E

Emrecan Doğan

@emrecan

39 paylaşım0 takipçi0 takip
E
Emrecan Doğan
·14 Eyl 15:38·Edebiyat

TDK’ nın Güncel Türkçe Sözlüğünde yer alan ifadeye göre <strong>Gulyabani</strong> karanlık ve ıssız yerlerde, insanın gördüğünü sandığı korkunç hayalet olarak tanımlanan doğaüstü bir yaratıktır ama biz onu bu cümleyle tanımayız. Bazılarımız onu Türk Edebiyatının Servet-i Fünun dönemi yazarlarından Hüseyin Rahmi Gürpınar' ın daha 16 yaşında yazdığı Gulyabani romanından tanır. Çoğumuz da bu yaratığı, Kemal Sunal' ın, Halit Akçatepe' nin, Adile Naşit' in, Şener Şen' in, Ali Şen' in ve Ayşen Gruda gibi usta isimlerin yer aldığı komedi klasiği<strong> Süt Kardeşler</strong> filmiyle beyaz perdede ya da televizyon ekranında bizzat görmüştür. <strong>Gulyabani diye bir şey yoktur ama olabilir de...</strong> Her millette olduğu gibi bizim folklorumuzda da korkunç ögelerle bezeli doğaüstü yaratıklarla, olağanüstü olaylarla dolu bir kültürümüz var. <strong>Alkarısı, Çarşamba Karısı, Gulyabani, Cin, Cadı, Obur</strong> vb. pek çok yaratık komedi filmlerinde yer alsa da edebi eğlence olmaktan öteye geçmede de bir zamanlar gerçekten varlıklarına inanılan ve şerlerinden korunmak için türlü yollara başvurulan yaratıklardı. İşte <strong>Türk Kültüründe Gulyabani</strong> kitabı bu korkunç yaratıklardan özel olarak Gulyabani 'yi anlatıyor. <img class="alignnone wp-image-47710" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-24-300x157.jpg" alt="" width="902" height="472" /> Alanında uzman, fantastik edebiyatla haşır neşir olmuş üç isim kitabın yazarı olarak yer alıyor; <strong>Mehmet Berk Yaptırım, Seçkin Sarpkaya ve Ömer Faruk Yazıcı</strong>. Yazarlara göz atmaya sondan başlayalım. Ömer Faruk Yazıcı 1995 doğumlu yazar Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun. Şu anda Sakarya Üniversitesinde Eski Türk Edebiyatı alanında yüksek lisans yapıyor. Kendisinin daha önce basılmış <strong>Alemlerin Çöpçatanı</strong> ve <strong>Peri Palas</strong> adlı iki kitabı var. Aynı zamanda halen <strong>Türk Edebiyatı Vakfı Genç Sanat Dergisi</strong>nin editörlüğünü yürütüyor. Seçkin Sarpkaya Ege Üniversitesi <strong>Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü</strong>nde doktor öğretim görevlisi olarak çalışıyor. 1988 doğumlu yazar <strong>Tebriz' den Masallar, Bir Var İdi Bir Yok İdi, Türk</strong> <strong>Kültüründe Vampirler ve Türklerin Şeytani Masalları</strong> gibi alanıyla ilgili akademik kitaplar yazan bir bilim insanı. Mehmet Berk Yaltırık' ın ise korku ya da fantastik kurgu ile ilgileniyorsanız kesinlikle adını duymuşsunuzdur. 1987 doğumlu yazar Trakya Üniversitesi Tarih bölümü mezunu. Yüksek lisansını da burada tamamladı. Seçkin Sarpkaya ile birlikte hazırladıkları <strong>Türk Kültüründe Vampirler</strong> kitabı dışında <strong>Yedikuleli Mansur, Istrancalı Abdülharis Paşa ve Karanlığın Şahidesi</strong> gibi kurgu kitaplar da kaleme aldı. Çeşitli antolojilere öyküleriyle katkı sağlayarak adından sıkça söz ettirdi. Çalışmada sadece üç yazarımız yer almıyor. Kitabın metin kısmını üç yazar yazdığı halde çalışmada illüstrasyonlar da yer alıyor. İllüstrasyonlar daha çok kitapta anlatılan ''Gulyabanileri'' tasvir ediyor. Çizimleriyle kitapta yer alan sanatçılar şu şekilde; Yağmur Candar, Nilüfer Üstüner, Orkun Berk Bağcıoğlu, Hazal Yayalar, Ahmet Vehbi Doğramacı, Bestesu  Coşkunlar, Elifnur İyigören, Fuat Akdenizli, Meryem Çimen Kıvılcım, Murat Çalış, Murat Baykan Kaya, Metehan Özbilgi, Necati Janok ve Mustafa Göçmezler. <img class="alignnone wp-image-47711" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/2011882-674661174-300x169.jpg" alt="" width="880" height="496" /> 143 sayfadan oluşan görece ince kitabın tanıtım metni burada: “Türk folklorunun en dehşet verici figürlerinden olan gulyabaninin, Doğulu ve Avrupalı mobil tasavvurları da gözetilerek, ulusal birikimimizin yarattığı halk bilgisi, klasik ve çağdaş edebiyat kaynakları ile popüler kültürde izini süren Türk Kültüründe Gulyabani, sözlü kültür ürünlerinden sinemaya ve müziğe, divanlardan, menakıpnamelerden mesnevilere sadece korku edebiyatımızın izleklerinde bilgilendirici bir okuma serüveni vadetmiyor. Ayrıca on dört illüstratörün klasik anlatılar, çağdaş uygulamalar ve kişisel-sanatsal izlenimleri üzerinden şekillenen, bir uygulamalı halk bilimi yordamı olarak <strong>“sözü görme biçimleri"</strong>nin yarattığı on yedi dehşet sahnesiyle görsel anlamda da okuru kuşatıyor. Tek başınıza, akşam vakitlerinin tekinsizliğinde okumaktan kaçınmanızı tavsiye ederiz.” <img class="alignnone wp-image-47713" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/turk-kulturunde-gulyabani-300x150.jpg" alt="" width="798" height="399" /> Çalışma Ötüken Yayınevi etiketiyle yayımlandı, editörlüğünü ise kitabın yazarlarından olan Seçkin Sarpkaya üstlendi. Çalışmanın önsözünü ise <strong>gizem avcısı</strong> olarak bilinen Sadettin Teksoy yazdı. Kitapta <strong>Dünyada Gul/Gulyabani</strong>, <strong>Türk Halk Bilgisinde Gulyabani, Türk Tarih ve Edebiyat Kaynakları</strong> <strong>ile Popüler Kültürde Gulyabani ve Klasik Türk Edebiyatında Gulyabani</strong> başlıklı üç bölümden oluşuyor. Bahsi geçen illüstrasyonlar ise kitabın sonunda yer alıyor.

E
Emrecan Doğan
·13 Eyl 14:29·Edebiyat

Orkun Uçar dendi mi akla gelen üç şey: bilim kurgu, fantazya ve korku. Türk Edebiyatının üretken ismi Orkun Uçar uzun bir süredir hiçbir eserini yayımlamıyordu ama bu durum artık değişti. 1 Haziran 1969 doğumlu yazar, İstanbul Üniversitesinin İletişim Fakültesinden mezun olduktan sonra çeşitli gazetelerde muhabir olarak çalıştı. 1995 yılına kadar da bir uğraşı olarak edebiyatla ilgilenerek hikayelerini yazdı. Ana ilgisi bilim kurgu ve fantazya üzerineydi. 1995 yılında ise yazmaya ara vererek bıraktı. 1999 yılına kadar hiçbir yazı kaleme almayan Orkun Uçar, en azından profesyonel olarak, kısa ömürlü <strong>Nostromo</strong> dergisinin açtığı bilim kurgu yarışmasına üzerinde <strong>H.R</strong> <strong>Giger</strong>'ın desenleri bulunan bir saat için katılır. <strong>Depo</strong> adlı öyküsüyle de birinci olmayı başarıp saati kazanır. 2000 yılında milenyuma girerken Orkun Uçar da yazarlık yolunda ilerlemektedir. Yazar o sene içerisinde <strong>Xasiork Ölümsüz Öyküler Kulübü</strong>nü kurar. Basit bir internet sitesi olarak tasarlanan platform bir ilktir.  Bunu daha sonra <strong>Sibel Atasoy</strong> ile birlikte 2002 yılında hayata geçirdiği <strong>Xasiork Ölümsüz Öyküler Yayınevi</strong> takip eder. “2001 sonu Sibel Atasoy adlı bir hanımdan mail aldım. Büyük bir şirketin yöneticisi iken, ani bir kararla Fethiye’de yerleşmiş, orada bir kitap yazmış ilginç bir kadındı. O da yayınevi bulamıyormuş. Ortaköy’de buluşup, çay içerek yayınevimizin temelini attık.” Burası hem bir yayıneviydi hem de yeni yazarların eserlerini tanıtabilecekleri, türün sevenlerinin beğenisine sunabilecekleri bir platformdu. İnternetin yeni yeni yaygınlık kazandığı böylesi bir platform oldukça yenilikçi bir düşünceye sahipti. <img class="alignnone wp-image-47461" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/f9b3a4acecf12ad6647dd953caf2a4b5-300x243.jpg" alt="" width="912" height="739" /> Bu iki yılın arasında da, 2001 yılında ekonomik krizin patlak vermesiyle işsiz kalan Uçar profesyonel olarak yazarlık yapmayı düşünür. Geçimini teminat altına alacak birikimi de bu kriz sırasında gitmiştir. Bu dönemde kolları sıvayan Orkun Uçar ilk romanını yazmaya koyulur. İlk kitabı olan Kızıl <strong>Vaiz'</strong>i de 2002 yılında yazıp buradan yayımladı. Kızıl Vaiz’den sonra aynı yayınevinden <strong>Asi: Kara</strong> <strong>Gezgin</strong> romanı 2003’ te geldi. Yine 2003 yılında ve yine <strong>Xasiork Ölümsüz Öyküler</strong>’den olmak üzere bir de <strong>Ölümsüzler</strong> adlı bir seçki yayımlandı. Bu seçki internet sitesine katkı sağlamış yazarların yeni öykülerinden oluşuyordu. Orkun Uçar ise bu seçki için <strong>Kurtarıcımız Solucan</strong> adlı bir öykü yazmıştı. 2004 yılında ise politik gerilim alanında<strong> Burak Turna</strong> ile birlikte yazdığı<strong> Metal Fırtına</strong> romanı farklı bir yayınevinden yayımlanır. Metal Fırtına o dönemin popüler kültürüne bomba gibi düşer. Her yerde ve herkesin elinde romanı bulmak mümkündür. Orkun Uçar artık popüler bir yazardır. Burak Turna ile yolları ilk kitaptan sonra ayrılır ve Metal Fırtına serisi iki ayrı koldan yola devam eder. Bu sırada yazar üretmeden duramaz. Hemen bir sene sonrasında <strong>Habis Üçlemesi</strong>nin ilk kitabı olan <strong>Asi: Kara Gezgin</strong> romanını gözden geçirilmiş haliyle<strong> Altın Kitaplar Yayınevi</strong>nden yayımlar. Aynı yıl içinde <strong>Metal Fırtına 2: Kayıp Naaş</strong> romanı yayımlanır. Metal Fırtına serisinin rüzgarı bir türlü dinmek bilmiyordu. O rüzgar o kadar kuvvetliydi ki <strong>Karakutu Yayınları</strong>ndan 2005 yılında <strong>Metal</strong> <strong>Fırtına’ yı Kim Yazdı ve Hayal Gücünün Komutanlar</strong>ı adlı bir rehber kitap çıkardı. Edebiyatta bu kadar büyük bir ün Türkiye’de eşine az rastlanır cinstendi. 2006 yılında <strong>Karakutu Yayınları</strong>ndan<strong> Hakan Yılmaz Çebi</strong> ile birlikte yazdığı <strong>Kara Divan/Yeraltının</strong> <strong>Gizli Tarihi</strong> kitabı yayımlandı. Aynı yıl <strong>Metal Fırtına 3: Kızıl Kurt Altın Kitaplar Yayınevi</strong>nden yayımlandı. Altın Kitaplar aynı zamanda 2007’de yazarın Burak Turan ile birlikte kaleme aldığı <strong>Zifir</strong> romanını yayımladı. Kızıl Vaiz gözden geçirilmiş yeni baskısıyla bu yayınevinden yeniden yayımlandı. Üç yıllık bir araştırmanın sonucu olan ve <strong>Saygı Ersin</strong> ile ortaklaşa hazırladığı<strong> Derin</strong> <strong>İmparatorluk</strong> adlı kitabını Altın Kitaplar yayınevinden aynı sene çıkardı. <strong>Türkiye Bilişim Derneği</strong>nin her sene geleneksel olarak düzenlediği <strong>9.Bilimkurgu Öykü Yarışması</strong>nda <strong>Rahim</strong> adlı öyküsüyle 5 Kasım 2007’de birincilik kazandı. Bu öykü daha sonra 2011 yılında <strong>Rodeo Yayınları</strong>ndan çıkan <strong>Yörüngeden Çıkanlar</strong> adlı bir seçkide kendine yer bulacaktır. <strong>Metal Fırtına 4: Turan</strong> romanı 2008’de Altın Kitaplar’dan çıkarken serinin ilk dört romanının  cep boy baskıları da aynı yayınevinden 2009 yılında yayımlandı. <strong>Metal Fırtına 5: Tengri</strong> romanıysa ancak 2015’de geldi. <img class="alignnone wp-image-47462" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-2-9-300x156.jpg" alt="" width="869" height="452" /> Müthiş bir üretim sürecinin sonunda 2013 yılında Habis Üçlemesinin ikinci kitabı olan <strong>Sin: Sarı İstila</strong> adlı romanını yazdı. Ancak roman 2015 yılında yayımlandı. Metal Fırtına 5: Tengri romanı da 2015’de yayımlanır. 2017 yılında beş farklı yazarın yazdığı beş farklı kısa romandan oluşan <strong>Yüksek</strong> <strong>Doz: Gelecek</strong> yayımlanır.<strong> Demir Yıldız</strong> adlı öyküsüyle kitaba dahil olur. Böylece Türk edebiyatına bambaşka bir yenilik daha getirmiş olur Uçar. 2018 yılında <strong>Koleksiyoncu</strong> adlı öyküsüyle <strong>Yerli Bilim kurgu Yükseliyor</strong> platformunca düzenlenen <strong>Bilim kurgu Öykü Seçkisi</strong>’ne katkı sağlar. Yine aynı yıl içerisinde bu kez <strong>Bilim kurgu Kulübü</strong> platformunun derlediği <strong>Yeryüzü Müzesi</strong> adlı çalışmaya <strong>Tanrıların Doğuşu</strong> adlı öyküsüyle katkı sağlar. Distopya içerikli kısa romanlardan oluşan yeni bir roman yayımlanır: <strong>Yüksek Doz Çürüyüş</strong>. 2019 yılında Altın Kitaplar Yayınevinden çıkan bu kitaba <strong>S.O.D</strong> adlı kısa romanıyla katkı sağlar. Aynı sene <strong>Dedalus Kitaptan Kült</strong> adlı bir roman çıkarır. Bu romanı punk bilim kurgu olarak tanımlayan yazar daha önce tefrika olarak blogunda okurlarıyla buluşturmuştur. 2020 yılında, şu pandeminin karanlık zamanlarında, <strong>Absentium: Yazarın Dönüşü</strong> adlı yeni bir roman yayımlar. Ayrıca bu romanı kendisinin kurduğu ve yayıncılığa dönüş yaptığı <strong>Antares Yayınları</strong>ndan çıkarır. Orkun Uçar’ ın kısaca özetlemeye çalıştığım hayat hikayesi ve yazarlık kariyeri bu şekildeydi. Tabii ki bu bilgileri her yerde bulabilirsiniz. Hepiniz internet gibi sonsuz bir bilgi deryasına sahipsiniz ancak yazarlık böyle bir şey işte. İnsan anlatmak istiyor.

Joker'in sadık yardımcısı ve Batman'in sıkı düşmanlarından Harley Quinn'in DC Sinematik Evrenindeki, orijinal dilinde kısaca DCEU, geleceğinin nasıl olabileceği James Gunn tarafından atılan bir tweetle belli oldu. Harley Quinn, Superman gibi kökeni İkinci Dünya Savaşına kadar giden süper kahramanlara nispeten oldukça yeni bir karakterdir. Çoğumuzun çocukluğunda izlediği Batman: Animated Series çizgi filminde ilk olarak ortaya çıkan karakterin gerçek adı Doktor Harleen Frances Quinzel'dir. Ancak daha sonra Joker'in zehirli gazlarının yardımıyla ona benzemiş, delirerek bir palyaço olmuştur. Başta Joker’in kadın versiyonu ve onun sevgilisi olan yan karakter olarak tasarlanmıştı. Ancak başta çizgi film seyirciler olmak üzere DC hayranları onu sevince karakter kendi hikâyesi olan bir kötüye dönüştü. Zamanla Joker'den ayrılarak kendi serisine sahip oldu, başka süper kötülerin ekiplerinde yer aldı. Hatta DC'nin ilk eşcinsel ilişki temsili Harley Quinn ile Poison Ivy arasında anlatıldı. Bu kadar geniş bir etki alanına kavuşan karakter şüphesiz Batman denilince akla gelen ilk düşmanlardan birisi oldu. <img class="alignnone wp-image-47332" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/batman-harley-quinn-filmloverss-1-300x200.webp" alt="" width="696" height="464" /> Paul Dini ve Bruce Timm tarafından oluşturulan Quinn, DC'nin sinematik evreninde de kendine Margot Robbie'nin canlandırmasıyla yer buldu. Filmler başarısız sayılsa da Robbie'nin performansı seyirciden tam not alınca karakter yoluna devam etti. Ancak DC sürekli başarısız filmler yaparken, bu sene piyasaya çıkacak tek filmi Black Adam iken ve sinematik evren kurma girişimleri boşa giderken hayranlar doğal olarak Harley Quinn ve onun sinematik evrendeki geleceği için endişelenmeye başladı. Ancak karakterin sinematik evrendeki gelecek yıllarda görünüp görünmeyeceğinden bahseden James Gunn onun da orada olacağını doğruladı. Quinn'in yer aldığı Suicide Squad filminin yönetmeni Gunn bunu bir tweetle duyurdu. Margot Robbie'nin hayat verdiği Harley Quinn için yapılan oyuncu seçimi DC Sinematik Evrenindeki en doğru seçimlerden biriydi. İlk olarak David Ayer'in yönettiği Suicide Squad filminde boy gösteren karakter çok beğenilmişti. Robbie karakterin delirmiş hallerini çok iyi canlandırıyordu. Birds of Prey filmi çıkınca Quinn bir hayran kitlesine sahipti. James Gunn'ın yönettiği Suicide Squad filmi ise onun için zirvedeydi. Ayrıca Robbie DC evreninde süper kötü birden fazla kez görülmüş nadir oyuncularındandı. Bu da onun ve karakterin gelecek yıllarda DC Sinematik Evreninde tekrar karşımıza çıkabileceğine dair beklentiler oluşturdu. Yine de yapım şirketi Warner Bros. cephesinde yaşanan sorunlardan dolayı hayranların bu evrenden beklentileri son zamanlarda düştü. Şirketin yönetiminin değişikliğinden sonra stüdyo süper kahraman filmlerine ve evrenine bakışını da değiştirdi. Örneğin karakterin ilk kez görüleceği bir Batgirl filmi bu değişimden sonra sebepsiz yere stüdyo tarafından iptal edildi. DCEU ile nasıl ilerleyeceğini bilmeyen ve belli de olmayan Warner Bros'un, MCU'yu takip ederek onların stratejisini kopyalamak istediği söylendi ancak bu komik çünkü Disney Marvel'ı satın aldığından beri onların da filmleri kaliteyi düşürüyor. Yani sizin anlayacağınız süper kahraman filmleri endüstrisi şu an her cepheden kan kaybediyor. Bu negatif tabloya bakarak her iki evren için de beklentilerimizi düşürmek en mantıklısıdır. <img class="alignnone wp-image-47333" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/10-things-you-didnt-know-about-relationship-between-batman-300x150.jpg" alt="" width="692" height="346" /> Neyse ki Harley Quinn hayranlarını bekletmek istemeyen Gunn bir açıklama yaptı. Tweetiyle Quinn'i yeniden bir sinema filminde görebileceğimizi doğruladı. Paul Dini ve Bruce Timm'e saygılarını sunduktan sonra kendisine Quinn'in sinematik evrendeki durumu ve geleceği sorulduğunda “Evet, yeni filmler olacak.” dedi. Tweeti şuradan görebilirsiniz: Gelecekteki durumu ne olursa olsun Harley Quinn, DC Sinematik Evreninde yer alan en sağlam karakterdir. Süper kahraman ya da süper kötüler hepsi bu listeye dâhil. Ne yazık ki DC sinemada o kadar da iyi bir tablo yakalayamadı. Marvel’ın kan kaybettiği bu sene harika bir fırsatken stüdyo DCEU'ya dair sadece tek bir film sunuyor. Warner Bros. Böyle bir ortamda boşluğu doldurmayı denemiyor bile. Bu yüzden hayranlar Harley Quinn için de endişelenmiyordu ancak şirket ondan vazgeçmemiş gibi görünüyor, şimdilik. DC genellikle Superman, Batman, Joker ya da kadın süper kahraman olarak Wonder Woman gibi karakterlerle biliniyordu ama sinematik evren dendiğinde artık herkesin aklına Harley Quinn ve rolü mükemmel sırtlayan Margot Robbie geliyor.

Hellraiser film serisinde şimdiye kadar on film çekildi ve burada bunlar hem çıkış tarihine hem de kronolojik sıralamaya göre düzenlenmiştir. İşte çıkış ve kronoloji sırasına göre Hellraiser film serisi<em><strong>. </strong></em> <em>Clive Barker, Kan Günceleri </em>adlı kısa öykü koleksiyonlarının yayınlanmasının ardından bir yazar olarak ün kazandı ve kariyer sahibi oldu. İçgüdüsel şiddet içeren erotik hikayeler onu okuyucular arasında popüler hale getirdi. Ancak Rawhead Rex gibi filmlerin senaryolarını sağlama konusunda yaşadığı kötü bir deneyimin ardından kendi filmini yapmaya karar verdi. Aynı zamanda kardeşinin karısı olan eski sevgilisinin yardımıyla bir iblis topluluğundan kaçmaya çalışan bir adam hakkında çarpık bir aşk hikayesi olan Cehennemlik Yürek adlı romanını sinemaya uyarlamak için seçti. Ortaya çıkan film Hellraiser olarak yeniden adlandırıldı. Küçük bir bütçeyle üretildi ve bir zamanlar doğrudan VHS'ye gidecekti. Bununla birlikte, şok edici şiddeti ve sert korku hayranlarının bile midelerini test eden akıldan çıkmayan görselleriyle bir ekran gösterimi aldı. Cenobite iblislerini tanıtan Hellraiser rahat kazanılan bir başarıya sahip oldu ve bir dizi devam filminin çekilmesini sağladı. Ancak, Pinhead başlı başına bir korku ikonu haline gelmesine rağmen, filmler <em>A Nightmare On Elm Street</em> gibi daha seyirci dostu serilerin popülaritesine hiçbir zaman ulaşamadı. Bu yüzden daha sonra Hellraiser filmleri doğrudan DVD'ye gitti ve dizinin 1996'dan beri bir tiyatro uyarlaması olmadı. Hellraiser Hulu tarafından yeniden başlatılarak 2022'de platforma dizi olarak gelecek. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/20220731_165916.jpg" alt="" width="662" height="409" /> Hellraiser serisi, korku rakiplerinin arasından sıyrılıp türünün zirvesine ulaşamamış olabilir, ancak Barker'ın 30 yılı aşkın süredir devam eden kalıcı popülaritesine işaret ediyor. Hayranlar, ilk iki filmi en iyi filmler olarak değerlendirme eğilimindedir, ancak 1996'nın <em>Hellraiser: Bloodline</em> - restore edilmiş bir yönetmenin kurgusunun imkansız olduğu anlaşılmıştı- geldiğinde popülaritesi azalmıştı. 2000'lerin Hellraiser: Inferno (Doktor Strange'den Scott Derrickson tarafından yönetilen) ile başlayan dizi, doğrudan DVD'ye geçti. <em>Hellraiser</em> (1987) <em>Hellbound: Hellraiser II</em> (1988) <em>Hellraiser III: Hell On Earth</em> (1992) <em>Hellraiser: Bloodline</em> (1996) <em>Hellraiser: Inferno</em> (2000) <em>Hellraiser: Hellseeker</em> (2002) <em>Hellraiser: Deader</em> (2005) <em>Hellraiser: Hellworld</em> (2005) <em>Hellraiser: Revelations</em> (2011) <em>Hellraiser: Judgment</em> (2018) <h2><strong>Kronolojik Hellraiser Listesi</strong></h2> <em>Hellraiser</em> filmleri hikaye kronolojisi açısından nispeten basittir. Bununla birlikte, Hellraiser: Bloodline, üç zaman çizelgesinde gerçekleştiği için hem ilk hem de son giriş olarak sayılabilir. İlk hikaye 1796'da Lament Configuration bulmaca kutusunun yaratılmasıyla açılır ve son hikaye 2127'de bir uzay istasyonunda Pinhead'in yok edilmesiyle biter. İlk üç film, hikaye açısından oldukça akıcı bir şekilde birbirini takip ediyor, ancak Hellraiser: Inferno'dan itibaren dizi esasen tek bölümlük hikayeler anlatıyor. <strong>Hellraiser: Hellseeker</strong>, Ashley Lawrence'ın Kirsty Cotton olarak dönüşüyle en azından hayranlarına bir güzellik yapıyor, bu film en sıkıcı olanlardan biri olsa da. <em>Hellraiser: Bloodline</em> (1996) <em>Hellraiser</em> (1987) <em>Hellbound: Hellraiser II</em> (1988) <em>Hellraiser III: Hell On Earth</em> (1992) <em>Hellraiser: Inferno</em> (2000) <em>Hellraiser: Hellseeker</em> (2002) <em>Hellraiser: Deader</em> (2005) <em>Hellraiser: Hellworld</em> (2005) <em>Hellraiser: Revelations</em> (2011) <em>Hellraiser: Judgment</em> (2018)

5
E
Emrecan Doğan
·31 Tem 14:03·Sanat

Blue Beetle'ın en yeni macerasının detayları nihayet ortaya çıkıyor ve Jaime Reyes'in serisine merak uyandıran yeni bir kahraman katılacak gibi görünüyor. <strong>Blue Beetle</strong> son macerasına atılmaya hazırlanırken DC, yeni mini dizide yeni bir kahramanı ortaya çıkarmayı planlıyor. Yazar Josh Trujillo, <em>Blue Beetle: Graduation Day'in</em> sadece Jaime Reyes'e değil, yepyeni bir Beetle'a nasıl ışık tutacağını tartıştı. 2021'de DC Comics, hayranların tam teşekküllü çizgi roman haline gelmesini istedikleri karakterler için oy kullanmalarına izin verecek Round Robin yarışmasını duyurdu. Turnuva on altı potansiyel başlık sundu ve her turda taraftarlar potansiyel hikayelere daha yakından baktılar. Bir adım sonra <em>Blue Beetle: Graduation Day, </em><em>Suicide Squad Seven'a</em> kaybetmeden önce yarı finale yükseldi. Ancak ertesi yıl Round Robin geri döndüğünde ve DC, Blue Beetle'ın çizgi romanının altı sayılık bir mini dizi olarak görüleceğini duyurduğunda, genç kahramanın hayranları destansı bir sürprizle karşılaştı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/20220731_163444.jpg" alt="" width="701" height="439" /> Ayrıntılar yeni yeni sızmaya başlıyor ve görünüşe göre kahramanımız hayatıyla ilgili bazı ilginç değişiklikler yaşamak üzere. DC'nin bu yılki San Diego Comic-Con'daki "Çizgi Romanlar Herkes İçin Eğlencelidir" panelinin bir parçası olarak, <em>Blue Beetle: Graduation Day</em> yazarı Josh Trujillo, yaklaşmakta olan mini dizi için bazı önemli noktaları açıkladı. Jaime'nin liseden mezun olduktan sonra hayatında yeni bir döneme girdiğini ve Blue Beetle'ın kendisi için doğru yolu bulması gerektiğini söylüyor. Yazar ayrıca Starfire gibi tanıdık yüzlerin yanı sıra DC Universe'ye Palmera City'nin yeni konumu gibi yenilikler eklemeyi vaat ediyor. Okuyucular ayrıca dizide yepyeni bir karakter olan Yellow Beetle'i de bekleyebilirler. Trujillo görevlerinde anne iken, karakterin "<em>sadece işleri karmaşıklaştıracağını" </em>söylüyor<em>. </em>Jaime için, Trujillo'nun deyimiyle: "<em>bu tasarımla ona hayat veren</em>" sanatçı Adrián Gutiérrez'e saygı gösterildi. Gutiérrez, Twitter hesabından yeni karaktere bir bakış attı. <a href="https://twitter.com/Agutierrezart/status/1550972726877323264?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1550972726877323264%7Ctwgr%5E7605db5c854794a25d79b9a001c00561e7ae3523%7Ctwcon%5Es1_c10&amp;ref_url=https%3A%2F%2Fscreenrant.com%2Fblue-beetle-new-yellow-character-dc-comic%2F" rel="nofollow">Tweet</a> Josh Trujillo, yeni DC çizgi roman karakterinin vücut geliştirmeci fiziğine dikkat çekti ve gücün güç setlerinin önemli bir yönü olacağını ima etti. Hayranlar, Palmera City ve Yellow Beetle'ın eklenmesinin DC Evreni'ni nasıl etkileyeceğini görmek için beklemek zorunda kalacak olsa da orijinal içerik üreten ekip çizgi romanın Round Robin kaybından sonra ikinci bir yayınlanma şansı elde etmesinden kesinlikle heyecan duyuyor. Round Robin ile ilgili talihsiz şey, genellikle on altı bölümden sadece birinin yayınlanmasını görecek olmasıdır. Bu, DC'yu yeni karakterler ve konumlarla genişletmek için çok kaçırılmış bir fırsat. <em>Blue Beetle: Graduation Day</em> ilk yılın turnuvasından elendiğinde, Jaime Reyes'in kitabı şimdilik kapanmış gibi görünüyordu. Ama neyse ki dizi bir şans daha yakaladı ve hayranlar çok fazla potansiyel açan yeni bir karakter kazanıyor. Yellow Beetle'ın masaya ne getireceği henüz belli değil, ancak <strong>Blue Beetle</strong> ve <strong>DC Evreni</strong> üzerinde neredeyse kesinlikle büyük bir etkisi olacağına da eminiz.

4

https://youtu.be/Tbl5Lbi4xEs Guillermo del Toro'nun stop-motion Pinokyo filminden, klasik çocuk masalının biraz daha karanlık bir versiyonunu anlatan yeni bir fragman yayınlandı. Guillermo del Toro'nun son filminde neler olacağını anlatan <strong><em>Pinokyo</em></strong> için nihayet yeni bir teaser fragmanı  yayınlandı. Del Toro, birçok izleyici tarafından <em>Pan's Labyrinth</em> ve <em>Hellboy'daki </em>çalışmalarıyla  tanınır ve son filmi  <em>Nightmare Alley</em>, 2022 Oscar'ında 'En İyi Film' dalında aday gösterildi. Gerçi tekme tokat işlerinden dolayı bunlar pek konuşulamadı. Yazar/yönetmen olarak filmlerinin benzersiz tonları ve sıklıkla efsanevi yaratıkları kullanması ve korku unsurlarını içeren görsel estetiği ile tanınır.<em> </em> <em>Del Toro'nun </em>yazar ve yönetmen olarak görev yaptığı yeni filmi <em>Pinokyo</em>, klasik hikayeye bir stop-motion filmi çekiyor. Netflix ile ortaklaşa yapılan film, Pinokyo'nun basit bir tahta kukladan gerçek bir çocuğa dönüştüğü tanıdık çocuk masalının daha karanlık bir versiyonu olarak tanımlanıyor. Altı ay önce film için kısa bir teaser yayınlandı ve izleyicilerin stop-motion tarzına ve Ewan McGregor'un, Sebastian J. Cricket'ine ilk bakışı atmasını sağladı. <em>Pinokyo'da</em> McGregor'a ek olarak Finn Wolfhard, Cate Blanchett, Tilda Swinton, Jon Turturro, Christoph Waltz, Tim Blake Nelson ve Hellboy'dan Ron Pearlman'ın ses performansları yer alıyor. Merakla beklenen film için yepyeni bir fragman yayınlandı<em> ve P</em><em>inokyo'nun</em> pek çok izleyicinin aşina olabileceğinden daha yabancı ve biraz daha karanlık bir versiyonuyla alay edilmişti. Fragman, Geppetto'ya (David Bradley) şimdiye kadarki en iyi bakışı sunuyor ve karakterin Pinokyo'yu oluşturma arzusunun ardındaki iç üzüntüsünü anlatıyor. Fragman ayrıca filmin Toro'nun imzası niteliğindeki estetiğini ve karanlık tuhaf dünya inşasını kucaklayacağını doğruluyor. Aşağıdaki yeni fragmana göz atın: https://youtu.be/Tbl5Lbi4xEs İlginç bir şekilde, bu yıl<em> Disney </em>ve<em> Robert Zemeckis'ten </em><em>Pinokyo'nun</em> başka bir uyarlamasının daha piyasaya sürüleceğini göreceğiz ve Del Toro'nun versiyonunun en son fragmanı iki filmin çok farklı olacağını açıkça ortaya koyuyor. Disney'in versiyonu çocuksu bir merak duygusunu kucaklıyor gibi görünse de, Toro'nun <em>Pinokyo'su</em>, güzel stop-motion görüntülerine nüfuz eden kayıp ve melankoli temalarıyla klasik çocuk masalına biraz daha karanlık bir bakış sunuyor gibi görünüyor. Bununla birlikte, daha ciddi alt tonlara rağmen, film çocuklar için uygun görünüyor, hikaye hala bir heves ve macera duygusunu koruyor. <em>Del Toro, </em>hikayesi için tuhaf ve güzel dünyalar oluşturma yeteneğiyle ünlüdür <em>ve </em><em>Pinokyo'</em>da film olarak diğerlerinden farklı değil gibi görünmektedir. <em>Pinokyo'nun</em> genel izleyicilerinin hangi versiyonunu  tercih edeceği henüz belli değil ancak Del Toro hayranları, yönetmenin onlarca yıllık çocuk masalına benzersiz bakış açısını görmek için kesinlikle istekli olacaklar. Film Aralık ayında Netflix'te yayınlanacak olsa da, fragman ayrıca filmi sinemada deneyimlemek isteyenlerin bunu yapma şansına sahip olacağını da doğruluyor.

5

Gotik korku filmi House of Darkness'ın yeni fragmanında Justin Long ve Kate Bosworth, Bram Stoker'ın Dracula'sına yeniden hayat veriyor. Yeni bir <em><strong>House of Darkness</strong> </em>film fragmanı, Bram Stoker'ın Dracula'sını yeniden canlandıran Justin Long (<em>Zor Ölüm 4</em>) ve Kate Bosworth'un (<em>Superman Returns) </em>oynadığı gotik bir korku filmini seyircilerin zevkine sunuyor. Neil LaBute tarafından yazılan ve yönetilen <em>House of Darkness'ın</em> hikayesi, yerel bir barda bir kadınla tanıştıktan sonra evinin tenha mülküne götüren genç bir adamın etrafında dönüyor. Yeni, gizemli randevusunun başka bir sıradan ilişkiye dönüşmesini umarken, flörtleri uğursuz bir hal aldığında işler daha da kötüye gidiyor. Filmin vaktinde Gia Crovatin ve Lucy Walters da yardımcı rollerde yer alıyor. Saban Films resmi bir House of Darkness fragmanı yayınlayarak<em>,</em> kendisini ölümcül bir durumda bulan Long olarak dikkatleri üzerine çekiyor. Fragman, Long ve Bosworth'un bir şöminenin önünde oturup "<em>birbirlerine hikayeler anlatmaları</em>" ile başlıyor. Buraya bir bardan geliyorlar. Ancak ikilinin arası sertleşmeye başlayınca evde yalnız olmadıkları ortaya çıkar. Fragman, Long'un bir sandalyeye bağlanmasıyla sona eriyor, ardından bir erkek ayakkabısı yığınının ürkütücü bir görüntüsü geliyor. Aşağıdaki tam fragmana göz atın: https://youtu.be/8mnuvcWZglY Long'un korku geçmişi 2001 yapımı film Jeepers Creepers'a kadar uzanıyor ve ayrıca Sam Raimi'nin korku filmi Drag Me to Hell'de de rol aldı. House of Darkness, Long'un 2014'teki Tusk'tan sonra türe dönüşünü işaret ediyor. Fragman, filmi Stoker'ın 1897 tarihli Dracula romanının sinemaya yeniden uyarlanması olarak etiketleniyor, ancak Francis Ford Coppola'nın başrolde Gary Oldman'ın oynadığı 1992 film uyarlamasının aksine, <em>House of Darkness</em> ikonik hikayeyi modern bir ortamda anlatmaya hazırlanıyor. İzleyiciler, film 9 Eylül'de vizyona girdiğinde ve 13 Eylül'de dijital olarak gösterime girdiğinde <strong><em>House of Darkness'a</em></strong> göz atabilir . <strong>Drakula ve Bram Stoker Kimdir? </strong> Drakula 28 Mayıs 1897 yılında Bram Stoker tarafından yayımlanan aynı adlı romanın vampir baş karakteridir. Roman mektuplar, gazete ya da günlük alıntıları şeklinde ilerler. Drakula bugün popüler kültüre mal olmuş bir karakterdir. Avukat Jonathan Harker elindeki belgeleri imzalatmak için Transilvanya'da yaşayan Kont Drakula adlı birinin yaşadığı şatosuna doğru yola çıkar. Ancak buraya gelince Kont'un aslında bir vampir olduğunu öğrenir. Bram Stoker kitabı aslen "Kont Vampyr" adıyla yayımlayacak ve karakterin adı da bu olacaktı ancak daha sonra araştırmaları sırasında okuduğu, Emily Gerard'a ait Ormanın Ötesindeki Topraklarından adlı seyahat kitabından edindiği bilgilerden yola çıkarak kitabın Romanya, Transilvanya'da geçmesine ve ana karakterin adının Kont Drakula olmasına karar vermiştir. Stoker, Drakula'nın anlamını bilmiyordu, sadece kelimenin şeytan anlamına gelebileceğini düşündüğünden kitapta kullandı. 8 Kasım 1847'de doğan Bram Stoker İrlandalıydı. Yani Drakula'yı yazdığında tam 50 yaşındaydı. Ancak bu roman onun ilk çalışması değildi, son da olmayacaktı. Yine de Drakula romanı o yaşarken bugünkü kadar ünlü değildi. Stoker daha çok Henry Irwing adlı bir oyuncunun asistanlığını yapmakla, onun kurucusu olduğu Lyceum Tiyatrosunu yönetmekle ve oyuncunun ölümünden sonra kaleme aldığı Reminiscences of Henry Irwing adlı biyografik kitabıyla tanınıyordu. Bir bakıma yazar yaşarken ününü Henry Irving'e borçluydu.

4
E
Emrecan Doğan
·30 Tem 19:03·Haber

Doctor Who'da Donna'nın büyükbabası Wilfred Mott rolüyle tanınan Bernard Cribbins, 77 yıllık bir kariyerin ardından 93 yaşında öldü. Cribbins,1966 yapımı Dalek's Invasion Earth 2150 filminde Doktor'un yol arkadaşı Tom Campbell'ı canlandırdı ve 2000'lerde seriye birkaç kez geri döndü. Onuncu Doktor'un arkadaşı Donna Noble'ın büyükbabası Wilfred Mott rolüyle en çok sevilen yan karakterlerden birisi oldu. 1928'de doğan Cribbins, 1961'de Two-Way Stretch ve Carry On dizisi gibi filmlerde oynadıktan sonra Birleşik Krallık'ta bir komedi oyuncusu olarak tanındı. 1973'ten 1975'e kadar İngiliz çocuk dizisi The Wombles'ın anlatıcılığını yaptı ve seslendirme ve anlatım çalışmalarında çok başarılı bir kariyerin sahibi oldu. 2011 yılında Cribbins drama hizmetlerinden dolayı Prenses Anne'den OBE'yi (Britanya İmparatorluğu Nişanı) aldı. Ayrıca çocuk sanatlarına ve televizyona yaptığı katkılardan dolayı çok sayıda büyük ödülün sahibi oldu. Başarılı bir kariyerden sonra Cribbins 27 Temmuz 2022'de tamamen doğal sebeplerden öldü. Cribbins'in ajansı Gavin Barker Associates, Twitter'daki bir gönderide Cribbins'in ölümünü doğruladı. Gönderi, Cribbins'in bazı önemli çalışmalarını detaylandırıyor ve Cribbins'in Ekim 2021'de vefat eden 66 yıllık eşi Gill'i anıyor. Gavin Barker, <blockquote>"<em>Bernard'ın İngiliz eğlencesine katkısının tartışılmaz. </em>B<em>enzersiz, neslinin en iyilerini simgeliyor</em>."</blockquote> Cribbins, sonraki yıllarında iyi çalışan sevilen bir aktördü. Cribbins en son Doctor Who'da 2009/2010 Noel ve Yeni Yıl özel bölümünde görünse de 2023'te seriye geri dönecekti. Cribbins,  David Tennant ve Catherine Tate ile birlikte 2023 Doctor Who bölümünde yer alacaktı. Dizinin 60. yıldönümünü kutlamak için ölümünden önce en son bu bölümü çekiyordu. Resmi Doctor Who Twitter sayfası, Cribbins'in dizideki çalışmalarını onurlandıran birkaç tweet yayınladı, buna Cribbins'in diziden yaptığı ikonik alıntı da dahil, <blockquote>"<em>Her gece, Doktor, hava karardığında ve yıldızlar ortaya çıktığında... Yukarıya bakacağım. gökyüzünde ve seni düşünüyorum</em>."</blockquote> Hayranlar onu televizyondaki çocuk yapımlarından, komedi projelerinden veya Doctor Who gibi dizilerdeki çalışmalarından tanıyor. Cribbins milyonların saygı duyduğu ve hayran olduğu sevilen bir oyuncuydu. Sadece İngiliz eğlencesi üzerinde değil, bir bütün olarak eğlence endüstrisi üzerinde önemli bir etki yaptı. Vefatı derinden üzücü olsa da, dünya çapındaki hayranlar Cribbins'e saygılarını sunuyorlar, onun harika çalışmalarını yansıtıyor ve hatırlıyorlar. Ölümünden önce bölümün ne kadarının çekildiği belli olmasa da hayranlar, 2023'te Doctor Who 60. yıl dönümü kutlamasında Cribbins'i bir kez daha ekranda göreceklerinden emin olabilirler.

1

<strong>Netflix, Ana de Armas'ın klasik film yıldızı Marilyn Monroe'yu canlandırdığı tarihi kurgu uyarlaması Blonde'un resmi fragmanını yayınladı.</strong> Blonde'un resmi fragmanı, Marilyn Monroe rolündeki Ana de Armas'a şimdiye kadar en ayrıntılı görünümü veriyor. <em>Some Like It Hot</em>, <em>The Seven Year Itch</em> ve <em>Gentlemen Prefer Blondes</em> gibi ikonik projelerde yer alan klasik film yıldızının ardındaki ürkütücü hikayeye hayat veren film, Monroe'nun 2000 yılındaki romanından uyarlanan bir hayat kurgusu. Joyce Carol Oates tarafından daha önce Oscar adayı 2007 filmi <em>The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford</em> için tarihsel revizyonizmle uğraşan yönetmen Andrew Dominik tarafından ekrana getirilen <em>Blonde</em>, NC-17 olarak derecelendirilecek. Film, Monroe'nun kariyerinin baş döndürücü yükselişini izleyecek ve Başkan John F. Kennedy (daha önce 2016'daki Jackie'de aynı rolü oynayan Caspar Phillipson) ile iddia edilen ilişkisi de dahil olmak üzere hayatıyla ilgili en kötü şöhretli mitlerden bazılarına hayat verecek. Film ayrıca onun iki ünlü evliliğini, beyzbol yıldızı Joe DiMaggio (Bobby Cannavale) ve  <em>The Crucible </em> oyun yazarı Arthur Miller (Adrien Brody) ile detaylandıracak. Büyük oyuncu kadrosunda ayrıca stüdyo yöneticisi Darryl F. Zanuck rolünde David Warshofsky, Monroe'nun <em>Niagara'daki </em> başrol oyuncusu Joseph Cotten rolünde Eric Matheny ve Charlie Chaplin Jr rolünde Xavier Samuels yer alıyor. Netflix, Blonde için ilk resmi fragmanı yayınladı. Daha önce Haziran ortasında vizyona giren film için, 45 saniyelik bir teaser yayınlanmış olsa da bu sadece kısa bir siyah beyaz klip ve bazı hızlı karamsar görüntülerin eşlik ettiğini gösteriyordu. Yaklaşan filme bu yeni bakış, yıldızın korkunç yaşamının tüm kapsamını, aktrisin kimliğiyle mücadele ederken çatlakları gösteriyor. https://youtu.be/aIsFywuZPoQ Bu fragmanla ilgili özellikle ilginç olan bir şey, siyah-beyaz ve renkli arasında sık sık geçiş yapma şeklidir. Bunun, Monroe'nun klasik bir film yıldızı statüsünü vurgulamak için mi yoksa filmin bir özelliği olarak, stilistik bir seçim olduğu için mi böyle yapıldığı şu anda belli değil. Eğer öyleyse, Kenneth Branagh'ın yarı otobiyografik <em>Belfast'ına</em> benzer bir yol izleyebilir, özellikle 'duygusal' veya 'gerçek' anlarda renklenir ve Marilyn Monroe ile onun gerçek kimliği Norma Jean Mortensen arasındaki farkı vurgular. Blonde, Monroe'nun hayatına kurgusal bir bakış olsa da, fragman bir şeyi çok netleştiriyor. Yapımcılar her şeyden önce Monroe ile ilgileniyorlar ve aslında Monroe'nun konuşmadığı bir diyalog satırı yok denecek kadar az. Hikayenin her şeyden önce, cephenin arkasındaki kadının ruhuyla ilgili olacağı açık şekilde görünüyor.

6

House Of The Dragon dizisinin baş yapımcısı Miguel Sapochnik, David Benioff ve D. B Weiss'in yeni <em>Game of Thrones y</em>an dizisine nasıl tepki verdiğini açıklıyor. George RR Martin'in henüz tamamlanmamış. <em>Buz ve Ateşin Şarkısı </em>romanlarını uyarlayan Benioff ve Weiss, 2011'de<em>Game of Thrones</em>. Dizi, 2019'da tartışmalı bir sonuca ulaşana kadar, kısa sürede uluslararası bir sansasyon yarattı. Dizinin başarısının bir sonucu olarak, Martin ve HBO, başarılarından yararlanmaya çalıştı ve birden fazla yan proje geliştirmeye başladı. <em>Game of Thrones</em> olaylarından yaklaşık 200 yıl öncesini konu alan yeni yan seri, ejderhalar üzerindeki kontrolleriyle tanınan gümüş saçlı aile Targaryens'e odaklanacak . <em>Ejderha Evi,</em> saltanatlarının sonunun başlangıcı olarak hizmet eden Ejderhaların Dansı olarak bilinen ailedeki devasa, şiddetli bölünmeye yol açan olayları kronolojik olarak anlatacak. <em>Sağlıklı bir ihanet, politik entrika ve vahşet dozu ile yaklaşan gösteri, Game of Thrones'a</em> layık bir halef olmaya hazırlanıyor. <em>Game of Thrones</em> olaylarından yaklaşık 200 yıl öncesini konu alan yeni yan seri, ejderhalar üzerindeki kontrolleriyle tanınan gümüş saçlı aile Targaryens'e odaklanacak. <em>Ejderha Evi,</em> saltanatlarının sonunun başlangıcı olarak hizmet eden Ejderhaların Dansı olarak bilinen ailedeki devasa, şiddetli bölünmeye yol açan olayları kronolojik olarak anlatacak. <em>Sağlıklı bir ihanet, politik entrika ve vahşet dozu ile yaklaşan gösteri, Game of Thrones'a</em> layık bir halef olmaya hazırlanıyor. <em>House of the Dragon'un</em> (<em>THR aracılığıyla)</em> galasında, orijinal dizinin yönetmenliğini yapan Sapochnik, Benioff ve Weiss'in <em>Game of Thrones</em> yan serisine nasıl tepki verdiğini açıklıyor. Dizinin başındaki kişi, iki yazarın kendisine diziyi yapmamasını söylediği konusunda şaka yapıyor ve ardından Benioff altı ay boyunca onunla konuşmadı. <em>Ancak, Game of Thrones'ta</em> daha önce birlikte çalıştıklarını hatırlatarak hem Benioff'u hem de Weiss'ı övüyor . Sapochnik'in aşağıda söylediklerini okuyun: <strong>Yapma' dediler ve David benimle altı ay konuşmadı.</strong> <strong>Hayır, çok hoşlardı. David ve Dan ile çalışırken kariyerimde yaşadığım en iyi deneyimlerden birini yaşadım. Onlar benim için harika, harika arkadaşlardı. En iyi arkadaşının kız arkadaşıyla çıkmaya başlarsan kimse mutlu olmayacak, bu olmayacak, ama iyiydiler.</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/20220729_193659-1.jpg" alt="" width="661" height="340" /> Sapochnik, Benioff ve Weiss'in onu <em>House of the Dragon</em> şovunu yönetmemesi konusunda uyardığı konusunda sadece şaka yapsa da, eski <em>Game of Thrones</em> yazarlarından gelen uyarı mesajının arkasında bazı gerçekler olabilir. Popüler televizyon dizisi romanların içeriğini ele geçirdikten sonra, hayranlar diziyi kalitesinde bir düşüş algısı nedeniyle eleştirmeye başladı. Bu, birçok eleştirmenin acele ve tatmin edici bulmadığı dizinin sonuncusu olan 8. sezonla doruğa ulaştı. Benioff ve Weiss, Sapochnik'in hem son derece popüler hem de hala oldukça tartışmalı olan bir gösterinin devamını yaratma baskısına maruz kalmaktan kaçınmasını istemiş olabilir. Ancak Sapochnik ve <em>House of the Dragon, </em><em>Game of Thrones'un</em> asla sahip olmadığı bir başarıya ulaşma fırsatına sahip. Gösterinin bir prequel olması nedeniyle, kaynak materyali Martin'in romanı <em>Fire &amp; Blood</em> içinde tamamlanmak üzere yazılmıştır. Kitap ikisinin yalnızca ilk cildi olmasına rağmen, <em>House of the Dragon, </em><em>Ateş ve Kan'ın</em> yalnızca ikinci yarısının bir uyarlamasıdır. <em>Game of Thrones'u</em> daha sonraki sezonlarında kaliteyi düşürdüğü için eleştirenlerin çoğu, televizyon dizisinin Martin'in uyarlamak için yazılı materyalinin bittiği gerçeğine ve  <em>House of the Dragon'a işaret etti.</em>bu sorunu yaşamayacak. <em><strong>Weiss ve Benioff'un uyarısının doğruluğunun kanıtlanıp kanıtlanmayacağı henüz belli değil, ancak House of the Dragon</strong></em> 21 Ağustos'ta gösterime girdiğinde izleyiciler kendileri için karar verebilir.

3
E
Emrecan Doğan
·29 Tem 20:01·Müzik

<figure> <figure></figure> </figure> Yakın tarihli bir konserde Metallica, “Master of Puppets” performansı sırasında Eddie Munson'ın destansı Stranger Things final gitar riffinin kliplerini gösterdi<em>. </em>Bu yazın başlarında, Netflix'in 80'lerin çok sevilen bilimkurgu hiti <em>Stranger Things</em> nihayet ekranlara, dünyanın dört bir yanındaki izleyicilerin beğenisine döndü. Merakla beklenen 4.sezon, izleyicilerin Eleven ve Hawkins çetesi ile bir avuç yeni yüzün yanı sıra yeniden bir araya gelmesiyle çok sayıda yayın rekoru kırdı. Bu yeni yüzlerden özellikle bir karakter, Stranger Things 4. sezonda ortaya çıkmasının ardından bir şekilde sosyal medyada sansasyon yaratmaya devam etti. Joseph Quinn, Hawkins Lisesi'nin Hellfire kulübünün eksantrik ve anında sevimli lideri Eddie Munson'ı canlandırdı. Pek çok kişi tarafından yanlış anlaşılan Eddie'nin Hawkins'teki zamanı, yürek burkan bir özveri anında kesildi ve öncesinde Metallica'nın "Master of Puppets" adlı epik performansı, arkadaşlarından bir yığın demokratı cezbetmeye çalıştı. Metallica daha önce Stranger Things 4. sezon finaline katılımlarına<strong> "inanılmaz bir onur "</strong> diyerek yanıt vermişti, ancak şimdi grup bu takdiri bir adım daha ileri götürdü. Yakın tarihli bir konser sırasında Metallica, "Master of Puppets" performansı sırasında Eddie'nin kahraman anının kliplerini gösterdi. Ewreckaa kullanıcısı tarafından Instagram'da paylaşılan klip, Metallica'nın sahnede performansını gösterirken, Eddie'nin performansından sahneler de sahnenin iki büyük ekranında grubun canlı yakın çekimleri arasında kurgulanmış olarak görülebilir. Grup, Master of Puppets"ı hemen yanında çalarken, ekranlarda Eddie göründüğünde seyircilerin tezahüratları duyulabilir. <em><a href="https://www.instagram.com/reel/CglMxkZlAjh/?igshid=YmMyMTA2M2Y=" rel="nofollow">Instagram üzerinden paylaşılan videoyu buradan görebilirsiniz.</a></em> <blockquote>“Hepiniz zamanın bir noktasında sıfır noktasından başladınız.”</blockquote> <em>Stranger Things</em> nihayet Mayıs ayında dördüncü sezonu için ekranlarımıza döndüğünde kimse bunun sahip olacağı büyük kültürel etkiyi tahmin edemezdi. Metallica, Lollapalooza'da <em>Stranger Things'i</em> 'Master of Puppets' sırasında ekranlarda dördüncü sezondaki Eddie Munson'ın bir klibini oynayarak alkışladı. Rock efsaneleri, 28 Temmuz Perşembe gecesi Chicago festivalinin birinci gününde manşet oldu. Encore için geri dönmeden önce 'Enter Sandman', 'Nothing Else Matters' ve AC/DC'nin 'It's A Long Way To The Top (If You Wanna Rock 'N' Roll)' cover'ından oluşan bir setlisti parçaladılar . Setlerini 'Master Of Puppets' ile kapatarak, Duffer Brothers'ın kült Netflix şovuna ve onun metal kafa karakteri Munson'a (Joseph Quinn tarafından canlandırılıyor) ekran görüntüleri ile saygılarını sundular. Klip, Munson'ın Upside Down'da Metallica klasiği oynadığı dördüncü sezonun son bölümünden alınmıştır. Metallica'nın 'Master Of Puppets', Robert Trujillo'nun oğlu Tye'dan ek gitar parçaları içeren <em>Stranger Things'in </em> eklenmesinden bu yana akışlarda bir artış gördü. <h3>80'lerin hiti, 'Stranger Things' karakteri Eddie Munson'ın Netflix şovunun finalinde şarkıyı çalmasıyla bir kez daha popüler hale geldi.</h3>

8
E
Emrecan Doğan
·29 Tem 18:47·Haber

Poison Ivy #5 için yeni bir varyant kapağı, yetenekli Stjepan Šejić'in herhangi bir Ivy cosplayer için bir rüya olacak muhteşem bir kostüm tasarımını ortaya koyuyor. Sevgili anti-kahraman <strong>Poison Ivy'nin</strong> son yolculuğu, Pamela Isley'i Amerika Birleşik Devletleri'nde bir yolculuğa çıkardı ve insanlığı onları yok edecek ve Yeşil'i kurtaracak ölümcül bir saykodelik sporla ve  <em><strong>Poison Ivy için yeni bir çeşit kapakla tohumlamaya çalıştı. 5</strong></em> by Stjepan Šejić, onun gerçekten Yeşil'e ne kadar bağlı olduğunu gösteriyor. Henüz Ivy'nin çizgi roman sayfalarında görülmeyen Šejić'in muhteşem kostüm tasarımı, herhangi bir Poison Ivy cosplayer'ı için gerçekten mükemmel bir görünüm olacaktır. Stjepan Šejić, çeşitli çizgi roman kapaklarındaki tüm cinsiyetleri güzel tasvirleriyle tanınan inanılmaz yetenekli bir sanatçıdır ve DC <em>Black Label</em> çizgi romanı <em>Harleen'in</em> kapağı için Poison Ivy'yi resmetmiş olsa da, ilk kez bir çizgi roman yaratmıştır. Šejić'in Zehirli Sarmaşık tasvirleri genellikle onun bitki örtüsü içinde giyinmiş olmasını içerir ve bu farklı örtü, Pam Isley'nin artık nadiren görülen seksi, sıcak bir yanını gösterir. Poison Ivy  son zamanlarda <em>çok şey yaşadı, </em><em>Heroes in Crisis'teki</em> cinayetinden bu yana <em>Korku Durumu</em> etkinliği sırasında Ivy ve Queen Ivy'ye ayrılırken yaşadığı travmaya kadar. Pam, Amerika Birleşik Devletleri'nde bir karayolu üzerindedir ve karşılaştığı rastgele insanlara, dünyaya yayılacak ve sonunda tüm insanlığı yok edecek bir mantar olan lamia sporları ekmektedir. Yeşilin hayatta kalabileceğini ve gelişebileceğini. Yine de, Ivy hala romantik partneri Harley Quinn'e derinden aşıktır ve Green'i kurtarmaya kararlı olmasına rağmen, herkesi öldürmek konusunda şüpheleri olmaya devam etmektedir  <em>.</em>Harley, tüm insanların kötü olmadığının kanıtı olduğu için. Stjepan Šejić'in yaklaşmakta olan  <em>Poison Ivy </em> #5 için farklı kapağı, Ivy'yi hala insanlığına bağları olan ve onu geride tutmaya devam eden Yeşil'in temel bir varlığı olarak mükemmel bir şekilde ortaya koyuyor. <strong>Poison Ivy Kimdir? </strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/20220729_211049.jpg" alt="" width="402" height="514" /> <strong>Poison Ivy</strong>, eko-terörist ve Batman'in önde gelen düşmanı <strong>Dr. Pamela Lillian Isley</strong> tarafından alınan ikinci kişiliktir. İlk olarak <em>Batman</em> #181'de ortaya çıktı ve bitkiler, misandry, botanik ve aşırı çevrecilik takıntısıyla motive olan ve dünyayı insanın kötülüklerinden herhangi bir yolla kurtarma arzusuyla hareket eden dünyanın en önde gelen eko-teröristlerinden biri olarak tasvir edildi. Hibritleştirilmiş bitki DNA'sına sahip dahi bir bilim adamı ve meta-insan olan Poison Ivy, suç faaliyetleri için mutant bitkileri, bitkilerden gelen feromonları ve toksinleri ve kendi kan dolaşımını kullanır. Ivy ayrıca kötü adam Harley Quinn ile özel bir ilişki geliştirdi. İkisi genellikle tekrar eden suç ortakları, arkadaşlar ve bazen aşk çıkarları olarak tasvir edilir. <h3>Kriz Öncesi, Seattle'dan gelecek vaat eden bir botanikçi olan Dr. Pamela Lillian Isley, botanik profesörü Marc LeGrande tarafından, antik otlar içeren bir Mısır eserinin çalınmasında kendisine yardım etmesi için baştan çıkarıldı. Onu hırsızlığa bulaştıracağından korkarak, onu ölümcül ve izi sürülemeyen bitkilerle zehirlemeye çalışır. Bu cinayet girişiminden sağ kurtulur ve tüm doğal toksinlere ve hastalıklara karşı bağışıklık kazandığını keşfeder. FBI sonunda bu olayları öğrendi, ancak adını yanlış bir şekilde <strong>Lillian Rose</strong> olarak sakladılar.</h3> Poison Ivy'nin Gotham City'deki ilk suçu, böcek temalı kadın kötüler Tiger Moth, Silken Spider ve Dragon Fly etrafında dönen bir pop-art sergisi sırasında Gotham Sanat Müzesi'ndeki bir açılışı kesintiye uğratmaktı. Ivy, Batman ve Robin ortaya çıktığında kaçmadan önce Gotham'da 1 numaralı kadın suçlu olarak görülebilmesi için üçüne meydan okudu. Kaçışı sırasında, büyük olasılıkla feromon kullanımı yoluyla Batman'in ona karşı hisler geliştirmesini sağladı. Ivy, Tiger Moth, Silken Spider ve Dragon Fly'ı yakalamak için bir tuzak düzenlemeyi başardı, ancak Batman tarafından durduruldu, ona olan ilgisini çekmek için iradesini kullandı ve Ivy'yi hapse gönderdi. Batman tutkusundan kurtulmaya çalıştığında, Poison Ivy ona hapishaneden ona benzerliğinin ve Batman'in hipnotik olarak delicesine aşık olmasına neden olan bazı modifikasyonların olduğu kompakt bir ayna gönderdi. Aynaya sahip olan Batman, dikkati dağılmadan suçla mücadeleye devam edemedi. Ayna bir kavgada parçalandığında, Ivy kalp kırıklığı numarası yaptı ve Batman'i onu hapisten kurtarması için manipüle etti, sadece Kara Şövalye'nin iradesi onu bir kez daha uyandırdı ve Ivy'yi yenmesine ve tutuklamasına yardım etti. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/20220729_211141.jpg" alt="" width="399" height="486" /> Batman, süper suçlu düşmanlarından birinin işlediği bir cinayet davasını araştırmak için sahte ölümünü söyledikten sonra, İki Yüzlü olarak poz verdi ve "Batman"ı kimin öldürdüğünü bulmak için bir duruşma düzenledi (aslında Batman kostümlü cinayet kurbanı). Poison Ivy, sahtekar Mad Hatter, the Scarecrow, the Spook, Signalman ve Mr. Freeze ile birlikte jürinin bir parçası olmak üzere toplandı. Yargıç olarak Ra's al Ghul ve savcı olarak "İki Yüz" ile, sonunda Joker'in katil olduğu belirlendi. Poison Ivy'nin daha sonraki bir planı, Bruce Wayne de dahil olmak üzere Wayne Enterprises'ın her üyesine feromon kaynaklı bir ruj kullanmaktı. Daha sonra, hepsini Wayne Enterprises'ın tam mülkiyetini kendisine devretmeye zorlamak için feromonları kullandı. İmzaladıktan sonra, Bruce Wayne Batman kıyafetlerine büründü ve onu durdurmaya çalıştı, sadece Ivy'nin mutant sarmaşıkları tarafından etkisiz hale getirildi. Kaçışının ardından Isley, Wayne Enterprises'ı devralması için düzenlemeler yapmaya başladı. Batman, Isley'nin şirket yönetimini ele geçirmesini durduramadan önce, Man-Bat , Mad Hatter ve Dagger ile savaşmakla meşgul oldu ve bu onun yorulmasına neden oldu. Bu nedenle, Ivy, Wayne Enterprises'ın tüm parasını başarılı bir şekilde talep edebildi ve cömertçe harcadı, bu arada Batman tarafından onu uzaktan takip ederken işkence gördü. Batman sonunda Ivy ile bir serada, zihin kontrolü için bir itiraf çıkarmaya çalışmakla yüzleşti, sadece uşak Ivor'u dev bir bitki-insan canavarına dönüştürmek ve onu kanunsuzla savaştırmak için. Ivor'u yendikten sonra Batman, polisin Ivy'yi tutuklamasına izin veren bir itiraf aldı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/20220729_211327.jpg" alt="" width="344" height="417" /> Poison Ivy'nin Dünya Bir devamlılığındaki son planı, hapishaneden serbest bırakıldıktan sonra gerçekleşti. Ivy, Crime Alley'de bir lojman satın aldı ve burada kendisi ve yeni uşak Doktor Lignier'in küçük tohumlardan hızla büyüyebilen insansı bitki canavarları tasarlamak için kullandığı bir laboratuvar kurdu. Ivy, Gotham'a bu tohumların bir bulutunu saldı ve Batman'in kendisini değerli bir ortak olarak kanıtlama sürecinde olan Robin öncesi Jason Todd ile birlikte savaştığı canavarlar yarattı. Ivy ayrıca Wayne Enterprises yönetim kurulunun tüm üyelerini davet ettiği "Exotica" adlı sahte bir spa kurdu, katılmayan tek üye Bruce Wayne ve Lucius Fox. Poison Ivy, yönetim kurulunun her bir üyesini beyin uyuşturan feromonlarla uyardı ve mutasyona uğramış bir "Hatıra" bitkisiyle ayrılmalarını sağlayarak, onların ihmalkar olmalarına ve Wayne Enterprises'ı içeriden mahvetmelerine neden oldu. Batman, Crime Alley'de Pamela ile yüzleşti, ancak hiçbir kanıtı olmadığı için gecenin ilerleyen saatlerinde Jason'la geri döndü ve onun çılgın bilim deneylerini buldu. Batman ve Jason, Ivy'nin bitki canavarı muhafızlarıyla savaşırken, Ivy ortadan kayboldu ve kanunsuz Doktor Lignier'i öldürmek ve suçlarının kanıtlarını yok etmek için binayı ateşe verdi. Jason, Batman'i kurtarmayı başardı, bu, Batman'in kendisine "Robin" dediği ilk maceraydı ve daha sonra BatCave'deki bir tartışmadan sonra söz konusu mantoyu almasına yol açtı.

1

Disney'in Hocus Pocus 2 yıldızı Doug Jones, ikonik karakteri Billy Butcherson'ın yaklaşık 30 yıl sonra nasıl inanılmaz derecede benzer göründüğünü ortaya koyuyor. <strong><em><a href="https://screenrant.com/tag/hocus-pocus-2/" rel="nofollow">Hocus Pocus 2</a></em></strong>  yıldızı Doug Jones, ikonik karakteri Billy Butcherson'ın orijinal filmin çekilmesinden yaklaşık 30 yıl sonra nasıl tamamen aynı göründüğünü ortaya koyuyor. 1993 yılında piyasaya sürülen <em><a href="https://screenrant.com/tag/hocus-pocus/" rel="nofollow"> Hocus Pocus</a></em>  , sonsuza kadar genç kalmayı hedefleyen Bette Midler, Kathy Najimy ve Sarah Jessica Parker tarafından oynanan Sanderson kardeşler adlı tuhaf bir cadı üçlüsüne odaklandı. Jones'un ölümsüz antagonisti Billy Butcherson olarak gösterdiği performans, orijinal aile filminde göze çarpıyordu ve ürkütücü ama sevimli tavrıyla izleyicileri büyüledi. Disney, 2020'de resmi olarak <em>Hocus Pocus 2'ye</em> yeşil ışık yaktı  ve izleyicileri hangi orijinal oyuncuların geri döneceğini merak etmeye çağırıyor. Neyse ki, sıkı izleyiciler için, ilk filmdeki düşmanların hepsi imza attı ve Jones, merakla beklenen devam filmi için zombi benzeri alter egosunu yeniden canlandırdı. Anne Fletcher'ın yönettiği yapım, Rhode Island'da çekime başladığında, kartal gözle bakanlar, efsanevi kostümleri içindeki oyuncu kadrosunu kısa bir an için yakaladılar. <a href="https://screenrant.com/hocus-pocus-2-billy-butcherson-return-set-video/" rel="nofollow">Jones'un Billy Butcherson olarak çekimlerine</a> ilk bakış,  sanki hiç zaman geçmemiş gibi görünüyordu. <a href="https://podcasts.apple.com/us/podcast/the-shape-of-waters-doug-jones-a-kind-creature/id1256754097?i=1000571192754" target="_blank" rel="nofollow noopener"><em>Jones, neredeyse otuz yıl sonra Michael Rosenbaum ile Inside of You'da</em></a> bir görünüm sırasında Billy Butcherson ile tamamen aynı görünebildiğini açıkladı  . <a href="https://screenrant.com/hocus-pocus-2-tv-movie-cast-release-date/" rel="nofollow"><em>Hocus Pocus 2'de</em></a> Billy'yi <a href="https://screenrant.com/hocus-pocus-2-tv-movie-cast-release-date/" rel="nofollow">hayata</a> döndürmeye birden fazla yönün nasıl katkıda bulunduğunu ayrıntılarıyla anlattı. Aktörün aşağıda neler söylediğine bakın: Dördümüzün de geri dönmesi ve neredeyse 30 yıl önce yaptığımızla neredeyse aynı görünmek. Protez taktığım için 29 yılda saniyeler geçmiş gibiydi. 29 yıl öncekiyle tamamen aynı kilodayım, aynı yapıdayım. Yani tuhaf bir şekilde aynı görünüyordu. İlk filmdeki perukun aynısıydı. Peruk, birinin yaratık dükkanında sergileniyordu ve onu çıkardılar ve tekrar bana taktılar ve tamamen aynı görünüyordu. Her şey aynı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/20220729_193108.jpg" alt="" width="1185" height="608" /> Billy Butcherson'ın devam filmindeki görünüşünün büyük ölçüde protezlere dayanması mantıklı, çünkü aynısı muhtemelen orijinal için de geçerli. Tabii ki, ilk film çekiminden bu yana vücut şeklinin pek değişmemesi ve prodüksiyonun bu karakter için aynı peruğu temin edebilmesi de yardımcı oluyor. <a href="https://screenrant.com/hocus-pocus-2-images-sanderson-sisters/" rel="nofollow"><em>Şimdiye kadar yayınlanan Hocus Pocus 2</em></a><a href="https://screenrant.com/hocus-pocus-2-images-sanderson-sisters/" rel="nofollow"> görüntülerine</a> dayanarak, <a href="https://screenrant.com/hocus-pocus-2-images-sanderson-sisters/" rel="nofollow">hem </a> Billy Butcherson hem de diğer karakterlerin ilk filmdeki görünümleriyle çarpıcı bir benzerlik taşıyacakları açık. <em>Jones'un Hocus Pocus 2</em> hakkında bu kadar olumlu konuştuğunu duymak  , orijinal filmi sevenler için iyiye işaret. <em>Pan's Labrynth</em> ve  <em>The Shape of Water</em> gibi filmlerde garip yaratıkları oynayarak başarılı bir kariyere sahip olan aktör,  herhangi bir yaşlanmayı protez altında gizleyebildiği için geri dönen oyunculara göre bir avantaja sahipti. Bu işe yarıyor, çünkü zombi ilmini takip ederek Billy, geçen zamana rağmen daha yaşlı görünmemeli. <a href="https://screenrant.com/hocus-pocus-2-set-photo-sanderson-sisters-home/" rel="nofollow">Sanderson Sisters'ın  <strong><em>Hocus Pocus 2'de</em></strong></a>  ilk kez çılgına döndüklerine kıyasla nasıl bir performans sergilediğini görmek ilginç olacak . İzleyiciler, ürkütücü filmin bu sonbaharda Disney+'a ne zaman çıkacağını öğrenecek.

2

Stephen King'in parlak romanlarının çoğu film uyarlamaları almış olsa da, kitaplardan uyarlanan başka harika korku filmleri de var. Stephen King 64 kitap ve birçok roman ve kısa öykü yazdı ve bunların çoğu film ve TV için uyarlanmış olsa da, çalışmalarının hayranları sadece bazı uyarlamaların buna değdiğini biliyor. King'in karakterleri, hikayeleri ve korku/bilim-kurgu öğeleri zekice kurgulanmış olsa da, sonuçta ortaya çıkan filmlerde ve TV şovlarında hayranlar genellikle hayal kırıklığına uğrar. Kitaplardan uyarlanan iyi hazırlanmış korku filmlerini düşündüklerinde, hayranlar hemen King'i çok profilli olduğu için düşünürler. Ancak, korkutucu kaynak materyalleriyle harika bir iş çıkaran, kontrol etmeye değer bazı filmler var. <h2><strong>The Stepford Wives</strong></h2> <h2><strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/20220729_194606.jpg" alt="" width="688" height="341" /></strong></h2> 1975 yapımı <em>The Stepford Wives</em> filmi, Ira Levin'in 1972'de yayınlanan kitabına dayanıyordu. Joanna Eberhart (Katharine Ross) ailesiyle birlikte Connecticut'a taşındığında, ev kadınlarının klon gibi göründüğünü fark eder ve sonra orada bir aile olduğunu öğrenir. Bilimkurgu öğesi burada hayat buluyor. Başrolünde Nicole Kidman'ın yer aldığı 2004 yeniden çevrimi en kötü korku filmi yeniden çevrimlerinden biri olsa da, orijinali bir eş ve anne olmaya ve toplumun kadınlara uyguladığı baskıya büyüleyici bir bakış. <em>Stepword Wives</em>, doğru yapılmış harika bir bilimkurgu örneğidir ve aynı zamanda akıllı bir politik ve toplumsal mesaja sahiptir. Joanna'nın iyi arkadaşı Bobbie Markowe'u oynayan Paula Prentiss, <em>Entertainment Weekly'ye</em> şunları söyledi : "Kadın özgürlüğü türündeki filmlerin ilki. Kafanızı şişirmiyor. Bunu korku ve komedi yoluyla yapıyor ve bu iyi bir şey." <h2><strong>Halka</strong><strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/20220729_194715.jpg" alt="" width="705" height="364" /></strong></h2> 1998 yılında vizyona giren Japon filmi <em>Ringu,</em> Koji Suzuki'nin 1991 yılında yayınlanan kitabından uyarlanmıştır. 2002 yılında vizyona giren Amerikan versiyonu <em>The Ring</em>, korku hayranlarının bildiği ve sevdiği aynı hikayeyi takip etmektedir. Ringu'da Masami <em>Kurahashi</em> (Hitomi Sato) ve Tomoko Ōishi (Yuko Takeuchi) lanetli video kaseti hakkında konuşan en iyi arkadaşlardır. Tomoko, ABD uyarlamasındaki Amber Tamblyn'in karakteri Katie gibi, ilk ölen kişi. Tomoko'nun teyzesi Reiko Asakawa (Nanako Matsushima), kaseti incelemeye başlayan bir muhabirdir. <em>Yüzük,</em> 2000'lerin zamansız bir korku filmi ve orijinal versiyonu inanılmaz derecede iyi yapılmış. Her iki filmde de televizyondan çıkıp insanları öldüren ürkütücü bir figür var. ABD versiyonunda Samara olarak anılırken, <em>Ringu'da,</em> Sadako Yamamura olarak adlandırılmaktadır. <h2><strong>Stir of Echoes</strong><strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/20220729_194738.jpg" alt="" width="683" height="360" /></strong></h2> <em>Stir Of Echoes</em><em>, The Sixth Sense'den</em> hemen sonra piyasaya sürüldüğü ve filmlerin benzer hayalet hikayeleri olduğu için kötü zamanlamadan muzdaripti. Film, Richard Matheson'ın 1958'de birkaç yıl önce yayınlanan<em> A Stir of Echoes</em> adlı kitabına dayanıyordu Kevin Bacon'ın ana karakteri Tom Witzky, hayatını elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan, çok çalışan ve karısına ve oğluna bakan, ilişkilendirilebilir bir kahramandır. Ancak hayaller görmeye başlayınca, mahallesinden kaybolan bir kızı araştırmaya başlar ve psişik güçleri olduğunu düşünmeye başlar. Film, güçlü, anlamlı ve gerçek hissi veren iyi çizilmiş karakterlerle dolu olduğu için edebi bir his veriyor. <h2><strong>Candyman</strong><strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/20220729_194539.jpg" alt="" width="686" height="342" /></strong></h2> <em>Candyman</em> , Clive Barker'ın "The Forbidden" adlı kısa öyküsüne dayanıyor ve <em>Bloody Disgusting'e</em> göre film hikayesini ve karakterlerini korudu. Yayın, Şeker Adam'ın 31. sayfada göründüğünü ve tüm hikayenin 37 sayfa olduğundan odak noktası, Şeker Adam efsanesini ve efsanesini öğrenen bir öğrenci olan Helen'dir. <em>Şeker</em> Adam, efsanenin merkezindeki adamı saygılı ve sempatik bir şekilde ele alan bir "uyandırılmış korku" filmidir. Daniel Robitaille, beyaz bir kadına aşık olduğu için öldürülen bir köleydi. Bu korkunç bir hikaye ve Virginia Madsen'in karakteri Helen Lyle daha fazlasını öğrendikçe, hiç beklemediği bir şeyin parçası oluyor. <em>Candyman'in</em> 2021'de vizyona giren ve Anthony McCoy olarak Yahya Abdul-Mateen II'nin oynadığı bir devam filmi var. <h2><strong>Let Me In</strong><strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/20220729_194512.jpg" alt="" width="692" height="346" /></strong></h2> 2010 korku filmi <em>Let Me In</em>, John Ajvide Lindqvist'in kitabından uyarlanan 2008 İsveç filmi <em>Let The Right One In'e dayanmaktadır. </em><em>Let Me In</em>, Abby ile arkadaş olan ve kısa sürede onun aslında bir vampir olduğunu öğrenen Owen'ın hikayesini anlatan harika bir yeniden çevrim ve vampir filmi. Kitap, her film uyarlamasından birkaç yıl önce 2004'te yayınlandı. Her iki film de kaynak malzemeyle inanılmaz bir iş çıkarıyor, acı ve yalnızlık duygularıyla boğuşan küçük bir çocuğun hikayesini anlatıyor ve bir gün uyum sağlayıp sağlayamayacaklarını merak ediyor. Her iki film de karanlık ve kasvetli, ancak biraz umut var. Owen, ölümsüz olsalar bile biriyle bağlantı kurduğu için mutlu hissediyor.

7
E
Emrecan Doğan
·29 Tem 12:54·Edebiyat

Robert Bloch 1959'da <em>Psycho'yu</em> yazdığında dünyaca ünlü oldu . Alfred Hitchcock filminin bununla bir ilgisi vardı. Ondan önce saygın bir romancı ve kısa öykü yazarıydı ve sonunda televizyon ve sinemaya geçti. Ama bütün bunlar daha sonra geldi. Başlangıç olarak, HP Lovecraft'ın bir yardımcısıydı. Sam Moskowitz'in <em>The Seekers of Tomorrow'da</em> (1967) belirttiği gibi: “Yazmasının bu erken döneminde Bloch, Lovecraft tarafından tamamen esir tutuldu. Neredeyse kendi başına hiçbir şey görünmüyordu. Sevdiği kadar popülerlik, ustanın yansımasının tadını çıkararak elde edildi. Sadece on sekiz yaşında, ilk hikayesini <em>Weird Tales'e </em>sattı, “Manastırdaki Ziyafet” (Ocak 1935). Hikaye Lovecraft'ın tarzı ve konusu üzerine modellenmiştir. Bir Fransız asilzade bir fırtına sırasında uzak bir manastıra sığınır ve kardeşinin onu götürmesini bekler. Rahipler, şölen, içki ve küfür gibi en keşiş olmayan bir şekilde davranırlar. Asilzade kavrulmuş et ziyafeti için onlara katılır. Sadece sonunda, Abbot Henricus konuğuna şeytana tapanların Şeytan'a şarkı söylediği Şeytan Manastırı'nı anlatır. Önüne koyulan son yemeğin korkunç bir sırrı olduğunu açıklıyor: <blockquote>"Kardeşimin başıydı."</blockquote> Lovecraft'ın etkisi bu masalın her yerinde görülebilir. Birincisi, ağır atmosfer ve oldukça liberal sıfatlar, tempoyu yavaşlatır ama gerilim yaratır. Diyalog eksikliği, anlatıcı başkalarının söylediklerini aktarıyor ama asla alıntı yapmıyor. Ve sonunda, büyük ifşa. Bu sefer italik değil ama geliyorlar. Bloch, Lovecraft'ın özelliklerine uygun geleneksel bir tuhaf hikaye yaratmaktan mutluluk duyar. Bu hikaye<em>, Lovecraft'ın “The Festival”inin (Weird Tales</em>, Ocak 1925) yanı sıra Algernon Blackwood'un “Ancient Sihirbazları” ( <em>John Silence</em>, 1908) gibi daha eski hikayelerin bir versiyonu olarak görülebilir. Ve desen ayarlandı. “Manastırdaki Ziyafet”in devamı “Mezardaki Sır”dır ( <em>Weird Tales</em> , Mayıs 1935). Bu masalda bir adam, atalarından tuhaf bir sırrı miras alır; tüm erkek mirasçıların girdiği ama asla geri dönmediği bir mezar. Çağrı geldiğinde, anlatıcı da mezara girer ve eski ve kötü atası Jeremy Strange'in lich'iyle tanışır. Ghoul, yaşayan akrabalarından beslenmeye çalışır, ancak anlatıcı zihinsel bağlantıyı koparır ve şeytani leşi yok eder. Bir daha asla büyücülükle uğraşmamak için mezardan kaçar. Konusu basit ve tanıdık, Lovecraft'ın “The Tomb” (<em>The Vagrant) oyununun bir versiyonudur.</em>, Mart 1922). Bloch'un atmosferi iyi ama hikaye gerçek bir olay örgüsünden veya savaşçılar arasında inandırıcı bir mücadeleden yoksun. Hikaye, Bloch'un The Necronomicon ve kendi yarattığı <em>T</em>he Mysteries of the Solucan gibi eski ciltlerden bahseden Cthulhu Mythos masallarının ilki olarak ilgi çekicidir . <em>Bloch, daha sonraki romanı Strange Eons</em> (1978) gibi tekrar tekrar hortlaklara dönecekti. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/20220729_154726.jpg" alt="" width="401" height="497" /> “Çalışmadaki İntihar” (<em>Weird Tales</em>, Haziran 1935), Cthulhu Mythos kıyafetleriyle örtülmüş bir başka kısa hikayedir, ancak aslında Lovecraft ile pek ilgisi yoktur. Bloch, fikri Robert Louis Stevenson'ın <em>The Strange Case of Dr. Jekyll and Mr. Hyde'ından alıyor. B</em>üyücüsü James Alington, hipnoz kullanarak kendini iyi ve kötü ikizleri olarak ikiye ayırır. Ne yazık ki, Allington iyi benliğinin varlığının yalnızca dörtte birine kadar küçüldüğünün farkında değil. Kötü benliği, kendisine saldıran kafatası suratlı bir maymun yaratıktır. Gümüş bıçağıyla canavarla savaşırken, hançerdeki maymun parmak izlerine rağmen ölü adam intihar gibi görünüyor. Hikayesinde önemli olan, Bloch'un korkuya katkısının en önemli parçası olacak bir motif olan zihnin psikolojisine olan ilgisidir. Bloch çizimleriyle ilgili kısa bir not. İlk hikayelerin çoğu görüntü elde etmek için çok kısaydı. Daha sonra Bloch, hikayelerinin çoğu için Virgil Finlay'in berabere kalmasına çok sevindi. Finlay açıkçası sık sık karşımıza çıkan Mısır motiflerinden hoşlanmış. Birkaç tane yapan diğer sanatçı, çizimlerine New York City profesyonelliğini getiren Harold S. De Lay'di. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/20220729_154500.jpg" alt="" width="550" height="540" /> “Yıldızlardan Gelen Shambler” ( <em>Weird Tales</em> , Eylül 1935) Bu hikayeyi Bloch'un ilk önemli parçası olarak görüyorum. İyi yazılmış bir Mythos masalı olsa da, çok daha fazlasıdır. Dil daha basittir, sonunda Bloch'a Richard Matheson veya Charles Beaumont gibi Kaliforniya Yazarlar Grubu'na özgü pürüzsüz, kusursuz bir stil kazandıracak bir eğilim. Hikaye aynı zamanda HPL'nin korku yazarlığı ve hayatı hakkındaki felsefesini yineleyerek HP Lovecraft'a bir övgü niteliğindedir: <blockquote> “Gerçek bir hikaye yazmak istedim; dergiler için hazırladığım kalıplaşmış, gelip geçici hikayeler değil, gerçek bir sanat eseri. Böyle bir başyapıt yaratmak benim idealim oldu. İyi bir yazar değildim ama bu tamamen mekanik üsluptaki hatalarımdan kaynaklanmıyordu. Konunun hatası olduğunu hissettim. Vampirler, kurt adamlar, hortlaklar, mitolojik canavarlar - bunlar pek değerli olmayan malzemelerdi. Sıradan imgeler, sıradan sıfat muamelesi ve yavan insan merkezli bir bakış açısı, gerçekten iyi bir tuhaf hikayenin üretilmesinin başlıca zararlarıydı.”</blockquote> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/20220729_154746.jpg" alt="" width="348" height="540" /> Bütün bunlar söyleniyor, <em>Robert Bloch'un En</em> İyisi “Shambler” da dahil olmak üzere erken hikayelerinden hiçbirini içermiyor. En eskisi 1943 tarihli "Gerçekten Karındeşen Jack".

2

Büyük Kadimlerin yasaklı ve çıldırtıcı bilgilerini içeren Necronomicon gibi kitaplar Grimoire olarak adlandırılır. Dünya üzerinde pek çok komplo teorisine ya da ezoterik inanışa konu olmuş, bu bilgileri içerdiği söylenen kitaplar elbette vardır ama aynı işin kurgusal olarak yapılması H.P Lovecraft ile başlar. Zaten Lovecraft'a ilham veren de 19.yüzyılın başında sağda solda peyda olan bu ezoterik, mitolojik inanç kitaplarıdır. Ezoterik kitaplar konusunda en iyi bilinen kişi, Aleister Crowley'de bu dönemde yaşamıştır. Yani Lovecraft yeni bir şey yapmıyordu ama yaptığı iş edebiyat için yeniydi. Grimoireleri yarattığı mitolojinin arkaplanına gerçeklik sağlamak amacıyla kullandı ve bu gerçekliği arttırabilmek için tarihten ve bilimden faydalandı. Tarihi gerçekliklerden, dilbilgisinden, çeviriden ve sosyal bilimlerden yola çıkarak kurgularına gerçeklik katıyordu. <strong>Pnakotic El Yazmaları</strong> 1918 yılında Kutupyıldızı adlı hikayesini yayımlayarak ilk defa bu yazmalardan bahseden Lovecraft'ın ilk grimoire işi Pnakotic El Yazmaları kitabıdır. İlk olarak Lomar halkı tarafından keşfedilen bu yazmalar Hyperborea'ya ve onların diline aktarılır. Orada Voormi halkının külliyatına eklenen yazmaların en başta ilk kopyasını Zobna'dan bir katibin kaleme aldığı söylenir. El yazmaları için oluşturulan Pnakotic Kardeşlik adındaki bir topluluk tarafından korunmaktadır. Yazmalar daha sonra Pnakotica adıyla Yunanca’ya çevrilir. 15.yüzyılda yine adı bilinmeyen bir kâtip tarafından İngilizce'ye çevrildiği sanılıyor. Başka Tanrılar ve Bilinmeyen Kadath'a Düş Yolculuğu hikayelerinde birlikte yer aldıklarından bu kitapla Hsan'ın Gizemli Yedi Kitabının içerik olarak birbirini tamamladığı düşünülmektedir. <strong>Necronomicon</strong> Lovecraft'ın en çok bilinen yasak kitabı olan Necronomicon yazının başında da bahsettiğim gibi kimilerince gerçek kabul edilmiştir. Al-Azif ya da Kitab Al-Azif adlarıyla da bilinen Necronomicon Ölülerin Kitabı adıyla bilinir. Lovecraft’ın en bilinen yasaklı kitabıdır, yazar bu kurgusal kitap üzerinde uzun süre durmuş ve eserlerinde kullanmıştır. Kitabın tarihçesini kaleme almış ve hatta kurgusal çevirilerinde yapılan hatalardan bahsedip, alıntılar yaparak bu hataları düzeltme öneriyle dolu makaleler yazmıştır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/Pnakotic-Manuscripts.jpg" alt="" width="662" height="498" /> Deli Arap şair Abdul Al Hazred tarafından yazıldığı kabul edilen bu Arapça kitabın Suriye’de yazıldığına inanılmaktadır. Kitabın yazarı Al Hazred gündüz vakti herkesin gözü önünde çarşı pazar alışverişindeyken Yüce Eskiler tarafından paramparça edilerek öldürülmüştür. <strong>Azathoth’un Kitabı</strong> Kara Kitap adıyla da bilinen Azathoth'un Kitabı olağanüstü büyüklükte bir kitaptır. Burada olağanüstü büyüklük derken insan aklının hayal edemyeceği bir büyüklüğü kastediyorum. Lovecraft Mitosunda yer alan bütün tanrıların babası ve en büyüğü olan Azathoth’un tahtına hizmet edenlerin kitabı olan Kara Kitabın sayfaları da hizmetkârlarınca kanla yazılmıştır. Haziran 1933 tarihli Weird Tales sayısında The Dreams in the Witch House adlı hikâyede ilk kez okura tanıtıldı. Deliliğin Dağlarında hikâyesi uzunluğu nedeniyle dergi tarafından reddedilince kendine ve hikayelerine güvenini kaybeden Lovecraft bu hikayeyi dergiye göndermek istemez. Ancak hikayenin kopyası kendisinde de bulunan August Derleth dergiye gönderince kabul edilip yayımlanır.

4
E
Emrecan Doğan
·25 Tem 10:59·Sanat

Frank Frazetta'dan sizlere daha önce bahsetmiştim. Frazetta pulp edebiyat döneminde yayımlanan hikâyelerin illüstrasyonlarını çiziyordu. Robert E. Howard'ın 1932 yılında Weird Tales dergisinde yayımlanan Barbar Conan serisi de bunlardan birisidir. 1936 yılındaki intiharına kadar Howard bu karakteri ve onun ilkel dünyasını geliştirmeye devam etti. Daha sonrasında 1970’lerde Barbar Conan karakteri bir patlama yaşadı. Gerek Arnold Schwarzenegger'li film serisi gerekse de Roy Thomas tarafından Marvel için çizilen çizgi romanı bu patlamada ortaya çıktı. 1970’lı yıllar boyunca süren bu kültürel patlama bizim ülkemizi de etkiledi. Çizgi roman alanında Tarkan, Karaoğlan ya da Conan'ın günümüzdeki modeli olarak Yüzbaşı Volkan serileri yayınlanıyordu. Bunlar zamanla film olarak sinemaya da aktarılarak geniş insan topluluklarına ulaştılar. Frank Frazetta ise Robert E. Howard’ın çağdaşı olarak Conan'ı çizerken karakter bu kadar ünlü değildi. Howard ise yazarlık kariyerinin zirvesinde olan bir sanatçıydı. Frazetta'nın vahşeti, dehşeti ve korkuyu aktarmada usta olduğunu daha önce belirtmiştim. Bu yüzden onun çizgileri daha çok karanlık fantezi, korku, gerilim ya da macera türüne uygun düşer. Frazetta da bunun farkında olarak çalışmalarını bu türlerdeki eserlere odaklanmıştır. Robert E. Howard ise 1906 yılında doğmuş, otuz yıllık kısa yaşamında dönemin pulp fantastik, korku edebiyatı dergisi Weird Tales'de tefrika şeklinde uzun romanlar yazarak geçimini sağlamıştır. 1936’da ise intihar ederek kendi yaşamına son verdi. Genç yaşındaki ölümüne rağmen Barbar Conan, Red Sonya, Cormac Fitzgeoffrey, Bran Mak Morn, Atlantisli Kull, Kızıl Kardeşlikten Valeria gibi pek çok karakteri oluşturup bu karakterlerin maceralarını yazdı. Onların yaşadığı yazılı tarih öncesi dünyasında geçen evreniyle fantastik edebiyatın “Kılıç ve Büyü Fantezisi" adlı alt türüne ilham vermiştir. Howard'ın fantastik edebiyat üzerindeki etkisi yüzyıl boyunca diğer fantastik kurgu yazarları üzerinde hissedildi. Çalışmaları kopyalandı ya da ölümünden sonra yarım kalan çalışmalarının üstü tamamlanarak ölüm sonrası işbirliği yaptılar. Karakterleri kullanılarak yeni maceralar yazıldı ve yeni romanlarla kurgu evrenini geliştirmeye devam ettiler. <img class="size-full wp-image-30186 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/6b43fd7f5c21b3acdd7a72d0aa958b36.jpg" alt="" width="522" height="540" /> Howard'ın yarattığı son karakter olan Barbar Conan bir Kimmeryalı olarak insanlığın tarihinin yazılı olarak kaydedilmediği Hiborya Çağında yaşar. Dünya henüz kıtalara ayrılmamış, tek bir süper kıta olarak var olmaktadır. Bu süper kıtada İranistan, Afgulistan, Kimmerya, Asgard, Turan, Hirkanya, Hiborya ve Pikt toprakları bulunmaktadır. Adlarından da anlaşılabileceği gibi bu ülkeler bugünün devletlerinin, milletlerinin ilkel şekillerinden ibarettir. Sırasıyla Persler, Afganlar, Keltler, Vikingler, Türkler. Diğer üçü ise kesin olmamakla birlikte Moğollar, Kızılderililer ya da Afrika’nın vahşi kabileleri olarak görülebilir. Atlantis'in batışından sonra ve Sümerlerin yazıyı icadından önce olan bu dönem Robert E. Howard’ın bizzat yazdığı Hyboria Çağı makalesine göre M.Ö 12.000 yıllarına tarihlenmiştir. Ancak yazarın ölümünden sonra Hyboria Çağı hikâyeleri yazan başka yazarlar çağın tarih aralığı konusunda değişik tarihleri işaret etmiştir.

7

Eminim herkes Python yazılımını duymuştur. Bilgisayar kullanan ve internette sürekli gezinen insanlar olarak yazılımla ya da yazılımcıkla alakamız olmasa bile mesleğe dair bazı terim ve kavramlara kulağımız aşina olabilir. Peki ya Python yazılımına ölüm veren komedi grubu Monty Python'ı duydunuz mu? <h2><strong>Monty Python Kimlerdir?</strong></h2> 6 kişiden oluşan bu Britanyalı komedi grubu aslında temel olarak iki okulun öğrencilerinden oluşuyordu: Cambridge ve Oxford Üniversiteleri. Bir yandan okurken bir yandan da okullarının kulüplerinde tiyatro grupları kuran bu gençler kendileri gibi tiyatroya gönül veren diğerleriyle işbirliği de yapıyorlar. Bu kulüplerden en ünlüsü şüphesiz Footlight Drama Kulübü adlı oluşumdur. 1883 yılından beri faaliyet gösteren bu kulüp İngiliz mizahının temel taşlarını döşemiş kişilere ev sahipliği yapmıştır. Ünlü bilimkurgu komedi yazarı Douglas Adams, John Cleese ve Eric Idle'da bu kulübün üyelerindendir. Hatta Idle kulübe başkanlık da etmiştir. Yazımızı dağıtmadan Monty Python'a geri dönelim. Monty Python da bu kulübe, Cambridge ve Oxford Üniversitelerine sırtını dayıyor. Grubun üyeleri arasında Graham Chapman, John Cleese, Eric Idle, Terry Jones, Michael Palin ve Terry Gilliam bulunuyor. Grup işlerini ilerletirken onlara bazen kadın komedyen olarak Carol Cleveland ya da senaryo bazında Douglas Adams katılıyor ama grubun değişmez ve asıl kemik kadrosu bu. <h2><strong>Birtakım Komik İşler</strong></h2> Kendi çaplarında tiyatrolara çıkan öğrenciler, Graham Chapman ve John Cleese BBC'nin dikkatini çekince bir komedi programı için teklif götürülüyor. İki oyuncuyu bir nevi BBC birleştiriyor ve gerisi geliyor. Teklifi kabul eden Chapman ve Cleese bir araya gelip tek başlarına bu işin altından kalkmaya çalışmak yerine bir grup oluşturarak skeçlerden mürekkep bir komedi programı çekmeye karar veriyorlar. Kendi okullarından ya da kulüplerden tanıdıkları sağlam arkadaşlarını projeye katılmak için ikna edip çekimlere başlıyor. Böylece Monty Python's Flying Circus yani Monty Python’ın Uçan Sirki adlı komedi programı böyle başlıyor. Yıl tam olarak 1969. İngiltere bugünkü kadar rahat bir ortama sahip değil. İnsanlar takım elbiseler, gösterişli abiyeler giyerek sokakta dolaşıp birbirleriyle “Hava da bu ara bozdu azizim" gibisinden heyecanlı muhabbetlere daldıkları ciddi bir dönem. Komedi belli kalıp ve kurallara bağlı. Mesela bir komedi skeci çekiyorsanız skecin sonuna bir sahne sonu şakası yazmanız gerekiyor. Böylece hem izleyici skecin bittiğini anlayacak hem de siz son bir komiklik yapmış olacaksınız. Geleneksel kurallara, gelenek ve göreneklere, İngiltere’nin saygın ve önemli makamlarına küfredemez ya da hakaret edemezsiniz. Eşcinsel tasvirler ya da belaltı espriler yok. Bunlar dönemin komedi dünyasında yazılı olmayan kanunlar olarak var olmaya devam ediyorken Monty Python ortaya çıkıyor. Öğleden sonra kabilesinin bütün putlarını çekiçle kiran İbrahim peygamber bu kuralları tek lokmada çiğneyip ham yapıyor. 1969’dan sonra da İngiliz mizahı bir daha asla aynı olmuyor. Bunu nasıl mı yapıyor? Sahne sonu esprilerini kaldırıyor. Skeç biterken karakter başka bir skece geçiyor ve yeni geldiği bu skeçte aniden ölüyor. O öldükten sonra da yeni skeç devam ediyor. Ölüm, geleneksel değerler, dini tabular, eşcinsellik, kraliçelik sürekli alay konusu oluyor. Absürtlük skeçlerin temeline oturuyor, saçma ve günlük hayata uymayan ama programın kendi mantığı içerisine oturan saçmalıkta olaylar gelişiyor. Örneğin antik Yunan ve çağdaş filozoflar futbol oynayarak kozlarını paylaşıyorlar. Bütün bu saçmalıklar silsilesi beş dene boyunca devam ederek 1974’de son buluyor. Zaten 4.sezonun ilk yarısında John Cleese artık komedi yapılacak konu kalmadığını söyleyerek gruptan ayrılınca dizinin ömrü de çok sürmeden bitti. Dizinin bitmesine neden olan tek unsur John Cleese'in gidişi değildi elbette, Graham Chapman giderek çalışması zor biri olmuştu ve ekip eskisi kadar geçinemiyordu. <h2><strong>Sirk Çıkışı</strong></h2> Program devam ederken 1971 yılında “Ve Başka Bir Şey Daha" adlı, programdaki skeçlerden oluşan bir film sinemada gösterildi. 1975 yılındaysa ise komedi türünde eşine az rastlanan türden müthiş bir film çektiler. Monty Python ve Kutsal Kâse. Bu filmde eleştiri okları din üzerineydi. Tanrı bulutların arasında yaşayan bir Karl Marx olarak tasvir ediliyor, bu Karl Marx tanrı inananlarına küfrediyor, kutsal kitapta nasıl bomba atılacağı ayrıntısıyla tarif ediliyordu. Monty Python bu filme yapacağını yapmış ve o dönemin İngiltere’sinde büyük gürültü koparmıştı. Filmin sonuysa beklenmeyen türdendi. Bu filmi 1979 yılında yine din eleştirisi üzerine çekilmiş başka bir sinema filmi olan Brian'ın Hayatı izledi. İsa peygamberle aynı gece doğan Brian, Mesih sanılmaktadır. Brian ise film boyunca aslında Mesih olmadığını açıklamaya çalışsa da halk onu benimser ve bu durum Romalı yöneticilerin dikkatini çekerek Brian'ı çarmıha gererek topluluğu dağıtmak isterler. 1982 yılında Live at the Hollywood Bowl adlı sahne şovu film olarak sunulur. Daha önce televizyon programında oynanan skeçlerin yeniden oynanmasından ibaretti. 1983 yılında The Meaning of Life adında tamamen skeçlerden oluşan yeni bir film çıktı. Skeçler birbiriyle bağlantılıydı ve bazı karakterler ortaktı. Bunlar dışında Monty Python pek çok şova çıkarak, ülkede turneler düzenledi. Canlı olan bu şovlar kaydedilerek DVD olarak piyasaya sürüldü. <strong>Acı Kayıplar</strong> Monty Python her zaman komik olmadı, bazen acıydı da. Hayat gibi. 1989 yılında grubun ve Monty Python'ın Uçan Sirki programının 20.yılıydı. Kutlamalara az bir zaman kala ekibin üyelerinden Graham Chapman vefat etti. Grubun üyeleri bu yıldönümünü en hüzünlü yıldönümleri olduğunu söylediler ve şimdi Chapman ölünce grubun tekrar birleşme imkânları kalmamıştı. Ölüm nedeni ender görülen omurilik kanseriydi. Grubun ikinci kaybı yıllar sonra, 2020’de hayatını kaybeden Terry Jones oldu. Terry Jones hem oyuncu hem de yazardı. Kendisinden önce ölen Graham Chapman gibi o da bir dönem Douglas Adams ile çalışmış ve onun senaryosunu yazdığı bilgisayar oyunu Starship Titanic’i kitap olarak yeniden yazmıştı. Jones’a 2016’da demans türü olan primer progresif afazi teşhisi konmuştu, hayatını da yine bu hastalıktan dolayı kaybetti.

4
E
Emrecan Doğan
·23 Tem 18:00·Edebiyat

Robert Bloch'u en çok Alfred Hitchcock tarafından beyazperdeye uyarlanan 1960 yapımı “Psycho" yani Sapık filminin uyarlandığı aynı adlı romanından tanırız. Pek çoğuna göre de bu film 20.yüzyılın ortasında çekilmiş en iyi filmlerden birisidir. Ancak Robert Bloch bundan çok daha fazlasıdır. Tek romanlık bir edebi şöhretin ötesinde korku, gerilim, fantastik ve az sayıda olsa da bilimkurgu alanlarında yazmış üretken bir yazardır. Yüzlerce öykü kaleme alan Robert Bloch başlangıçta Lovecraftvâri dehşet hikâyeleri yazarken zamanla kendi sesini bularak hayal gücünü, mizah anlayışını öykülerinde göstermeye başladı. Yeni döneminde çeşitli türlerin özelliklerini harmanladı. Bu da onu pulp dergilerinin gözde ve çok okunan yazarlarından birisi hâline getirdi. Lovecraft'a hayrandı ve Lovecraft da ona hayrandı. Bloch, Lovecraft'ın bir hikâye ithaf ettiği tek kişiydi. Bu hikâye Karanlığın Hayaletiydi. Bu hikâyede H.P Lovecraft kurgusal olarak Robert Bloch’u öldürüyordu. Daha öncesinde Robert Bloch da Lovecraft’ı “Shambler from the Stars” hikâyesinde öldürmüştü. Bloch, Paul La Farge tarafından yazılmış ve H.P Lovecraft’ı odağa olan Gece Okyanusu adlı romanında cameo olarak da yer almaktadır. Bloch daha çok hayalet kurgu yazarlığıyla ve Sapık romanıyla tanınsa da ilhamları ve eserleri çok daha geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Yazar mizahla harmanlanmış dehşet ve korkudan, kahkahalarla gülerken birden dehşete geçişten, dilde uygulayabildiği ani dönüşlerden zevk alıyordu. Bunu da eserlerinde çokça yansıtıyordu. Okur üzerinde ağlamak yerine gülmek, sarsılmak yerine titremek gibi bir etki yaratıyordu. Bloch karanlık bir geceye sessizce değil gülerek girenlerdendi. Bu sıra dışı Weird Tales yazarından 20 sıra dışı alıntıyı sizin için listeledik. <strong>İçinizdeki Çocuğu Koruyun</strong> “Korkunç itibarıma rağmen aslında bir çocuğun kalbine sahibim. Masamda, bir kavanozun içinde duruyor.” <strong>Korku Nedir?</strong> “Korku, maskelerin çıkarılmasıdır.” “Kötülük her yerde vardır. Bazen sınırlı duyularımızın bizi onun farkındalığından korumak için yaratıldığını düşünüyorum. Bize gerekli bilgiyi sağlayacaklarına güveniyoruz ama dayanamayacağımız dehşetleri fark etmemizi de engellemiş olabilirler.” (Karındeşen Gecesi) “Komedi ve korku aynı madalyonun zıt taraflarıdır.” <strong>Her Zaman Gülümseyin</strong> “Fareler kız kardeşimi yediğinden beri bu kadar eğlenmemiştim.” <strong>Yazmak Bir Zevkti</strong> “Yani bu ikilemi yaşadım, çalışmak ya da açlıktan ölmek. Bu yüzden ikisini de birleştirebileceğimi düşündüm ve yazar olmaya karar verdim.” “Şaşırtıcı bir şekilde, özellikle de birincil tekil şahsı kullanarak yazdığımda, psikopat olabileceğimi keşfettim. Böyle düşünebilir ve birtakım kötücül olaylar tasarlayabilirdim. Muhtemelen bir seri katil olarak geliştirebileceğim oldukça kazançlı bir kariyeri kaçırdım.” <strong>Çalışmak Üzerine</strong> “Sizi tüm samimiyetimle çalışmaya, kitap yazmaya, iki-üç hatta dört kitap yazmaya çağırıyorum. Bir fikri ‘boşa harcama’ ya da bir çalışmayı ‘bozma’ gibi konularda endişelenmeyin. Bir başyapıt yazabiliyorsanız, gelecekte başka fikirler hatta daha iyi fikirler bulabilirsiniz. Şu anda işiniz yazmak, kitap yazmak, bunu sürdürerek daha iyilerini yazmak için deneyim kazanabilirsiniz.” (Robert Bloch’un 27 Ağustos 1947’de Ray Bradbury’e yazdığı mektuptan) <strong>Okuma Nasıl Yapılır?</strong> “Bu dedektiflik hikayeleri hala benim zevkimdir-gerçekten. Onu aldım ve neden bu kadar çok insanın suçla ve suçun çözümüyle ilgilendiğini merak ederek on bininci kez okumaya başladım.” “İnsanlardan nefret ediyorsun. Çünkü onlardan gerçekten korkuyorsun, değil mi? Küçüklüğünden beri böyleydin. Bir sandalyeye otur ve lambanın altında kitabını oku. Bunu 30 yıl önce de yaptın ve hala yapıyorsun. Bir kitabın kapakları arasında saklanıyorsun.” (Sapık’tan) “Oraya gittiğimde hep silah taşırım, New York Halk Kütüphanesine. O taştan aslanlara asla güvenmedim.” <strong>İnsanları Tanımak</strong> “İşler ters gittiğinden gülümseyebilen bir adam, bunun için suçlayacağı kişiyi bulmuştur.” “Sırf onlarla sık sık görüştüğümüz için ya da aramızda olan güçlü duygusal bağlardan dolayı bir kişi hakkında her şeyi bildiğimizi zannetmemiz ne gülünç.” “Bununla ilgili spekülasyonlara başladığınızda, yani başka birinin aklının nasıl işlediğini gerçekten bilmediğinizi kendinize itiraf edebildiğinizde, işte o zaman nihai kabulle karşı karşıya kaldınız-her şey mümkündü.” (Sapık) <strong>Her Şey Her Yerde</strong> “Araba bataklıktaydı. Ve sepet bagajındaydı. Ve ceset de sepetteydi. Bükülmüş gövde ve kanlı bir kafa. Ama bunu düşünemezdi. Yapmamalıydı. Yapılacak daha başka şeyler vardı.” (Sapık) <strong>Akıl Sağlığı Bir Bakış Açısı Meselesidir</strong> “Sanırım hepimiz bazen biraz deliriyoruz.” (Sapık) “Bir tek o kaldı ve o gerçekti. Tek olmak ve gerçek olduğunu bilmek, akıl sağlığı bu değil midir?” (Sapık) <strong>Aile Önemlidir</strong> “Bir erkeğin en iyi arkadaşı annesidir.” (Sapık) <strong>Arkadaşlık Hakkında</strong> “Arkadaşlık üstüne işemeye benzer: herkes görebilir ama verdiği sıcaklık duygusunu sadece sen hissedersin.” <strong>Yaşam ve Ölüm Hakkında</strong> “Hayat sadece uzun, upuzun bir uykudan önceki bir uyku hikayesidir.” Robert Bloch ve Sapık romanı hakkında ne düşünüyorsunuz? Yazarın diğer kitaplarını okudunuz mu? Düşüncelerinizi ve yorumlarınızı bizimle yorumlar kısmında paylaşabilirsiniz.

1
E
Emrecan Doğan
·23 Tem 15:40·Tarih

<!--more-->Daha önceki yazımda Anubis, karısı ve kardeşi Bata’nın mitine değinmiştim. Anubis'in karısı Anput, Bata'ya iftira atınca Anubis kardeşini öldürmek için onu kovalamış ancak Bata güneş tanrısı Ra sayesinde canını kurtararak kendisinin masum olduğunu abisine açıklama fırsatı yakalar. Ra abisi ile Bata arasında bir nehir yaratarak içini de timsahlarla doldurur. Böylece iki tanrı karşı kıyılarda kalır. Onu bu şekilde ölümden kurtaran güneş tanrısına şükretmek için adak olarak kendini hadım eden Bata kan kaybından Anubis'in gözleri önünde ölür. Ona inanan abisi de evine dönerek karısı Anput’u öldürür. Yukarıda kısaca özetlediğim mitin bir de devamı var. Şimdi hep birlikte onu öğreneceğiz. Bata kan kaybından ölmeden önce abisine uzaklara, Çam Vadisine giderek orada kendi kalbini çıkaracağını ve ona bir meyve şekli vererek bir ağacın tepesine asacağını söyler. Anubis onun ardından gelerek ağaca asılı duran bu kalbi almak zorundadır. Aksi takdirde ağacın kesilmesi hâlinde kalbi de onunla birlikte duracak ve Bata tamamen ölecektir. Kalp ağaçta asılı kaldığı sürece ise yaşamaya devam edecektir. Eğer Anubis gelip ağacı kontrol etmez ya da  ağacın kesilmesine engel olmazsa elinde bulunan bir testi bira mayalanacak ve böylece tanrı, kardeşinin öldüğünü anlayacaktır. Çam Vadisine giden ve kalbini söylediği gibi bir ağacın tepesine asan Bata burada yalnız başına yaşayabileceği bir ev yapar. Bata burada bir başına yaşayıp giderken bir gün Mısır’ın hükümdarı olan Ennead'a rastlar ki kendisi de bir güneş tanrısıdır. Ennead ona uzaklardan haber getirmiştir. Anubis’in karısını öldürdüğünü, dini bir tören düzenlemeden kadının cesedini leş yiyici köpeklere yem olarak attığını anlatır. Ayrıca Bata’nın suçsuz olduğuna inanmaktadır. Gel zaman git zaman burada yaşamaya devam eden Bata’nın yalnızlığı Ra’nın dikkatini çekerek bir başka tanrı olan Khnum'a onun için bir kadın yaratmasını emreder. Khnum emri derhal yerine getirerek Bata için tanrıların özünü içeren bir eş yaratır. Bu kadın tanrıların özünü içerdiğinden nefes kesen bir güzelliğe sahiptir ancak kader tanrıçaları Yedi Hathorlar kadının kaderinin kötü olduğunu, şiddetli bir ölüme uğrayacağını bildirir. Yine zaman geçip gider ve bir gün Bata sırrını karısıyla paylaşarak Çam Vadisinde bir ağacın tepesine astığı kalbinden ona da bahseder. Bata eşinin deniz kıyısında yürürken yükselen dalgalar tarafından yutulmasından korkmaktadır. Kalbinin bir ağaca asılı durumda olması ise böyle bir felaket gerçekleşirse karısını kurtaramayacağı anlamına geldiğinden bunu onunla paylaşma ihtiyacı duymuştur. Bu sırrı paylaşmasının üzerinden çok zaman geçmeden Bafa bir gün ava çıkarak eşini evde yalnız bırakır. Deniz de o gün kabarmaya başlayınca kadın eve girer, başına bir iş gelmez ancak evin arka tarafında dikili olan çam ağacının dalına takılmış olan saçı suya düşer ve sürüklenerek Mısır kıyılarına kadar gider. O sırada kıyıda firavunun çamaşırcıları kirlileri yıkamaktadırlar. Saçın kokusu burada yıkanan çamaşırların üstüne siner. Çamaşırcılar saraya döndüklerinde de firavun bu kokudan rahatsız olur. Bu kokunun  sebebini araştırması için çamaşırcıların başında bütün gün durmuş olan baş çamaşırcıyı kıyıya yollar. O da orada saç tutamını bulur. Firavun bu saç tutamının Ra’nın kızına ait olduğunu iddia eder. “Böyle hoş bir koku ancak bir tanrıçaya ait olabilir. Gidip o kızı almam için buraya kadar bir işaret olarak sürüklenmiş olmalı.” Tutamın Çam Vadisinden sürüklenmiş olabileceği düşünülerek oraya gidecek bir grup asker çıkarılır. Ancak Bata bu grubu tamamen öldürünce firavun şansını bir de güzellikle denemek ister. Yine bir grup asker gönderir ancak bu sefer onlarla birlikte bir de kadın gider. Kadının görevi gelmeyi kabul etmesi bile Bata’nın karısını birbirinden değerli mücevherlerle süsleyerek Mısır’a getirmektedir. Bata bir kere daha savaşmaya niyetliyse de eşi mücevherleri takınıp kadınla birlikte Mısır’a gider. Firavun ile kadının arası iyidir, bu yüzden firavun ona sarayda yüksek bir rütbe vererek rahat etmesini sağlar. Sonra da zamanında Bata’nın ona verdiği sırrı adama ifşa eder. Onun kalbinin asılı olduğu ağacı buldurtan firavun ağacı kökünden kestirir. Böylece Bata tamamen ölür. Hiçbir şeyden haberi olmayan abisi Anubis ise olayı elinde bulunan bir tepsi biranın mayalanmasından anlar. Bu olay üzerine Çam Vadisine giden Anubis kardeşinin ölüsünü görür. Bata’nın intikamını almak için bir meyve şeklinde ağacın tepesinde duran kalbi aramaya başlar. Üç yıllık arayışının sonunda kalbi bularak içi suyla dolu bir tasın içine atar. Kalp suya düşer düşmez Bata’nın cansız bedeni canlılık emareleri gösterir. Anubis vakit kaybetmeden kardeşine su içirip, dudaklarını ıslatır. Kalbini de eski yerine tekrar koyar. Bata bu şekilde ölümden yaşama döner ancak onun hikâyesi daha bitmemiştir. Mitin üçüncü kısmı ise bir sonraki yazının konusu...

4

H.P Lovecraft’ın işbirliği yaptığı ya da mitosa kendi başlarına katkı vermeleri için teşvik ettiği yazarlar genelde Weird Tales çevresinde yer almaktadır. Bu yazarlarla mektup arkadaşlığı, içlerinden çok azıyla da yüz yüze dostluklar, kuran ve iletişimde kalan Lovecraft onlara temelini attığı evrene katkı sağlamaları, eserlerinde kullanmaları için cömertçe destek veriyordu. Kendisinden küçük yazarlar onu “öğretmenleri” olarak görüyor ve onun açtığı yolda ilerlemeye çalışıyordu. Bütün bunlar Weird Tales için de tuhaf kurgudan oluşan bir havuz oluşturuyordu. Neticede Weird Tales böylesine tuhaf, rahatsız edici ve korkunç hikayeler yazmalarını istiyordu ve Lovecraft Çemberi bunu sağladı. Lovecraft Çemberi yazarlarını bugün hem kendi eserleriyle hem de mitosa katkılarıyla tanıyoruz. Augusth Derleth-60 kısa hikaye ve 2 roman Robert Bloch-12 kısa hikaye Clark Ashton Smith-8 kısa hikaye ve 1 şiir Robert Ervin Howard-7 kısa hikaye ve 1 şiir Frank Belknap Long-2 kısa hikaye ve 1 roman Bunlar dışında, Augusth Derleth tarafından Cthulhu Mitosu olarak adlandırılan mitolojiye pek çok kişi Lovecraft yaşarken ya da onun ölümünden günümüze kadar katkı sağladı, sağlamaya devam ediyor. C.L Moore, Fritz Leiber, Donald Wandrei, E. Hoffman Price, Duane W. Rimel, Carl Jacobi, Henry Hasse, Hnery Kuttner, Richard F. Searight, J.Vernon Shea, James Blish, Hugh B. Cave, Robert A.W Lowndes ve Manly Wade Wellman bunlar arasında sayılabilir. Öyle ki Stephen King’in Hayaletin Garip Huyları kitabında yer alan Jerusalem’s Lot öyküsünde Robert Bloch’un hikayelerinde kullandığı yasak büyü kitabı Des Vermis Mysteriis adlı kitabı vampirlerin kutsal kitabı olarak gösterilir ve hikayenin temeli haline gelir. <strong>Des Vermis Mysteriis</strong> Adı Solucanların Gizemi anlamına gelen bu yasak büyü kitabı Robert Bloch tarafından ilk defa Mayıs 1935 tarihli Weird Tales sayısında yayımlanan The Secret in the Tomb adlı hikaye için kurgulandı. Ludwing Prinn tarafından 1542 yılında Prag’da bir hapishanede yazılan kitap 1784 yılında yayımlanabildi. İçerisinde kara büyü ve yıldızların uzağında yaşayan yaratıkları çağırma büyüleri olduğu söylenen kitap Papa V.Pius tarafından yasaklandı. Ancak yine de çeşitli yerlerde belli başlı kopyalarını bulmak mümkündür. Robert Bloch bu kitabı kurgularken yeni yetme bir yazardı ve Lovecraft’ı ustası kabul etmişti. Bu yüzden ustasının yarattığı bir karakteri hikayesinde öldürmek için ondan izin almalıydı. Bir mektup yazıp hikayesinden bahsedince Lovecraft hem onu hem de hikayesini coşkuyla kutladıktan sonra karakterin ölümüne izin verdi. O zamanlar kitabın adı Solucanların Gizemi şeklindeydi ama Lovecraft daha etkili olabilmesi adına Bloch’a bu adın Latincesi olan Des Vermis Mysteriis adını önerince yazar bu adı benimsedi. Stephen King’in Hayaletin Garip Huyları adlı öykü kitabında yer alan Jerusalem’s Lot öyküsünde de geçen bu kitap orada vampirlerin kutsal kitabı olarak gösterilir. Jerusalem’s Lot adlı bir Maine kasabasında yaşayan bu vampirler, Dünya üzerinde hüküm sürebilmek için bu kitaba ve onun okunmasına ihtiyaç duymaktadırlar.

2
E
Emrecan Doğan
·23 Tem 12:45·Edebiyat

Robert H. Barlow, Lovecraft'ın edebi vasisi, öğrencisi, Weird Tales'in gedikli müdavimiydi. Ancak kendisi 32 yıllık yaşamına bunlar dışında avangart şairliği, antropolog kimliğini, erken Meksika tarihi alanında akademisyenliği ve Nahuatl dilinde uzmanlığı sığdırmayı başarmıştır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/20220723_150729.jpg" alt="" width="1445" height="759" /> Bu kısa yaşamında pek çok haksızlığa uğramış olan Robert Hayward Barlow hayatının son demlerine doğru kendini sevdiği insanlardan soyutlamıştır. Barlow, H.P Lovecraft ile o denli yakındır ki Lovecraft onu ölümünden sonra edebi mirasından sorumlu vasi olarak göstermiştir. Aynı zamanda çocukluğundan beri tanıdığı bu genç adamla ortak bir çalışma bile yazmıştır. Robert Hayward Barlow’un kısa ama dolu dolu geçen yaşamına yakından bakalım. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/20220723_150748-1.jpg" alt="" width="951" height="935" /> H.P Lovecraft ise bu kadar uzun zaman geçirdiği, çocukluğundan beri tanıdığı bu genci ölümünden sonra için varis olarak atadı. 15 Ağustos 1937’de vefat ettiğinde edebi çalışmalarının tüm hakları Robert H. Barlow’a geçti. Barlow, Lovecraft’ın ölüm haberini ve edebi haklarını kendisine bıraktığını duyar duymaz yazarın ikamet ettiği Providence, Rhode Island’a geldi. Rhode Island’da tüm el yazmalarının büyük bir çoğunluğunu ve basılı yayınlarının bazılarını alarak Brown Üniversitesinin, John Hay Kütüphanesine bağışladı. Zamanın Dışından Gelen Gölge hikâyesinin yazılı olduğu el yazmasını ise kendine sakladı. Bir çocuğun defterine, kurşun kalemle yazılmış haldeki bu el yazmasını yanında, Mexico City College’e götürdü. Burada öğretim görevlisi olarak iş bulmuştu. Daha sonra Antropoloji bölümünün başkanlığına geldiğinde el yazmasını yakın arkadaşı ve yüksek lisans öğrencisi olan June Ripley’e verdi. Yedi sene boyunca Meksika’da kalan Ripley 1993’de emekli olunca ABD’ye dönüp çeşitli okullarda öğretmenlik yaptıktan sonra 28 Aralık 1994’de hayatını kaybetti. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/20220723_150714-1.jpg" alt="" width="706" height="1096" /> Elyazmasını ise görümcesi Lucille Shreve buldu ve kocası Nelson ile birlikte diğer Lovecraft yazmalarının yer aldığı John Hay Kütüphanesine bağışladılar.

1
E
Emrecan Doğan
·23 Tem 11:52·Edebiyat

Edgar Rice Burroughs, 8 Eylül 1875’de Chicago'da, İç Savaş gazisi ve işadamı olan George Tyler Burroughs ve Mary Evaline Burroughs çiftinin dördüncü çocukları olarak dünyaya geldi. İkinci adı olan “Rice" ise babaannesi Mary Coleman Rice Burroughs'dan gelmektedir. Ailesi soylu bir aile değildi ama kesinlikle önemli bir aileydi. Sömürge döneminin başından beri Kuzey Amerika'da yaşayan ve kökleri İngiliz olan bir aileye mensuptu. Edgar Rice bu mensubiyetini sık sık vurguluyordu. “Atalarımın izini Deacon Edmund Rice’a kadar takip edebilirim.” diyerek de bunu vurguluyordu. Onun aile kökenine bakışı daha çok romantize edilmiş bir görüştü. Burroughs çeşitli yerel okullarda eğitim gördükten sonra Massachusetts eyaletindeki Philips Akademisi'ne, ardından da Michigan Askeri Akademisi'ne yazıldı. 1895 yılında buradan mezun oldu, West Point'de yer alan Birleşik Devletler Askeri Akademisi’ne giriş sınavına katılsa da başarısız oldu. 1897 yılındaysa kendisine kalp rahatsızlığı teşhisi konarak terhis edildi. Bu noktadan sonra geçim sıkıntısı ve işsizlikle boğuşan genç Edgar Rice çeşitli işlere yöneldi. 1891 yılındaki Chicago Grip Salgınında kardeşinin çiftliğinde kovboy olarak yarım yıl boyu çalışmıştı. 1899’daysa babasının Chicago’da yer alan pil fabrikasında çalıştı ve durumu düzelince, 1900 yılın Ocak ayında çocukluk aşkı olan Emma Hulbert ile evlendi. 1903 yılında Sweetser-Burroughs adlı maden arama şirketinde yönetici olarak iş buldu. Bu maden işi başarısız olduğunda işyeri sahibi Pocatellolu çiftçiler George ve Harry tarafından Oregon Kısa Hat Demiryolunda yeni bir işe yerleştirildi. 1904 Ekim'inde bu işten istifa etti. Pearl Harbor saldırısı olduğunda Burroughs altmışlı yaşlarının sonuna geliyordu, buna rağmen savaş muhabirliği için başvuruda bulundu ve işe alındı. Amerika'nın en yaşlı savaş muhabirlerinden biri olarak da tanındı. Savaş bittikten sonra Encino, Kaliforniya’ya geri döndü. 9 Mart 1950’de, birçok hastalıktan mustarip olan, yaşı da hayli ilerlemiş Burroughs burada kalp krizi geçirerek vefat etti. Tarzana, Kaliforniya'ya gömüldü.

3
E
Emrecan Doğan
·23 Tem 09:49·Kültür

Frank Frazetta pulp fantezi, bilimkurgu ve korku hikâyelerinin çeşitli mecralarda çizeriydi. Canlı, vahşeti ve dehşeti resimlerine bakanlara aktarabilen, güçlü tablolar çizdi. 1972 yılında tuval üzerine yağlı boya olarak resmedilen Ikarus'un Uçuşu adlı bu eser Yunan mitolojisine dayanmaktadır. <img class="size-full wp-image-29177 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/c890d20f42efb717363cdd0db80e7f2a-greek-mythology-roman-mythology.jpg" alt="" width="640" height="533" /> <strong>Daidalus ve Ikarus Miti</strong> Atina ve Girit olmak üzere iki ayrı şehirde geçen bu mit Atina'da mimarlık yapan Daidalus ve Talus ile açılır. Her sanatta ustalaşmış olan Daidalus'a bu ad Yunanca "usta işçi" anlamından dolayı verilmiştir. Ancak bu ustanın çırağı da çok iyi bir öğrencidir. Zamanla boynuz kulağı geçer ve Talus yılanların dişlerinden yola çıkarak testereyi icat eder. Aynı zamanda yeğeni olan Talus'un bu icadı onu Atina'da meşhur edince Daidalus kıskanarak bir fırsat kollamaya başlar. Aradığı fırsatı da bir akropolisin başında bulur. Akropolis, kentlerin yakınlarındaki tepelerde inşa edilen hisarlara ve hisarların bulunduğu özel alanlardır. Yeğenini buradan aşağıya atan Daidalus'un cinayeti ortaya çıkınca Atina'dan kaçarak Girit kralı Minos'a sığınır. Minos burada onu koruması altına alıp kızı Ariadne için bir dans yeri inşa etmesini ister. Bu olay Homeros tarafından da konu edilmiştir. Dans yerini inşa ettikten sonra orada yaşamaya devam eden Daidalus saraydaki cariyelerden birinden iki oğul sahibi olur: İkarus ve İapyx. <strong>Minos'un Boğası</strong> Girit kralı olan Minos, denizler ve okyanuslar tanrısı Poseidon'a yalvararak ona bir boğa vermesini, bu boğayı onun için adak olarak keseceğini söyler. Poseidon gürbüz bir boğayı krala verir. Ancak bu boğa o kadar güzeldir ki Minos onu kurbanlık olarak öldürmek istemez. Bir oyun çevirerek Girit'te ki herhangi bir boğayı Poseidon'a kurban verir. Ancak denizler tanrısı gerçeği çok çabuk öğrenerek hiddetlenir. Aşk ve seks tanrısı Eros'a giderek ondan bir ok fırlatmasını ve Minos'un karısını boğaya aşık etmesini ister. Eros dediğini yapar ve Minos'un karısını, Pasiphae, boğaya aşık eder. Daha sonra Minos'un karısı gelerek ondan içine girebileceği, bir boğa şeklinde araç yapmasını ister. Böylece Minos'un görkemli boğasıyla ilişkiye girebilecektir. Daidalus bunu yapar ve kadın boğa ile ilişkiye girer ancak ondan hamile kalır. 9 ay sonra ise yarı insan yarı boğa olan "Minotor" adlı bir yaratık doğuran kadından çocuğunu bizzat kral Minos alır. Hem karısının rezilliği göz önünde olmasın hem de Minotor gibi korkunç bir yaratıktan korktuğu için onu bir yere kapatmak ister. Fakat kapattığı yer öyle bir yer olmalıdır ki oradan kaçamamalıdır. Bu sırada aklına Daidalus gelir ve ona danışır. Daidalus ise ona labirenti anlatır, böyle bir yapıyı inşa edebileceğini söyler. Minos ona izin ve imkân verince çalışmalara başlar. Labirenti inşa edip Minotor'u da oraya kapatırlar. Arada olan olaylar ayrı bir mitle bağlantılı olduğundan yazının hacmini arttırmamak için ayrı bir yazıda yer vereceğim. Ancak Atina prensi Theseus tarafından labirentin içindeyken Minotor öldürülünce bu durumu sindiremeyen Minos aynı labirente bu kez Daidalus ve oğlu İkarus'un kapatılması emrini verir. <img class="size-large wp-image-29178 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/icarus-800x444.jpg" alt="" width="662" height="367" /> Burada Daidalus kendisini öldürmek ya da işkence etmek isteyen Minos'tan kaçarak labirentin derinlerine gider. Labirent o kadar büyüktür ki gerilere çekilen Daidalus'u Minos bulamaz ve deliye döner. En sonunda ölümüne yakın ölse bile burada onu aramaya devam edeceğine dair yemin vererek ölür. Minos'un hayaleti labirentte dolanarak Daidalus'u ararken o saklandığı derinlikleri kendisi için ev hâline getirmiştir. Minos öldükten sonra bir müddet daha burada hapis kalan Daidalus ve İkarus'un aklına bir fikir gelir. Balmumunu kollarına sürüp tüy takacak ve kollarını bir nevi kanat yapıp uçarak labirentten dikey yönden kaçacaklardır. Ancak Daidalus oğlunu uyarır, eğer fazla yükselip Güneş'e yaklaşırsa balmumu eriyecek ve tüyler düşecektir. O zaman kendisi de düşecektir. Planı uygulamaya koyup labirentten kaçarlar ancak uçtuklarında İkarus uçmanın verdiği özgürlük hissine kendini o kadar kaptırır ki Güneş'e yaklaştığını fark edemez. Ne olduğunu bile anlayamadan eriyen balmumuyla beraber tüyler de düşünce, İkarus havada kalamaz. Denize düşerek boğulur ancak babası Daidalus kaçmayı başarır.

5
E
Emrecan Doğan
·23 Tem 09:31·Tarih

Önceki yazımda Daidalus'dan, labirentinden, Minos'dan ve  Pasiphae'den bahsetmiştim. Orada Pasiphae ve Minotor hikâyesine de kısaca değinip geçerek ayrı bir şekilde anlatılabileceğini zira mitin uzun olduğunu belirterek başka yazıya saklamıştım. Mitler böyledir, bir miti inceliyorsanız o başka mitlere de bağlanarak, genişledikçe genişler ve diğerlerinin kapısını aralar. Sonra bir bakmışsınız ki bütün bir mitolojiyi farkında olmadan öğrenmişsiniz. <strong>Minos'un Boğası</strong> Girit kralı olan Minos, denizler ve okyanuslar tanrısı Poseidon'a yalvararak ona bir boğa vermesini, bu boğayı onun için adak olarak keseceğini söyler. Poseidon, gürbüz bir boğayı krala verir. Ancak bu boğa o kadar güzeldir ki Minos onu kurbanlık olarak öldürmek istemez. Bir oyun çevirerek Girit'te ki herhangi bir boğayı Poseidon'a kurban verir. Ancak denizler tanrısı gerçeği çok çabuk öğrenerek hiddetlenir. Aşk ve seks tanrısı Eros'a giderek ondan bir ok fırlatmasını ve Minos'un karısını boğaya aşık etmesini ister. Eros dediğini yapar ve Minos'un karısını, Pasiphae, boğaya aşık eder. Daha sonra Minos'un karısı gelerek ondan içine girebileceği, bir boğa şeklinde araç yapmasını ister. Böylece Minos'un görkemli boğasıyla ilişkiye girebilecektir. Daidalus bunu yapar ve kadın boğa ile ilişkiye girer ve ondan hamile kalır. 9 ay sonra ise yarı insan yarı boğa olan "Minotor" adlı bir yaratık doğuran kadından çocuğunu bizzat kral Minos alır. Hem karısının rezilliği göz önünde olmasın hem de Minotor gibi korkunç bir yaratıktan korktuğu için onu bir yere kapatmak ister. Fakat kapattığı yer öyle bir yer olmalıdır ki oradan kaçamamalıdır. Bu sırada aklına Daidalus gelir ve ona danışır. Daidalus ise ona labirenti anlatır, böyle bir yapıyı inşa edebileceğini söyler. Minos ona izin ve imkân verince çalışmalara başlar. Labirenti inşa edip Minotor'u da oraya kapatırlar. Ancak bu canavarı beslemek gereklidir. Bunun üzerine ona kurban sunmaya karar verirler. Kurbanları da o sırada Girit'le savaşıp kaybeden Atina'dan haraç olarak temin etmeye başlarlar. Her yedi yılda bir yedi bakir genç erkek ve yedi bakire genç kız Girit'e gönderilecektir. Her yedi senede yedi bakir oğlan ve yedi bakire kızın kurban verilmesinden rahatsızlık duyan Atina prensi Theseus bu işe son vermek için kurban olarak labirente gitmek ister. Babası buna izin vermeye yanaşmasa da tek bir şartla gitmesine izin verir: Eğer Minotor'u öldürüp geri dönmeyi başarırsa beyaz yelkenli bir gemiyle dönecektir. Çünkü kurbanları Atina'dan Girit'e götüren gemi siyah yelkenidir. Theseus bunu kabul ederek yola çıkar. Girit'e varınca kurbanlar gemiden indirilip şehir halkına teşhir edilir. O sırada kurbanları izleyenler arasında Minos ve Pasiphae'nin kızı Girit prensesi Ariadne'de vardır. Theseus'u gören Ariadne kalbinden vurulur ve genç adama gönül verir. Onunla gizlice tanışıp konuşurlar. Theseus ona kim olduğundan ve planından bahseder. Ariadne'de labirentten ve Minotor'dan kaçması için bir fikir verir. Theseus yanına bir yumak ip alarak labirentte ilerledikçe çözecek ve geçtiği yollara bırakacaktır. Minotor'u öldürdükten sonra da geri dönerken ipi takip ederek çıkışı bulacaktır. Plan Theseus'un da aklına yatar. Bir de Minotor'un eski adını söyleyerek onu şaşırtacak ve yenecektir. Theseus tıpkı Ariadne'nin dediği gibi yaparak labirentin içinde Minotor ile mücadele eder ve nihayetinde galip gelerek canavarı haklar. İpi takip ederek de labirentten çıkmayı başarır. Ariadne'yi de yanına alarak Atina'ya doğru yola çıkar. Fakat babasına verdiği sözü unutmuştur, Atina kıyılarına yaklaşan gemiyi ve siyah yelkenlerini gören kral Egeus oğlunun öldüğünü zannederek gemiyi beklemeden kendini kıyıdan denize atıp halkının önünde intihar eder. Ancak gemi şehre gelince Theseus'un sağ olduğu anlaşılır. Babasının adı ise bugün unutulmasın diye atladığı denize verilir. Ege Denizinin adı buradan gelmektedir. Theseus, Atina’ya kral olur ve Ariadne'yi de kraliçesi yapar. Bu mit de burada biter.

5
E
Emrecan Doğan
·23 Tem 09:27·Edebiyat

<strong>Türk Edebiyatının usta yazar ve şairlerinden Rasim Özdenören 82 yaşında vefat etti.</strong> Uzun zamandır Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde tedavi görmekte olan usta yazar Rasim Özdenören'i bugün kaybettik. <strong>Biyografisi</strong> Özdenören, ilk ve orta öğrenimini Kahramanmaraş, Malatya, Tunceli gibi Güney ve Doğu illerinde tamamlamıştır. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni ve İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsünü bitirdikten sonra Devlet Planlama Teşkilatında uzman olarak çalışan Özdenören, 1970 yılında araştırma amacıyla ABD’ye giderek çeşitli eyaletlerde iki yıl kadar kalmıştır. 1975 yılında Kültür Bakanlığı Bakanlık Müşavirliği görevine getirilmiş; aynı Bakanlıkta bir yıl da müfettiş olarak çalışmıştır. 1978'de istifa ederek ayrıldığı devlet memurluğuna bir süre sonra geri dönmüştür. Rasim Özdenören’in, Türk edebiyatında adını duyurmaya başladığı yıllarda; köy romancılığının etkisi azalmaya, varoluşçu yazarların etkisiyse artmaya başlamıştı. Dönemin eserlerinde rastlanan ağırlıklı Batılı anlayışın aksine Özdenören, öykülerini çocukluğundan itibaren Anadolu’nun köy ve kasabalarında edindiği izlenimlerden yararlanarak ayrıntılı betimlemelerle ve insanın evrensel yanlarını öne çıkararak yazmıştır. İlk gençlik yıllarından itibaren edebiyata ilgili bir arkadaş grubuna dahil olan Özdenören, bu grubun içinde sonraki yıllarda şekillenecek edebî kişiliği için önemli bir zemin bulmuştur. Özdenören’in okumaları ve edebî ilgileri büyük oranda bu arkadaş grubunda şekillenmeye başlamış; sonraki yıllarda tanıştığı Sezai Karakoç’un etkisiyle de bir bütünlük kazanmıştır. Özdenören’in Amerika’da iki yıla yakın bir süre kalarak çağdaş dünyanın önemli merkezlerinden birini tanıması, eserlerine olumlu şekilde yansımıştır. Öykülerinde yerli olmak nedir, bu nasıl gerçekleştirilir, sorularına cevap aramış; hikâyelerinin kahramanlarını, gerçek hayattan almaya çalışmıştır. İslami kimliğiyle tanınan bir öykücü olmasına rağmen eserlerinde, inandığı şeyleri okuyucusuna dayatmamaya özen göstermiş; vermek istediği mesajı öyküyü zara vermeden, akışı ve yapıyı bozmadan anlatmaya çalışmıştır. Anlatımında dili ustalıkla kullanmış; yer yer şiirsel ifadelere de yer vermiştir. Çok Sesli Bir Ölüm ve Çözülme adlı hikâyeleri, televizyon filmlerine uyarlanmış; bunlardan ilki, Uluslararası Prag Televizyon Filmleri Yarışması'nda jüri özel ödülünü almıştır. Yazara Allah'tan rahmet, ailesine ve yakınlarına ise baş sağlığı dileriz.

6
E
Emrecan Doğan
·23 Tem 08:40·Tarih

Mitler oldukça uzun ve dolambaçlı hikayelerdir. Birinci bölümünde Anubis'i, karısının ihanetini ve Bata’ya iftira atılmasını anlatmıştım. İkinci bölüme geldiğimizde kendi kalbini bir ağacın tepesine yerleştiren Bata'nın karısının ihanetine nasıl uğradığını görmüştük. Mitin bu kısmında, sona doğru, Bata öldükten sonra yasam bulup hayata dönüyordu. Mitin genel olarak vurgusu kardeşlerin sadakati ve kadınların ihaneti üzerine kuruludur. Her iki kardeş de evlendikleri ve sevdikleri kadınlar tarafından ihanet uğrar. İlginç bir şekilde mitlerin kadınlar konusunda böyle iletileri vardır. Biz mite geri dönecek olursak Bata kendisinin sırrını firavuna ifşa ederek onu ölüme yollayan karısından intikam almak ister. Bunun için de bir plan yaparak boğa kılığına girerek Mısır yollarına düşer. Anubis de onunla birlikte, sırtına binerek güya sahibiymiş gibi üstünde gider. Firavun renkli giyim kuşama sahip ve gürbüz görünen bu boğası satın almak için Anubis'e çeşitli altın ve mücevherler teklif eder. Anubis de plana uygun olarak boğayı firavuna satar. Firavun bu boğayı o kadar sever ki onun için ziyafetler verip, ağırlanmasına ihtimam gösterir. Günlerden bir gün Bata'nın eski karısı sarayda dolaşırken boğa ile karşılaşır. Bata kendisinin eski kocası olduğunu ve sırrını firavuna ifşa ettiği için ondan intikam almaya geldiğini söyleyerek kadına gözdağı verdi. Tabii ki kadın kuzu kuzu oturup Bata'nın intikamını beklemeyecektir, kendini sağlama almak ve güvenliğini sağlamak için o da bir plan yapar. Boğa için verilen ziyafetlerin birinde firavunun yakınında oturan kadın içkisinden yudumlamakta olan çakırkeyif firavundan boğanın ciğerlerini yiyebilmek için söz alır. Firavun ertesi gün ayılınca sözünü yerine getirmek istemez ancak bir kere söz verilmiştir ve gereğini yapmak zorundadır. Bu yüzden boğayı adak olarak kestirir. Bir kez daha ölen Bata götürülürken kesik boğazından düşen kan damlaları düştükleri toprak parçalarında avokado ağacı yeşertir. Boğazından iki damla kan damlamıştır bu yüzden iki avokado ağacı yeşerir. Bunu gören firavun ve adamları bu durumu hayra yorar ve kutlama yapılmasını emreder. Bir de firavun Ra’nın kızı olarak saraya getirdiği güzel kadınla uzun zamandır sarayında yan yana yaşamaktadır. Artık onu karısı olarak almayı istemektedir. “Tanrıların güzelliğine sahip olan böylesi bir kadın ancak bana yakışır!” Böylece kraliçeliğe yükselen kadın, aslında firavunun eşine ait ayrı bir unvan bulunmaz ancak bulunduğu yerin tam tanımı bu, yeni eşiyle birlikte selamlama penceresi denilen ve meydanı gören bir saray penceresine çıkarak halkı selamlamaktadır. Bir gün atlı arabasına firavunla binerek avokado ağaçlarının olduğu bölgeye giden karı koca burada gölgeye uzanarak ağaçların tadını çıkarmak ister. Fakat kraliçenin huzuru kısa sürer. “Ben Bata'yım, kanım toprağa düştüğünde ben de bu kadar avokado ağaçlarıyla birlikte yaşamaya devam ettim. Ne olursa olsun senden intikamımı alacağım.” diyerek kadını tekrar tehdit eder. Artık kraliçe olan kadın bu kez kadınlığını kullanarak firavunu, ağaçları keserek mobilya yapımında kullanmaya ikna eder. Firavun buna karşı koyamaz ve marangozları ağaçlara gönderir. Kadın da başlarında durarak ağacın kesilmesini keyifle seyretmektedir. Bu sırada ağaçlardan birinden fırlayan kıymık kraliçenin boğazına kaçar ve kadın eski kocasından hamile kalır. Hamilelik geçip giderken firavun karısına gözü gibi bakar ve doğum zamanı gelince kraliçe eski kocası Bata'nın tıpkısının aynısını doğurur. Firavun yeni doğan oğlu adına ziyafetler verip, kutlamalar yapar. Yıllar birbirini kovalarken yeniden doğan Bata büyür, annesini ve eski karısını emer. Artık ergin bir birey olduğunda da meşru veliaht unvanı olan Kral oğlu Kush adını alır. Nihayet bir gün firavunun da eceli gelip ölünce tahta Bata çıkar. Bata firavun olduktan sonra sarayında Mısır’ın önde gelen yöneticilerini toplayarak başından geçen olayların hepsini anlatır. Bu kişiler de ona gerçekten inanırlar. Bata bundan sonra annesi ve eski karısı olan kraliçenin yargılanması için mahkeme kurulmasını emreder. Mahkeme kadını Bata'ya ihanet ettiği için suçlu bularak cezalandırılır ve Yedi Hathorlar tarafından başına geleceği öngörülen korkunç felaket gerçekleşir. Bütün bu olaylardan sonra yeni firavun kardeşi Anubis’e haber gönderip, saraya çağırır. Burada onu veliaht ilan ederek unvan verir. Otuz yıllık uzun bir saltanattan sonra son kez ölen Bata’dan sonra tahta Anubis çıkarak o hüküm sürmeye başlar. Böylece Anubis ve Bata kardeşlerin hikâyesi iki kadının ihaneti, Anubis'in pişmanlığı, Bata'nın beş farklı ölümüyle son buldu. Antik Mısır’ın bu uzun mitinin sonuna geldik. Başka mitlerde görüşmek üzere.

2
E
Emrecan Doğan
·22 Tem 20:15·Tarih

Dünya mitolojilerinde pek çok tanrı, tanrıça ya da yaratık bulunur. Cenaze, ölüm ve mumyalama tanrısı Anubis de bunlardan birisidir. Bir inanca göre Anubis, Osiris ile Neftis'in oğludur. Osiris kız kardeşi İsis ile evlidir. Ancak Neftis İsis kılığına girerek Osiris'i baştan çıkarıp onunla birlikte olur ve hamile kalır. Anubis işte bu ilişkiden doğar. Başka bir mite göre de Set ve Neftis'in oğludur. Yeraltı tanrısı olan Osiris'in yanında durarak yeraltı dünyasına bekçilik eder. Osiris ölünce de Anubis tanrıyı mumyalayarak ona bir cenaze tertipler. Osiris bu mumyalama işleminden sonra dirilerek döner. Böylece de yeraltının efendisi olur. <strong>Anubis ve Bata'nın Hikâyesi</strong> Anubis ve Bata kardeştir. Anubis evlidir ancak bu mitte tanrının karısının Anput mu yoksa Neftis mi olduğu belirtilmez. Genel olarak mitte bahsi geçen kadının Anubis'in dişil versiyonu olan Anput olduğu düşünülmektedir. Anubis ve Bata kardeşler çiftçilik yapmaktadırlar. Bata abisi ve yengesiyle kalmakta, onlara tarlada yardım edip ahırda kalmaktadır. Ahırdaki sığırlarla konuşabilme yeteneği sayesinde de hayvanlardan taze otların nerede olduğunu öğrenip onları oraya götürerek bol süt ve et elde eder. Çiftlik yaşamları böyle devam ederken bir gün iki tanrı tarlalarına gider. Anubis tohum lâzım olduğunu, kendisi tarlada beklerken kardeşinin gidip çiftlikten tohum almasını söyler. Bata da bir koşu giderek evde saçlarını örmekle uğraşan Anput'a tohum getirmesini söyler. Tanrıça ona saçlarını ördüğünü, tohum istiyorsa gidip kendisinin alması gerektiğini söyler. Bata da giderek tohumları alır ve tam gidecekken Anput ona ne kadar tohum aldığını sorar. Üç torba arpa ve iki torba buğday aldığını söyler. Bu yaklaşık olarak 220 kiloluk bir yük anlamına gelir ki Anput Bata'nın gücü karşısında ona hayran olarak yükünü bıraktırır. Abisi eve gelene kadar 1 saatleri olduğunu, birlikte olmak istediğini söyler. Bata ise bunun mümkün olmadığını, çocukluğundan beri abisi ve yengesinin yanında yaşadığını ona böyle ihanet edemeyeceğini söyler. Ancak abisine gidip konuyu anlatarak Anput'u ele vermeyeceğini de ekler. Anubis akşam eve gelmeden önce Bata ahıra uyumaya gider. Anput ise kendisine zarar vererek sanki darp edilmiş gibi kendini gösterir. Eve geldiğinde ışıkların kapalı olduğunu, karısının adeti olduğu üzere gelip ona su tutmadığını ve yatak odasında ağladığını duyan Anubis ona neler olduğunu sorar. Anput ağlarken bir yandan da kusmaktadır. Sabah Bata ile yaşadığı olayı tersinden anlatarak onun kendisine ahlaksız teklifte bulunduğunu, kabul etmediğindeyse abisine olanları anlatmasın diye kendisini dövdüğünü söyler. Eğer Anubis gidip kardeşini öldürmezse onun öleceğini söyler. Anubis hışımla ahıra gidiyorken sığırlar da geri dönmektedir. Bu sırada öfkeli tanrıyı gören sığırlar ahırda yatmakta olan Bata'yı uyarırlar. Bata sığırları duyunca tabana kuvvet abisinden kaçar. Zavallı Bata ellerini açarak güneş tanrısı Ra'ya dua ederek adaleti sağlamasını ve kendini içine düştüğü durumdan kurtarmasını ister. Ra ise Bata ile Anubis arasında içinde timsahların yüzdüğü bir göl yaratır. Anubis gölü geçemez ve Bata zaman kazanır. Gölün karşı tarafından suçsuzluğunu, Anput'un abisini kandırdığını söyler. Anubis ise ona inanmaz. Bu sırada Bata Ra’ya dua ederken adak adamıştır, bunu yerine getirmek için de bıçağını çekerek erkeklik organını hadım eder. Göle atarak kedi balıklarına yem eder. Kendisiyse kan kaybından düşer, Anubis ise karşı kıyıda ağlamaya başlar ancak karşıya geçemez. Anubis tekrar hışımla eve dönerek bütün bu olayların suçlusu olan karısı Anput'u katleder. Bu mitin devamında Bata’nın başına gelenler ayrı bir kısımdır. Bu kısmı yine başka bir yazıda ele alacağım.

4
E
Emrecan Doğan
·22 Tem 20:01·Edebiyat

Stephen King birçok şanssız yazarın aksine dilimize defalarca çevrildi. Hatta bazı kitapları farklı çevirmenlerin elinden tekrar tekrar Türkçe'ye kazandırıldı. Bazı kitapları da baskısı tükenince yeniden baskısı yapılmadığından sahaflara düştü ve sadık okurlarına aşırı fahiş fiyatlara satılmaya çalışıldı. O kitaplarından birisi de ne yazık ki Uykusuzluk'tu. Insomnia orijinal adıyla çevrilen bu kitap daha öncesinde Remzi Kitabevi tarafından Türkçeye çevrilmiş ancak King okurları kitabın baskısını bitirdiğinde yayınevi yeni baskı çıkarmamıştı. Böylece olan kitaplar da sahaflara düşerek yüksek fiyatlarla satışa sunulmuştu. O yıllardan bugüne kadar bekleyen sadık okurlar ise kendilerine sene başında verilen sözün tutulmasını bekliyorlardı. Bu söz Billy Summers ve Azrail Koşuyor kitaplarıyla birlikte Uykusuzluk'un yeniden baskı yapacağı sözüydü. Yazarın kitaplarının çoğunu yayımlayan Altın Kitaplar yayınevi, doğrudan Uykusuzluk'un yenden baskı yapacağını belirtmemişse de yıl içinde yazara dair bir takım sürprizler olacağını söylemiş ve sadık okurlar Stephen King'in Uykusuzluk kitabının yeniden basılacağını düşünmüşlerdi. İşte bugün o beklenti gerçek oldu ve Altın Kitaplar kitabın haklarının Remzi Kitabevinden satın alındığını, Uykusuzluk’un yeniden basılacağını duyurdu. &nbsp; <img class=" wp-image-28991 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/1658476302-207x300.jpg" alt="" width="535" height="776" /> <strong>Peki, Uykusuzluk Neyi Anlatıyor?</strong> Orijinal adıyla Insomnia olarak 1994 yılında yayımlanan Uykusuzluk adından anlaşılabileceği gibi aşırı derecede uykusuzluk çeken, uzun süreler boyunca uyumamaya dayalı insomnia hastalığına yakalanmış emekli Ralph Roberts üzerine kurulu olarak gelişiyor. Ralph Roberts bu hastalık sayesinde bir görü yeteneği kazanıyor; insanların çevresini saran auralarını ve o auraları kesen yaratıkları görmeye başlar. Bu şekilde kendini boyutlar arası bir iyi-kötü mücadelesinin ortasında bulan Roberts bu mücadeleye katılmaya hazırdır. Stephen King'in edebi evrenini birbirine bağlayan Kara Kule'ye dair pek çok göndermeyi içinde bulunduran Uykusuzluk aynı bağlantının bir parçası. Stephen King'in yine kalemini konuşturduğu, 1 Ağustos günü yayımlanacak bu 784 sayfalık kitap sizleri yine korkuya doyuracak.

5
E
Emrecan Doğan
·19 Tem 09:53·Edebiyat

Stephen King bilindiği üzere tür ayırt etmeyen ya da aramayan bir yazardır. Aklına ne gelirse, onun hangi türde olacağından bağımsız olarak, yazar ve yayımlar. Kendisinin de belirttiği gibi yazmaya bağımlıdır ve bunu da açıkça söyler. Bilimkurgu, korku, gerilim, fantastik kurgu ve polisiye gibi ana akım edebiyat içerisinde yer alabilecek ya da alt kültür denecek herhangi bir alanda kalem oynatır. Bu olağanüstü çeşitliliğe rağmen King ağırlığını tek bir türe vermiştir: Korku. En iyi eserlerini korku edebiyatı için yazmıştır. Onların haricinde ise göz önünde yer almayan pek çok korku romanı ve öykü kitaplarıyla da haklı olarak “Korku Kralı” unvanını edinmiştir. Yazar her türde yazdığı için böyle bir etikete karşı çıksa da zamanla bu etikete alışmış ve insanları onu hangi türde konumlandırdıklarını önemsemediğini belirtmiştir. Pek çok Stephen King’i bir korku yazarı olarak bilir. Bu durumla ilgili olarak bizzat King’in kendisinin anlattığı bir anekdot bulunur. King bir gün alışveriş yapmak için bir markete girer. Reyonların arasında dolaşırken bir kadın onu görür ve gülümseyerek yanına yaklaşır. <strong>“Sizi tanıyorum, siz Stephen King’siniz ve bu harika! Bir yazarla süpermarkette birlikteyim ve konuşuyorum. Ama kitaplarınızdan hiçbirini okumadım ve filmlerinizi seyretmedim. Çünkü korku romanlarını hiç sevmem. “</strong> <strong>“Peki, ne seversiniz?” diye sorar King.</strong> <strong>“Mesela ‘Esaretin Bedeli’ adlı filmi severim,” diye cevaplar kadın.</strong> <strong>King, “Onu da ben yazdım,” dediğinde “Hayır, siz yazmadınız,” olur aldığı yanıt. “Ben yazdım,” diye yinelediğinde kadın inatla “Hayır, yazmadınız,” diye ısrar eder.</strong> Bu tıpkı Ataol Behramoğlu’nun kendisi hakkında atılmış bir özlü söz tweetini “Hayır, ben böyle bir şey demedim.” diye yanıtladığında, “Hayır, söylediniz. Araştırmanızı öneririm.” diye ona cevap veren bir takipçi gibidir. Yazarın kendisi korku yazarı olmadığını söylese de marketteki kadın onu çoktan “korku yazarı” olarak etiketlemiştir. O artık sadece kapağında korkunç dişli canavarların olduğu, siyah kapaklı kitapların yazarıdır. Bu düşünceyi kendisi bile değiştiremez. Stephen King’in bir röportajında tam da bu soruna değiniyor. <strong>“Benim bir korku yazarı olduğum hakkında genel bir kanı var. Aslında The Dead Zone (Çağrı, Altın Kitaplar) bir aşk hikâyesiydi. Aynı zamanda Wizard and Glass da (Büyücü ve Cam Küre, Altın Kitaplar) öyle. Ben ne yazarsam onu yazarım. Sınıflandırmaları pek sevmem. Kitaplarımı okuyan insanlar, vermek istediğimi yeterince anlıyorlar. Demek ki ben de kendimi sıkça açıklamak zorunda değilim.”</strong> King’de bunu değiştiremeyeceğini fark ederek insanların kitaplarından ne aldığına odaklanmayı tercih eder. Stephen King ilk olarak 1967 yılında Starling Mystery Stories dergisine sattığı “Cam Zemin” öyküsünü satarak ilk profesyonel satışını gerçekleştirir. Karşılığında 35 dolar, bugün 500 Türk lirasını aşan bir meblağ, alan yazar ilk romanını ise 5 Nisan 1974 yılında yayımlar. O günden bugüne kadar da birbirinden çok farklı korku alt türlerinde eserler vermeye devam etti. Yayımlanan ilk romanı olan Göz(orj.adı Carrie) aslında yazarın yazdığı dördüncü romanıydı. İlk hikâye satışından sonra roman yazmak için güç bulan King iki roman kaleme alır ancak bu romanlardan sadece birisi yayımlanır. O da yıllar sonra 1973’te. Azrail Koşuyor kitabının içinde yer alan bir baskıda okuduğumuz bu roman özgün dilinde Richard Bachman mahlasıyla yazılmıştır. &nbsp; Carrie bir ilk roman olarak mütevazi satış rakamları yakalasa da o günlerde bitik durumda olan King için Hızır gibi yetişmişti. 1976 yılında Brian De Palma tarafından sinemaya uyarlanınca da adeta bir fenomene dönüşerek yok satmaya başladı. King yine de kendini profesyonel yazarlığın güvenilmez kollarına bırakamadı çünkü bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi vardı. Yine de King hızlı bir yazardı ve profesyonel yazarlık yapmasa da romanları arka arkaya sıralamayı biliyordu. Önce bir vampir romanı olan Salem’s Lot, bizdeki adıyla Korku Ağı, 1975 yılında yayımlandı. Ardından onu 1977’de, Medyum izledi ve işte olmuştu; Stephen King artık bir yazardı. Gerçekten. O, Sadist, Kujo, Hayvan Mezarlığı, Oyun ve daha birçok kitabıyla nesillere yayılmış, uzun bir yazarlık kariyeri yaşadı. Hala da yaşamaya devam ediyor. Bu kitaplar okurlarının çok farklı türlerden korkuları deneyimlemelerini ve keşfetmelerini sağladı. Bütün bu korku birikimine rağmen Stephen King tam olarak bir korku yazarı olmadı. Çoğu eserini korku türünün dışında verdi. Ejderhanın Gözleri, özellikle Mike Duncan performanslı filminden bilinen Yeşil Yol, Kara Kule serisi, Umacı ve 22/11/63 gibi eserleri sırasıyla fantezi, şehir fantazyası, epik fantezi ve alternatif tarih türlerindedir. Bunlar dışında western, gotik, drama, romantik ya da bilimkurgu türlerde de eserler vermiştir. Ancak bu çeşitlilik onu zorlamaz ya da bir türün diğerinden başarısız olmasına neden olmaz. Her zaman kendi seviyesini korumayı ya da yükseltmeyi bilmiştir. Adının korku yazarına çıkmasının tek nedeni eserlerinin arasında çoğunluğu bu türün alması ve yazarın filme uyarlanan eserlerinin daha çok korku türündeki kitapları olmasıdır. Yazarın korku kültürüne ve edebiyatına olan bu yatkınlığının pek çok sebepleri olabilir. <img class="aligncenter wp-image-26385 size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/Stephen-King-800x450.jpg" alt="" width="662" height="372" /> <strong>1-</strong> Hayatındaki travmatik deneyimler bu ilgisini körüklemiş olabilir, çünkü yazar pek çok travmatik deneyim yaşamıştır. Babasının evden gidişi ve geri dönmeyişi gibi ama en bilineni şahit olduğu tren kazasıyla ilgili olandır. Çocukluğunda bir gün King ve bir arkadaşı oynamak için buluştular ve sonra King tek başına, yüzündeki şok ifadesiyle eve döndü. Daha sonra arkadaşının o gün bir tren kazasına kurban gittiği ve King’in de buna şahit olduğu anlaşıldı. King olayı tam olarak hatırlayamasa da çoğu okuru bunun bilinçaltında zaten yer alıp, eserlerine ilham verdiği kanısına vardılar. <strong>2-</strong> İlk maddede de babasından bahsetmiştik. Babası onları terk edince abisi David ve annesi Nellie Ruth zor günler geçirdi. Bugünlerin birisinde de oyun sırasında tavan arasına çıkan abi kardeş bir sandık buldular. Babalarına ait olan bu sandıkta başarısız bir yazar olan babalarının el yazmalarını gördüler. Küçük King, elini sandığa atıp rastgele bir kitabı çektiğinde H.P Lovecraft’ın “Mezardan Gelen Şey” adlı korku kitabını çeker. Bu onu bir korku yazarı olma konusundan yüreklendirmiş olabilir. King bu anısına Ölüm Dansı adlı kitabında yer vermiş ve 2009 yılındaki bir röportajında da bahsetmiştir. Bu size basit bir anı olarak gelebilir ancak King bu anı “o an evimi bulduğumu hissettim” diyerek tanımlar. Tabii ki Stephen King birçok şeyden korkuyordu. Bunlarla başa çıkabilmek için de yazdığı onun hakkında teorilerden birisidir. Stephen King, bu yolla hem kendi korkularıyla yüzleşti hem de bizim yüzleşmemizi sağladı. Yine de bu sayısız insanın kâbus görmesinden suçlu olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Sadık okurları onun yüzünden daha çok kâbus göreceklerinden eminler çünkü Korkunun Kralının, korku hikâyeleri yazmayı ölene kadar bırakmaya niyeti yok.

7

HBO Max, Derry’nin ''O'' öncesi halini anlatan 'Welcome to Derry' adlı bir dizinin geliştirilme aşamasında olduğunu duyurdu. Stephen King’in efsanevi<em> O</em> romanı ilk kez yayımlandığı 15 Eylül 1986’dan beri çok ses getirdi. Yazarın magnum opus eserlerinden birisi olarak değerlendirilebilecek roman daha önce 1990 yılında Tim Curry’nin <em>Pennywise </em>rolüyle iki bölümlük bir televizyon dizisi olarak ekrana uyarlanmıştı. Bu tarihten tam 27 yıl sonra, 2017’de ise iki bölümden oluşması planlanan sinema filmin ilk bölümü yayınlandı. 2019 yılında ise ikinci bölüm yayınlanarak <em>O</em> filmi tamamlandı. Her iki uyarlama da oldukça başarılıydı, özellikle King 2017 yılında başlayan son uyarlamadan memnun kalmış, beklediğinden daha iyi olduğunu söylemişti. <em>O</em> kitabı ve ekrana uyarlanmasıyla ilgili tartışmalar ve beklentilerde buradan sonra başladı. Öncelikle kitabı 7 sezonluk bir dizi olarak Misha Green uyarlamak istedi. Ancak aradan geçen zamanda, bugüne kadar o cepheden bir ses çıkmadı. Bugüne kadar da efsanevi romanın dizi yapılacağı yönündeki söylentiler ancak kuru bir dedikodudan ibaret kalmıştı. <strong>Welcome to Derry Nasıl Olacak?</strong> Ta ki bugüne kadar, HBO Max Sai King’in <em>O</em> romanında Palyaço Pennywise’ın ilk kez görüldüğü ve Maine’in ücra kasabası Derry’e musallat olduğu 1960 senesinde geçecek bir dizinin üzerinde çalıştıklarını duyurdu. Diziyle alakalı olarak şu anda geliştirme aşamasında olduğu ve yönetmeninin 2017-2019 sinema uyarlamalarının da başında olan başarılı yönetmen Andy Muschietti’nin olacağı biliniyor. Yapımın Kaybedenler Kulübüolarak bilinen ve kitabın sonunda Pennywise’ı alt etmeyi başaran arkadaş grubundan çok öncesine dayanacağı ve Derry’nin tarihine ışık tutacağı söyleniyor. Derry bildiğiniz üzere Stephen King’in romanlarına ya da öykülerine mekan olarak kurguladığı hayali bir kasabadır ve tıpkı diğer kurgusal King kasabaları gibi Maine eyaletinin sınırları içerisinde yer almaktadır. Bu yüzden Derry’nin geçmişini konu edinen bir yapım karşısında Sai King’in sadık okurlarının heyecanlanması çok normaldir çünkü böylesi bir konuya sahip bir yapımda King’in sadece <em>O </em>romanı değil, pek çok eseri kesişebilir. İçinde birçok Stephen King göndermesinin ve eserlerinin referansının olacağına kesin gözüyle bakılıyor. <strong>Derry ve Pennywise’ın Zaman Çizgisi</strong> Derry’nin lanetli ve kötücül geçmişi kitapta Mike Hanlon tarafından araştırılmaktadır, ancak bu geçmiş o kadar lanetlidir ki onun hakkında kütüphaneci Hanlon’a bilgi veren herkes korkarak anlatmak ve bilgi derleme işinden vazgeçmesi için ona baskı yapmaktadır. Yeterince korkmuş olan bazı kimseler ise gördüklerini anlatmaya hiç yanaşmazlar. Kitapta Mike Hanlon ve onun tuttuğu defterler üzerinden göz attığımız Derry’nin geçmişi ekran uyarlamalarında ise göz ardı edilmiştir. Bunun da başlıca nedeni filmlerin süresindeki kısıtlılıktır. Kaybedenler Kulübü'nün ilk kez 1958 yılında karşılaştığı Palyaço Pennywise daha kadim bir yaratık. Derry üzerindeki varlığı ise ona nazaran daha kısa bir zamana dayanıyor. İlk kez 1715 yılında uyanan <em>O </em>her 27 yılda bir tekrar uyanıyor. Tekrar uyuyana kadar da insanların canlarıyla besleniyor. Korkunç palyaçonun zaman çizgisini sizler için derledik 👇 1715-1716: <em>O</em> acı içinde uyanır. 1740-1743: <em>O</em> üç yıl içinde, Derry’e yeni gelen 300 yerleşimciyi katleder. Bu olay aynı zamanda bir kereste kasabası olarak kurulan ve şüpheli bir şekilde ortadan kaybolan Roanoke Kolonisine bir referanstır. Olaydan sonra <em>O </em>tekrar uyur ve Mike Hanlon’a kadar herkes olayı görmezden gelir. 1769-1770: <em>O</em> bir kere daha uyanarak dehşet saçmaya başlar. 1851: John Markson adında bir adam ailesini zehirledikten sonra O yine uyanır. John Markson zehirli beyaz itüzümü mantarlarından yiyerek intihar eder. 1876-1879: <em>O</em> uyanır ve üç yıl boyunca yeryüzünde kalarak, Kenduskeag Çayı kenarında bir grup oduncuyu öldürdükten sonra da uykusuna döner. 1904: Claude Heroux adlı bir oduncu barda otururken oradaki bir düzine adamı baltasıyla katleder. <em>O</em> uyanır. Bu olay üzerine Heroux’un peşine düşen ve onu linç etmek isteyen kasaba halkı adamı yakalar ve asarak idam eder. 1985’de Mike Hanlon bu olayı araştırırken sorguladığı olay tanığına o gün kasabalılar arasında tanımadığı birini görüp görmediğini sordu ve tanık da bunun üzerine <em>“komik bir tip” </em>gördüğünü hatırladı. Bu onu son görüşü de olmamıştı, idamdan sonra pek çok kez aynı kişiyi görmüştü. 1906: Paskalya Bayramı eğlenceleri sırasında bir grup çocuğu pasif haldeki Kitchener Dökümhanesinde yaptığı paskalya yumurtası avı sırasında dökümhane patladı ve orada 88’i çocuk olmak üzere 108 kişiyi öldüren <em>O</em> uykusuna döndü. 1929: Bir grup Derry’li, bir soyguncu ve katil çetesi olan Bradley Çetesini pusuya düşürüp öldürünce <em>O</em> yine uyanır. Kasabanın polis şefi de dahil olmak üzere herkes bu olay sanki hiç yaşanmamış gibi davranırken Mike Hanlon araştırması sırasında görgü tanığından çiftçi kıyafetleri içindeki bir palyaçonun da katliama katıldığını dinler. 1930: Ku Klux Klan’ın kuzey Amerika’daki muadili olan Maine Beyaz Lejyon’u, kasabadaki ordu üssünde yer alan ve Afro-Amerikalıların her gece eğlendiği “Black Spot” adlı bir barı kundakladıktan sonra <em>O</em> kış uykusuna döner. Mike Hanlon’ın babası William Hanlon, <em>O’</em>nu kanatlarında balon olan devasa bir kuş olarak görür. 1957: Dorsey Corcoran adlı bir çocuk üvey babası Richard Macklin tarafından öldüresiye dövüldükten sonra <em>O</em> tekrar uyanır. Aynı yılın Ekim ayında Georgie Denborugh kasabayı basan selde, abisinin yaptığı kâğıttan gemiyi yüzdürmeye çalışırken Pennywise kolunu parçalar ve onu öldürür. Bu olaydan sonra Georgie’nin abisi olan Bill Denbrough olayı araştırırken <em>O</em>’nu keşfeder ve olaylar gelişir. Kaybedenler Kulübü, Pennywise ilk kez uyandığında orada olan ve onu yenmenin tek yolunu bulan Shokopiwah Kabilesinin Chüd Ayini’ni kullanarak <em>O</em>’nu erken bir kış uykusuna yatmaya zorlarlar ve başarılı da olurlar. 1984: Üç zorba, kasabada gezinen eşcinsel bir çift olan Adrian Mellon ve Don Hagarty’ye sataşınca<em> O</em> uykusundan uyanarak yeryüzüne çıkar. Zorbalar Adrian Mellon’u “Aşıklar Köprüsü” olarak bilinen yerden attıklarında Pennywise’da orada beklemektedir. 1985: Ve en sonunda Kaybedenler Kulübü 27 yıl sonra tekrar bir araya gelir ve Pennywise ile karşı karşıya gelir. Onu bir kez daha Chüd Ayini denen bir ayini kullanarak yenerler ve öldürürler. 1990 yapımı televizyon uyarlamasında ise olaylar 1960 yılında başlayarak 1990 yılında, filmin yapıldığı yıla uygun olması için düşünülmüş, Palyaço Pennywise’ın öldürülmesine kadar gösterilir. 2017 sinema uyarlaması ise yine filmlerin yapım yılına uygun olması için daha farklı gösterilmiştir. 108 kişinin öldüğü Kitchener Dökümhanesi patlaması 1908 yılında, Bradley Çetesinin öldürülmesi 1935 yılında, Black Spot barının kundaklanması 1962 yılında ve Georgie Denbrough’un öldürülmesi ise 1985 yılında gösterilir. Ancak ekran uyarlamalarındaki bu değişim sadece filmlerin yapım yıllarına uyum sağlamak ve 27 mitini tutarlı bir şekilde aktarmak için yapılmıştır, bunlar dışında olaylar değiştirilmemiştir. <em>Derry’nin ve Pennywise’ın geçmişi konusunda ne düşünüyorsunuz? Diziden beklentileriniz neler? Welcome to Derry ve Pennywise’ın zaman çizgisi hakkındaki düşüncelerinizi, görüşlerinizi ve yorumlarınızı bizimle yorumlarda paylaşabilirsiniz.✍🏻</em>

2

Cinsiyete dayalı olarak artan ücret farkları, mesleki ayrımcılıklar, işten çıkartılırken ilk kadınların akla gelmesi, aile içi şiddet, sokakta görülen taciz olayları, mahkemelerce aklanan tecavüz hükümlüleri, yoksulluk, televizyondaki dizilerde açıkça görülen kadın düşmanlığı, sosyal medyadaki düşmanlık vb. şeylerin ve bunlar hakkındaki istatistiklerin nereye gittiğimizi işaret ettiği ya da ne söylediği önemli değil çünkü hala bazıları kadınların toplumdaki yerinden edilip eve kapatılmak istendiğini anlayamadı. Bu sorun sadece bize de ait değil, küresel. Öyle ki bu yazıyı yabancı bir blogdan çeviriyorum ve tamamen bizimle aynı sorunları anlatıyor. Orijinal yazıyı referans bağlantısından okuyabilirsiniz. Neden sadece kadınlara dayalı edebiyat ödüllerin ihtiyacımız olduğunu bilenler ellerini yukarı kaldırsın. Ve bunun neden böyle olduğunu defalarca kez açıklamak zorunda kalmaktan bıkanlar? Sanırım herkes. Ginobibliyofobi. İşte size sözlüklerde bulamayacağınız bir sözcük, isterseniz de denemesi bedava. Hadi en yakınınızdaki sözlüğü açın ve kelimeyi arayın. Peki, nedir Ginobibliyofobi? Francine Prose tarafından keşfedilen bu sözcük tıpkı iş dünyasındaki kadınlara karşı eşit olmayan çalışma koşulları gibi edebiyat dünyasında kadınlara karşı eşit olmayan koşulları anlatır. Şöyle ki bir kadın yazarın okunmaması ve kitaplarda yer alan karakterlerin büyük oranda kadın olması. Kadın olan karakterlerin ise geride kalarak hikaye örgüsünde çok nadiren karşımıza çıkması bu koşullara dahildir. Yükselen itiraz seslerini duyabiliyorum. Ancak 2015 yılında Catherine Nichols adlı bir kadın yazar, erkek takma adı kullanarak bir makalesini yayımladığında kendi adıyla yayımlandığında gelen yorumlardan sekiz kat daha fazla yorum geldiğini keşfetti. Yazarın az tanınır olduğu iddia edilebilir ama takma adı? Takma adı ondan daha mı meşhurdu? Burada mevzu tamamen iki yazar arasındaki tek farka, cinsiyete dayanıyor. Geçtiğimiz günlerde, bu senenin içinde, basılı yayın yapan edebiyat dergisi Ecinniler Dergi editörlerinden birisi yayımlama sırasında kadın yazarlara öncelik verildiğini, dergide bir kadın-erkek kotası olduğunu, eğer bu kota dolduktan sonra eser gönderen olursa yayımlama takvimine alarak başka bir sayı da yayımladıklarını söylediğinde adeta kıyamet koptu. Özellikle de erkek yazarlar bu durumun adaletsizlik olduğunu söyleyerek duruma karşı çıktılar ancak edebiyat dergilerinin ya da platformlarının çoğunda bu ters olarak yani kadın yazarı almayıp, fazla fazla erkek yazar alarak zaten işliyor ve bu gözümüzün önünde oluyor. Ancak diğerine karşı çıkan erkek yazarların işine geldiğinden bu duruma ses çıkarmıyorlardı. Ecinniler'in yaptığını ise sindiremediler. Kim her ne derse desin, edebiyat sahnesinde kalem sallayan kadın yazarlara ve şairlere ihtiyacımız var. Erkeklere de. Hepimize yer varken başkalarını düşürmeye çalışmayın.

2
E
Emrecan Doğan
·18 Tem 14:15·Edebiyat

Cemal Süreya folklor’un yani başka bir söyleyişle halk kültürü ögelerinin şiire düşman olduğunu çünkü folklorun kalıplaşmış söz yapılarından meydana geldiğini ve şiirin yapısı gereği alışılmadık söz yapılarını, bozunmuş sözcükleri kullanması gerektiğini, bu yüzden de kalıplara şiir de yer olmadığını, şiirin folklore düşman olduğunu belirterek folkloru resmen şiirden kovar. Cemal Süreya’nın bu yazısının bağlantısını sizlerle de paylaşacağım ki bu konuda düşüncelerinizi alayım. Açıkçası Orhan Veli’den bu yana aynı kaynağı kullanarak tersi istikamete giden İkinci Yeni’nin diğer mensupları olarak sayılan şairler, yazarlar* ve Cemal Süreya kendisinden önceki 50 kuşağı gibi ‘’Batı edebiyatını özümseyelim ancak gelenekten de kopmayalım’’ anlayışından başka bir yenilik getirmiyordu. Üvercinka’da bu anlayış tek dizede anlatılıyordu: <strong>‘’Laleli’den dünya’ya doğru giden bir tramvaydayız.’’ </strong> Oysa Orhan Veli kökün kendisi olmayı amaçlayan köksüz bir şiir anlayışı, poetika, ortaya koyuyordu. Bu şiirin merkezinde ise ‘’eda’’ vardı. Kısaca şairin tavrı da diyebiliriz. Sanatsız, vezinsiz Garip şiirini götüren ve okunmasını sağlayan bu unsurdu. Tabii Orhan Veli’ye göre. Ancak Orhan Veli’de yaptığı hatayı göremedi. Neyse bu başka bir yazının konusu, girmeyelim. Orhan Veli’nin poetikasında 'eda' dediği unsur Cemal Süreya’nın folklor hakkındaki düşüncelerini bozguna uğratmaya yeter de artar. Folklor de bulunan donuk ve kalıplamış ifade tarzının elbette sadece şaire değil, yazara da düşman olması gerekir. Sonuçta öykü ve romanda da kullanılsa deyim ve ifadeler aynı sözcüklerden oluşuyor. Değişmiyorlar ya. Benim de savunacağım görüş tam olarak böyle. Bütün türler için geçerli ama her türden örneklemeye ve anlatmaya çalışırsam bu yazı uzadıkça uzar. Bunun önüne geçmek için ise temsili olarak yazı boyunca yalnız öykü üzerinden gideceğim. Genellikle,  aslında tamamen, öykü yazdığım için bunu mazur görebilirsiniz. Yine de dediğim gibi söyleyeceklerim bütün türler de geçerlidir. Orhan Veli ‘’eda’’ kavramını ortaya atıyor ama yapıtında açıklamıyor. Eda’yı eğer yazarın tavrı olarak ele alırsak şairane olmayan, sanatsız şiire güzelliğini ve estetiğini veren ögeyi de bulmuş oluruz. Canınız isterse siz kadın adı olarak da alabilirsiniz, paşa gönlünüz bilir. Öykü’de eda okuyucuya hissettirildiği andan itibaren klişelerin, basmakalıp atasözü ve deyimlerin, folklorun yani halk kültürünün yazara özgü olması kaçınılmaz olur. Nihayetinde insanlar-  olarak hemen hemen aynı olayları yaşayıp, tecrübe ediyor ama başka başka sonuçlar buluyoruz. Bunun da temelinde insanların ayrı ayrı duruşu ve bu duruştan dolayı kaynaklanan bakış açımız vardır. Cemal Süreya’nın bahsettiği kendine özgülüğü, tümce- sözcük bozunumlarını sağlayacak olan budur. Böylece 1 şair/yazar’ı ancak taşıyabileceği söylenen folklor aynı dönemde birçok şair ve yazarı taşır hale gelecektir. Halk kültürü ya da atasözleri ve deyimler anlamında folkloru şiir, öykü ya da sanatın herhangi bir alanından kovmak o sanatın alıcısı olan bireyin de üyesi olduğu halk ile bağı koparmak demektir. Hal böyle olunca sanatın halktan kopuk ve yeşerdiği coğrafyaya yabancı bir varlık olması da kaçınılmaz olacaktır. <img class="aligncenter wp-image-26487 size-full" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/l-1.jpg" alt="" width="575" height="300" /> * Burada yazarlar deme nedenim Tomris Uyar’ın da bazılarınca bu akımın içinde görülmesinden, İlhan Berk, Turgut Uyar gibi akım içindeki şairlerin öykü ve tiyatro türlerinde de yapıtlar vermesindendir. &nbsp;

1
E
Emrecan Doğan
·18 Tem 13:14·Edebiyat

Stephen King'in roman ve hikayelerinin birbiriyle bağlantılı olduğu söylenir ki bu kısmen doğrudur. Çoğu romanı ve hikâyesi arasında bağlantı varken eserlerinin hepsi de <em>Macroverse </em>adlı bir üst evrende geçer. Eğer Stephen King kitaplarına aşina değilseniz ya da okumadığınız kitapları varsa spoiler uyarısı yapmak zorundayım. Yazıyı burada bırakmanız sizin için daha iyi olacaktır. <img class=" wp-image-26389 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/maxresdefault-58-300x169.jpg" alt="" width="673" height="380" /> Macroverse bir çoklu evrendir yani içinde birden çok evreni barındırır. Bu üst evrende hikayeleri birbirine bağlayan olaylar ya da karakterler vardır. Bu evrenin içinde çok farklı olaylar, mekanlar, zaman çizelgeleri bulunur, haliyle böylesine devasa bir evreni takip etmek zordur. Stephen King'in korku yazarı olarak etiketlendiğini ve bunun aslında doğru olmadığını daha önce belirtmiştim. Yine de bu korku yazarlığı kariyerine 5 Nisan 1974’de ilk kitabı Carrie'nin, Türkçe adıyla Göz, yayımlanmasıyla başladı. Kitabın sınırlı başarısına rağmen 1977’de Brian De Palma tarafından sinemaya uyarlanınca ünlendi ve arkasından da asıl çıkışı olan Medyum, Shining,  geldi. O zamandan beridir de Stephen King’in roman ve öyküleri doğaüstü ya da doğal pek çok insana, yaratığa ev sahipliği yaparken bütün bu dehşetengiz karakterleri Macroverse adı verdiği bir üst evrende birleştirdi. Macroverse Derry’nin neden lanetli gibi göründüğünü, o romanındaki Pennywise’ın nereden geldiğini ve bütün o telepatik güçlerle donanmış insanları açıklıyordu. <img class=" wp-image-26392 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/indir-4-1-300x120.jpg" alt="" width="699" height="279" /> Bu evrene birçok ayrıntı Kara Kule serisinin kitaplarından eklenebilir. Kara Kule, King’in evreninin tek başına bir evren olarak görünmesini sağladı. Stephen King burada apaçık bir şekilde J.R.R Tolkien’i kendine rol model olarak alıyor ve onun yolunu takip ediyordu. Kendisi de zaten bunu söylemekten geri durmadan pek çok kez dile getirdi. Tıpkı Orta Dünya Evreni ya da Tolkien’s Legendarium, gibi geniş bir evren yaratımı peşine düşmüştü. Bunu da yine Tolkien’in kendi evrenine bir hayran kurgusu yazarak elde etmeye çalışıyordu. Kara Kule mitolojisine göre başlangıçta <em>Prim </em>adı verilen ilksel, karanlık, kaos ortamı vardı. Bu karanlığın ortasında yaşayan Gan, ''Öteki'' de denir, karnında evrenleri döndürüyordu. Kara Kule’yi yaratan da Gan’dı, onun başına muhafızlar diken de. Kule’nin altı kirişi vardır ve bu altı kirişi toplam da 12 muhafız korumaktadır. Bunlar at, balık, tavşan, ayı, köpek, kartal, fil, sıçan, kurt, yarasa, aslan ve kaplumbağadır. Bu kaplumbağa ise romanlarda sürekli sözü edilen, ''O'' romanında Kaybedenler Kulübüne yol gösteren <em>Maturin’dir. </em>Maturin sessizdir ve bilgedir. Çoğu zamanını kabuğunun içinde, uykuda geçirir. Nadiren başını dışarı uzatıp, dış meseleler ile ilgilenir. Başını dışarı uzattığı bu nadir zamanların birinde kusarak bizim içinde yaşadığımız evreni meydana getirmiştir. Bu evren aynı zamanda King romanlarının geçtiği esas mekandır. <img class=" wp-image-26394 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/indir-5-2.jpg" alt="" width="702" height="394" /> Peki IT kimdir? Ya da O. O’da Macroverse içinde yer alan bir boşlukta, karanlıkta kaplumbağa Maturin ile birlikte yaşar. Onun doğal düşmanıdır. Maturin kaplumbağa şeklinde betimlense de O pek çok şekle girdiğinden esas şeklinin ne olduğu konusu tartışmalıdır. Yine de “ölüm ışıkları” adı verilen üç turuncu ışık küresinden oluştuğuna dair rivayetler de vardır. Pennywise, Dünya’ya bir gök taşının üzerinde düşmüş ve Derry kurulmadan önce kasabanın sınırlarının içerisine inmiştir. Ana evrende yer alan diğer dikkate değer, daha çok mekan olarak geçen yerler ise Jerusalem’s Lot, Castle Rock, Haven ve Shawshank Eyalet Hapishanesidir. King birçok eserinde Pennywise’ı kullanarak kitapları birbirine bağlamayı bildi. Örneğin orijinal adı Tommyknockers olan ''Umacı'' romanında Tommy <em>gözleri parlak, gümüş dolara benzeyen bir palyaço </em>görür. ''Rüya Avcısı'' romanında Maine’den geçerken “Pennywise Yaşıyor” yazan bir graffiti görülür, O’dan Beverly Marsh ile Richie Tozier de kitapta yer almaktadır. Daha birçok kitapta da Pennywise’dan bahsedilir ya da doğrudan gözükür. Macroverse evreni içinde farklı hikayeleri birbirine bağlayan bir başka karakter de Walter O’dim ya da Siyahlı Adam olarak da bilinen Randal Flagg’dır. King’in çoklu evrenin baş düşmanı olarak kabul edilen Flagg’ın Carrie romanında da ana karakterin gerçek babası olduğu ima edilir. Gerçi King’in evreninin en büyük kötü karakterinin Pennywise mı yoksa Randall Flagg mı olduğu da tartışmalıdır. Sonuçta evren genişlemeye devam ediyor. Çünkü Stephen King hala yazıyor. Sonuç olarak Macroverse’in kökeni itibariyle her şey bir şekilde Kara Kule’ye bağlanmaktadır. King’in roman ve öykülerini tek başına yapıtlar olarak okunması da mümkündür ancak öte yandan hepsini Macroverse adı altında birleştirerek sizlere daha zengin bir okuma deneyimi de sunar.  Bu zenginlik paralel boyutları ve farklı zaman çizelgelerini de içermektedir. Tabii ki Stephen King ne kadar çok yazarsa bu zenginlik de o kadar artacaktır. Nereye kadar gidebileceğini kim bilir?

9
E
Emrecan Doğan
·18 Tem 12:43·Edebiyat

<em>Stephen King’in biyografisi, yazarın doğum gününde bizlerle olacak. </em> Stephen King'i hepimiz seviyoruz değil mi? Üretken bir yazar olarak bilinen Amerikalı bilimkurgu, fantastik ve korku yazarı <em>Stephen </em>King bu sene, 21 Eylül'de 75. doğum gününü kutlayacak. Yazar Bev Vincent ise King'e bu sene bir kitap hediye etmeyi planlıyor: <strong>Bir Stephen King biyografisini !</strong> Bev Vincent kelimenin tam anlamıyla bir Stephen King aşığı olan Kanadalı bir kimyager ve yazardır. 1961 doğumlu yazar, Türkçe olarak yayımlanmayan, pek çok kitaba imza atmıştır. Kara Kule Rehberi (Dark Tower Companion), Kara Kule'ye Giden Yol (Road to the Dark Tower) kitapları 2009 yılında Bram Stoker ödülüne aday gösterilirken, 2010 yılındaysa Stephen King'in Illustrasyonlu Rehberi (The Stephen King's Illustrated Companion) adlı kitabı Edgar Ödülüne aday gösterilmiştir. 2018 yılında bir hayalini gerçekleştirerek en sevdiği yazar olan Stephen King ile birlikte Uç ya da Kork (Flight or Fright) adlı bir antolojinin editörlüğünü yürütmüştür. Kısa öykü çalışmalarını Alfred Hitchcock’s Mystery Magazine, Ellery Queen's Mystery Magazine, Borderlands 5, Ice Cold ve The Blue Religion gibi yerlerde yayımladı. 2001 yılından beri kesintisiz olarak Cemetery Dance dergisine yazılarıyla katkıda bulunmaktadır. Shirley Jackson ve Edgar Ödülleri için jüri üyeliği de yapmıştır. <strong>Kitapta Bizi Neler Bekliyor ?</strong> Stephen King ilk kitabının yayımlandığı tarih olan 5 Nisan 1974’den, çok öncesine dayanan bir yazarlık geçmişine sahiptir. Ancak ilk kitabıyla kariyerinin başladığı kabul edilse bile neredeyse 50 senedir dur durak bilmeden yazdığı da bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır. 50 senelik bu zaman diliminde O, Mahşer, 22.11.63, Carrie, Yeşil Yol ve Kara Kule Serisi gibi akıllara ve kalplere kazınmış eserlerini yazdı. Yazarın 75. doğum gününde yayımlanacak biyografi kitabı da bu 50 senelik süreçte neler olduğunu konu edinecek. Yazarlık kariyerindeki iniş çıkışlar, alkol ve uyuşturucuyla imtihanı, ailesiyle ilişkisi, yaşadığı zorluklar ve elbette ki yaptığı hataları işleyecek. King’i her yönden kuşatmaya alan ve onun hayatına dışardan bakan bir bakışla yazan Bev Vincent, Sai King’in sadık okurlarından birisi olarak bu kitaba bir başka özendiğini ifade ediyor. Kitap bütün bu biyografik bilgilerin yanı sıra King’in aile hayatına, yazarlığına dair arşivde yer alan fotoğrafları ve belgeleri de içeriyor. Yurtdışında 20 Ekim’de yayımlanacak ve raflara ertesi gün çıkacak olan kitap 240 sayfadan oluşacak kitap “Stephen King” adıyla ve “A Complete Exploration of His Work, Life and Influences” alt başlığıyla, ciltli olarak satışa sunulacak. Türkiye’de ise ne zaman yayımlanacağı henüz belli değil. Biliyoruz ki Türkiye'de Stephen King'in çok hayranı var ancak yazarı yayımlayan yayınevleri işleri ağırdan almayı sevdiklerinden oldukça yavaş bir çeviri takvimleri olduğu da ortada. Bev Vincent’ın adını duymuş ya da kitaplarını okumuş muydunuz? Stephen King ve yeni çıkacak biyografi kitabı ne düşünüyorsunuz?

1
E
Emrecan Doğan
·15 Tem 12:58·Sanat

<img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/20220713_200910.jpg" alt="" width="422" height="540" /> Angelo Graf Von Counten'ın Aslanlı Tanrıça Diana adlı tablosu. 18-1925 yılları arasında yaşayan ressam Roma Mitolojisinde yer alan ay ve avcılık tanrıçası Diana'yı onun sembolü olarak kabul edilen aslan ile birlikte betimler. Bu yüzden tabloda aslanla yan yana duran genç kadın korkmak yerine tasasız bir biçimde elini aslanın üzerine atmakta ve gülümsemektedir. Roma Mitolojisi genel olarak Yunan Mitolojisinden esinlendiği için Diana'da ay tanrıçası vasfını Selene'den, avcılık ve yine ay sembolünü Artemis'ten alır. Tıpkı Artemis gibi Diana'da bakire bir tanrıçadır. Bu durumu korumaya da yeminlidir. Yunan Mitolojisindeki Zeus'a denk olan Jüpiter ile Leto'ya denk olan Latona'dan ikiz kardeşi Apollon ile birlikte doğar. Doğum hikâyesi ayriyeten ilginçtir. <strong>Delos Adası ve Latona</strong> Jüpiter'in asıl karısı ve kardeşi olan Juno, Latona ile kocasının ilişkisini öğrenince Latona'yı lanetler ve yeryüzüyle bağlantısı olan hiçbir yerde doğurmaması için beddua eder. Aslında beddua etmek burada Juno'nun yaptığını karşılamasa da yaptığı şey bir nevi bu. Yeryüzüyle bağlantısı olmayan gökyüzünde doğurabilmek adına Jüpiter'e yalvarır ancak Juno'nun korkusundan Jüpiter Latona'ya yardım edemez. Latona uzunca bir arayıştan sonra denizin ortasında yüzmekte olan ve ana karayla hiçbir bağlantısı olmayan Delos Adası diye bir yer bulur ve burada ikizlerini doğurur. Apollon ve Diana'nın doğumundan sonra Delos Adası yeryüzüne kök salar ve iki ölümsüzler de bu adanın koruyucusu olur. <strong>Bakire Tanrıça ve Ay</strong> Tanrıça Diana özel olarak kız çocuklarının da koruyucusudur. Tabii ki bu yönü tamamen bakire bir tanrıça olmasıyla ilişkilidir. Diana daha birçok şeyin, doğumun, ay'ın ve avcılığın tanrıçasıdır. Betimlendiği heykellerde ve resimlerde genellikle 15 yaşındaki ergen bir kız olarak tasvir edilmektedir. Tanrıçanın koruduğu avcılar da yine bu yaşlardaki kızlardan oluşmaktadır. Tabloda yer alan ok ve genç kızın beline taktığı sadak da yine Roma döneminde ortaya çıkmış 15 yaşında avcılık yapan genç kız tasvirine dayanmaktadır. Sembolü olarak ay ve dişi aslan dışında maral olarak da bilinen dişi geyik ve dişi ayı da sembol hayvanları arasında yer alır.

7
E
Emrecan Doğan
·15 Tem 12:08·Kültür

Her mitoloji temel bir yaratılış hikâyesine dayanır. Bugün inandığımız dinler özelinde de bu durum geçerliyken antik çağların mitoloji hikâyelerinde, destanlarında ya da efsanelerinde görmemek imkânsızdır. Antik Yunanların inandıkları dinin temeli de yine bir yaratılış hikâyesine dayanıyordu; Kaos ve Gaia'nın mitine. Kaos kısaca hiçbir şeyin olmadığı simsiyah bir boşluktan ibarettir. Antik Yunan inancına göre evrende hiçbir şey ve hiç kimse yokken Kaos vardı. Tabii hiç kimse yokken bizden bahsediyorum, Kaosu yaratan kişi olan Kronos bu hiçliğin içindeydi. Kronos yani zaman evrenden bile eskiydi. Bu tanrı bir şeyler yaratıyor ama yarattıklarını sağa sola savurarak bir daha ilgilenmiyordu. Onları bir düzene koymadığı için etrafındaki tüm mekan dağınık hâldeydi ve bir kaos durumu hâkimdi. Bu karanlık boşluğun içinde her şey karmakarışıktı ve bu karanlığın şekli yoktu. İşte bu karanlıktan da Gaia doğdu. Yeri temsil eden bu tanrıça bereketin simgesi olarak geniş göğüslüydü. Kaostan doğan Gaia ile birlikte Eros da doğdu ki o da aşkın tanrısı olarak bilinir. <img class="alignnone wp-image-24923" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/gaia-greek-titan-anselm-feuerbach-1875-300x200.jpg" alt="" width="890" height="593" /> Erebos ve Aether de yine Gaia'nın kardeşlerinden olduğuna inanılır. Erebos geceyi, Aether ise yerin ışığını temsil etmektedir. Gaia ile Aether birlikte olarak Uranus'u doğurur. Uranus ikinci kuşak tanrıların babası olacaktır. Gaia bu ikinci kuşak tanrıları doğurmadan önce öz oğlundan birçok çocuk sahibi oluyor ancak ilk çocuklar ucube denilebilecek türden elli kafaya, elli ayağa, elli kola ve her kolda elli ele sahip acayip yaratıklar olunca Uranus bunlardan dehşete düşüp Gaia'nın rahmine geri itiyor. Daha sonra Gaia yine gebe kalıp Kiklop olarak bilinen tek gözlü yaratıkları doğuruyor. Kiklop ayrıca bizim mitlerimizde Tepegöz olarak geçmektedir. Kikloplar'a dokunmayan Uranus bir süre yeni çocuklarıyla yaşıyor. Bu kez çocuklar el işleri konusunda maharetli çıkarak annelerine yıldırım, fırtına, zırh, kılıç ve kalkan dövüyorlar. Uranus yine bir korkuya kapılarak Kiklopları bir zincire vurup hepsini bir araya getirerek Tartarus'a atıyor. İşte önceki yazımda bahsettiğim Tartarus'da böyle oluşuyor. Uranus’un bu bitmek bilmeyen korkusunun arkasında, bazı mitlerde babası olarak gösterilen Kronos ile yaşadığı olaylar var. Kronos çocuklarını yiyerek kendisini tahttan indirmelerini engellemek ister. Çünkü o da çocuklarının gücünden çekinmektedir. Ancak Uranus bundan kurtulup babasını indirip boşlukta yuvarlanan bir kayaya zincirler. Uranus bunun kendisinin başına da geleceğinden korkarak çocuklarını yok etmektedir. <img class="wp-image-24924 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/ezgif.com-gif-maker-8-2-300x225.jpg" alt="" width="901" height="676" /> Bütün bu olan bitenlerden sonra hâlâ Uranus ile birlikte olan Gaia ondan “Titanlar" olarak da bilinen bu ikinci kuşak tanrıları meydana getirdi. Yunan Mitolojisinin ana dayanağı olarak Gaia önemli bir yer tutar. Kronos'un şekil vermeden var ettiği evrende ilk tanrı olan Kaos'dan itibaren Gaia hep bir sonraki tanrı kuşağının yaratımında yer alarak soyun sürmesini sağlamıştır. Şüphesiz ki soyun devam etmesi de Gaia'nın bereket yönünü vurgular. Burada vurgulamak gerekir ki yukarı anlatılan mitolojik hikâye çoğunlukla kabul edilendir. Bunun dışında birçok farklı hikâye de bulunabilir çünkü Antik Yunan Mitolojisi ve inancı tek ve bir olmaktan uzak olarak farklı farklı hikâyelerle defalarca anlatılmıştır. Hesiodos farklı, Homeros farklı, Platon farklı, Aristo farklı ve diğer Antik Yunan tarihçileri farklı olarak hikâyeleri ele almışlardır. Zaten bu yazarların kitap yazarak mitolojiyi derleme toplama çalışmalarının amacı başı sonu belli olan bir hikâye oluşturmaktı. Gaia'nın Titanları doğurmasından sonraki mitlerini ise sonraki yazımda ele alacağım.

8
E
Emrecan Doğan
·14 Tem 14:36·Tarih

Hades'i hepimiz biliriz. Yunan mitolojisinde Rhea ve Kronos'tan doğma yeraltı tanrısı. Popüler kültüre pek çok versiyonu olan bu karakter Yunan mitolojisinde yer alan üç büyük tanrıdan biridir. Rhea’dan onunla birlikte Hera, Hestia, Demeter, Poseidon ve hepsinin babası olarak bilinen Zeus doğar. Olimpos tanrıları ile Titanlar arasında yaşanan mücadelenin sonunda Titanlar Tartarus'a hapsedilir. Poseidon, Zeus ve Hades arasında yapılan kura neticesinde de Zeus'a gökyüzü düşerken Poseidon'a okyanuslar ve Hades'e yeraltı düşer. Hades’in popüler kültürdeki temsilleri genellikle kötüdür ama Hades sadece kader tarafından kendisine verilmiş olan görevi yerine getirmektedir. Mitoloji hikâyelerde aktif olarak yer almayan Hades özellikle Olimpos Dağında gelmeyen ya da orada yaşamayan tek tanrıdır. Buna rağmen Antik Yunanlılar bu tanrıya daima adak adayıp, kurban sunmuşlardır. Muhtemelen Hades'e tapınıldığı dönemde Tartarus bir eziyet ve ıstırap yeri olmaktan uzak olarak ruhun son dinlenme yeri ya da buraya benzer şekilde yaşanabilecek bir başka dünya olarak düşünülmüş olabilir. Ölen kişi eğer Antik Yunan inançlarına uygun bir şekilde defnedildiyse Hermes gelip ruhunu alarak yeraltında bulunan Styx nehrine, oradan da kayıkçı Charon’un yardımıyla Hades'in kapılarına götürülecekti. Burada üç başlı köpek Cerberos, elli başlı olduğu da söylenir, tarafından korunan kapılardan geçip diğer ruhların arasına karışacaktı. Ancak bu inançlar Klasik Yunan mitlerine aitti. Daha sonra zamanla bu mitlere Tartarus ve Elysium kavramları da eklenerek katmanlardan oluşan bir öbür dünya inancı oluşturuldu.

4

Eğer kitabı henüz okumadıysanız ve filmi de henüz izlemediyseniz yazıyı okumaya hiç başlamasanız daha iyi olur çünkü bolca sürpriz bozan içermektedir. Stephen King oldukça üretken bir yazar, tabii ki bin ya da üç yüz kitabı olan yazarların olduğu bu dünyada kendisi tembel bile sayılabilir ama çoğu yazardan üretken olduğu da kesindir. Gizli Pencere ise Gece yarısını Dört Geçe, orijinal adıyla Four Past Midnight, adlı öykü derlenmesinde yer alan bir öyküsüdür. <img class="wp-image-24476 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/1441213387-FourPastMidnight-300x189.jpg" alt="" width="1390" height="878" /> Film Morteney Rainey, kısaca Mort yani Ölüm, adındaki bir yazarın eşinin kendisini aldattığını öğrenmesiyle başlıyor. Bunu da birinden duymuyor, eşini ve sevgilisini otelde basıyor. Böylece çift boşanma sürecine giriyor ama Morteney boşanma kağıtlarını imzalamadığı için boşanamıyorlar. Yine de mal paylaşımı yapıyorlar, Morteney kırsal bir alandaki evi alıyor. Birlikte yaşadıkları şehirdeki evlerini ise karısına bırakıyor ki o da burada sevgilisi Ted ile yaşıyor. Aralarındaki iletişim de kısıtlı. Çünkü sadece ev telefonu olan Rainey bazen telefonun fişini çekiyor ya da çoğunlukla uyuyor, bu da onunla iletişim kurulmasını zorlaştırıyor hatta imkansız hale getiriyor. Bir gün yazmaya çalışırken kır evinin kapısı çalınıyor. Kapıyı açınca karşısında John Shooter adında, 40-50 yaşları arasında, köylü tipli, Amish tarzı giyinen bir adamı buluyor. Hikayesini çaldığını söyleyen ve kendisinden özür dileyip, bunu düzeltmesini isteyen adam hikaye dosyasını oraya bırakıp okumasını istiyor. Rainey ilk başta ilgilenmiyor ama adam dosyayı kapı önünde bırakınca alıp çöpe atıyor. Bir gün sonra eve gelen hizmetli onu Rainey'in taslaklarından birisi olduğunu düşünüp çöpten alıyor ve yazara veriyor. Yazar bu kez merak edip okuyor ve daha ilk cümlelerde tanıdık gelen bu hikayeyi tanıyıveriyor. Gizli Pencere adlı hikayesini kontrol ettiğinde ise gerçekten de benzerlik buluyor. <img class="wp-image-24478 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/raw_polisiye-yazarlari-cevapliyor-polisiye-nedir_214903279-300x150.jpg" alt="" width="1106" height="553" /> Gizli Pencere öyküsünü Rainey daha eşiyle birlikteyken yazmış ve bunu bize flashback geçişleriyle anlatıyorlar. Oturduğu evde bir dolabın arkasından çıkan gizli bir pencere bulan kadın, görür görmez oraya bayılıyor. Pencere aynı şekilde bahçenin gizli saklı bir yerine baktığından buraya gizli bir bahçe yapabileceğini söylüyor. Bütün bunları görüp tekrar bugüne geliyoruz. John Shooter ile bir gök kenarında buluşan Rainey adama hikayenin ne zaman yayımlandığını soruyor. Çünkü “iki yazarın eseri çakıştığında yayım tarihine bakılır.” Rainey hikayesini 1995 yılında bir dergide yayımlamıştır, Shooter ise kendininkini 1997’de yazmıştır. Yani iki sene kadar farkla Rainey haklıdır, hikayeyi çalmamıştır. Ama adam diretir ve dergiyi görmek ister. Derginin boşanmak üzere olduğu karısının evinde olduğunu söyleyen adama üç gün mühlet verir ve yine geleceğini söyler. Bu sahnede çok dikkat çekici ve filmin sonu hakkında izleyiciye spoiler veren bir detay vardır. Gölün yanındaki yoldan geçmekte olan kamyonun içindeki John, Shooter'a selam verir. Mississippi‘den gelen Shooter bu kasabadan birini nasıl tanımaktadır? Rainey üç gün içinde eski karısı Amy'i arayıp dergiyi istemeyeceğine karar verip kestirip atar ancak bunu Shooter'a söylemez, sadece bu kararı alır.

3