27877 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/8081-scaled-1-300x300.jpg" alt="" width="729" height="729" /> Çevremizde beğendiniz veya beğenmediğiniz insanların sosyal medyadaki tüm içeriklerine <strong>"Like"</strong> "Disslike" olarak bilinen bu işaretleri bırakıyoruz. Roma döneminden gelen bu adet, bir kişinin ölümüne bile karar tayin eden bir durumdu. Arena ve kolezyumdaki seyirciler, eğer eğlenmiş ve keyifleri yerinde ise bir insanın ölümüne neden olacak o tezahüratı yaparak, kralı ölüm fermanı vermesi için baskı gösterirdi. Kral da genellikle ölüm fermanını baş parmağın <strong>"aşağı"</strong> yönlü çevirerek verirdi. Yazıyı nasıl buldunuz ? Aşağıdaki yorum kısmına düşüncelerinizi bırakabilir, ölüm fermanımı vermek istiyorsanız aşağıdaki <strong>"Disslike"</strong> butonuna basabilirsiniz:)) Hepinize kralsız bir hayat dilerim :)
İkinci Dünya Savaşı’nın en şiddetli zamanlarında, Alman doktorlar en büyük amaçları olan süper askerleri yaratabilmek için mahkumlar üzerinde deneyler yapmayı sürdürdüler. Berlin'in kuzeyindeki Sachsenhausen kampında, aynı zamanda kristal Meth olarak da bilinen bir uyarıcı olan Metamfetaminden, D9 kod adlı, Pervitin isimli bir hap üretildi. İçeriği Metamfetaminden oluşan bu ilaç insanların yalnızca psikolojik ve fizyolojik sistemlerini bozmakta kalmayıp adeta karar verme yetisini elinden almaktaydı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/EPywZNcX4AMIsbr-800x481.jpeg" alt="" width="662" height="398" /> İnsanlara yenilmez olduğu hissi sağlayan bu ilaç, aynı zamanda Naziler tarafından bilinçli olarak bir silaha dönüştürüldü. İnsan beyninden uyku, beslenme ve dinlenme gibi ihtiyaçları yok eden bu ilaç, vücutta ki enerjiyi tavan yaptırıyordu. Kamplarda tutulan Yahudiler, muhalifler ve savaş esirleri üzerinde test edilerek askerler üzerinde kullanılan ilaç, deneyleri sırasında yüksek dozda bazı mahkumların ölümüne sebep oldu. Ayrıca mahkumların dinlenmeden çalışmalarını da amaçlamıştı. İlk olarak Polonya seferindeki askerler üzerinde denenen Pervitin, Nazi doktorlarının araştırmalarına göre yorgunluktan ve baygınlık geçirecek duruma gelen askerleri, 1 saat gibi kısa bir sürede ayağa kaldırmış, kendilerini enerjik, korkusuz ve dinç hissetmelerini sağlamış. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/EPywbc1WkAAzlBa.jpeg" alt="" width="650" height="434" /> Bu ilaç askerler arasında empati hissini yok ederek, süper güç hissi vermekteydi. Alman ordusu kayıtları, 1939 ve 1945 arasında askerlere yaklaşık 200 milyon Pervitin hapı dağıtıldığını ortaya koyuyor. D-IX kod adlı ilacın Berlin’in kuzeyindeki Sachsenhausen toplama kampındaki mahkumlar üzerinde test edildiği belirtiliyor. İlaç verilen mahkumların sırtlarında 20 kilogram yükle, dinlenmeden 100 kilometreden fazla yürüyebildiği kaydediliyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/EPywcbOWkAE3M-E-800x400.jpeg" alt="" width="662" height="331" /> Berlin Askeri Tıp Akademisi’nden doktor Otto Ranke, Pervitin planının arkasındaki isimdi. İlacın kullanıcılarda özgüveni ve farkındalığı artırdığını bulmuştu. Savaşın en kanlı olduğu doğu cephesinde çok sayıda asker bu ilacı kullandı. Ocak 1942’de 500 askerden oluşan bir grup, -30 derece sıcaklıkta Kızıl Ordu tarafından kuşatıldı. Doktor, Pervitin verme kararını kayıtlarında şöyle anlatmış: “Kar içinde ölmek üzere yere yığılmaya başladıklarında onlara Pervitin vermeye karar verdim". <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/EPyweAtU0AA31Bi.jpeg" alt="" width="662" height="421" /> Bir buçuk saat sonra eş zamanlı olarak daha iyi hissettiklerini bildirmeye başladılar. Doktor, "Yeniden yürüyüşe geçtiler, daha ayık hale geldiler, canlandılar.” diye ekledi. Pervitin sayesinde, "Askerlik tarihinde ilk defa bir ordunun gece dinlenmesi gerekmemiştir" .Alman tarihçi Hans Mommsen, "Blitzkrieg'in uyuşturucular tarafından beslenen bir savaş olduğu gerçeği, bir kez daha alman ordusunun temiz olduğu teorisini çürütmüştür" der. “Çöl Tilkisi” lakaplı ikinci dünya savaşı generali Erwin Rommel,Pervitin'in bir nevi günlük ekmek yerine geçtiği belirtir. İlacın en yoğun kullanıldığı kısım orduda görev alan ve bazı dönemler en yıkıcı görevleri üstlenen tank operatörleriydi. Hatta Pervitin tank operatörleri arasında öylesine yaygınlaşmıştı ki ilaca bir isim bile takmışlardı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/EPywhWTXUAM7Lvv-800x533.jpeg" alt="" width="662" height="441" /> Almanca tank çikolatası anlamına gelen 'Panzerschokolade', Pervitin'in ordudaki yeni adıydı. Alman ordusunun Pervitin kullanımına dair ilk kanıt Nobel ödüllü Alman edebiyatçı Heinrich Böll‘ün orduda zorunlu hizmet yaptığı dönemde ailesine yazdığı mektuplarda geçiyor. Böll yazdığı mektuplarda, ailesinden cephede geçirdiği zor zamanları atlatabilmek için kendisine daha fazla Pervitin yollamalarını istiyor. Doktoru Theodor Morell'in, Adolf Hitler'i 1945'te sığınağında intihar edene kadar bir ilaç bağımlısına dönüştürdüğü de bilinmektedir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/EPywjP8UUAApMDc.jpeg" alt="" width="662" height="372" /> <strong>Not;</strong> <strong>Yazıda bahsi geçen uyarıcı maddeler son derece zararlıdır ve kullanımları kanunen yasaktır.</strong> <strong>Derlenen yazı bilgilendirme amaçlıdır.</strong> <strong>*Lütfen uyarıcı maddelerin doğurabileceği sorunlara göz atınız*</strong>
<em><strong>Mustafa Kemal, otuzlu yaşların başında genç bir subayken Sofya Askeri Ataşeliği’ne atanır. Burada Bulgar General Stilyan Kovaçev’in kızı Dimitrina ile tanışır ve iki genç birbirine aşık olur. Atatürk evlenme teklif eder, kız kabul eder ama aile izin vermez. Atatürk’ün ilerleyen yıllarda ‘Kazanamadığım tek savaş’ diye bahsedeceği bu hüzünlü aşk hikayesini sizler için alıntılıyorum.</strong></em> Mustafa Kemal, 1913'te Sofya'da ataşe görevindeyken Bulgaristan'ın ünlü komutanlarından General Stilyan Kovaçev'in kızı Dimitrina'ya gönlünü kaptırır. Hayırseverlerin düzenlediği bir baloda tanışıp dans eden ikili, ilişkilerini bir süre sürdürür. Mustafa Kemal'in Dimitrina'ya evlenme teklifi ettiği ancak bu ilişkiye başından beri karşı çıkan kızın general babası tarafından reddedildiği biliniyor. Ancak ikilinin yolları ayrılsa bile birbirlerini unutmaları kolay olmuyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/mustafa-kemal-ataturk-ve-dimitrina-kovacev-1648583989.jpg" alt="" width="662" height="373" /> Günlük yaşamın içinden kimi normal süreci büyük isimlerle bağdaştıramayız. Örneğin; bir milletin kurtuluş mücadelesinin baş kahramanı, ülkemizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün imkansız bir aşk yaşama ihtimali bize çok uzak gelir. Onu bir aşk hikayesi içerisinde çaresiz görebileceğimize inanamasak da Ata'mızın başından böyle bir aşk geçmiş. Mustafa Kemal Atatürk ve Dimitrina Kovaçev'in büyük aşkı, yüreğinizi sızlatacak... <em><strong>‘‘Bir kız sevdim ataşeyken, vermediler. Gençliğimi bıraktım Sofya'da.’’ </strong></em> Bu cümleleri Mustafa Kemal Atatürk’ün imkansız bir aşk uğruna kurduğuna kim inanabilir, değil mi? Güzel başlayan ancak kötü biten bir hikaye bu. Hikayenin sonunda Ata’mızın yüzü ne yazık ki gülmüyor. Yarım kalan ne hayalleri vardı, kim bilir? Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ataşelik görevi icabı gittiği Sofya’da ilk görüşte aşkın ne demek olduğunu hissedişine tanık olacağız bu hikayede. Ve hikayenin bir diğer önemli kahramanı, Kovaçev Ailesi’nin büyük kızı Dimitrina Kovaçev olacak… <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/cc6cf27c7eee207cc6d62717e9e8cf87a6ff800c-800x450.jpeg" alt="" width="662" height="372" /> Mustafa Kemal Atatürk, 27 Ekim 1913'te Sofya Askeri Ataşeliği görevini icra etmek üzere Sofya’ya gider. O zamanlar Sofya’nın yabancısıdır, ne etrafı bilir ne de kimseleri tanır. Günlerden bir gün, bir yemek daveti alır. Bu daveti hem kaliteli vakit geçirmek hem de yeni insanlar tanımak adına güzel bir fırsat olarak gören Ata’mız davete icabet etmeye karar verir. Davete katılan Atatürk, içeri girer girmez çok güzel bir kız görür. Bu kız, Atatürk’e ‘‘ilk görüşte aşk’’ı tattıracak Dimitrina Kovaçev’den başkası değildir. Tarihte ‘‘Miti’’ ismiyle de tanınan Dimtirina Kovaçev, Eski Savunma Bakanı Bulgar General Stilyan Kovaçev’in kızıdır. Asil bir ailenin eğitimli, güzeller güzeli kızı Miti’nin dönemin gözde bekarlarından olduğu aşikardır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/c29a944cd06e50ca2cd5986efef0d034049efe43-800x450.jpeg" alt="" width="662" height="372" /> Miti’yi görür görmez aşık olduğunu hisseden Ata’mız ne yapacağını bilemez bir haldeyken, arka fonda çalan vals müziği imdadına yetişir. Aşkın ve müziğin verdiği cesareti arkasına alan Mustafa Kemal, kendinden emin bir şekilde Miti’nin yanına gider ve kendisine dans teklifinde bulunur. Ata’mızın cesur davranışından etkilenen Miti, bulundukları ortam gereği bir o kadar cesur sayılabilecek bir yanıt verir; dans teklifini kabul eder. Mustafa Kemal ve Dimitrina’nın bu sürpriz yakınlaşması davet salonunda buz gibi rüzgarlar estirir, salon; meraklı bakışlar ve dedikodularla adeta çalkalanır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/7b7ef349e28ed6a8949ce7616ac519187e391360-800x450.jpeg" alt="" width="662" height="372" /> Ertesi gün Kovaçev Ailesi ilk iş kızlarını karşısına alıp konuşmak ister. Ailesine Atatürk ile tüm gece dans ettiğini söyleyen Miti, Ata’mızın deniz mavisi gözlerinden aldığı güçle Atatürk’e duyduğu aşkı itiraf eder. Bu itirafın üzerine aile, Atatürk’ü eve çağırmaya karar verir. Amaç, genç delikanlıyla çay içip tanışmak değildir elbette. Ailenin yegane umudu, Ata’mızın niyetini öğrenip kızlarını bu sevdadan vazgeçirmektir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/047f5184ccaf7b772382c464f163d08a1fa1b2bc-800x450.jpeg" alt="" width="662" height="372" /> Kovaçev Ailesi Atatürk’ün kararlı, istekli ve kendinden emin duruşundan çok etkilenir; genç adamın kızlarına olan ilgisine güven duyar. Böylelikle aileden ilişkiye onay çıkar. Atatürk ile Miti, birbirilerini tanımak üzere vakit geçirmeye başlar. Çok mutlu olan ikili, birlikte yapılabilecek tüm aktiviteleri yapmaya özen göstererek günden güne yakınlaşır. Gel gelelim Stilyan Kovaçev’in Bulgar Çarı’nın önemli adamlarından biri olması, bu mutlu tablonun ömrünün kısa sürmesine sebep olur. Her ne kadar Atatürk bu durumu umursamasa da Çar, Miti’nin Atatürk gibi bir Türk askeriyle birliktelik yaşamasından fazlasıyla rahatsızlık duymakta; bu rahatsızlığını Kovaçev Ailesi’ne açıkça dile getirmekteydi. Üstelik Çar’a göre Atatürk’ün Miti hamlesi, kabul edilemez bir askeri meydan okuma anlamına da geliyordu. Bu aşk, mümkünatsızdı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/1a1998b4a4e68aee8d336133ef5cf8e4b1e8fc4c-800x450.jpeg" alt="" width="662" height="372" /> Atatürk, vakit kaybetmeden Miti’ye evlenme teklifi eder; ancak nafile… Miti, Ata’mıza düşünmeden ‘‘Evet’’ cevabını vermiş olsa da Kovaçev Ailesi, Çar’ın etkisiyle, bu birlikteliğe ve evliliğe kesinlikle karşı hale gelir. Tüm tehditlere rağmen kendilerine karşı gelen herkese meydan okumaya ısrarla devam eden ikili, Stilyan Kovaçev’in Atatürk’e söylediği kısa ve net bir cümle sonrasında aşklarının bittiğini resmen kabul etmek zorunda kalır: ‘‘Bu evliliğin olması mümkün değildir. Bundan böyle kızımla görüşmemeniz icap eder.’’ der. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/4500f5cac7b4f9f1d0c5ccfcfbe50270cae9dc42-800x450.jpeg" alt="" width="662" height="372" /> Atatürk’e ulaşabileceği tüm yollar kapatılan Miti’nin bu süre zarfında çok kez tehdit edildiği de bilinenler arasındadır. Öte yandan Ata’mız da dünyası başına yıkılmış halde Miti’ye duyduğu aşkla baş başa kalmıştır. Atatürk’ten koparılan Miti, kısa süre içerisinde bir başkasıyla nişanlanmaya zorlanır; ancak bu nişanı kesinlikle kabul etmez. Ailesini intihar etmekle tehdit ettiği bilinen Miti, bir başkasıyla olmanın fikrine dahi katlanamayacağını açıkça belli etmiştir. Miti, ailesinin kendisine uygun gördüğü evliliği reddetse de bu haber, General Kovaçev tarafından Atatürk’e elbette bu şekilde aktarılmaz. Atatürk, Miti’nin nişanı kabul ettiği ve yakında evleneceği duyumunu alır. Bunun üzerine iyice hüzne kapılan Ata’mız, görev süresinin dolmasını da fırsat bilerek Sofya’yı derhal terk eder. Atatürk’ün, Dimitri Kovaçev’den sonra başka ikili ilişkiler yaşadığı, fakat yakın çevresine hiç kimselerin Miti gibi olamayacağını sık sık tekrar ettiği bilinmekte. Anlaşılacağı üzere Atatürk, Miti’ye derin bir aşk beslemenin yanı sıra nişanlanıp evlenme hazırlıklarına girmesinden ötürü de büyük bir kalp kırıklığı yaşamış. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/475ea0f98166889214f82be24091fedbb9f14575-800x450.jpeg" alt="" width="662" height="372" /> 18 yaşından 30 yaşına dek Atatürk’ten ısrar ve umutla haber bekleyen Miti; ailesinin baskılarına daha fazla dayanamayarak bir avukatla evlenmeyi kabul eder. Miti, eşine saygı duysa da sevgi asla duyamaz; çünkü kalbi Ata’mızda kalmıştır. İki kız evladı olan Miti, ağır şekilde hastalanır; 7 Ağustos 1966’da hayata gözlerini yumar. Miti'nin ölmeden önce başında bekleyen kız kardeşi Olga'ya: ‘‘Biliyor musun? Rüyamda gördüm onu. Sanıyorum ki nihayet Mustafa Kemal'e kavuşacağım.’’ dediği bilinmektedir.
M.Ö 409 yılının Eylül ayında 10 Atinalı General çok zor bir karar vermek için bir araya geldiler. Önlerinde yanıtlanması güç bir soru duruyordu: <blockquote>'' Marathon kenti yakınlarında saldırı için bekleyen güçlü Pers ordusuna Atina’yı teslim etmek mi, yoksa vatanlarını korumak için çok zorlu bir mücadeleye girişmek mi?''</blockquote> Atinalı askerlerin sayısı Perslerden çok daha azdı. Ama yine de aileleri ve vatanları için savaşmaya karar verdiler. Birliklerin komutanı Miltiades savaşa hazırlık emrini verdi. O dönemin yaygın taktiği, tek sıra halinde dizilen askerlerin yavaşça ilerlemesi şeklindeydi. Ancak komutan Miltiades farklı bir yöntem izledi. Askerlerine olabildiğince geniş bir alana yayılıp hızlıca ilerlemelerini emretti. Böylece düşmanın arkalarına dolanması engellenecekti. İki ordu Marathon kenti yakınlarındaki ovada karşılaştı. Hücum borularının çalmasıyla birlikte savaş başladı. Mızrak, kalkan, miğfer ve zırhlarını kuşanmış Atinalı askerler gruplar halinde ilerlediler. Ne atlıları ne de okçuları vardı. Ancak kalabalık ve güçlü Pers ordusuna doğru bir anda dağlardan akmaya başladılar. Köşeye sıkışan Persler korku içinde dağıldı. Atinalılar muhteşem bir zafer kazandı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/pers_5461.jpg" alt="" width="600" height="422" /> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/atina_4255.jpg" alt="" width="600" height="370" /> O sırada Phidippides adlı genç bir asker yorgunluktan tükenmiş bir halde yere yatmış dinleniyordu. Marathon Savaşı’ndan önce yardım istemek için Sparta’ya koşmuş ve geri dönmüştü. Yaklaşık 300 kilometreyi iki günde gidip gelmişti. Phidippides’e komutanın kendisini çağırdığını söylediler. Komutan Miltiades, genç askerin 42 kilometre uzaklıktaki Atina’ya gidip zaferi müjdelemesini istedi. Çok yorgun olmasına rağmen, Phidippides bu emri yerine getirmek için Atina’ya doğru yola çıktı. Nasıl mı? Tabii ki yine koşarak! <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/rr_8102.jpg" alt="" width="600" height="499" /> Phidippides dinlenmek için hiç durmadı, hatta yavaşlamadı bile... Gece boyunca da koştu. Endişe ve korkudan gözlerine uyku girmeyen Atinalılar kentin sokaklarında toplanmış, merakla savaşın sonucunu bekliyorlardı. Bir an kendilerine doğru koşan birini fark ettiler ve aceleyle ona yöneldiler. Umutsuzca bekledikleri haber gelmişti. Phidippides kalabalığın arasından kendine yol açtı ve zafer müjdesini iletti. Sonra da yere yığıldı ve öldü. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/Phidippides-1.jpg" alt="" width="616" height="479" /> Bu öykünün ne kadarı efsane, ne kadarı gerçek; bilemiyoruz. Ancak günümüzdeki olimpiyatlarda yapılan uzun mesafe koşusu adını bu olaydan alıyor. Phidippides’in koştuğuna yakın bir parkurda (tam 42.195 metre) ve sert bir yolda yapılan dayanıklılık koşusuna <strong>maraton</strong> deniyor. Günümüzdeki maratonlarda yarışan genç erkek ve kadınlar dayanaklılıklarını ve güçlerini sınarken bu savaş yorgunu Atinalı gence de bir selam gönderiyorlar.