<strong>Bu yazı “Gece yarısı kütüphanesi”kitabı hakkında inceleme yazısıdır ve spoiler içerir.</strong> Okuduğum kitaplar hakkında her zaman notlar alırım. Gece yarısı kütüphanesi kitabı insan psikolojisine ve kendime dair çok önemli tespitler (psikoloji öğrencisi ya da mezunu değilim, okur gözlemimden oluşan bakış açısıyla ele aldım)barındırıyor. Bu durumdan dolayı bu not bir tür inceleme yazısına dönüşsün istedim. Kitap hakkında: Kitap İngiltere de tanınan bir yazar olan “Matt Haig” tarafından yazılmıştır. “Gece yarısı kütüphanesi” 42 dile çevrilmiş ülkemizde ‘de hatırı sayılır bir okur kitlesine ulaşmıştır, bu sebeple kitap hakkında başka bir çok eleştiri yazısı bulunabilir. Kitap, 35 yaşında Nora adında bir kadının yaşadığı bunalımlar yüzünden intihar etmesiyle başlıyor. Ölümle yaşam arasında bir kütüphane’ de gözlerini açan Nora ona rehberlik eden Kütüphaneci bayan Elm'in yardımıyla adına pişmanlıklar kitabı denen kitaptan yaşanması muhtemelken yaşayamadığı hayatlarına yolculuğunu anlatıyor. Örnek: sevgilisinin evlenme teklifini kabul etseydi şu anda nasıl bir hayatı olurdu? Eleştiri: tamamen kendi çıkarımlarımı anlatıyorum. Dolayısıyla eleştirdiğim ve beğendiğim kısımlarınıda öznel ifadelerle ele aldım. *İlk önce eleştirdiğim kısımlardan başlamak istedim: Gereksiz uzun anlatımlar, bazı yerlerin tekrara uğraması vs... 50.sayfa da olası ilk hayatını yaşayan Nora hayal kırıklığına uğruyor, sonraki sayfalarda benzerini yaşayacağına emindim öyle de oldu. Kullanılan dili de pek sevemedim gitti karakterin sürekli kendini beğenmemesi, aşağılaması, negativize dil bir de Romantizm ile birleşince maalesef sevemediğim noktalardan biri oldu benim için. Pişmanlık ve özdeşleşme: eleştirdiğim yerler olması kitabı beğenmediğim anlamına gelmiyor. Kitabın çıkış noktası olan pişmanlık-lar . Aslında son yıllarda kendi hayatımda’ da düşündüğüm, içinden çıkamadığım durumlar hakkında iç görü verdi bana. Karakterle kendi aramda özdeşlik kurduğum çok yer oldu. Yazar beni nereden tanıyor? Dediğimi bir çok kez hatırlıyorum. İşte bu özdeşleşme hâli çoğu kez içime yumruk gibi oturdu diyebilirim. Yarım kalanın laneti -ziegarnik etkisi-: siz hiç bir filmi, bir kitabı, bir okulu yarım bıraktınız mı? Nora’nın yaşadığı bunalımın sebeplerinden biri de yarım kalan şeylerin laneti. Yarım kalan şeylerin unutulmaması, takıntı haline gelmesine psikoloji de Ziegarnik etkisi deniliyor insanın kafasını sürekli meşgul eden o yarım kalmışlık hissi. İşte onu her insan yaşamıştır. Bunalıma girmek için geçerli bir sebep. Geç kalmışlık hissi ve Olasılıklar: Dostoyevski diyor ki: “İnsanı hayal kırıklığına uğratan şey yaşayamadıkları değil yaşanması muhtemelken yaşayamadığı şeylerdir “ bu başlık aslında bir önceki başlığa yakın bir konu. Nora’nın bunalım sebeplerinden biri de işte bu durum. Yazımın en başında yazdığım gibi insan psikolojisine dair şeyler. Geç kalmışlık hissi insana nereden gelir? Nereye gider? Bilmiyorum? Sadece keşke zamanı geriye alsam da Nora gibi ben de içimde geç kalmışlığa dair o hissi çıkarıp atsam diyorum. Ben neden yaşıyorum ki? : Bu soruyu herkes kendine sormuştur mutlaka. Nora’nın kendisine sık sık sorduğu bu soru yine aslında bunalım için geçerli bir sebep. Çünkü Nora kendisini yaşamda amacı olmadığı için sürekli kendisine karşı negatif duruma getiren bir karakter.” Bir amaç uğruna yaşamak “ denir ya hani işte o amaç denen şey her neyse Nora da yok. Belki de amacı okuyanlara. Gerçekleştirelim ya da gerçekleştiremeyelim. Bir idealimiz, bir hayalimiz, bir amacımız olması gerektiğini hatırlatmak, kim bilir? Bu kimin hayatı ?: Nora , pişmanlıklar kitabında seyahate çıkarken -eski sevgilisi,-en yakın arkadaşı, -abisi,-annesi ,- babasının ona biçtiği rolleri yaşamaya başlıyor. Sonra da kendine şunu söylüyor: yaşadığım hiç bir hayat benim değil ki. Hep yakınımdakilerin istediği kişi olmuşum. Şarkıcı, yüzücü, anne vs.. hiç kendi istediğim hayatı yaşamadım ki. İnsanın kendisine yaşarken sormaktan korktuğu sorulardan biri de budur (bana göre) ben kimin beni görmek istediği hayatı yaşıyorum? Bu kimin hayatı? Seçmek mi? Vazgeçmek mi?: “Bir karar alırken neleri seçtiğinize değil, nelerden vazgeçtiğinize dikkat edin” demiş şair. Nora seçimleri konusunda hep pişmanlıklar yaşamış biri. Başarısızlığını, yalnızlığını, ailesi ve arkadaşlarıyla olan durumunu çoğunlukla seçimlerinin kötü olmasına bağlıyor. Ama şunu söylemeliyim ki Nora pek de zor şartları olmayan, İngiltere’nin küçük bir şehrin de, ortalama bir işte çalışan kedisiyle yaşayıp giden bir kişi.(Belki de çoğu insanın yaşamak istediği hayatı yaşıyor) Nora. Yüzücü olmak, şarkıcı olmak, buzul bilimci olmak istiyordu oysa... okurken şunu düşündüm Nora. Seçti mi? Yoksa vazgeçti mi? Örneğin halter sporcusu yıllarını veriyor bir halteri kaldırmak için, müsabakalara hazırlanırken 5-10 saniyelik bir şey için veriyor bütün zamanını, enerjisini. Oysa ki halter kaldırmak yerine. Müthiş cipsler yiyebilir, kola içebilir, çikolatalı pastalar , börekler çörekler yiyebilir. Bir kaç saniyelik şey için nelerden vazgeçtiğine bakar mısınız? Peki siz mutlu olmak için değil, hedefleriniz için nelerden vazgeçtiniz? Yaptıkların mı? Yapmadıkların mı?: İnsan yaptığı şeylerden mi pişman olmalı? Yoksa yapacağı varken yapmadıklarından mı? Elbette her ikisi de insanı pişmanlığa sürükler, buna, iki seçenekten biri için cevap vermek kolay değil. Ama elimiz de Nora’daki gibi bir kitap olmadığı için bu soru adeta bir paradoks’a sevk ediyor insanı. O anda söylenmesi gereken bir söz, aşk, iş teklifi, yeni bir kıyafet, seyahat... Buraya kitaptan bir söz bırakıyorum. “Öğrenmenin tek yolu yaşamaktır”... Seni bulmaktan önce aramak isterim-Özdemir Asaf-: Kitabı okurken. İşte insana dair müthiş bir tespit dediğim o yerdeyim –Ulaşılan o noktanın tatmin etmemesi- Nora. Pişmanlıklarla dolu hayatında kendini müthiş bir şekilde gerçekleştirdiği hayatı buldu. Mesela dünyaca ünlü bir şarkıcı oldu. Çok iyi bir anne oldu mesela. Ama yine de huzursuz oldu. O en iyi olduğunu düşündüğü hayatları yaşarken bile mutsuzdu. Sebebini söyleyeyim mi?( Bana göre)Çünkü insan’dı. İnsan doğası böyledir işte. Ulaşılan her nokta yeni bir anlam arayışına sürükler insanı. Yeni bir hedef, daha büyük bir ev, daha hızlı bir araba... İnsan denilen varlık hedefe ulaşmayı değil belki de hedefe yürümeyi seviyordur. Lise yıllarımda Özdemir Asaf’ın, “Akıl gözü”şiirini kitaptan tüm sınıfa okumuştum. Sonra da hocama şu soruyu sormuştum: hocam, şiirin adı Akıl Gözü ama ne akıl kelimesi var burada ne de göz, ne alaka? Hocam demişti ki: demek ki şair aklıyla baktığında bunu görüyor. -Seni bulmaktan önce aramak isterim. Seni sevmekten önce anlamak isterim. Seni bir yaşam boyu bitirmek değil de, Sana hep, hep yeniden başlamak isterim- Bu kitabı okurken kendimden çok şey buldum. Düşündüğüm de oldu, üzüldüğümde , mutlu olduğumda... Tüm iyi canlıların mümkün hayatların en güzelini yaşaması dileğiyle..:)
M
mazlum
@mazlum
1 paylaşım0 takipçi0 takip