İ

İlkem Baydarlı

@ilkem

13 paylaşım0 takipçi0 takip

Hayatımıza aldığımız herkes belirli bir süre bizim için mükemmeldir. En fedakâr arkadaşlar, en güzel- en yakışıklı sevgili, en mükemmel ebeveynler, en rahat iş, en büyük ev… Belirli bir süre sonra her şeyin kusursuz olmadığını fark ederiz. Çok büyük bir kavgada sevgilinin dudaklarından süzülen sözlerle gözlerimizdeki o perde kalkar, O’na ihtiyacımız olduğunda fedakar arkadaşımızı göremeyiz, sizi en çok eleştirenlerin ebeveynleriniz olduğunda,  işinizin görünmeyen yanlarını fark ettiğinizde ve aldığınız koltuğun evinize büyük geldiğini gördüğünüzde kafanızda bir ampul parlar.  Bunca yıl inandığınız şeylerin aslında gerçek olmadığını fark etmenin inanılmaz ağırlığı altında ezilirken son bir kurtuluş için çırpınırız. Çırpındıkça anılar bir bir canlanır… Aslında “En” olarak belirlenen her şeyin bir üstü olduğunu ve evrende sonsuz bir mükemmellik olduğunu gördüğünüzde bir çığlık kopar içinizden. Koşarak  “En”e yani kendinize sığınma isteği duyarsınız. Dev aynasında ilk kusurunuzu fark edersiniz. Meğer yıllardır geçmeyen o sivilce ne kadar büyükmüş ! Saç renginizin solup gittiğini yıllar size hiç fark ettirmemiş . Biraz kilo alıp , göz altlarınız çöktüğünü nasıl fark etmediniz ? Peki o dev aynası nasıl biri olduğunuzu gösteriyor mu ?  “En” iyi olduğunu düşündüğünüz şeyler aslında kendinizin “en” iyi olmasından mı kaynaklıydı ? Bu yeryüzünde herkes kendini iyi biri olarak görür. Çünkü en başta kendine inanmak ister insan. Yenildiğinde ya da yanıldığında iyiliğinden kaybettiğini düşünür. Bu yüzdenden de kendisi haricinde “en” olduğunu düşündüğü şeylere ihtiyaç duyar. “En” iyi millet, “En” iyi kültür, “En” iyi coğrafya, “En” iyi eş, “En” iyi aile… İnsanoğlu sahip olduğu şeyleri yücelterek, kendindeki tüm eksikleri görmezden gelerek, kocaman bir yaşamı bir roman karakteriymiş gibi dizayn ederek, sahip olmadığı bir hayatı yaşar. Gözlerini son kez kapayacağı dakikaya kadar fark etmez. Bir süre önce izlediğim  berbat bir filmde çok güzel bir cümle duymuştum. “<strong>Herkes kendine has şekilde kördür”</strong>

7

İsrail ve Filistin arasında bitmek bilmeyen savaşa tüm dünya hakim. 14 Mayıs 1948’de İsrail devleti kurulduğunda Filistinliler o günü felaket günü olarak adlandırdı ve o günden günümüze 66 yıl boyunca bölge savaşlar ve çatışmalara sahne oldu. Fakat sizlere  savaşı bitmeyen bu  iki devlet arasında çok az kişinin bildiği tarihin tozlu sayfalarında yer alan bir aşk hikayesini anlatacağım. <strong>Samson ve Delilah…</strong> Bu aşk ve intikam hikayesinin konusu Eski Ahit ve İncil’de geçiyor. <strong>Samson ve Delilah’ın hikayesi</strong><strong>, </strong>Son yıllarda İsrail tarafından zulüm edilen Filistin halkının, 3 Bin (3000) yıl önce Yahudi krallığına çektirdiği acıları konu alıyor Bu aşk hikayesinde ismi geçen doğaüstü güçleri olduğuna inanılan İbrani efsanevi kahraman Samson İsrailli, Delilah (Dilayla) ise Filistinlidir. İsrailli Samson, o kadar güçlü bir varlıktır ki tek eliyle bir aslan öldürecek kuvvette tasvir edilir. İsrail için olağanüstü bir halk kahramanı olarak anlatılır, onu görenler hayranlık dolu gözler ile onu seyrederlermiş. Samon, bir defasında bir eşek çenesi kemiği ile binlerce Filistinliyi öldürmüştür. Fakat Samon’un bu olağanüstü gücünün yanında çok büyük bir zaafı vardır. Filistinli kadınlara olan düşkünlüğü herkes tarafından bilinir, onlara karşı duyduğu aşk gözlerini kör ederdi. <strong>Delilah</strong> işte bu kadınlardan biridir. <strong>Delilah ve Samson</strong>, çok büyük büyük bir aşkla birbirlerini severler. Fakat bu aşk yaşanırken Samson, nefsine hakim olamaz ve <strong>Delilah’ın </strong>kız kardeşi <strong>Semadar</strong>’a da aşık olur. <strong>Delilah</strong>, biricik aşkı Samson’un kız kız kardeşine de aşık olmasını kabul edemez ve O’na unutulamaz acılar çektirmeye yemin eder. Delilah, bir eşek çenesi kemiği ile binlerce Filistinliyi öldüren Samson’un gücünün nereden geldiğini öğrenmeye karar verir. Oyunları, hilelerıİve  bütün cazibesini kullanarak ‘<strong>’femme fatale’</strong> ("felakete neden olan kadın") karakteriyle Samson’dan gücünün saçlarında gizli olduğunu öğrenir. Biricik aşkına hiç bir şey belli etmeyen Delilah, Samson’u koynunda uyutarak saçlarını kazıtır ve onu Filistinlilere teslim eder. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/anthony-van-dyck-samson-ve-delilah-tablosu.jpg" alt="" width="662" height="385" /> Delilah, Samson’u Filistinlilere teslim ederken bir damla kanının akıtılmayacağı sözünü alır. Ama Filistinliler tarafından gözlerine mil çekilerek kör edilip bir değirmende değirmen taşını çevirmek için prangaya vurulur. Filistinliler tarafından bu büyük gücün küçük düşürülmesini halkına göstermek için Karnak Tapınağı’na getirilir. Bütün Filistin halkı tapınaktadır. Gözleri görmeyen Samson’a türlü işkenceler yapılır. Cüceler tarafından üstüne ağ atılır, yere düşürülür. Sonra da cüceler ellerindeki çene kemikleriyle vücudunda yaralar açarlar. Yaşatılan eziyete artık dayanamayan Delilah, Samson’un yanına gelir, pişman olduğunu ve hâlâ Samson’u sevdiğini söyler. Delilah, Samson’u cücelerin elinden kurtarıp tapınağın ayaklarına getirir. Bu sırada Samson Tanrı’dan son bir defa eski gücüne kavuşmasını diler. Saçları biraz uzayan Samson’a Tanrı’dan eski gücü tekrar verilir. Samson, Delilah’a kendisini tapınağı tutan iki sütunun arasına getirmesini ister. Delilah’ın da tapınağı terk etmesini söyler. Hala Samson’a büyük bir aşk besleyen Delilah onu terk etmez ve onu hüzünle seyreder. Samson bu iki sütunu ellerini dayayarak itmeye başlar. Filistin halkı bu duruma kahkahalarla gülerler. Fakat sütunlar Filistinlilerin şaşkın bakışları arasında çatırdayarak bütün Tapınak yerle bir olur. Bütün Filistin halkı <strong>Samson ve Delilah</strong> da dâhil bu yıkıntıların altında kalarak yok olurlar. <strong>Samson ve Delilah’ın </strong>hikayesi, pek çok kitaba, filme, resme ilham olmuş<strong>, </strong>bir kadının nefretinin nelere sebebiyet verebileceğini tüm dünya öğrenmiştir. Günümüzde Delilah’nın hikâyesini  konu alan en bilinen müzik parçası Galli şarkıcı Tom Jones'un 1968 tarihli unutulmaz şarkısı olan ‘’Delilah’’ şarkısıdır. <em>‘'My, my, my, Delilah</em> <em>Why, why, why, Delilah''</em> https://www.youtube.com/watch?v=7TYPkL-g58A Pek siz hikayeyi okuduğunuzu da ne hissettiniz? Delilah’ı gaddar, şirret ve dünyanın tasvir ettiği gibi <strong>"femme fatale"</strong> ("felakete neden olan kadın") olarak nitelendirdiniz mi? Sonu felaket ile biten bu hikaye de tek suçlu <strong>Delilah</strong> mı?

8
İ
İlkem Baydarlı
·28 Haz 09:22·İnsan

<blockquote>Anne. Gözlerimi dünyaya açtığımda karşımda gördüğüm ilk nefes. Konuşmaya başladığımda ağzımdan çıkan ilk kelime, düşüp bir yerlerimi incittiğimde koştuğum ilk beden,  ilk defa yaptıklarım yüzünden ceza veren karakter Anne.</blockquote> Beni sevdiğini göstermeye çalışırken hep daha çok yaraladı annem. Sevmeyi ya hiç öğretmediler ona ya da ben sevgiyi hep başka şekilde zannettim. Bunca yıl hiçbir özneyi sonsuz sevmedim. Ben birini seversem onu değiştirmeye çalışacağım diye beni sevmeyeni sevdim. Çünkü ona zaten ulaşamayacağım için değiştiremeyecektim de aynı zamanda. Annem beni hep istediği karakterde ve bedende kabul etti. Saçımın rengi, vücudum , bakışım, sürdüğüm ruj kullandığım kelime hepsini reddetti. Hiç biri onun istediği gibi bir kız çocuğunu oluşturmuyordu. Küçükken birileri beni sevsin diye hep onlar nasıl karakterlerse onlara uyumlu davrandım. Karşıt görüş sunmadım. Güldüm, eğlendim. Dertlerimi kimsenin masasında meze etmedim, dertsiz göründüm, sevgisiz, sevmeye beceriksiz… Geçmişte biri bana “ Sen hiç birini sevip de her şeyden vazgeçecek bir kadın değil gibi duruyorsun” demişti. Çok düşündüm bunu geçen asırlık zaman boyunca. Aslında yapmak istedim kendimden bile vazgeçmek istedim sevgi uğruna lakin yapamadım. Yapamazdım. İnsanlar en çok köpekleri severler ben ise kedileri. Çünkü, köpekler eğitilebilirler sahiplerine benzer, onlar gibi davranmaya başlarlar, koşulsuz severler, uğrunuza ölürler bile. Oysa hiçbir kedi sahibi istediği için değişmez, aslında kimse kedilerin sahibi de olmaz. O yüzdendir ki bir kediyle ömür geçirebilirim. Geçirdim belki de. Annemin eksik bıraktığı o sevgi kırıntısını buldum belki ama hala daha arıyor da olabilirim. Annem çok çok iyi bir kadın. İyi kalpli güzel yürekli. Suçlayamam onu, belki de suçlarım. Çünkü hep küçük bir çocuk gibi kalmıştı hayatı boyunca. Her şeyden korkar, gece sokakta yalnız yürüyemez, işten gelirken etrafa bakmaz, İnsanlar ne düşünür diye belki de hayallerini halının altına süpürür ve o halıyı çürüyene dek kaldırmazdı yerden. Çünkü insanlar ne der, değil mi ?, Ama insanlar hep der. Her şeye söyleyecek sözleri hep vardır. Şu yaşıma dek annemin benden ne istediğini bir türlü anlayamadığım. Kendi başıma yaşamaya çalıştım, didindim, mücadele ettim de bir anneme yaranamadım. Bir annem kafamı okşayıp da “başardın işte” demedi. Her yeri yaksam şu dünyanın bir metresi yanmamış olsa bir asır yakmadığım yerin başarısızlığını vurur yüzüme, annem. Oysa öyle çok seviyorum ki onu, annelerin bir kokusunu olduğunu düşünürüm ben hep. Eşsiz bir kokuyla ödüllendirirdi evren onları. Bir varlık dünyaya getirmenin karşılığı sanırdım. Ve ben hiçbir zaman o kokuya sahip kalmayı düşlemedim. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/37aa526e8f5db1db248d0c2ce3a1cc6a.jpg" alt="" width="402" height="400" /> Tüm gençliğimi bir sigara izmaritinin söndürüldüğü kül tablası gibi geçirdim. Gelen geçen tüm izmaritler bende iz bıraktı ve yer yer plastiğimin erimesine sebebiyet verdi. Lakin sürekli değiştirdim ve yeni izmaritlere yer açtım uçsuz bucaksız ve rengi solmuş kül tablasından… Yağmurlu günlerde aklıma düşen pek çok anı var. Kahvemi de yeni demledim. Sert, simsiyah, şekersiz… Şimdi  denizi gören en güzel balkondayım. Önümde bu sefer Fromm’dan “sevme sanatı”… Defalarda okumuşumdur bu kitabı. Her yıl farklı satırların altını çizdiğimde anladım sevginin aslında sürekli değişen bir kavram olduğunu. Hayat değişirken bileğinden sürükleyerek sevgiyi de yollara sürüklüyor. Bazen kaza yapıyor yolda bazen çıkmaz sokağa giriyor bazen ise denizi en güzel gören caddede mola veriyor. Benimki her şeyi gördü de devam etmekten yoruldu sonu gelmeyen yollarda. Önce annemle başlayan sevgi yolculuğum ne zaman bitti, bilemiyorum. Ne zaman vazgeçtim sevmekten ve sevilmenin bıraktığı hazdan hiçbir fikrim yok.

3
İ
İlkem Baydarlı
·21 Haz 18:01·İnsan

<p>Son zamanlarda bu yeryüzüne ait olmadığımı hissettiğim çok zaman oldu. Paranın ,evlerin, arabaların, hırsların, insanların olduğu bu dünyada nefes alacak pek bir yer kalmamış gibi hissediyordum.</p><p>Kendimi, boyutumdan kat kat küçük bir kutuda nefes almak zorundaymış gibi hissediyordum. İnsanların yapmak zorunda olduğum şeyleri bana yüksek seslerle söyleyip kendi hayatlarına dönüp mutlu yaşamalarını idrak edemiyor, yaşadığım yalnızlığı anlamlandırılamıyordum. Sonra sert bir tokat gibi gerçekler çarptı suratıma. Önce bir sarsıldım ne olduğunu anlamaya çalışırken bir tokat daha geldi, bir tokat daha..</p><p>Artık acıyı hissetmediğimi sadece acıyormuş gibi yapmam gerektiğini hatırlatıyordum kendime. Artık hayatın bana sunduğu hiçbir şeye şaşırmıyor hiçbir yanığın acısında ağlamıyordum.&nbsp;</p><p>Düzinelerce kitap okuyan ben tek bir kitabın bile sayfasını çeviremez olmuştum. Dinlediğim şarkıların sözleri çok yabancı geliyor, sanki bambaşka bir evrenin kapılarını arıyor gibiydim.</p><p>Savrula savrula yürüdüğüm bu yol nereye çıkacak bilemiyor, çarptığımız bedenlerin izlerinden korkuyordum.</p><p>Gözlerimi kapadım Can Yücel gibi İstanbul’un orta yerinde…</p><p>&nbsp;“ Yaşamayı bu soğumuş cehennemde, ölü bir dost gibi içim titreyerek değil sade, yaşamayı yaşamak istiyorum!” diye haykırdım güpegündüz bu toz kaplı kalabalık şehirde &nbsp;!</p><p>Yığılıp kalmış zihnim… Bilmediğim bir gezegenin en meşhur hastanesinin acil servisinde, iyileştirilmeyi bekleyen zihnimin haykırışlarına kimse kulak asmıyor şimdi.</p><p>Birkaç doz sakinleştiricinin damarlarımdan akıp giderken , her şeyin düzeleceğini söyleyen mavi giyimli adamların hissiz bakışlarından midem bulanıyor.</p><p>Üstüme bir yorgunluk çöktü sonra , göz kapaklarımı aşağı çeken yer çekimine meydan okumaya çalışırken kısık bir ses duydum çok uzaklardan.</p><p>Gözlerim kapalıyken elimi birinin tuttuğunu hissedebiliyordum, buruşuk ellerinden ve kalın çatallı sesinden yaşlı biri olduğunu tahmin edebiliyordum. Kısık gelen sesi artık çok netti. Kulağıma eğilerek bana hayattan bahsetti.</p><p>“Güzel kızım hayat seni yoracak, bazen ellerinden alacak en güzel çiçekleri, bazen kötü kokular gelecek burnun ucuna, kaçamayacaksın. Bazen çok sevdiğin o deniz, seni boğmaya çalışacak da fark etmeyeceksin. “ dedi ve ekledi</p><p>Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var güzel kızım, “ Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana." (A.Behramoğlu)</p>

5
İ
İlkem Baydarlı
·31 May 14:33·İnsan

Türkiye'de kadın cinayetlerinin sayısı, 2000'li yıllarda geçmiş yıllara göre büyük artış gösterdi. Bu artışın sebebinin kadın cinayetlerinin duyurulabilmesinin kolaylığı nedeniyle mi, yoksa toplumun yozlaşmasından kaynaklı mı olduğu hala tartışılıyor.  Bu tartışmanın sonucu ne olursa olsun tablo değişmiyor. Kadınlar her gün farklı yöntemler ile katledilmeye devam ediliyor.  Verilere göre ; Türkiye'de 2021 yılında erkekler tarafından 280 kadın öldürüldü, 217 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu. Bu sayıları televizyonlarda, dergilerde, sosyal medyada gördünüz. Önce şaşırdınız sonra korktunuz şimdi de normalleştirdiniz değil mi ? En kötü de  kadın cinayetlerinin faillerinin büyük çoğunluğu aile bireyleri oluyor. Boşanmak isteyen kadınların, eski eşleri tarafından önce psikolojik şiddete maruz bırakıldığını daha sonra da vahşi şekilde katledildiğini görüyoruz. Yüzlerce kadın aile içi şiddette sebep olan eşlerinden ya da aile üyelerinden  uzaklaşıp kendilerine yeni bir hayat kurmaya çalışırken;  arabada, çalıştığı iş yerinde, otelde, parkta, dükkanda, eğlence mekânında, hastanede, kafede, okulda diğer bir kamusal alanda da herkesin gözü önünde katlediliyorlar. Türkiye’de kadınların bu kadar rahat öldürülmesinin sebeplerinden biri ise ; faillerin aldıkları cezaların caydırıcı bir etkisi olmaması. Geçtiğimiz yıllarda  eşini öldüren bir failin ‘İyi hal indirimi’ bahanesi adı altına cezalandırıldığına şahit olduk. Bu iyi hal düzgün bir Türkçe, yeni alınmış bir takım elbise ya da ‘erkek gururunun eşi tarafından hiçe sayılması’ olduğunu öğrendiğiniz de ne hissettiniz ? <img class=" wp-image-11898 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/05/1422909-300x169.jpg" alt="" width="480" height="290" /> Bana sorarsanız öfkeden gözüm döndü ! bir kadının yaşamdan koparılmasının bedelinin bu kadar ucuz olması beni şoke etti. Yalnızca bu sebepler de değil. Bir kadın hayat kadını olabilir, Trans birey  olabilir , cinsel bir birliktelik için bir araya gelmiş olabilirsin. Bu durumların hiç biri <strong>KADIN CİNAYETLERİNİ MEŞRU KILAMAZ !</strong> ‘İyi hal indirimi’ son dönemlerde özellikle sosyal medyada büyük tepkiler aldı. Bu tepkilerin ardından kamu oyu oluşturulmuş pek çok kadın cinayeti davalarında emsal kararlar verildi. <ul> <li>2004'te İstanbul'da işlenen <strong>Güldünya Tören </strong>cinayeti, Türkiye'de aile içi şiddet, tecavüz ve töre cinayeti konularında sık sık alıntılanan, tezlere konu olan ve sembol olarak adlandırılan bir olay oldu. Güldünya Tören'i öldüren İrfan Tören müebbet, Ferit Tören ise <strong>23 yıl 4 ay</strong> hapis cezasına çarptırıldı.</li> <li>3 Mart 2009'da işlenen <strong>Münevver Karabulut</strong> cinayeti, Türkiye kamuoyunda dikkat çekti ve büyük tepki doğurdu.</li> <li>2010 yılında Siirt'te gerçekleşen ve intihar değil, cinayet vakası olduğu üç yıl sonra ortaya çıkan <strong>Esin Güneş</strong> cinayeti, uzun süren gerçeğin ortaya çıkarılması ve adalet arayışıyla ülkenin gündemine geldi. Dava, Güven Güneş’in <strong>eşin</strong>i kasten öldürme suçundan <strong>müebbet hapis</strong> cezasına çarptırılması ile sonlandı. Bu cinayet davası ve karar, diğer şüpheli ölümlerin yargılanma süreci için emsal oluşturdu.</li> <li>Boşanmak istediği eşi tarafından 2011'de İzmir'de öldürülen <strong>Ferdane Çöl'ün </strong>davası, katil Sedat Çöl'ün ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırılması ile sonlandı</li> <li>11 Şubat 2015'te gerçekleşen <strong>Özgecan Aslan</strong> cinayeti, ortaya çıktığında Türkiye çapında öfke ve gösterilere yol açtı. Ülke çapında pek çok gösterinin düzenlendiği <strong>16 Şubat günü "Kara Pazartesi" olarak anıldı.</strong></li> <li>29 Mayıs 2018'de Ankara'da işlenen <strong>Şule Çet</strong> cinayeti, soruşturma aşamasında üstünün kapatılması kadınların itirazı sayesinde önlendiği için <strong>Türkiye'de kadın cinayetlerinin önlenmesinde dayanışmanın sembolü haline geldi.</strong></li> <li>30 Mart 2019'da İstanbul'da işlenen <strong>Fatma Şengül</strong> cinayetinde, cinayeti tasarlayıp gerçekleştiren ve savunmasında "yüksek tansiyon" açıklaması sunan <strong>Zeynel Akbaş’ın</strong> cezasına haksız tahrik indirimi uygulandı. Bu karar, haksız tahrik indiriminin kadın cinayetlerinde failler lehine kullanılmasının bir örneği olarak tepki uyandırdı<strong>. Karar istinaf mahkemesinde bozuldu ve sanık müebbet hapis cezası aldı</strong></li> <li>18 Ağustos 2019'da Kırıkkale'de eski eşi tarafından kızının gözü önünde bıçaklanarak öldürülen <strong>Emine Bulut</strong>, son anlarındaki "Ölmek istemiyorum" çığlığının sosyal medyada yayılması sonucu basında geniş yer buldu. <strong>Vahşice işlenen Emine Bulut cinayeti, Türkiye'de kadın cinayetlerinin sembollerinden birisidir. (Kadın Cinayetleri Platformu/wikipedia) </strong></li> </ul> &nbsp; Lakin tüm bu emsal kararlara rağmen Türkiye’de kadınlar katledilmeye devam ediliyor. Onlarca kadın cinayetine  ‘intihar süsü’ verilerek, olayın üstü kapatılmaya devam ediliyor.  Toplum içinde kadına yüklenen anlamlar yüzünden kadınları öldürmek için haklı sebepler çoğaltılmaya devam ediliyor. Kadınlar muhtemel faillerden kendilerini korumak için bütün imkanları kullanırken yetkililer kadınları korumuyor<strong>. Tüm bunlara rağmen kadınlar kendi haklarını almanın peşinde !</strong> Türkiye’de kadınların tek istediği <strong>ÖZGÜRCE YAŞAMAK !</strong> <strong>KADINLARI OLASI CİNAYETLERDEN YASAL YOLLARLA KORUYAMAYANLAR,  CİNAYETLERİN ASIL SORUMLUSUDUR ! </strong>

6
İ
İlkem Baydarlı
·29 May 09:30·Müzik

&nbsp; İnsanoğlunun en kuvvetli iletişim şekillerinden biri müziktir. Çalgılarla oluşturulan ritmik tınıların üzerine eklenen sözler yalnızca kulağa hoş gelmesi için değil duyguları ve yaşanmışlıkları aktarabilmek için kullanılır. İnsan tarafından oluşturulan tüm durumlarda olduğu gibi müzikte de dikkat çekmek için <strong>kadının cinselliği</strong> ön plana çıkarılmıştır. Kadını bir <strong>obje</strong> niteliğine sokan pek çok müzik türü vardır. Her ne kadar Rock müziği dışlanmışların ve farklılıkların müziği gibi görünse de tarihte pek çok ünlü Rock grubunda da aynı acı verici tablo oluşmuştur. 1950’lerin başlarında ortaya çıkmaya çalışan Rock müzik akımının en büyük etkileyicisi Rock’ın Roll olmuştur. Rock müzik Blues’dan fazlasıyla etkilenmiş olduğundan önce Blues akımının felsefesine değinmek şarttır. Blues’u icat eden siyahlar, beyazlardan gördüğü zulmün karşısında sitemlerin üstü kapalı bir şekilde belirtmişlerdir. Gittikçe geliştirilen Blues akımı zamanla daha açık bir müzik türü haline gelmiştir. Sözlerin ve müziğin sitemi çok daha açık ve korkusuz yansıtmaya başladığı dönemde de Rock müziği ortaya çıkmıştır. <img class=" wp-image-11371 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/05/rock-music-8-300x194.jpg" alt="" width="408" height="270" /> &nbsp; Rock müziğin doğmasında büyük katkıya sahip olan Blues akımında kadın- erkek ayrımı gözetilmeden eğlenmek için müzik yapılırdı. Rock müziğinin çıktığı ilk zamanlarda da cinsel içerikli ya da seksist ögelerin dışında özgürleşme yansıtılmaya çalışılırdı. Lakin gittikçe sertleşen rock müziği zamanla kadını aşağılayan bir şekle bürünmeye başladı. Hard rock ve metal gibi farklı tarz müzik anlayışlarının ortaya çıkmasıyla erkek egemen bir sektör haline gelmeye başladı. Örneğin 1970’lerde ortaya çıkan AC/DC grubu, Kanguruların ve  Aborjinlerin memleketi olan Avustralya’dan çıkmışlardır ve  hiçbir zaman  mankenler ile poz vermiş bir grup olarak bilinmemiştir. Sokak çocuğu imajları ile halka yakın, şatafatsız bir duruşları olmuştur. Çirkin adamlardır ve bundan da gurur duyarlar. Lakin kendilerini halktan adamlar olarak gören AC/DC , 1976 yılında çıkardıkları ‘ Ain’t No Fun’ şarkısında geçen bir paragraf yüzünden kadın hakları dernekleri tarafından yoğun tepkilere maruz kaldı. <img class=" wp-image-11373 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/05/acdc-essential-songs-1-300x200.jpg" alt="" width="418" height="284" /> Kendilerini halktan tanımlayan lakin halkın yarısının kadın olduğunu unutan pek çok rock grubu gibi AC/DC ‘de kadını aşağılamayı, kendilerini yüceltmek olarak görmektedir. Kadının yerini erkeğin belirlediğini ileri süren bu sözler kadının belirli işlevlerinin dışına çıkamayacağını belirterek ‘erkekliği’ yüceltmektedir. Çoğu müzik türünde olduğu gibi rock müzikte de hatta daha fazla bir şekilde kadın dinleyici çekmek oldukça önemlidir. Çünkü ne kadar kadın dinleyici çekerse bir o kadar erkek dinleyici de çekeceğini bilen müzik şirketleri, erkeklerin kadınların dikkati çeken görsellere sahip olmalarına dikkat eder. Döneminde popüler olan pek çok grubun çekildikleri fotoğraflarda yanlarında mutlaka ‘dikkat çekici’ bir ya da daha fazla kadın bulunur.<strong> Amaç kadını bir obje gibi kullanarak daha fazla kitleye itap etmektir.</strong> Bu çarpık düzende devam eden rock müziğe en sonunda kendini dünya tarafından benimsemiş pek çok kadın rock şarkıcısı ortaya çıkmıştır. 1990’ların sonunda ortaya çıkan Evanescence grubu , tüm bu erkek egemen sektöre adeta bir tekme atmıştır. Şarkılarıyla, stilleriyle ve kendii ayakları üzerinde duran tarzlarıyla tüm dünyada  çok büyük kitlelere ulaşmıştır. <img class=" wp-image-11376 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/05/1079610-300x180.jpg" alt="" width="419" height="265" /> &nbsp; <strong>Türkiye’de rock müziği hiçbir zaman ‘hit’ kabul edilecek bir müzik türü olmamıştır</strong>. Rock müziği de bunu amaçlamaz. Belirli bir kitleye hitap etmeyi hedef edinen rock  sanatçılarının  Türkiye’deki en büyük kadın temsilcisi kuşkusuz ki Şebnem Ferah’tır.  90’larda erkeklerin egemen olduğu rock müziğe kendi soluğunu ekleyen Ferah, 96 yılında çıkardığı ‘Kadın’ albümüyle kadın yalnızca kendi istediği yerde bulunur mesajını vermiştir. Şebnem Ferah, rock müziğinin dünyada mücadeleden doğduğunu vurgulayarak bir röportajında şu sözleri dile getirdi. <strong>‘’Rock, doğası itibarıyla dünyaya kafa tutan, protest, muhalif bir müzik. Paul Simon ırkçılığa karşı, Bruce Springsteen teröre karşı albüm yapıyor. Bizde niye mesela savaş karşıtı bir çalışma çıkmıyor? Aslında çok hissediyorum bunu. Kendimi eğitmeye çalışıyorum. Böyle sosyal meselelerle ilgili bir tavır içinde bulunmak ve bunu estetik bir şekilde sunabilmek de hakikaten çok zaman ve çok iyi donanım isteyen bir şey.  ‘’</strong> <img class=" wp-image-11377 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/05/FNwnJthXwAkq0r2-300x186.jpg" alt="" width="376" height="257" /> &nbsp; Ferah, tam olarak savaş karşıtı mücadele içeren şarkılar yapamamış olsa da kendi içindeki mücadeleyi çok iyi bir şekilde sözlerinde anlatabilmiştir. Şebnem Ferah ile başlayan bu dik duruş, Türk Rock müziğinde hızlı bir şekilde  kadınların da var olduğunu göstermiştir. Özlem Tekin gençlik yıllarında Şebnem Ferah ile Volvox adlı bir grupta çalmıştır. Daha sonra dağılan bu grubun ardından Özlem Tekin de kendi albümünü çıkarma çalışmaları yürütmüştür. Bu büyük isimlerin ardından Pamale Spence, Aylin Aslım, Melis Danışmend, Aslı Gökyokuş, Yasemin Mori, Kutsal Koçer ve Vega grubunun solisti Deniz Özbey , Fatma Turgut gibi kendini Türk rock müziğinde kanıtlamış kadınlar dik duruşları ve özgüvenleriyle yıllar sonra da kadının kendi yerini kendi belirleyeceğinin en büyük örneklerinden olacaklar. <strong>Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün de dediği gibi ‘’ Şuna inanmak lazımdır ki, dünya üzerinde gördüğümüz her şey kadının eseridir. ‘’</strong> &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;

7
İ
İlkem Baydarlı
·24 May 08:14·İnsan

Yıllar geçtikçe daha mutsuz birine dönüşüyorum. Ruhum yıllara yenik düşmüş, parçalara ayrılmış canlılığını yitirmiş… Geriye dönüp baktığımda tüm fotoğraflarımda gülüyorum. Her birinin ardındaki hikayeleri hatırlıyor, bir kez de şimdi tebessüm ediyorum. Yıllar geçmiş… Tüm o  zamanlarda insanlar rengarenkmiş. Ne oldu bize? ne zaman renklerimizi kaybedip simsiyah dumanlarla kaplandık? Şimdi tüm şarkılar sanki bir cenaze müziği gibi geliyor kulağıma. Ölen birkaç parçama adanmış birkaç söz öbeği… İçimdeki neyi kaybettim? Yarım kalan neyim var? Olmak istemediğimiz yerlerde köklenmek belki de ölümü bu kadar yaklaştırıyor ruhumuza. Kaçıp gitmek istemek ama gidecek hiçbir yerin olmaması … Kimsenin seni tanımadığı o ormanın ortasında hıçkırarak ağlamak istemiyor musun sen de ? o uçurumun kenarından tüm sorunları çözerek dönmek istemiyor musun?  hadi itiraf et ! yalnız olmadığımı bilmek istiyorum. Cebinde bir yol parasıyla geleceğine koşmaya çalışan o gençlikten olmadığını inkar edebilir misin? Geceleri ümitsizlikten uyuyamadığını, her şeyin daha da kötü gitmesinden korktuğun için anksiyete krizleri geçirmediğini söyleyebilir misin? Başka coğrafyalarda gençliğini yaşayan yaşıtlarına bakıp ‘benim ne problemim var? “ diye düşünmediğin günler şanslı hissediyorsun değil mi? 90’ların gençlerinin hayal ettiği arabaların oyuncaklarını bile almaya yetmiyor değil mi , stajyer ücretin? Tüm bunlara rağmen hiç utanmadan, kalkıp senden bir şeyler dilenen koskoca adamların altında eziliyorsun değil mi? “Şimdi gençler ahlakımızı bozuyor “ sözlerine şaşırıyor, yürüdüğün yollarda Türkçe cümleler arıyorsun değil mi? Okyanusun ortasında küçük bir teknede karaya ulaşmanın telaşı içinde yok oluyoruz. Bir ışık görsek ufacık bir ışık, var gücümüzle kulaç atacağız da bir asırdır kesik elektrikleriniz. Bir neslin umutsuzluğu üzerinizde. Bir neslin ruhunun acısı, gözlerinin yaşı… “Ahlaksız” diye nitelendirdiğiniz o nesil silecek sizin lekelerinizi. Nasıl da ileriyi görmüş ATA’M  “<strong>Gençler</strong> cesaretimizi takviye ve idame eden sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.” (M.Kemal Atatürk)

5

Karma, Sanskrit dilinde “yapmak, eylemek, bir fiilde bulunmak” anlamındaki “kri” sözcüğünden türetilmiştir. Karma, yaptığın ve sana yapılanın daima bir karşılığı olduğunu vurgular. Shatapatha Brahmana karmayı şu şekilde açıklar: “Vücut ölse bile ölümsüz olan ruh, pek çok hayat alternatifiyle kendi yolculuğuna devam eder. Bu yolculuk boyunca yeniden doğuşu meydana getiren eylemi ve tepki çemberini (karmayı) yaratır. Harekete geçirdiğimiz tüm eylemler, geleceğimizi oluşturan etkenlerdir.” Karma felsefesine göre her şey, hayatımızın her anı kadar doğal ve akışında ilerliyor. Budizm inanışına dayanan Karma felsefesinin şekil değiştirmiş hali tek tanrılı dinlerde de gözümüze çarpar. Annenizden ,babanızdan ,komşu teyzenizden ,bakkal amcanızdan “Ben onu Allah’a havale ettim, ettiğini bulsun” sözlerini duymuşsunuzdur. Yapılan her davranışın bir dönütü olduğuna inanan insan için bu bir adalet inancıdır . Ayakkabınızı çalan hırsızın bir gün ayakkabısının çalınacağını ümit etmezseniz ,geceleri güzel bir dünya için beklentiniz olmaz. Karma Felsefesi de tam olarak buna değinir. Karma, “Yapılan somut davranışların dışında, insanın içinde hissettiklerinin de elbet bir karşılığı olmalıdır” ayrımına dikkat eder. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/05/karma-940x675-1.jpg" alt="" width="662" height="475" /> Geceleri uykunuzdan ağlayarak uyanıp “bana bunu nasıl yapar? “ diye sorguladığınız insanlar olmuştur elbet. Kötülüklerinin sonucunu yaşamasını istediğiniz, hayal kırıklığı hissini onun da yaşamasını istediğiniz insanlar oldu mu ? Bunları isterken somut olarak hiçbir şey yapmayarak ilahi bir adaletin onları bulmasını istediğiniz çok zaman oldu değil mi ? Mevlana’nın “ Konu ne olursa olsun; verdiğin "üzüntü ve aldığın "ah" bir cam parçasından daha keskindir. Dönüp dolaşıp üzerine basarsın. "Kime ne yaparsan, bir gün aynısını yaşarsın” sözleri her eylemin bir karşılığı olacağına olan inancını gösteriyor. Ama insan karşılığını bulmasını istediği şeyleri düşünürken kendini koskoca bir öfkenin ortasında buluyor. Ne zaman karşılık bulacak, ne zaman iyiliklerin karşılığını bulacağım ? Bana göre bir adalet inanışına kendini körü körüne bağlamak, hiçbir zaman görmemiş olan birine  gökkuşağını anlatmak gibi… Bence asıl önemli olan insanın ruhunu nasıl iyileştireceğini bulması için mücadele etmesi. Kötüler daima var, iyiler daima var, beklentiler daima var… Ne zaman bu ikilemlerin ortasında kalsam aklıma Osho’nun “Her ruh halinin, kendi içine bakmak için bir pencere olmasını sağla. Gökkuşağının bütün renklerinden  kendini  izle.  Yalnızken,  yalnız  değilken  izle.  İzlemeye  devam  et.  Nefretini tamamen gözlemlediğinde son bulacaktır” sözleri geliyor. Yapılan her davranış için bir dönüt beklemek insanın doğasında var. Ama bazen o beklenen yaşam boyunca gelmez. Karma bazen başka bir evrende, başka bir şekilde gelip seni bulur. <strong>Bu yüzden sen Karma’yı bekleme, yalnızca kendin olabilmeyi düşle !</strong> <strong> </strong>

4

Nefretle dolu çehreni kaldırıp aynaya baktığında gördüğün yalnızca minik bir beden oluyorsa eğer, tüm hikayelerinin ardında yatan çocukluk çaresizliğindir. Kim aldıysa ellerinden rengârenk şekerlerini, kim çaldıysa gülümsemeni yüzünden ya da kim dokunduysa kapkara elleriyle minik bedenine  asıl suçlu O’dur. Kendimi kötü hissettiğim bir dönem yardımcı olması için tavsiye edilen bir psikiyatri doktoruna gittim . İlk sorulan sorular çocukluğumla ilgiliydi. O zamanlar  “iş stresimin  çocukluk anılarımla ne  ilgisi var” diye içimden geçirdim. Zamanla irdelediğim bu konu tüm bakış açımı değiştirdi. Freud’un ‘Bir Çocukluk Nevrozu Hikayesi’ kitabında yazdığı “Bireyin nevroz ( sürekli sıkıntı içeren, sanrı ya da varsanı içermeyen işlevsel akıl hastalıkları) oluşumlarının başlangıç aşamasında, bireyin hayatın gerçek sorunları karşısında pes edip etmeyeceği, edecekse hangi anda edeceğinde çocukluğun da belirleyici olduğunun anlaşılmaya başlandığını iddia ediyorum”  (syf 82) sözleri tüm hikayenin çocukluk yıllarında şekillendiğini bir kez daha gözler önüne serdi. &nbsp; Anne ve babanın ayrı olduğu ilişkilerde büyüyen çocukların büyük bir kısmında bağlanma problemi olduğunu fark ettim. Özellikle 18-25 yaşlarınızdaki ilişkilerinizde, sık sık karşı tarafın ilişkiden kaçarak ‘bağlanmaktan korkuyorum, ilişki yapabilecek biri değilim’ sözlerine maruz kalmışsınızdır. Bu sözleri söyleyen bireylere sinirlenmeden önce çocukluk yıllarında maruz kaldığı kaotik ilişki ortamlarını da anlamak gerekiyor aslında. O kişilerin derinlerine indiğimizde  asıl amaçları, karşısındaki kişiden kaçmaktan çok, anne ve babasının yaşadığı o ilişki tarzından kaçmak olduğunu görürüz.<img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/05/c513c317-fe6d-448a-b2a4-f84596177a51.jpg" alt="" width="662" height="205" /> Klinik psikolog ya da Psikiyatri değilim, onların kullandığı kanıtlanmış bilgilerden çok, tanık olduğum ve ya dinlediğim hikayelerden sizlere bahsetmek istiyorum. Kısa bir süre önce her hangi bir cinse karşı duygu hissetmeyen bir kadın ile tanıştım. Fiziksel görüntüsü güzel, oldukça iyi bir akademik kariyere sahip, dışarıdan bakıldığında herhangi bir ‘anormallik’ görünmeyen bir kadın. Bir kahveyle başlayan sohbet derinleştiğinde altında yatan çocukluk hikayesi beni darmadağın etti.  6 yaşlarındayken  maruz kaldığı ilk tacizin ardından insan bedeninden tiksindiğini anlatırken, bir gram gözyaşı dökmedi. Çok yakın bir akrabası tarafından maruz kaldığı tacizin bir süre daha devam ettiğini ve daha sonra dayanamayıp ailesine anlattığını lakin kimsenin duymaması için sessizce olayın çözüldüğünü anlattığında tüylerim diken diken oldu. Hissiz gözleriyle bana bakarken, <strong>“Toplum ! Çocukluğumun elimden alınmaya çalışılması, toplumun duymasından daha önemsizdi. Ben de toplumun dışında yaşamaya karar verdim”</strong> dedi. Çocuklukta yaşanmış bir hikaye, yetişkin bir bireyin tüm hayatını şekillendirmeye yetmiş. Hala tedavi edilmesi gereken pek çok travmayı da beraberinde getirmiş . <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/05/E4_3eNNXIAQh8k6.jpg" alt="" width="662" height="453" /> İlişki yaşamaktan kaçanların ve  herhangi bir cinse karşı bir duygu beslemeyenlerin hikayelerinin ardından ilişki içindeki çocukluk travmalarının nasıl ortaya çıktığını da gözlemledim. Özellikle televizyonlarda yayınlanan aile içi şiddet içeren dizilere tanık olmuşsunuzdur. Sarhoş halde gelen erkek ve kadınların partnerine karşı uyguladığı fiziksel ve psikolojik şiddetin temelinde ne yazık ki çocukluk anıları yatıyor. “Genel olarak travma yaşantısının “kendisine ve diğer insanlara karşı öfkeli olma ve bunun sonucunda benlik algısında bozulmalar, sosyal ilişkilerin bozulması, iştahsızlık, kaygı, depresyon, travma sonrası stres bozuklukları gibi semptom ve bozukluklara sorunlara neden olduğunu gösteren çeşitli araştırma sonuçları bulunmaktadır” (Garcia ve ark, 2002; Fergusson ve ark.2008; Kong ve Benstein, 2009). Öfke kontrolü olmayan birey, atak anında karşısındakinin yakını olup olmadığını sorgulamadan biriktirdiği tüm nefreti kusar. Atak geçtiği ve kendini fark ettiği anda karşısındakinden özür dileyerek bir daha yapmayacağını söyler. hatta zaman zaman ağlayarak kendisinin suçu olmadığını, kontrol edemediğini ve ona iyi davranman gerektiğini söyleyerek seni suçlu konumuna da düşürebilir. Bu hastalıklı ilişki türü iki bireyin de hayatını tehlikeye atar. Ne yazık ki 3’üncü sayfa haberlerinin çoğunun hikayesi bu şekilde başlar . <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/05/160320221424282431977.jpeg" alt="" width="662" height="372" /> Tüm bu hikayelerin ardından ‘Çocukluğum çok kötüydü, hiç sevgi görmeden yaşadım. Korkunç biri olacağım ‘ diye düşünebilirsiniz. Ama öyle değil. Bazen problemlerimizi tek başımıza çözmeye çalışmaktansa birilerinden yardım talep etmemiz gerektiğini unutmamalıyız. Ne yazık ki kronik depresyonlar, kişilik bozukluları vb. psikiyatrilerden ve psikologlardan yardım gereken sorunlardır. Sosyal medyanın size ‘ayağa kalk, renkli yemek ye ,spor yap ! ‘ diyerek basitleştirdiği ruhsal durumların altında çok derin hikayeler yatar. Nefretle kaplı çehreni kaldırıp aynaya baktığında gördüğün şey minik bedeninse sorumlu sen olmayabilirsin. Kendini tanımak , kendini sevmeyi öğrenmek, çocukluğunu iyileştirmek için harekete geç ! İçindeki çocuk sen istedikçe yaşamaya devam edecek !

Sevmek… 6 harften oluşan bu sihirli kelime insanı bambaşka dünyalara sürüklüyor. Zihninizden geçen onlarca acı hikaye bir bir kendini hatırlatıyor. Yüzü unutulmuş birinin sesini duyuyor kulaklarımız, ismi unutulmuş birinin dokunuşunu hissediyoruz... Sabahın erken saatlerinde uyandığımda gözüme ilk çarpan , camın önünde açmaya çalışan menekşe oldu. Aldığımda ne renk olacak ne zaman açacak sorularıyla her sabah sular, tüm dertlerimi anlatır, sonra ışığı kapatır soğuk yatağımda uykuya dalardım. <strong>Onu bu sessiz salonda tek başına bırakıp ondan büyümesini beklemenin bencilliğinde boğuluyorum şimdi. </strong>Oysa alsam yatağımın yanındaki tahta sandalyemin üzerine koysam, geceleri beraber dalsak uykuya, sabahları güneş doğuşuyla anlam kazansa hayatımız ne güzel olurdu değil mi? Ama ben yalnızca dertlerimi anlatıp karanlık bir odaya hapsettim onu. Tıpkı insanoğlunun sevdiğini düşündüğü insanlara yaptığı gibi. Önce bir tohum alıyoruz elimize, sonra en kaliteli toprakla doldurulmuş güzel bir saksıya ektiğimiz tohumu sulamaya başlıyoruz. Bir gün, iki gün, bir ay, bir sene … Sonra açan çiçeğe bakıp salonda güzel gözüktüğünü düşündüğümüz en karanlık yere yerleştiriyor, eskiden konuştuğumuz ve özenle okşadığımız dalları bir süre sonra unutuyoruz. Sabaları su vermek zorunda olduğumuz bir nesneye dönüştürüyoruz istemeden. Sonra da ondan asla solmamasını ve en güzel çiçeklerini açmasını istiyoruz. Küçük bir evde dört duvar arasında karanlık bir gece geçirmek isteyip istemediğini sormadan hapsediyoruz. Yavaş yavaş soluyor çiçekler, toprak yavaş yavaş eskiyor ve tutamıyor artık kökleri. Salonun en güzel köşesinde artık çirkin görünüyor eskiden capcanlı pembe menekşe. <strong>Sonra bir an bile düşünmeden o güzel saksıdan çıkarılıp evdeki diğer çöplerin atıldığı siyah çöp torbasında yerini alıyor.</strong> Bu sefer başka bir tohumu aynı saksıya ekiyoruz. Yeni toprakla eski bir saksıya… Saksının rengi solmuş ,çatlamış,su kaçırıyor köşelerinden… Lakin yine salonun en güzel köşesine koyuluyor ve gece ışığın söndürülmesiyle bir gün son buluyor. Çiçeğin ömründen bir gün eksiliyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/05/be4839d2f50ae3235962a2f974aa01bb.jpg" alt="" width="564" height="712" /> Oysa pazardan alınan ucuz bir eşarbın kenarlarına işlenen oyalar gibi sevmek. Tek tek işliyorsun kenarlarına kendi istediğin deseni, renkleri… Boş zamanları değerlendirmek için değil, herkesin sahip olduğu o kırmızı eşarba kendi içinden bir anlam katmak aslında tüm mesele ama fark etmiyorsun. Bazen beyazlardan çiçek, bazen siyahlardan boncuk yerleştiriyorsun ... Düşlediklerini bir bir yerleştiriyor, işlendikçe öğreniyor, öğrendikçe güzelleşiyor her bir oya. Bazı zamanalar nasır tutmuş ellerin kanıyor işlerken oyaları, yine de sonu gelene dek bırakmıyorsun elinden o eşarbı.  Çünkü kaç gece uykusuz kaldın biliyorsun, kaç gece yorgunluktan ağladın , gözyaşlarıyla ıslattığın kumaşın renginin solduğunu biliyorsun bu yüzden vazgeçemiyorsun. Yıllar önce izlediğim  'Selvi Boylum Al Yazmalım'  filmindeki bir repliğine gidiyor aklım. <strong>Sevgi Neydi ?</strong> <strong> Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti…</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/05/70670d45d81e8985eb17dc494346dff1-1.jpg" alt="" width="564" height="564" /></strong> &nbsp;

7

Her ağacın kökü vardır; Yaşama sımsıkı sarılan, toprakla bütünleşen ,gittikçe derine inen kökler… Ağaç yaşlandıkça kökleri toprağın daha derinliklerine iner, büyür, gelişir…  Eğer ağacın köklerini yerinden çıkarmadıysanız, ağacı ne kadar keserseniz kesin kendini eski haline getirmekten vazgeçmez. Yalnız kökleri çıkarılan ağaçlar ölür. İnsanoğlu var olduğundan bu yana köklerini araştırdı. Ben kimim, hangi millettenim ,ten rengim neden böyle, atalarım nasıl insanlardı ? Bu araştırma yüzyıllarca sürdü. Kendi köklerini üstün gören Avrupa Burjuvasızından başlayarak günümüze gelen “üstünlük” düşüncesi daha korkutucu hallere geldi. Yakın tarihten ele alırsak kendi köklerinin yeşermesi için diğer köklerin sonunu getirmeyi hedeflen “Hitler” örneği ile karşılaşırız.  “Şu unutulmamalı ki, Yahudi ile uzlaşma yapılamaz. Ancak onunla karar verilebilir. O da ya hep, ya hiç!” (Kavgam-Adolf Hitler ) <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/05/hitler-nazi-belgeselleri.jpg" alt="" width="662" height="386" /> Hitler, kendi köklerini korumak amacıyla başka kökleri yok etme hedefi koyan diktatörler arasından en güçlü olanıdır. Dünya üzerinde 6 Milyon Yahudi’nin, Naziler tarafından öldürüldüğü iddia edilmiştir. Bu satırları okuduğunuzda Hitler’in ne kadar korkunç biri olduğunu fark ediyorsunuz değil mi ? Peki siz köklerinizi bulmak için başka bir köke zarar vermediğinizi  mi düşünüyorsunuz ? İçine dönüp baktığında hala bir yerlere kök salamadığını fark ediyor insan. Bir şehire, bir işe, bir ruha … <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/05/donna-albero.jpg" alt="" width="662" height="413" /> Bir aşka kök salmak için yola çıkan bedenlerin kendi köklerini bir bir yok ettiğine tanık oluyoruz. Önce sulayıp sevgi verilen kökler derine inmeden, toprak altında başka bir kökle çarpışıyor. Önce birbirine dolanan kökler, bir süre sonra birbirlerinin yerine göz dikiyor. Yıllar sonra bir kök kendini bulup gökyüzüyle buluşurken, diğeri paramparça halde böceklere yem oluyor. Şimdi dönüp Hitlere baktığınızda, kökleri için mücadele etmenin yalnızca kendi içimizde olduğunu anlayacaksınız. Tam şu anda aklıma Şems’in hikayesi geldi.  Ailesini reddedip erken yaşta yola düşüşünü anımsıyorum. Yani Şems köklerini reddedip kendine ait bir kök arayışı içine giriyor. Tüm egolarından ve hırslarından uzaklaşmak, kendi toprağına kavuşmanın derdine düşüyor. İki örneğe karşılaştıracak olursak, kökünü bulmanın geçmişine sahip çıkmak olmadığını anlarız. Kök insanın içindedir.  Bazen çıplak ayakla toprakta koşmak, bazen kimseyi umursamadan sokak ortasında ağlamak, bazen yanlış bulduğun her şeye karşı gelmek köklerini güçlendirir. Dünya üzerinde milyonlarca insan köklerini ararken, köklerini kaybediyor.  Birer vazo çiçeğine dönüşmeden önce durup düşünmeli insan. Sulansa yapraklarım daha ne kadar yeşerebilirim, yeşermek için hangi toprağı suladım ? Unutma, karşı koyduğun, unuttuğun, seviştiğin, savaştığın, zarar verdiğin, koruduğun, ağladığın her şeyle beraber KÖK sensin !

6

<p>Huzura kavuşmak ve dileklerini gerçekleştirmek için yaktığın bahar ateşinden 3 kez atla !</p><p>En belirgin çocukluk anılarımızdan biri olan “Hıdırellez” bugün de tüm coşkusuyla kutlanmaya devam ediyor.</p><p>Tüm mahallenin kadın ,erkek, çocuk fark etmeden bir araya geldiği, müziğin ,ateşin ve eğlencenin bir bütün haline geldiği baharın habercisi “Hıdırellez Günü” kutlu olsun.</p><p>Her yıl 5-6 Mayıs’ta kutlanan Hıdırellez, 2017 yılında UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne alınmıştır. Hıdırellez zamanında, ev temizliği yapılmaz, çamaşır yıkanmaz, genç kızlara iş yaptırılmaz. Bunlar da o günün herkes için bir nevi bayram tadında geçmesi için konulmuş toplumsal normlar olarak yer alır.</p><p>Peki Hıdırellez ilk ne zaman kutlanılmaya başlandı ? ,</p><p>Hıdırellez'in kökeni hakkında çeşitli fikirler ortaya atılsa da kesin bir ortaya çıkış yılı bulunmamaktadır. Ortaya atılan bazı fikirlere göre, &nbsp; Hıdırellez’in Orta Asya, Ortadoğu ile Anadolu kültürlerine ait olduğu; bazıları ise İslamiyet öncesi Orta Asya Türk kültür ve inançlarına ait olduğu yolundadır. Lakin Hıdırellez'i tek bir kültüre mal etmek olanaksızdır.</p><p>Hıdırellez günü, bazıları sabah gün doğarken kırlara, bağlara, bahçelere çıkıp buralarda Hızır’ın ayak izlerine basarak bolluğa ulaşmayı düşler. Hıdırellez günü, doğa ve insan sevgisi çok önemlidir çünkü Hızır ve İlyas, insanları, doğayı, iyiliği ve cömertliği seven, bereketin simgesi olan, kutsallıklarına inanılan dinsel varlıklar olarak imgelenir.</p><p><strong>GÜL AĞACINA DİLEK DİLE !&nbsp;</strong></p><p>Hıdırellez geleneklerinden en bilineni ve en yaygın olanı gül ağacı altına dilek dilemektir. Bu gelenek Hıdırellez akşamında gerçekleştirilir. Dilekler bir kağıda yazılıp asılabileceği gibi şekil olarak da gül ağacının altına çizilebilir. Ev isteyen ev resmi, araba isteyen araba resmi çizebilir. Dileğimizi tahta çöpleri ağacın dibine dizerek betimleyebiliriz. Örneğin ev sahibi olmak istiyorsak tahta çöpleri gül ağacının dibine ev şeklinde dizebiliriz. Gün doğmadan dilek kağıtları nehire, denize ve ya dereye atılır. Gerçekten kalpten istenen dileklerin, ritüeller yapıldıktan sonra gerçekleşeceği kesin gözüyle bakılır.</p><p>Bu inanışların hepsini bir yana bırakırsak, aslında bugün baharın gelişinin hep bir ağızdan kutlanması için bir bahanedir. Hayatın tüm gerçekliğinden koparak, yeşil alanlarda toplanan halk, &nbsp;şarkılar eşliğinde baharı kutlar. Dileklerini diler ve hayata yeni bir &nbsp;pencereden bakmaya başlar.</p>

3

“Salzburg'un tuz yataklarından birine, kışın etkisiyle yaprakları dökülmüş bir ağaç dalı atılır. Yatağın derinliğinde kaldığı süre boyunca bu ağaç dalı binbir güzellikteki kristallerle kaplanır. Kristalleşme yalnızca ağaç dallarına özgü değildir.” (Aşk Üzerine) Stendhal’a göre; Yaşadığı uzun kışın ardından, çırılçıplak bir ağaç dalı olan insan, aşkı tanıdıktan sonra baştan sonra kristalleşir. Stendhal’a göre aşk; insanı değiştiren ve içindeki mükemmelliği ortaya çıkaran bir kavramdır. Peki sizce aşk her zaman insana iyi gelir mi ? Tasvir edilen ilk insanlar olan Adem ve Havva’ya baktığımızda “Yasak elma” yı yiyerek insanoğlunu oluşturduklarını yüzlerce yıldır kitaplardan ,filmlerden, belgesellerden ve bazen de dini hikayelerden dinledik.  Adem ve Havva, Tanrı’nın yasakladığı o ağaçtan meyve yemeden önce çıplak olduklarını bilmiyor ,utanma duygularından yoksun yaşıyorlardı. Meyveyi yedikten sonra, “Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine önlük yaptılar. Bir gün bahçede yürüdükleri sırada Tanrı’nın sesini duydular. O’ndan kaçıp ağaçların arasına gizlendiler.  Tanrı Adem’e, ‘Neredesin?’ diye seslendi. Adem, ‘Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim’ dedi. <strong>(Tevrat: Yaratılış 3:7-10</strong>)  Ondan sonra, Tanrı Adem’le Havva için deriden giysiler yaptı, onları giydirdi.  <strong>(Tevrat: Yaratılış 3:21</strong>)  Demek ki Tanrı Adem’le Havva’nın utancını örtmek için ilk kurbanı kesti. <strong>İlk ‘utanç’tan beri insaoğlu aşk için kurban vermeye devam etti. </strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/05/dvJfEOH9FKbTsl5F-637130672955491682.jpg" alt="" width="662" height="372" /></strong> <strong>Tarihi yakından incelersek gördüğümüz ilk şey aşkın yalnızca kişilerle kısıtlı kalan bir olgu olmadığıdır. </strong> Osmanlı’nın derinlerine indiğimiz zaman TASAVVUF gözümüze keskin bir ışık gibi çarpar. Burada tasvir edilen aşk, yaratıcıya duyulan sonsuz sevgi ve teslimiyet olarak kendini gösterir. Mevlana’yı tanımayan bir kişi bile mutlaka ismini duymuş ,anlatılan hikayelere tanık olmuştur. “Allah’a ulaşacak birçok yol var. Ben Aşk’ı seçtim” diyen Mevlana, gerçek aşkın yalnızca “insanoğlu”na özgü olmadığının altını çizmiştir. Fakat baktığımızda aşk yine bir kurban vermeye devam etmiştir. Bu sefer kurban Mevlana’nın tam kendisidir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/05/mevlana-celaleddin-i-rumi-salakfilozof.jpg" alt="" width="662" height="372" /> Peki popüler kültürde aşk nasıl şekillendi? Bu zamana kadar şairler, yazarlar, ressamlar, filozoflar ve pek kişi aşkın tarifini anlattı da anlattı. Resimler çizdi, makaleler yazdı, pek çok psikiyatrist aşkın bir “ruh bozukluğu” olduğunu söyledi, pek çok şair “benim aşktan başka yolum yok” dedi, çok savaş aşk yüzünden kaybedildi… 20’nci yüzyıl’ın özgün yazarlarından olan James Joyce, aşkın yalnızca bir kez olduğunu dile getirerek  ,” Aşk, aslında hiç doğal olmayan bir olgudur ki kendini nadiren tekrar eder; ruh yeniden bakire kalamayacak hale gelir ve bir başkasının ruhundaki okyanusa dalacak gücü kendinde yeniden bulamaz.” Sözleriyle aşk doğumdan ölüme bir kez yaşanır dedi. Peki popüler kültür aşkları sizce böyle mi? Sosyal medyada kendini “beğendirme” kaygısıyla başlayan kişilik bozuklukları “aşk” tanımını da ne yazık ki bozdu. “Enerji” alamadım ile  ,”tipim değil” ile , “araba anahtarları”, “son model telefonlar” ile aşk, ne yazık ki anlamını kaybetti. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/05/woman-using-smartphone-social-media-conecpt-696x392-1.jpg" alt="" width="662" height="373" /> Şekil değiştiren aşk tanımı, şarkılara yansıyarak o şefkat duygusunu kaybetti. Yalnızca tenin arzulandığı, cinselliğin aşk olarak tarif edildiği pek çok cümle artık herkesin dilinde. Aplikasyonlarla beraber yukarı-yana kaydırarak,  “aşık olma” duygusuna ulaşmak isteyen binlerce insan, telefonlarını kapattığında yatağın içindeki o yalnızlık ile kayboldu. Yazının başlarında aşık olan insan kristalleşir, diye bahsetmiştim. Bu yüzyılda hiçbir insanoğlu kristalleşmedi. Fakat aşk yine kurban etmeye devam etti. Bu sefer Aşk kendini gösteremediği için, kızgın bir ateş gibi tüm insanlığın kalbini yakıp kül etti. Geriye birkaç ‘like’ ,bir ‘dm’ mesajı ile mutsuz ve yalnız ölen koca bir insanoğlu bıraktı !