Festivalin tanıtım toplantısında konuşan Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar’ın söylediği gibi “Adana, sinemanın gelişmesi için her zaman çok önemli rol oynamış sanatsever bir kentimiz. Eskiden burada, yazlık sinemalarda film tutarsa, seyircinin ilgisi olursa Türkiye’nin de ilgisi oluyordu.” Tıpkı bu cümlelerdeki gibi Adana, sinema ve edebiyat başta olmak üzere çok fazla sanat dalında çok fazla büyük isim yetiştirmiş sanatsal bir kent. Halkın kendisini bu yolla anlatmak isteği iyi sanatçıların yetişmesini kaçınılmaz kıldı. Bu bağlamda Altın Koza’nın tarihi de aslında 1969’a dayanmasına rağmen bazı dönemlerde yapılmadığı için bu sene 29.defa düzenleniyor. Halkın sinemaya olan bu yoğun ilgisi film dünyasının seyrini değiştirecek nitelikteydi. Adana, iklimi, toprağı, insanları, hikayeleri ile her zaman ölümsüz eserlerin ilham kaynağı oldu ve sanat dünyasına farklı bir soluk getirdi. Halkının geçmişten gelen sanatı ve sinemayı seven bu yapısı sayesinde Altın Koza, senelerdir Türkiye sinemasında adını korumakta ve dünya sinemasını kendi şehrinde misafir etmektedir. Festival, Adanalı olan büyük yazar Orhan Kemal adına verilen Orhan Kemal Emek Ödülleri ile açılışı yaptı. Yerli ve yabancı filmler ile dolu dolu bir film programına sahip olan festival, yine izleyicilere sinema dolu bir hafta yaşatacak. Ödüllü uluslararası filmler, belgeseller Türkiye’deki prömiyerlerini Altın Koza’da yapacak. Türkiye prömiyerini bu festivalde yapacak filmler arasında Cannes’dan ödülle ayrılmış EO, Aftersun, The Worst Ones, Corsage, Boy From Heaven Mediterranian Fever, Butterfly Vision, Tori and Lokita, Broker, The Stars at Noon, All That Breathes gibi filmlerin yanı sıra birçok ödüllü başka film de Türkiye seyircisiyle Altın Koza sayesinde buluşacak. Ayrıca Au Hasard Balthazar gibi gönlümüzde taht kurmuş yıllanmış filmler de tekrardan beyaz perdede boy gösterecek. Altın Koza gibi bir sanat değerini senelerdir el üstünde tutan Adana halkına ve gerçekleşmesinde emeği olan tüm herkese teşekkürlerimizi ve minnetlerimizi sunuyoruz. Sanatla kalın!
Nisa Kuvvetli
@nisakuvvetli
<strong>Aşkı arayan aşıkların filmi: God is Close</strong> <em><strong>“Başka bir leyla’yı arıyorum... kimsenin benden alıp götüremeyeceği...”</strong></em> Film, naif aşkların ve romantik dizelerin memleketi İran’da geçiyor. Sağanak yağmurların insan hayatında damlayabileceği noktaların sınırsızlığını vaat eden hava koşulları altında yaşanan hikaye, hem gözümüzün önünde, elimiz mesafesinde, hem de aradıkça kaybolan, safiyetini yitiren cinsten. Filmin başrolü Rıza, küçük köylerinin çarşısında motor kuryeliği yapmaktadır. Rıza, Köy halkı tarafından “deli” ve “kız verilmez” olarak nitelendirilir. İnsanları istedikleri yere motorla götüren Rıza için motor sürmenin manevi anlamı çok yüksektir. Çünkü ona kaybettiği kardeşi Yunus’tan kalan bir yadigar gibidir ve Yunus’a karşı olan bağlılığını motora olan sevgisi yansıtır. Annesi ile beraber sakin, tekdüze bir hayat yaşayan Rıza için hayatın tek heyecanlı anları motor sürdüğü anlardır çünkü Rıza canını tehlike altına atmak pahasına hız yapmayı çok sever. Ancak insanlara ve özellikle çocuklara karşı her zaman çok merhametlidir ve onlara iyilik etmekten çekinmez. <img class="wp-image-21074 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/ezgif.com-gif-maker-1-17-300x200.jpg" alt="" width="815" height="543" /> Rıza’nın hayatı bir gün köy okulunda çalışmak için gelen öğretmeni görmesiyle tamamen değişir. Pazara kadınların daha rahat binmesi için beline bağlayabileceği bir domates kasası almaya giden Rıza, arabadan inen öğretmene aşık olur ve her gün gidip gelerek öğretmenin okula ulaşması için kuryelik yapmaya başlar. Biz de bu yolculuklarda Rıza’nın aşkının ilk boyutuna tanık oluruz. Rıza, sevdiği kadın için karşılık beklemeksizin her şeyi yapabilecek bir adama dönüşmeye başlar. Kadının motordayken düşen ayakkabısını asabi, soğuk bir akarsuda kovalar, ondan aldığı parayı ve tokayı adeta kutsallaştırır, hayatı kadının ağzından duyduğu iki kelime olmuştur ve sadece bunları sayıklar. Bu hareketlerde Rıza’nın beşeri bir varlığa yüklediği ilahi sembolleri ve bunların çakışmaya mahkum iki ayrı kol olduğunu görürüz. Rıza için Öğretmen Hanım’ın ağzından çıkan her söz ayet, evinin mavi kapısı ise kıble niteliğini taşır. Tüm bu hisler Rıza için çok fazladır ve akıl sağlığı da yerinde olmayan Rıza, öğretmenin başka bir adamla evlenmesinin ardından mavholur, günden güne erimeye başlar. Tanınmayacak bir hale bürünür. Ve tam bu zamanlarda sokak sokak “Leyla"yı aramaya başlar. Filmde “Leyla” bir metafordur ve aslında insanların gerçek aşk kavramlarının ne olduğuna dair bir sorgulama ister. Rıza ruhunun ihtiyaç duyduğu sevgi, aidiyet, huzur kavramlarını bahane ettiği öğretmene ithaf etmiştir ancak öğretmenin beşeriyetinde Rıza’nın hislerinin bir karşılığı yoktur. Yani öğretmen Rıza’yı sevse bile Rıza’nın çektiği “sevgili hasreti” çok başkadır. Öğretmenin evliliği tüm bunların patlama noktası olur ve Rıza kendini kaybederken aslında milim milim aradığı bir döneme girer. Filmin bu bölümünde Rıza’nın kendiyle olan ilahi münakaşasına tanık oluruz. Rıza, Leylayı ararken, aslında onun aranacak değil de “görülecek” bir şey olduğunu fark eder. Çünkü huzur, aidiyet, aşk... Bunlar bizim beşeri hiçbir varlıkta, insanda, tokada, parada bulabileceğimiz hisler değildir. İnsan ancak kendi içine ve varlığına dönebilirse, kendi ilahi huzurunu yakalayabilirse bu kavramlara olan bağlılığı ve hayatındaki diğer kişiler arasındaki bağlantı o kadar gerçek olur. İnsan kendine sadaka verdiği müddetçe başka insanlardan dilenmeyi bırakır. Muhtaciyet kilitli bir kapı ise insan ancak kendi çilingiri olabilir. <img class="wp-image-21075 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/tumblr_onqxakBiKD1w9ztsso1_1280-300x169.jpg" alt="" width="763" height="430" /> Rıza kendi dönüşümünü yaşadıkça tüm bunları fark eder ve aşkın ikinci boyutuna geçer. Dert nasıl kendindeyse, şifayı da içinde bulur. Artık beşerden bir bakış dilenen Rıza değildir, belki daha iyi de değildir ama kesinlikle onu değişmiş bir Rıza olarak görürüz. Hayat ise o kendine döndükçe düğümleri bir bir çözer, aşkı ve aşkının bahanesi öğretmeni karşı karşıya getirir. Rıza bu anda da öğretmenin gitmesine izin vererek aşk anlayışının dönüşümünü izleyiciye göstermiştir. Artık Rıza için öğretmen manevi anlamını yitirmiştir çünkü Rıza o maneviyatı kendinde bulmuştur. Ancak filmin sonunda maneviyatını tamamlayan her insan gibi hayat ona mutluluk sunar, öğretmenle aralarındaki “domates kasası” olmadan beraber motorsiklete binip yolculuğa çıkarlar. Bu bir kavuşmadır.
İkonik kıyafetleri, kıvırcık saçları, ağzından hiç düşürmediği sigarası ile Carrie Bradshaw dizi tarihinin unutulmaz kadınlarından biri. Aynı zamanda Sex and The City’nin en çok konuşulan aşkının da başrolüydü. Mr.Big ile yaşadığı çalkantılı ilişki 6 yılın sonunda “Carrie, you are the one<strong>”</strong> cümlesiyle neticelenmişti ve Big, bu cümleyle adeta herkesin gönlünde taht kurmuştu. Peki, bu çift sahiden yansıtıldığı kadar mükemmel miydi, yoksa sadece toksik bir geçmişe mi sahiplerdi? Gelin inceleyelim. Hikaye Carrie’nin Big ile yaşadığı masalsı tanışma ile başlıyor. Carrie Big’den hoşlanır, ancak aralarında herhangi bir bağlılık sözü vs verilmez, yine de Carrie Big’i hiçbir sorumluluk almamasına rağmen başka insanlarla buluştuğu için suçlar ve onu elde etmeye çalışır. Big ismi gibi büyük bir adamdır, her konuda, yaşı, parası, omuzları, her şeyiyle Big, etrafında çok fazla kadın bulunması muhtemel bir erkektir. <img class="wp-image-20304 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/1613718834693-satx-300x169.jpg" alt="" width="792" height="446" /> Carrie ile bir ilişkiye başladıklarında geçmiş travmalarından ve adapte olamamasından ötürü işini bahane ederek Carrie’yi terk eder ve Paris’e gider. Carrie bu süreçte psikolojik tedavi alır, Big’i bir türlü atlatamaz. Big onun için artık eski bir sevgiliden çok obsesyon geliştirdiği bir obje halini almıştır, Big onunla aynı ülkede bile değildir ancak o sürekli kendi beyninde kendisini Big’e kanıtlamaya çalışır, onun zaten kendisi için yetersiz olduğunu söyleyip durur. Big ise tabii ki Paris’te de Big’dir ve orda genç ve güzel bir kadınla sevgili olarak döner. Carrie, ikilinin evlilik haberini gazete ilanından görür. Bu obsesyon bu sefer de Big’in eşine kayar ve kendisini o kadından daha “iyi” bir pozisyonda hissetmenin yollarını arar. Big’in Carrie olan ilişkisinde Carrie’nin zor bir kadın olduğunu görüp daha az yorucu ve sakin bir birliktelik istemiş olması da muhtemel ama işler böyle ilerlemeyecektir. Big ile Natasha evliliğiyle beraber Carrie düşen özgüvenini toparlama derdiyle gezerken Aidan ile tanışır. Aidan Carrie için mükemmel bir erkektir, hatta o kadar mükemmel bir erkektir ki Carrie’nin evini tamir eder, duvarlarını yeniler. Big’in ilişki içindeyken aylarca yapmadığı her şeyi Aidan Carrie için ilk andan beri yapmaya hazırdır. Ve Carrie bu mükemmel erkek ile sevgili olur. Bu esnada Big, sakin ve “bej” evliliğinde aradığını bulamayarak Carrie’ye döner. Carrie başta kendisini zorlasa da dayanamaz ve ikili arasında yasak bir ilişki başlar. Big mutsuz evliliğinin, Carrie tercih edilen kadın olmamanın intikamını alıyordur bir nevi. Her ne kadar daha sonra Aidan ile olan ilişkisini toparlamaya uğraşsa da Carrie için Big, sevgiliden daha farklı bir figürdedir, öyle ki Big için mükemmel ilişkisini hiç düşünmeden feda edebilir, Big’in karşısında adeta savunmasız bir kurbandır. Ve Big bu durumun farkında olduğundan evliyken bile Carrie’ye “seni özledim” diyerek geri dönebilir, bu cüreti bu ilişkide bulmuştur çünkü. Aradan geçen uzun zaman sonra her iki tarafın da ilişkisi bitmiştir ancak Big hala Big’dir ve New York’tan taşınarak Carrie’yi terk eder. <img class="wp-image-20305 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/tile-300x169.jpeg" alt="" width="795" height="448" /> Carrie’nin ısrarlarını görmezden gelir. Carrie ise ilk başlarda boşluk hissine kapılsa da sonraları kendini işine verir, kitap yazar hatta yeni bir ilişkisi olur. Carrie’nin yeni sevgilisi Rus’tur ve kendisiyle beraber Paris’e gelmesini ister. Carrie bu teklifi onaylar ancak Big altı sene sonra altı yıldır duymaya alışık olduğumuz laflarla tekrardan Carrie’nin karşısına çıkar, bir şans ister. Carrie bu defa çok iddialıdır, Big’e ciddi bir şekilde istemediğini söyler ancak Paris’te Big’i düşünmeden edemez. Çünkü sevgilisi çok meşguldür ve kendi işleri yoğun olduğu için Carrie’ye vakit ayıramaz. Carrie bu durumu en yakın arkadaşı Miranda’ya anlatır ve Miranda Big ile konuşarak Paris’e gidip Carrie’yi getirmesine ikna eder. Big geldiğinde ise zaten çok büyük bir kavga patlamıştır, Carrie Rus sevgilisini çoktan terk etmiştir ve Big ile sarmaş dolaş New York’a döner. Dizi bittikten sonra devamı niteliğinde çekilen filmde ise görürüz ki Big, bu barışmadan sonraki geçen yıllara rağmen hala kararsızlık yaşamakta ve düğün baskısına dayanamayarak Carrie’yi terk etmiştir. Carrie balayına arkadaşlarıyla giderek olayın şokunu atlatmaya çalışsa da çok zorlanır ancak geri dönüp özür dilediğinde Big’i affeder ve onunla evlenir. Big yıllar boyunca Carrie’den kaçmış, korkmuş, belki de ondaki vadesini acımasızca kullanmıştır. Ya da onu her defasında geri dönebileceği bir liman olarak gördüğü için açık denizlere açılmaktan bir an olsun bile çekinmemiştir. Carrie ise Big’i ulaşılmaz ve dokunulmaz gördüğü için bunu yapabildiği her ana balıklama atlamıştır. İkili gerçekten aşık mıydı, yoksa ikisini bir arada tutan başka hisler mi vardı, bilmiyoruz. Ama her şekilde izlemeye ve üzerinde düşünülmeye değer bir hikaye olduğuna eminiz!
11. yüzyıl başları ve 13. yüzyıl sonlarının çoğu konuda olduğu gibi astroloji konusunda da karanlık bir dönem olduğundan bahsedilir. Hatta astrolojinin Batı dünyasında kullanımdan tamamen kaldırıldığı iddia edilir. Ancak bu gerçeklikten uzak bir iddiadır, hele ki astrolojik tıp bu alanda oldukça ilerleme kaydetmiştir. Tıp ve astroloji yüzyıllar boyunca ayrılmaz iki alan olarak ilerlemiştir. Öyle ki 18. yüzyıla kadar doktorlara mesleğe başlamadan önce astroloji ile ilgili bir sınav zorunlu idi. Ayrıca gezegen konumlarının hastalığın teşhis ve tedavisinde kullanımı oldukça sıradan bir uygulamaydı. (J.D.Parker,2007) Bu bilgilere iyi bir örnek olarak 14. yüzyılda meydana gelen Black Death (Kara Ölüm) olayı verilebilir. Sadece Avrupa’da bu salgın sebebiyle 25 milyona yakın kişi hayatını kaybederken Kral VI. Philip hemen Paris Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne salgının sebebinin araştırılmasını emretmişti. Bazı astrologlar bu salgın için 18 Mart 1347’deki tam ay tutulmasını suçlarken tıp fakültesi 1345 senesinin Mart ayında gerçekleşen Mars-Jüpiter-Satürn gezegenlerinin Kova burcundaki kavuşumunun “etraftaki havada bulunan ölümcül bozulma ile birlikte ölümlülük, kıtlık ve diğer felaketlerin öteki işaretlerinin” bundan sorumlu olduğu şeklinde görüş bildirmişti. Bu teori astrolojinin ün ve saygınlığını arttıran bir teori oldu. Satürn Kova’nın insanların salgınlarla özgürlük alanını kısıtlaması, Mars’ın toplumsal etkileri ve Jüpiter’in dozu arttırma yönü düşünülünce saygınlığı arttıracak bir teori olması da muhtemel gelebilir. Astroloji aynı zamanda o dönemlerde doktorlara hastayla baş etme cesareti de vermiştir. Doktorlar hem vebanın son dönemlerinde hem de diğer hastalıklarda bulaşmasından korkmak yerine hastalara tedavi uygulamıştır. <strong>Tıpta Astroloji</strong> Buradaki en önemli astrolojik simgelerden biri Ay’dı ve Ay’ın uygun konumları hesaplanarak hastanın kanı akıtılırdı. Kan akıtma, o dönemde zaten mucizevi bir çözüm olarak görülüyordu öyle ki hemen her hastalığın şifası için uygulanan bir yöntemdi. Örneğin Ay o gün Balık burcundaysa Balık burcunun insan vücudunu temsil ettiği yerden (ayak) kan akıtmak gibi. Ay Dolunay durumundayken kanama daha kolay atlatılır ancak yeniay durumundaysa zaman geçmesi beklenmelidir. <strong>Saray’da Astroloji</strong> Saray’da astroloji ne durumda bakılırsa I. William’ın 1066 senesinde taç giyme töreni için en uygun tarihin ne olduğunu belirlemesi amacıyla astroloğuna yetki verdiği bilinir. Kral Harold’un ölümü ise bir kuyruklu yıldızın görünmesiyle önceden tahmin edilmişti ve bahtsız krala ilan edilmişti. Şaibeli olsa da 11. yüzyılda İngiltere’de yaşamış Adelard isimli, astronomi ve simya üzerine kitaplar yazan, arapça tercümeler yapan alim, gezegenlerin “ast tabiatın ilkelerini” oluşturan “üst ve ilahi hayvanlar” olarak görmüştü. Onları izleyen birinin geçmiş ve gelecek hakkında çok fazla şey öğrenebileceğini düşünüyordu. Bunu tam olarak düşünmeyen insanlardan biri de yine bu çağda kendini gösteren Conchesli William idi. Kendisi II. Henry’e özel dersler veren bir gezgindi aynı zamanda astroloji ve astronomi arasındaki ayrımı ilk kez yapan alimlerden biriydi. Astrologlar, göksel olgulara karşı kesin olsun olmasın, göründükleri hallerine göre muamele ederken astronomlar nesnelerle, nasıl görünürlerse görünsünler, oldukları halleriyle ilgilenir, diyordu. (J. D. Parker, 2007) <strong>Kilise’de Astroloji</strong> Kilise astroloji konusuna katı yaklaşmamıştı ve bu konuda herhangi bir engel teşkil etmemişti. En nihayetinde en büyük rahipler gezegenlerin ve yıldızların bir sebeple Tanrı tarafından yerleştirildiği konusunda hemfikir idi. Örneğin Regensburglu Berthold’un 1200lü yıllarda dediği: “Tanrı’nın taşlara, bitkilere, sözcüklere güç vermiş olduğu gibi yıldızlara da güç vermiş olduğundan” hiç şüphesi yoktu. <strong>Toplumda Astroloji</strong> Halk o zamanlar astrolojiden çok da haberdar değildi. Ancak 1186 senesinde İngilizler tüm gezegenlerin Terazi burcundaki kavuşumu sebebiyle büyük bir panik yaşadılar ve kiliselere akın ederek Tanrı’ya gezegenleri etkisiz kılması ve felaket yollamaması için yalvardılar. Nitekim bir felaket de yaşanmadı. Bunun dışında Avrupa’daki kraliyet ve soylu aileler arasında yaygın bir alışkanlık vardı ki, çoğunlukla sorularını astrologlara danışırlardı. Örneğin bilinen ilk saray astroloğu, 12. Yüzyılda yaşayan Michael Scot idi. Scot için “ikinci bir Apollo” denirdi ve çok saygı görürdü. Ay’ın adet dönemleri üzerine ve hatta gezegenlere göre farklı şekillerde gebe kalma yöntemleri üzerine araştırmalar yaptı. Michael Scot aynı zamanda Kutsal Roma İmparatoru II. Frederick’in astroloğuydu. Scot’tan bile daha büyük bir saray astroloğu olan Guido Bonatti ise hemen sonralarda ortaya çıkmıştı. Bolanga Üniversitesi’de profesörlük ve Avrupa prenslerine astrolojik danışmanlık yapan Bonatti oldukça kariyerli biriydi. Kalenin surlarında oturur, savaş için şanslı yola çıkma saatleri geldiğinde haber vermek amacıyla çan çalardı. Ortaçağ’da Astroloji hemen her dönemde olduğu gibi bir şekilde ilgi görmüş ve farklı alanlarda bu şekillerde kullanılmıştır. <em><strong>Kaynakça - @mozartcultures</strong></em>
60lı yıllar siyasi, felsefi, sanatsal açıdan toplumların hem kendi içinde hem global şekilde radikal değişim ve gelişim yaşadığı, önemli ve mercek altına alınması gereken yıllardı. Spesifik olarak ikinci yarısında İstanbul, 60ların bu ”değişim ve dönüşüm” furyasından ilginç mi ilginç bir şekilde nasiplendi. Yarattıkları dünya görüşüyle diğer insanlardan çok farklı bir yol çizen, çalışmaya, para kazanmaya, mülkiyet kavramına, aidiyet hissine tamamen karşı, bu konudaki tek dertlerinin hayatlarını minimum düzeyde idame ettirmek olduğu, barış ve sevgi yanlısı hippiler, az parayı daha uzun süre kullanabilecekleri ve aylak yaşam stillerini daha rahat ifade edebilecekleri bir yer olan İstanbul’a akın etmeye başlamışlardı. Şehir merkezinde, işlek bazı mekanları mesken belleyen ve yaşama şekillerini hiç çekinmeden gösterebilen hippilere yerli halk tarafından “bitnik, çiçek çocuk, adem babalar, bitli turistler” gibi lakaplar takılır, polisler ise onları daha çok “döviz kaçıran turistler” olarak nitelendirirdi. (Aktaş, 2018) Hippiler için İstanbul’da geçinmenin kolay yanlarından biri dilenmeye çıktıklarında hayatlarını devam ettirecek ve istedikleri esrar tedariğini sağlayacakları kadar para elde edebilmeleriydi ki bu da onların İstanbul’da ikameti için yeter de artar bir sebepti. Hippilerin İstanbul’daki bu alışılmamış görüntüleri medya için de yeni ve değerlendirilebilir bir mesele halini aldı ve o zamanın gazetelerinde, dergilerinde neredeyse her gün bir “hippi” haberine yer verildi. Hippiler gazetecilere para karşılığında poz veriyordu, aralarından çıkan sansasyonel tipler ise haber gündeminde yer buluyordu. Örneğin elli lira karşılığında kanını satan hippiler, cadde ortasında soyunup denize atlayanlar, aç ve parasız olduğundan dolayı saçını kesip satan ve aldığı parayla karnını doyuran İngiliz Bill, çokeşli bir Kanadalı hippi… O dönemin gazete kupürlerinde yer alan bu “tuhaf” güruhtan yalnızca birkaçıydı. Sorun çıkaran veya toplumda huzursuzluk yaratan hippiler ara sıra karakola toplanır ancak İstanbul Emniyeti bunu pek istekli yapmaz çünkü o dönemin bir gazete haberinde yazılmış şekliyle “aylarca su yüzü görmeyen vücutlarının neşrettiği kötü koku yüzünden yanlarına yaklaşılmayan, üstü başı perişan kılıklı, yalınayak, uzun saçlı ve sakallı turistler” (Aktaş, 2018) in girdiği her karakol hippiler çıktıktan sonra iyice bir dezenfekte edilmek zorunda kalınıyordu. Bu nedenle polisler çözümü sorun çıkaranları direkt sınır dışı etmekte buldu Kendi halinde olanlar için ise özellikle hippi nüfusunun viral olduğu 1970 yılında mütemadiyen gezdikleri yerlere “turistlerin, bitniklerin, hippilerin dikkatine” başlıklı uyarı panoları astı. Hippi İngiliz George, bir röportajında şunları der: “Bize normal değilsiniz diyorlar. Size göre tabii değiliz. Bana sorarsanız sizler gibi olsaydım kahrımdan ölürdüm. Aslında bizler de sizleri normal görmüyoruz. İşte mesele burada. Size göre biz, bize göre siz normal değilsiniz. Acıyorum şu sokaklarda koşuşan ve ne yaptıklarını idrak etmeksizin makine gibi çalışan sizlere. Gülünç buluyorum böyle bir hayatı. Sizler basit ve hissetmeden yaşıyorsunuz. Ben neden para kazanmak gayesiyle şu veya bu işi yaparak kendime olan saygımı sarsayım? Benim gayem para kazanmak değil ki, para için yapılana pislik derim ben. Ancak arzuladığım ve beni tatmin edecek meşguliyetimin ne olduğunu keşfedersem işte o zaman kıpırdar, çalışırım. Böyle bir keşifte bulunmak için de, şimdi yaptığım gibi bir kenara kıvrılırım ve sizlerin vurduğu miskin damgasına aldırmadan düşünürüm. Sizde bu harekete dayanacak cesaret var mı?” (Aktaş, 2018) “Bitnikler”, 1970li yılların başlarına kadar şehirdeki bu farklı yaşamlarını sürdürdü. Yerli halk onlara nasıl tuhaf ve aşağılayıcı bakıyorsa onlar da geri kalan insanlar kendi “normal”lerini karşılamadığı için benzer bir şekilde karşılık verdi. Ve altmışlar, bitler ve felsefeler aynı gökyüzünün altında ve aynı yeryüzünün üstünde, yıllar sonra bile harflerle birlikte, kendilerini anlatacak ve anlattıracak bir tarih oldu… <strong><em>KAYNAKÇA</em></strong> <strong><em>Aktaş, U. (2018). Gayrimeşru İstanbul. İstanbul: Cumartesi Kitaplığı.</em></strong> Mozartcultures
<strong>Aşk-ı Memnu…</strong> İlk olarak 1899-1900 yıllarında Servet-i Fünun dergisinde tefrika edilen, 1901 yılında ancak kitap haline getirilen, Halid Ziya’nın üzerine en fazla konuşulan ve belki de Mai ve Siyah ile beraber en fazla incelenilen romanlarından biri. Halid Ziya’nın toplumsal kaygılardan uzak, ağır bir dille toplumun alt tabakadan kopuk, lüks ve şatafat içinde yaşayan grupları anlattığı bu roman yayımlandığı dönem hakkında da pek çok ipucu vermekte. Bu yıllarda yaşanan sansür uygulamalarının yazarlar üzerindeki etkisinin bir ispatı niteliğinde Halid Ziya, dönemin siyasi konularından uzak, daha bireysel ve kişilerin iç dünyasını anlattığı, “aykırı” karakter portreleriyle edebiyatımızda güçlü bir nefes olmuştur. Aşk-ı Memnu, Türk edebiyatında ilk gerçek roman olarak nitelendirilir. Bu konuda Güzin Dino, Türk Romanının Doğuşu kitabında Aşk-ı Memnu ile birlikte “gerçek romanın ortaya çıktığını” söyler. Halid Ziya, bu romanı kaleme alırken karakter yaratma aşamasında çevresini gözlemlemiş ve etrafındaki tiplerden ilham almıştır. Yazıldığı dönem açısından önemi burda başlar. Aşk-ı Memnu, o dönemin İstanbul’u, varlıklı halkı, yaşayış şekilleri, kendi içlerindeki adetleri, kopuklukları, ve yaşadıkları hakkında bir belge niteliğindedir. Nitekim Halid Ziya’nın Suut Kemal Yetkin’e yazdığı bir mektupta: “Aşk-ı Memnu yazılırken İstanbul’un muayyen muhitlerinde, hususiyle Boğaziçi’nde, Melih Bey Takımını andıran aileler vardı.” der ve ekler: “…Bunları tebellür ettirecek bir mecmua çıkarmak için muhayyilesini kamçılamak kafiiydi. Mesela eserin başlıca şahsiyetlerinden olan Behlül, benim hususiyetlerini tanıdığım bir iki, belki de iki üç gençtir, filan falana az çok benzer, fakat filan değildir. Firdevs Hanım ve kızları, hele Nihal ve babası, bunlar da öyle. Vakaya gelince… o tamamıyla hayal mahsulüdür.” (Yetkin, 1948; Akt.: Önertoy, 1995:185) Bu noktada Halid Ziya’nın karakter yaratma sürecinde çevresindeki aydın ve zengin aileleri gözlemlediği ve bu gözlemler sonucu karakterlerini yarattığı anlaşılmaktadır. Halid Ziya, sansür baskısına rağmen eserinin yayımlanma sürecinde hikayenin ve karakterlerin halka olan uzaklıkları ile ilgili çok fazla eleştiriye de maruz kalmıştır. Örneğin Ahmed Hamdi Tanpınar “Halid Ziya Uşaklıgil (Mai ve Siyah ve Aşk-ı Memnu)” adlı yazısında eseri “dışarıya kapalı, bütün insanların birbirine çift alakalarla bağlı bir ailenin dramı” olarak nitelendirir. “bu insanların hakikaten etrafındaki hayatla alakası azdır.” (290) Halid Ziya şüphesiz bu dış dünyaya kopuk, bireysel dünyalarını yaşamaya meyilli, zaman zaman kıskanç, şehvet sahibi ve en önemlisi yalnız karakterleri tüm çıplaklığıyla yansıtma konusunda başarılı da olmuştur. Roman konusunda Halid Ziya’nın kendi çevresine yönelik yaşadığı etkilenmenin ilginç bir kanıtı da romandaki evin küçük oğluna verdiği Bülent adını, kendi oğluna da vermiş olmasıdır. Oğlu Bülent Uşaklıgil “…Aşk-ı Memnu’dan söz ederken, bilmeyenler vardır. Bülent adı, babamın buluşu olarak ilk defa bu romanda isim şeklinde kullanılmıştır. Üç yıl sonra ben doğunca bu adı bana vermiş.” Sözleriyle anlatır. Aşk-ı Memnu’da her karakter aynı duyguları farklı noktalardan yakalayarak yaşamıştır. Yalnızlık tüm yalı için ortak temadır, adeta herkesin üzerinde kara bir bulut gibi gezinen bir duygudur, ancak her bir yalı sakini bu duygu bulutuna farklı şekilde yakalanmıştır. Adnan Ziyagil’in yaşadığı yalnızlık eşini kaybetme sürecine özeldir, daha dışsaldır ve Adnan’ı “bütün” olma özlemine iter. Bihter yalnızlıkla yalının hanımı olduktan sonra tanışır, aradığını bulamaz ve bu yalnızlık onun ruhundaki karanlık odaları aralamasına sebebiyet verir. Bihter’in kendi yalnızlığıyla yüzleşme süreci tamamıyle acı ve ıstırap vericidir, bütün sorunlarını, zayıf noktalarını yüzeye çıkarır ve kendi varlığına son vererek süreci tamamlar. Behlül’ün yalnızlığı ise onun görmek istemediği bir konumdadır, yalıda bir aileyle büyümüştür ama aileye karşı aidiyet hissi yoktur, bir bağlılık geliştirememiştir. Aileye olan içsel uzaklığı ve aitlik hissedebileceği bir yer arayışı onu hovarda, günü kurtarmalık bir yaşam tarzına itmiştir. “O hakikatte hiçbir şeyden eğlenmezdi. Bütün eğlence yerlerine koşardı, bütün gülünecek şeyleri arardı, ihtimal herkesten fazla gülerdi, fakat eğlenir miydi?” (Uşaklıgil,111) Behlül karakteri için eğlenmek, gezmek, muhabbetler etmek elzemdir, kadınlar “çiçek”tir ve kendisi koklayabildiği kadar çiçek koklamalıdır. Bunda bir yanlışlık bulmaz. Bu uğurda yapamayacağı şey yoktur. Ve hatta Bihter’in evli olan kız kardeşi Peyker’e yanaşmakta dahi bir sorun görmez. “Şimdi, her türlü tehlikeyi gözüne kestirerek Peyker’i oradan, ensesinin şu gölgeli noktasından öpmek için Behlül öyle bir ihtiyaç hissediyordu ki buna cesaret edemezse kendini hemen orada ölüverecek zannediyordu.” (Uşaklıgil, 175) Bihter ise güzel, yetenekli, genç, alımlı bir kadındır Hayatındaki anne figürü ile travmatik bir ilişki içinde olan Bihter’in durumu Jung’un “olumsuz anne kompleksi” ile açıklayıcı bir şekilde ifade edilebilir. “Nasıl olursam olayım, annem gibi olmayayım!” (Jung, 2015:30) Bihter’in ölüm anına kadar kaçındığı bu yüzleşme, onun “Firdevs Hanım’ın Kızı” kimliğine karşıdır. Bunu kabulü mümkün olamayacağı gibi, varoluşuna son vermeyi bu kabullenişten yeğ bulmuştur. Firdevs Hanım’ın kızlarına, onların gençliklerine ve güzelliklerine olan haseti, onları kendine adeta rakip bellemesi, erkeklere karşı her daim işveli davranabilmesi Bihter’in gözünde annesini “ahlaksız ve düşük” bir kadın haline getirir. Ve Adnan Bey’in karısı olunca bu ahlaksız kadının kızı sıfatından, Melih Bey Takımı’ndan arınacağına inanır. “Melih Bey Takımı unvanı ailenin bütün ruhi tarihini rumuz ve şümulile telhis ve icmal eder bir ifade vüsatine maliktir.” (Uşakligil, 4) Saygın, zengin ve annesinin talip olabileceği bir adamla evlenmiş olan Bihter için bu evlilik öncelikle kıskanç annesine karşı kazanılmış bir zafer niteliği taşır. Bihter izdivacıyla en çok kendisine, annesi gibi bir kadın olmadığını kanıtladığını düşünür. “…Peyker’in manalı bir kelimesi, Bihter’in insafsız bir tebessümü güya bu iki genç vücudun gençlik muzafferiyetini hala genç kalmak isteyen bu validenin harap ve fersude 45 senesine çarpardı.” (Uşaklıgil, 20) Adnan Bey ile olan evliliğinin onu Firdevs Hanım’ın kızı olmaktan kurtaracağını zanneder ancak onu Firdevs Hanım’ın kızı sıfatıyla yüzleştiren olay da bu evlilik neticesinde meydana gelir. “Lakin Adnan Bey ile izdivaç demek Boğaziçi’nin en büyük yalılarından biri; o önünden geçilirken pencereden avizeleri, ağır perdeleri, oyma Louis Xv ceviz sandalyeleri… beyaz kikle maun sandalı fark olunan yalı demekti.” (Uşaklıgil, 44) Ancak yalıya yerleştikten sonra gerek ev halkından gerek yaşlı kocasından beklediği hiçbir şeyi elde edemediğini fark ettiğinde Bihter, kendisini tanımaya ve karanlık yönleriyle yüzleşmeye başladığı bir sürecin kapısını aralar. Behlül bu konuda sadece bir simgedir, Bihter’in mutsuz evliliğine, aradığını bulamamasına, hayal ettiği zenginlik ayaklarının dibinde olmasına rağmen içinde büyüyen ve durmak bilmeyen tutku arayışı, yalnızlık hissi sonucu ve en mühimi annesine karşı kendisini hep duvar zannederken aslında bir ayna olduğunu fark etmesi konusunda bir aracıdır. Birbirlerine olan bağlılıkları birbirlerinden bağımsız bireysel sorunlarıyla ilgilidir. “Bunu yapmayacaktı, Bir Firdevs Hanım’a benzemeyecekti.” (Uşakligil, 210) Adnan’ın eşini kaybetmesinden gelen yalnızlığı, Bihter’in annesine karşı hep bastırmaya uğraştığı yalnızlığı, Behlül’ün aileye karşı olan yalnızlığı… Yalnızlık, adeta bu yalının üzerinde gezinen kara bir buluttur. Ancak biri o bulutun gölgesinde kalırken, diğeri yağmuruna yakalanmıştır… “Lakin, Yarabbi! Anlasanıza, ölüyorum…” (Uşaklıgil, 486) <strong><em>Jung, C. G. (2015). Dört Arketip, İstanbul: Metis Yayınları.</em></strong> <strong><em>Uşaklıgil, H. Z. (1987). Kırk Yıl, İstanbul: İnkılâp Kitabevi.</em></strong> <strong><em>Dino, G. (2008). Türk Romanının Doğuşu, İstanbul: Agora Kitapevi.</em></strong> <strong><em>Aksoy, S.E. (2004). Aşk-ı Memnu’da Cennet İmgeleri. (Yüksek Lisans Tezi). Bilkent Üniversitesi/Türk Edebiyatı Bölümü, Ankara.</em></strong> <strong><em>Uşaklıgil, H.Z. (2016). Aşk-ı Memnu. Alter Yayınları: Ankara.</em></strong> MozartCultures
Astrolojide Güneş’in Yengeç’e geçmesiyle birlikte tüm Yengeçlere iyi ki doğdunuz diyoruz. Ay’ı, anneliği, kökenleri, sahiplenmeyi, anılarımızı, geçmişimizi, duygularımızı pek çok şekilde temsil eden Yengeçler olmasaydı dünya hiç şüphesiz çok daha yüzeysel bir yer olurdu. Bu yazımızda tıpkı Yengeç’in temsil ettiği gibi biraz geçmişi karıştırıyoruz, hafızlardan silinmeyen Yengeç burçlarını inceliyoruz. <h2><strong>Yıldız Tilbe ve Sezen Aksu</strong></h2> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/WhatsApp-Image-2022-06-21-at-21.10.52.jpeg" alt="" width="662" height="296" /></strong> İki duygusal, romantik ve aşk dolu yengeç kadını hiç şüphesiz ilk akla gelenlerden. İkilinin Uzay Hepari’den kaynaklı yaşadıkları sıkıntıları ve uzun süren küslüklerinde her iki kadınının da yengeç olması hikayede dikkat çekici bir detaydı. Sezen’in “Minik Serçe” lakabından, konserlerinde dahi herkesle bağ kurması, konuşmaşı, Yıldız’ın düşüncelerini korkusuzca söyleyebilmesi Güneş konumunun Öncü özelliklerinden ötürü. <h2><strong>Deniz Seki</strong></h2> <h2><strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/WhatsApp-Image-2022-06-21-at-21.10.53.jpeg" alt="" width="247" height="400" /></strong></h2> Şarkıları, fırtınalı ilişkileri ve ardından hapse girmesiyle gündemden uzun yıllar düşmeyen güzel şarkıcı da duygusal yengeç kadınlarından. Kendisi uzun bir süre zorluklarla sürdürdüğü ilişkisinin ardından hapse girmişti. Hapisten sonra yaptığı açıklamada “Deniz olarak girdim okyanus olarak çıkıyorum.” Demesi derinlerdeki duygusallığı ispatlar nitelikte. <h2>Bergen</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/bergen.jpg" alt="" width="662" height="372" /> <strong>“</strong>Acıların Kadını” Bergen, dokunaklı sesi ve dramatik hayat hikayesiyle hala unutulmazlar arasında. Ve o da bir Yengeç burcu. <h2>Selena Gomez</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/selena-gomez-explained-why-she-doesnt-operate-her-2-2426-1629390699-42_dblbig.jpg" alt="" width="602" height="400" /> Justin Bieber ile yaşadığı uzun yıllar süren çalkantılı ilişkisinden sonra psikolojik destek alan ve eski sevgilisinin ayrıldıktan birkaç ay sonra Hailey Bieber ile evlendiğini gören Selena Gomez de bir başka zorluk yaşamış bir yengeç kadını. <h2><strong>Diana Spencer</strong></h2> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/WhatsApp-Image-2022-06-21-at-21.10.53-2.jpeg" alt="" width="274" height="400" /></strong> Hepimizin bildiği şekilde “Lady Diana” Olağanüstü giyim tarzı, mutsuz evliliği ve şaibeli ölümü ile Lady Diana sonsuza kadar herkesin kalbinde yaşamaya devam edecek. Yengeç, Ay’ı ve dolayısıyla anneliği temsil eder, Diana mutsuz hayatına rağmen çocuklarına karşı oldukça iyi bir anneydi. <h2><strong>Harun Tekin ve Melisa Sözen</strong></h2> <h2><strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/WhatsApp-Image-2022-06-21-at-21.10.53-3.jpeg" alt="" width="662" height="358" /></strong></h2> Yıllardır gözlerden uzak aşk yaşayan Mor ve Ötesi solisti Harun Tekin ile oyuncu Melisa Sözen ikilisi de Yengeç. Senelerdir bağlılıkla ve istikrarla devam eden bu ilişkide sahiplenici ve duygusal Yengeç etkileri gözden kaçırılamaz. <h2><strong>Şeyma Subaşı</strong></h2> <h2><strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/WhatsApp-Image-2022-06-21-at-21.10.54.jpeg" alt="" width="320" height="400" /></strong></h2> Son yılların popüler isimlerinden olan Şeyma Subaşı da Yengeç ünlüler arasında. Kendisi bir yarışma programıyla ünlü olup ardından Acun Ilıcalı ile evliliğiyle gündem olmuştu. Şu anda kızıyla beraber dünyayı geziyor.