<p>Bugün, Dünya atmosferinin <strong>yaklaşık olarak sadece yüzde 21'i oksijenden </strong>oluşuyor. Gezegenimizin atmosferinin mevcut nefes alabilir durumuna gelmesi ise çok uzun zaman aldı. Yaklaşık 4,6 milyar yıl önce soğuyan gezegenimizin çevresinde kalın bir tabaka oluşturan ilk gaz karışımı;<a rel="nofollow" href="https://forces.si.edu/atmosphere/02_02_01.html"></a> metan, hidrojen sülfür ve karbondioksit gibi yanardağların yaydığı türdendi. Sadece Dünya'nın bağırsakları uçucu maddelerle çalkalanmadı, iç Güneş Sistemi'nden sürekli bir soğuk kaya bombardımanı sürekli bir taze malzeme kaynağı sağladı. Daha büyük çarpışmalar ise bazen yüzeyi yeniden ısıttı,<a rel="nofollow" href="https://www.sciencealert.com/asteroids-may-have-delayed-the-evolution-of-earth-s-atmosphere"></a> toplanan nemi kaynattı ve atmosferin sıcak bir karmaşa olarak kalmasını sağladı.</p><p>Gökten yağan bu mineral akışı ise aynı zamanda amonyak şeklinde bol miktarda nitrojen salgılıyordu. </p><h2>Oksijen Dünya atmosferinde ne zaman ortaya çıktı?</h2><p>Detaylar hakkında hala bilmediğimiz çok şey var. Örneğin, erken mineral yağmurunun gezegenimize ne kadar nitrojen sağladığından tam olarak emin değiliz. Lakin yaklaşık 4,3 milyar yıl önce Dünya'nın cehennem gibi koşulları nihayet soğumaya başladı ve uzay kayaları da tufanı hafifledi. Su kütleleri, çeşitli <strong>jeokimyasal</strong> reaksiyonların gerçekleşmesi için yeterince uzun bir süre birikerek, gezegeni çoğunlukla karbondioksit ve nitrojenden oluşan kalınlaşan bir atmosferle baş başa bıraktı.</p><p>Muhtemelen ara sıra volkanik aktiviteden kaynaklanan oksijen kokuları vardı.<a rel="nofollow" href="https://www.sciencealert.com/volcanoes-could-be-responsible-for-the-first-puffs-of-oxygen-on-earth"> </a>Ancak tepki vermesi uzun sürmedi ve gezegeni yaklaşık ilk milyar yılı boyunca büyük ölçüde oksijensiz bıraktı.</p><h2>Peki büyük Oksidasyon Olayı neydi?</h2><p>Dünyanın biyolojideki ilk girişimlerinin, bir dizi molekülü bir arada tutan enerjiyi alması ve onu organik maddeler oluşturmak için yeniden kullanması gerekecekti. Oyunun başlarında bir noktada, belki de Dünya'nın oluşumunun yüz milyonlarca yılı içinde, güneş ışığının sağladığı enerjiyi belirli kimyasallardan çekmek için bir mekanizma tesadüfen ortaya çıktı. Teknik olarak fotosentez olmasına rağmen, fazla oksijen bırakan türden değildi. Bu 'oksijenik' fotosentez çeşidi, öyle görünüyor ki, daha önce olmasa bile<a rel="nofollow" href="https://www.sciencealert.com/photosynthesis-emerged-much-closer-to-the-dawn-of-life-on-earth-than-we-thought"></a> 3 milyar yıl kadar önce ortaya çıkmış olabilir.<a rel="nofollow" href="https://www.sciencealert.com/we-re-getting-closer-to-figuring-out-when-earth-started-producing-oxygen"></a> <strong>Fotosistem II</strong> olarak adlandırılan biyolojik makine, ilkel mikroplara, bol miktarda enerji yüküyle birlikte ihtiyaç duydukları yapı taşlarını oluşturmak için karbon dioksit ve suyu yeniden birleştirmelerine izin vererek bir destek verdi.</p><p>Gezegenin okyanuslarında köpüren yüz milyonlarca yıllık oksijen patlamalarına rağmen, atmosferde çok az değişiklik oldu. <strong>Bu şaşırtıcı oksijen yokluğunun olası bir açıklaması,<a rel="nofollow" href="https://www.sciencealert.com/asteroids-may-have-delayed-the-evolution-of-earth-s-atmosphere"></a> gökyüzünde kayan ve en küçük moleküler oksijen izleriyle kolayca reaksiyona giren uçucu gazları bırakan meteoritlerin devam eden çiselemesidir.</strong></p><p>Yavaş birikmenin nedeni ne olursa olsun, yaklaşık 2,4 milyar yıl önce oksijen gazının damlaması nihayet önemli seviyelere ulaştı ve <strong>Büyük Oksidasyon Olayı</strong> olarak bilinen duruma yol açtı.</p><h2>Oksijen dünyadaki yaşam için iyi bir şey miydi?</h2><p>Ani oksijen gazı bolluğunun Dünya'nın biyosferi üzerinde ne tür bir etkisi olduğunu söylemek şaşırtıcı derecede zor. Teorik olarak oksijen oldukça reaktif bir elementtir. Bugün bile, hasarsız oksijenin DNA gibi daha hassas organik moleküllerimize yol açabileceği hasarla başa çıkmak için özel enzimlerimiz var. Bu nedenle, oksijenle başa çıkmak için adaptasyonlar olmadan erken organizmaların çok sayıda öleceğini hayal etmek kolaydır. Felaket bir ölümün gerçekleşmiş olması ise tamamen mümkün.<a rel="nofollow" href="https://www.sciencealert.com/even-more-evidence-arises-for-a-die-off-bigger-than-the-dinosaurs"> </a>2 milyar yıllık minerallerde kilitli izotoplar üzerinde yapılan araştırmalar, sayısız acı çeken mikrobun minik bedenlerinde karbonun kilitli kalmasıyla oksijen konsantrasyonlarının azaldığını gösteriyor. Yine de bu eski kaydı yorumlamak tam olarak kolay değil; diğer çalışmalar<a rel="nofollow" href="https://www.sciencealert.com/new-discovery-contradicts-the-theory-that-earth-lost-a-bunch-of-oxygen"></a> varsayımları sorgulayarak oksijendeki düşüşün büyük bir can kaybından kaynaklanmayabileceğini öne sürüyor.</p><p>Yaklaşık 600 milyon yıl önce, atmosferimizdeki moleküler oksijen konsantrasyonları nihayet yüzde 21'e ulaştı. Tarihin bu dönemi, canlıların karmaşıklığının ortaya çıkmasıyla örtüşmektedir. Yüzeyi çizen küresel bir buzul örtüsünden salınan büyük miktarda besin serpilmesinin<a rel="nofollow" href="https://www.sciencealert.com/this-groundbreaking-period-in-earth-s-history-gave-rise-to-the-first-animals"></a> aksine, oksijenin ne ölçüde bir rol oynadığını doğrudan söylemek zor. Bir yandan oksijen, günümüzde hidrokarbonlardan büyük bir enerji kaynağının serbest bırakılması için vazgeçilmez bir araçtır. Hareket halindeki modern çok hücreli organizma için mükemmel yakıt!</p><h2>Dünya oksijenini hiç kaybedecek mi?</h2><p>Güneş parladığı, bitkiler çiçek açtığı ve fotosentez oluştuğu sürece, gezegenimizin atmosferinde her zaman oldukça yeterli miktarda oksijen olacak gibi görünüyor. <strong>Ancak elbette ki bu denge kalıcı değildir.</strong></p><p>Araştırmacıların ellerindeki bilgilere ve analizlere göre; yaklaşık bir milyar yıl içinde, güneş radyasyonu karbondioksiti parçalayacak kadar güçlü olacak.<a rel="nofollow" href="https://www.sciencealert.com/earth-s-atmosphere-could-return-to-a-methane-rich-low-oxygen-state-in-a-billion-years-or-so"> </a>Gaz olmadan, fotosentez durma noktasına gelecek ve oksijen milyarlarca yıl öncesinden beri görülmeyen seviyelere düşecek.</p>
Ece Altaylıgil
@ecealtayligil
<em>Çinli bir evcil hayvan klonlama şirketi, dünyanın ilk klonlanmış Arktik kurdunun ( Canis lupus arctos</em> ) doğumunu duyurdu ve bu kurt, olası bir taşıyıcı anne olan bir beagle tarafından dünyaya getirildi. Maya adlı klonlanmış dişi kurt yavrusu ve beagle annesi, 19 Eylül'de Pekin'de Sinogene Biyoteknoloji Şirketi tarafından düzenlenen basın toplantısında kısa bir videoyla dünyaya tanıtıldı. Video, Maya'nın doğumundan 100 gün sonra yayınlandı. Normalde Sinogene şirketi, özel müşteriler için kediler, köpekler ve atlar gibi ölü evcil hayvanların klonlanmasında adeta uzman hale gelmiştir. Artık Global Times'ın bildirdiğine göre, şirket artık nesli tükenmekte olan türlerin klonlanmasına yardımcı olmak için uzmanlığını kullanmak istiyor. Maya, kuzeydoğu Çin'deki bir vahşi yaşam parkı olan Harbin Polarland'da esaret altında ölen, Maya olarak da adlandırılan tamamen büyümüş bir Kutup kurdundan toplanan DNA kullanılarak klonlandı. Global Times'a göre, 2006'da Çin'e gönderilmeden önce Kanada'da doğan asıl Maya, 2021'in başlarında yaşlılık nedeniyle ölmüştü. Global Times'a göre, Sinogene genel müdürü Mi Jidong, şirketin basın toplantısında <strong>Maya'nın klonlanmasının "iki yıllık özenli çabalardan sonra" başarıyla tamamlandığını</strong> söyledi. Sinogene araştırmacıları, somatik hücre nükleer transferi (SCNT) olarak bilinen bir işlemi kullanarak asıl Maya'dan alınan deri hücrelerini köpeklerden alınan olgunlaşmamış yumurta hücreleriyle birleştirerek 137 Kutup kurdu embriyosu ürettiler. Bu embriyolardan 85'i başarılı bir şekilde yedi beagle suretine nakledildi. Global Times'a göre, nakledilen bu embriyolardan sadece bir tanesi hamilelik sırasında tamamen gelişti. Araştırmacılar, bilim insanlarının deneyleri için esaret altında yeterli sayıda dişi kurt olmadığı için beagle vekilleri kullandılar. Neyse ki, köpekler melez gebeliğin başarılı bir şekilde gerçekleşmesi için kurtlarla yeterli DNA'yı paylaşıyorlar. Maya şimdi vekil annesiyle birlikte Çin'in doğusundaki Xuzhou'daki bir Sinogene laboratuvarında yaşıyor, ancak kurt yavrusu eninde sonunda diğer Kuzey Kutbu kurtlarıyla yaşamak için Harbin Polarland'a transfer edilecek. Sinogene ayrıca bilinmeyen bir erkekten alınan DNA kullanılarak oluşturulan ikinci bir Kutup kurdu klonunun 22 Eylül Perşembe günü dünyaya geleceğini açıkladı. Ancak, yavrunun doğumuyla ilgili şu ana kadar doğrulanmış bir rapor yok. Global Times'a göre şirket, gelecekte daha fazla esir türü klonlamak için Pekin Yaban Hayatı Parkı ile yeni bir ortaklık duyurdu, ancak henüz konuyla ilgili belirli bir proje açıklanmadı. <h2>Asıl amaç; nesli tükenmekte olan hayvanları klonlamak</h2> Global Times ve diğer medya kuruluşlarının raporlarına rağmen, gri kurtların ( <em>Canis lupus</em> ) bir alt türü olan Arktik kurtları nesli tükenmekte olan bir tür değildir. Nesli tükenmekte olan türler ise daha önce bilim insanları tarafından klonlandı. 2020'de ABD merkezli Revive & Restore şirketinden bilim insanları, nesli tükenmekte olan bir kara ayaklı gelinciği ( <em>Mustala nigripes</em> ) başarıyla klonladı. Aynı yıl, şirket ayrıca nesli tükenmekte olan bir Przewalski'nin atını da ( <em>Equus przewalskii</em> ) başarıyla klonladı ve teknisyenleri şimdi klonlama teknolojisini kullanarak soyu tükenmiş yolcu güvercinini ( <em>Ectopistes migratorius ) canlandırmaya çalışıyorlar.</em> Revive & Restore'un baş bilim insanı Ben Novak, WordsSideKick.com'a bir e-postada "Klonlama, büyük ölçüde az kullanılan bir araçtır" dedi. "Gelecekte, daha nadir veya daha kötü hale gelen, soyu tükenen türler için kritik bir yaşam çizgisi olabilir." Novak, nesli tükenmekte olan türlerin klonlanmasının temel yararının, bir tür içindeki genetik çeşitliliğin miktarını koruması olduğunu söyledi. Klonlar, klonlanmamış diğer bireylerle çoğalabilirse bu durum, tehdit altındaki türlere, onları yok olmaya iten seçim baskılarına uyum sağlamak için bir mücadele şansı verir, diye ekledi. Novak, klonlamanın bir başka yararının, özellikle diğer türlerden taşıyıcı anneler kullanıldığında, mevcut esir yetiştirme programlarıyla birlikte kullanılabilmesini de öngördü. Bilim insanları, esaret altında bir yedek popülasyon oluşturmak için vahşi hayvanlardan almak yerine, vahşi hayvanlardan genetik örnekler alabilir ve Maya ile onun beagle annesi ile yaptıkları gibi, daha kolay bulunabilen taşıyıcı anneleri kullanarak laboratuvarda klonlar oluşturabilirler. Novak, bu genetik yedeklerin daha sonra mücadele eden popülasyonları yenilemek için vahşi doğaya sunulabileceğini söyledi. Novak, "Memeliler için, taşıyıcı hamileliğin başarılı olması için iki türün 5 milyon yıldan daha kısa bir süre önce ortak bir ataya sahip olması gerektiği anlaşılıyor" dedi. Bu, yakından ilişkili yaşayan vekil türler kullanılarak soyu tükenmiş türlerin yeniden canlandırılması olasılığını açıyor, diye ekledi. Bununla birlikte, klonlamanın bazı önemli sınırlamaları da vardır. Ana sorunlardan biri, tüm hayvanların henüz başarılı bir şekilde klonlanamamasıdır. Novak, bugüne kadar sadece memeliler, balıklar, amfibiler ve tek bir böcek türünün SCNT kullanılarak klonlandığını söyledi. Ornitorenk ve echidnas gibi kuşlar, sürüngenler ve yumurtlayan memeliler için SCNT işe yaramaz çünkü yumurtalar düzgün gelişmez, diye ekledi. Novak, klonlamanın suni tohumlama veya in vitro fertilizasyona kıyasla çok düşük bir başarı oranına sahip olduğunu söyledi. Yavru kurt Maya'da olduğu gibi, araştırmacıların genellikle yüzlerce embriyo yaratması ve bunları yalnızca bir hayvanın doğması için birden fazla taşıyıcı anneye başarılı bir şekilde yerleştirmesi gerekir, bu da klonlamayı pahalı bir süreç haline getirebilir. Bu yüksek maliyetler nedeniyle, Sinogene ve Revive & Restore gibi özel şirketlerin ortaya çıkması, koruma amaçlı klonlamanın geleceğinde muhtemelen önemli bir rol oynayacaktır. Novak, tarihsel olarak, çoğu klonlama araştırmasının yetersiz finanse edilen üniversiteler tarafından yapıldığını söyledi. Bu nedenle, "kar amacı gütmeyen şirketlerin koruma programlarıyla ortaklığı, klonlamayı nadiren araştırılan bir teknikten değerli bir koruma aracına dönüştürmenin anahtarıdır." Klonlama savunucuları için Maya'nın doğuşu, bu araştırma alanı için doğru yönde atılmış bir başka adımdır. Novak, "Daha fazla vahşi yaşam klonlama işinin yapıldığını görmek harika." dedi. "<strong>Umarım klonlamadaki tüm bu son başarılar, klonlamanın vahşi yaşamı korumak için yararlı bir araç olarak kullanılmaya hazır olduğunu dünyaya gösterir."</strong> Kaynak: WordsSideKick.com
Hepimiz bu rutini ezbere biliyoruz: "Lütfen koltuklarınızın dik konumda olduğundan, tepsi masalarının kaldırıldığından, pencere gölgeliklerinin açık olduğundan, dizüstü bilgisayarların baş üstü kutularında saklandığından ve elektronik cihazların uçak moduna ayarlandığından emin olun". Şimdi, bu kuralların ilk dördü makul, değil mi? Yangın gibi acil bir durum olup olmadığını görebilmemiz için panjurların açık olması gerekiyor. Sıradan hızlı çıkabilmemiz için tepsi masalarının kaldırılması ve dik oturulması gerekiyor. Koltuk arka cepleri onları tutacak kadar güçlü olmadığı için, dizüstü bilgisayarlar acil bir durumda mermiye dönüşebilir. Bu nedenle de kaldırılır ve buraya kadar her şey normal. Ve cep telefonlarının uçak için acil bir duruma neden olmaması için uçak moduna ayarlanması gerekiyor, değil mi? Cevap ise; "Kime sorduğuna bağlı". <h2>Teknoloji çok ilerledi</h2> Havacılık navigasyonu ve iletişimi, 1920'lerden bu yana paraziti en aza indirmek için koordine edilen radyo hizmetlerine dayanmaktadır. Şu anda kullanımda olan dijital teknoloji, 60 yıl önce kullandığımız bazı eski analog teknolojilerden çok daha gelişmiş durumdadır. Araştırmalar, kişisel elektronik cihazların, uçağın iletişim ve navigasyon sistemleriyle aynı frekans bandında bir sinyal yayarak elektromanyetik girişim olarak bilinen şeyi yaratabildiğini göstermiştir. Ancak 1992'de ABD Federal Havacılık Otoritesi ve Boeing, bağımsız bir çalışmada; elektronik cihazların uçak parazitinde kullanımını araştırdı ve kritik olmayan uçuş aşamalarında bilgisayarlarda veya diğer kişisel elektronik cihazlarda herhangi bir sorun bulamadı. (Kalkışlar ve inişler kritik aşamalar olarak kabul edilir.) Dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, havacılıkla ilgili müdahale sorunlarını önlemek için aynı stratejileri geliştirdiler. AB'de ise elektronik cihazların 2014'ten beri açık kalmasına izin verildi. <h2>2,2 milyar yolcu</h2> Öyleyse neden bu küresel standartlar yürürlükteyken havacılık endüstrisi cep telefonlarının kullanımını yasaklamaya devam etti? Kablosuz ağlar bir dizi kule ile birbirine bağlıdır; bu yer ağları üzerinden uçan yolcuların hepsi telefonlarını kullanıyorsa ağlara aşırı yük binebilir. 2021'de uçan yolcu sayısı 2,2 milyarın üzerindeydi ve bu 2019 yolcu sayısının yarısı kadardı. Elbette mobil ağlar söz konusu olduğunda son yıllardaki en büyük değişiklik yeni bir standarda geçiştir. Mevcut 5G kablosuz ağlar - yüksek hızlı veri aktarımı için arzu edilir - lakin bu durum havacılık endüstrisindeki birçok kişi için endişeye neden olmuştur. <h2>Hava öfkesini unutamayız</h2> Çoğu hava yolu şirketi artık müşterilerine kullandığın kadar öde veya ücretsiz Wi-Fi hizmetleri sağlıyor. Yeni Wi-Fi teknolojileri ile yolcular teorik olarak cep telefonlarını uçuş sırasında arkadaşları, akrabaları veya müşterileriyle görüntülü görüşme yapmak için kullanabilirler. <strong>"Hava öfkesi"</strong> de dahil olmak üzere rahatsız edici yolcu davranışlarının giderek sıklaştığı bir dönemde, uçuşta telefon kullanımı, tüm uçuş deneyimini değiştiren başka bir tetikleyici olabilir. Yıkıcı davranışlar, emniyet kemeri takmama, diğer yolcular ve kabin ekibiyle sözlü tartışmalar gibi güvenlik gereksinimlerine uymamaktan, yolcular ve kabin ekipleriyle - tipik olarak hava öfkesi olarak tanımlanan - fiziksel tartışmalara kadar çeşitli biçimler alır. <strong>Sonuç olarak uçuş sırasında telefon kullanımı şu anda uçağın çalışma kabiliyetini bozmamaktadır. </strong>Ancak kabin ekipleri, tüm yolculara uçak içi hizmet sağlamada gecikmeli durumlar yaşayabilir. <h6>Kaynak: Creative Commons-The Conversation</h6>
Dünya'mız 2020'de <strong>Küresel pandemi</strong> başladığından beri, türümüzün sağlığının diğer hayvanlarla yakından iç içe olduğunun her zamankinden daha fazla farkına vardı. Bugün, araştırmacılar çoğunlukla kuşlar ve memelilere odaklanıyor, amfibiler nadiren dikkate alınıyor, lakin bu tehlikeli bir ihmal olabilir. Kurbağalar ve sıtma üzerine yeni yayınlanan bir araştırma, insan sağlığının bu sevimli -biraz yapışkan olsa da- yaratıklardan ne kadar yakından etkilenebileceğini gösteriyor. 1980'lerde, Kosta Rika ve Panama'daki ekolojistler, amfibi sayılarında sessiz ve dramatik bir düşüş fark etmeye başladılar. Dünyanın bu bölgesindeki kurbağalar ve semenderler, öldürücü bir mantar patojeninin avına düşüyorlardı ve bunu o kadar hızlı yapıyorlardı ki, o zamanlar araştırmacılar yerel bir yok olma dalgasından korkuyordu. Bazı bilim insanları şimdi, kısaca Bd olarak adlandırılan bu patojenin, Asya'dan Güney Amerika'ya 90'ı yok olma da dahil olmak üzere en az 501 amfibi türünde önemli düşüşlerden sorumlu olan <strong>"bir hastalığa atfedilebilecek en büyük kayıtlı biyolojik çeşitlilik kaybına"</strong> neden olduğunu savunuyorlar. Bu açıkça büyük bir iddia, ancak amfibiler artık Dünya'daki en tehdirt altındaki hayvan grupları arasında sayılıyor. <strong>Kurbağalar ve semenderler</strong> sivrisinek popülasyonu büyüklüklerini doğrudan etkiler, çünkü sivrisinekler önemli bir besin kaynağıdır; bu durum amfibilerin sayısının, ölümcül insan hastalıklarını yayan vektörleri -bulaşıcı patojenleri iletebilen canlı organizmaları- etkileyebileceği anlamına gelir. Orta Amerika'yı bir vaka çalışması olarak kullanan araştırmacılar, kurbağalar gibi canlıların nihayetinde insan sağlığına nasıl fayda sağlayabileceğini göstermeye çalıştılar. İlk olarak 2020'de sunulan bulgular şimdi hakemler tarafından gözden geçirildi ve Bd kaynaklı amfibi kayıplarının, ilk olarak Kosta Rika'da enfekte sivrisinekler tarafından bulaşan bir hastalık olan sıtma insidansında önemli bir artışa yol açtığını gösteriyorlar. Yazarların bilgisine göre bu durum, doğal bir ortamda insan sağlığını etkileyen amfibi kayıplarının ilk nedensel kanıtıdır. Çalışma, Kosta Rika ve Panama'daki ilçe düzeyinde Bd kaynaklı amfibi azalmasının sıtma insidansı üzerindeki nedensel etkisini tahmin etmek için <strong>çoklu</strong> bir<strong> regresyon</strong> <strong>modeli</strong>ne dayanıyordu. <blockquote><strong>Bd'den kaynaklanan önemli amfibi kayıplarından sonraki sekiz yıl içinde, sıtma vakalarında 1000 kişi başına yaklaşık bir ekstra vakaya eşdeğer bir artış oldu. Bu ekstra durum, son zamanlardaki amfibi ölümü olmasaydı, her halükarda ortaya çıkmayacaktı.</strong></blockquote> Olağan bir sıtma salgınında, insidans oranları genellikle bin kişi başına yaklaşık 1.1-1.5 vakadan zirveye ulaşıyor. Bu durum, Orta Amerika'daki bir amfibi kaybının, hastalanan insan sayısında yüzde 70-90'lık bir artışa neden olabileceği anlamına geliyor. Dang humması gibi sivrisinek kaynaklı diğer hastalıklarla ilgili gelecekteki çalışmalar, amfibi kaybı ile sivrisinek kaynaklı hastalıklardan kaynaklanan artan tehdit arasındaki bağlantıyı desteklemeye yardımcı olabilir. Araştırmacılar, eyalet düzeyindeki verileri değil, Panama'daki dang humması vakalarıyla ilgili bazı ulusal verileri elde edebildiler, ancak bu daha düşük çözünürlükte, bulgular amfibi düşüşünden sonra dang hummasında bir artış olduğunu gösteriyor. 2002'den 2007'ye kadar, önceki sekiz yıla göre dang vakalarındaki artış yüzde 36 idi. Siz bunu okurken, <em><strong>B. salamandrivorans</strong></em><strong> ,</strong> küresel ticaretle tüm dünyayı dolaşıyor ve bu sadece amfibilerin geleceğini değil, kendi türümüzün sağlığını da tehdit ediyor. Mevcut çalışmanın ortaya koyduğu gibi, kurbağa ve insan sağlığı genellikle el ele gider. İstesek de istemesek de bizler birbirimize bağlıyız. <em>Kaynak: Çevresel Araştırma Mektupları</em>
Hayatımızın üçte birini uykuda geçiriyoruz ve uykuda geçirdiğimiz zamanın dörtte biri de rüya görmekle geçiyor. Yani, 2022'de yaşayan ortalama bir insan, altı yıldan biraz fazla süredir rüya görüyor. Yine de, rüya görmenin hayatımızda oynadığı merkezi rol göz önüne alındığında, neden rüya gördüğümüz, beynin rüyaları nasıl yarattığı ve daha da önemlisi, rüyalarımızın sağlığımız, özellikle de beyinlerimizin sağlığı için öneminin ne olabileceği hakkında hala çok az şey biliyoruz. Yapılan araştırmalarda, orta ve ileri yaşta sık sık kötü rüyalar ve kabuslar (uyanmanızı sağlayan kötü rüyalar) görmenin, bunama geliştirme riskinin artmasıyla bağlantılı olabileceği açıklanmıştır. Bunlar arasında 35-64 yaş arası 600'den fazla kişi ve 79 yaş ve üzeri 2.600 kişi bu sonuçta yer almıştır. Çalışmanın başlangıcında tüm katılımcılar demanssızdı ve orta yaşlı grup için ortalama dokuz yıl ve daha yaşlı katılımcılar için beş yıl bu dönem takip edildi. Çalışmanın başında (2002-12) katılımcılar, ne sıklıkla kötü rüyalar ve kabuslar gördüklerini soran bir anket de dahil olmak üzere bir dizi anket doldurdular. Araştırmanın başında daha sık kabus gören katılımcıların bilişsel gerileme (zaman içinde hafıza ve düşünme becerilerinde hızlı bir düşüş) yaşama ve bunama teşhisi konma olasılığının daha yüksek olup olmadığını öğrenmek için veriler yeniden analiz edildi. <h2>Haftalık kabuslar!</h2> Her hafta kabus gören orta yaşlı katılımcıların, sonraki on yılda bilişsel gerileme (demansın öncüsü) olasılıklarının dört kat daha fazla olduğunu, yaşlı katılımcıların ise bunama teşhisi konma olasılığının iki kat daha fazla olduğu bulundu. İlginç bir şekilde, kabuslar ve gelecekteki bunama arasındaki bağlantı, erkekler için kadınlardan çok daha güçlüydü. Örneğin, her hafta kabus gören yaşlı erkeklerin demans geliştirme olasılığı, kötü rüyalar bildirmeyen yaşlı erkeklere kıyasla beş kat daha fazlaydı. Fakat kadınlarda ise risk artışı sadece yüzde 41'di. Genel olarak, bu sonuçlar, sık görülen kabusların, özellikle erkeklerde, hafıza ve düşünme sorunlarının gelişiminden birkaç yıl hatta on yıllar önce olabilen en <strong>erken demans</strong> belirtilerinden biri olabileceğini düşündürmektedir. <blockquote>Alternatif olarak, düzenli olarak kötü rüyalar ve kabuslar görmenin demans nedeni olması bile mümkündür.</blockquote> İyi haber şu ki, tekrarlayan kabuslar tedavi edilebilir ve kabuslar için birinci basamak tıbbi tedavinin, Alzheimer hastalığına bağlı anormal proteinlerin birikmesini azalttığı öncelerden araştırmacılar tarafından gösterilmiştir. Bu bulgular, kabusları tedavi etmenin bilişsel gerilemeyi yavaşlatmaya ve bazı insanlarda bunamanın gelişmesini önlemeye yardımcı olabileceğini düşündürmektedir. Bu durum, gelecekteki araştırmalarda keşfedilecek önemli bir yol olacaktır. Araştırmamın sonraki adımları, genç insanlarda görülen kabusların demans riskinin artmasıyla bağlantılı olup olmadığını araştırmayı içerecek. Bu, kabusların bunamaya neden olup olmadığını veya bazı insanlarda erken bir işaret olup olmadığını belirlemeye yardımcı olabilir. Ayrıca, rüyalarımızı ne sıklıkta hatırladığımız ve ne kadar canlı oldukları gibi diğer rüya özelliklerinin de insanların gelecekte bunama geliştirme olasılığının belirlenmesine yardımcı olup olmayacağı da ilerleyen zamanlarda araştırılacaktır. Bu araştırma, demans ve rüya görme arasındaki ilişkiye ışık tutmakla yetmeyecek ve daha erken teşhisler için sevinçli haberleri beraberinde getirebilecektir. Kaynak: Creative Commons.
Prag yakınlarında kazı yapan arkeologlar; Stonehenge'den ve hatta Mısır Piramitleri'nden daha eski bir Taş Devri yapısının kalıntılarını keşfettiler. Bu yapı ise tamamen yuvarlak olan bir bölgeyi temsil ediyor. Gerçek amacı bilinmemekle birlikte, tarafından yaklaşık 7000 yıl önce Geç Neolitik veya Yeni Taş Devri sırasında yerel bir çiftçi topluluğu bu dairesel binada toplanmış olabileceğini araştırmacılar tartışmaktadır. Uluslararası Radyo Prag'ın bildirisine göre kazılan yuvarlak çukurun büyüklüğü yaklaşık 55 metre çapında ve Eğik Pisa Kulesi kadar uzundur. Ve "bu daireyi inşa eden insanlar hakkında bir şey söylemek için çok erken" olsa da, onların MÖ 4900 ile MÖ 4400 arasında gelişen Stroked Pottery kültürünün bir parçası oldukları gayet açıktır. IAP adına Vinoř bölgesindeki yuvarlak kazı başkanı Miroslav Kraus, yapının ortaya çıkarılmasının kendilerine yapının kullanımı hakkında bir ipucu verebileceğini söyledi. Uluslararası Radyo Prag'a göre, araştırmacılar Vinoř roundel'in varlığını ilk kez inşaat işçilerinin gaz ve su boru hatları döşediği 1980'lerde öğrendiler ve mevcut kazı, yapının bütünlüğünü ilk kez ortaya çıkardı. Řídký'ya göre ekibi şimdiye kadar hendek dolgusunda; çanak çömlek parçaları, hayvan kemikleri ve taş aletlerini buldu. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/AerialViewOfAncientRoundelInPrague.jpg" alt="" width="642" height="361" /> Bu yuvarlak kazıdan elde edilen karbon tarihlemeli organik kalıntılar, ekibin yapının inşa tarihini belirlemesine yardımcı olabilir ve muhtemelen onu yakınlarda keşfedilen bir Neolitik yerleşimle ilişkilendirebilir. Řídký, Stroked Çömlekçilik eşyalarını yapanların Çek Cumhuriyeti'nin Bohemya bölgesinde başka yuvarlaklar inşa etmeleriyle tanındığını söyledi. Çağdaş Polonya, doğu Almanya ve kuzey Çek Cumhuriyeti'nin kesiştiği yerde bulunan yerleşik tarım köyleri, her biri 20 ila 30 kişiyi barındıran büyük dikdörtgen yapılar olan birkaç uzun evden oluşuyordu. Ancak Řídký, "yuvarlakların inşası bilgisinin çeşitli arkeolojik kültürlerin sınırlarını aştığını" belirtti. "Farklı topluluklar, Orta Avrupa'da yuvarlak hatlar inşa etti." Birkaç on yıl öncesine kadar havadan ve insansız hava fotoğrafçılığının arkeolojik alet çantasının önemli bir parçası haline geldiği zamana kadar yuvarlak halkalar iyi bilinen antik özelliklerden değildi. Radyo'ya göre şimdi arkeologlar, "yuvarlakların tüm Avrupa'daki en eski mimari kanıt olduğunu" biliyorlar. Yukarıdan bakıldığında, yuvarlaklar, giriş işlevi gören çeşitli boşluklara sahip bir veya daha fazla geniş, dairesel hendekten oluşur. Radio Prag International'a göre burası önceden, her merdanenin iç kısmı muhtemelen ahşap direklerle, belki de boşlukları sıvayan çamurla kaplıydı. Orta Avrupa'da yüzlerce dairesel toprak işleri bulundu, ancak hepsi sadece iki ya da üç yüzyıla kadar uzanıyor. Geç Neolitik'teki popülariteleri açık olmakla birlikte, işlevleri hala sorgulanmaktadır. 1991'de, Almanya'da, aynı zamanda Stroked Pottery kültürüne tekabül eden bilinen en eski roundel bulundu. Goseck Çemberi olarak adlandırılan 75 m çapındadır ve çift ahşap bir çit ve üç girişe sahiptir. Döngülerin çok sayıda insanın bir araya gelmesi için, belki de bir topluluk olarak onlar için önemli olan geçiş törenleri, astronomik fenomenler veya ekonomik değiş tokuş gibi olayları anmak için yapılmış olması muhtemeldir. Ancak yedi bin yıl önceki yaşamları hakkında daha fazla bilgi sağlayabilecek çok az mezar bulunduğundan, insanlar kendileri hakkında çok az şey biliniyor. Üç asırlık popülaritesinden sonra, yuvarlaklar MÖ 4600 civarında arkeolojik kayıtlardan aniden kayboldu. Arkeologlar, mermilerin neden terk edildiğini henüz bilmiyorlar. Ancak bugüne kadar bulunan tüm yuvarlakların dörtte birinden fazlasının Çek Cumhuriyeti'nde bulunduğu göz önüne alındığında, Vinoř'daki kazıyla benzer gelecekte yapılacak araştırmalar sonunda yuvarlakların gizemini çözmeye yardımcı olabilir. <h6>Kaynak: <strong>WordsSideKick.com</strong></h6>
Tanımlanamayan derin deniz "mavi yapışkan" yaratıkları, son zamanlarda Karayipler'de deniz tabanında gizemli lekeleri görüldükten sonra bilim insanlarının kafasını karıştırdılar. Keşif gezisinin sırasında, ekip üyeleri gloopy globüllerin ne olabileceğini tartıştı, ancak araştırmacıların hiçbiri kesin bir cevap bulamadı. ABD Virjin Adaları'ndan biri olan St. Croix'i çevreleyen deniz tabanının yakınında uzaktan kumandalı bir aracı (ROV) kontrol eden bilim adamları tarafından 30 Ağustos'ta birden fazla mavi yapışkan yaratık görüldü. Bu gizemli lekeler, su yüzeyinin altında 407 ve 611 metre arasında deniz tabanında hareketsiz otururken keşfedildi. Araştırmacılar, son dört ayı NOAA'nın "Ridge'e Yolculuk 2022" keşif serisinin bir parçası olarak Kuzey Atlantik bölümlerini araştıran Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi'nin (NOAA) araştırma gemisi Okeanos Explorer'da ROV'a pilotluk yaptı. Bu keşif gezileri sırasındaki diğer tüm dalışlarda olduğu gibi, görüntüler de dünyanın dört bir yanından gelen derin deniz tutkunlarının eğlenmesi için NOAA tarafından canlı olarak yayınlandı. Canlı yayın sırasında araştırmacılar olağandışı mavi yaratıklardan birini fark edip yakınlaştırdılar ve ne olabileceğini tartışmaya başladılar. Bazı gözlemciler, muhtemelen yumuşak bir mercan veya sünger ve hatta bazen deniz fışkırtma olarak adlandırılan bir tunikat - jelatinimsi deniz omurgasızları olabileceğini belirtti. Ekip, <strong>"engebeli mavi şey", "mavi biyomat" ve "mavi yapışkan"</strong> dahil olmak üzere bir dizi potansiyel takma ad önerdi. Keşif üyeleri ise, sadece gizemli yaratığın ne olmadığı konusunda anlaşabildiler. Bir araştırmacı, "Size bunun bir kaya olmadığını söyleyebilirim, ancak gidebildiğim sonuç kadarıyla düşüncelerim yalnızca bu kadar" dedi. Dalıştan kayda değer diğer manzaralar arasında yeşil gözlü bir balık, bir balta balığı, bir sakal balığı, bir cam sünger, bambu mercanı, fosilleşmiş bir mercan resifi ve nadir görülen bir deniz kestanesi partisi bulundu. Ekibin şimdi ise şaşırtıcı mavi yapışkanı tanımlamaya çalışmak için uzun bir sürece ihtiyacı olacak. Canlı yayında araştırmacılar, gizemli lekeleri tespit edip edemeyeceklerini görmek için dalıştan mercan ve sünger uzmanlarına görüntü ve video göndereceklerini söylediler. Dünya Deniz Türleri Kaydı'na göre deniz altında, yaklaşık 2.000 yumuşak mercan türü olduğu için bu elbette kolay bir iş değil; NOAA'ya göre ise yaklaşık 8.500 sünger türü; ve Smithsonian Okyanus Enstitüsü'ne göre yaklaşık 3.000 tunik türü bulunmaktadır. Bilim insanları uzmanların bu türü tanımlanmaması durumunda "bir örnek toplanana kadar gizemi kalmaya devam edecek" dedi. Ekip, bu yapışkanlı gizemin, bu keşif gezilerini hem izleyiciler hem de bilim insanları için bu kadar eğlenceli ve önemli kılan şeyin mükemmel bir örneği olduğunu düşünüyor. Literatürde şimdilik "<strong>Blue Goo"</strong> adıyla adlandırılan bu yapışkanlı gizem, önümüzdeki aylarda detaylı çalışmalarla sırrını bilim insanlarına verebilecek gibi görünüyor. O döneme kadar edindiğimiz takma adlara devam ediyoruz.
COVID'in dünya nüfusuna yol açtığı sağlık sorunlarının listesi arasında, daha kafa karıştırıcı ve ilginç olanlarından birisi de <strong>erken ergenlik</strong> olarak bilinen durumu yaşayan kızların sayısındaki artıştır. Araştırmacılar ise durumu anormallik olarak adlandırmaktadır. Birden fazla çalışma, tipik olarak nadir görülen bir durum olan pandeminin ilk aylarında sayılardaki ani artışı tespit ederek, virüs ile erken ergenlik için bir tetikleyici arasında potansiyel bir bağlantı olduğunu vurguladı. Romada'daki 60. Yıl Avrupa Pediatrik Endokrinoloji Derneği Toplantısı'nda sunulan bir çalışma, bunun enfeksiyonla hiçbir ilgisi olmayabileceğini öne sürüyor. Bunun yerine, kilitlenmeler sırasında akıllı cihazlarda saatlerce gezinmek için harcanan zaman suçlanabilir. Türkiye'deki Gazi Üniversitesi ve Ankara Şehir Hastanesi'nden araştırmacılar, 18 olgunlaşmamış dişi sıçanı, her gün nispeten kısa veya uzun süreler boyunca ağırlıklı olarak LED ekranlarımızdan yayılan bir ışık spektrumuna maruz bıraktılar ve daha uzun süreler boyunca mavi tonlu ışıkta yıkananların, ayırt edici özellikleri gösterdiğini buldular. Bunun sonucunda kalanların ise diğerlerinden daha erken olgunlaştığı kanısına vardılar. Endokrinolog ve endokrinolog Gazi Üniversitesi'nden başyazar Aylin Kılınç Uğurlu; "Melatonin seviyelerini değiştirmek için yeterli olan mavi ışığa maruz kalmanın, aynı zamanda üreme hormonu seviyelerini değiştirebildiğini ve sıçan modelimizde daha erken ergenliğe neden olabildiğini bulduk. Ek olarak, maruz kalma ne kadar uzun olursa, başlangıç o kadar erken olur" diyor. Pandemi sırasında neden dünya çapında daha fazla kızın ergenliğe girdiği konusunda bir smaçtan uzak olsa da, kişiselleştirilmiş dijital teknolojiye giderek daha fazla bağımlı hale geldiğimiz için bu durum, kesinlikle ciddiye alınması gereken bir durumdur. İstatistiksel olarak konuşursak, çoğumuz 12 yaşına kadar ergenliğin sevinçlerini ve korkularını yaşamaya başlarız, erkeklerde 9'dan 14'e ve kızlarda 8'den 13'e kadar bu süreç ilerler. Kızlar için erken ergenlik, sekiz yaşından önce ortaya çıkan ikincil cinsel özelliklerin belirtileri olarak tanımlanır. Durumun yaygınlığına ilişkin önlemler dünya çapında önemli ölçüde değiştiğinden, kaç kızı kapsadığını netlikle söylemek şu an için zor. Bu nedenle Türkiye'de bir erken ergenlik formu bildiren kızların sayısı Nisan 2019'da 25'ten Mart 2020'de 58'e yükseldiğinde, araştırmacılar şaşkına döndü, yüksek kalorili yiyeceklerden pandemi korkusuna kadar her şeyin suçlanabileceğini öne sürdüler. İlgi çekici bir olasılık, akıllı cihazların kullanımındaki keskin artış oldu. Ya da daha kesin olmak gerekirse, her gün telefonlarımızdan ve tabletlerimizden yayılan mavi ışığa maruz kalma süresinde önemli bir artış gerçekleşti. Sıçanları daha uygun bir test konusu olarak kullanan araştırmacılar ekibi, bu hipotezin bunun için çok şey olabileceğini gösterdi. Her gün mavi ışık süresinin iki katına maruz kalan dişi sıçanlar, yaşıtlarına göre nispeten daha genç yaşta kemirgen ergenlik dönemine girdiler. Bu durum, diğer faktörlerin de önemli bir rol oynayamayacağı anlamına gelmez. <strong>Ergenliğin biyolojisi inanılmaz derecede karmaşıktır</strong> ve insanlarda ergenlik zaman çizelgesini şekillendirmek için çok çeşitli etkilere bolca yer vardır. Uğurlu; "Bu bir sıçan çalışması olduğundan, bu bulguların çocuklarda tekrarlanacağından emin olamayız, ancak bu veriler mavi ışığa maruz kalmanın erken ergenlik başlangıcı için bir risk faktörü olarak kabul edilebileceğini gösteriyor" diyor. Bilgiyle kalmanız dileğimle.
<p>Yaşam iksiri tüm evrende efsane olmaya devam ediyor, fakat yeni deneylere göre gençlerin zamanından önce yaşlanmaları o kadar da zor olmayabilir. Peki bu deney nedir? Bu deney daha önce yapıldı mı veya yapıldıysa ne gibi sonuçlar oluştu? Bu deneyi insanlar üzerinde kullandıkları zaman ne gözlemlendi? Bilim insanları yaşlanmanın iksirini mi buldular?</p><p>Yeni bir deneyde; genç fareler, bilim adamları onlara daha yaşlı farelerin kanını aşıladıklarında, kısa bir süre yaşlılık belirtileri yaşadılar. Benzer bir yaşlanma etkisi, insan hücreleri yaşlı bireylerin plazmasına daldırıldığında da meydana geldi. Üç aylık ve tamamı erkek olan genç farelere 22-24 aylık daha yaşlı bir fareden kan transfüzyonu yapıldı. Daha sonrasında genç fareler, eski kanın doku yaşlanmasının etkisini yaratıp yaratmadığını görmek için kas gücü açısından test edildi. Araştırmacılar, bir kontrol grubuyla (başka bir genç fareden kan transfüzyonu alan genç fareler) karşılaştırıldığında, yaşlı bir fareden kan alan farelerin "maksimal seğirme kuvvetini azalttığını ve kasılmalar sırasında kuvvet geliştirme ve gevşeme oranlarının önemli ölçüde daha kısa olduğunu" bildirdiler.</p><p>Fareler, başlangıçta ve kan infüzyonundan yedi gün sonra bir koşu bandı üzerinde fiziksel dayanıklılıkları açısından test edildi. (Koşmayı reddeden fareler, tükenene kadar koşmalarını sağlayan bir hava üflemesiyle uyarıldı.) Eski kan alan fareler, kontrol grubuna göre daha hızlı yoruldu ve koşu bandında daha kısa bir mesafe koştu. Bu fareler ayrıca böbrek hasarı ve karaciğer yaşlanmasının kanıtı için biyobelirteçlere sahipti. Bu deneyde daha yaşlı farelere daha genç kan verildiğinde, lipidler, fibroz, yorgunluk azaldı ve kas dayanıklılığı da artmış oldu.</p><p>Bu son sonuç, 2005 yılında California Üniversitesi tarafından yürütülen ve genç ve yaşlı farelerin yapışık ikizlerini yaratmanın (dolayısıyla kan ve organları paylaşmanın) yaşlı farelerde yaşlanma belirtilerini tersine çevirebileceğini gösteren daha önceki bir çalışmayı yansıtıyordu.</p><p><strong>Araştırmacılar, "Heterokronik kan değişimini kullanarak, yaşlı farelerden genç farelere fizyolojik yaşlanma transferini rapor ediyoruz"</strong> diyor. "Bu yanıt kronolojik yaşla ilgisiz."</p><p>Araştırmacılar, daha yaşlı farelerden alınan hücrelerin, kas zayıflığı, dayanıklılık kaybı ve doku hasarı gibi yaşlanmayı teşvik eden "yaşlanmayla ilişkili salgı fenotipi" (SASP) saldığını varsaydılar. Bu yaşlanan hücreler – üremeyi durduran ancak vücuttan atılmayan yaşlı hücreler – kronolojik yaşlanma için ilk önce meydana gelmese bile, <strong>daha genç bir bireyin içindeki yakındaki hücreleri potansiyel olarak etkileyebilir. </strong>Araştırmacılar ayrıca 60 ila 70 yaş arasındaki insanlardan alınan plazmaya insan böbrek hücrelerini yerleştirdiler ve deneyden sonraki altı gün içinde birden fazla yaşlanma biyolojik belirteci buldular. Bu biyobelirteçler, 20 ila 30 yaşları arasındaki insanlardan alınan plazma kullanılarak deney tekrarlandığında ise bulunamadı.</p><p>Kaynak: Nature Metabolism.</p>
Birden ona kadar sayıları sırayla yazmanız istendiğinde, bunları nasıl sıralamayı tercih edersiniz? Yatay mı? Dikey mi? Soldan sağa mı? Yukarıdan aşağıya mı? Ya da onları rastgele yerleştirir misin? Batı ülkelerindeki okullarda, sayıların 'doğru' sıralaması sağdan sola (10, 9, 8, 10, 9, 8, 7…) şeklinde oluşuyor. Sayıların yatay bir boyut boyunca sıralanması <strong>"zihinsel sayı doğrusu"</strong> olarak bilinir ve uzayda sayı ve niceliği temsil ettiğimiz önemli bir yolu da tanımlar. Araştırmalar, insanların daha büyük sayıları sağa ve daha küçük sayıları sola yerleştirmeyi tercih ettiğini gösteriyor. İnsanlar, daha büyük olanlar sağda ve daha küçük olanlar solda olduğunda sayıları karşılaştırmada genellikle daha hızlıdavranırlar. Ancak şimdiye kadar, yatay boyutun sayılarla ilişkilendirdiğimiz en önemli boyut olup olmadığını test eden çok az araştırma yapıldı. Plos One'da yayınlanan yeni araştırmada, insanların sayıları dikey olarak görüntülendiğinde daha hızlı işlediğini buldular. <h2>Sadece İnsanlar Değil!</h2> Sayı ve uzay arasındaki ilişkilerimiz dil ve kültürden etkilenir, fakat bu bağlantılar sadece insanlara özgü değildir. Üç günlük civcivler üzerinde yapılan testler, sola eğilimli daha küçük sayıları ve sağa dönük daha büyük sayıları aradıklarını göstermişti. güvercinler ise, bireye bağlı olarak soldan sağa veya sağdan sola doğru zihinsel sayı doğrusuna sahip olarak görünüyor. Bu bulgular, uzay ve sayılar arasındaki ilişkilerin insanların ve diğer hayvanların beyinlerine bağlanabileceğini de gösteriyor. Bununla birlikte, birçok çalışma soldan sağa ve sağdan sola yatay zihinsel sayı çizgilerini incelerken, çok azı baskın zihinsel sayı çizgimizin yatay olup olmadığını gösterdi. <h2>Bu Uzamsal-Sayısal İlişkileri Nasıl Test Ederiz?</h2> İnsanların sayıları farklı düzenlemelerde ne kadar hızlı işleyebileceğini test etmek için, insanlara 1'den 9'a kadar olan sayıların bir monitörde gösterildiği ve daha büyük sayının nerede olduğunu belirtmek için bir joystick kullandığı bir deney kuruldu. Örneğin 6 ve 8 ekranda gösterilseydi, doğru cevap 8 olurdu. Bir katılımcı bunu Joystick'i olabildiğince hızlı bir şekilde 8'e doğru hareket ettirerek belirteceğini dile getirdi. Katılımcı yanıt sürelerini olabildiğince doğru ölçmek için hızlı yenilenen 120 Hertz monitörler ve yüksek performanslı sıfır gecikmeli oyun çubukları kullandı. <img class="alignnone wp-image-48677" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/Yaramaz-Sayilar.gif" alt="" width="695" height="510" /> <h2>Peki Ne Bulduk?</h2> Rakamlar hem dikey hem de yatay olarak ayrıldığında, yalnızca dikey düzenlemenin yanıt süresini etkilediğini gördük. Bu, uzayda sayıların yatay veya dikey zihinsel temsilini kullanma fırsatı verildiğinde, katılımcıların yalnızca dikey temsili kullandığını göstermektedir. Büyük sayı, küçük sayının üzerinde olduğunda, insanlar diğer herhangi bir sayı düzenlemesinden çok daha hızlı tepki verdi. Bu durum, zihinsel sayı doğrumuzun aslında alttan (küçük sayılar) yukarıya (büyük sayılar) doğru gittiğini gösterir. <h2>Bu Neden Önemli?</h2> Sayılar hayatımızın neredeyse her bölümünü (ve güvenliğimizi) etkiler. Eczacıların ilaç dozlarını doğru bir şekilde ölçmesi, mühendislerin binalar ve yapılar üzerindeki stresleri belirlemesi, pilotların hızlarını ve irtifalarını bilmeleri ve hepimizin bir asansörde hangi düğmeye basacağımızı bilmesi gerekiyor. Sayıları kullanmayı öğrenme şeklimiz ve tasarımcıların bize sayısal bilgileri nasıl göstermeyi seçtikleri, nasıl hızlı ve doğru kararlar verdiğimiz konusunda önemli etkilere sahip olabilir. Aslında, uçak kokpitleri ve borsa katları gibi zaman açısından kritik bazı karar verme ortamlarında, sayılar genellikle dikey olarak görüntülenir. Aşağıdan yukarıya, sayıları kullanma konusunda beynimizin nasıl en verimli şekilde bağlandığı görülüyor ve bu durum, sayıların nasıl çalıştığını biraz daha kolay anlamamıza yardımcı olabiliyor. <strong>Kaynak: Creative Commons</strong>
Güneş'in kromosferinin yakından görünüşünü araştırmacılar tarafından edinilen bilgilerde büyük gelişmelere imza attı. Bu sayede Dünyanın en güçlü güneş teleskopundan yeni bir portre, Güneşimizin yüzünü enfes ayrıntılarla yakaladı. Dev yıldıza yakın ve kişisel olarak, sadece 18 kilometrelik bir çözünürlükte, Güneş'in atmosferinin "<strong>kromosfer</strong>" olarak bilinen orta tabakası neredeyse bir halı gibi görünüyor. Yukarıdaki resimde, aşağıdaki resimde daha kolay görselleştirilen, bir tür petek benzeri gözenek modelinden koronaya akan parlak ateşli plazma tüyleri görülebilir. Bu kabarcıklar granüller olarak bilinir ve her biri yaklaşık 1.600 kilometre genişliğindedir. Bu portrelerin her biri yaklaşık 82.500 kilometre genişliğindedir ve bu, Güneş'in toplam çapının yalnızca tek haneli bir yüzdesidir. <img class="wp-image-48510 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/1c6e4562-8332-4937-99ea-fc48fa5ee99e-300x300.jpg" alt="" width="691" height="691" /> Gökbilimciler, bu görüntülerin büyüklüğünü bağlama oturtmak için, ölçek için kendi gezegenimizi en üst sıraya yerleştirmiş bulunmaktadır. Akıllara durgunluk veren başarı, türünün en güçlü aracı olan Inouye Güneş Teleskobu'nun birinci yıl dönümünü ve 25 yıllık dikkatli planlamanın doruk noktasını işaret ediyor. Güneş'in koronanın altında yer alan kromosferi genellikle görünmezdir ve yalnızca tam güneş tutulması sırasında karartılmış yıldızın etrafında kırmızı bir çerçeve oluşturduğunda görülebilir. Ancak yeni teknoloji ile bu bilgiyi değiştirmek mümkünleşti. Güneş Sistemimizin ışık kaynağına daha önce hiç bu kadar yakından bakmamıştık. Bu teleskop sayesinde görüntülenen yeni resimler, en küçük özellikleri bile görebilmemizi sağlıyor. Geçen yıl, görevini tamamlamış olan bu teleskop ilk görüntülerini yayınladığında, güneş fizikçisi Jeff Kunh, Galileo'nun zamanından bu yana "insanlığın Güneş'i inceleme yeteneğindeki en büyük sıçrama" olarak bu durumu nitelendirdi. Şimdi ise, Astronomi Araştırma Üniversiteleri Birliği (AURA) başkanı astronom ve uzay teleskobu bilimcisi Matt Mountain, “Güneş Fiziğinin yeni çağının” kurdelesini kestiğimizi söylüyor. "Özellikle, bu dikkate değer siteden faaliyet gösterme ayrıcalığı için Hawaii halkına, tutarlı destekleri için Ulusal Bilim Vakfı'na (NSF) ve ABD Kongresi'ne ve birçoğuna sahip olan Inouye Güneş Teleskop Ekibimize teşekkür ediyoruz." <img class="wp-image-48511 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/e38ca62f-a870-4c68-a6c3-a567d1a81e6e-300x300.jpg" alt="" width="562" height="562" /> Inouye Güneş Teleskobu, Yerli Hawai halkı için kültürel ve ruhsal olarak önemli olan Maui yanardağı Haleakalā üzerine inşa edilmiştir. NSF, teleskopun inşası boyunca yerli Hawaii girdilerini dahil ettiğini gururla iddia ediyor ve yine de bazı yerli insanlar, aletin hala beyaz sömürgecilerin hakareti gibi hissettiğini söylüyor. Galileo'dan çok önce, dünyanın dört bir yanındaki yerli insanlar, Evrendeki yerimizi daha iyi anlamak için Güneş'i, Ay'ı ve yıldızları kullanıyorlardı. Inouye Güneş Teleskobu, Güneş Sistemimizin merkezine daha önce hiç olmadığı kadar yakından bakmamızı sağlıyor, ancak odağımız daraldıkça, daha önce gelen yıldız gözlemcilerini de gözden kaçırmamalıyız. Onların omuzlarında durmak, bizi yıldızlara daha da yaklaştırır. Kaynak: Science Alert
Bilim insanları, yine her zaman ki gibi harika bir buluşa ev sahipliği yaptı. Derin çalışmalar sonrasında, bu buldukları yeni keşif insanoğlunun tarihini değiştirmekle kalmaz, yeniden bile yazabilir. Bildiğimiz üzere dört yerine iki ayak üzerinde yürümeye geçiş, türümüzün evriminde çok önemli bir andır, bu nedenle bilim insanları bu olayın tam olarak ne zaman gerçekleştiğini bulmaya en başından bu yana hevesliydiler ve yeni bir çalışma, bu evrimin yaklaşık 7 milyon yıl önce gerçekleştiğini ortaya koyuyor. Bu, insanlığın en eski bilinen türü olan Sahelanthropus tchadensis'e ait uyluk (femur) ve önkol (ulna) fosillerinin ayrıntılı bir analizine dayanmaktadır. Bu fosiller ilk olarak 2001 yılında Çad'daki Toros-Menalla'da keşfedilmiştir. Aynı zamanda, muhtemelen bu erken homininler, dört uzvun hepsini kullanarak da epeyce ağaca tırmanmış olabilirler. En azından bu düşünce de ihtimaller arasında yer alıyor. Araştırmacılar, yayımladıkları resimlerde "Burada, <em>S. tchadensis'in</em> lokomotor davranışının postkraniyal kanıtlarını, hominin evrim tarihinin erken evrelerinde iki ayaklılığa dair yeni anlayışlarla birlikte sunuyoruz." dedi. Araştırmacılar, uyluk ve önkol fosillerini insanlardan, şempanzelerden ve gorillerden elde edilen eşdeğer kemiklerle karşılaştırarak, bunların nasıl kullanıldığının ve bu türün nasıl hareket ettiğinin ("lokomotor modu") mekaniğini nihayet çözebildiler. <em>S. tchadensis'in</em> iki ayak üzerinde mi yoksa dört ayak üzerinde mi yürüdüğünü belirlemek için de fosilleşmiş kemiklerin toplam 20 farklı özelliği kullanarak bu sonuca vardılar. Bazı ağaç tırmanışlarında "alışılmış iki ayaklılığın" en olası senaryo olduğunu açıkladılar. Ekip ayrıca, günümüz goriller ve şempanzelerine kıyasla türlerin ağaçlara tırmanma biçimleri arasında bir fark olduğunu da öne sürüyor. Bu da beynimizde durumu istişare etmemiz için gerekli bilgiyi bize sunmaya yetiyor. Araştırma, aynı bölgede kazılan ve aynı zamanda <em>S. tchadensis'e </em>ait olduğu düşünülen bir kafatası fosili üzerinde daha önce yapılan daha önceki bir çalışmaya dayanıyor. Kafatası analizi, bu maymun benzeri yaratıkların iki ayaklı olduğunu öne sürdü, ancak şimdi daha kapsamlı kanıtlar da var. Fosiller, insanların en yakın yaşayan akrabalarımız olan şempanzelerden ve bonobolardan genetik olarak ayrılığı yaklaşık 6-8 milyon yıl öncesine aittir, bu nedenle bu çok önemli bir aşamadır ve şimdiden birçok bilimsel araştırmayı cezbetmiş olan bir tartışma başlığıdır. Bu erken homininler; muhtemelen, yiyecek ve su ararken hem iki ayak üzerinde yürümek hem de ağaçlara tırmanmak gibi ormanları, palmiye bahçelerini ve otlakları karıştıran bir ortamda yaşıyor olacaklardı. Sonuç itibariyle yapılan bu keşif derince araştırılmaya devam etmektedir. Araştırmacılar konuyla ilgili tüm bulguları titizlik ile takip ediyor ve tüm gelişmeleri bizlerle paylaşmaya devam ediyorlar. Zamanla her şeyin daha da netleşeceğini de açıklayan bilim insanları, bu olayla evrimin yeniden yazılabileceğinden de söz ediyorlar. Kaynak: Science Alert
Yükselen kıyı ağaçlarından, dinozor dönemi Wollemi çamlarına ve mükemmel Noel ağaçlarını oluşturan köknarlara kadar, en saygı duyulan odunsu bitkilerimiz artık büyük bir belada. Ve bazı türleri kaybetmenin sadece yerel ormanları tehlikeye atmayacağı da ortaya çıkarttı; Yeni bir çalışma, bu durumun tüm ekosistemleri tehdit edeceğini söylüyor. Geçen yıl, "Dünya Ağaçlarının Durumu" başlıklı küresel bir değerlendirme, tüm ağaç türlerinin şok edici bir şekilde üçte birinin şu anda varoluşun eşiğinde olduğunu tespit etti. <strong>Bu da, nesli tükenmekte olan yaklaşık 17.500 benzersiz ağaç türü anlamına gelir.</strong> Bu tehdit altındaki tüm; memeliler, kuşlar, amfibiler ve sürüngenler sayılarından iki katından fazladır. Botanic Gardens Conservation International'dan koruma biyoloğu Malin Rivers ve meslektaşları, bu kayıpların ekonomilerimiz, geçim kaynaklarımız ve gıda üzerinde yaratacağı birçok etkinin ana hatlarını çiziyor. <img class="alignnone wp-image-47681" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-3-10-300x187.jpg" alt="" width="801" height="499" /> Meyvelerimizin çoğu, birçok kabuklu yemiş ve ilaç gibi, yaklaşık 88 milyar ABD Doları değerindeki kereste dışı ürünlerle ağaçlardan geliyor. Gelişmekte olan dünyada, 880 milyon insan yakıt için yakacak oduna güveniyor ve 1,6 milyar insan bir ormanın 5 kilometre yakınında yaşıyor ve yiyecek ve gelir için onlara güveniyor. Sonuç olarak, ağaçlar küresel ekonomiye yılda yaklaşık 1,3 trilyon ABD Doları katkıda bulunuyor, ancak her yıl milyarlarcasını yok ediyoruz. Ağaçların her biri, diğer bitkiler, mantarlar, bakteriler ve hayvanlar da dahil olmak üzere her türlü tek ve çok hücreli yaşam formlarıyla dolup taşan kendi küçük dünyalarıdır. Bir ağacı kaybedersek, gelecekte tüm dünya ölür. Dolayısıyla, tek bir türün yok olması, onunla etkileşime giren diğer her şey üzerinde olumsuzluk oluşturur. <img class="alignnone wp-image-47683" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/costa_rica_trees.146143645_std-300x200.jpg" alt="" width="819" height="546" /> Ağaçlar da Dünya'nın toprağı, atmosferi ve havası ile iç içedir. Havamızı temizler, oksijen üretir ve en önemlisi yağmur yağdırır. Dünyanın erişilebilir tatlı suyunun dörtte üçünü ve karbondioksitinin yarısından fazlasını depolarlar. Ağaçları kaybetmeye devam edersek, gezegenimizin döngüsü alt üst olur. Ağaç çeşitliliğini kaybedersek, tüm organizmalardaki çeşitliliği de kaybederiz; kuşlar, hayvanlar, mantarlar, mikroorganizmalar, böcekler. Bununla kolektif düzeyde mücadele etmek için yapılması gereken çok şey var, ancak hepimiz ağaçların önemini kabul ederek ve kendi bitki körlüğümüzle savaşarak bir rol oynayabiliriz. Hepimiz ağaçları düşünmeliyiz. Kaynak: Plans, planet ve people dergisi.
Su altında mesaj yazabilmeyi pek hayal etmemiş olabilirsiniz, ancak milyonlarca tüplü dalış ve şnorkelle yüzme meraklıları için okyanusta iletişim, güvende kalmak için oldukça önemlidir. Şu anda, el hareketleri dalgaların altında iletişim kurmanın tercih edilen yoludur ve profesyonel dalgıçlar, dünya çapında tanınan 200'den fazla kelime dağarcığı kullanırlar ("iyi misin?" den "dalışı sonlandır" a kadar her şeyi kapsar). Fakat, bunlar daha uzun mesafelerde veya görüşün zayıf olduğu durumlarda işe yaramayabilir. Görüş alanının dışında olduktan sonra yapılan el hareketlerinin pek de önemi kalmaz. Bu sınırlamaları göz önünde bulunduran araştırmacılar, insanların su altında iletişim halinde kalmalarını sağlamak için akustik sinyaller kullanan özel bir akıllı telefon uygulaması geliştirdiler. Seattle'daki Washington Üniversitesi'nden Tuochao Chen, <strong>"Akıllı telefonlar kablosuz iletişim için Wi-Fi ve Bluetooth gibi radyo sinyallerine güveniyor"</strong> diyor. "Bunlar su altında iyi yayılmazlar, ancak akustik sinyaller yayarlar." Akustik sinyalleme yeni bir olay değil, ancak daha önce bunun için pahalı özel bir donanım gerekiyordu, şimdiyse gerekmiyor. <strong>Konuyla ilgili video👇</strong> https://www.youtube.com/watch?v=Pvyz9_A_7XA Chen, "Telefonlarına bir uygulama indirmek dışında, insanların ihtiyaç duyacakları tek şey dalışlarının derinliğine göre derecelendirilmiş su geçirmez bir telefon kılıfıdır" diyor. Bu uygulama <strong>AquaApp'tir</strong> ve sıradan akıllı telefonlarda ve hatta akıllı saatlerde hoparlörler ve mikrofonlarla da çalışabilir. Kullanıcılara, daha kolay erişim için sekiz kategoriye ayrılmış, seçebilecekleri önceden ayarlanmış 240 mesajı da verebilir. Çeşitli senaryolardaki testlerde ekip, uygulamanın mesajları 30 metre mesafede iletmede etkili olduğunu buldu. Daha kısa mesajlar için – örneğin acil SOS mesajları – uygulama 100 metreye kadar çıkabilir. Tüm bunlar, pil ömründe büyük bir azalma olmadan yönetilebilir. Bunun uygulama mağazalarında kullanıma sunulmasından önce daha fazla yazılım geliştirmesi gerekecek ki bu da mümkün görünüyor. Bu uygulama sayesinde dalgıçların veya su altı meraklıların artık iletişim kurmaları çok rahat. Eğer sizler de bu alanda ilgiliyseniz, bu uygulama üzerinden haberleşme ağını kullanabilirsiniz. Yapmanız gerekenler ise su geçirmez bir kılıfa sahip olmak.
Su, Dünya üzerindeki tüm yaşam için önemli bir bileşendir, neredeyse ölümsüz bir hayata sahip tardigradlar, bir şekilde tüm H2 O'larından yoksun kalmaya dayanabilirler. Şimdi, araştırmacılar, bu tombul mikroskobik anomalilerin yıllarca süren aşırı dehidrasyondan kurtulmak için kullandıkları başka bir numarayı keşfettiler. Tokyo Üniversitesi'nden biyolog Takekazu Kunieda; "Bildiğimiz tüm yaşam için su gerekli olsa da, bazı tardigradlar on yıllarca potansiyel olarak susuz yaşayabilir," diyor. Halk arasında su ayıları olarak bilinen, 1300 türü bulunan tardigradların çoğu, bilinen tüm diğer yaşam formları için ölümcül olabilecek koşullara sahiptir. Bu suda yaşayan hayvanlar kendilerini sularını süzülen bir ortamda bulduklarında, tardigradlar "tun" adı verilen yuvarlak bir forma dönüştürerek büzülürler. Kunieda'dan, Tokyo Üniversitesi'nden biyolog Akihiro Tanaka ve meslektaşlarının makalelerinde açıkladıkları gibi, susuz kalmış tardigradlar son derece kararlıdır ve uzay boşluğuna maruz kalma da dahil olmak üzere birçok uç noktaya dayanabilir ve yine de kendilerini diriltmeyi başarabilirler. Kunieda , "Su bir hücreyi terk ederken, bir tür proteinin hücrenin kendi içine çökmesini önlemek için fiziksel gücünü korumasına yardımcı olması gerektiği düşünülüyor" diyor. Araştırmacılar, insan ve böcek hücrelerinde yapılan deneyleri kullanarak, CAHS proteinlerinin hücre sertliğini artırdığını ve hücreyi su basıncının azalmasının neden olduğu büzülmeye karşı desteklediğini gösterebildiler. Tanaka, "CAHS proteinlerinin böcek ve insan hücrelerinde nasıl davrandığını görmeye çalışmak, bazı ilginç zorluklar ortaya çıkardı" diyor. "Tipik boyama yöntemi, su içeren çözeltiler gerektirir, bu da su konsantrasyonunun kontrol edilmeye çalışılan bir faktör olduğu herhangi bir deneyi açıkça karıştırır. Biz de bu sorunu aşmak için metanol bazlı bir çözüme yöneldik." Bu da, laboratuvarda yetiştirilen hücrelerde CAHS proteinlerini hareket halinde görmelerini sağladı. <figure><figcaption></figcaption></figure> Yukarıdaki videoda görüldüğü gibi, susuz hücrelerde CAHS proteinleri, destekleyici filamentlerden oluşan örümcek ağları oluşturmak için birbirine bağlanır ve bu filamentle dolu, jel benzeri faza isteğe bağlı bir geçiş sağlar. Hücre iskeleti benzeri yapılar, hücreyi su basıncı eksikliğinden tamamen bozulmaya karşı korur ve muhtemelen tunların inanılmaz stabilitesine katkıda bulunur. Bilim adamları daha önce aşırı kuruma sırasında tardigradların hücresel yapılarını sağlam tutan protein bazlı bir "biyocam" olduğundan şüphelenmişlerdi. Bunun gibi temiz biyolojik numaralar, bu sekiz bacaklı, ancak bir şekilde yine de sevimli hayvanların, kavurucu volkanik bacalardan ve okyanuslarımızın derinliklerinin ezici basıncından tropik ormanlara ve buzlu tundralara kadar gezegenimizin her köşesine ulaşmasına izin verdi. Kunieda , "Tardigradlarla ilgili her şey büyüleyici" diyor. "Bazı türlerin hayatta kalabileceği çok çeşitli ortamlar, daha önce hiç görülmemiş mekanizmaları ve yapıları keşfetmemize yol açıyor. Bir biyolog için bu alan bir altın madeni." Kaynak: Science Alert
<p>İş yerinde veya ders çalışırken arka planda ne var? Belki bir podcast, bir tür müzik ya da tam bir sessizlik? Kanıtlar, belirli müzik türlerinin öğrenme çabalarımıza yardımcı olabileceğini veya gerçekten engelleyebileceğini gösteriyor. Gelecekte elbette daha iyi bir yol bulunabilir. Lakin bu deney, şimdilik yüzyılın gözdesi sayılıyor.</p><p>Geçmiş araştırmaları inceleyen yeni bir çalışma, rastgele, yapay olarak üretilen gürültünün beynin daha iyi öğrenmesine yardımcı olma potansiyeline sahip olduğunu ortaya koyuyor. Nasıl yani? Rastgele gürültünün, beynin yeni bilgileri alma yeteneğini artırarak öğrenmeye yardımcı olduğu düşünülmektedir. Kısacası bu deney, beynin yeni yollar ve bağlantılar oluşturmasına yardımcı olmaktadır. Dolayısıyla bu yeni bir tekniktir.</p><p>Bu deney; bir kişinin kafa derisine elektrot yerleştirmeyi ve beynin belirli bölümlerinden zayıf elektrik akımları geçirmeyi içerir.</p><p>Avustralya'daki Edith Cowan Üniversitesi'nden nörolog Onno Van Der Groen; "Öğrenme üzerindeki etki umut verici" diyor. "Öğrenmeyi hızlandırabilir ve nörolojik rahatsızlıkları olan insanlara yardımcı olabilir." "Örneğin, öğrenme güçlüğü çeken insanlar bunu öğrenme oranını artırmak için kullanabilirler. Ayrıca felç ve travmatik beyin hasarı gibi görme kusurları olan kişilerde de denenmiştir."</p><p>Genel olarak, çalışma dönemleri sırasında beyin simülasyonunu eklemek öğrenmeyi iyileştirebilir ve tedaviden sonra da dikkat konusunda yardımcı olabilir. Geçmiş araştırmalara dayanarak, deneyin iki etkisi olabilir: deney uygulanırken öğrenmenin arttırıldığı 'akut' bir etki ve deneyin kullanımı durdurulduktan sonra bile gelecekte bilişsel performansın iyileştirilebileceği daha uzun vadeli, modüle edici bir etki gibi.</p><p>Araştırmacılar, araştırmaların deneyin görsel algıyı artırabileceğini, yeni bilgileri daha verimli bir şekilde öğrenmemize ve odaklanma yeteneğimizi geliştirmemize yardımcı olabileceğini gösterdiğini bildirdi. Aynı zamanda bu olay, beynin hasar görebileceği veya hasardan kurtulabileceği alanlarda da faydalıdır.</p><p>Ancak inceleme, deneyin her durumda çalışan bir araç olmadığını da belirtiyor; sonuç olarak beynimizi süresiz olarak düzeltmeye devam edemez. Çünkü bazı senaryolarda ve bazı yaş gruplarında, elektriksel gürültünün uygulanması beyni hiç etkilemiyor gibi görünüyor.</p><p>Van Der Groen; "Bir süper matematikçinin matematiksel becerilerini geliştirmeye çalıştıkları bir vaka çalışması var" diyor. "Onunla, performansı üzerinde pek bir etkisi olmadı, çünkü muhtemelen o bölgede zaten en iyi performans gösteren birisi olduğunu düşünüyorum." "Ama yeni bir şey öğreniyorsanız elbette kullanılabilir," dedi.</p><p>Bu çalışma incelemesinden açıkça anlaşılan şey, bu rastgele gürültü uyarımının, öğrenme devam ettiği sürece, en azından uygulamanın bazı insanlarda bazı olumlu etkileri olabileceği yönündedir. Bu, gelecekteki araştırmalar açısından çok fazla potansiyel olduğu anlamına da gelir.</p><p>Deneyin bir diğer avantajı, çalışması için karmaşık bir laboratuvar kurulumuna ihtiyaç duymamasıdır. Araştırmacılar, gelecekte insanların herhangi bir yardım almadan kullanabilecekleri kitler geliştirmenin mümkün olabileceğini de söylüyor. Sonunda, iş gününüzün müziğinin yerini bile alabilir.</p><p>Van Der Groen, "Konsept nispeten basit" diyor . "Bir pil gibi: akım artıdan eksiye gidiyor, ama aynı zamanda kafanızdan da geçiyor." "Ekipmanı insanlara gönderdiğimiz bir çalışma üzerinde çalışıyoruz ve onlar her şeyi uzaktan kendileri uyguluyorlar. Dolayısıyla bu açıdan kullanımı oldukça kolay."</p><p>Peki siz bu deney hakkında ne düşünüyorsunuz? Ülkemizde uygulama alanı olarak 'öğrenme güçlüğü çeken bireylerde' kullanılırsa ne gibi sonuçlar doğurabilir?</p>
<p>Türkçe'ye çevirisi ile 'Güç Yüzükleri' olarak yayımlanmaya başlayan dizinin ilk bölümleri kısa zamanda Yüzüklerin Efendisi serisinin hayranlarının beğenisini kazanmayı başardı. Amazon'da yayımlanan dizide, bir karakterin adı hiç yansıtılmıyor ve izleyicilerin merak konusu olmaya devam ediyor. Bu karakter "yabancı" olarak dizide tanıtılıyor ve kim olduğunu tam olarak anlamamıza yardımcı olmuyor.</p><p>Bu karakteri Daniel Weyman canlandırıyor, peki bu gizemli Meteor Adam kim? Yoksa yepyeni bir karakter mi? Meteor adam daha önce Yüzüklerin Efendisi'nde tanıştığımız birisi mi? İlk bölümler bize henüz bir cevap vermiyor, ancak Bay Meteor'un kesinlikle tanıdık, sakallı bir yüz olduğunu gösteren birden fazla ipucu var. Benzerlikler açısından değerlendirecek olursak da bir çok seçeneği sizler için derledik. Acaba hangisi?</p><h3><strong>SAURON METEOR ADAM MI?</strong></h3><p><strong></strong></p><p>Karakter tanımlamasına ve Yüzüklerin Efensidisi'ndeki performansından yola çıkılacaksa, akla gelen ilk isim Sauron oluyor. Güç Yüzüklerinde de karakterdeki aynı duygular ön plana çıkacaksa bu gerçekten çok basit bir algı olurdu, bence dizi bizi şaşırtmalı. İki filmde de kötü karakteri canlandırması, hedeflerinin ortak olması akıllara ilk bu ismi getirse de birkaç isim daha söz konusu.</p><h3><strong>GANDALF METEOR ADAM MI?</strong></h3><p>Gandalf da diğer büyücüler gibi Orta Doğu'ya sandalla gelmiştir. Ama ya Bay Gray hakkındaki bildiğimiz her şey doğru değilse? Ya gerçekten önceden traş olmayı unutmuş çıplak bir adam şeklinde ortaya çıktıysa?Gandalf ya da o zamanki adıyla Olorin, Orta Dünya'nın sakinlerini her zaman merak etmişti, bu yüzden de birkaç bin yıl önce farklı bir kılık ve vaziyette orayı ziyaret edebilir miydi?</p><h3>BAŞKA BİR BÜYÜCÜ METEOR ADAM MI?</h3><p>Büyücüler ikinci çağda yaşamışlardı ve üçüncü çağda Orta Doğu'ya henüz gelmemişlerdi. Ancak yine de büyücüleri bu kadar erken filme dahil etmek söz konusu olur muydu olmaz mıydı tartışılmaktadır. İster Sauron'la savaşmak için gönderilmiş olsunlar, ister sadece Valinor'dan bir mesaj iletsinler, bu bilinmeyen büyücü apaçık büyük bir önem taşıyor. Bununla birlikte, Meteor Adam'ın ateşle olan yakınlığı, yukarıda bahsedilen karakterlerden bazılarını elememize sebep oluyor. Eğer bu teori doğruysa, o zaman büyük olasılıkla burada bir mavi büyücünün, hatta belki de Gandalf ve diğerlerinden önce gelen orijinal Istari'nin işin içinde olduğunu da düşünmemek imkansız.</p><h3>ERU ILUVATAR METEOR ADAM MI?</h3><p>Belki de çok küçük düşünüyoruz. Meteor Adam'ın görkemli girişi, gerçek kimliğinin Gandalf gibi büyücülerden bile daha büyük bir kudrete sahip olabileceğini düşündürecek kadar etkileyiciydi. Ya Yabancı tanrının ta kendisi ise?</p><p>İnsanları Sauron'a karşı ayaklanmaya teşvik etmek için insan şeklini alan bu "Tanrı" fikir, o kadar da zor bir düşünce değil. Eğer doğruysa, bu Meteor Adam'ın Orta Dünya'yı ateşe vermek yerine Sauron'a karşı savaşmaya yardım etmek için burada olabileceği anlamına geliyor. </p><p>Peki ya sizce hangisi olabilir? Sizler bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu dizinin geleceği hakkındaki yorumlarınızı bekliyorum.</p>
<p>Orta Atlantik Sırtı'nın batısındaki bir sualtı dağının zirvesine yakın, kasvetli bir kule manzarası geçtiğimiz haftalarda gözler önüne serildi. Kremsi karbonat duvarları ve sütunları, keşfe gönderilen uzaktan kumandalı bir aracın ışığında masmavi görüntülendi.</p><p>Yükseklikleri mantar mantarı büyüklüğündeki küçük yığınlardan 60 metre yüksekliğinden, büyük bir monolite kadar değişmektedir. Burası Kayıp Şehir, yeni bir Dünya'ya hoş geldiniz.<a rel="nofollow" href="https://www.whoi.edu/oceanus/feature/lost-city-pumps-life-essential-chemicals-at-rates-unseen-at-typical-black-smokers/"></a></p><p>2000 yılında bilim insanları tarafından yüzeyin 700 metreden (2,300 fit) daha fazla altında keşfedilen Kayıp Şehir Hidrotermal Alanı, okyanusta bilinen en uzun ömürlü havalandırma ortamıdır. Şimdiye kadar burası gibi başka hiçbir yer bulunamadı. En az 120.000 yıl ve belki de daha uzun bir süredir, dünyanın bu bölgesindeki yükselen manto, deniz suyuyla reaksiyona girerek hidrojen, metan ve diğer çözünmüş gazları okyanusa üflüyordu. Sahanın havalandırma deliklerinin çatlak ve yarıklarında, hidrokarbonlar oksijen olmadan bile yeni mikrobiyal toplulukları beslemeye yetiyordu.</p><p>40 °C (104 °F) kadar sıcak gazlar püskürten bacalar, çok sayıda salyangoz ve kabuklu hayvana ev sahipliği yapıyor. Yengeç, karides, deniz kestanesi ve yılan balığı gibi daha büyük hayvanlar ise nadir görülüyor, lakin yine de bulunmaktalar. Çevrenin ilginç doğasına rağmen, yaşamla iç içe olduğu görülüyor ve bazı araştırmacılar, <strong>dikkatimize ve korumamıza</strong> değer olduğunu düşünüyorlar.</p><p>Bunun gibi başka hidrotermal alanlar muhtemelen dünya okyanuslarının başka yerlerinde olsa da, şimdiye kadar uzaktan kumandalı araçların bulabildiği tek yer burası olarak bilinmektedir.</p><p>Kayıp Şehir'in havalandırmaları tarafından üretilen hidrokarbonlar, atmosferik karbondioksit veya güneş ışığından değil, derin deniz tabanındaki kimyasal reaksiyonlardan oluşuyor. Hidrokarbonlar yaşamın yapı taşları olduğu için, bu, yaşamın tıpkı bunun gibi bir habitattan kaynaklandığı olasılığını ortaya çıkarmaktadır. Ve sadece kendi gezegenimiz için de değil. Mikrobiyolog William Brazelton'un da dediği gibi; "Belki de geçmişte Mars'tı".</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.smithsonianmag.com/science-nature/diving-deep-reveal-microbial-mysteries-lost-city-180970234/"></a><a rel="nofollow noopener" href="https://www.sciencealert.com/the-weirdest-facts-about-jupiter" target="_self"></a></p><p>Monolitlerin en uzunu, 60 metreden daha fazla yüksekliğe sahiptir.</p><p>Bu arada kulenin hemen kuzeydoğusunda, kısa süreli aktivite patlamaları olan bir uçurum var. Washington Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, buradaki havalandırma deliklerini "kaldırılmış ellerin parmakları gibi dışa doğru uzanan hassas, çok uçlu karbonat oluşumları kümeleri" üretmek için sıvıyla "ağlayan" olarak tanımlamaktadırlar. </p><p><a rel="nofollow" href="http://www.lostcity.washington.edu/story/Vents"></a>Ne yazık ki, bu olağandışı arazinin çağırdığı sadece bilim insanları değil. 2018'de Polonya'nın Kayıp Şehir çevresindeki derin denizde maden çıkarma hakkını kazandığı<a rel="nofollow" href="https://www.independent.co.uk/climate-change/news/deep-sea-mining-life-on-earth-lost-city-atlantic-ridge-international-seabed-authority-poland-a8241656.html"></a> açıklandı. Gerçek termal alanın kendisinde taranacak değerli kaynaklar olmasa da, şehrin çevresinin tahrip edilmesi istenmeyen sonuçlara yol açabilir. Bilim insanları, madenciliğin tetiklediği herhangi bir tüy veya deşarjın olağanüstü habitatı kolayca yıkayabileceği konusunda uyarılarda bulunuyor. Bu nedenle bazı uzmanlar, doğa harikasını çok geç olmadan korumak için Kayıp Şehir'in Dünya Mirası listesine alınması çağrısında bulunuyor.<a rel="nofollow" href="https://doi.org/10.1016/j.marpol.2019.103593"></a></p><p>On binlerce yıldır Kayıp Şehir, yaşamın kalıcı gücünün bir kanıtı olarak ayakta duruyor.</p><p><strong>"Onu mahvetmek, insanlığı yok etmekten farksız."</strong></p><p>Kaynak: ScienceAlert.</p>
<h3>Kan donduran keşif; arkeologların Polonya'da bir köyde 17. yüzyıldan kalan bir mezarlıkta arkeolojik çalışmalar yaptığı sırada meydana geldi. İskelet parçalarının defnedilme şekli olağandışı ve oldukça tüyler ürperticiydi.</h3><p>Bir kadın vampirin iskelet kalıntıları, 17. yüzyıldan kalma Polonya mezarlığında bulundu. Vampirin ölümden dirilmesini önlemek için boynunda bir orak ve ayağında da asma kilit ortaya çıktı.</p><p>Nicholas Copernicus Üniversitesi'nden Profesör Dariusz Poliński, ipek bir başlığı ve ön dişleri çıkıntılı olarak bulunan iskeletin keşfedilmesine yol açan arkeolojik kazıya öncülük etti. Aynı zamanda da iskeleti yorumladı; "Orak düz bir şekilde yatırılmadı, boynuna öyle bir şekilde bu nesne yerleştirilmiş ki, eğer ölen kişi kalkmaya çalışsaydı başı kesilir veya yaralanırdı," dedi.</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.smithsonianmag.com/smart-news/17th-century-poland-vampires-werent-boogeymen-out-town-girl-or-boy-next-door-180953476/"></a>Smithsonian dergisine göre, 11. yüzyılda Doğu Avrupa vatandaşları vampirlerden korktuklarını bildirmişlerdi ve daha sonra ölülerini vampir karşıtı ritüellerle tedavi etmeye başlamışlardı.</p><p>Polinski'nin New York Post'a verdiği bir röportajda, "Ölülerin geri dönüşüne karşı korunmanın diğer yolları arasında başını veya bacaklarını kesmek, ölen kişiyi ısırmak için yüz üstü yere koymak, yakmak ve bir taşla ezmek yer alıyor" dedi.</p><p>Diğer yaygın vampir karşıtı gömme yöntemleri arasında iskelete dövülmüş metal bir çubuk <a rel="nofollow" href="http://www.smithsonianmag.com/smart-news/vampire-grave-bulgaria-holds-skeleton-stake-through-its-heart-180953004/"></a> dahil olsa da, Polonya'daki kalıntılar, iskeletin kaçmaması için boynunda orak ve ayaklarında da asma kilit bulunmasıyla yeni bir yöntemi gün yüzüne çıkardı.</p><p><strong>"Ölülerin yeniden dirilmemesi için orak kullanılmıştır"</strong></p><p>Boynuna asılan orak, vampirin çırpınması ve kalkmasını önlemek için yüzyıllar önce tasarlanmış. Lakin, ölümden önce mi veya sonra mı orak takılmış hala bilinmemekte ve araştırılmaya devam edilmektedir.</p><p>Pien köyündeki 17. yüzyıldan kalan bir mezarlıkta yapılan arkeolojik çalışma sırasında keşfi yapan araştırmacılar, kadının iskeletinin başında yüksek bir sosyal statüye sahip olduğunu göstererek ipek bir başlık buldu. Ayrıca iskeletinin ön dişlerinin de olağandışı bir şekilde sivri olduğu görüldü. </p><h2>DAHA ÖNCE BUNA BENZER 5 MEZARLIK DAHA BULUNMUŞTU</h2><p>Öte yandan, 2015 yılında, Polonya'nın kuzeybatısında bulunan Drewsko kasabasında çalışmalarını sürdüren arkeologlar, 400 yıllık mezarlıkta benzer bir şekilde gömülü 5 iskelet bulmuştu. Yaşları 35-44 arasında değişen yetişkin bir erkek ile 35-39 yaşları arasında olan yetişkin bir kadının boğazlarına orak bastırıldığı görülmüştü. </p><p>Öldüğünde 50-60 yaşlarında olduğu bilinen yaşlı bir kadın ise kalçasına orak, boğazına orta boy bir taş koyarak toprağa verilmişti. Her ikisi de iskeletlerin boğazlarına orak yerleştirilmiş iki mezar daha, 30 ile 39 yaşları arasında yetişkin bir kadını ve 14-19 yaşında genç bir kızı daortaya çıkardı. Ayrıca Keşfi yapan araştırmacılar o sırada şunları söyledi: </p><p>“Bu uygulama ölenlerin definlere yerleştirildikleri zaman diliminde, mezarlarında kalmalarını garantilemeleri için yapılmış olabilir. Lakin, ölüleri kötü güçlerden korumaya hizmet etmiş de olabilirler. Halkın eski inanışlarına göre, orak doğum yapan kadınları, çocukları veya ölüleri kötü ruhlardan koruyordu. Ayrıca kara büyü ve büyücülüğe karşı tasarlanmış ritüellerde de büyük rolü vardı.”</p>
<p>Bilim insanları; Uranüs ve Neptün'ün derinliklerinde oluştuğuna inanılan garip yağışları yeniden oluşturmak için plastik kullandıktan sonra, evrendeki gezegenlere elmas yağabileceği kanısına vardılar. Bilim insanları daha önce aşırı yüksek basınç ve sıcaklıkların hidrojen ve karbonu buz devlerinin yüzeyinin binlerce kilometre altında katı elmaslara dönüştürdüğünü teorileştirmişti.</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.science.org/doi/10.1126/sciadv.abo0617"></a>Science Advances'te yayınlanan yeni araştırmada, karışıma oksijen eklenerek "elmas yağmurunun" düşünülenden daha yaygın olabileceğini gözler önüne seriyor.</p><p>Neptün ve Uranüs gibi buz devlerinin Güneş Sistemimiz dışındaki en yaygın gezegen şekli olduğu düşünülüyor, bu da Evrende elmas yağmuru olabileceği anlamına geliyor.</p><p>Almanya'nın HZDR araştırma laboratuvarında fizikçi ve çalışmanın yazarlarından biri olan Dominik Kraus, elmas yağışının Dünya'daki yağmurdan oldukça farklı olduğunu söyledi. Gezegenlerin yüzeyinin altında, elmasların oluştuğu ve 10.000 kilometreden (6.200 mil) daha aşağıda, potansiyel olarak Dünya büyüklüğündeki çekirdeklere yavaşça inildikçe zeminin "sıcak, yoğun bir sıvı" olduğuna da inanılıyor.</p><p>Kraus, AFP'ye verdiği demeçte, düşen elmasların "yüzlerce kilometre veya daha fazla" yayılması mümkün geniş katmanların olabileceğini söyledi. Aynı zamanda "Bu pırlantalar parlak olmayabilir ve "yüzük üzerindeki güzel bir mücevher" gibi görünemeyebilir", dedi.</p><p>Süreci tekrarlamayı amaçlayan araştırma ekibi, gerekli karbon, hidrojen ve oksijen karışımını, her gün gıda ambalajları ve şişeleri için kullanılan, hazır bir kaynak olan PET plastikte buldu. Kraus, araştırmacıların çok temiz PET plastik kullanırken, "ilk olarak deneyin Coca-Cola şişeleriyle çalışılması gerektiğini" söyledi. Ekip daha sonra California'daki SLAC Ulusal Hızlandırıcı Laboratuvarı'nda plastik üzerinde yüksek güçlü bir optik lazer kullandı.</p><p>Kraus, "İnanılmaz parlaklığa sahip, çok kısa X-ışını flaşların, nanoelmasların (çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük minik elmasların) sürecini izlemelerine izin verdi, dedi.</p><p>"Bu gezegenlerde büyük miktarlarda bulunan oksijen, karbondaki hidrojen atomlarını emmeye gerçekten yardımcı oluyor, bu yüzden bu elmasların oluşması aslında daha kolay" diyerek sözlerine ekledi.</p><h2>Nanodiamonds yapmanın yeni yolu nedir?</h2><p>Deney, ilaç dağıtımı, tıbbi sensörler, invaziv olmayan cerrahi ve kuantum elektroniği dahil olmak üzere geniş ve artan bir uygulama yelpazesine sahip olan nanoelmasları üretmenin yeni bir yolunu bizlere gösteriyor.</p><p>SLAC bilim insanı ve ortak yazar Benjamin Ofori-Okai, "Nanodiamondların şu anda yapılma şekli, bir grup karbon veya elmas alıp patlayıcılarla patlatmaktır" dedi. "Lazer üretimi, nanoelmas üretmek için daha temiz ve daha kolay kontrol edilen bir yöntem sunabilir" diye ekledi.</p><p>Elmas yağmuru araştırması varsayımsal olmaya devam ediyor çünkü Güneş Sistemimizdeki en uzak gezegenler olan Uranüs ve Neptün hakkında çok az şey biliniyor.</p><p>Sadece bir uzay aracı - NASA'nın 1980'lerdeki Voyager 2'si - iki buz devinin yanından uçtu ve geri gönderdiği veriler hala araştırmalarda kullanılıyor.</p><p>NASA, gezegenler için muhtemelen önümüzdeki on yılda başlayacak olan potansiyel yeni bir misyonun ana hatlarını çizdi.</p><p>Kraus, "Bu harika olurdu," dedi.</p><p>On veya iki yıl sürse bile, daha fazla veriyi dört gözle beklediğini söyledi.</p><p>Kaynak; Science Advances.</p>
Baylor Üniversitesi kimyagerleri tarafından yönetilen bir araştırma ekibi, kurum tarafından geçen ay yayınlanan bir basın açıklamasına göre, bilimsel verileri video benzeri bir çözünürlükle parlayan dokunsal grafiklere dönüştürmek için 19. yüzyıldan kalma bir sanat formu olan litofan ve 3D baskı kullandılar. Bu, hem kör hem de gören bireylerin aynı veri parçasını görselleştirmelerine izin verecektir. Bilimi daha erişilebilir ve kapsayıcı hale getirmek tek hedefleri! “Bu araştırma, bilimi daha erişilebilir ve kapsayıcı hale getiren bir sanat örneğidir. Baylor'da kimya ve biyokimya profesörü olan Bryan Shaw, <strong>"Sanat bilimi kendisinden kurtarıyor"</strong> dedi. Makalenin sorumlu yazarı olan Shaw "Bilimin verileri ve görüntüleri, örneğin; yeni Webb teleskopundan çıkan çarpıcı görüntüler, kör insanlar için erişilemez. Bununla birlikte, litofan adı verilen ince yarı saydam dokunsal grafiklerin, bu görüntülerin tümüne, görme yeteneğinden bağımsız olarak herkes tarafından erişilebilir hale getirilebileceğini gösteriyoruz. Litofanlar, yarı saydam malzemelerden (önce porselen ve balmumu, şimdi plastik) yapılmış ince gravürlerdir. İlk bakışta ortam ışığında opak görünürler, ancak herhangi bir ışık kaynağı tarafından arkadan aydınlatıldıklarında dijital bir görüntü gibi parlarlar. Bu çalışmada, araştırmacılar litofanlar için 3D baskı kullandılar. Yardımcı yazar Jordan Koone, "Litofan fikri, Dr. Shaw'ın oynadığı bir kavramdı ve kimya alanında damgalanmış bir grup kişiye yardım etmek için harika bir fırsat olduğunu düşündüm" dedi. Baylor'da kimya alanında doktora adayı ve Shaw'ın laboratuvarının üyesi. "Bütün yaşamları boyunca bilim alanlarında başarılı olamayacakları söylenen kör insanların, bu grafikteki verileri 'görebilen bir kişi' kadar kolay yorumladığını gözlemlemek bizim için harika oldu" cümlelerini kullandı. Araştırmacılar, litofanları hem gören hem de kör öğrenciler üzerinde test etti. Çalışma, beş litofan için ortalama test doğruluğunun: kör dokunsal yorumlama için yüzde 96,7 ve arkadan aydınlatmalı litofanların görüşlü yorumu için yüzde 92,2 olduğunu açıkladılar. Bu gelişmenin tüm görme engelliler için artık bir sorun olmayacağını da açıklamalarına ekleyen araştırmacılar, ilerleyen zamanlarda bu konuyu daha da geliştireceklerini ve fazlasıyla üstünde durduklarını da belirttiler.
Bilim insanları, Eski Mısırlıların binlerce yıl önce devasa Giza Piramitleri'ni nasıl inşa etmeyi başardığına dair uzun süredir devam eden bir teori üzerinde çalışıyorlardı. Bunun sonucunda Nil nehrini araştırmaya karar verdiler. Fransa'daki Aix-Marseille Üniversitesi'nden coğrafyacı Hader Sheisha liderliğindeki araştırmacılar, Mısır'daki Nil nehrinin son 8.000 yılda neye benzediğini yeniden yapılandırmaya yardımcı olmak için paleoekolojik ipuçlarını kullandılar. Ulusal Bilimler Akademisi Bildiriler Kitabı'nda 24 Ağustos'ta yayınlanan bir araştırmaya göre, piramit inşaatçılarının inşaat malzemelerini taşımak için nehrin "artık dağılmış" bir kolundan yararlandıklarını belirlediler. Çalışma, bulguların "yaklaşık 4500 yıl önce eski su manzaralarının ve daha yüksek nehir seviyelerinin Giza Piramit Kompleksi'nin inşasını kolaylaştırdığını" gösteriyor. Büyük Piramit yaklaşık 455 fit yüksekliğindedir ve MÖ 26. yüzyılda Firavun Khufu tarafından görevlendirilerek inşası tamamlanmıştır. 5,75 milyon ton (Empire State Binası'ndan 16 kat daha fazla) birleşik kütleye sahip 2,3 milyon taş bloktan oluşan bu devasa piramit, Giza'daki piramit grubunun en büyüğüdür. Diğer iki ana piramit, Khufu'nun oğlu Khafre ve torunu Menkaure'ye aittir. <h2>Eski mühendisler, hidrolik asansör yerine sel kullandı!</h2> Bilim insanları, eski Mısırlıların, dev yapıları inşa etmek için gereken tonlarca kireçtaşı ve graniti taşımak için Nil'in eski kısımlarını sömürmüş olmaları gerektiğini uzun zamandır araştırıyorlardı. (Nil'in mevcut su yolları, kullanım için piramit alanlarından çok uzaklaştığı da şu an bilinmektedir.) "Akarsu-liman kompleksi" hipotezi olarak bilinen bu açıklama, eski Mısırlı mühendislerin, piramidin bulunduğu yerden Nil'in Khufu koluna, nehrin taşkın ovasının batı kenarı boyunca küçük bir kanal kesip taradıklarını varsayıyor. Nehrin dibine kadar havzalar mevcut. Araştırmacılar, yıllık sel sularının hidrolik bir asansör gibi çalıştığını ve büyük taş bloklarını şantiyeye taşımalarına izin verdiğini söyledi. Nil Nehri, Mısır'ın başkenti Kahire'nin güney banliyösü Kozzika'dan, şehir merkezinin yaklaşık 9 mil güneyinde akarken görülüyor. Araştırma ekibi, antik Nil taşkın yatağını yeniden inşa etmek için tekniklerin bir kombinasyonunu kullanarak, Mısırlı mühendislerin, inşaat malzemelerini Giza piramitlerinin bulunduğu alana taşımak için Nil'in şimdi kuru olan Khufu dalını kullanabileceklerini kanısına vardılar. İlk olarak, binlerce yıl önce Khufu kolundaki su seviyelerini tahmin etmek için Giza taşkın yatağından 2019 yılında açılan karotların kaya katmanlarını analiz ettiler. Ayrıca, yüksek su seviyelerinin göstergesi olan bitki örtüsü açısından zengin alanları belirlemek için de Khufu bölgesindeki kil yataklarından elde edilen fosilleşmiş polen tanelerini incelediler. Verileri, Khufu bölgesinin Mısır'ın Eski Krallık döneminin ilk yarısından, MÖ 2700'den 2200'e kadar, muhtemelen üç ana piramidin inşasının gerçekleştiği sırada geliştiğini gösterdi. Ayrıca çıkan sonuçlara göre, Firavunlar Khufu, Khafre ve Menkaure döneminde bu dal hala yüksek su seviyelerine sahipti. Araştırma ekibi, "Üçüncü hanedandan beşinci hanedanlığa kadar, Khufu şubesi, piramit şantiyesinin ortaya çıkmasına ve gelişmesine açık bir şekilde elverişli bir ortam sunarak, inşaatçıların taş ve malzemelerin tekneyle taşınmasını planlamalarına yardımcı oldu" dedi. Ancak Mısır'ın Geç Döneminde, MÖ 525-332 yılları arasında, Khufu şubesinin su seviyeleri düşüş göstermişti. MÖ 332'de Büyük İskender Mısır'ı fethettiğinde, Khufu kolu sadece küçük bir kanaldı. Bilim insanlarının en büyük yorumu ise; "Nil'in geçmiş Khufu dalı, eski mühendislerin muazzam taş bloklarını hareket ettirmesine ve bugün bildiğimiz muhteşem piramitleri inşa etmesine izin verecek kadar yüksekti", cümleleri tüm Dünya'da nam saldı. Araştırmalar ise halen devam ediyor.
<strong>Uzmanlar, devasa Grönland buz tabakası eridikçe yükselen deniz seviyelerindeki kırmızı alarmın oluşacağını söylüyor. Zombi buzu üzerine yakın zamanda yapılan bir araştırmada, buzul bölgelerindeki buzulların erimesiyle artık yeni buzla doldurulamayan bu yerlerin, daha önce üzerine eklenmiş olan buzulların suyun dışına çıkmasıyla, savunmasız kıyı bölgeleri için yıkıcı sonuçlar doğuracağı sonuçlarına ulaşıldı.</strong> Danimarka ve Grönland Jeolojik Araştırması'ndan bir buzulbilimci olan Colgan, Grönland'ın buzullarına bağlı zombi buzunun kaçınılmaz olarak kopacağını ve küresel ortalama deniz seviyesini 27,4 santimetre yükselteceğini açıkladı. Çalışmanın yazarları, bu rakamı 2000'den 2019'a kadar olan iklim verilerine dayanarak tahmin etti; ancak insan kaynaklı iklim değişikliği zamanla kötüleştikçe, geçmiş veriler giderek doğruluğunu yitirmeye başlıyor. Grönland'ın zombi buzu, Grönland'ın ikliminin ilerlemesini temsil etmede daha doğru olabilecek bir “yüksek erime” yılı olan 2012'nin iklim verilerine dayanarak deniz seviyelerinin 78,2 santimetre yükselmesine neden olabilir. Colgan, “İklim değişikliği böyle işliyor” dedi. "Bugünün aykırı değerleri yarının ortalamaları olur." <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/greenland-ditches-oil-800x420.jpg" alt="" width="662" height="348" /> Bu deniz seviyesi tahminleri, 2021'de öngörülen Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli raporundan çok daha yüksek. Bu rapor, Grönland'ın eriyen buz tabakasının 2100 yılına kadar ortalama deniz seviyesine 6 ila 13 santimetre katkıda bulunacağını öngördü. Bilim insanları, Grönland eridikçe deniz seviyelerinin ne kadar yükseleceğini belirlemek için buzun dengesine baktı. Normal bir dengede, Grönland'ın dağlarındaki yeni kar yağışı aşağı doğru akar ve buzulları yeniler, erimenin etkilerine karşı koyar. Ancak iklim değişikliği kötüleştikçe Grönland'ın buzulları daha az yeni kar ve çok daha fazla erime gördü. Bu duruma Colgan, "Açlıktan ölmek iyi bir tabir olur" dedi. Colgan ve diğer yazarlar, erime ve ikmal arasındaki dengesizliği hesapladılar ve Grönland'ın toplam buz hacminin yüzde 3,3'ünün, dünya emisyonları azaltmak ve ısınmayı durdurmak için ne yaparsa yapsın eriyeceğini netleştirdiler. Bu da 110 trilyon ton buzu temsil etmektedir. <img class="aligncenter wp-image-44096 size-full" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG-20220830-WA0012-1068x601-1.jpg" alt="" width="960" height="540" /> <strong>Araştırmacılar, bu kaçınılmaz erimenin yüzyıl içinde gerçekleşmesini beklediklerini çalışmada kaydettiler.</strong> Grönland buz tabakası, Dünya üzerinde kalan iki buz tabakasından biridir, diğeri ise Antarktika buz tabakasıdır. ABD Küresel Değişim Araştırma Programı'na göre, dünyanın ortalama deniz seviyesi 1880'den bu yana 23 santimetre yükseldi ve son 20 yılda buna yaklaşık sekiz santimetre eklendiğini belirtti. Deniz seviyeleri yükseldikçe, haritanın tamamen yeniden çizilebilmesi öngörülmektedir. Araştırmacılar tarafından, en çok etkilenecek olan bölgelerin New York ve Şanghay gibi kıyı şehirleri olacağı konuşulmaktadır. Buna ek olarak gelen söylemler arasında "Seller ve hava olayları daha sık ve şiddetli hale gelecek, aynı zamanda gelgitler, akıntılar ve rüzgarlar tüm dünyayı etkileyecek" sözleri bulunmaktadır.
Mars'ın çok eskiden magma suyuyla buluşmuş olduğuna dair kanıtlar bulundu! Jeologlar, Mars'taki Jazero kraterinin tabanının, milyarlarca yıl önce suyla etkileşime giren Magmatik kayadan oluştuğunu belirlediler. Jazero kraterindeki Enchanted Lake, yolculuğuna başlamak üzere olan <strong>Perseverance</strong> gezgini, su ve volkanik olarak aktif bir Mars hakkındaki teoriyi daha da sağlamlaştıran önemli bir keşif yaptı. Gezici, Jazero Krateri'nin zemininin suyla etkileşime giren volkanik kayalardan oluştuğuna dair kanıt buldu. Jazero krateri, bir zamanlar akan bir göle milyarlarca yıl önce ev sahipliği yaptığından, Perseverance gezicisinin karaya inip keşfedeceği yer olarak seçildi. Gezici kraterde antik mikrobiyal yaşam belirtileri arıyor. Sulu bir ortamda kum ve çamur karışımından oluşan tortul kaya bulmayı umarken, buldukları iki tür magmatik kayaçtı; biri magmadan derinlerde, diğeri ise yüzeydeki volkanik aktivitelerde keşfedildi. Gezici gelmeden önce krater tabanı, kalın bir magmadan oluşmuş gibi görünen ayırt edici kayalar, Perseverance'ın kaya buharlaştırıcı lazeri ve yere nüfuz eden radarının, magmatik kayaların krater tabanını kapladığını tespit ettiği ortaya çıktı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/WhatsApp-Image-2022-08-29-at-18.07.21.jpeg" alt="" width="640" height="360" /> Sedimanter kayaçlar, Mars'taki eski mikrobiyal yaşamı saklamak için en iyi olasılığı barındırırken, Magmatik kayaçlar zaman tutucular gibidir ve içlerindeki kristaller, oluştukları anı tam olarak kaydederler. Perseverance'ın proje bilimcisi ve baş makale yazarı Caltech'ten Ken Farley, "Topladığımız magmatik kayaların büyük bir bölümü, gölün Jezero'da ne zaman oluştuğunu bize anlatmaya yetecektir. Orada oluşan magmatik krater zeminin, kayalardan daha önce oluştuğunu biliyoruz." Bu, bazı önemli soruları da ele alacaktır. Mars'ın iklimi ne zaman gezegenin yüzeyindeki göllere ve nehirlere elverişliydi ve bugün gördüğümüz kuru ve çok soğuk koşullara ne zaman dönüşebildi? Öte yandan tortul kayaçlar, ıssız, çorak Mars topraklarının bir zamanlar yaşam bulguları olduğunu destekleyebileceğini gösteren antik mikroskobik yaşamın işaretlerini saklamak için de idealdir. <h3><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/WhatsApp-Image-2022-08-29-at-17.58.46.jpeg" alt="" width="640" height="360" /></h3> <strong>Patlayan Magma</strong> Bilim insanları ayrıca Jezero'daki magmanın yüzeyde patlamadığı, bunun yerine patlamanın yüzeyin altında gerçekleştiği sonucuna vardı. Bununla beraber Dünya'da da bulunan bir mineral olan devasa olivin birikintilerine baktılar. Araştırmacılar, olivin'in zamanla erozyona maruz kalmadan önce yavaşça soğuyan magmanın, kayaların erimesiyle yeraltında oluştuğuna inanıyorlar. Gökbilimciler ve jeologlar en son bulgulardan heyecan duysalar da, gezici gezegendeki Büyülü Göl'e ulaştığında daha fazla keşif elde etmeyi umuyorlar. Bilim insanları bu konuyla ilgili araştırmalarına devam ederken, gelen görüntüleri de bir yandan paylaşmayı istiyorlar. Mars'ın Dünya'ya bu kadar benzetilmesi bir kez daha akıllarda binlerce soruya ev sahipliği yapıyor. Gelecek günlerde yeni bilgiler paylaşacaklarını söyleyen araştırmacılar, NASA'nın yeni keşiflerini her geçen gün daha da merakla beklememize sebep oluyor.
<p>Araştırmalara göre, günde sadece 20 dakika kitap okuyan çocukların, yaşıtlarından daha iyi düşünme becerilerine sahip oldukları kanıtlanmıştır. Olaylara bakış açıları, çözüm yolları daha hızlı oluşuyor olup, daha az stresli ve durum çözümleme becerileri konusunda da iyi performans gösterdikleri ortaya çıkmıştır.</p><p>Ancak çok az sayıda çocuk kitap okumayı seviyor. Diğer bir kesim ise, kitabı eline almak istemiyor veya çok kısa sürede sıkılıyor. Bu durumda ebeveynlerin çocuklara yol göstermeleri ve <strong>dozunda</strong> teşvik etmeleri gerekiyor.</p><h3>Peki bu alışkanlık çocuklara nasıl kazandırılmalıdır?</h3><ul><li>Öncelikle çocuğunuzun rahat edeceği bir ortam ayarlamalısınız. Mümkün olduğu kadar sessiz, aynı zamanda da dikkat dağıtmayacak bir yer seçmelisiniz. Çeşitli uyarıcıların olduğu ortamda çocuklar okuduklarına dikkat edemezler ve dikkatleri çok kolay bir şekilde dağılabilir.</li><li>Zaman çok önemlidir. Uzmanlara göre yatmadan önceki son 20 dakika, zihni dinlendirmek için en verimli zaman olarak nitelendirilmiştir. Bu zaman aralığında çocuğunuzun kitap okuyacağı 20 dakika, onun sağlıklı bir uykuya geçiş sağlamasını kolaylaştıracak olup, bedenini de dinlendirecektir.</li><li>Aile üyeleri de kitap okumalıdır. Siz elinize telefonunuzu alıp eğleniyorsanız eğer, çocuğunuzun o esnada kitap okumasını beklememelisiniz. <strong>Bu alışkanlığı kazandırmadaki en büyük rol sizlere ait.</strong> Kendinizi de olayın içine eklemelisiniz ki, uygun rol modeller olarak çocuğunuzu bu davranışa teşvik edebilmelisiniz.</li><li>Çocuğunuzun ilgi alanları üzerine kitap seçimleri yapmalısınız. Örneğin, hoşlanmadığı bir konu hakkında hiç kimse o kitabı okumak istemez. O nedenle çocuğunuzun, öncelikli sevdiği karakterlerin yer aldığı kitapları kütüphanenize eklemelisiniz.</li><li>Bu alışkanlığı doğru kazandırabilmenin ilk yolu, çocuğunuzun iyi bir dinleyici olmasından geçmektedir. Bir süre kitabı çocuğunuza siz okuyun, merak etmeyin. Belli bir zaman sonra artık kendisi okumak isteyecektir.</li><li>Teknolojik eşyalardan çok, evinizde kitap olmalı. Her türden kitap olabilir; dergi, gazete, roman, hikaye kitapları, boyama kitapları vs. evin her yerinde bulundurulmalıdır.</li><li>Varsa kardeşi, abisi de çocuğunuza kitap okuyabilir. Bu sayede çocuğun dil gelişimi ve hayal etme becerisi de gelişim gösterecektir. Hayal kurabilen ve okuduklarını veya dinlediklerini canlandırabilen çocuklar, yaşıtlarının daha da ilerisinde gelişim gösteren çocuklardır.</li><li>Çocuklarınıza olumlu<strong> pekiştireçler</strong> sağlayın. Örneğin kendinize belirli bir sınır belirleyin, bu sınırı sağlamasını çocuğunuzdan isteyin. Eğer çocuğunuz o sınırı tamamlarsa, onu ödüllendirmelisiniz. Bu durum da çocuğunuzu kitap okumaya teşvik edecek olup, alışkanlık kazanabilmesine yardımcı olacaktır. Lakin dikkat etmeniz gereken bir durum vardır. Bu pekiştireçler yerinde ve sınırlı sayıda olmalıdır. Sürekli hale getirirseniz eğer, çocuk içtenlikle istediği için değil de, sonundaki ödül için kitap okumak isteyecektir. Bu durumu iyi ayarlamanız gerekmektedir.</li></ul><p>Kitap okuma konusunu bir baskı ve zorlama sürecine dönüştürmemekte fayda var. Çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırmaya çalışılırken, kitaplardan uzaklaştırmamalısınız. Çocukların bu güzel dünyadan farklı dünyalara yelken açması için zorlayıcı tutumlar yerine, teşvik edici tutumlar sergilemelisiniz.</p>
Bilim insanları bu sefer de, bir babanın spermi veya bir annenin yumurtası olmadan kök hücrelerden "sentetik" fare embriyoları ürettiler. Laboratuvarda oluşturulan embriyoların, 8,5 güne kadar doğal fare embriyolarıyla aynı gelişimi gösterdiğini, bir sonraki adımın 20 gün olmasını umduklarını belirtti. Yakın vadede, araştırmacılar, bu sözde embriyoları, gelişimin erken aşamalarını daha iyi anlamak ve hastalıkların arkasındaki mekanizmaları incelemek için çok sayıda laboratuvar hayvanına ihtiyaç duymadan kullanmayı umuyorlar. Bu başarı, gelecekteki araştırmalar için sentetik insan embriyoları yaratmanın temelini de atabilir. İspanya'daki Ulusal Biyoteknoloji Merkezi'nde araştırma profesörü olan Lluís Montoliu, “Şüphesiz, hala çok verimsiz ama muazzam bir potansiyele sahip yeni bir teknolojik devrimle karşı karşıyayız” dedi. “Bu olay koyun Dolly'nin doğuşu gibi olağanüstü bilimsel gelişmeleri hatırlatıyor” ve diğerleri. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/d41586-022-02334-2_23403236.jpg" alt="" width="782" height="521" /> Bu mikroskop görüntüsü, beyin ve kalp oluşumunu göstermek için eklenen renklere sahip sentetik bir fare embriyosunu göstermektedir. Kök hücre biyolojisi uzmanı Zernicka-Goetz, gelişimin erken aşamalarını incelemenin bir nedeninin, insan gebeliklerinin çoğunun neden erken bir aşamada kaybedildiğini ve in vitro fertilizasyon için yaratılan embriyoların neden implante edilemediğini, daha iyi anlamak olduğunu söyledi. Doğal gelişimi incelemenin, araştırma için çok az insan embriyosunun bağışlanması ve bilim insanlarının etik kısıtlamalarla karşı karşıya kalması da dahil olmak üzere, birçok nedenden dolayı zor olduğunu söyledi. Nature makalesinde açıklanan sentetik embriyoları veya "embriyoitleri" oluşturmak için bilim insanları, embriyonik kök hücreleri ve diğer iki tür kök hücreyi birleştirdiler. Bunu laboratuvarda, üç hücre tipinin bir araya gelmesini sağlayan belirli bir tür çanak kullanarak yaptılar. Zernicka-Goetz, yarattıkları embriyoidlerin hepsi mükemmel olmasa da, en iyilerinin doğal fare embriyolarından “ayırt edilemez” olduğunu söyledi. Ayrıca kalp benzeri yapının yanı sıra kafa benzeri yapıların da çok benzer olduğu yönünde açıklamalarda bulundu. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/20220825-embryo-cerebellum-1.jpg" alt="" width="540" height="540" /> Bu fotoğraf, bir fare embriyosunun serebellumunu (beynin bir parçası) göstermektedir. Çarpan nöronlar pembe renk ile gösterilmiştir. İnce hareketlerin, dengenin ve duruşun düzenlenmesi için önemli olan belirli bir nöron türü olan Purkinje hücreleri yeşil renkle gösterilmiştir. Mavi renk tüm hücre çekirdeklerini göstermektedir.Bu çalışmanın kökleri onlarca yıl öncesine dayanıyor ve hem Zernicka-Goetz hem de Hanna, gruplarının uzun yıllardır bu araştırma hattı üzerinde çalıştığını söyledi. Zernicka-Goetz, grubunun çalışmasını Kasım ayında Nature'a sunduğunu söyledi. Bilim insanları, yaklaşık 11 günlük gelişimden sonra embriyonun plasenta olmadan başarısız olacağını umuyorlar, ancak araştırmacıların bir gün sentetik bir plasenta yaratmanın bir yolunu bulabileceklerini de umuyorlar. Bu noktada, bir fare rahmi olmadan tüm yol boyunca sentetik embriyoları elde edip edemeyeceklerini bilmiyorlar. Araştırmacılar, bu sentetik embriyoların insan versiyonlarını yakında yaratmayı görmediklerini, ancak zamanla gerçekleştiğini gördüklerini söylediler. Hanna buna "bir sonraki bariz şey" dedi. Bu tür çalışmalar etik kaygılara tabidir. On yıllardır, laboratuvarda insan embriyolarının yetiştirilmesine ilişkin “14 günlük kural” araştırmacılara rehberlik etti. Geçen yıl, Uluslararası Kök Hücre Araştırmaları Derneği, sınırlı koşullar altında kuralın gevşetilmesini önerdi. Lakin bilim insanları, sentetik bir insan embriyosundan bebek yetiştirmenin ne mümkün ne de düşünülmekte olduğunu vurguluyor. Universitat Pompeu Fabra'dan gelişim biyoloğu Alfonso Martinez Arias; “Gelecekte, insan hücreleriyle benzer deneyler yapılacak ve bu, bir noktada benzer sonuçlar verecek” dedi.
Yaşam öyle ilginçtir ki, birileri ölürken birileri de doğmaya devam eder. Eksildikçe çoğalırken, çoğaldıkça azaldığımızın farkında olmayız. Ya da farkında olmak istemez miyiz? Gerçekler bizi hayata sımsıkı mı bağlar, hayata inancımızı mı yitiririz. Belki de kaybettiğimiz sadece insanlar değildir, insanlarla beraber giden ruhumuzun parçalarıdır. Bu parçaları nedense hep kaybedeceğimizi sandığımız anlarda paylaşmak istemeyiz. Öncesinde bizim için hiç değeri olmayan parçalarımız, kıymetlenmeye ve daha da anlam kazanmaya başlar. Bunun sebebi kaybedişlerimiz değil, korkularımızdır. Korkularımız bizim elimizi kenetleyen kelepçelerimiz olmuştur. Halbuki böyle olmasını istemeyiz, istemediğimiz için de daha çok korkarız. Lakin artık alışkanlıklarımız korkularımızı engelleyemez ve aynı şeyleri yapmaya devam ederiz. Sormadan, kimseye anlatma gereksinimi bile duymadan, tüm yaşadıklarımızı bir şeylerle anlamlandırmaya çalışıp, kendimizi rahatlatmaya çalışırız. Her insanın bir çizgisi vardır. Kimisi bu çizgiye basmadan yürümeyi tercih ederken, kimisi de bastığı yere bile bakmadan yürür. Nasıl gördüğün değil, nasıl baktığın önemlidir. Bunun arasını kendin bulamadıktan sonra, geleni de umursamazsın, gideni de. Artık o andan sonra dünya dönmeye devam ederken, sen dünyada kalanlarla yetinmeye devam edersin. Peki ya hayatın acıları, olumsuzlukları, bunlar seni ne kadar gerçeğe sürüklüyor? Çığlıkların kulaklarını acıtıyor mu, yoksa bağıramayacak kadar kendini güçlü mü hissediyorsun.. Her insanın dayanma, direnme noktası vardır. Elbette içinde bir yerde üzüntüsüyle baş başa kalmak istediği anlar vardır. Anlarda kaldıkça geçmişiyle barışıktır, geleceğine seslenmekten korkmuyordur. Geçmiş onun için geçmiş olsa da izlerini sevmiştir. Düşünmekten ve düşlemekten yorulmadan yürüyebiliyordur en ince çizgide bile. Bu çizginin değerini de en iyi onlar bilir. Çünkü daha önce düşmüşlerdir, kimsenin kaldırmasına bile ihtiyacı olmadan kalkmayı becerebilmişlerdir. Sevgiyi, sevgiyle hissedenlerdendir. En büyük üzüntüler büyük sevgilerin sonucunda ortaya çıkar. Hayat üzüntüleri bir ağaç gibi içine çeker, içindeki tüm sevgileri de etrafına yayar. Yaydıkça dallanmaya devam eder, çektikçe tüm üzüntüleri yılın üçüncü mevsiminde dökmeye başlar. Bir ağaç gibi olun, zamanı gelince dökün hüzünlerinizi, döktükçe çizginizi kaybetmezsiniz. Gerçeklerle barışık olun. Hayallerde gerçeği aramaya çalışmayın. Hayaller sizin göremeyeceğiniz çizgileri çizerken, görmeden bastığınız her adımda düşebileceğinizi unutmamalısınız. Düşen her insan, kalkmanın değerini anlar. Anlarsa, yeniden düşmemek için elinden geleni yapar. Yarınlarına daha çok sarılır, dünlerini geride bırakmak için ilerlemeye devam eder. Artık kendi çizgisinin kalemi olur, kendi hayatının yazarı olur. Tıpkı benim gibi, tıpkı sizin gibi.
Cornell Üniversitesi tarafından yürütülen çalışmada bir grup uluslararası bilim insanı, sürekli ısınan gezegenimiz Dünya'nın serinliğini koruması için gelen güneş ışığını daha fazla yansıtarak stratosferin biraz<strong> 'daha parlak'</strong> hale getirilip getirilemeyeceğini ve nasıl yapılabileceğini titizlikle ve sistematik olarak araştırıp değerlendiriyor. Güneş radyasyonu modifikasyonu veya bazen adlandırıldığı gibi güneş jeomühendisliği, stratosfere sülfat aerosolleri enjekte etmeyi içeren potansiyel bir iklim değişikliği azaltma stratejisidir, böylece daha fazla güneş ışığı Dünya atmosferinden seker. Sera gazı emisyonlarını azaltmak gibi diğer stratejilerle birlikte bu, gezegenin sıcaklığının çok yükselmesini önlemeye yardımcı olabilir. Cornell's College of Engineering'de kıdemli araştırmacı ve öğretim görevlisi ve Cornell Atkinson, Sürdürülebilirlik Merkezi'nde öğretim üyesi olan baş yazar Doug MacMartin, <strong>“İklim değişikliği konusunda agresif davransak bile, daha da kötüleşecek”</strong> dedi. "Önümüzdeki yıllar içerisinde, diğer iklim değişikliği azaltma stratejilerini güneş ışığını yansıtma yöntemleriyle, tamamlayıp tamamlamama konusunda zor kararlarla karşı karşıyayız." <h3><strong>Asit yağmurları da tetikliyor.</strong></h3> İklimi bilinen bir kirleticinin yardımıyla soğutmak, iklim değişikliğinin etkilerinin bir kısmını azaltabilirken, yağış değişimlerinden asit yağmurlarına kadar başka etkileri de olacak ve belirsizliğini koruyan olumsuzluklara da yol açacaktır. Dünyanın atmosferini çevreleyen kararların nasıl alacağına ilişkin önemli zorluklar da bu süreçte olacaktır. Yapılacak olan önlemlerin daha sistematik bir şekilde değerlendirmesi, bir dizi farklı seçenekle ilişkili etkileri karşılaştırarak bu kararların alınması gerekmektedir. O nedenle bilim insanları bu durumun üzerine düşerek en doğru kararı belirlemeye çalışıyorlar. MacMartin, "Bu stratejiyi daha önce duymamış birinin ilk tepkisi 'Vay canına, ciddi olamazsın. Kulağa korkunç geliyor' olmalıdır." dedi. "Ve olabilir, ama iklim değişikliği de iyi değil. Kolay çözümler noktasını geçmiş olabiliriz. Geleceğin karar vericilerine mümkün olan en iyi bilgiyi sağlayabilmek istiyorsak, risklerini karşılaştırmamız gerekiyor. Asıl sorun, bu teknolojiyi kullanmadan önce tüm riskleri ile kullanabilmek." <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/120225.jpg" alt="" width="743" height="558" /> Yayımlanan makalede, bilim insanları farklı seçenekleri araştıran birkaç senaryo listeliyor ve yeni iklim modeli simülasyon sonuçlarını sunuyor. Bu senaryolar, işleyişin ve dağıtımın 2035'te başlayabileceğini varsayıyor ve bu seçimin etkileri, on yıl sonraki bir başlangıç tarihiyle karşılaştırılarak değerlendiriliyor. Diğer senaryolar, ani sonlandırma veya geçici kesintiler gibi riskleri araştırır. MacMartin, bu çerçevenin, her zaman kasıtlı olarak gelecekteki politikayı bilgilendirmek için tasarlanmayan ve tipik olarak yalnızca tek bir gelecekteki yolu simüle eden daha önce yürütülen simülasyonlara göre ileriye doğru önemli bir adımı temsil ettiğini söyledi. Cornell Atkinson ve Ulusal Bilim Vakfı da aynı zamanda bu araştırmayı destekleyerek bilim insanlarının daima yanında olduklarını belirtiyorlar. Şimdi asıl sorun da şu, dünya gerçekten buna hazır mı? Dünya'nın bütün bu oluşabilecek etki ve kararlara yetebilecek gücü var mı?
Bilim insanlarının uzun süren araştırmalarının sonucunda, üç turp bitkisi olarak bilinen bitkinin Mars’ta yetiştirilebileceği sonuçlandı. İlk olarak gübre görevi görmesi beklenmektedir. Bilim insanları “Mars'a gitmeyle ilgili tüm zorlukların üstesinden gelindikten sonra, orada yaşamı nasıl sürdürülebilir kılacağımızı bulmamız gerekecek. Bu yüzden mahsul yetiştirmek yaşamın devamı için çok önemli olacak” diyerek açıklamalarda bulundular. Matt Damon'ın ‘Marslı’ filmindeki mücadelelerini izlediyseniz, bileceğiniz gibi, kızıl gezegenin manzarasında teorik olarak mahsulün yetiştirilebileceği yönünde. NASA deneylerinin desteklediği bu olasılık uzun bir süre konuşulacağa benziyor. İleriye dönük yeni bir çalışmanın parçası da yonca bitkileridir. Araştırmacılar, bu yem bitkisinin Mars'ı kaplayan sert volkanik toprakta hayatta kalabileceğini ve daha sonra şalgam, turp ve marul gibi yiyecekleri yetiştirmek için gübre olarak kullanılabileceğini belirledi. Araştırmacılar, yayınladıkları makalelerinde "Mars toprağının düşük besin içeriği ve suyun yüksek tuzluluğu, onları Mars'ta gıda ürünlerini çoğaltmak için doğrudan kullanım için uygunsuz hale getiriyor" diye yazıyor. "Bu nedenle, Mars topraklarındaki besin içeriğini artırmak ve uzun vadeli görevler için tuzlu suyu tuzdan arındırmak için stratejiler geliştirmek çok önemlidir." Önceki araştırmalar, bitkilerin, yerleştirildikleri toprağa fazladan besin eklenmeden Mars yüzeyinde büyümek için gerçek bir mücadele vereceklerini göstermişti. Mars'taki regolit için tam bir eşleşme elde etmek zor, ancak araştırmacılar, içindeki farklı tohumları test etmeden önce ellerinden gelen en iyi tahmini bir araya getirdiler. Bilim insanları yoncanın, herhangi bir ek gübre olmadan, Dünya topraklarında olduğu kadar sağlıklı büyüyebildiğini buldular. Simüle edilmiş Mars regoliti daha sonra gübre olarak eklenen yonca ile test edildi. Şalgam, turp ve marul - bakımı az olan, hızlı büyüyen ve fazla suya ihtiyaç duymayan üç bitki - hepsi başarıyla yetiştirildi. Yine de bir sorun var, o da tatlı su. Tatlı suya da ihtiyaç vardı. Ekip, daha ileri deneylere dayanarak, Mars'ta bulunan tuzlu suyun bir tür deniz bakterisi ile arıtılabileceğini ve daha sonra mahsulün büyümesi için gereken tatlı suyu üretmek için volkanik kayadan süzülebileceğini düşünüyor. Araştırmacılar, "İlk kez, bitki büyümesini sürdüren uygun kaynaklar için sırasıyla bazaltik regolit toprağının ve tuzlu su benzerlerinin etkili bir şekilde arıtılması için bir biyogübre ve mikropun entegre bir kullanımını rapor ediyoruz." “Hâlâ cevaplanacak çok soru var, en azından burada, Dünya'daki Mars toprağını ne kadar doğru bir şekilde taklit edebileceğimiz söz konusu. Sonunda kızıl gezegene ulaştığımızda, muhtemelen yüzey regoliti tam olarak düşündüğümüz gibi olmayacak.” Simüle edilmiş toprakta ayrıca tuzdan arındırılmış su ile Mars toprağından bir şekilde yıkanması gereken bazı toksik perklorat tuzları da eksikti. Bununla birlikte, bu çalışmada özetlenen deneyler, bilim insanlarına ve astronotlara keşfetmek için daha umut verici seçenekler sunuyor. Araştırmacıların tanımladığı yaklaşımlar, uygulamaya koymak için basit operasyonlar kadar verimli oluyor. Gübre olarak kullanmak için Mars'ta yonca yetiştirmek, büyük buzdolaplarını milyonlarca kilometre boyunca kızıl gezegene taşımaktan kesinlikle daha ucuza mal olacak ve bu, Dünya'dan üretebileceğimiz tek besin kaynağı da değil. Bir çok besini de arkasında getirebilecek bir çalışma. Araştırmacılar, "Bu çalışma, uzun vadeli amaçlarla, insan misyonlarını ve kalıcı yerleşimleri sürdürmek için Mars'ta çiftçilik için yerinde toprak ve su kaynaklarının arıtılmasının mümkün olduğunu gösteriyor" diyerek açıklamalarını sürdürüyorlar.
Kulağa kabus gibi gelebilir ama bilim insanları karada yürüyen bir köpekbalığı üzerinde çalışıyorlar. Genç apolet köpekbalıkları, kürek şeklindeki yüzgeçlerini kullanarak suya girip çıkabilirler. Bu, araştırmacıların “hayatta kalmanın tüm kurallarını çiğnemek” olarak tanımladıkları bir evrimdir. Resifte yaşayan türleri, hiç oksijen olmadan yaklaşık iki saat dayanabilir. Ancak henüz iç kesimlere kadar gidenleri hakkında net bir bilgi yok. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/25E560B5-847D-4D32-9770-DBF7741E6327.jpeg" alt="" width="662" height="449" /> Bu nadir bulunan balıklar, solucanlarla, küçük balıklarda ve kabuklularla beslenerek hayatta kalıyor. Apolet köpekbalıkları, Avustralya'nın Güney Büyük Bariyer Resifi çevresindeki resif düzlüklerinde yaşar; bu habitat, giden gelgit tarafından tamamen izole edilebilir. Diğer yürüyen köpekbalığı türleri Avustralya, Endonezya ve Papua Yeni Gine çevresinde bulunabilir. Gelgit değiştiğinde, köpekbalıkları sığ kaya havuzlarında kapana kısılabilir. Türler hayatta kalabilmek için iki saate kadar oksijensiz baş edebilecek ve yüzgeçleriyle sürünerek hareket edecek şekilde evrimleşti. Florida Atlantik Üniversitesi'nden yapılan açıklamada, bunun "hayatta kalmanın tüm kurallarını çiğnediği" belirtildi. Bilim insanları, bir apolet köpekbalığının erken gelişiminde yürüme ve yüzme yeteneklerinin nasıl değiştiğini araştırıyorlar. Yumurtadan yeni çıktıklarında, içselleştirilmiş bir yumurta sarısı kesesinden hayatta kalırlar, oysa biraz daha yaşlı yavru köpekbalıkları kendi yiyeceklerini ararlar. Sarısı, yeni doğanlara şişkin bir göbek verir. Ancak bilim insanları, vücut şeklinin ne kadar hızlı hareket edebilecekleri konusunda çok az fark yarattığını bulmayı başardı. WWF, AB'nin küresel köpekbalığı eti ticaretinin yüzde 22'sini oluşturduğunu söylüyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/76DE0907-B263-4556-A5A6-84118F3259BC.jpeg" alt="" width="662" height="441" /> <h3><strong>Avustralya'daki köpekbalıklarını acımasız itlaf programlarından korumaya nasıl yardımcı olabiliriz? </strong></h3> Araştırmanın kıdemli yazarı Dr. Marianne E. Porter, "Apolet köpekbalığı hareketini incelemek, bu türün ve belki de ilgili türlerin habitatlarındaki zorlu koşullar içinde ve bu koşullardan uzaklaşabilme yeteneğini anlamamızı sağlıyor" dedi. Köpekbalıkları, yürüme yeteneklerini "havadan ve sudaki yırtıcılardan kaçınmak için küçük resif yarıklarına manevra yapmak" için kullanıyor. Aynı zamanda avlarını da bu şekilde besliyorlar. Köpekbalığının yürüme yetenekleri, zorlu çevresel koşullar ile bağlantılıdır. Dr. Porter, iklim değişikliğinin, gelecekte bu koşulları nasıl değiştireceğine dair daha fazla araştırma yapılması çağrısında bulunuyor.
<h3>Bilim insanları, bu yüzyılda dünyayı değiştirecek devasa bir volkanik patlamanın olacağını açıkladı! "İnsanlık buna HAZIR DEĞİL" diyerek tüm dünyayı uyarıyor.</h3> <ul> <li><strong>Yeni bir çalışma, bu yüzyıl için 7 büyüklüğünde bir patlamanın bir olasılık olduğunu belirledi.</strong></li> <li><strong>Benzer patlamalar ani iklim değişikliğine neden oldu ve medeniyetleri yok etti</strong></li> <li><strong>Ancak İngiltere'nin önde gelen volkanologlarından biri, 'ne yazık ki' hazırlıksız olduğumuzu söylüyor.</strong></li> </ul> Bilim adamları, bu yüzyılda dünyanın iklimini dramatik bir şekilde değiştirebilecek ve milyonlarca hayatı tehlikeye atabilecek büyük bir volkanik patlama olasılığının altıda bir olduğuna inanıyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Mount-Takahe-volcano-rising800.jpg" alt="" width="610" height="540" /> Hunga Tonga-Hunga Ha'apai yanardağı Ocak ayında Güney Pasifik Okyanusu'ndaki<strong> Tonga kıyılarında patladığında, patlama o kadar büyüktü ki, tsunamiler Japonya,</strong> Kuzey Amerika ve Güney Amerika kıyılarını vurdu ve Tonga'nın kendisi neredeyse eşit hasar gördü. Ancak Kopenhag'daki Niels Bohr Enstitüsü'ndeki bir ekip tarafından Grönland ve Antarktika'daki <strong>buz çekirdeklerinin analizi</strong> , Ocak ayında kaydedilenden 10 ila 100 kat daha büyük olabilen 7 büyüklüğünde bir volkanik patlamanın bu yüzyıl için belirgin bir olasılık olduğunu açıkladı. Geçmişte bu büyüklükteki patlamalar, ani<strong> </strong><strong>iklim değişikliğine</strong> ve medeniyetlerin çöküşüne neden oldu. Yine de İngiltere'nin önde gelen volkanologlarından biri bugün dünyanın böyle bir olaya 'ne yazık ki' tüm dünyanın hazırlıksız olduğu konusunda uyardı. Birmingham Üniversitesi'nde volkanoloji doçenti olan Michael Cassidy, Nature'a şunları söyledi <a href="https://www.nature.com/articles/d41586-022-02177-x#ref-CR2" target="_blank" rel="nofollow noopener">:</a> "Büyük çaplı patlamaların küresel etkilerini hafifletmek için koordineli bir eylem veya büyük ölçekli yatırım yok. <strong>'Bunun değişmesi gerekiyor.' </strong> <blockquote>Bilim insanları, bu yüzyılda dünyanın iklimini dramatik bir şekilde değiştirebilecek ve milyonlarca hayatı tehlikeye atabilecek büyük bir volkanik patlamanın altıda bir şansı olduğuna inanıyorlar.</blockquote> Cassidy, NASA ve diğer ajansların, başka bir deyişle, bir asteroidin veya başka bir kozmik merminin dünyaya çarpmasını önlemek için 'gezegen savunması' planlaması için yüz milyarlarca dolar fon aldıklarını söylemlerine ekledi. Ancak, büyük ölçekli bir volkanik patlamanın ardından meydana gelebilecek tahribata karşı korunmaya adanmış küresel bir programın da olmadığını belirtti. "Bu, asteroit ve kuyruklu yıldız çarpmalarının bir araya gelmesinden yüzlerce kat daha olası bir şey", diyerek açıklamalarına ekledi. Son patlama 1815'te Endonezya'nın Tambora kentinde meydana geldi ve birkaç gün içinde 100.000'den fazla insanı öldürdü, ancak etkileri dünya çapında milyonlarca kişi tarafından da hissedildi. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/volkan-patladi-yetkililerden-uyari-ustune-uyari-h1551969227-83e81b.jpg" alt="" width="625" height="313" /> Volkan havaya o kadar büyük miktarda kül püskürttü ki, 1815 yılı dünyanın ortalama sıcaklığı bir derece düştüğü için 'yazsız yıl' olarak bilinmeye başladı. Küresel iklimler üzerindeki bu olumsuz etki, Çin, Avrupa ve Kuzey Amerika'da yaygın mahsul kıtlığına neden olurken, şiddetli yağmurlar ve seller kolera'nın Hindistan, Rusya ve diğer birçok Asya ülkesine yayılmasına da neden oldu. Cassidy, günümüzün çok daha yoğun nüfuslu ve birbirine bağlı dünyasında, benzer bir patlamanın artık sayısız insanı öldürebileceğini ve küresel ticaret yollarını durma noktasına getirerek dünyanın diğer tarafında vahşi fiyat artışlarına ve kıtlıklara neden olabileceğini söyledi. Profesör, dünya hükümetlerinden afet planlaması ve potansiyel patlama tehditlerinin izlenmesi için fonları artırmalarını istedi, özellikle de yükselen deniz seviyeleri ve buzulların erimesi nedeniyle büyük ölçekli patlamaların olasılığı artacağından bahsetti. Cassidy'ye göre, 1950'den bu yana volkanik patlamaların sadece yüzde 27'si sismometrelerle ölçülebiliyor. Cassidy, "Bize göre, büyük patlamalara yanıt verecek yatırım, planlama ve kaynak eksikliği pervasız" dedi. 'Tartışmalar şimdi başlamalı.'
NASA, geçtiğimiz günlerde uzay yerine su altı sektörüne büyük fayda sağlayacak yeni bir icatla denizcileri sevindirdi. Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi şekil değiştirebilen su altı robotu Aquanaut<strong>'</strong>u geliştirdi. <strong>Uzay ve deniz arasındaki fark nedir? Bir robot için verilen cevap: "Çok fazla fark yok. Her iki ortam da zorludur ama daha da önemlisi, her ikisi de makine operatöründen çok uzaktadır."</strong> Bu nedenle, NASA'nın Houston'daki Johnson Uzay Merkezi'nden bir robot ekibi, uzmanlıklarını denizcilik endüstrileri için maliyetleri azaltacak, şekil değiştiren bir dalgıç robot tasarlayıp uygulamaya karar verdi. Houston merkezli Nauticus Robotics Inc.'in kurucusu, başkanı ve CEO'su Nic Radford, "NASA'nın bize öğrettiği şey, güçlü bir yazılım özerkliğini, yetenekli bir donanım morfolojisi ile bir araya getirmek ve onu uzak bir ortama yerleştirmek" dedi. Johnson'da Radford, diğer görevlerin yanı sıra, insansı robot Robonaut 2'nin proje müdür yardımcısı ve baş mühendisiydi. Şimdi bu projede ve diğer NASA robotlarında çalışan 20'den fazla mühendis, Nauticus'ta oluşturulan 80 kişilik ekibe katıldı. Radford, bir robot ister uzayda, isterse deniz tabanında çalışıyor olsun, operatörün robotun çevresi hakkında sınırlı iletişim ve bilgi birikimi ile uzakta olduğunu söyledi. "Uzay istasyonuna yerleştirip yerden kontrol etseniz bile, yüksek hızlı veri ağı yok. Uzay istasyonuyla konuşmak daha çok çevirmeli bağlantı kullanmaya benziyor.” Bu nedenle robotun çevresini algılaması ve anlaması, engellerde gezinmesi ve minimum operatör girişi ile nesneleri manipüle etmesi gerekir. Robonaut 2 için bu, Johnson mühendislerinin yalnızca tendonla çalışan eller, elastik eklemler ve minyatür yük hücreleri gibi gelişmiş donanımları değil, aynı zamanda görüntü tanımanın yanı sıra bilgi toplamak için görüş sistemleri, kuvvet sensörleri ve kızılötesi sensörler geliştirmesi gerektiği anlamına geliyordu. Bu verileri işlemek ve üzerinde hareket etmek için yazılım, kontrol algoritmaları ve ultra yüksek hızlı ortak kontrolörler gerekiyordu. NASA ve General Motors (GM) ortaklığıyla inşa edilen Robonaut 2, Uluslararası Uzay İstasyonunda bir astronot asistanı olarak kendini kanıtladı. Ama aynı zamanda tüm bu gelişmiş robotik sistemler için bir test ortamı da yarattı. NASA, uzayda tehlikeli işler yapacak robotlar geliştirmek, insan astronotlarının gelişine hazırlanan “öncü görevler” yürütmek ve astronotların etrafta olmadığı zamanlarda planlanan Ay Geçidi istasyonu gibi tesisleri sürdürmek istiyor. <h3>Peki Aquanaut Hangi Özelliklere Sahip?</h3> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/nasa-sekil-degistirebilen-su-alti-robotu-tasarladi-0-jMmR3Ees.jpg" alt="" width="662" height="372" /> Parlak turuncu bir gövdeye sahip olan Aquanaut, tamamen elektrikle çalışmaktadır. Robot çalışmaya başlamadan önce sensör özelliğiyle kamerasını açıyor. Aynı zamanda kollarında çeşitli mekanizmalar bulunan özel pençelere sahip. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/nauticus_5.jpg" alt="" width="662" height="497" /> <h3>Aquanaut Hangi Alanlarda Kullanılacak?</h3> Tasarlayıcılara göre Aquanaut, su altında petrol ve gaz çıkarmak, enerji üretimi için açık deniz türbinleri kurmak ve ayrıca balık yetiştiriciliği için kullanılması planlanıyor. Dalgıç robot, gelişmekte olan okyanus endüstrisinin rüzgar enerjisinde de işe yarayacak. 2030 yılına kadar, dünya çapındaki şirketler yaklaşık 25bin açık deniz türbinini faaliyete geçirmeyi hedefliyor. Nauticus, 2022’nin başlarında 2 Aquanaut üretmişti ve önümüzdeki üç yıl içinde 20 robot daha üretmeyi planlamaktadır.
<strong>Uzayda yapılan ve yapılmaya devam eden araştırmalar kapsamında, bilim insanları bu sefer de görev kolaylığı sağlamak için mıknatıstan oksijen ürettiler!</strong> Oksijen bildiğimiz üzere özellikle de uzayda yapılan araştırmalar için çok önemlidir. Bilim insanları ise bu doğrultuda, mıknatıstan oksijen ürettiklerini açıkladılar. Uluslararası Uzay İstasyonunda ve diğer uzay araçlarında astronotların nefes almasını sağlamak karmaşık ve maliyetli bir süreçtir. İnsanlar Ay veya Mars'a gelecek misyonları planlarken daha iyi teknolojiye ihtiyaç duyulacak. Uzayda astronotlar için gerekli ölçüde oksijen üretmek veya görev yerine götürebilmek sanıldığının aksine kolay bir durum değildir. Öyle ki Mars veya daha ötesine seyahat ettikçe daha da zorlaşan karmaşık bir mesele haline bürünüyor. Ancak şimdi, bilim insanları mıknatıs kullanarak astronotlar için oksijen üretmenin yeni bir yolunu keşfettiler. NASA, hali hazırda uzayda oksijen üretmek için özel santrifüjler kullanıyor fakat bu makineler hem büyük hem de oldukça ağırlar. Ayrıca olduğundan daha fazla enerji tükettikleri gibi rutin özel bakıma da muhtaçlar. Dolayısıyla bu yol ile oksijen üretmek maliyet açısından da çok faydalı bir durum gibi gözükmemektedir. <strong>Artık “Mıknatıs” kullanarak uzayda oksijen üretmek mümkün!</strong> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/MVO61VmmeQpBORIixJfCiY5nFHljC5CBH0IPagGb.jpg" alt="" width="662" height="372" /></strong> Yapılan yeni araştırmalara göre, sadece mıknatıs kullanarak aynı sonuçları çok daha pratik bir şekilde elde edilebilmesinin mümkün olduğunu ortaya konuluyor. Almanya'daki Uygulamalı Uzay Teknolojisi ve Mikro Yerçekimi Merkezi (ZARM)'da bulunan düşme kulesinde gerçekleştirilen simülasyon testleri başarıyla sonuçlandırılmış durumda. Bu da her şeyin yolunda ilerlediğini gösteriyor. Colorado Boulder Üniversitesi'nden Profesör Hanspeter Schaub, "Yıllarca süren analitik ve hesaplamalı araştırmalardan sonra, bu şaşırtıcı düşme kulesini Almanya'da kullanabilmek, bu kavramın sıfır-g uzay ortamında çalışacağına dair somut kanıt sağladı" dedi. Yapılan bu araştırma, oksijen üretebilmek için ortaya çıkan gaz kabarcıklarının, mikro yerçekiminde basit bir neodimyum mıknatıs tarafından farklı türdeki sulu bir çözeltiye daldırılarak toplanabileceğini ortaya çıkardı. Araştırmacılar, uzun vadeli uzay görevleri için bu tekniğin muazzam ve kusursuz sonuçlara sahip olabileceğini belirtiyor. Her anlamda görev kolaylığı sağlayacak olan bu çalışma, hem yük hem pratiklik açısından astronotların işini kolaylaştıracak olup, planlanan iş süresini de kısaltacağı son derece mümkün görülmüştür. Araştırma, oksijen sistemleri geliştiren bilim adamları ve mühendislerin yanı sıra sıvıdan gaza faz değişimlerini içeren diğer uzay araştırmaları için yeni yollar açabilir. Dr. Brinkert, "Bu etkilerin, uzun vadeli uzay görevleri gibi faz ayırma sistemlerinin daha da geliştirilmesi için muazzam sonuçları olduğunu ve verimli oksijenin ve örneğin sudaki hidrojen üretiminin (foto-) elektrolizör sistemlerinde olabileceğini” öne sürüyor. Ayrıca kaldırma kuvvetinin neredeyse yokluğunda bile elde edileceğini de açıklamalarında belirtiyor.
<strong>Çocuklar neden eşyalarını paylaşmak istemezler? Çocuklar paylaşma duygusunu ne zaman öğrenmeliler? </strong> Çocuklar doğdukları andan itibaren farkındalık sürecine gelene kadar bütün eşyaların kendilerine ait olduğunu düşünürler. Zamanla bu düşünce somutlaşarak, kişiliğin temellerini oluşturur. Bu temel kimi zaman ömür boyu kalıcı olur, kimi zaman da yoğunlaştırılarak kişilikten atılabilir. En doğrusunu elbette aile karar verecektir. Ebeveyne düşen en büyük sorumluluk budur. Anne, baba durumu mümkün olan en kısa zamanda fark ederse eğer, değiştirmek için yapılan tüm çalışmalar pozitif etki gösterebilir. Eğer ebeveynler durumu geç fark etmiş ve hiç üzerine düşmemişlerse, sonuç pozitif olmayan kalıcı bir davranışla sonuçlanacaktır. <strong>Özellikle okul öncesi ve ilkokula giden çocuklarda görülen bu durum neyden kaynaklanmaktadır?</strong> Burada bir suçlama sorunsalı söz konusu bile edilmemelidir. Sebebine inecek olursak bu çok derinde yatan bir dürtü de olabilir, sonradan kazanılmış bir amaç da. O nedenle çocuğunuzu yargılamadan ve davranışına bir an önce engel olmadan önce yapmanız gereken şey, davranışın kaynağını bulmak değil çocuğunuzu anlamaktır. Aile çocuğunu anlarsa eğer, çözümü en kısa sürede bulacaktır. Süreci uzatmamanın yolu çocuğunu iyi tanımaktan geçer. Bu durumda sabırlı davranılmalı, çocuk paylaşmaktan hoşlanmıyorsa çok fazla ısrarcı olunmamalıdır. Çünkü fazla kaygı ardında baskıyı doğurur. <strong>Peki çocuklar neden eşyalarını paylaşmak istemezler?</strong> Çocuklar eşyalarına ve oyuncaklarına vücutlarının bir parçasıymış gözüyle baktıkları için kimseye vermek istemezler. Öte yandan, sadece kendilerine ait değil, ellerine aldıkları başka bir oyuncağı bile kolay kolay başkasına vermek istemeyebilirler. <strong>Böyle bir durumla karşılaştığımız zaman ne yapmamız gerekir?</strong> Öncelikle gözlemlemelisiniz. Gözlem, en büyük hamleniz olacaktır. Görmeden hareket ederseniz, yanlışlar silsilesine katılırsınız. O nedenle yapmanız gereken en iyi şey, bir müddet izlemek, olayı ve çocuğunuzun davranışını yorumlayabilmenizdir. Gözlemlerinizi netleştirdikten sonra, oyuncağı veya eşyayı hemen çocuğunuzdan alıp diğer arkadaşına uzatmamalısınız. Öncelikle beraber oynamayı öğrenmeliler, bu duyguyu çocuğunuza aşılayın. Oyuncağı elinden almak yerine, başka bir oyuncakla değiştirmeyi deneyin. Onu da istemiyorsa, her iki oyuncağı da alıp, önce kendiniz oynayarak, daha sonra da çocuğunuzun seviyesine gelip hep beraber oyun oynayarak bir çözüm üretebilirsiniz. Bu sayede çocuğunuz sizin otoritenizi kabul edip, sizinle belki de hayatındaki en zevkli oyunu oynamış olacaktır. Bir başka çözüm seçeneği ise, empati yoludur. Çocuğunuzla oyunlar oynayarak, arkadaşlarının o esnada neler hissettiğini çocuğunuza aktarabilmelisiniz. Emin olun, çocuğunuz sizi ve anlatmak istediğinizi anlayacak, ardından bu davranışını söndürmeye başlayacaktır. Tabii etkili empatiyi önce başarmalı, sonra çözüm odaklı davranmalısınız. <strong>Çocuklar paylaşma duygusunu ne zaman öğrenmeliler?</strong> Bu durum onlarca açıdan bakılabilir bir durum olup, tek çözüme sahip bir cevapla sonlanmaktadır. O da; farkedilen en ama en erken yaşta çocuğunuzun bu davranışını zihninde yaralar açmadan törpülemelisiniz. O nedenle bir yaş sınırı yoktur, en erken ne zaman durum ortaya çıkmışsa, o an müdahalelerle üstesinden gelebileceğinize eminim. Son olarak,<strong> “Sevgi paylaştıkça çoğalır, çocuğunuz paylaşmayı sevgiyle öğrenmelidir.”</strong>
<p>Bir dönemin en ilgi duyulduğu, 7'den 70'e herkesin izleyebileceği bu filmi izlememiş olabilirsiniz, lakin mutlaka görmüşsünüzdür. Konusunun her bireyde heyecanlılık uyandırdığı, yurtdışındaki haber kanallarında aylarca tartışılmış ve onaylanmıştır. Filmde en çok dikkat çeken unsur ise, "Aile bağlarının öneminin" vurgulanma durumudur. </p><p><strong>Charlie'nin Çikolata Fabrikası Filminin Konusu Nedir?</strong></p><p>Filmde Willy Wonka adıyla anılan Johnny Depp, çikolata diyarındaki bölgesine bir veliaht arayışına çıkmıştır. Bu arayışta ona eşlik eden tek şey elbette çikolatalardır. Dünyadaki herkes Wonka'nın kapalı çikolata diyarını hep merak etmiş, lakin hiç kimse o diyarı görememiştir. Wonka, bir gün beş altın biletin bulunduğu beş çikolatayı dünyanın dört bir yanına gönderir. Yoksul ve kalabalık bir aileden gelen Charlie Bucket, bu biletlerden bir tanesini çikolatasında şans eseri bularak, bölümlerden oluşan bu yarışmaya girmeye hak kazanır. Yarışma, onun hayatını değiştirecek olup, yeni deneyimler de kazanmasına yardım edecektir. </p><p><strong>Charlie'nin Çikolata Fabrikası Filmi Oyuncuları Kimler?</strong></p><p>Charlie'nin Çikolata Fabrikası'nın oyuncu kadrosunda; Johnny Depp: Willy Wonka, Freddie Highmore:Charlie Bucket, David Kelly: Grandpa Joe, Helena Bonham Carter: Bayan Bucket, Noah Taylor: Bay Bucket, Julia Winter: Veruca Salt, AnnaSophia Robb: Violet Beauregarde, Jordan Fry: Mike Teavee, Philip Wiegratz: Augustus Gloop, James Fox: Bay Salt, Missi Pyle: Bayan Beauregarde, Deep Roy: Oompa-Loompa, Christopher Lee: Dr. Wilbur Wonka (Willy Wonka'nın Babası), Adam Godley: Bay Teavee, Franziska Troegner: Bayan Gloop, Francesca Hunt: Bayan Salt, Liz Smith: Büyükanne Georgina, Eileen Essell: Büyükanne Josephine ve David Morris: Büyükbaba George bulunuyor.</p><p><strong>Peki Johnny Depp Kimdir? Kısaca Hayatı</strong></p><p><strong></strong></p><p>9 Haziran 1963 ABD doğumlu Johnny Depp tam adıyla <strong>John Christopher Depp II. </strong>aktör ve müzisyendir. Eklektik ve geleneksel olmayan film seçimleriyle tanınan aktör en büyük başarısını Karayip Korsanları dizisindeki Kaptan Jack Sparrow rolüyle elde etmiştir. Johnny Depp kuzenleri sayesinde müziğe başlamıştır. <strong>12 yaşındayken</strong> annesi ona bir elektro gitar verdi ve Johnny, kendi kendine öğrenerek çalmaya başladı. Bir süre sonra ise kendi grubunu oluşturacak hale gelmeyi başardı. Ekonomik sıkıntılar sebebiyle geçici olarak müziği bırakmak zorunda kalan sanatçı kendini <strong>tamamen oyunculuğa</strong> adamaya başladı.</p><p>Sonrasında ise çoğunun baş rolünde oynadığı filmler şimdi sizlerle.</p><p><strong>Johnny Depp Filmografisi:</strong></p><ul><li><strong>1984:</strong> Elm Sokağı Kabusu</li><li><strong>1985</strong>: Private Resort</li><li><strong>1986</strong>: Müfreze</li><li><strong>1987</strong>: 21 Jump Street - Sezon 1 ve Sezon 2</li><li><strong>1988</strong>: 21 Jump Street - Sezon 3</li><li><strong>1989</strong>: 21 Jump Street - Sezon 4</li><li><strong>1990:</strong> Sulugöz ve Edward Makaseller</li><li><strong>1993</strong>: Gilbert'in Hayalleri, Benny & Joon, Amerikan Rüyası</li><li><strong>1994</strong>: Ed Wood</li><li><strong>1995</strong>: Ölü Adam, Nick of Time, Don Juan DeMarco</li><li><strong>1997</strong>: Köstebek, Cesur</li><li><strong>1998</strong>: Vegas’ta Korku ve Nefret</li><li><strong>1999: </strong>Hayalet Süvari, Astronotun Karısı, 9. Kapı</li><li><strong>2000</strong>: Çikolata, Karanlıktan Önce, Erkeğin Gözyaşları</li><li><strong>2001</strong>: Cehennemden Gelen, Beyaz Şeytan</li><li><strong>2003:</strong> Karayip Korsanları: Siyah İnci’nin Laneti, Bir Zamanlar Meksika’da</li><li><strong>2004</strong>: Ölü Gelin, Ve Sonsuza Dek Mutlu Yaşadılar ve The Libertine, Gizli Pencere, Düşler Ülkesi</li><li><strong>2005: Charlie’nin Çikolata Fabrikası</strong> ve In Search of Ted Demme</li><li><strong>2006: </strong>Karayip Korsanları: Ölü Adamın Sandığı</li><li><strong>2007:</strong> Karayip Korsanları: Dünyanın Sonu ve Sweeney Todd: Fleet Sokağının Şeytan Berberi</li><li><strong>2009</strong>: Dr. Parnassus, Halk Düşmanları</li><li><strong>2010: </strong>Alice Harikalar Diyarında, Turist</li><li><strong>2011: </strong>Karayip Korsanları: Gizemli Denizlerde, Paradise Lost 3 : Purgatory, Rango, Tutku Günlükleri</li><li><strong>2012:</strong> Karanlık Gölgeler, Liseli Polisler</li><li><strong>2013</strong>: Lucky Them, Maskeli Süvari</li><li><strong>2014:</strong> Evrim, Sihirli Orman, Tusk</li><li><strong>2015:</strong> Kara Düzen, Üçkağıtçı Mortdecai</li><li><strong>2016</strong><strong>:</strong> Alice Harikalar Diyarında 2 - Aynanın İçinden, Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar?, Yoga Hosers</li><li><strong>2017:</strong> Karayip Korsanları Salazar’ın İntikamı, Doğu Ekspresinde Cinayet, The Libertine</li><li><strong>2018</strong>: Fantastik Canavarlar: Grindelwald'ın Suçları, Cüce Dedektif Sherlock, City Of Lies, London Fields, The Professor</li><li><strong>2020</strong>: Barbarları Beklerken, Minamata</li><li><strong>2021: </strong>The Night Stalker</li></ul><p>Peki siz hangi Johnny Depp filmi ya da filmlerini izlediniz?</p>
Normal şartlarda bildiğimiz bir kağıt, oldukça yumuşak ve incedir. Fakat derimizle teması sonucu küçük bir kesilme durumunda, neden bir bıçak kesiğinden daha fazla sızlatır? Neden beynimize kadar varan zonklamalara sebep olur? Bunun tek bir sebebi var. Vücuda oksijen girdiğinden dolayı, bu keskin sızıların beynimize verdiği sinyaller, oksijen ile temastan kaynaklanmaktadır. Kağıt kesikleri çoğunlukla, çoklu kağıt grubu içerisinden, yalnızca bir kağıdın ayrılması sonucu da meydana gelir. Yani yalnızca bir kağıt ile elinizi kesmeniz genellikle zordur. Bunun sebebi, tek bir kağıdın gerekli kuvveti kesiği açma süresi boyunca uygulayamayacak kadar esnek ve yumuşak olmasıdır. Dolayısıyla kağıdın kenarı elinizi kesmeye çalışsa da, kesemeden hemen bükülecektir. Ama paketinden yeni açılmış bir kağıt destesi içerisinden kıvrılarak ayrılan tek bir kağıt, destenin geri kalanından güç alarak bükülmeden durabilir. Bu da, kağıdın parmağınızı kesebilmesini sağlayacak kuvvetin yeterince uzun süre uygulanabilmesine izin verir. <h3><strong>Peki bu kadar acı nasıl oluşur?</strong></h3> Vücudumuzun farklı bölge ve uzuvlarımızda çeşitli sinir hücrelerimiz bulunur. En çok sinir hücrelerimizin olduğu bölümlerimizden biri de parmak uçlarımızdır. Yalnızca bir kağıt kesimi, tüm vücudumuzdaki sinir hücrelerini uyarabilecek kadar güçlüdür. <h3>Peki bu acıyı hiç hissetmemek mümkün mü?</h3> Evet, bunun bir püf noktası var. Kağıt kesiğinden kaynaklı olan yaralarımız, su içerisine girdiklerinde beynimize acı sinyali göndermezler. Çünkü içerisinde oksijen yoktur.(İnsan vücudunun kaldıramayacağı kadar) Örneğin; gökyüzünde yukarı doğru çıktıkça oksijenin var olması ama oksijen ile temasımızda nefes alamamamız ve bu yüzden astronot tulumu giymemiz gerektiği gibi. Deneyebilirsiniz; eliniz, parmağınız, kolunuz, herhangi bir bölgenizin kağıt kesiği ile teması sonucu suya sokarak, acının dindiğini ve rahatladığınızı göreceksiniz. Sudan çektiğiniz an ise, ağrının daha fazla arttığını hissedeceksiniz. Çoğu zaman bu yaralardan sonra yara bandı kullanırız. Hiç düşündünüz mü? Yara bandı takar takmaz ağrılarımız diniyor. Peki nasıl oldu? Çünkü yara bandı, kesiğin üzerini sarınca <strong>havadaki oksijenle temasını </strong>da engellemiş oluyor. O nedenle yara hava almadığı için beyine acı sinyalleri de gitmiyor. Neyse ki olaya iyi yönünden bakacak olursak, bu yaralar 2-3 gün içerisinde geçiyor. Sağlıkla ve bilgiyle kalmanız dileğimle.
Yıllardır üzerinden geçip gittiğiniz, zaman zaman görüş alanınızın içine giren bu gri ve beyaz bulutların ne olduğunu ve nasıl orada olduklarını hiç düşündünüz mü? Çoğu zaman sabahın erken saatlerinde, görüş alanınızı tamamiyle kapatabilen ve sonra da dağılan bu bulutun hikayesini sizlere sunuyorum. Stratus bulutları, genellikle uzun yollarda denk geldiğimiz, kara yollarıyla birleşmiş bir vaziyette karşımıza çıkan bulutlardır. Zemine o kadar çok inerler ki, sanki üzerinden geçmiş gibi hissederiz. Bu bulut dağların tepesinde de olabilir, kaldırımların üzerinde de. <h2><strong>Stratus (Stratüs) Bulutu Nasıl Oluşur?</strong></h2> Bu bulut türü, su damlalarından meydana gelir. Yeryüzüne kadar alçalmalarıyla bilinen bu bulutlar, sis olarak da ülkemizde isimlendirilir. Zemin çok soğuk ve don halinde iken, gökyüzünde güneş belirdiği zaman bu bulutla karşılaşma ihtimaliniz çok yüksektir. Bu bulutun en önemli özelliğine gelecek olursak eğer, minik damlalar halinde yağış oluşturabiliyor olmasıdır. Şiddetli yağışa sebep olmaları ise çok nadir görülmüştür. Çoğunlukla gri ve beyaz renklidir. <h2><strong>Stratus Bulutu Özellikleri:</strong></h2> <ul> <li>Alçak bulut kategorisinde yer alırlar.</li> <li>Kümülüs bulutunun özelliklerini barındırır.</li> <li>Çok nadir şiddetli yağışa neden olabilirler.</li> <li>Tabakaları çok incedir, kümülüs gibi dikey gelişmezler.</li> </ul> <h3>Bulut Nedir? Nasıl Oluşur?</h3> Gökyüzünün en harika elementlerinden biridir bulutlar. İlkokulda iken resim kağıdına çizmeye başladığımız ilk çizim mi desem, gökyüzü deyince aklınıza ilk gelen şey mi desem. Gökyüzüne her baktığınızda görebileceğiniz bulutlar, havanın tutamayacağı kadar fazla su buharı olduğu zamanlar daha net görünür. Su buharı küçük su damlacıkları oluşturmak için yoğunlaşır; yani gaz fazından sıvı fazına bir geçiş söz konusudur. Sonuç olarak bu su, bulutu görünür kılar. Su damlacıkları o kadar küçüktür ki, havada asılı kalırlar. Bulutun oluşum olayı ise; gökyüzüne yukarı doğru çıktıkça havanın soğuma etkisini ilk olarak göz önüne alalım. Soğuk hava ılık hava kadar fazla su buharı tutamaz. Bu nedenle hava soğudukça doygun hale gelir ve içindeki su buharı yoğunlaşır. Su buharı gökyüzünde bir sıvıya dönüştüğünde küçük toz parçalarına yapışan çok sayıda küçük su damlacıkları oluşturur; gördüğümüz bulut olarak açığa çıkan, havada asılı kalan su tanecikleri kümesidir. Bulutlar gökyüzünde yeteri kadar yüksekte olunca, aynı zamanda hava da bir o kadar soğuksa, bulut minik buz kristallerinden oluşarak ince beyaz bir görünüme sahip olur. Bulutların beyaz olmasının sebebi ise, <strong>Güneş’ten aldığı ışığın beyaz olmasıdır.</strong> Bir ayna gibi o rengi ve ışığı yansıtır. Bu ışık beynimiz sayesinde beyaz olarak algılanır, çünkü Güneş’ten gelen ışık tüm dalga boylarında görülebilir.
Her insan, ömründe yaşadığı duygusal anlarda kendini cümleleriyle net ifade edemeyebilir. Birçoğu insan için ise ağlamak,<strong> “</strong><strong>kendisini en iyi şekilde ifade ediş biçimidir”</strong>. Kimi zaman da, içerisinde olmak istemediğimiz durumlardan ‘<strong>kaçış</strong>’ olarak tanımlayabiliriz. Peki fizyolojik ve duygusal anlamda yaşadığımız bu olayın faydalarını, vücudumuza etkilerini, psikolojik kalıntılarını hiç merak ettiniz mi? Ağlamak, insanın doğar doğmaz yaptığı ilk reflekstir. O yüzden hiç kimse ben hayatım boyunca ağlamadım demesin. Ağladınız, çünkü doğdunuz. İlk nefesi aldığınız andan itibaren bu tutkuyla var oldunuz, hatta olduk. O sebeple toplumca üzerimize attığımız bu etkiyi pasifize ederek konumuza başlayabiliriz. Ağlamanın insan vücuduna birden fazla faydası bulunmaktadır. Bu faydaları daha önce duymamış da olabilirsiniz, farkında olmadan yaşamış da olabilirsiniz. Ağlama durumunun ‘zararlı’ olduğunu savunanların olduğu söyleniyor. Bunun üzerine uzmanların yaptığı araştırmalara göre, bu söylemin tam aksine, ağlamanın vücuda zarardan çok faydaya yol açtığı kanıtlanmıştır. <h2> <strong>Ağlamanın Faydaları Nelerdir?</strong></h2> Her insan ağlamıştır demiştik. Bunu bir acizlik, güçsüzlük durumu olarak görmemeliyiz. Bilim adamlarının yaptıkları çalışmalara göre, ağlamanın tahmin edildiğinden daha fazla yararlarının olduğu ortaya çıkmıştır. Bu yararlara hep beraber göz atalım. <h2><strong>1- Hastalıklara İyi Gelir</strong></h2> Ağlamak, kalp ve damar hastalıklarına iyi gelir. Vücuttaki damarlardaki kan akışını hızlandırarak, dolaşım sisteminin düzenli çalışmasını sağlar. Baş dönmesi, sinüzit, bulantı gibi durumlara da iyi geldiği bilinmektedir. Son zamanlarda bilim adamlarının yapmış olduğu araştırmalarda ise, kas ve eklem ağrılarına da iyi geldiği söylenmektedir. Vücudu rahatlatır, kasları gevşeterek vücuttaki stresi düşürür. <h2><strong>2- Göz ve Burunda Bulunan Bakterilerin Atılmasını Sağlar</strong></h2> Ağlamak insanı rahatlatmakla kalmaz, vücudunun sağlığını da aynı zamanda dengede tutar. Ağladığımız zaman göz yaşımız sadece gözümüzden gelmez, burnumuzdan da gelir. Bu sayede burundan ve gözden gelen göz yaşları, o kanallarda bulunan bakteri ve iritanların da atılmasını sağlar. Ayrıca tıkanıklığı da açar. <h2><strong>3- Sakinleştirir</strong></h2> Ağlamanın bir diğer faydası ise sakinleştirme etkisidir. Vücuttaki gergin havayı ve stresi dindirerek, istemsiz yükselen adrenalini dengeler ve rahatlama hissini oluşturur. Çoğunlukla insanlar ağladıktan sonra uyur. Bunun sebebi gözlerin yorulması, yaşanan olaylardan bir an önce kurtulma hissi, unutmak ve zihni boşaltmak için değildir. Tam olarak uyumamızın ve uykuya geçişimizin hızlı olmasının sebebi, ağladıktan sonra sakinleştiğimiz için vücudumuzun gevşeyip rahatlamasıdır. <h2><strong>4- Ruh Sağlığına İyi Gelir</strong></h2> Ağlamak psikolojik olarak insanı besler, beyinde bitmeyen olay zincirlerinin takıntılarını temizler. Yapılan araştırmalar sonucunda, ağlayan insanlar ağlamayan insanlara göre daha çabuk toparlanıyor. Çünkü ağlayıp rahatlayan insanlar, streslerinden ve olumsuz düşüncelerden arınırlar. Ağlamayan insanların, bu düşünceler içerisine boğulduğu ve kolay kolay da yaşadıkları olayları unutamadıkları söyleniyor. <h2><strong>5- Gerçeklerle Yüzleşmenizi Sağlar</strong></h2> İçinizden ağlamak geliyorsa, durmayın ağlayın. Böylece içinizden çıkaramadığınız duyguları çıkarmış olursunuz. Bu sayede gerçeklerle yüzleşmiş ve rahatlamış bir birey olursunuz. Korkmanıza gerek yok, rahatlamak ve streslerimizi bir kenarda bırakmak hepimizin hakkıdır. Gerçeklerden uzaklaşmaya çalıştıkça, duygularınızı dışarı vuramaz ve içinize atmaya başlarsınız. Ağladıkça kabul eder, rahatlar ve olaylara daha sakin bir gözle bakmış olursunuz. Bu sayede neyin doğru olup olmadığını da daha net idrak edebilirsiniz. <h2><strong>6- Endorfin Salgılar</strong></h2> Ağlamanın bir başka faydasına gelecek olursak eğer, vücuda mutluluk hormonu salgılamasıdır. Bu hormon mutluluk ve neşe salgılamanın yanı sıra vücuttaki ağrıların da azalmasını sağlıyor. Mutluluk hormonu; üzüntü ve kaygıları azaltarak, vücuda pozitif enerji yüklemesi yapar. Ağlamak, çözüm değildir diyenler umarım ön yargılarından arınmıştır. Her birey ağlayabilir. <strong>Ne yaşamış olursak olalım, farklı tenlerde olsak bile göz yaşlarımızın rengi hep aynıdır. </strong>Ağlamak için illa bir sorun aramanıza gerek yok, mutlu olmak için bile ağlayabilirsiniz. Erkekler de ağlar, kabul etmek istemeseler de bu fazlasıyla doğaldır. Yine de hep yüzünüz gülsün, göz yaşlarımız aynı denizde bir olsun.
Fransız bilim insanı, kendi sosyal medya hesabından, James Webb teleskobundan geldiğini iddia ettiği bir yıldızın resmini paylaştı. Daha sonrasında ise bu yıldızın dilimlenmiş chorizo (baharatlı bir domuz sucuğu) olduğunu açıkladı. Klein, 3 gün sonra yaptığı bu açıklamada, sosyal medyada doğru olmayan bilgilere karşı dikkat çekmek için bu paylaşımı yapma gereksinimi duyduğunu söyledi ve takipçilerinden özür diledi. Klein’ın bu şakası ise takipçilerinin tepkisini topladı. Bu sürede sosyal medya ikiye bölündü diyebiliriz. 64 yaşındaki bilim insanı Klein, sosyal medyadaki Twitter hesabı üzerinden 31 Temmuz günü paylaştığı fotoğrafın James Webb teleskobundan çekilmiş olduğunu ve Güneş'ten 4,2 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir yıldıza ait olduğu söyledi. “Ayrıntı düzeyi” ile övünen ve “Gün geçtikçe yeni bir dünya kendini gösteriyor” diyen bilim insanının bu tweet’i bir çok kez retweetlendi, binlerce olumlu-olumsuz yorumlara ev sahipliği yaptı. Takipçilerinin bir kısmı bilim insanının çok güçlü bir birey olduğunu ve zeki olduğunu vurgularken, diğer bir kısmı ise bilim insanının gerçeği söylemekten başka bir şey yapmayacağını varsaydı. <strong>“YALAN HABERLER DAHA BAŞARILI”</strong> Fakat bazıları, Dünya’dan 4.25 ışık yılı uzaklıkta olduğu varsayılan bu yıldız ile İspanya’nın ulusal sucuğu chorizo arasında ilginç bir benzerliğe değindi. Birkaç gün sonra Klein, “Otorite figürlerinin tüm iddialarına güvenmemeyi öğrenelim” diyerek açıklamalarını sürdürdü. “Çağdaş kozmolojiye göre, İspanyol soğuk etleri kategorisinde Dünya’dan başka hiçbir yerde yoktur. Özgün olmayan şakamın şok edemediği kişilere mazeretlerimi sunuyorum” diyerek sözlerine ekledi. Fransız haberlerine vermiş olduğu röportajda Klein, “Sosyal medyada yer alan bilimsel bir otorite figürü olarak var olduğum düşünülürse eğer, hayatımda ilk defa bir şakayı paylaşmak istedim. İyi haber şu ki, bazı insanlar şakayı anladı.” “Bu yaşadığımız, sosyal medyadaki yalan haberlerin her zaman için gerçek bilgilerden daha çok başarılı olduğu gerçeğini de ortaya koyuyor” dedi. Büyük bir ironiyle karşımıza çıkan Klein, yaptığı bu haberle tüm dünyada viral olmayı başardı ve tüm dikkatleri üstüne çekti. Amacını öğrenenler onu haklı bulurken, haksız bulanlar da eleştirmeye devam etti.
İnsanların daha görmeden korktukları, sadece düşüncesiyle bile tüylerini diken diken edebilen işte o hayvan; akrep! Çölde yaşamalarıyla bilinen akrepler hakkında neleri biliyoruz? Şimdiye kadar hiç akreple burun buruna geldiniz mi? Ya da onları seviyor musunuz? Akrepler hakkında birbirinden ilginç olan bilgileri sizin için hazırladım. Fobisi olanların okumamalarını öneririm, şimdiden iyi okumalar dilerim. - Akrepler radyasyona dayanıklılardır. Çünkü kalın kabuklulardır. Bu sayede; İnsanların yaşadığı yerde radyoaktif bir patlama olsa bile, tüm insanlar ölür ama akrepler yaşamaya devam ederler. - Bazı akrep türleri 1 sene beslenmeden hayatta kalabilirler. Bu süre içerisinde suya ve yiyeceğe ihtiyaç duymazlar. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/4F3E294F-EDA0-49BD-AA1E-685B5DC57E95.jpeg" alt="" width="662" height="439" /> - Buzlukta dondurulan bir akrep düşünün. Buz eridikten sonra yeniden yaşamına devam edebilir. Buzun içerisinde geçirdiği süre boyunca ölmezler. - Hayvanlar arasında en zehirli olanı akreplerdir. Yapılan araştırmalar sonrasında yılanlardan daha zehirli oldukları bilinmektedir. Zehirlerinde asit vardır. Bu zehire mahsur kalan insanlar derhal doktora gitmezlerse ölebilirler. Acil müdahale gereklidir. - Akreplerin dört ayakları vardır. Ön bölümde ise kıskaçları bulunmaktadır. Kıskaçları sayesinde avlarını yakalayıp yerler. - Cesaretleriyle bilinirler, yılanlardan daha çok soğukkanlılardır. - Akrepler çok sessiz hareket ederler. - Güneşi çok severler, bu yüzden sulak alanlarda yaşamaktan hoşlanırlar. Çöllerde yaşayan türleri de vardır. - Akrepler geceleri renk değiştirirler. Dönüştükleri renk ise yeşildir. - Akreplerin yaklaşık 1700 türü bulunmaktadır. Ortalama ömürleri ise 8 yıldır. Aynı zamanda türünün en fazlası olan eklembacaklılardır. - Tüm türleri zehirli değildir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/DAE7F860-AED5-48D9-A486-FC35019BFF89.jpeg" alt="" width="662" height="372" /> - 12 aya kadar hamilelik süreçleri vardır. - Akrepler de tıpkı arılar gibidir. Kendilerini tehlikede hissetmedikleri sürece zehirlerini kullanmazlar. - Gündüzleri taş ve kayaların arasında saklanırlar. Geceleri ise avlanmaya çıkarlar. - Tarihte bilinen en eski akrep 400 milyon yıl öncesinde yaşamıştır. - Akrepler doğum yaptıktan sonra yavrularını sırtlarında taşırlar. - Dişi örümcekler gibi, çiftleştikten sonra eşlerini yerler! - Akrebin kopan uzuvları yeniden oluşabilir. - Çöl akreplerinin gözleri kördür. Bu nedenle ayaklarından titreşimleri hissedebilirler. - Akreplerin uzunluğu 2 ila 20 cm arasında değişebilir. En ilginç olan, daha büyük olmanın daha tehlikeli olduğu anlamına gelmez. Dünyanın en tehlikeli akrepleri 7 cm civarındadır. - Akrepler dinozorlarla birlikte yaşamıştır. Yaklaşık 400 milyon yıldan beri varlıkları sürer. - Çeşitli türlere rağmen, akrepler tek tip zehir üretir. Isırmadan sonra tedaviyi gerçekleştirmek için sadece bir tip serum etkilidir. - Akrep ısırması başına insanların ortalama mortalitesi yılda 800 ila 2000’dir. - Doğumdan sonra, yeni doğan akrepler, dış iskeletlerini değiştirirler. Buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim, umarım sizi aydınlatabilmişimdir. Geceleri çıplak ayakla gezmemeniz dileğimle
<p class="p1"><span class="s1">Pika Sendromu; adı henüz ülkemizde çok yaygın olmasa da, hastalığın birçok insanda var olması durumudur. Bilinen en belli başlı sebebi ise, vücuttaki eksik olan vitaminden kaynaklanıyor olmasıdır. Bu konu ile ilgili çok yoğun araştırmalar yapılmıştır. Bu hastalık neden ortaya çıkar? Kimlerde görülür? Tedavisi var mı? gibi sorulara da yanıtlar aranmaya başlanmıştır.</span></p> <p class="p1"><strong><span class="s1">Peki nedir Pika Sendromu?</span></strong></p> <blockquote> <p class="p1"><em><span class="s1">Öncelikle Hipokrat’tan tanımlanan “yenilebilecek olmayan nesneleri yemek ve istemek” durumunun, bir çok madde ve nesneyi, (sabun, toprak, kaya, taş, kömür, kil, tebeşir, saç gibi besin değeri içermeyen maddelerin) tüketilmek istenmesiyle oluşan sendromdur.</span></em></p> </blockquote> <p class="p1"><span class="s1">Diğer bir deyişle ise, yeme bozukluğudur. Sendromun ismi, Latince’de ‘saksağan’ olarak bilinen ve önüne gelen her şeyi yemesiyle bilinen bir kuş türü olan ‘Pica’dan türemiştir. Bu olay daha çok çocuklarda ve hamilelerde görülmektedir.</span></p> <blockquote><img class="alignnone size-medium wp-image-35619" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/18E4A9C3-FA82-415E-A783-3BEC2C74A73B-300x200.jpeg" alt="" width="300" height="200" /></blockquote> <strong><span class="s1">PİKA SENDROMU NEDEN OLUR?</span></strong> <p class="p1"><span class="s1">Pika sendromu, genel olarak demir eksikliği anemisi ve yetersiz beslenme sonucunda ortaya çıkmaktadır. Bunun yanı sıra hamilelik de oldukça etkilidir. Vücudun önemli bir minerak veya vitamin eksikliğini gidermek istemesi sonucu görülen bu sendrom, anemi ve yetersiz beslenme dışında şizofreni nedeniyle de ortaya çıkabilmektedir. </span></p> <p class="p3"><strong><span class="s2">PİKA SENDROMUNUN BELİRTİLERİ NELERDİR?</span></strong></p> <p class="p1"><span class="s1">Birden çok belirtisi olan bu sendromun, en bilindik belirtisi karın ağrısıdır. Çoğunlukla çocuklarda görülen bu sendrom, gün boyu karın ağrısına neden olabilmektedir. Pika sendromunun diğer belirtileri arasında ise; Kabızlık, İshal, Dışkıda Kan ve Mide Ülseri bulunmaktadır.</span></p> <p class="p1"><span class="s1">Pika Sendromu, besin olmayan maddelerin yenmesi sonucunda, dışkıda kan oluşmasına neden olabilmektedir.</span></p> <strong>PİKA SENDROMU NASIL TEDAVİ EDİLİR?</strong> <p class="p1"><span class="s1">Bu sendrom daha çok çocuklarda görüldüğünden dolayı, öncelikli olarak ebeveynleriyle konuşulmalıdır. Besin olmayan maddelerin yenilmemesi gerektiğini, çocuklarıyla yakından ilgilenerek erkenden müdahale edilmesi ilk tedavidir. Ayrıca çocukların bağışıklık sisteminin güçlenmesi ve dengeli beslenme alışkanlığını yeniden kazandırılması için gerekli çalışmalar yapılmalıdır. Gerektiği yerde bir pedagojik ve psikolojik yardım da alınabilir.</span></p> <p class="p1"><span class="s1">Pika sendromu şüphesinin oluşması için belirtilerin bir ay süresince sürmesi gerekmektedir. Bu bir aylık sürecin ardından Amerikan Psikiyatr Birliği tarafından hazırlanmış olan DSM-5 (The Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders - Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı) kriterleri ile tedavi yapılması gerekmektedir. Kişinin tüm değerleri ölçülür ve kan ya da mineral değerlerinin normal olup olmadığı araştırılır. Elde edilen veriler ile birlikte gerekli tedaviler uygulanmaya başlar.</span></p>
MidJourney yine büyüleyici çıkışıyla gündeme bomba gibi düşmeyi başardı! Yapay zekanın, böylesine ilginç ve daha önce hiç düşünülmemiş bir amaç ile ortaya çıkartabileceği inanılmaz görüntülerini, kullanıcılar sosyal medyadan paylaşmaya devam ediyor. Dünya bu resimlerle çalkalanıyor. MidJourney resmen sanatı, doğayı ve nesneleri yeniden yorumluyor. Yapay zekanın bu denli uçsuz bucaksız yanlarını, değişik ve marjinal bir algıyla bizlere sunan MidJourney, muhteşem sanat eserleriyle görenleri şaşırtıyor. Birbirinden ilginç, komik ve düşündürücü resimleri sizlerin de yorumlarına bırakıyorum. 1- MasterChef’e bir de bu açıdan bakın! Patates adamla bütünleşmiş ve adeta IronMan yani PotatoMan karşınızda. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/36F3C95C-6A22-477E-BB47-379F6B045427.jpeg" alt="" width="813" height="1444" /> 2- Uzaylı Bilim Adamına merhaba diyelim! "Alien" hikayesine hiç bu kadar Mars’lı olmamıştık. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/76915722-53BF-44A3-B114-B2370FBA85E7-800x450.jpeg" alt="" width="1134" height="637" /> 3- Pembe Kristal Elmas’ın altında yüzen DUMAN! Marjinal bir bakış ile artık sizlerin naçizan gözetiminde. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/A1F9BF4F-5F34-4490-A683-5F06EA2F16B4.jpeg" alt="" width="978" height="978" /> 4- Joker Uluslararası Diplomatlar Birliğinde masa başı çalışıyor, inanılır gibi değil! <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/BBF52509-D0D3-47A0-816D-BA5BEB331086.jpeg" alt="" width="982" height="982" /> 5- Yaşam Çiçeği, ne de olsa solumak bedava! Kim ister? <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/EC4A5289-9B55-4CC8-A129-1BD3D1A4B89E.jpeg" alt="" width="910" height="910" /> 6- El değmemiş sihirli bir pizza mı dediniz? O halde afiyetler olsun! <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/FB7208FC-6544-4A93-82B5-702E53B2D610.jpeg" alt="" width="920" height="920" /> 7- En kötü düşmanınızla tanışmanın vakti geldi! Düşman Patron Mısır; sizlerle efendim. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/6E70F010-7951-4863-93E3-E2DBF538A847.jpeg" alt="" width="913" height="910" /> 8- Uçurumun dibindeki perili ev, yeni misafirlerini beklerken korkmamak elde değil. Gitmek ister miydiniz? <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/12B417E9-72A5-45B0-886A-9F4F5305E50A-800x450.jpeg" alt="" width="1002" height="563" /> 8- TEK SINIR; HAYAL GÜCÜNÜZDÜR. Sınırlarınızı aşın, nasıl bakarsanız öyle görürsünüz. Yapay zekanın inanılmaz devrimi. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/3743532A-73E6-4173-962D-67F3F809D5CF.jpeg" alt="" width="940" height="940" /> 9- EIFFEL KULESİNİN YANINDA UÇAN ZEPLİN, ilk etapta görmediniz değil mi? <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/68E03C6C-D9BF-4F68-AADB-DA15285E88BA.jpeg" alt="" width="911" height="911" /> 10- Cennetten Gelen Masa, oturmayı hak ediyor musunuz? Yoksa sadece bakmakla mı meşgulsünüz? <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/FD0D64DE-4F7C-4A45-BF67-D6A4D5D3E5D7.jpeg" alt="" width="772" height="1349" /> 11- Düşerken alevlenen yıldırım, hiç bu kadar düşündürücü olmamıştı doğrusu. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/08E6AFB1-9DC8-45A9-B102-E31EEB6BEF0E.jpeg" alt="" width="913" height="913" /> 12- Zaman Uçuyor. Peki ya sen neredesin? <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/C81AC011-7CC8-4900-AB6A-9C9E4A122E10.jpeg" alt="" width="906" height="906" /> 13- Şarap Nehri! Ya yüz, ya da boğul. Tercih senin! <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/62BFD76D-720B-4ACC-A872-999425B5D425-800x450.jpeg" alt="" width="1029" height="578" /> 14- Samuray CikCikler! <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/2EF63A37-06EF-43AB-92A3-AB2BD58A3F24.jpeg" alt="" width="783" height="783" /> 15- Hayatta kalan son saman.. Ne kadar acı verici değil mi? Muhtemel gelecek. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/A8996BE7-313D-48C4-AA8F-F987005EA7DB.jpeg" alt="" width="1159" height="1159" /> 16- Bir yıldız gemisi, solucan deliğine giriyor. Akıllardaki soru ise, nereden çıkacağı değil de ne? <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/54C8612B-EE32-46DA-B908-8E43045E46C7.jpeg" alt="" width="1153" height="662" /> 17- Yok canım ne virüsü, bizi korona daha vurmadı diyenler Bkz; <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/51252130-C8BB-40C9-9925-C2650766CF1D.jpeg" alt="" width="1125" height="1125" /> 18- Fraktal Küre, baktıkça büyüleniyorsunuz. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/67D26AF0-C7C8-42D6-B4C1-2DC0E52E388F.jpeg" alt="" width="1040" height="1040" /> 19- Bir zamanlara damga vuran çizgi film karakterine bir de şimdi bakın, çiçek açan Pikaçu! <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/8BD4A94F-EE5D-41AD-8EED-81D2227D7194.jpeg" alt="" width="1004" height="1004" /> 20- Görkemli festival ayısı, ya da ayıcık mı demeliydik. Siz nasıl isterseniz artık. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/8EE0FF20-01CF-4D00-A3D8-8942FE4F0B8E.jpeg" alt="" width="1001" height="1001" /> 21- Parıltılı ağacı görmeden geçmeyi düşünmüyordunuz herhalde, buyrunuz; Tam da yılbaşında evin en güzel köşesine koymalık değil mi ama? <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/E0A6BCD5-4446-4F28-8B9A-5206FE84BC8F.jpeg" alt="" width="910" height="910" /> Buraya kadar geldiğin için teşekkür ederim. Peki ya senin tercihin hangisi?
Bir anda, dört mevsimden biri olan yaz mevsimini düşününce aklınıza ilk gelen meyvenin karpuz olması bir tesadüf mü? O serinletici ve ferah lezzetiyle içinizi soğutması, bizleri daha da yaza bağlaması, sevdiğimiz şeyleri bize hatırlatmasıyla, anlamlara anlam katan o meyvenin özel bir günü olduğunu biliyor muydunuz? Karpuzun birden fazla sembolik anlamı vardır. Bunlardan bir tanesi doğurganlık belirtisi olarak düşünülmesidir. Rüyada karpuz görmek ise; tutku, aşk ve şehveti işaret eder. Karpuz’un neredeyse tamamı sudur. Bilimsel anlamda %92 oranında sudan oluştuğu bilinmektedir. Bu bilgilere göre de karpuzun bu kadar serinletici ve rahatlatıcı olmasına şaşmamalı. İnsanlar binlerce yıldır bu tadın farkında ve afiyetle tüketmeye de devam ediyorlar. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/509C2A02-2AAA-4638-ADDE-9827A737C18A.jpeg" alt="" width="769" height="512" /> Eski Mısır’da Nil Vadisi’nde karpuz yetiştiriciliğinin MÖ 2. bin yıl kadar erken bir tarihte başladığı söyleniyor. Karpuz tohumları Kral Tutankhamun’un mezarında bile bulundu! Her yıl 3 Ağustos’ta, çok eskilerden gününüze kadar gelen bu meyveyi, Dünya Karpuz Günü olarak da bilinen sulu bir lezzet şöleni eşliğinde kutluyoruz. <strong>Karpuz hem meyve hem de sebzedir.</strong><strong> </strong> Karpuz bir meyvedir, çünkü birden çok bitki üretebilmek için tohumlar içerir. Ama aynı zamanda da bir sebzedir, çünkü diğer sebzeler gibi tohumlardan ekilip hasat edilirler. Karpuzlar, kabak ailesinin bir üyesidir, yani kabak, salatalık ve bal kabağı ile akrabadırlar. Tonlarca karpuzu yeseniz de korkmayın, çünkü neredeyse tamamı sudan oluşuyor. Yüzde 6’lık bir kısmı ise sadece şeker. Böylece suçluluk duymanıza gerek yok. Sıcak yaz günlerinde susuzluğunuzu bastırabilir ve gönül rahatlığıyla ferahlayabilirsiniz. Tam bir C vitamini deposu olan karpuza kırmızı rengini veren likopen, kanser hastalığından göz sağlığına, kalp ve damar sağlığına kadar pek çok hastalığa şifa olmaktadır. Karpuzun bir diğer önemli faydası da; içerdiği tüm faydalı bitki bileşikleri ve besin maddeleridir. Karpuz kalori açısından en düşük meyvelerden bir tanesidir ve sağlamış olduğu besin maddeleri açısından en iyilerden biridir. B6, B5 ve B1 vitaminleri açısından RDI’nin (Tavsiye Edilen Günlük Alım) yüzde üçünü sağlar. Ayrıca, RDI’nizin magnezyum RDI’sinin yüzde dördünün yanı sıra potasyum RDI’nizin yüzde beşini, A vitamini RDI’nizin yüzde 18’ini ve RDI C Vitamini’nizin yüzde 21’ini karşılar. Karpuz çok miktarda su ve az miktarda lif içerir ve bunların her ikisi de sağlıklı sindirim açısından hayati önem taşır. Su, sindirim sisteminizin etkili bir şekilde hareket etmesine yardımcı olurken, lif dışkınız için hacim sağlayabilir. Hem lif hem de su açısından zengin meyveler yerseniz, sağlıklı ve normal bağırsak hareketlerini teşvik etme açısından çok faydalı olabilir. Bu aynı zamanda kendinizi rahat hissetmenizi ve gün boyunca kendinizi tıkanmış hissetmemenizi sağlamak için de önemlidir. Ferahlatıcı ve bize yaz mevsimini her daim yaşatan karpuz, kendi gününü layıkıyla hak ediyor, bu nedenle Dünya Karpuz Günü’nü kutluyoruz.
Elon Musk’a ait SpaceX şirketi uzaya binlerce uydu fırlatmaya devam ediyor. Birçok ülkeden de gözlemleyenler, gördüklerini itiraf ediyor. Starlink projesinin amacı, uzaya atılan uydular sayesinde internet hızını artırmayı amaçlamak. Bu yüzden binlerce köşeye bu uydular fırlatılıyor. <strong>Peki Starlink Nedir? Bu Proje Neyi Kapsıyor?</strong> Starlink projesi; büyük bir bilişim ağı olup, uydu ağları tarafından yüksek hızlı interneti sağlıyor. Bunun sebebi de, dünyada yüksek hızlı internete erişimi olmayan insanlara yardım sağlamak deniliyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/B1DB1BFB-157E-4201-BCB6-B7B592061914.jpeg" alt="" width="662" height="392" /> Portsmouth Üniversitesi Uzay Projeleri Müdürü Dr. Lucinda King, "İngiltere'de bu kategoride çok fazla insan var, fakat dünyanın diğer bölgelerinde, örneğin Afrika gibi yerlerde daha da fazla" diyerek sözlerine ekliyor. Starlink uyduları, dünyayı çevreleyen yörüngelere yerleştirildiler. Amaçları ise; uydu ve dünya arasındaki bu bilişim ağını daha fazla hızlandırmak olarak ifade edildi. Lakin tüm dünyadaki internet ağını hızlandırmak için daha fazla uyduya ihtiyaç var. Bu uydular alçak irtifa uydusu olarak biliniyor. Starlink’in, son 4 yıldır yaklaşık olarak 3 bin uyduyu yörüngeye yerleştirdiği söyleniliyor. Chris Hall, yerleştirmenin son aşamasında 10 bin veya 12 bin uydunun kullanılabileceğine de açıklık getiriyor. Chris Hall; bu uyduları kullanmanın çöldeki ve dünyanın dört bir yanındaki en ücra köşelerinde bile internetin sağlanabileceğinden bahsediyor. Ve bu soruna kesin çözüm gözüyle bakıyor. Artık kablolara ve direklere ihtiyaç olmadığını vurguluyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/961374E8-E78E-4933-88A7-DB26EED92ED2.jpeg" alt="" width="600" height="338" /> <strong>Starlink Uzayda Sorun mu Yaratıyor?</strong> Sadece Starlink değil, aynı zamanda Oneweb ve Viasat da yörüngeye binlerce alçak irtifada uydu yerleştirmeye devam ediyor. Said Mosteshar, bu durumun birkaç soruna da yol açacağını anlatıyor: "Çarpışmalar açısından alanı giderek daha az güvenli hale getiriyor. Risk zaten fazla. Uydular diğer araçlarla çarpışabilir ve sonucunda enkaz parçaları meydana gelir. Bu parçalar da çok hızlı bir şekilde uçarak, daha fazla hasara sebep olabilir." <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/1777E0C9-0B42-453C-A9C3-8AEB30286738.jpeg" alt="" width="662" height="372" /> Son zamanlarda Starlink uydularının birkaç kazaya karıştığı iddia ediliyor. Birkaç kazanın da ucuz atlatıldığı söyleniyor. Bunlardan bir tanesi de Çin’in uzay istasyonu. Starlink’in uyduları gökbilimciler için de sorun teşkil ediyor. Güneş doğarken ve batarken, bu uydular çıplak gözle fırlatılırlen görülebilirler. Gökbilimciler, yıldızları bu fırlatmalardan dolayı izleyemedikleri için şikayetçiler. Yine de amaçları dünyayı daha büyük bir bilişim gezegeni statüsüne çıkartmak diye düşünerek, keşiflerini ve yorumlarını yapmaya devam ediyorlar.
Çocuklar okul çağına başlandıkları andan itibaren bilinçaltlarına yalnız kalabilme hissini yüklemeye başlarlar. Yüzde 50’lik bir kısım bu hissin üstesinden gelebiliyorken, kalan diğer kısım ise bu durumda kendini içe kapanık olarak ifadelendiriyor. Ülkemizin eğitim ve yaş grafiğine baktığımız zaman, yaşamımızın büyük bir bölümünü okuyarak geçirdiğimizi gözlemleyebiliriz. Bu yolun en başı ister ilkokul olsun, ister okul öncesi eğitimi, ister evde özel eğitim, aynı yola ve sonuca çıkar. Çıkan sonuç ailenin tutumu ve çocuğun davranışıyla paralellik göstermektedir. Serüvenimizin en başında bizleri “Güven” duygusu bekliyor. Çocuklar okula gitmek için ebeveynlerinden ayrıldıkları zaman, bunun tamamen bir kopukluk olmadığını kavramalılardır. O yüzden ilk günden çocuğunuzu, eğer okul öncesi bir kuruma verecekseniz tam günden okula bırakmamalısınız. Bu adapte durumuna saatlik veya yarım günlük olacak şekilde başlanmalıdır. Ve ebeveynlerin yaptığı en büyük ikinci hata ise, çocuğu ilk günden okulda bırakıp gitmektir. Çocuklar gözlerini açtıkları günden itibaren anne ve babalarına koşulsuz bağlılıklarını göstermişlerdir. Bu bağı bulduğunuz ilk fırsatta koparırsanız, çocuğunuzun kendisini güvende hissetmemesini sağlamış olursunuz. O nedenle zamana yayarak, sabırlı bir şekilde çocuğunuza zaman da ayırarak bu güven olayını sarsmadan ve sarsılmadan atlatmalısınız. Çocuklarınızı parka veyahutta gezmeye götürdüğünüz zaman, birden her şeyle oynamasını beklememelisiniz. Onun yerine sabırlı davranarak, ilk arkadaşı siz olmalısınız. Çünkü çocuğunuz hayatında ilk olarak koşulsuz bir şekilde size güvenmektedir. Sizin yanınızda kendini güvende hisseder. Sizinle yaptığım her aktivite ona büyük bir haz verir. Bu Susta sıkılmamalı ve her anın tadını doyasıya çıkartmalısınız. Çünkü çocuğunuz hiçbir zaman o yaşa gelmeyecek ve siz de hiçbir zaman yaşadığınız o tatlı anları elde edemeyeceksiniz. <strong>Zamanınızın değerini bilin.</strong> Eğer çocuğunuz üçüncü bir şahısla konuşmaktan çekiniyorsa, oyun oynamak istemiyorsa, kendini yalnız hissediyor ve mutlu olamıyorsa üzerine gitmemelisiniz. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/0882A7CC-51F2-4F92-BA83-F5C0ACEC7DC9.jpeg" alt="" width="662" height="372" /> Bu durumu aşmanın yolu ise yine sizlersiniz. Eğer çocuğunuzun sizinle iletişimi iyiyse ve çevresiyle konuşmaktan çekiniyorsa yapmanız gereken ilk şey pedagog ile görüşmek değildir. Çocuğunuzun çekingenliğini nasıl hafifletebilirsiniz, onu düşünmelisiniz. Çocuğunuzu bir doktordan daha fazla tanıdığınıza eminim. Onun ihtiyacı olan teknik cümleler değil, yaşanmışlıklardır. Bu konuda herkesten daha bilgilisiniz, bunu unutmayın. En büyük arkadaşınız çocuğunuzun oyuncakları olmalı. Oyun her çocuğun dilidir, cümleleridir. Bir çocuk aile içerisinde yaşadığı çoğu şeyi oyun ile öğretmenlerine aktarabilir. Burada önemli olan ikinci husus ise o öğretmenin o noktayı yakalayabilmesidir. O nedenle bir öğretmene ihtiyaç duymadan, çocuğunuzun dilinden sizin anlamanız gerekir. Bir süre sonra açığa çıkarttığınız eksiklerin üstesinden gelebileceğinize sizler de inanamayacaksınız. Ebeveynler, kendilerine güvendikçe, çocukları da bu duyguyu sezer ve benliklerine uyarıda bulunurlar. Dışarıdan gelen sözlere aldırmadan, sadece çocuğunuzun hareketlerine kulak vererek, bu durumun da üstesinden gelebilirsiniz. Sevgiyle kalmanız dileğimle.
Dünyanın jeopolitik konumu nedeniyle güneşe ve kutuplara belli bir oranda uzaklığı bulunmaktadır. Eğer dünya 1 cm güneşe daha yakın olsaydı, sıcaktan kavrulurduk ve yaşayamazdık. 1 cm kutuplara yakın olsaydık, soğuğa dayanamaz ve insanlığın sonu gelirdi. Bu yüzden evren bir denge içinde kurulmuştur ve bu dengeyi de korumak da insanoğluna kalmıştır. Mevsimlerin değişimi, yazın geç gelmesi ve kışın uzun sürmesi depremlerin ve küresel ısınmanın artışından kaynaklandığı söylenmektedir. Yerküredeki çekirdekten kaynaklı, küresel ısınmanın ve insanları bilinçsiz doğayı sömürmelerinin birer sonucu olan bu durumun ne yazık ki artık önüne geçilemiyor. Gün geçtikçe daha çok olumsuz etkilenen evrenimiz, eski haline hayallerle baktırıyor. Üzülmenin bir faydası olmadığı gibi, yaptığımız hava kirliliğini durduramıyoruz. Çünkü teknoloji ilerliyor, doğanın dengesi daha da hızlı bozuluyor. NASA’dan jeofizikçi Richard Gross 8,9’luk depremin Dünya'nın dönüş hızını olduğundan daha çok artırarak 24 saatlik bir günü 1.8 mikro saniye (saniyenin milyonda biri kadar) kısalttığını belirtti. Uzmanlara göre yaşanan bu olaylar buzda kayan bir patencinin olduğundan daha hızlı dönebilmesi için kollarını kendine doğru kenetlemesinden çok da farklı değil. Aynı şekilde bir deprem sırasında kütle kayması Ekvator'a ne kadar yakın gerçekleşirse bu durum Dünya'nın dönüş hızını da ne yazık ki bir o kadar artırıyor. Dünyada bir gün 24 saat; yani 86.400 saniye sürüyor. Yıl boyunca mevsimsel değişikliklerden ötürü 1 mili saniye değişimin olduğu biliniyor. Uzmanlar, depremin kaya kütlelerinin yerlerinden oynayarak kütlelerinin değişmesi sonucu Dünya'nın ekseninde oluşan kaymayı şöyle açıklıyor: “Bu kayma Dünya'nın dönüşünü birazcık sarsıntılı biçimde etkilese de gezegenimizin uzaydaki eksenine herhangi bir etkisi olmamıştır. Böyle bir değişim ancak Güneş'in, Ay'ın ve gezegenlerin çekim kuvveti gibi dış etkiler sonucunda oluşabilir.” Büyük depremlerin bundan önce de Dünya'nın dönüşünü etkilediği ve mevsim anomalilerinin gerçekleşme sebebi olduğu biliniyor. Çok şiddetli depremlerin bir günün kısalmasına sebep oldukları da geçtiğimiz yıllarda kayıtlara geçmişti. Geçtiğimiz yıllarda meydana gelen 8.8 büyüklüğündeki Şili depremi de Dünya'nın dönüş hızını artırarak bir günü 1.26 mikro saniye kısaltmıştı. 2004’te Sumatra’da meydana gelen 9.0 şiddetindeki depremden sonraysa bir gün 6.8 mikro saniye kısalmıştı. Bu depremlerin sebeplerinden çok sonuçlarıyla ilgilenen bilim adamları, artık geleceğin çok iyimser olmadığını, depremlerin ve küresel ısınmanın insan sağlığına ve ortalama yaşam süresine etkilerinden yola çıkarak, mevsimlerin değişik semptomlar göstermesine kadar bir çok kanıya ulaşıyorlar. Bizim yapmamız gereken şey ise, dünyamızın sağlığı için her şeyi daha idareli kullanmak ve dünya ömrünü biraz daha uzatabilmekten geçiyor. Depremin önünü alamadığımız gibi tarih ve saatleri de bilemiyoruz. O yüzden yaşadığımız yerin sağlam olması, kendi güvenliğimizi daima ön planda tutmamız gerekiyor. <strong>Dünyamız ölüyor, insanlık ise ne yazıkki henüz dersini </strong><strong>almış değil.</strong>
Hayvanların ne kadar ilginç canlılar olduklarını biliyoruz, peki yılanların değişik özellikleri olduğunu biliyor muydunuz? Dünyada sadece Antarktika’da yaşamayan yılanlar tüm evrende varlıklarını sürdürmeye devam ediyor. Yaklaşık 3 bin türü barındıran bu sürüngenler insanlar tarafından pek sevilmezler. Pek çok insan rüyalarındaki yılanlara bile dayanamazken, gerçekte görmeye cesaret edemiyorlar. Bu durumda olan çoğu insan anlayışla karşılanıyor ve saygı duyuluyor. Yılanların birbirinden değişik ve ilginç bilgilerini öğrenenler çoğu zaman duyduklarına inanamıyorlar. Hayranlık uyandıran bu bilgilerse gerçek. <ul> <li>Yılanlar türleri fark etmeksizin duyamazlar. Bu nedenle avlarını vücut sıcaklık derecelerine ve hareket algısına göre takip ederler. Kasları ve derileri sayesinde duyarlar.</li> </ul> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/895D3BE6-D0F7-4E17-B576-4D39999B8AD9.jpeg" alt="" width="636" height="361" /> <ul> <li>Yılanlar salgıladıkları sıvı sayesinde, avları ne kadar büyük olursa olsun öğütürler. Bu sıvı her yılanda mevcuttur. Çok iyi bir av stratejisi olarak da bilinir. Bu alanda avlarını yutabilmek için soluk borularını dışarı çıkarırlar. Bu sayede avlarını kolaylıkla yutabilirler. Daha sonrasında tekrar eski haline döndürürler. Dolayısıyla yemek yerlerken nefes alamazlar, bunu yapmak zorundalar.</li> <li>Yılanlar nerede olduklarını ve yönlerini bulabilmek için dillerini kullanırlar. Kısacası dilleri pusula görevi görür. Yere ekmek kırıntıları dökmek misali, iz bıraktıkları sıvılar sayesinde geri dönebilirler.</li> <li>Bir yılan, bir yumurtlamada ortalama 20 yumurta bırakabilir. Onların yerini dilleri ve iz bıraktığı sıvıları sayesinde bulabilir.</li> <li>Yılanların derileri yumuşak ve kaygan bir yapıya sahiptir. Eğer derileri sert olmuş olsaydı, süründüklerini zaman derileri yırtılır ve akabinde ölürlerdi.</li> <li>Yılanların başları haricinde hiçbir yerinde kemik yoktur. Bu sayede rahat hareket edebilirler, avlarını kavrayabilirler.</li> </ul> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/13BE4438-57B5-439E-B921-B046901AB570.jpeg" alt="" width="662" height="372" /> <ul> <li>Bazı yılan türleri iki yıl boyunca aç kalabilir.</li> <li>Zehrinden dolayı yılda 100 bin kişinin yılanlardan dolayı öldüğü biliniyor. Bu rakamın çoğu Hindistan’da yer alıyor.</li> <li>Yılanların göz kapakları yoktur.</li> <li>Bilinen en büyük yılan 6 metre boyunda, 97 kilodadır.</li> <li>Bazı zehirli yılanlar, kendilerini ısırarak öldürürler.</li> </ul> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/63D220CA-57D4-4865-86C3-8D615AC07881.jpeg" alt="" width="611" height="411" /> <ul> <li>Yılanların dişleri yoktur, bu nedenle avlarını yutarak yerler çünkü çiğneyemezler. Dolayısıyla haftalarca süren sindirmeleriyle bilinirler.</li> <li>Bazı yılanlar 25 yıla kadar yaşar.</li> <li>Zehirli yılanlar gözlerinden anlaşılır, baklava dilimi şeklinde olan gözbebekleri oldukça zehirli yılanlarda en belirgin özelliktir. Göz bebeklerinin yuvarlak olması ise yılanların zehirsiz olduğuna dair bir özelliktir.</li> <li>Yılanlardaki zehirler, kanın pıhtılaşmasını engeller ve vücutta iç kanamaya sebep olurlar.</li> </ul> Okuduğunuz için teşekkür ederim, bilgiyle kalmanız dileğimle.
Özellikle yaz mevsimleri, tahmin ettiğimizden daha fazla bir çoğunluğumuz, anlatamadığımız sebeplerden ötürü denize girmek istemiyoruz. Ya da suyun içine girer girmez kendimizi fazlasıyla rahatsız hissediyoruz. Hatta çevremizdekilerin deniz sevgisine bir türlü anlam veremiyoruz ve bir an önce sudan çıkmak istiyoruz. Bu şekilde hisler yaşıyorsanız, Talassofobi'ye sahip olabilirsiniz. Birazdan karşılaşacağınız sorulara çoğunlukta cevabınız evet ise, bu korkuya sahip olup olmadığınız ortaya çıkacaktır. Su altı dünyası sırları barındıran bir dünyadır. Hatta bizim ikinci dünyamızdır. Varlığımızın yarısı hatta çoğu kadar canlının yaşadığı evdir orası. Peki bu korkuya sahip kişiler bu duygunun farkındalar mı? Bunu anlamanın yolu birazdan göreceğin resimlerin sizlerde etkisine bakmalı ve kendinize dürüst olmalısınız. Suyun derinliklerinde saklanan bir şeyler olacağı düşüncesi sizi sürekli ama sürekli rahatsız ediyor mu? Nelerin olduğunu bilmiyorsunuz; denizlerde, okyanuslarda yaşayan binlerce canlı altınızda geziyor. Denizin üstünde yüzen büyük canlılar peki? Hiç farkında bile değilsiniz. Ya da okyanusun derinliklerinde kaybolup, bir zamanlar insanların olan şeylerle uğraşanlar mı daha korkutucu? Denizin en derin, en karanlık yerlerinde olduğunu bile bilmediğin o ilginç varlıklardan ya da nesnelerden korkuyor musun? Hiç karanlık sularda yüzerken altınızda nelerin olduğunu merak edip düşündünüz mü?Hatta çoğu zaman altımda ne olduğunu bilmesem daha iyi olur dediniz mi? Hiç karadan uzaklaştığınızı düşünüp tedirgin olduğunuz bir an oldu mu? Bir anda sahip olduğunuz tüm hayatı kaybedebileceğiniz kadar sizi korkutan, çaresiz bir duygu yaşamış mıydınız? O zaman kesin Sizin talassofobiniz var! Çünkü deniz ve okyanusla ilgili diğer insanları heyecanlandıran ve harekete geçiren şeyler, sizde inanılmaz bir endişe ve düşünce seli ortaya çıkartıyor. Denizi sevenler sizi anlamazken, siz de nasıl denizi sevdiklerini anlayamıyorsunuz. Eğer bu cümleler sizi tedirgin hissettirip; Kalbinizin hızlı atmasını ve her an panikleyip hiç bir şey yapamayacakmış gibi hissettiriyorsa, Ya da direkt bakamıyorsanız, talassofobiye sahip olabilirsiniz. Kendinize dürüst olun. Denize girdiğiniz ilk andan beri, ya bir şeyin üstüne basarsam korkusunu yaşıyor musunuz? Yosuna dokunabilir misiniz? Dalmaya gitmezsiniz ama gittiğinizi düşünecek olursak, su altında bir şeyler görmek sizi huzurlu mu eder rahatsız mı? Onlara daha çok yaklaşır mısınız, bir an önce yukarı mı çıkmak istersiniz? Bu açıklamaların sonunda kendinizi rahatsız hissediyorsanız, üzgünüz ama talassofobiniz var.. Kesinlikle ama kesinlikle yalnız değilsiniz! Güneşin tadını çıkarmaya devam.
Dünya’mızın çevresini kaplayan galaksilerin, evrenin yalnızca yüzde 5'ini oluşturduğu, geri kalanın ise siyah madde ve siyah enerjiden oluştuğu biliniyor. Evrenin sürekli genişlediği de bilim insanları tarafından on yıllar önce ortaya konulmuştur. 1920'lerde ortaya çıkan Big Bang teorisinin özünde de bu yatıyor. 1998 yılında bilim insanları önemli bir buluş ortaya atmıştı; evren sanılanın aksine çok daha hızlı büyüyor. Evrenin genişlemesinin nedeni henüz bilinmiyor ama astrofizikçiler bunun adını koymuştu; siyah enerji. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/3DB85782-3C7D-4CE2-A384-8ED164F618D1.jpeg" alt="" width="896" height="602" /> <strong>“Siyah Enerji"</strong> Siyah enerjiyi göremeyiz. İlerlemiş teknoloji de bunu görmemize ya da hissetmemize ne yazıkki el vermiyor. Ancak gök bilimcilerin çoğunluğu siyah enerjinin varlığını kabul ediyor, çünkü kendisi gözle görünmese de galaksilerdeki etkisi gözlemlenebiliyor. Bing Bang patlaması evrendeki tüm maddeyi oluşturdu. Galaksiler de bu maddelerden oluştu. Bing Bang' den bu yana tüm galaksiler uzayda hızlanarak birbirinden uzaklaşıyor. Üstelik bu hız artışı ekstra bir enerji kaynağı olmadan oluşuyor. Normal şartlarda hızın artmasıyla değil, yer çekimi nedeniyle yavaşlaması ve geri işleyerek zamanla galaksilerin birbirine doğru çekilmesi ve evrenin gittikçe küçülmesi gerekiyordu, tıpkı havaya atılan bir beyzbol topunun önce yavaşlaması ardından da dünyaya geri düşmesi gibi.. Fakat astronomik gözlemler, galaksilerin gittikçe artan bir hızla birbirlerinden ayrıldıklarını göz önüne seriyor. Bu olay, milyonlarca yıl devam ederse, evren, yaşamdan tamamen yoksun, hatta kendini aydınlatan soğuk, karanlık bir boşluğa dönüşür. Fizikçiler bunu 'evrenin sıcak ölümü' olarak tanımlıyor. <strong>Siyah enerji ve maddeyi araştırmak için fizikçi ve kozmologlar uzay teleskopları ve elektron hızlandırıcıları kullanıyor.</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/5F48C166-9357-49FB-924B-7CCCFF22EFF5.jpeg" alt="" width="1226" height="685" /> CERN'de görev yapan Kozmolog Julien Lesgourges, siyah enerji ile ilgili şunları söyledi: "Şu anda evrenin yüzde 68’inin siyah maddeden oluştuğunu biliyoruz. Bu gizemlerle dolu madde, evrenin giderek büyümesine yol açıyor. Gözlemleyebildiğimiz siyah madde oranı ise yüzde 27. Yani galaksideki yıldız ve gezegenlerin hareketlerine etki eden bölge burası. Ayrıca evrenin geri kalan yüzde beşlik kısmı da bildiğimiz elementlerden oluşuyor." <strong>Siyah enerji oranı giderek büyüme kaydediyor.</strong> Euclid Projesi'nden bilim insanı Rene Laureijs ise siyah enerjinin giderek arttığını belirtiyor. Laureijs, "Neden mi? Çünkü evrenimiz zaman geçtikçe genişliyor. Genişledikçe de siyah enerji oranı buna bağlı artıyor. Buna rağmen normal elementler ve siyah madde oranı aynı kalıyor. Sadece şekil değiştirebiliyor. Yani siyah enerji ile normal elementler arasındaki uçurum giderek artıyor. Dolayısıyla her geçen gün evrenin kütlesi giderek büyüyor ve siyah enerji de bu duruma bağlı olarak giderek artış gösteriyor’ Siyah enerji ve siyah madde, evrendeki birçok gizemin sırrını da içinde barındırıyor. Fakat bu iki kavram birbirine karıştırılmamalıdır. Çünkü bilebildiğimiz kadarı ile aralarında çok büyük bir fark olduğunu belirtiyor Julien Lesgourges: "Siyah enerji ve siyah maddenin birbirleri ile benzer özellikler taşıdığına dair teoriler öne sürüldü. Şu andaki bilgi birikimimizle buna cevap verecek olursam, iki bilinmeyen arasında bir bağ kurduğumuzda işler daha da fazla karışacaktır." Londra King’s College Üniversitesi'nden John Ellis ise, siyah enerjinin sırrının önümüzdeki yıllarda çözülebileceği yönünde umutlu olduğunu açıklıyor: "10 sene sonra durup şöyle diyeceğiz ‘evet uzun bir aşama kaydettik ve siyah maddeyi önümüzdeki yıllarda çözeceğiz’. Fakat bunun olabilmesi için fizikçi ve kozmologların birlikte hareket etmesi gerekir.” <strong>Evrenin yaklaşık olarak %70 i siyah enerjiyle kaplı, görebildiğimiz renkler aslında sadece siyah. O nedenle bilmediğimiz, henüz keşfetmediğimiz milyonlarca bilgi bizleri bekliyor.</strong><strong> </strong> Bilgiyle kalmanız dileğimle.
Çocuklarımız benliklerimizin birer parçalarıdır. Onlara sevgimizi ne kadar yoğun gösterebilirsek, sonuçlarını bir o kadar hissedebiliriz. Peki çocuğumuz her ağladığında, her markete gittiğimizde, her bir konuşmanın arasında lafa girdiğinde, isteklerini yerine getiriyor muyuz? Bu hususta neler yapıyoruz? <strong>Öncelikli olarak bir çocuğun en önemli silahı göz yaşlarıdır. Kaçınız bu silahla vuruldunuz? Bu silahtan ötürü, çocuğunuzun davranışlarının konuşma güçlüğüne yol açtığını biliyor muydunuz?</strong> 2-3 yaş arasındaki çocukları kıyas alırsak; anne ve baba sürekli bu koza yenik düşerek, çocuğu ağlar ağlamaz dediğini anlıyor ve ona göre davranış gösteriyorsa, bu bir problemdir. Çünkü çocuk, beyninde bu olayı ‘ben ağladıkça ailem dediğimi anlıyor ve yapıyor, sadece bunu yapsam yeterli’ diyerek sinyalini gönderir ve başarılı olur. Halbuki ebeveynler sözlü bir şekilde çocuğunun ne istediğini kendisi söylemeden yaptıkları için, aslında süper ebeveyn olmuyorlar, çocuklarını bu tembelliğe alıştırarak sözlü iletişimleri kısıtlıyorlar. Sonucunda da konuşma geriliği, güçlüğü meydana geliyor. O nedenle yapmanız gereken şey çocuk ağlar ağlamaz istediklerini yapmak değil, o esnada ne söylemeye çalıştığını sorabilmektir.<strong> </strong> <strong>Çocuğunuzun kendisini ifade edebilmesine izin vermelisiniz</strong>. Markete gittiğiniz zaman, ‘onu istiyorum, bunu istiyorum’. Her ebeveyn çocuğunun isteklerini yerine getirmekle sorumludur. Lakin fazlası yarardan çok zarardır. Öncesinde çocuklar bu alışverişin anlamını bilmelilerdir. İhtiyaç kapsamında yapıldığını, kendilerine sürekli ama sürekli özel olmadığını hissetmelilerdir. Bir süre sonra başa çıkılamaz bir hal alır ve anne de baba da üzüntü duymaya başlarlar. Peki neler yapabilirsiniz? Çocuğunuzu kırmak istemiyorsunuz, lakin sürekli de her istediğini almak istemiyorsunuz. Bu durumda yapmanız gereken şey, bir zaman aralığı belirlemektir. Çocuğunuza bunu anlatabilirsiniz. Eğer bir şeyler isteyecek yaşa gelmişse eminim ki sizleri anlar. ‘Bugün alamayız, ama söz bir başka zaman alırız. Zaten evde var. Daha onu bitirmedin.’ <strong>‘Her şeyin bir zamanı var, sabretmelisin. Sabretmeyi öğrenmelisin.’</strong> ‘Her istediğini elde edersen, büyüdüğün zaman ne yapacaksın? Hepsinden sıkılacaksın. O yüzden tadında bırak’ vb empatisel cümlelerle çocuğunuzun beynine o düşünceyi yerleştirebilirsiniz. Her konuşmada lafa giren çocuklar mutlaka vardır, kimi zaman bizler de yapıyoruz. Peki bunu çocuğumuzu incitmeden ona nasıl aktarabiliriz? Çocuğunuz gayet bir yetişkinmiş edasıyla karşınıza oturmuş bir vaziyette gözlerinizin içine bakmalı. Sonra da anlatmalısınız. ‘Birileriyle konuşurken lafımızın bitmesini beklemelisin. Bu büyük bir saygıdır. Sen insanlara saygılı olursan, onlar seni daha çok sever.’ ‘Ben sen arkadaşlarınla oyunlar oynarken oyununuzu bozmuyorum. Çünkü bu da bir saygıdır, her zaman doğru olan da budur.’ Vb cümlelerle çocuğunuza empati yoluyla bu durumu da aktarabilirsiniz. Çocuğunuzun istediği her oyuncağı almayın. Bir çocuğa yapılabilecek en büyük kötülük, onu hayalsiz bırakmaktır. Çocuğunuzun istediği oyuncak onun hayaliyken, hayallerinden mahrum etmeye hiçbirimizin hakkı yok. Dediğim gibi her şey zamanında güzel, dozunda güzel. <strong>Çocuklarınızı bir kitabı okur gibi okuyup tanıyın. Çünkü her çocuk farklıdır, bu farklılıklara da saygı duymalıyız.</strong>
Suudi Arabistan’ın gelecek vizyonunu ortaya koyan bu şehirde; otomobil ve yol olmayacak. Suudi Arabistan'ın Veliaht Prensi Muhammed bin Salman, 2021 yılında The Line adında bir projeden bahsetmişti. Bu projedeki şehir, dikey olarak inşa edilecek ve tamamen yenilenebilir enerjiyle çalışan akıllı çizgisel şehirden ibaret olacaktı. Geçtiğimiz günlerde The Line şehrinin, dışardan gözlerle nasıl görüleceğine dair görseller paylaşıldı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/BB92DF59-02EF-4F2A-8FBD-B8CF9B362017.jpeg" alt="" width="662" height="369" /> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/83CD8939-D51E-4588-86B4-EEB13A5F816D.jpeg" alt="" width="662" height="372" /> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/DEAAA779-3F50-4147-BCE7-E052F2B5BF81.jpeg" alt="" width="662" height="369" /> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/D0B06E2C-E0BB-41D7-A552-1FCD8EAF88F9.jpeg" alt="" width="662" height="365" /></strong> The Line şehri çizgisel bir yapıda inşa edilecek. Şehrin boyunun 170 km, genişliğinin 200 metre, yüksekliğinin ise 500 metreyi bulacağı söylendi. The Line şehri sahil boyunca uzanan ve çöllere erişen iki tarafı aynalı bir yapıda olacak. Şehir tamamlandığında 9 milyon kişilik nüfusa ev sahipliği yapacak. The Line’da bir yol veya otomobil yer almayacak. Ancak bir uçtan diğer uca 20 dakikada ulaşılması için yüksek hızlı tren devreye girecek. Aynı zamanda şehir sakinleri, 5 dakikalık yolla sosyal aktivite ve yaşam alanlarına varış sağlayabilecekler. The Line, Suudi Arabistan'ın Tebük şehrinde inşa edilmiş olan “Neom Mega Şehir” projesinin bir parçası konumunda. Bu proje 500 milyar dolarlık bir projedir. Neom projesindeki işçiler, yönetimi gerçekçi olmayantalep-işçi muamelesinden suçlamalar yaptığı söyleniyor. Projenin yapılacağı konumda olan ve projeye karşı çıkan kabilelere uygulanan muamelelerden ötürü “Riot Games” sponsorluk anlaşmasından geri çekilmişti. Neom 2020 yılında ise, Riot Games'in LEC şampiyonasının ana sponsoru olacaktı fakat gelen tepkiler sonrasında bu anlaşma yalnızca 24 saat sürmüştü. Suudi Veliaht Prensi yaptığı açıklamada şunları söyledi: "Kentin dikey katmanlı yapısını ortaya koyan tasarımlar geleneksel düz, yatay şehirlere meydan okuyacak. Şehir, doğayı koruma ve gelişmiş insan yaşanabilirliği için bir model oluşturacak. The Line, günümüzün kentsel yaşamında insanlığın karşılaştığı zorlukların üstesinden gelecek ve alternatif yaşam biçimlerine ışık tutacak. Sonuç itibariyle 170 kilometre uzunluğunda ve 500 metre yüksekliğindeki “The Line” şehrinin doğal yaşam sirkülasyonuna ne gibi olumsuz etkileri olacağı ise henüz belirsiz ve bu doğrultuda görüşmeler devam ediliyor.
Güzel gezegenimiz Dünya’nın da içinde bulunduğu yıldız sistemi olan Güneş sisteminde yer alan gezegenlerlerle tanışmak ister misiniz? Hangi gezegen size daha yakın? Cevaplarınızı yoruma bırakabilirsiniz. <strong>Peki gezegen nedir?</strong> “Gezegen” kelimesinin buluşunu Plüton’un yaptığı var sayılıyor. Hala tartışmalar da olsa da onunla tanıdık diyebiliriz. Gezegenler Güneş ve Güneş sistemimizin içerisinde yer almalarıyla bilinir. Bu gezegenler sırasıyla; Güneş, Merkür, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs’tür. Neptün birkaç yıl önce yörüngemizden çıkarak Güneş sistemimizin bir parçası olmaktan çıkmıştır. Her gezegenin kendine has mevsimi ve özellikleri vardır. Öncelikle onları tanıtmaktan başlayalım. Sonrasında ise tercih sizin. Güneş sistemine adını vermiş olan Güneş ile açılışımızı yapalım. <ul> <li><strong>Güneş</strong></li> </ul> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/CB8732C4-B1B3-4C12-89EF-E46D9C3770A7.jpeg" alt="" width="892" height="693" /></strong> Güneş sisteminin merkezi olarak bilinen Güneş, hidrojen ve helyum gazlarından oluşur. Dünyamızın ve diğer gezegenlerin, ısı, ışık ve enerji kaynağıdır. Aynı zamanda Güneş, gezegenimize en yakın yıldızdır ve çekim kuvveti Dünya’nın yer çekim kuvvetinden 28 kat daha fazladır. Güneş’in Dünya’ya uzaklığı ise 8 ışık dakikası, yani 149.500.000 km’dir. Güneş kendi ekseni etrafında saatte 70.000 km hızla döner ve bir tam turunu yaklaşık 25 günde tamamlar. Güneş enerjisi yenilebilir enerji kaynaklarımızdandır. <ul> <li><strong>Merkür</strong></li> </ul> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/04052FEC-245E-4CBF-BDB1-CAE5A227DB65.jpeg" alt="" width="879" height="879" /> Güneş’e en yakın gezegen Merkür’dür. Güneş’e olan mesafesi 57.909.000 kilometredir. Güneş sistemindeki gezegenlerin en küçüğüdür. Güneş sisteminin en hızlısı olup, uydusu yoktur. Kendi yörüngesi etrafındaki dönüşünü 88 günde tamamlar. <ul> <li><strong>Venüs</strong></li> </ul> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/BE824679-5B25-4978-94C1-3F654AC03679.jpeg" alt="" width="859" height="687" /> Güneşe en yakın gezegen Venüs’tür. Görünüşünden sebep adını Antik Roma Aşk ve Güzellik Tanrıçası Venüs’ten almıştır. Güneş sistemindeki diğer gezegenler normal yönde dönerken, Venüs tam tersine döner. Büyüklüğü bakımından, Dünya ile neredeyse eş değerdir. Kendi yörüngesi etrafındaki dönüşünü 224 günde tamamlar. Eksen eğimi Venüs’te olmadığı için mevsimleri yoktur. <ul> <li><strong>Dünya</strong></li> </ul> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/5AD2CC9C-9DE0-41E2-AF93-D4137C01BA1C.jpeg" alt="" width="949" height="493" /> Yaşadığımız evren, Dünya’mız güneşe en yakın 3.gezegendir. Kendi yörüngesi etrafındaki dönüşünü 23 saat, 56 dakika, 4 saniyede tamamlar. Güneşin etrafındaki dönüşünü de ,365 gün, 5 saat, 48 dakika ve 46 saniyede tamamlar. Dünya’nın atmosferi yüzde 78 azot, yüzde 21 oksijen ve yüzde 1 diğer gazlardan oluşur. Dünya, uzaydan seyredildiğinde mavi renkte görünür. Kutuplardan basık olan Dünya, ekvatordan şişkin bir yapıya sahiptir. Gezegenimizin uydusu Ay’dır. Yaşam formu olan, keşfedilmiş tek gezegendir. <ul> <li><strong>Mars</strong></li> </ul> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/5AEF9D13-858E-478A-9146-8958313CAD84.jpeg" alt="" width="900" height="506" /> Güneşe sırasıyla en yakın dördüncü gezegen Mars’tır. Adını Antik Roma Savaş Tanrıçası Mars’dan almıştır. Üzerindeki demir oksitten dolayı kızılımsı bir rengi vardır, bu yüzden “Kızıl Gezegen” de denir. Phobos ve Deimos adlarında iki adet uydusu vardır. Fırtınalarıyla ünlüdür. Dünyamızla ilgili benzer özellikler gösterdiği için, Mars’ta yaşam teorileri ortaya çıkmıştır. Günümüze kadar en fazla uzay aracı gönderilmiş gezegendir. <ul> <li><strong>Jüpiter</strong></li> </ul> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/A0828F71-9630-430E-A8DE-ACAC36CBA9FC.jpeg" alt="" width="823" height="768" /> Güneşe en yakın beşinci gezegen Jüpiter’dir. Büyüklüğünden dolayı ismini Antik Roma’da “Tanrıların Kralı” olarak bilinen Jüpiter’den almıştır. Katı bir çekirdeğe sahiptir. Jüpiter güneş sistemindeki en büyük gezegendir. İçine Dünyaları sığdırabilir. Ortalama sıcaklığı -140 derecedir. Jüpiter, güneşin etrafındaki turunu 12 günde tamamlar. 79 adet uydusu bulunmaktadır. <ul> <li><strong>Satürn</strong></li> </ul> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/3495C2DE-FE8D-46C9-8FD0-DF094F0E1FD7.jpeg" alt="" width="968" height="562" /> Güneşe en yakın altıncı gezegen Satürn’dür. İsmini Antik Roma mitolojisinde Jüpiter’in babası olan Satürn’den almıştır. Güneşin etrafındaki turu yaklaşık 29 yıldır. Yoğunluğu en düşük gezegen olarak da bilinir. Satürn’ün en bilindik özelliği, çevresindeki halkalardır. Bu halkalar buz ve kayalardan oluşur. 62 adet uydusu bulunmaktadır. <ul> <li><strong>Uranüs</strong></li> </ul> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/1AB310EC-7127-412F-8B1A-E9EA7F8E393B.jpeg" alt="" width="884" height="497" /> Güneşe en uzak olan sondan ikinci gezegendir. Kendi yörüngesindeki turunu, 84 yılda tamamlar. Satürn kadar çok ihtişamı olmasa da 13 adet halkası vardır. En soğuk gezegen olup, ortalama sıcaklığı 224 derecedir. Şimdiye kadar yalnızca bir defa uzay aracı gönderilmiştir. 27 adet uydusu vardır. <ul> <li><strong>Neptün</strong></li> </ul> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/44E8AC50-B604-494C-AA6D-B9CD2811D565.jpeg" alt="" width="886" height="876" /> Güneş’e en uzak olan gezegendir Neptün. Adını Antik Roma “Denizlerin Tanrısı”ndan almaktadır. Yörüngesindeki bir tam turunu, 165 yılda tamamlar. Fırtınalarla meşhur iklimi vardır. Ortalama sıcaklığı 214 derecedir. 14 uydusu bulunmaktadır. Tüm gezegenlerin özelliklerini okudunuz. Şimdi karar sizde, siz hangi gezegeni merak ediyor ve orada yaşamak istiyorsunuz? Sizce uzayda hayat var mı? Gelecekte Güneş sistemimizdeki gezegenlerden birinde yaşam olabilir mi? Bilgiyle kalmanız dileğimle.
<h2>Her yerde kaşımıza çıkan bu minik canlıların, birbirinden ilginç özellikleri olduğunu biliyor muydunuz?</h2> Dünya üzerinde 34 değişik ırktan, 500 milyondan fazla evcil kedi bulunmaktadır. <strong>Kedilerin kendilerine özgü fiziki özellikleri ve karakterleri</strong> bulunmaktadır. Ama genel olarak sahip oldukları eşsiz özelliklere sahiptirler. Bunların birçoğu aslında siz değerli sahipleri tarafından bilinmektedir. Kediler hassas canlılardır. Siz daha konuşmadan bakışlarınız ile ne anlatmak istediğinizi hissederler. Duygularımızın dilsiz hisleridir onlar. Ülkemizde geçmiş yıllara göre kedi sahiplenme sayısı hızla artarken, her geçen gün daha sevecen olan bu canlıların birbirlerinden farklı onlarca özelliklerini merak edenler buraya! <img class=" wp-image-30258 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/5967211_4x3-300x225.webp" alt="" width="573" height="430" /> İşte sizin için derlediğim birkaç özellik: <ul> <li>Kedilerin beyinleri bir bilgisayardan daha fazla bilgi saklayabilir.</li> <li>230 metre yükseklikten dört ayak üzerine düşüp hayatta kalan kediler vardır.</li> <li>Mısırlılar kedilere “Mau” derler.</li> <li>Yapılan araştırmalara göre bir kerede en fazla yavru doğuran kedi, 19 yavru birden doğurmuştur, sadece 15’i hayatta kalmayı başarabilmiştir.</li> <li>Kediler evlerinden uzaklaştıkları zaman, evlerine tekrar dönebilecekleri mesafeye kadar uzağa giderler.</li> <li>Kediler renk körüdür. Ama karanlıkta bizden daha iyi görürler. Görüş açıları hareketi algılayabilir.</li> <li>Kediler tırmandıkları ağaçtan geri geri inebilirler. Düz inemezler çünkü tırnakları buna uygun değildir. Bu yüzden yüz üstü çıkarlar ama aynı şekilde inemezler.</li> <li>Kediler sesleri ayırt edebilir. Sesin geldiği yeri tanır ve kaynağını bilir.</li> <li>Kedilerin ter bezleri, patilerinin altındadır. Oradan üşüyüp üşümediği anlaşılabilir.</li> <li>Kediler küçük bir deliğe girip giremeyeceklerini, bıyıklarıyla kontrol ederek anlarlar. Bıyıkları girerse tüm bedeniyle o boşluğa girebilir.</li> <li>Kedilerin çoğu, üzerindeki insan kokusunu silmek amacıyla kendilerini yalarlar.</li> <li>Kedilerin arka patilerinde dört, ön patilerinde ise beş parmak vardır.</li> <li>Hiçbir kedinin burnunun izi, diğerleriyle aynı değildir. Yani eşsizdir. Tıpkı bizlerin parmak izleri gibi.</li> <li>Dünyada pek çok ülkede siyah kedinin uğursuzluk getirdiğine inanılırken, İngiltere’de ve Avustralya’da tam tersi söz konusu. Yani siyah kedilerin uğur getirdiği düşünülür.</li> <li>1997 yılında Alaska’daki Talkeetna şehrinin fahri belediye başkanı, 15 yıllığına Stubbs isimli bir kedi olmuştur.</li> <li>2013’te bir başka kedi ise Meksika’da belediye başkanlığına aday olmuştur.</li> <li>Erişkin bir kedinin 30 dişi vardır.</li> <li>Dünyanın en iri kedisi, 1.23 metre boyundadır. Doğru duydunuz.</li> <li>Kediler değişik tonda miyavlamalarıyla insanlara istediklerini yaptırabilirler. Sahipleri ise bu dilden anlar ve iletişim kurabilirler.</li> <li>Kedilerin kulaklarının çevresinde 20 tane kas vardır. Bu yüzden kulaklarını rahat bir şekilde oynatırlar.</li> <li>Kediler ortalama 100 çeşit ses çıkarabilirken, köpeklerin ortalaması sadece 10’dur.</li> <li>Kediler ömürlerinin yüzde 70’ini uyuyarak geçirirler. Uyumayı ve dinlenmeyi çok severler.</li> <li>Çok bilinenin aksine kedilere çiğ balık vermek onlar için faydalı değildir. Uzmanlar verilmemesi yönde uyarıyor.</li> <li>Kedi sahibi olan kişilerin kalp krizi veya felç geçirme ihtimalleri, kedi sahibi olmayanlara göre üçte bir oranında daha düşüktür.</li> <li>Kedilerin IQ seviyeleri köpeklere göre daha düşüktür ama karmaşık problemlerin çözümünde köpeklerden daha iyilerdir.</li> <li>Kediler tatlıyı ayırt edemezler. Bu yüzden tatlı yiyecekler tercihleri arasında değildir. Ayrıca tatlı gıdalar kediler için zararlıdır.</li> <li>Dişi kediler sağ patilerini daha çok kullanırken, erkek kediler sol patilerini daha çok kullanır.</li> <li>Her kedi sahibinin bildiği özellikler, onlara özel sevgimizin bir sebebi gibidir. Kendilerine has karakterleri ve değişken davranışları onları anlamamızı zorlaştırır. Onları çözmeye çalışırken aynı zamanda sevdiğimizi anlarız. Birbirinden ilginç özellikleri her gün biraz daha bağımızı güçlendirmektedir.</li> </ul> <img class=" wp-image-30267 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/Domestic-feline-tabby-cat-300x200.jpg" alt="" width="590" height="393" /> İşte sevimli dostlarımızın herkes tarafından bilinmeyen en ilginç özellikleri. Bu özelliklere sahip olmaları adeta onların ne kadar eşsiz canlılar olduğunun kanıtını doğrular. Artık onlar hakkında daha fazla bilgiye sahibiz. Onlar bizim dilsiz canlılarımızdır. Onlara yapılabilecek en büyük kötülük, bir süre baktıktan sonra evsiz bırakmamızdır. Kediler bizim evlatlarımızdır. Nasıl kendi çocuğumuzu büyüttükten sonra peşinden koşmaya devam edebiliyorsak, kedilere de öyle davranmalıyız. Her canlının bir kalbi vardır. O minik kalplere sevgiyle dokunmanız dileğimle.
Daha önce hiç duymadığınız, birbirinden ilginç ve zor yaşamları olan astronotların sırları artık sır değil! Dünyadan günlerce, aylarca hatta yıllarca uzakta yaşamanın zor olduğu, bizim için dile kolay gelse de yaşadıklarının ne kadar da zor olduğu gerçeğini değiştiremeyiz. Onlar için artık bu yaşantı, alışılagelmişin dışında bir olay olduğundan dolayı onlara göre gayet doğaldır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/D2173054-06DC-4101-A415-07CA1087E9CF.jpeg" alt="" width="625" height="470" /> <strong>Bakalım astronotların ne gibi sırları varmış?</strong> -Astronotlar neredeyse hiç korkmazlar. Bununla ilgili onca ders alıp, cesaret soyadları olmuştur. Korkuyu gidermenin kaynağının güç olduğunu inanırlar. -Herhangi bir sorunda kendilerini daima kötüye hazırlarlar. Hatta ilk olarak kötüyü düşünüp, sonrasında iyiye odaklanırlar. Kendilerini sonuca hazırlar ve bu sonuç iyi olmuşsa, belirledikleri tercihlerini başardıklarını kabul ederler. -Nasa 8.000 adaydan 8 kişi seçer. Çok az bir orandaki ihtimalle, seçilenler kendilerini çok şanslı tanımlıyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/77EE6CA2-360C-4E56-BAB4-825EEA1ACCFA.jpeg" alt="" width="650" height="350" /> -Astronotlar daima yaralanma tehlikesi altındadır. Hastaneye erişimleri olmadığından ve mevcut doktorlar yetersiz kaldığından, tüm astronotlar tıbbi acil durumlara yanıt verebilmek için ciddi bir eğitim almışlardır. -Astronotlar uzaya gönderildiklerinde fizyolojik sistemlerinde hemen sorunlar görülmeye başlamıştır. Bu sorunlara uzay hastalığı deniliyor. -Uzayda bir astronot olma gerginliğinden ve mücadelesinden sonra bazı astronotlar döndükleri zaman Dünya'daki düzenli hayata adapte olmakta çok zorlanırlar. Çok ciddi problem yaşayan astronotlar ortaya çıkmış ve ne yazık ki sonuçlar pek iyi olmamıştır. -Astronotlar hayatta kalma eğitimi alırlar, kendi başlarına fırlatılma derslerinde hayatta kalmaya çalışırlar. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/725135E0-623B-4734-8989-BF7625565C93.jpeg" alt="" width="540" height="270" /> -Astronotların yarısından çoğu uzayda delirir ve psikolojik sorunlar yaşarlar. -Uzay boşluğunun bir kokusu olduğunu düşünen astronotlar, ete, çikolataya ve metal kokusunun olduğuna inanırlar. -Astronotlar, uzayda zaman geçirdikçe boyları uzamaktadır. Dünya’ya geri döndüklerinde ise boyları eski haline döner ama sırt ağrıları uzun bir süre geçmez. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/EA35125B-F0B5-4F6C-9161-3AD46152146C.jpeg" alt="" width="662" height="371" /> -Uzayda atlama yaparken, neredeyse çığlığınızı duymak imkansızdır. -Uyandıktan sonra bir uzay istasyonunda olduğunu anlamak ne yazık ki kolay değildir. Astronotlar, bunun için bir uyandırma müziği kullanırlar. Hatta bazen uyandırma çağrısı bir film, radyo sesi veya televizyon şovundan diyalog parçası da olabilir. Uzayda uyandığını bilmek istiyorsan kontrollü kalkmak şarttır. Aksi halde bilinçaltınızı kontrol etmede zorlanırsınız. -Uzay, kötü kokulardan etkilenmez. Bunun için bir filtreleme sistemi oluşturulmuştur. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/C7BDD95C-077A-4CFB-A121-B6D301FC9AA3.jpeg" alt="" width="600" height="398" /> -Astronotlardan öğrendiğimiz bilgilere göre, uzaya gidenlerin ilk şikayetleri kusmadır. Aynı zamanda iç kulağınıza uygulanan yer çekimi haliyle azalınca, denge ve yön duygunuz da bozulmaya başlıyor. Hareket halindeki nesneleri de takip edememeye başlıyorsunuz. Ve sonuç ne yazık ki kaçınılmaz oluyor. -Uzayda geğirmek imkansızdır. Geğirmek, midemizdeki havanın, yemek borusu yoluyla dışarıya çıkmasıdır. Yerçekimsiz ortamda hava yutulsa bile, bunlar baloncuk olarak yüzecekleri için midemizdeki maddeleri etkileyemezler. Dolayısıyla da herhangi bir rahatsızlık duymazsınız. Bilgiyle kalın, sevgiler.
Geceleri korkulu rüyalarımızın başrolündeki o minik oyuncular! Sivrisinekler. O gün içerisinde çok yorulmuşsunuzdur. Artık ayaklarınızın adım atmaya mecali yoktur. Bir an önce yatağa girip uyumak istemişsinizdir. Gözlerinizi kapattığınız andan itibaren duyduğunuz o sesler, psikolojinizi etkilemeye yeterlidir. Hatta öyle psikolojiktir ki, ortamda bir tane bile sivrisinek yokken, beynimiz onu hala varmış gibi algıladığı için, sesini kulaklarınızın içinde duyuyormuş gibi bir his vererek sizleri uykuya geçirmez ve bütün gece boyunca tetikte olarak uykusuz bir sabaha günaydın demenizi sağlar. Ve genellikle o şanslı kişiler de bizler oluruz. Sivrisinekler, hedeflerini ısı ve koku yoluyla bulurlar. Daha çok savunmasız bedenleri tercih ederler. Örnek verecek olursam; bebeklerin ve yaşlıların reflekslerinin az olmasından ötürü, onlar daha da taze kan seçenekleri olmuşlardır. Ayrıca sivrisinekler, gece uyurken çıkarmış olduğumuz karbondioksite gelir. Akşamları çok terliyor ve vücut ısınız yükseliyorsa, sivrisinekleri bu daha da fazla cezbeder. Ayrıca hamilelerin, normal insanlara oranla yüzde yirmi daha fazla karbondioksit üretmeleri, daha fazla ısırılmalarına sebep olmuştur. Erkekler sadece uçmakla meşgulken neden dişileri bizi ısırmayı tercih eder? <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/A23033FA-4D8F-48CB-BE5F-F5A3C9678CB7-800x333.jpeg" alt="" width="662" height="276" /> Çevremizde sürekli karşılaştığımız bir olay daha vardır. Nedense hep aynı kişi en çok ısırılır. Bunun nedeni ise uzmanlarca kanıtlanmış olan kan grubudur. Uzmanlar kan grubu "0" olanların, kan grubu "A" olan kişilere kıyasla sivrisinekler tarafından ısırılma olasılığının iki kat fazla olduğunu ortaya koydu. Öte yandan her kişinin bir vücut kokusu vardır. Bu vücut kokularına, ter ve deodorantlar da dahildir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/3ACDAB56-E3EC-4E1D-9C83-77F568062C0A.jpeg" alt="" width="662" height="372" /> Normalde sivrisinekler su ve meyve suları ile beslenirler. Ama dişi olan sivrisinekler, sağlıkla yumurta gelişimi için memelilerin kanından, yani bizlerden yararlanmak zorundalar. Bu durumda ısırılmak kaçınılmazdır. Çünkü üretecekleri onlarca yumurta için, kanımızdaki protein ve demire ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden sadece dişi sivrisinekler kanımızı emerler. Florida Üniversitesi, Entomolojist (böcek bilimci) Jonathan Day’e göre ise, sivrisineklerin bazı kişileri daha çok ısırmasında kıyafetlerin renklerinin de etkili olduğunu dile getirdi. Koyu, mavi veya kırmızı renkli kıyafetlerin, sivrisineklerin hareket eden insanları daha kolay saptanmasına yardımcı oluyor. Yayınlanan bilimsel başka bir araştırma ise, alkol tüketiminin sivrisinekleri çektiğine yer veriyor. Özellikle bira tüketenler, sivrisinekler tarafından daha çok ısırılıyor. Dişiler gerçekten çok tehlikelidir cümlesi boşuna söylenmiyor.. Şaka bir yana, ısırılmak güzel bir duygu olmasa da, ardından kaşınılma duygusu bedenimizdeki tüm rahatlığı alarak, vücudumuza sinir ve stres salgılıyor. ‘0’ kan grubuna sahip birisi olarak, çok fazla yem seçeneği olduğumun farkındayım. Bu yüzden hep yakınıyordum. Lakin spreyler de bir süre sonra çözüm değil, çünkü her yerden çıkabiliyorlar. Sonuç itibariyle, erkek sivrisineklere denk gelmemiz dileğimle.
<em><strong>Birçok insanın varlığından korktuğu, bir çok insanın da zararsız olduğu için çekinmediği bir varlıktır örümcekler. Doğada yaklaşık 40.000 türünün olduğu bilinmektedir. Sizce kaçını fark etmiş veya kaçını görebilmişizdir hayatımızda?</strong></em> Doğal yaşam dengemiz için örümceklerin de bu hayatta çok güçlü emekleri ve bu emekleri doğrultusunda yaşamamız için sağlamış oldukları bir denge vardır. Tüm canlılar, bu dengenin sahip olduğu ekosistemin içerisinde yer alır. Her örümceğin bir familyası vardır ve yaşam tarzları birbirinden farklıdır. Bir çoğunun ise ortak özellikleri vardır. Daha önce duymadığınız ve rastlamadınız ilginç bilgileri sizlere sunuyorum. <img class="size-full wp-image-28089 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/images-5-2.jpeg" alt="" width="739" height="415" /> <em><strong>Örümceklerin gizli dünyasına hoşgeldiniz, bakalım ne kadarını biliyorsunuz?</strong></em> -Çoğu örümceğin sekiz gözü vardır. -Örümceklerin herhangi bir bacağı kırıldığında, yerine yenisi çıkar. -Örümcekler kuşlardan daha fazla böcek yerler. -Bir örümceğin yürürken 4 bacağı yere temas ederken, dört bacağı da havada kalır. -Örümcekler ağlarını yiyip yeniden örerler. -Dişi örümcekler, erkeklerden daha iri ve büyüklerdir. -Ortalama ömürleri 3 yıldır. Fakat tarantula familyası 7 yıla kadar yaşayabilir. -Bazı örümcek türleri vejeteryandır. -Örümceklerin kanı mavidir. İnsanlarda kanın kırmızılılar, kana kırmızı rengini veren demir içeren bir moleküle bağlıdır, örümceklerde ise bu bileşen bakırdır. -Dişi örümcekler 3.000'e yakın yumurta bırakabilirler. -Bazı örümcek türleri zıplayabilir, hem de çok yükseğe. -Örümcekler UVA ve UVB ışıklarını görebilir. -Örümcekler böcek değildir, akreplerle aynı kategoride yer alır. -Tüm örümcekler ağ öremez, lakin hepsi iplik çıkartabilirler. -Dişi örümcekler çiftleştikten sonra eşlerini yerler. -Örümceklerin çıkarttıkları iplikler oldukça sağlamdır, öyle ki 100 katı bir uçağı bile durdurabilir. -Örümceklerin yaşamadığı tek yer Antartika’dır. -Örümcekler karıncalardan korkar. -Çoğu örümcek suyun üzerinde yürüyebilir. -Örümceklerin uzağı görüşü zayıftır. Sadece çok büyük olan nesneleri görebilirler.
Hem evde hem de okulda çocuklarımızın dikkat algısını geliştirebiliriz. Bebeklerin dikkat süresi yalnızca saniyelerle sınırlı iken, anaokul çağındaki çocukların dikkat süreleri 10-15 dakikayı bulabiliyor. Yaş arttıkça, bu konuyla ilgili bir sağlık sorunu olmadığı sürece dikkat süresi doğru orantılı şekilde artış gösteriyor. <strong>Peki çocuklara dikkatli dinleme becerisini nasıl kazandırmalıyız?</strong> Önce buna uygun bir ortam hazırlanmalıdır. Bu ortam, sessiz olmalı ve dışarıdan işitsel olarak hiçbir uyarıcıya ev sahipliği yapmamalıdır. Sonrasında ise çocuğun özel gereksinimlerinin önceden karşılanmış olması gerekir. Tuvaleti varsa tuvalete gitmeli, susamışsa su içmelidir. Etkili dinleme yolunda dikkatini dağıtacak hiçbir uyarana yer verilmemelidir. Çocuklar dinlerken en çok etrafı seyrederler, bu nedenle etrafta dikkat çekici eşyaların bulunmaması gerekmektedir. En önemli unsur göz temasıdır. Konuşurken, anlatırken ve gösterirken göz temasına dikkat edilmelidir. Bu davranış, çocuğumuzu önemsediğimizi, o an onunla ilgilendiğimizi hissettirir. Bu beceriyi geliştirebilmek için dikkat etmemiz gereken bir diğer şey ise, çocukla çocuk olmaktır. "Ben anneyim!", "Ben öğretmenim!", "Ben babayım!", "Beni dinlemek zorundasın!" ve benzeri komutlarla otorite yarıştırarak, çocuğun dikkatini çekmek yerine kendimizden istemeyerek ve bilinçli olmayarak uzaklaştırmış oluruz. Bu nedenle, çocuklara dinleme becerisi kazandırılan dönemde biraz daha sakin kalmalı ve sabırlı olmalıyız. <img class="alignnone size-large wp-image-27423" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/cocuk-gelisimi-web-kaynak-800x466.jpg" alt="" width="662" height="386" /> Her şeyi hazırlayıp, uygun yer ve zamanı bulup, çocuğunuzla iletişiminizi sağlıklı bir ortamda sağladıktan sonra etkili ve dikkatli dinleme ile anlama becerisini günden güne arttırabiliriz. Bunu yaparken de çocuklarımızı sıkmamalı ve bıktırmamalıyız. <strong>Çünkü çocuklar narindir, hassastır. Beklentilerimizi ona göre ayarlamalı ve duygularını karartmamalıyız.</strong>
Arılar doğal yaşam dengesi için, doğada var olan muazzam canlılardandır. Bir denge içinde yaşamaya devam ederler ve görevlerini yaparak hayatlarını sürdürmek isterler. <em><strong>Arılar insanları soktuktan sonra neden ölüyorlar?</strong></em> Arıların insan vücuduna bıraktıkları iğneden sonra öldükleri biliniyor. Fakat maalesef bu bilgi yetersizdir. Öncelikle arılar hiçbir zaman durduk yere sokmazlar. Ancak ve ancak bir tehdit unsuru gördükten sonra iğnelerini kalkanları olarak kullanırlar. Öleceklerini bile bile hayatlarını sonlandırmak istemezler. Her arı soktuğunda ölmez. Genellikle bal arıları, İnsan ve kalın memelilerin derisi ile teması sonucu ölürler. <em><strong>Peki bu ölüm sadece iğnesini soktuğu için mi olur?</strong></em> Arılar bir tehditle karşılaştıkları zaman insan derisine iğnelerini sokarlar. Arı, iğnesini insan derisinde bıraktıktan sonra kaçmaya çalışırsa, iğnesini çıkartmakla kalmaz, iç organlarını da beraberinde dışarı çıkarmış olur. Arıların soktuktan sonra asıl ölüm sebebi de budur. Kaçınılmaz son ise yaklaşmıştır. Dakikalar içerisinde arı ölür. <img class="alignnone size-large wp-image-27405" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/3RHde4Qs-800x333.jpg" alt="" width="662" height="276" /> <em><strong>Eğer kişide alerjik bir semptom oluştuysa derhal doktora gidilmeli ve tıbbi yardım alınmalıdır.</strong></em> Aniden gelen saniyelik zonklamalar, ağrılar, derinin şişmesi, iğneye vücudun vermiş olduğu tepkimelerdir. Fakat ciddi alerjik komplikasyonlar görülürse vakit kaybetmeden doktora gidilmeli ve tıbbi yardıma başvurulmalıdır. Hafif semptomlarda ani ilk yardım için, şişliğin önlenmesi ve yangının dinmesi açısından buz ile kompres yapılabilir. Bu gibi ciddi seyretmeyen durumlarda birkaç güne deri toparlanıp kendine gelecektir. "Arı ise ömründe bir kez sokacak bir canlıdır ve o hakkını da canıyla ödemiştir."
Mangala, çok eski dönemlere dayanan, Osmanlı döneminde de çok yaygın bir şekilde oynanan günümüze kadar ulaşan ve günümüzde de yaygınlığını sürdüren bir Türk zekâ ve strateji oyunudur. 4000 yıllık maziye sahip bir zekâ ve strateji oyunudur Mangala. “Mangala” kelimesinin Arapçadaki n-k-l kökünden üretilen nakl kelimesinden Türkçeye, “aktarma, taşıma” manasından geçtiği tahmin edilmektedir. Bunun yanında, Türklerin oyuna bakış açısından hareketle Mangala’nın ‘manga’ (en küçük askeri birlik) kelimesinden üretildiği de ifade edilmektedir. Pek çok kültür ve coğrafyada farklı isimlerle ortaya çıkan bu strateji oyununun bizdeki mazisi ise Göktürkler, Hunlar ve Sakalara kadar uzanıyor. Türk kültüründe oyun, amaç değil araçtır. Osmanlılar, Mangala oyununu ise zekâ ve stratejide ilerleme maksadıyla oynamışlardır. <img class="wp-image-26986 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/eski-devirlerde-mangala-icin-oyulmus-mangala-300x169.jpg" alt="" width="681" height="384" /> Oyunu karşılıklı iki kişi oynuyor, 6'şar tane olmak üzere 12 tane hane adı verilen bölümler var ve oralara 4’er tane taş konuyor, toplam 48 tane taş ile oynanıyor. Türklerde Mangala oyunu o kadar yaygın bir oyundur ki evlerde, kahvelerde, askeri birliklerin bulunduğu kalelerde, cami avlularında, köylerin merkezi yerlerinde kayalara oyulmuş olarak görülebilmektedir. Gaziantep Kalesi’ndeki kazılarda biri büyük 7'li, ikisi küçük 6'lı üç adet mangala oyununun taş blokları bulunmuştur Şanlıurfa'da Göbeklitepe'de yapılan araştırmalarda orada da bir mangala oyun alanına rastlanıldı. Hatta daha önce Gaziantep Müzesi'nde de mangala kayası adı verilen bir mangala düzeneği vardır. <img class="wp-image-26991 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/80127-300x169.jpg" alt="" width="692" height="390" /> Günümüzde daha bir modern görünüm alan bu zekâ oyunu, her yaşın ilgi alanı olmuş olup mazisini hep yaşatacak bir ilgiye sahiptir. Okullardaki turnuvalar, şehirlerdeki yarışmalar ile oyuncularına keyifli anlar yaşatan bu oyunu, mutlaka öğrenmeli ve oynamalısınız.
<strong>Empati nedir?</strong> Yaşadığımız veya yaşayacağımız olaylarda, kendimizi karşımızdaki kişinin yerine koyarak, düşünce ve hislerini anlayabilme becerisidir. Çocukların bu duyguya erişebilmeleri biz büyüklerden daha farklı yollarla sağlandığından, onlara yaşantılarımızdan keyifli örneklendirmeler yapmamız gerekir. Bu örneklendirmelere üç yaşından itibaren başlanabilir. İlk olarak paylaşma duygusunu empati yoluyla aktarabiliriz. Bu durumda ebeveynlerin rolü çok büyüktür. Çünkü çocuklarını en iyi onlar tanır. <strong>Anne figüründen kısa bir drama yapalım.</strong> Elinize bir adet oyuncak alın, bu oyuncak çocuğunuzun en sevdiği oyuncağı olsun. Aynı zamanda kendinizin de en sevdiği bir nesneyi alın. Dikkat etmeniz gereken nokta ise bu nesneye çok değer verdiğinizi çocuğunuz önceden bilmesi gerektiğidir. Diyelim ki bu eşya çantanız olsun. Sonrasında ise çocuğunuza dönün ve onun oyuncağının, kendinizin olmasını istediğini söyleyin. Israrcı davranın. Muhtemelen kabul etmeyecektir. Bu davranış karşısındaysa ikinci kozunuzu kullanmalısınız. Ve o soruyu sormalısınız; <em>‘Çantamın senin olmasını ister misin?’</em> Yanıt evet olacaktır. Çantanızı çocuğunuza uzatın, bir müddet oynamasını seyrettikten sonra geri alın ve şu cümleleri tekrarlayın; <em>'Sen bana oyuncağını vermediğin için, ben de böyle hissediyorum. Üzülüyorum ve suratımı asıyorum. Gördüğün gibi mutlu olamıyorum. Mutlu olmamı ister misin?’</em> Çocuk annesine yaklaşır ve başını sallarsa bu cevap evettir. Sözlere şöyle devam edilebilir; <em>‘Hayatta kendi istemediğimiz şeyleri başkasına zorla yaptırmaya çalıştığımız zamanlar olabilir. Bu durumda hep şunu düşünmelisin; karşındaki kişi sensen, bunun sana yapılmasını istemiyorsan, durmalısın. İşte o durumda kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına da yapmamalısın. Çünkü kendin de üzülüyorsun, başkalarını da üzüyorsun.’</em> Bu sayede kendimizi de bu dramaya katarak, çocuğumuzun ilgi alanlarındaki rollerimizi daha iyi sergileyerek, aşılamamız gereken duyguları daha hızlı aktarabiliriz. Bu, her konu için geçerlidir. Umarım bu örnek işinize yarar, yazının devam serisi gelecektir. Sevgiyle kalmanız dileğiyle...
Jaguar ve Leopar, görünüş olarak birbirlerine çok benzerdir ve bu nedenle ayırt edilmesi zordur. Bununla birlikte, bir leopar ve bir jaguarı ayırt etmeye yardımcı olabilecek birkaç farklılık vardır. Bunlar jaguar ve leopar arasındaki bazı ilginç farklardır. <ul> <li>Jaguar, tüm büyük kedilerin en büyüğü üçüncü, leoparlar ise en küçüğüdür.</li> <li>Aynı ortamda nadir görülürler. Her ikisi de kendi doğal yaşam alanlarında tehlike altında kabul edilir.</li> <li>Çok yakından baktığımız zaman bu iki büyük kedinin kürkleri arasında çok büyük bir fark mevcut.</li> </ul> <strong>Jaguarın kürkünün içindeki halkalarda birer damgalar vardır. Leoparda ise sadece halkalar mevcuttur, içi boştur. Bu en ayırt edici dışsal özellik sayılabilir.</strong> Bu resim leoparın kürküne ait, dairelerin içi boş. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/3EFD2662-74B7-4B84-BDC3-0C10B711D89B.jpeg" alt="" width="662" height="454" /> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/425350C6-873E-473D-B2BB-601D6B949348.jpeg" alt="" width="662" height="457" /> <strong>Bu resim ise jaguara ait, dairelerin içinde noktalar var.</strong> <ul> <li>Jaguarlar leoparlardan daha ağırdır, daha cüsselidir. Leoparlar ise biraz daha kıvrımlı ve ince bir yapıya sahiplerdir. Bu sayede ağaçlara tırmanabilirler.</li> <li>Bir başka ayırıcı fark ise; leoparlar yemeklerini ağaçlara sürüklerler. Orada, bağımsız ve paylaşmayı sevmeyecek şekilde beslenirler. Jaguarlar ise sulak veya kurak her ortamda avlarını yiyebilirler.</li> <li>Jaguarlar leoparlara göre daha tembel ve hantallardır. Suyu severler. Leoparlar ise daha çok karayı tercih ederler.</li> <li>Jaguarların kuyrukları kısadır, leoparların ise daha uzun ve şekillidir. Tıpkı kediler gibi.</li> <li>Jaguar fiziksel olarak leopardan daha güçlüdür, daha çeviktir ve sağlam duruşu vardır. Heybetini saldırılara karşı çok iyi kullanır. Leoparlar kendi ağırlığının iki katı yemlerini kaldırabilirler, onlar da güçlü kedilerdir.</li> </ul> Her tür kendine özgü özelliklere sahiptir, kendi yaşam alanlarında liderlerdir. Birbirlerine çok benzeyen bu iki büyük kedinin farklılıklarını okudunuz, bilgiyle kalın.
Yeterli miktarda yüzdüğünüzü düşünüyor musunuz? Su insanı dinlendirir, huzur verir. Yüzmek ise, tüm duyguları beraberinde getirerek, insan vücuduna sağladığı yararlar ile bağışıklığı güçlendirir. Bir başka deyişle ‘Fizyoterapi’ olarak da adlandırılan yüzmek, tüm kasların çalışmasıyla, vücudun biriktirdiği hamlıktan söküp atar ve metabolizmayı besler. <strong>Yüzmenin ne gibi faydaları var?</strong> <ul> <li><strong>Kas Ve Eklem Ağrıları İçin İdealdir</strong></li> </ul> Kas ve eklem ağrıları için ilaç görevi görür. Fıtığa iyi gelir, vücudu dinlendirir. <ul> <li><strong>Kilo Kontrolünü Sağlar</strong></li> </ul> Yağlanmayı azaltarak vücuda hacim kazandırır <ul> <li><strong>Esneklik Kazandırır</strong></li> </ul> Vücuttaki kasların çalışma işlevini hızlandırarak vücudu esnetir. <ul> <li><strong>Stresi Azaltır</strong></li> </ul> Beyinde biriken olumsuz streslerden arındırarak, iç huzuru verir. <ul> <li><strong>Kasları Güçlendirir</strong></li> </ul> Hareket ettikçe kaslara uyarı verir ve zamanla yağ oranını kasa dönüştürür. <ul> <li><strong>Uykuya Geçişi Kolaylaştırır</strong></li> </ul> Sağlıklı bir uyku düzeni sağlayarak, vücudun dinlenmesi için gerekli döngüyü sağlar. <img class="aligncenter wp-image-26223 size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/kolayca-nasil-uyunur-1400x788-1-800x450.jpg" alt="" width="662" height="372" /> <ul> <li><strong>Kalp Ve Damara İyi Gelir</strong></li> </ul> Damarları rahatlatır, vücuttaki kan akışını dengede tutarak, sağlıklı bir beden elde edilir. <ul> <li><strong>Mutluluk Hormonu Salgılar</strong></li> </ul> Vücudu sinir ve stresten arındırarak, huzur ve olumlu hisler gönderir. Bu sayede zihin açıklığı oluşur ve beyine temiz bilgi akışı sağlanır. <ul> <li><strong>Vücudun Dengesini Koruyarak Koordinasyonunu Artırır</strong></li> </ul> Tüm kas gruplarını çalıştırdığı için, (baş, kol, gövde, bacak, ayak vs. ) vücudun sağlıklı olmasını sağlar. <ul> <li><strong>Bağışıklık Sistemini Artırır</strong></li> </ul> Yüzerken tıpkı diğer spor dallarında olduğu gibi kaslarınızda zorlamadan dolayı minik hasarlar oluşur. Bu hasarlar vücut tarafından kendi kendine onarılırken, bağışıklık sistemi hücreleri devreye girer. Diğer bir yandan yüzme ile birlikte, hücrelere oksijen gitmesiyle vücut toksinlerden arınır. <img class="aligncenter wp-image-26216 size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/yuzmek-skolyoz-1280x720-1-800x450.jpg" alt="" width="662" height="372" />
Genç kızların ve kadınların genellikle hayatında yaşadıkları büyük değişimlerden sonra veya hobi olarak imaj değişikliği yapması, çağımızın modern değişim yöntemlerinden biri haline geldi. <strong>Peki saç renkleri bize neler anlatıyor?</strong> Doktorlar, psikologlar, okul öncesi alanında pedagojik eğitim almış olan öğretmenler, renklerin insanlar üzerinde olumlu-olumsuz etkilerinden söz ediyorlar. İnsanları saç renklerine göre kafamızda bir kişiliğe büründürmeye çalışmamız karşılıklı negatif ilişkinin bir dalıdır. Diyelim çok sevdiğimiz bir arkadaşımız kahverengi renginden sarıya geçiş yaptı. Gözümüz bunu onaylamadı, hislerimiz pozitivist hareket etmek istemedi. Yine de yüzümüzde o masumca ifade ile ‘değişiklik iyidir’ diyebildik. Ve arkadaşımız kişiliğine ve görünüşüne ait yeni özelliğini benimseyerek, benliğini değiştirmenin olumlu olduğunu düşünmeye başladı. Bir başka bakış açısından yorumlayacak olursak, ‘hiç olmamış, eskisi daha iyiydi’ desek, kişi çoğunlukla olumsuz bir psikolojiye girer ve yaptığından pişmanlık duyarak, çevresine soru sorup daha fazla onay almayı bekler. Kendisini iyi hissettirecek cevap arayışına girmeye sığınır. Belki de yeniden renk değiştirmeye karar verir. <strong>Peki bu renklerin anlamı nelerdir?</strong> <strong>Kırmızı</strong> <img class="aligncenter wp-image-25235 size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/Askin-ve-tutkunun-rengi-kirmizi1-800x450.jpg" alt="" width="662" height="372" /> Kendinden emin, özgüveni yüksek, kararlarında çevreye ihtiyaç duymadan bireysel hareket edebilen bir renk. <strong>Sarı</strong> <img class="aligncenter wp-image-25239 size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/bebek-sarisi-sac-rengi-ile-ilgili-tum-detaylar-2016-2017-10-1280x720-1-800x450.jpg" alt="" width="662" height="372" /> Bir belirsizlik rengi olarak da tanımlanan sarı renkli saçların hikayesi biraz uzun. Kişi kendini memnun etmek için ilk etapta bu rengi dener. Sonrasında hayatında dengeyi arar. Sarı renk insanı sakinleştirir. Bir yandan da makyaja teşvik sağlar. Huzur bu renkte olabilir, elbette unutulmamalıdır ki her yaştaki renk tanımları farklılık gösterebilir. Sarı saflığı gösterir, iletişimde ön plana çıkmayı benliğe teşvik eder. <strong>Siyah</strong> <img class="aligncenter wp-image-25244 size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/siyah-sac-rengi-boyasi-ve-markalari-1280x720-1-800x450.jpg" alt="" width="662" height="372" /> İnatçılığı sembolize eder. Kararlılık haf safhadadır. Gösterişi sever, her türlü riske açıktır. <strong>Kahverengi</strong> <img class="aligncenter wp-image-25247 size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/thalia-sarisin-uzun-sac-kahverengi-duvar-kagidi-800x500.jpg" alt="" width="662" height="414" /> Bu renk makyajı sever, değişimi sever. Kendinden emin olmayı ister. Yalnızlık duygusunu yaşayan kişiliklerin de tercihleri arasındadır. <strong>Turuncu</strong> <img class="aligncenter wp-image-25249 size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/Tarcin-Bakir-Sac-Rengi-Yaptirmadan-Once-Bilinmesi-Gerekenler-800x500.jpg" alt="" width="662" height="414" /> Barışmayı sevmezler, ama kolay kolay küsmezler de. Planlarına son derece bağlılardır. Hayatlarını programlamayı severler, aniden çıkan olaylardan hoşlanmazlar. Renklerin dünyası bu şekilde dönüyor, tabii dediğim gibi her renk yaşa göre değişkenlik gösterir. Kendi renginizi bulana kadar pes etmeyin. Çizginizi çizin ve o çizgide yürümeye devam edin.
<strong>Hayvanlara dair bu bilgiler sizleri şaşırtacak!</strong> <em>1. Deve kuşları atlardan daha hızlı koşabilir ve erkek olanları aslanlar gibi kükreyebilir.</em> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/623D1834-D782-400A-BA9F-B859E0D54AFD.jpeg" alt="" width="662" height="401" /> <em>2. Köpeklerin burun izleri eşsizdir. Yani her köpeğin burun izi farklıdır.</em> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/8987D347-3E73-4E20-B34B-230579FC5A52.jpeg" alt="" width="662" height="461" /> <em>3. Karideslerin kalpleri, kafalarındadır.</em> <img class="alignnone size-full wp-image-24856" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/images-3.jpeg" alt="" width="677" height="451" /> <em>4. Gentoo penguenleri eşlerine çakıl taşı ile evlilik teklifi ederler.</em> <img class="alignnone wp-image-24853 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/images-2.jpeg" alt="" width="739" height="415" /> <em>5. İstiridyeler yaşamları boyunca birçok kez kendi cinsiyetlerini değiştirebilirler.</em> <img class="alignnone size-full wp-image-24854" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/images-1-2.jpeg" alt="" width="739" height="415" /> <em>6. Keçiler etrafını neredeyse 360 derece açıyla görebilir. Bunun sebebi ise göz bebeklerinin dikdörtgen şeklinde olmasıdır.</em> <img class="size-full wp-image-24827 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/5B4CE9CD-7542-4F40-AD7B-B8DA282A7C97.jpeg" alt="" width="650" height="344" /> <em>7. İneklerin ön dişleri yoktur.</em> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/951E8B12-9859-44F3-9069-A104AE153508.jpeg" alt="" width="662" height="449" /> <em>8. Köpekbalığı yumurtaları saydamdır.</em> <img class="wp-image-24855 size-full aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/images-2-1.jpeg" alt="" width="540" height="540" /> <figure><figcaption></figcaption></figure>
Bilmemek ayıp değildir, sadece doğruyu bilip ona göre önlem almak ve doktora danışmak için bilinçli ebeveyn olmak her şeyin önünde gelir. Doğru bildiğimiz ama yanlış olan birkaç maddeyi sizlere sunuyorum. 1- Parmak ucunda yürüyen çocuk otizmlidir. Hayır, bu teşhis için daha yeni yeni yürümeye başlayan çocuklarımızı suçlamamalıyız. Büyük motor becerilerine hakim değiller. Zamanla bu kondisyon düzelir. 2-Sürekli dönüyorsa kesin otizmli. Asla. Dönebilir, bebeklerde tansiyon olmadığı için baş dönmesi yaşamazlar. Öyle bir durum varsa el ele tutuşun hep beraber halka yapıp dönebilir bunu keyifli hale getirebilirsiniz. 3- Göz teması kurmuyor otizmlidir. Her çocuk her bebek göz teması kuracak diye bir kural yok. Bu zamanla konuşa konuşa, bireysel oyunlar oynayarak, sürekli iletişim ve kitap okuyarak bebeğinizle eğlenceli vakit geçiriyorsanız bir müddet sonra gözünüzün içine zaten bakacaktır. Sadece zaman ve biraz daha ilgi. 4- Bebeğim sürekli TV izliyor otizm olmuş olabilir. Bu bir dış etken hem de sağlıksız bir dış etken. Şunu unutmayın otizmli bir bireyde odak sorunu olduğu için birden fazla olay örgüsüne odaklanamazlar. Sadece anneyi dinleyebilir, sadece elindekiyle oynayabilir, sadece bir noktaya bakabilir. Hem annesini dinlerken hem de oyuncağıyla oynayamaz. TV malesef ki bu uyarıcılığı ortadan kaldırır. TV ye yönelen bebek veya bebekler ilk 3 yaş boyunca çevresindeki uyarıcıları alması gerekirken bu olay gerçekleşmez, bu da bir müddet (1/oo. yıllar) tek bir şeye odaklanma problemini doğurur aşılmasını zorlaştırır. Bunu minimuma indirmek bizlerin elinde.. 5- Bebeğin konuşmuyor kesin otizmli. HAYIR HAYIR HAYIR. Pedagojik ve akademik anlamda 36 aya kadar konuşmama normal kabul edilir. Bir problem veya sağlık sorunu değildir. ( ailede işitme engelli yoksa, akraba evliliği yoksa ) bol bol iletişim halinde olunmalı, sosyalleşmesi sağlanmalı. 6- Bebeğim gülmüyor sarılmıyor otizmli. Gayet normal, gayet doğal. Temas sevmiyor olabilir, bu gibi duyumlarda kaynaşması tavsiye edilir. Gerek oyun gruplarında gerek 30-45 dk drama yapılmalıdır. Bir duvara bakıp kendi kendine gülmediği sürece sıkıntı yoktur. Umarım yardımcı olabilmişimdir, sevgiyle ve sağlıkla kalın.