S

Sylvia

@fairybite

4 paylaşım0 takipçi0 takip
S
Sylvia
·6 Eki 11:54·Kültür

<em><strong>Dark Academia: Okuma, yazma, öğrenme üzerine yoğun bir vurgu yapan, akademik hayatın ön planda olduğu, geleneksel - akademik - gotik uçlu bir görünüme sahip olan bir alt kültürdür.</strong></em> Kahverengi hırkaları, bir yığın kitapla dolu yıpranmış deri bir çantayı, karanlık fotoğrafları, kara kara düşündüren şiirleri ve mumların yanına dizilmiş kafataslarını düşünün. İşte Dark Academia bunların hepsiyle birlikte 19. yüzyılın ortalarından günümüze kadar olan zaman içindeki üniversite öğrencilerinin giyimine odaklanır. Sanat, tarih, edebiyat ve mimariyi, özellikle de klasik olanları kapsayan bir tür akademik estetiktir. Yağmurlu ve kasvetli havalar, kütüphanelere ve müzelere sık ziyaretler, ortalamanın üzerinde kafein tüketimi ve genellikle geceye kadar devam eden çalışma saatleri dahil olmak üzere öğrenci yaşam tarzının bazı önemli unsurları benimsenmeye ve sürdürmeye çalışılır. İsminden de anlaşılabileceği üzere koyu renkler ve karanlık bir tema merkezinden oluşur. Donna Tartt'ın 1992'de yayınlanan ve seçkin bir okulda bir grup öğrenci arasında gerçekleşen bir cinayetin hikayesini anlatan <em>The Secret History</em> adlı romanı bu akımın başlangıcı olarak kabul edilir. Eski ve klasik edebiyat/felsefenin yanı sıra varoluşçuluk ve ölüm temalarından da ilham alan bir estetiktir. Dark Academia akımına sadece bir tarz olarak bakmak, kıyafetlere indirgemek oldukça yanlış olur. Dark Academia, bu akımı benimseyen ve kendini ait hisseden insanların zamanla birbirlerine kitap, film ve müzik önerdiği eksiksiz bir alt kültüre ve yaşam tarzına dönüşmüştür. O zaman ilk olarak bakalım;<strong> Nasıl giyinirler?</strong> Dark Academia hayranlarının giydiği kıyafetlerin çoğu vintage’dir. İkinci el mağazalarda veya sitelerde buldukları eski kumaş pantolonları, kaşe kabanları, ekose desenli çoğu kıyafeti tercih ederler. 1940'lardan kalma okul üniformalarının etrafındaki estetik merkezler, blazerler, pileli etekler, çizgili kravatlar, ve oxford ayakkabıları içerir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/cats2-800x398.jpg" alt="" width="885" height="440" /> Sonbahar, en sevilen mevsimdir. Kazaklar, kalem etekler, ekose elbiseler, siyah, bej, koyu kahverengi, orman yeşili, koyu turuncu, krem gibi renkler, meraklıların sonbahar ve kitapsever karakterine katkıda bulunuyor. <strong>Hobileri nelerdir?</strong> Sessiz ortamlardan hoşlanırlar. Müzeler, sanat galerileri, kiliseler, kütüphaneler ve mezarlıklar onlar için ideal bir gezidir. Şiir yazmayı, kitapları, felsefe okumayı, enstrüman çalmayı severler. Şarap, ekmek, peynir ve geleneksel yemeklerin eşlik ettiği ormanlarda piknikler de buna dahildir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/Adsiz-800x473.jpg" alt="" width="945" height="558" /> Odalarının tasarımı genelde darmadağın üst üste dizilmiş kitaplar, çay- kahve bardakları, şamdanlar, koyu ahşap mobilyalar ve bolca yazdıkları kağıt ve defterlerden oluşmaktadır. <strong>Neler okuyorlar?</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/14e5f9b6b75b4d0eea955293ae29a448.jpg" alt="" width="840" height="838" /></strong> Donna Tartt - Gizli Tarih, Charlotte Brontë' - Jane Eyre, Emily Brontë - Uğultulu Tepeler, Oscar Wilde - Dorian Gray'in Portresi, Edgar Allan Poe eserleri, Jane Austen eserleri, ve diğer klasik edebiyat yazarları çok beğenilmektedir. <strong>- Sevdikleri Filmler -</strong> <strong>Tolkien (2019)</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/cats-1-800x450.jpg" alt="" width="1150" height="646" /> Tolkien, Lord of The Rings serisi, The Hobbit, Silmarillion, ve daha nice edebiyat dünyasına kazandırdığı önemli eserle tanınan J.R.R. Tolkien’ın hayatını konu ediyor. Film, İngiliz yazar, şair, filolog ve profesör ünvanlı akademisyen J.R.R Tolkien'in yetim kaldığı çocukluk döneminden itibaren yaşamının ilerleyen dönemine uzanıyor. Tolkien'in arkadaşlık ve aşkı keşfetme hikayesi anlatılırken diğer yandan da I. Dünya Savaşı Dönemi'nde Tolkien'in yaşadıklarına değiniliyor. <strong>The Goldfinch (2019)</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/2-800x450.jpg" alt="" width="927" height="521" /> Donna Tartt’ın Pulitzer ödüllü, uluslararası çok satan romanından uyarlanmış bir yapım olan The Goldfinch, annesinin öldürüldüğü müzeden paha biçilemez bir sanat eseri çalan bir çocuğun hikayesini konu ediyor. 13 yaşındaki Theodore Decker'ın hayatı, annesinin Metropolitan Müzesi'ne düzenlenen bir terörist saldırısında öldürülmesinin ardından alt üst olur. Theodore, tüm bu karmaşanın ortasında The Goldfinch adı verilen paha biçilemez bir sanat eserini çalar. Kafesine zincirlenmiş bir Saka Kuşu portresi olan The Goldfinch, Theodore’un hayatını yeniden inşa etme sürecinde önemli bir yer edinecektir. <strong>The Beguiled (2017)</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/33-800x450.jpg" alt="" width="1135" height="638" /> Kadrosunda, Nicole Kidman, Elle Fanning, Kirsten Dunst gibi ünlü isimlerin yer aldığı bir Sofia Coppola filmi olan The Beguiled, 1865 yılında Louisiana'da, Amerikan İç Savaşı'nın son günlerinde geçiyor. Savaş sırasında yaralanan Kuzeyli Birlik askeri John McBurney, Mississippi'de bir yatılı okulda kalan küçük bir kız tarafından bulunur ve hayatı kurtarılır. Sadece kız öğrencilerin kaldığı ve Martha Farnsworth'ün (Nicole Kidman) yönettiği okulda bakımı yapılan düşman askeri, zamanla oradaki herkesle yakınlık kurar. Ancak bu yakınlığın dozu arttıkça işler kötüleşmeye başlayacaktır. <strong>(Ve daha fazla Dark Academia Filmi)</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/3fafb02caca2f36489f1dfad28fb6457.jpg" alt="" width="973" height="698" /></strong> Son olarak bonus;<strong> Neler dinliyorlar?</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/04ec62c8e480b6ba81612153bc2c9a78-tile-800x400.jpg" alt="" width="972" height="486" /></strong> https://www.youtube.com/watch?v=h3lWwMHFhnA <em>Okuduğunuz için teşekkür ederim 🤎</em>

S
Sylvia
·5 Eki 12:15·Sinema - TV

<em>Henüz yaz sıcağından tam kurtulamadık ama çok yakında zeminin güzel yapraklarla kaplandığı, rahatlayabileceğimiz kasvetli günlerin geldiği, film izlemek için yılın en harika zamanına girmiş olacağız.</em> <em>Battaniyeler, örgü kazaklar, sıcak baharatlı içecekler, bolca kitap, mumlar, tütsüler, paltolar, çeşitli yaprak tonları; kırmızı, sarı, kahverengi, turuncu... Nihayet bir battaniyenin altında ısınmanın zamanı yaklaştı.</em> <em>Sonbahar ruhunu gerçekten hissetmek için en iyi film ve dizi seçimlerini sizler için listeledim.</em> <strong>FİLMLER👇</strong> <strong>- Sweet November (2001)</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/sweet-november-2001-800x450.jpg" alt="" width="700" height="394" /></strong> Hayatını sonsuza kadar değiştirmek için sadece bir ayına ihtiyacı vardı. Nelson, kendini reklamcılık kariyerine San Francisco'da adamış bir adamdır. Bir gün direksiyon sınavına girerken Sara ile tanışır. Hayatındaki diğer kadınlardan çok farklıdır. Birbirlerinden etkilenirler, fakat tam olarak bağlanmaya hazır olmadıklarından, pek de alışagelmiş ilişkilere benzemeyen bir birlikteliğe başlarlar. Sonunda kendi yollarına gidecekleri bir aylık bir deneme. Beklenti yok. Baskı yok. Bağ yok. İkisinin de hesaba katmadıkları nokta ise, aşık olmaktır. <strong>- When Harry Met Sally (1989)</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/EjVhH0UWsAMQdxf-800x450.jpg" alt="" width="701" height="395" /></strong> Harry de Sally de Chicago Üniversitesi'nde okudukları halde ancak mezuniyetten sonra New York'a giderken tanışır. Yolda uzun uzun sohbet ederler ve 'kadın ile erkek sadece arkadaş olamaz' kanısına varırlar. New York'a varınca ikili kendi hayatlarını yaşar ancak arada görüşüp birbirlerine olan bitenden bahsederler. Bir gün Harry eşinden, Sally sevgilisinden ayrılır ve karşılaştıklarında, aralarında iyi bir dostluk başlar. İkili artık birbirine aşık olmamak için büyük çabalar sarf edecektir. <strong>- Before I Fall (2017)</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/MV5BY2M5MzFkNWQtODZkZC00MGQxLTg1ODEtNzQwMWJiYzc4YmVjXkEyXkFqcGdeQXVyOTc5MDI5NjE@._V1_-800x450.jpg" alt="" width="698" height="392" /></strong> Samantha Kingston her şeye sahipti; mükemmel arkadaşlar, mükemmel bir erkek arkadaş ve mükemmel gözüken bir gelecek ancak her şey bir anda değişiverdi. Bir gecenin ardından Sam olmayan bir geleceğe uyanır. Artık aynı günü sürekli yaşamaya başlamıştır. Bu tekrar içerisinde hayatının mükemmelliğini sorgulamaya başlar. Etkilenen sadece onun hayatı değildir, etrafındaki insanların hayatı da en az onunki kadar etkilenmektedir. <strong>- Silver Linings Playbook (2012)</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/silverliningsplaybook-movies-he-bg-dsktp-01-800x450.jpg" alt="" width="701" height="394" /></strong> Sonbaharın fonda olduğu filmlerden biri de Bradley Cooper ve Jennifer Lawrence’ı buluşturan Silver Linings Playbook. Her şeyini bir günde kaybettiği için ağır bir travma yaşayan ve uzun süre rehabilitasyon merkezinde kalan Pat Salitano, çıktıktan sonra hayatını yeniden kurmak için çabalar. Bu sırada Tiffany ile tanışır. <strong>- Before Sunrise (1995)</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/bs25-800x450.jpg" alt="" width="701" height="394" /></strong> Amerikalı Jesse, Viyana'ya giderken Paris'e dönen bir öğrenci olan Celine ile tanışır. Uzun konuşmalar aralarında şaşırtıcı bir bağ kurduktan sonra Jesse, Celine'i kendisiyle birlikte Viyana'da trenden inmeye ikna eder. Ertesi sabah ABD'ye uçağı kalktığından ve kalacak parası olmadığından, şehri birlikte dolaşarak Viyana ve birbirlerinin deneyimlerini alırlar. Gece ilerledikçe aralarındaki bağ, sabah ayrılmayı zor bir seçim haline getirir. <strong>- Little Women (2019)</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/05-1-horz-800x450.jpg" alt="" width="701" height="394" /></strong> Çok sevilen İngiliz klasik edebiyat kitabı Little Women’ın, Greta Gerwig yönetimindeki uyarlaması olan bu film, dört kız kardeşin hayatını diğer uyarlamalarından farklı olarak 19. yüzyılın sonbaharı huzurunda anlatıyor bize. Filmde mevsim temaları özenle işlenmiş. Mumlar, ağaçlar ve şallar gibi detaylar, bu mevsimi daha da güzelleştirmiş. <strong>DİZİLER👇</strong> <strong>- Gilmore Girls (2000-2007)</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/MV5BYmE2NzlkYzctNmZmNS00YjgxLWI4ODgtODRkOGFhNzI4N2FjXkEyXkFqcGdeQXVyMjg2MTMyNTM@._V1_FMjpg_UX1000_-1-800x450.jpg" alt="" width="701" height="394" /></strong> Stars Hollow kasabasının seçmece ve hafif kaçık sakinleri eşliğinde arkadaşlık, aile ve hayat üzerine esprili bir yapım olan Gilmore Girls, kasabanın vazgeçilmez karakterleri anne Lorelai ile entelektüel kızı Rory'nin yaşamları üzerine odaklanıyor. <strong>This Is Us (2016-2022)</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/3221962-1-800x450.jpg" alt="" width="701" height="394" /></strong> Bu sıcacık, taptaze bir dürüstlüğe sahip, insanı izlediğinde pamuk gibi yapan bir aile dizisi. This Is Us, kavgaları, dargınlıkları, sevinçleri ve hüzünleri ile içimizi ısıtıyor. <strong>- Normal People (2020)</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/Normal-People-Kapak-800x450.jpg" alt="" width="703" height="395" /></strong> Sally Rooney’nin çok satan kitabından uyarlanan, 2020'nin en ses getiren dizilerinden olan Normal People, bir çiftin hayatlarının farklı dönemlerinde birbirlerini nasıl etkilediğini ve aşkın özgürleştirici, dönüştürücü etkisini anlatıyor.

S
Sylvia
·6 Haz 16:07·Kültür

<strong>Madeleine McCann davası dünyanın en çok araştırılan, ve rapor edilen-bildirilen kayıp davası olarak kayıtlara geçmiştir.</strong> Madeleine, 12 mayıs 2003 tarihinde İngiltere'de doğdu. Annesi ve babası doktordu ve ailenin iki çocuğu daha vardı. Madeleine çocukların içerisinde en büyüğüydü. Annesinin adı Kate, babasının adı ise Gerry'idi. Madeleine kaybolduğunda sadece 3 yaşındaydı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/mccann-family-1.jpg" alt="" width="640" height="480" /> 28 Nisan tarihinde ailesi Portekiz'deki Ocean Club adlı yere tatil yapmaya gittiler. Burada bir hafta kalmayı planlıyorlardı. Burası bir otelden çok kiralanan apartlardan oluşuyordu. McCann ailesinin bu tatiline yedi arkadaşları daha katıldı. Bu yedi arkadaşları ve onların çocuklarıyla birlikte tatil yapmaktaydılar. Bu ailelerin tatilleri boyunca bir rutini olmuştu. Her gece saat sekizde çocuklarını uyutuyorlar, daha sonra çok yakındaki bar/restoran tarzı bir mekana gidiyorlar ve ebeveynler olarak geceyi orada yemek yiyerek, takılarak geçiriyorlardı. Aynı zamanda her gece bunu yaparken de otuz dakikada bir dönüşümlü olarak gidip sırayla çocuklarını kontrol ediyorlardı. Bu restoran kaldıkları yere 50 metre uzaklıktaydı, her gece oturdukları belirli bir masaları vardı ve o masadan kaldıkları apartları görebiliyorlardı, fakat apartların kapılarını göremiyorlardı. Özellikle McCann ailesinin yaptıkları bir şey daha vardı. Ön kapıları oldukça fazla ses çıkarıyordu, kapıyı açıp kapatırken çocuklar uyanır diye endişeleniyorlardı. Bu yüzden eve girerken ön kapıdan değil arka taraftaki veranda kapısından girmeyi tercih ediyorlardı. Bu kapı sadece içeriden kilitlenebiliyordu, bu yüzden onlar da içeri girebilmek için bu kapıyı kilitlemeden restorana gidiyorlardı. Bu tatil bir kaç gün bu şekilde devam etti. Fakat 3 mayıs 2007 tarihine geldiğimizde, bu tarih Madeleine'in görüldüğü son tarih oldu. Bu arada kaybolduğu günden bir gün önce Madeleine sabah annesi ve babasına "Neden gece ben uyandığımda yanıma gelmediniz?" diye soruyor. Yani Madeleine gece uyanıp ailesinin evde olmadığını fark etmiş. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/112709796_madeleine_mccann_map_3x_640-nc.jpg" alt="" width="662" height="621" /> <strong>Kaybolduğu Gece</strong> Saat 8:30'da annesi ve babası kaldıkları aparttan ayrıldılar. Ayrılmadan önce de her zamanki gibi çocuklarını uyutmuşlardı. Gece saat 9:05'de Gerry çocukları kontrol etmek için restorandan ayrıldı. Eve geldiği zaman kapının bıraktığından biraz daha aralık olduğunu fark etti. Fakat içeri girdiğinde çocukların üçünü de yataklarında rahat bir şekilde uyurken gördü. Bu yüzden bir sorun olmadığını düşünüp tekrar restorana dönmeye karar verdi. Restorana doğru giderken, o yakınlarda oturan İngiliz bir turist ile karşılaştı ve sohbet etmeye başladı. Sohbet ettiği için birazcık gecikti ve bu yüzden restorana geç döndü. Saat 9:15'de gruptaki Jenny adlı arkadaşları kendi çocuğunu kontrol etmeye gitti ve giderken McCann'lerin apartının önünden geçti. Bu sırada söylediğine göre uzakta kucağında bir çocuk taşıyan bir adam gördü. Çevrede bir çok çocuklu aile olduğu için bunun McCann'lerin çocuğu olduğunu düşünmedi. Zaten sonrasında bu adamın sadece kendi çocuğunu evine taşıyan bir turist olduğu ortaya çıktı.(haber kaynaklarında böyle söylendi). Saat 10 olduğunda Kate'de kendi çocuklarını kontrol etmek için restorandan ayrıldı. Eve vardığı zaman çocukların yatak odasının kapısını aralık olarak buldu. İçeriye göz attığı zaman Madeleine'in yatağında olmadığını fark etti, aynı zamanda odanın penceresi de açıktı. Madeleine'ın evin hiçbir yerinde olmadığını anlayınca koşarak restorana geri döndü. Restorana vardığında panikle ağzından "onu götürdüler" demekten başka bir şey çıkamadı. Saat 10:30'da polis ekipleri eve vardı ve aramaya başladılar, gönüllüler de aramaya dahil oldu. Maalesef olay yeri olmasına rağmen ev giriş çıkışları kapatılmadı, bu da çok fazla insanın eve girip çıkması yüzünden kanıtların bozulmasına ve yok olmasına çok büyük bir ortam sağlamış oldu. Polis kadavra köpekleriyle de evde arama yaptı, köpekler Madeleine'in kokusunu yatağın arkasında, anne ve babasının odasındaki gardrobun içinde ve ailenin kiraladıkları arabanın arkasında buldu. Yollar sonraki gün saat sabah 10'a kadar kapatılmadı, bu da Madeleine'i kaçıran kişinin çok kolaylıkla apartların bulunduğu çevreden çıkıp gitmesine ortam sağlayacak bir hata daha olmuş oldu. En çok eleştirilen bir şey de şüphesiz ki Madeleine için tam beş gün boyunca küresel bir kayıp ilanı yayımlanmamış olmasıdır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/33.jpg" alt="" width="662" height="334" /> Daha sonra iki tane İrlanda'lı aile de polise bir rapor verdi. Onlar da, bir adamın kollarında sanki bilinçsiz bir şekilde uyuyor gibi olan bir çocuk taşıdığını gördüklerini, çocuğun pembe pijamalar giydiğini, sarı saçları olduğunu ve soluk beyaz bir teni olduğunu söylediler. Bu tarif tam olarak Madeleine'a uyan bir tarifti. Aynı zamanda başka bir adam da polisi arayıp şahit olduğu bir şeyi anlattı. Söylediğine göre, Madeleine'in kaybolduğu gece sarışın bir kadının battaniyeye sardığı bir çocuğu bir adama verdiğini, adamın da o çocuğu arabanın arka koltuğuna koyduğunu gördüğünü söyledi. Olay hakkında genel bilgiler bu şekildeydi. Biraz da teorilerden bahsedelim. <strong>Teoriler</strong> <strong>İlk teori:</strong> Dünyadaki bir çok insan bunu yapanların Madeleine'in anne ve babası olduğunu düşünmekte. Teoriye göre kucağında çocuk taşıyan adamın Madeleine'in babası Gerry olduğunu söylüyorlar. Acaba Gerry söylediğinin aksine karşılaştığı turist adamla sohbet etmek yerine Madeleine'i bir yerden bir yere taşıyor olabilir miydi? Onun cesedinden kurtulmaya mı çalışıyordu? Bazı insanlar, bu aileler her gece çocuklarını uyutup gittikleri için, ailelerin çocuklara sakinleştirici ya da uyku ilacı verdiğini düşünüyorlar. Belki de Madeleine'da doz aşımı yaşadılar ya da bunlara alerjisi çıktı ve hayatını kaybetti, aile de bu yüzden onu saklamaya çalışıyorlar diye düşünmekteler. Aynı zamanda annenin de kızının evde olmadığını anlayınca hemen restorana dönüp onu götürdüler diye bağırmaya başlaması, evde uyuyan diğer iki çocuğunu hiç düşünmeyip tekrar orada bırakıp restorana koşması gibi olaylarda çok şüpheli görünmekte. Aile medyada oldukça popüler ve sürekli röportaj vermekteler, bir çok kişi ailenin beden dilinden yalan söylediklerini anladıklarını ve hatta diğer arkadaşlarının da bu olayın içinde olduklarını söylüyor. <strong>İkinci teori:</strong> 2018 yılında başka bir ipucu ve teori ortaya çıktı. Bir kadın, mor kıyafet giyen birisini gördüğünü ve o kişinin Madeleine'in kaybolmasından iki saat kadar önce ailenin kaldığı apartın önünde ve etrafında dolandığını sürekli etrafını kontrol ettiğini ve olduğu yerde durup aparta gözlerini dikip baktığını söyledi. Haziran 2020'de polis Alman medyası tarafından Christian B olarak adlandırılan 43 yaşındaki bir Alman mahkumun şüpheli olarak tanımlandığı açıklandı. En son nisan 2022'de ise olayın 15. yıldönümünde Madeleine McCann'in ortadan kaybolmasını araştıran Alman müfettiş, baş şüpheli pedofil Christian Brueckner'ın çocuğu kaçırılmasıyla ilişkilendiren 'yeni kanıtlar' olduğunu duyurdu. "Soruşturma hala devam ediyor ve bazı yeni kanıtlar bulduk. Madeleine McCann'i Christian Brueckner'ın öldürdüğünden eminiz. Şu an için size bundan daha fazla ayrıntı veremem" dedi. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/112704960_8872f0a7-f53a-4c46-81f3-18bd13a7071d-1.jpg" alt="" width="662" height="440" /> Madeleine, kaybolmasının üzerinden 15 yıl geçmesine rağmen hala dünyanın en çok aranan insanlarından birisi. 101 ülkeden gelen dokuz binin üzerinde kayıp bildirimi bulunmakta. Üstelik bunlar sadece onu gördüklerine dair şahitlik yapan insanlardan oluşuyor. Polis Madeleine'in öldüğünden emin fakat ailesi hala yaşadığına inanmak istiyor ve kızlarının bulunması için bugüne kadar on dokuz milyon dolar harcadılar. *Davayla ilgili 2019 yapımı Netflix belgeseli "Madeleine Mccann'in Kayboluşu" diye bir yapım da vardır.

3
S
Sylvia
·5 Haz 18:15·İnsan

<blockquote>"Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır."</blockquote> <strong>Erken Yaşlar</strong> Sylvia Plath, 27 Ekim 1932’de Boston, Massachusetts'te doğdu. Otto ve Aurelia Plath'ın ilk çocuğuydu. Babası Otto, Almanya doğumlu bir böcekbilimci<em> ( Bombus Arıları hakkında bir kitabın yazarı)</em> aynı zamanda da Boston Üniversitesi'nde biyoloji profesörüydü. Annesi Aurelia ise, büyükanne ve büyükbabası Avusturya'dan göç etmiş olan ikinci nesil bir Amerikalıydı. Üç yıl sonra, Sylvia'nın erkek kardeşi Warren doğunca, aile 1936'da Winthrop, Massachusetts'e taşındı. Sylvia orada yaşarken ilk şiirini sekiz yaşında <em>Boston Herald'ın</em> çocuk bölümünde yayınladı. Çeşitli yerel dergi ve gazetelerde yazmaya ve yayınlamaya devam etti ve sanat eserleri için ödüller kazandı. O sekiz yaşındayken babası, uzun süredir tedavi edilmeyen şeker hastalığına bağlı ayak amputasyonu sonrası komplikasyonlardan öldü. Aurelia Plath daha sonra ebeveynleri de dahil olmak üzere tüm ailesini, Sylvia'nın liseye gittiği yakındaki Wellesley'e taşıdı. Lise mezuniyetiyle aynı zamanlarda, ulusal olarak yayınlanan ilk eseri <em>Christian Science Monitor'de (haftalık haber dergisi) yer aldı.</em> <strong>Eğitim ve Evlilik</strong> Liseden mezun olduktan sonra Sylvia, 1950'de Smith College'da eğitimine başladı. Mükemmel bir öğrenciydi ve kolejin yayın organı The Smith Review'da editörlük pozisyonuna kadar gelmeyi başarmıştı. Bu sıralarda kazandığı bir yarışmanın sonucu olarak New York'ta<em> Mademoiselle </em>dergisine çağırılan bir kaç yazardan biri oldu. Ve 1953 yazı boyunca bu görevi üstlendi. Bu görev onun kariyerinde ve hayatında bir dönüm noktası oluşturdu.<em> "Sırça Fanus" </em>isimli romanı New York’ta geçirdiği bu dönemin üstü kapalı bir şekilde hikâyeleştirilmesinden oluşmaktadır. <em><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/Smith_college_195253_700.jpg" alt="" width="662" height="444" /></em> Sylvia, yaşadığı bu deneyimi “acılı, partili ve işle dolu” olarak nitelendirmiştir. Kitabında detaylı olarak yazdığı bir cinsel istismar olayı bulunuyor. Maalesef o yaz kaleme aldığı günlükler de bu olayı destekler niteliktedir. Evine Boston'a döndükten sonra Sylvia'ya klinik depresyon teşhisi kondu. Bu depresyonla başa çıkabilmek<em> </em>için<em> elektrokonvülsif (elektroşok)</em> tedavi görüyordu. Ağustos 1953'te ilk belgelenmiş intihar girişimini yaptı. Hayatta kaldı ve sonraki altı ayı yoğun psikiyatrik bakım alarak bir akıl hastanesinde geçirdi. Bütün bunlara rağmen iyileşti, okuluna geri döndü ve Smith'ten onur derecesiyle mezun oldu. Bu sayede Cambridge Üniversitesi'nden burs kazandı. Burada okuduğu Şubat 1956 sıralarında çalışmalarına hayran olduğu bir şair olan Ted Hughes ile tanıştı. Sık sık birbirlerine şiirler yazdıkları bir flört döneminden sonra, Haziran 1956'da Londra'da evlendiler. Bu sıralarda Sylvia 23, Ted Hughes ise 25 yaşındaydı. Balayını Fransa ve İspanya'da geçirdiler, ardından sonbaharda Plath'ın ikinci öğrenim yılı için Cambridge'e döndüler. her ikisi de astroloji ve ilgili doğaüstü kavramlarla yoğun bir şekilde ilgilenmeye başladı. Sylvia, kardeşine yazdığı bir mektupta hissettiklerini şu şekilde ifade etmişti: <em><strong>“Daha önce hiç olmadığı kadar güzel şiir yazıyorum ve çok iyi bir durumdayım çünkü dünya üzerinde kendime denk olabilecek bir adam bulduğum için kendimi güçlü hissediyorum.”</strong></em> <strong>Aşk, İhanet ve Mutsuzluk</strong> 1959 yılının sonunda, Plath ve Hughes tanıştıkları İngiltere'ye döndüler ve Londra'ya yerleştiler. Sylvia o sırada hamileydi ve kızları Frieda Hughes, Nisan 1960'ta doğdu. Ekim ayında ilk şiir koleksiyonu <em>The Colossus and Other Poems</em> ABD'de yayınlandı. Bu Sylvia'nın yaşamı boyunca yayınlanan tek koleksiyonu olacaktı. Ancak büyük ölçüde ölümünden sonra övgüler aldı. Gerçekten de, Sylvia'nın yarı otobiyografik romanı <em>Çan Kavanozu</em> , ölümünden bir ay önce <em>('Victoria Lucas takma adı altında)</em> yayınlandığında, o da büyük ölçüde eleştirel bir kayıtsızlıkla karşılandı. 1961'de tekrar hamile kaldı ama düşük yaptı, o yıkıcı deneyim hakkında birkaç şiiri de vardır. İki yıl sonra 1962'de de Frieda'nın küçük erkek kardeşi ve çiftin ikinci çocukları Nicholas Hughes doğdu. İlk çocuklarının doğumunun ardından aslında Sylvia ve Ted'in arası bozulmaya başlamıştı bile. Bunun sebebi Ted'in sürekli Sylvia'yı ihmal etmesi ve aldatmasıydı. Hayatının aşkıyla evlendiğini zannederken bir anda kendisini evde çocuklarına bakan, dışarıda gezen kocasını bekleyen bir kadın olarak buldu. Şiirlerinde, içinde kocasının da bulunduğu evini, canlı canlı gömüldüğü bir mezara benzetmiştir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/3.jpg" alt="" width="662" height="439" /> Temmuz 1962'de, arabasını nehre sürerek intihara teşebbüs ettikten kısa bir süre sonra, Sylvia, kocası ve Assia Wevill'in bir ilişkisi olduğunu keşfetti. Şair olan Assia ve David Wevill çifti, 1961’de Plath ve Hughes çiftine komşu olmuştu. Ve Ted ile Assia arasında çok geçmeden bir ilişki başlamıştı. Bunu öğrenen Sylvia, Ted ile yollarını ayırdı. Bu yaşananlardan sonra iki küçük çocuk tek başına kontrolüne bırakılmış olmasına rağmen, Sylvia, bol miktarda ilham veren son olaylarla birlikte bir yaratıcılık patlaması yaşadı. Ancak kısa bir süre sonra, her on senede bir denediği intihar girişimleri bu kez son bulacaktı. Sylvia, hayatı boyunca depresyon ve intihar düşünceleriyle mücadele etti. Hayatının son aylarında, ciddi bir uykusuzluğa da neden olan uzun süreli bir depresif dönemin sancıları içindeydi. Aylar boyunca, yaklaşık 20 kilo verdi ve doktoruna şiddetli depresyon belirtileri anlattı; doktor kendisine Şubat 1963'te bir antidepresan yazdı ve hastaneye yatıramadığı için yatılı bir hemşire ayarladı. O sabah onu bulan kişi de bu hemşire oldu. Sylvia Plath 11 Şubat 1963 gününe her zamanki günlerden biriymiş gibi başlar. Tek farkı bir kez daha intihar etmeye karar vermiş olmasıdır. Sylvia, o gün önce ikinci kattaki çocuklarına kurabiye ve süt hazırlayıp odalarına götürdü. Sonrasında odanın kapısını sıkıca kapatarak dikkatlice kapının aralıklarını da bantladı. Sonra aşağı indi ve fırının gazını açtı, başını fırından içeri soktu ve karbon monoksit soluyarak o gün o dairenin mutfağında ölü bulundu. <strong>Hayatını kaybettiğinde 30 yaşındaydı.</strong> Sylvia ölümü sırasında Ted ile beş aydır ayrı yaşıyordu ama hala evliydi, bu yüzden Plath'ın bütün mülkleri ve yayınlanmamış eserleri eşi Ted Hughes'e miras kaldı. Ted, Sylvia'nın şiirlerini Ariel isimli bir kitapta topladı ama bazı şiirleri çıkarıp yerine yenilerini ekleyerek. Bu şiirlerden en ünlüleri de Lazar Hanım (<em>Lady </em><em>Lazarus</em>) ve Babacığım (<em>Daddy</em>) oldu. Ayrıca Hughes, Sylvia'nın günlüklerini de yayımlattı, ama aynı zamanda günlüğün son cildini yok ettiğini de itiraf etti. Ted Hughes'un bu yaptıklarının Sylvia'nın giderek daha çok depresyona girdiğini kanıtlamak için olduğunu söyleyen kişiler de vardır. On yıl sonra, 1981'de, Hughes, Sylvia'nın 1956'daki ilk çabalarından 1963'teki ölümüne kadar uzanan bir dizi şiiri içeren <em>The Collected Poems adlı kitabı yayımlattı. </em>Plath, bu kitapla ölümünden sonra Pulitzer Şiir Ödülü'ne layık görüldü. <strong>Edebi tema ve stiller</strong> Sylvia, yazılarını büyük ölçüde yoğun içsel duyguları ortaya çıkaran, oldukça kişisel bir tür olan "günah çıkarma şiiri" tarzında yazdı. (<em>Günah çıkarma şiiri</em> veya "Confessionalism" , 1950'lerin sonlarında ve 1960'ların başlarında Amerika Birleşik Devletleri'nde ortaya çıkan bir <em>şiir</em> tarzıdır.) Bu tür genellikle aşırı duygu deneyimlerine, cinsellik, akıl hastalığı, travma, ölüm veya intihar gibi tabu konularına odaklanır. Sylvia Plath, bu türün başlıca örneklerinden biri olarak kabul edilir. Yazılarının çoğu, özellikle akıl hastalığı ve intiharı çevreleyen oldukça karanlık temalarla ilgilidir. <em>The Bell Jar</em> ve <em>Ariel</em> gibi daha ünlü eserleri, yoğun ölüm, öfke, umutsuzluk, aşk ve kurtuluş temaları içermektedir. Kendi depresyon ve intihar girişimleriyle ilgili deneyimleri ve bunun için maruz kaldığı tedaviler, yalnızca otobiyografik değil, yazılarının çoğunu renklendirmektedir. Plath'in kadın sesi de onun en önemli miraslarından biriydi. Şiirlerinde, o noktada neredeyse hiç duyulmamış, belirgin bir kadın öfkesi, tutkusu, hüsranı ve kederi vardı. <em>The Bell Jar</em> gibi bazı çalışmaları, 1950'lerde hırslı kadınların durumlarını ve toplumun onları nasıl hayal kırıklığına uğrattığını ve bastırdığını açıkça ele alıyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/b.jpg" alt="" width="662" height="435" /> Ted Hughes, Sylvia'nın mezar taşı için şu yazıyı seçti; <strong>"<em>Harlı alevlerin ortasında bile altın nilüfer yetiştirilebilir."</em></strong> İngiltere’de, West Yorkshire’ın tepelerinde yer alan mezar taşına defalarca zarar verildi; ilk olarak evlilik soyadı silindi, bunu yapanların Ted Hughes’İn soyadını silmek isteyen feminist aktivistler olduğu düşünülüyor. Onu daha iyi anlamak isteyenler için, başrolde Gwyneth Paltrow'un oynadığı 2003 yapımı biyografik "Sylvia" filmi de bulunmaktadır. Ancak film yapımcılarının onun hikayesini mezardan çıkarmanın özgür ve kolay yolu, Plath'ın kızı Frieda tarafından kınanmıştır. Annem başlıklı bir şiirde Frieda şunları yazdı: <strong><em>Şimdi bir film yapmak istiyorlar</em></strong> <strong><em>Yeteneği olmayan herkes için</em></strong> <strong><em>Bedeni hayal etmek, kafayı fırına sokmak,</em></strong> <strong><em>Yetim çocuklar. O zamanlar</em></strong> <strong><em>geri sarılabilir</em></strong> <strong><em>Böylece onun ölümünü izleyebilirler</em></strong> <strong><em>Yine en başından.</em></strong> Popüler kültürde, Sylvia'nın mirası bazen akıl hastalığıyla olan kişisel mücadelelerine, nihai olarak intiharla ölümüne indirgenir. Sylvia elbette bundan çok daha fazlasıydı ve onu kişisel olarak tanıyanlar karanlık ve sefil olarak tanımlamadılar. Plath'in yaratıcı mirası sadece kendi eserlerinde değil, çocuklarında da yaşadı: her iki çocuğunun da yaratıcı kariyerleri vardı ve kızı Frieda Hughes şu anda bir sanatçı ve şiir ve çocuk kitapları yazarı. <strong>Acı sonların benzerliği</strong> Sylvia Plath’ın intiharından sonra, Ted Hughes’un çocuğuna hamile olan Assia Wevill bebeği aldırdı. Hughes’la birliktelikleri sürdü ve Plath ile Hughes’un çocukları Frieda ve Nicholas’a birlikte baktılar. Assia, Hughes’in hayatındaki Sylvia boşluğunu doldurmaya çalışır. Plath ile yaşadığı şiir çatışmaları, Assia ile de devam eder. Hughes’un çevresi Assia Wevill’in şiirleriyle ilgilenmez ve onu küçümserler. Wevill, Plath’den kalma eşyaları da kullanır. İlişkileri Plath’inki gibi Hughes’un başarılarının gölgesinde bir hayat sürmesine benzer bir hal alır. Assia, tıpkı Sylvia gibi, hayatını 23 Mart 1969’da sonlandırdı. Ama o, Sylvia’dan farklı olarak, 4 yaşındaki kızı Shura’yı da yanında birlikte götürdü. Gazı açıp kızıyla birlikte intihar etti. Ted Hughes Assia’nın intiharını “önlenebilir” olarak tanımlarken, Plath’inkinden ise “önlenemez” olarak bahseder. <strong>Annesinin İzinden..</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/Life-of-Sylvia-Plath-through-amazing-vintage-photos-52.jpg" alt="" width="662" height="465" /></strong> Sylvia Plath ve Ted Hughes'un oğlu Nicholas Hughes, annesi ve babasının sevgilisinin intihar etmesinden 40 yıl sonra 16 Mart 2009 tarihinde Alaska'daki evinde kendini öldürdü. 47 yaşındaydı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/nicholas-hughes-pic-pa-971457478.jpg" alt="" width="662" height="497" /> Kız kardeşi Frieda Hughes, kendini asarak öldürdüğünü duyurdu. Arkadaşları ve ailesi, uzun süredir depresyonla mücadele ettiğini de söylemişti. <strong>Acısını haykırdığı kaleminden çıkan sözleri</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/105600218_9a9d1403-2595-4657-ac4a-5dc9904c716b.jpg" alt="" width="640" height="360" /> <strong><em>“Sessizlik bunaltıyordu beni. Sessizliğin sessizliği değildi bu. Bu, benim kendi sessizliğimdi.” </em></strong> <strong><em>"Başkasını öldürmek için fazla iyi biriydim. Kendimi öldürmeyi denedim.." </em></strong> <strong><em>"Karanlığın sızdığını görüyor musunuz çatlaklarımdan? Tutamıyorum içimde hayatımı.”</em><em> </em></strong> <strong><em>“Tıpkı bir kasırganın merkezindeki sakin bölge gibi durgun ve bomboştum, çevremdeki karmaşanın içinde yuvarlanıp gidiyordum.”</em><em> </em></strong> <strong><em>“Katı değilim, içim boş. Gözlerimin ardında uyuşmuş, felç olmuş bir mağara, bir cehennem kuyusu, alaycı bir hiçlik duyumsuyorum.”</em><em> </em></strong> <strong><em>"Sadece içimde susmak istemeyen bir ses olduğu için yazıyorum."</em><em> </em></strong> <strong><em>"Ölmek, her şey gibi, bir sanattır. Bu konuda yoktur üstüme."</em><em> </em></strong> <strong><em>"Ölüm çok güzel olmalı, yumuşak, kahverengi toprakta yatmak, birinin başının üzerinde çimlerin dalgalanması, ve sessizliği dinlemek. Dünün olmaması, ve yarının olmaması. Zamanı unutmak, hayatı affetmek, barışta olmak."</em></strong> <em>"Belki bir gün dövülmüş, yenilmiş olarak eve geri dönerim"</em> diye itiraf etmişti günlüğünde. "<em>Ama kalp kırıklığımdan hikayeler, kederden güzellikler çıkarabildiğim sürece."</em> demişti. Sylvia Plath asla eve dönemedi.