Yarış pilotlarının kariyerleri boyunca elde edebilecekleri en yüksek rütbe, <strong>The Triple Crown</strong>dır. The Triple Crown rütbesi için pilotların<strong> Le Mans 24</strong>, <strong>Indy 500</strong> ve <strong>Monaco Grand Prix</strong>'sini kazanması gerekmektedir. Bunu şimdiye kadar dünya üzerinde sadece bir pilot yapabilmiştir: <strong>Graham Hill. </strong>1966'da Indy 500, 1972'de Le Mans 24 ve 1963'de Monaco Grand Prix'sini kazanmıştır. <img class="wp-image-61470 size-full aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/04/maxresdefault.jpg" alt="" width="1200" height="675" /> Motor yarışlarında dünyanın en büyük rütbesinin ayaklarından ikisinin Fransa ve Amerika'da olması şaşırtıcı değildir. Bu iki ülke dünyanın en büyük otomobil şirketlerine ev sahipliği yapmaktadır. Peki üçüncü ayak neden Monaco? Monaco haritada bile bulunamayacak kadar küçük bir ülkeyken ve bir tane bile otomobil şirketi yokken dünyanın en popüler yarış pisti olabilmeyi nasıl başarabildi? Monaco, 2 km'lik alana yayılan dünyanın en küçük ikinci ülkesidir. 1297'de Grimaldi ailesi, Monaco yaylası olarak bilinen bu coğrafyayı ele geçirdi ancak yüzyıllar boyunca tam anlamıyla egemenlik kuramamıştır. İspanyollar ve Fransızların eli daima Monaco'nun üzerindeydi. 1861'de Fransızlar Monaco'nun egemenliğini tanımış ve Grimaldi ailesini iktidarda tutmuştur. Bu dönemde Monaco için ikinci bir tarihi yükseliş gerçekleşmiştir. Gazla çalışan otomobiller icat edildi ve birkaç yıl sonra <strong>Mercedes</strong> ve <strong>Bugatti</strong> gibi dev firmalar ürettikleri en hızlı arabaları birbirleriyle yarıştırmaya başlamış,. Monaco ise bu yarışa ev sahipliği yapmıştır. Arabalar geliştikçe yarışların da ekonomileri Avrupa ülkelerinin kayıtsız kalamayacağı derecede büyümüştür. Sırasıyla tüm Avrupa ülkeleri bir bir kendi grand prixlerini yaratmışlardır. Araba yarışlarını başlatan Monaco, 1920'de resmi olarak kendi grand prix'sini kurmasına rağmen diğer Avrupa ülkeleri tarafından reddedilmiştir. Bunun sebebi ise uluslararası kurallara göre bir ülkenin pistini tamamen kendi sınırları içerisinde olması gerekmesidir. Bu diğer ülkeler için çok kolay olmasına rağmen kendi pistini yaratamayacak kadar küçük olan Monaco için durum aynı olmadığı içi ülkeyi tamamıyla bir yarış pistine çevirmeye karar vermişlerdir.Böylece şehrin ara sokaklarında yarışılan dünyanın en acayip pistini yaratmışlardır. Yapılan en yeni pistler ise Katar'ın 2005 yılında çölün ortasında kurulan ve Türkiye'de 2005 yılında şehrin uzağında kırsal bir arazi üzerindeki F1 pistleridir. Pistlerin kurulacağı yerlerin seçimi aslında tesadüfi değildir. Tüm Avrupa ülkeleri araba yarışlarını şehirlerinin dışındaki pistlerde yaptırmasına rağmen Monaco'da yarış şehir merkezinden başlayıp sokaklardan, bir tünelin içinden ve hatta bir limanın kıyısından geçmektedir. Yapılan her yeni piste sürücülerin birbirlerini geçebilmeleri için uzun düzlükler oluşturmakla kalmayıp heyecanı daha da yükseltmek için birbirlerini geçebilecekleri köşeler yaratılmaktadır. Monaco pistinde ise neredeyse hiç düzlük yoktur ve virajlar oldukça tehlikelidir. Öyle ki bu virajlarda öndeki arabayı geçebilmek için yapılan hamleler çoğunlukla kazayla sonuçlanmaktadır. Kağıt üzerinde gözüken Monaco pisti bu nedenlerle sıkıcı gibi düşünülse de aslında bu doğal engeller sonucunda en hızlı araca sahip olan değil en yetenekli ve en cesur sürücünün kazandığı yeni bir yarış stili ortaya çıkmaktadır. Bu pist araba yarışlarının en güzel anlarına ek olarak bazen de F1 tarihinin en dramatik anlarına tanıklık etmiştir. 1955'de <strong>Alberto Ascari</strong> bir virajı alamadığı için arabasıyla birlikte denize uçmuştur. https://www.youtube.com/watch?v=vtxrp52PeDE 1970'de <strong>Jack Brabham</strong> son turun virajında kaza yapmıştır. https://www.youtube.com/watch?v=TS6cZ1q5KMk Bu pist zorluğuyla ünlü olsa da onu en popüler yapan tek şey bu değildir. Bu zor pisti izleyen izleyiciler de en az pist kadar popülerdir. Dünyanın en zenginlerinin neden Monaco'daki yarışı izlemek için geldiğini anlamanız için Monaco'nun tarihine bakmamız gerekmektedir. 1861'de Grimaldi halkı, kralı dahi isyan ettirecek ağır vergiler ile yaşamıştır. <img class="aligncenter wp-image-61466 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/04/What-Is-Gambling-in-Monte-Carlo-Like.jpg" alt="" width="1200" height="675" /> Kral ise çareyi Fransa'da bulmuş ve egemenlik haklarında 4 milyon frank karşılığında Fransa'ya satarak iktidarda kalmayı başarabilmiştir. Grimaldi ailesi zekice bir plan kurmuştu para kazanabilmek için zengin Avrupalıların Monaco'ya getirmesi gerektiğini bildiği için Casino de Monte-Carlo adında bir kumarhane inşa etmiştir. O zamanlarda Avrupa'nın hiçbir ülkesinde kumarhane bulunmadığı için kumarhaneyi Fransa'ya bağlayan bir demir yolu yaptırmıştır. Avrupa'da vergi oranları yükseldikçe Monaco vergi oranını sıfırda tutmaya devam etmiş ve kendisini bir vergi cenneti haline getirmeyi başarmıştır. Monaco böylece Avrupa'nın en zenginlerini kendisine çekmeyi başarabilmiştir. 5 yıldızlı oteller, görkemli tiyatrolar ve çok daha fazlasını içinde barındıran lüks bir hayat inşa etmiştir. Çok geçmeden büyük bir liman yapılmaya başlanmış ve en zenginler en lüks yatları bu limana demirlemeye başlamışlardır. Monaco'nun nüfusu bugün sadece 40.000 kişidir ve bu nüfusun üçte biri milyoner geri kalanlar ise Monaco'nun lüksünü tercih eden zenginlerden oluşmaktadır. Monaco yarışını yapıldığı günler Monaco'nun zengin ve ünlülere yarışı limandan yattığının içinden izlediği Monaco grand prix'si artık sadece bir yarış değil kendini gösterme yeri haline gelmiştir. <img class="wp-image-61469 size-full aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/04/1979-Monaco-Piquet-Brabham-01-1.jpg" alt="" width="1200" height="1187" /> Brezilyalı pilot <strong>Nelson Piquet</strong> pistin zorluğunu Manaco yarışı yatak odasında bisiklet sürmeye benzediğini dile getirmiştir. Uzmanlar bu pistin eğer 2021 yılında tasarlanmış olsaydı bu dar açılarla muhtemelen F1 güvenlik testini geçemeyeceğine dile getirmiş olsa da Monaco pisti inşa edildiği dönemde araçlar en fazla 80 km hızla gidebildiğinin altını çizmiştir. 2016 yılında<strong> Sergio Perez</strong> 370 km hıza ulaşmıştır. Eskiden de Monaco'nun dar sokaklarında sollamak zor olmasına rağmen bu şimdi neredeyse imkansızdır. Son 16 yarışın 12'sini en önde başlayan pilot kazanmıştır. Dünyanın en zenginleri önünde yapılan bu yarışı bazı kişilerce sıkıcı bulunsa da Monaco grand prix'si dünyanın en popüler yarışı olmaya devam etmektedir.
Kadir Korkmaz
@kadirkorkmaz
<a href="https://digitalage.com.tr/microsoftun-notiona-rakip-olarak-gelistirdigi-loop-kullanima-acildi/">https://digitalage.com.tr/microsoftun-notiona-rakip-olarak-gelistirdigi-loop-kullanima-acildi/</a> Microsoft’un Notion’a rakip olarak geliştirdiği Loop, dün itibarıyla ücretsiz kullanıma açıldı.
<a href="https://listelist.com/hamza-yusuf-kimdir/">https://listelist.com/hamza-yusuf-kimdir/</a> Hamza Yusuf isimli Pakistan asıllı İskoç siyasetçi, ülke tarihinin ilk Müslüman başbakanı olarak tarihe geçti.
Sinema bu gezegendeki tartışmasız en etkili propaganda aracı. Tarih boyunca birçok lider sinemayı propaganda yapmak için kullandı ancak birisi bunu kusursuz hale getirmeyi başardı.Bu lider ise <strong>Adolf Hitler</strong>'di. <img class="wp-image-61243 size-full aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/03/maxresdefault.jpg" alt="" width="1200" height="675" /> 1934'de çekilmiş olan<strong> Triumph Over Violance</strong> isimli belgesel baştan aşağı bir <strong>nazi propagandası</strong>ydı ve bu ilk 3 dakikasında dahi anlaşılıyordu. Örneğin, bulutların üstünde süzülen bir kamera kameranın gökyüzünde olması daha ilk kareden yönetmenin üstün yüce bir varlığın hikayesini anlatacağını sembolize ediyor ve bulutları geçip yeryüzüne yaklaştığımızda Nürnberg şehrini görüyoruz. Biraz daha yaklaştığımızda gökyüzünden görünen küçücük insanlar var. Bu "<strong>Sembolizm</strong>" açısından normal insanların gökyüzündeki üstün varlık için ne kadar önemsiz olduğunu gösteriyor. <strong>Nazi selamı</strong> veren mutlu beyaz insanlar, gökyüzünden gelen ''yüce varlığı'' selamlıyor ve o ''yüce varlık'' yeryüzüne iniyor. Sinemanın sadece 3 dakikada bize anlattıklarına bakın. Neredeyse bir tanrı gibi gökyüzünden yeryüzüne inen bir lider, görkemli bir alman şehrinin havadan görüntüsü ve liderine bağlı mutlu Alman halkı... <img class="aligncenter wp-image-61248 size-full" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/03/MV5BMTY0NjA4OTczNV5BMl5BanBnXkFtZTcwNTkyNjAyMQ@@._V1_FMjpg_UX1000_.jpg" alt="" width="927" height="1200" /> Tabii ki Hitler'in çektirdiği tek belgesel bu değildi. Yukarıdaki görselde gördüğünüz belgesel de Hitler tarafından çektirildi. Mutlu, beyaz bir ırk, gülen yüzler, kıyafetlerinden varlıklı oldukları anlaşılan insanlar ve muhteşem bir doğa... Buraya kadar bir sorun yokmuş gibi gözükse de belgeselin çekildiği yer Almanya değil İzlanda'ydı. Daha da ilginci ise bu filmin yönetmeni <strong>Eva Braun</strong>'un Hitler’in sevgilisi olmasıydı. Hitler ile uzun bir süre gizli aşk yaşayan Braun bir süre sonra dünya evine girdi. Her şey bitip savaş kaybedildiğinde birlikte intihar ettiler. Yani Hitler’in son nefesinde bile yanındaydı. Yapbozun parçalarını birleştirecek olursak, Hitler bu hayatta en çok sevdiği insanı neden İzlanda’ya bir film çekmesi için göndermişti ki? Daha da önemlisi Hitler İzlanda’ya neden bu kadar takıntılıydı? Hikayeye Eva Braun ile başlayalım. Eva, Münih'te modellik yaparken Hitler'in baş fotoğrafçısı <strong>Hoffman</strong>'ın asistanı olarak işe girdi ve Hitler'le de bu vesileyle tanıştı. Eva 19, Hitler ise 42 yaşındaydı. Fotoğrafçısı olarak her anında Hitler'in yanı başındaydı ve bugün gördüğünüz Hitler fotoğraflarının bir çoğunu Eva çekti. Hitler, yaratmak istediği lider imajını korumak için Eva ile ilişkisini uzun bir süre sır olarak sakladı. Hemen hemen herkes mutlu bir aile kuran liderlerin imajının iyi olacağını düşünse de Hitler bunun tam tersini yaratmak istiyordu. Bekar ve güçlü bir erkek olması bekar alman kadınların üzerinde büyük bir etki yarattığını düşünen Hitler, bekar kalarak da Almanya ile evli olduğu imasını yapıyordu. Hitler'in aşkını bir kenara bırakıp savaşa gidelim. Polonya'nın işgalini takiben<strong> İkinci Dünya Savaşı</strong>'ndan sadece 2 ay önce Hitler sevgilisini İzlanda'ya gönderdi. Eva burada İzlanda'nın doğal güzelliklerini ziyaret etti ve İzlandalılar ile tanıştı işte tam bu sırada Hitler'in İzlanda takıntısı başladı. <img class="aligncenter wp-image-61257 size-full" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/03/ezgif.com-webp-to-jpg-2.jpg" alt="" width="1200" height="897" /> Eva döndüğünde muhtemelen sevgilisine İzlanda'nın ne kadar güzel bir yeri olduğunu plajlarını buzullarının anlatmıştır ama Hitler'in takıntısı tam olarak Eva'nın anlattıklarıyla ilgili değil gösterdikleri ile ilgiliydi. <strong>Heinrich Himmler</strong>, nazi rejimi için çok etkili bir isimdir ve Yahudi soykırımının baş mimarıdır. Nazi rejiminde İzlanda'yı en çok seven isimler arasında da adını yazdırmıştı. Viking efsanelerini biliyordu, doğaya aşıktı ama Himmler'in takıntısı da aslında Eva'nın çektikleri ile ilgiliydi. Peki Eva İzlanda'da çektiği bu belgeseli bu kadar özel yapan neydi? Cevap aslında çok basit, "İzlandalılar". İzlandalılar çok eski ve ihtişamlı bir "Viking" efsanesine sahiplerdi ve hepsi beyazdı. Yani hem Hitler hem Himmler'in üstün ırkına muhteşem derecede uyuyorlardı. Hitler, üstün ırk mesajını Viking efsaneleri ile birleştirip dünyaya yarayabilirdi. Hemen İzlanda'dan bir daire satın aldılar ve Wernher'i İzlanda'ya gönderdiler. Wernher'i görevi ise Eva gibi gezip görüntü kaydetmek değil, İzlandalılar ile iletişime geçip onlara "<strong>Nazizm</strong>"i öğretmekti. İzlanda'nın coğrafi konumuna bakacak olursak, Birleşik Krallığın kullandığı her rotada bir şekilde oradan geçiyordu. Hem propaganda yapabilmek için hem de jeopolitik gücü ele geçirebilmek için oldukça önemliydi. 1940'da Naziler etraflarındaki ülkeleri işgal etmeye başlamışlardı ve bu süre boyunca Werner'in İzlanda'da Nazizm fikrini yayması gerekiyordu ama sonuç tam bir fiyaskoydu. Werner başarısızlığını şöyle açıkladı, ''Buradaki insanlar Yahudilerin yazdıkları tiyatroları oynuyor ve çatalları bir kürek gibi kullanıyorlar. '' Aynı zamanda Churchill ise İzlanda için her kim sahip olursa Amerika ve Kanada'ya doğrultulmuş bir silaha da sahip olur diyordu. 2 tarafın da bu işe ne kadar önem verdiğini anlaşılıyordu. <img class="aligncenter wp-image-61265 size-full" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/03/54e306f8-0001-0004-0000-000000058041_w1528_r1.4367924528301887_fpx64.02_fpy50.jpg" alt="" width="1200" height="835" /> Gerisini biliyorsunuz, Naziler savaşı kaybetti. Bu kaybın nedenlerinden biri de İzlanda'yı hiçbir zaman alamamış olmalarıydı. İzlanda'nın bugün hâlâ bir ordusu yok ve dünyadaki hemen hemen tüm anlaşmazlıklarda tarafsız kalmayı başarıyorlar. Hitler takıntı haline getirdiği bir harita üzerinde sürekli işaretlediği bu ülkeyi hiçbir zaman alamadı ve takvimler 30 Nisan 1940 beşli gösterdiğinde Berlin'deki sığınağında siyanür içerek hayatına son verdi. Son nefesinde dahi yanında çektiği videolarla İzlanda takıntısını başlatan kadın Eva Brown vardı.
Okyanuslar binlerce yıldır insanlığı büyüledi ve büyülemeye devam ediyor. Zamanın başlangıcından beri, yeni uluslar ve maceralar arayışında mavi ufukları aştık. Tarih boyunca okyanuslar, hayatta kalma, ulaşım, ticaret, büyüme ve motivasyon için önemli bir kaynak oldu. Okyanusların Dünya yüzeyinin yüzde 71'inden fazlasını oluşturduğunu ve gezegenin en büyük ekosistemi olduğunu biliyoruz. Daha da iyisi, 7 mil derinliğindeki Mariana Çukuru, Dünya'nın en derin yeri ve Bermuda üçgeni gibi gizemli sualtı yapılarından bazılarını bile başarıyla tespit ettik. MÖ 1000 civarında sular altında kalmış olabilecek Yunanistan'daki 5000 yıllık Palvopetri gibi sular altında kalmış şehirlerin keşiflerini hatırlayalım. https://www.youtube.com/watch?v=u0fHCUj7kP4 Yine de, tüm çabalarımıza rağmen, okyanusların ölçeği ve içinde ne olduğu anlaşılmaz olmaya devam ediyor. Gerçekte, evrene okyanuslarımızdan daha fazla aşina olabiliriz; NASA'nın oşinografı Dr. Gene Feldman, konuyla ilgili "Mars'ın ve ayın yüzeyinin haritaları okyanusun dibinden daha iyi" demişti. <h2>Peki kaç tane okyanus var?</h2> <img class="wp-image-57692 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/12/faAb7lOLufJXTqnLPaBPZtNf2mw4CUWqa3up78T2-300x165.jpg" alt="" width="1196" height="658" /> Dünyamız güneş sisteminde eşsizdir. Güneş'ten optimum uzaklığı, yüzeyindeki ve atmosferindeki sıvının baskınlığı buna katkıda bulunur. Dünya yüzeyinin yüzde 70 'inden fazlası büyük bir tuzlu su kütlesinin altında yer alıyor. Bununla birlikte, bilim insanları kategorik olarak su kütlesini dört büyük okyanusa ayırdılar; Büyük Pasifik, Atlantik, Hint ve Arktik. <strong>Ve son zamanlarda, beşinci oldu!</strong> 8 Haziran 2021 'de, 1915' ten beri haritalar yapan National Geographic, Antarktika'yı çevreleyen Güney Okyanusu adlı beşinci bir okyanusu tanıdı. Tüm okyanuslar toplam olarak dünya sularının yaklaşık yüzde 97 'sini içerir. <h2>Okyanusun ne kadarı keşfedildi?</h2> <img class="wp-image-57696 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/12/OQNcyfFDgsya1VZRn85VIHxrroSt7TFDcLRD6gK6-300x199.jpg" alt="" width="1198" height="795" /> Modern teknolojilere rağmen, okyanusların sadece yüzde 5'i keşfedildi. Bu nedenle, geri kalan yüzde 95 'e dokunulmamış, görülmemiş ve bugüne kadar keşfedilmemiş olarak bekliyor. <ul> <li><strong>Deniz biyolojisi</strong></li> </ul> Deniz canlılarıyla ilgili olarak, bilim insanları okyanuslarda kaç tane olduğunu henüz keşfetmedi. Şu anda yaklaşık 226.000 okyanus türü bilinmektedir. Bazıları, artan deniz sıcaklıkları, kirlilik ve diğer sorunlardan muzdarip deniz ekosistemleri nedeniyle birçok okyanus türünün azaldığına inanmakta. Bununla birlikte, bilim insanları her zaman yeni canlı türleri buluyor ve birkaç yüz bin ila birkaç milyon türün daha henüz keşfedilmediği tahmin ediliyor. Daha da iyisi, son yıllarda, okyanuslar hayvan krallığının evrimi hakkında inanılmaz bir bilgi kaynağı oldu. Şimdiye kadar yaşamış en büyük köpekbalığından - tarih öncesi megalodon - aşırı, derin deniz ortamının modern boru solucanlarına kadar, okyanus keşfi, Dünya'daki yaşamın ilk evrimleşmeye başladığından bu yana önemli ölçüde değiştiğini ortaya koydu. <ul> <li><strong>Uygarlık</strong></li> </ul> <img class="wp-image-57699 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/12/ezgif.com-gif-maker-1-300x180.jpg" alt="" width="1200" height="720" /> Okyanus keşfi aynı zamanda önemli antik insan sırlarını ortaya çıkarmanın anahtarı olmuştur. Örneğin, dünyanın ilk bilgisayarı olabilecek ve MÖ 100 'de (2,122 yıl önce) yaratılan Antikythera mekanizması, 1901'de bir gemi enkazında bulunmuştur. Yunanistan'daki Palvopetri gibi, şu anda şehirleri su altında bulunan pek çok antik uygarlık da keşfedildi. 5000 yaşında, bu batık şehir dünyadaki türünün en eskisi olarak kabul edilir. <h2>Okyanus keşfinin tarihi</h2> Okyanusların tüm yönlerinin incelenmesi oşinografi olarak adlandırılır. Modern oşinografi, bilimsel disiplinlere yapılan son eklemelerden biridir. Yine de, kökleri on binlerce yıl öncesine, insanların sallarla denize açılmaya ve kıyı şeritlerini keşfetmeye başladıkları zamana kadar uzanabilir. <ul> <li><strong>6022 yıl önce (yaklaşık MÖ 4000) - ilk yelkenli gemiler</strong></li> </ul> <img class="wp-image-57702 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/12/mR3OaOUvw0pGL2lrW3jJbggSLeF4Uo8pG5kbCEQd-300x199.jpg" alt="" width="1203" height="798" /> Eski Mısır'da, Nil Nehri'nin ağzına yakın bir yerde, en eski yelkenli gemilerden bazıları muhtemelen sadece Akdeniz'de seyahat etmek için yapılmıştır. Aslında, 1994 'te MÖ 3000 yılına (yaklaşık 5,022 yıl önce) tarihlenen bir seramik parçasının keşfi, okyanusun eski Mısır ve Yunanistan arasındaki ticaret için zaten geçildiğini göstermektedir. Parçanın Nil Vadisi'nden Filistin'e ihraç edilen bir şarap kavanozunun parçası olduğu ortaya çıktı. Şarabın Mısır ikliminde üretilmesi neredeyse imkansız olduğundan, muhtemelen Yunanistan ve Mısır arasındaki ticaret bağlantılarını gösteren Yunanistan'dan gelmiştir. <ul> <li><strong>MÖ 3000 civarında - Dünyanın ilk gelgit rıhtımı</strong></li> </ul> Liman kenti Lothal'da, Harappanlar (veya Indus Uygarlığı) yanaşma ve hizmet gemileri için tarihteki ilk gelgit rıhtımını inşa ettiler. <ul> <li><strong>2922 yıl önce (yaklaşık MÖ 900) - İlk deniz yolları</strong></li> </ul> Doğu Akdeniz'in kadim bir medeniyeti olan Antik Fenikeliler, Kızıldeniz ve Akdeniz çevresinde deniz rotalarına öncülük eden ve Hint Okyanusu'nu da geçmiş olabilecek yetenekli seyrüsefercilerdi. Bazıları bu ilk denizcilerin İngiltere'ye kadar gitmiş olabileceğine inanıyor. <ul> <li><strong>MS 900 civarında – Viking okyanusu keşfi</strong></li> </ul> <img class="wp-image-57704 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/12/vBGTJvYiZI2jhWFXgHYgNr9X0xNzgHXY35nv2EgG-300x169.jpg" alt="" width="1202" height="677" /> Vikingler sekizinci yüzyılda deniz derinliğini iplere bağlı kurşun ağırlıklarını denize atarak ölçmeye başladılar. Daha sonra ağırlık dibe vurduğunda ipin ne kadarının su altında kaldığını fark ettiler. Usta okyanus seyrüsefercileri olarak Vikingler, Kuzey Yıldızı'nı denizdeyken rotalarını korumak için kullanan ilk kaşifler arasındaydı. Bu uzmanlık, Newfoundland, Grönland ve İzlanda dahil olmak üzere birçok bölgeye seyahat etmelerini ve kolonileşmelerini sağladı. <ul> <li><strong>1405 civarında - Çin keşfi</strong></li> </ul> Çinliler 300 'den fazla filodan oluşan yedi yolculuğa çıktılar. Bu, yeni alanları "keşfetmenin" aksine, Asya'da gücü yansıtmak içindi. <ul> <li><strong>1400'lerin sonu -1500'ler</strong></li> </ul> Kâşif Kristof Kolomb (1451 -1506) ve ekibi, 1492, 1493, 1498 ve 1502'de İspanya'dan Atlantik Okyanusu boyunca dört yolculuk yaptı. Dünyanın yuvarlak olduğu görüşü ile yönlendirilen Kolomb, "doğuya" (Hindistan ve Çin) ulaşmak için batıya yelken açabileceğini savundu. Tabii ki, hepimiz onun yerine Amerika'yı tesadüfen geçtiğini biliyoruz. Dahası, 1519 'da Ferdinand Magellan ve ekibi Portekiz'den tehlikeli bir yolculuğa çıktılar ve bu yolculuk sonunda dünyanın ilk dolaşımına yol açacaktı. <ul> <li><strong>Modern Oşinografi - 19. yüzyılın sonları</strong></li> </ul> <img class="wp-image-57706 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/12/UjQROZiWP54NKCcOycBWd8ceaemRvWQR5dMfZ1a0-300x207.jpg" alt="" width="1203" height="830" /> Modern oşinografi 130 yıldan daha kısa bir süre önce bilimsel bir disiplin olarak ortaya çıktı. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, Amerikalılar, Brityalılar ve Avrupalılar tarafından başlatılan çeşitli seferler, okyanus akıntılarının, ekosistemlerin ve kıyılarının açıklarındaki deniz tabanının keşfedilmesini sağladı. Örneğin, 1872 'den 1876' ya kadar İngiliz üç direkli HMS Challenger gemisinde gerçekleşen Challenger keşif gezisi, okyanus sıcaklıkları, kimya, akıntılar, yaşam ve deniz tabanı jeolojisi hakkında bilgi toplayan ilk seferdi. Daha sonra 1951 'de HMS Challenger II, Pasifik Okyanusu'ndaki Mariana Çukuru'nda okyanusun en derin noktasını (10.929 metre) keşfetmek için sonar kullandı. Bu, 'Derin Meydan Okuyucu' olarak biliniyordu. İlk Challenger seferinden yaklaşık 150 yıl sonra, "Five Deeps" adlı başka bir sefer, Dünya'nın beş okyanusunun her birinin en derin noktasını ziyaret etti. Diğer dört 'derinlik ', Atlantik Okyanusu'ndaki Porto Riko Çukuru (27.480 fit/8.376 metre), Güney Okyanusu'ndaki Güney Sandviç Çukuru (24.390 fit/7.434 metre), Hint Okyanusu'ndaki Java Çukuru (23.917 fit/7.290 metre) ve Arktik Okyanusu'ndaki Molloy Derinliği (18.284 fit/5.573 metre) idi. <img class="wp-image-57707 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/12/QiZxiVs6dfA00Yq8lVblG5J3DJNWLsO6lOG0hLI1-300x210.jpg" alt="" width="1196" height="837" /> Titanik'in 1912 'de batmasından sonra, böyle bir trajedinin tekrarlanmasını önlemek için su altı engellerinin erken uyarılması sorunlarını çözmek için teknolojik çabalar gösterildi. Bunlardan biri, Reginald A. Fessenden'in 1914 'te, nesneler ve deniz tabanı arasındaki ses dalgalarını zıplatarak sualtı nesnelerini tespit edebilen "Fessenden Osilatörü"ydü. Bu buluş, okyanusun derinliğini tespit etmek için de kullanılabilir. Ek olarak, bugün sonar olarak bildiğimiz şeyi yaratmanın yolunu açtı. <ul> <li><strong>1995 - Deniz tabanının uzaydan haritalanması</strong></li> </ul> Jeosat uydusu radar altimetri verileri, dünya çapında deniz tabanının uzaydan detaylı bir şekilde haritalandırılmasına yol açmaktadır. <ul> <li><strong>2017 – Küresel okyanus derinliğinin haritalanması</strong></li> </ul> Seabed 2030, mevcut tüm batimetrik (su altı derinliği) verileri toplamak ve 2030 yılına kadar dünyanın okyanus tabanının kesin, halka açık bir haritasını yapmak için yeni bir uluslararası girişimdir. https://www.youtube.com/watch?v=XU4U4px_KA4 <h2>Okyanus ne kadar derin?</h2> Keşfedilecek çok şey olmasına rağmen, okyanusbilimciler inanılmaz bulgular elde ettiler. Örneğin, karada olduğu gibi okyanusun da siperlere ve yüksek sıradağlara ev sahipliği yaptığının farkındayız. <img class="wp-image-57710 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/12/maxresdefault-300x169.jpg" alt="" width="1204" height="678" /> 8,84 kilometre (5,49 mil) yüksekliğindeki Everest Dağı, okyanusun en derin iki bölgesi olan Pasifik Okyanusu'nun Mariana veya Filipin Hendeklerine yerleştirilseydi, zirvesi suyun yüzeyine bile dokunmazdı. Tersine, Atlantik Okyanusu nispeten sığdır, çünkü deniz tabanının büyük bir kısmı, kıtaların okyanusa kadar uzanan kısımları olan kıta raflarından oluşur. Genel ortalama okyanus derinliği 3,720 metredir. <h2>Okyanusu keşfetmek neden karmaşık?</h2> Muhtemelen okyanusun sadece yüzde 95 'inin neden keşfedildiğini merak ediyorsunuzdur. Uyduların okyanusun yüzey sıcaklıklarını, sularını, bulanıklığını, rengini vb. haritalayabileceğine şüphe yoktur. Yine de, derin deniz denizaltıları ve sonarlar gibi çok daha teknolojik gelişmelere ihtiyacımız var, daha derin kısımlarını haritalamak için. Ayrıca derin su görülmesini zorlaştırır. Büyük derinliklerdeki aşırı keşif koşulları, keşfedilen okyanusun nispeten küçük yüzdesine katkıda bulunur. "Güneş ışığı bölgesi" yüzeyin yaklaşık 200 metre altında sona erer ve görüntülemeyi çok daha karmaşık hale getirir. Ek olarak, derinlikteki basınç son derece yüksektir ve her 10 metrelik su derinliği için yaklaşık bir atmosfer artar. 5.000 metre derinlikte, basınç 500 atmosfer civarındadır veya deniz seviyesindeki basınçtan 500 kat daha fazladır. İyi haber şu ki bilim insanları, insanlar için ulaşılması zor derinlikleri keşfedebilen 'biorobotlar' da dahil olmak üzere bir dizi deniz altı keşif aracı geliştiriyor. <h2>NASA neden okyanusu keşfetmeyi bıraktı?</h2> <img class="wp-image-57712 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/12/HDk87FtnLnfyTgWoXgwhZieAOCUziyoakMVtUXop-300x200.jpg" alt="" width="1205" height="803" /> NASA'nın başlangıçta okyanusları keşfettiği ve sonra aniden bıraktığı hakkında birçok söylenti olmasına rağmen, bunun için gerçek bir kanıt yok. 1958 'den günümüze (2022) kadar NASA'nın birincil hedefi hava ve uzay araştırmaları olmuştur. Bununla birlikte NASA, Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi (NOAA) gibi okyanusları incelemek ve incelemek için çalışan diğer kuruluşlara yardımcı olmaktadır. Dahası, birkaç viral TikTok videosu, NASA'nın ölümcül bir 'devasa bilinmeyen tür' keşfetmesi nedeniyle okyanus keşfini bıraktığını açıklayan bir teori de dahil olmak üzere çeşitli komplo teorilerine yol açtı. Görünüşe göre o kadar korkunçtu ki NASA insanları Dünya'dan uzaklaştırmak için uzayı araştırmaya başladı. Yine de, kulağa ne kadar ilginç gelse de, bu sadece bir hikaye. Gerçek şu ki, okyanus keşif teknolojisi geliştikçe, henüz keşfedilmemiş bilgi miktarı okyanusların muazzamlığı kadar büyüktür.
İnsanı insan yapan yani bizi biz yapan nedir? Tabii ki beynimiz! Beynimiz sayesinde düşünebiliriz. Dış dünyadan gelen tüm duyusal girdiler, beynimizde işlenir ve beynimiz deneyimlediğimiz gerçekliği yaratır. Düşündüğümüz, hissettiğimiz, yaşadığımız her şey beynimizdedir. Bu noktada beynin yapısını neden oluştuğunu, yani içinde ne olduğunu merak ediyor olabilirsiniz. Beynimiz nöronlardan meydana gelir. <img class="wp-image-56387 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/11/Sinir-Hucreleri-Noronlar-300x150.jpg" alt="" width="1144" height="572" /> Bakın yukarıdaki görselde nöronlara ait bir bir çizim var. Beynin bilgiyi nasıl işlediğine dair güncel görüş. Burada gördüğünüz gibi farklı nöronların uyarılarak diğer nöronlara uyarması sonucu sinyallerin 80 ila 100 milyar kadar nörondan oluşan bu kocaman nöron ağdan geçmesiyle gerçekleştiği yönünde. Düşüncelerimizin, zekanızın hatta bizi biz yapan çoğu şeyin bu nöron ağdan geçen elektrokimyasal sinyaller olduklarını düşünebiliriz. Bunu söyledikten sonra hemen akla gelen başka bir soruyla devam edelim. Bir şeyler yapabilmemizi sağlayan becerilerimizi hangi faktörler belirler? Yeteneklerimizi ya da zekamızı bu konudaki görüşlerden biri. Her insanın belirli bir zeka ile doğduğu, yani bazılarımızın yaşamımız boyunca diğerlerinden daha zeki olduğu yönündedir. Bir başka görüş ise fizyolojik ya da sosyolojik açıdan bir engel olmadığı sürece zekanın değişken olduğunu ve yaşam süresince güçlendirileceğini savunur. Özellikle son birkaç yılda bu konuda birçok yeni araştırma yapıldığını da eklemek istiyorum. Benim için sorunun cevabı çok açık, zekamızı geliştirebiliriz. Araştırmaların sonucunda öğrendiğimiz şeylerden biri, beynimizin de vücudumuzdaki diğer kaslara benzediğidir. Cimnastik yaparak ya da bir spor salonuna giderek kaslarımızı güçlendirebiliriz ya da daha kaslı olabiliriz. Öyle değil mi? <img class="wp-image-56395 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/11/egzersiz-ve-beyin-300x169.jpg" alt="" width="1163" height="655" /> Bunu yapmak için de kaslarımız için kolay olan şeyler yerine onları zorlayacak ve geliştirecek egzersizler yapmamız gerekir. Acı yoksa kazanç da yok ya da emek olmadan yemek olmaz! Evet, vücudumuzdaki kaslar işte bu şekilde çalışarak ve yorularak gelişir ve biz de az önce söylediğim gibi daha kaslı ve kimilerine göre daha güzel bir vücuda sahip olabiliriz. Konuya fizyolojik olarak baktığımızda kaslarımızı zorlandığımız zaman vücudumuza zorlanan bölgede daha çok kaynağa ihtiyacımız olduğu mesajını veriyoruz. Vücudumuz ise bu ihtiyacı karşılayabilmek için zorlanan bölgeye kaynak takviyesi yapıyor. İşte aynı şey beynimiz için de geçerli. Vücudumuzdaki kaslar gibi beynimizi de çalıştırarak güçlendirilebilir ve geleceğimizi yani zekamızı geliştirebileceğimizi söyleyebiliriz. Beynimizi ne kadar çok kullanırsak o kadar çok gelişir ve beynimizi geliştirmek için de bizim için kolay olan şeyler yerine bizi zorlayan şeylere odaklanmamız gerekir. Bu çok önemli gelişmek için düşünmeli, çalışmalı, biraz zorlanmalı, emek harcamalı ve kafa yormalıyız. Hatta bir soruya doğru değil de yanlış cevap verdiğimizde beynimizin daha çok çalıştığını biliyor muydunuz? Bu söylediklerim bilimsel alanda oldukça yeni ve en azından benim için çok önemli heyecan verici bulgular neden diyecek olursanız artık zorlandığında ya da zorlandığım için moralimin bozulduğu, canımın sıkıldığı zamanlarda beynimin gelişmekte olduğunu biliyorum. Bu arada bu söylediklerimi tabii ki uydurmuyorum. Tüm bunların bilimsel araştırmalar sonucunda kanıtlanmış bulgular olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Herkes kendisine sorulan bir soruya doğru cevabı verebilmeyi ister ama olur da yanlış cevap verirseniz unutmayın, bir şeyi yanlış yaptığınızda, kendinizi zorlandığınızda neden yanlış yaptığınızı anlamaya çalıştığınızda ya da size verilen geri bildirimin üzerinden geçtiğinizde beyniniz çok daha fazla çalışıyor ve çok daha fazla gelişiyor. Çünkü öğreniyorsunuz, hatta bu en etkin öğrenme aracıdır. Eğer hayata bu açıdan bakarsanız, kendinizi geliştirebilir, daha güçlü bir beyne sahip olabilir, yeteneklerinizi güçlendirebilir, hatta daha zeki olabilirsiniz.