<h3>Gelişen dijital dünyada varlık göstermek, sadece ürün ve hizmet sunmaktan daha fazlasını gerektiriyor. Bu bağlamda, 2023 yılında Çorlu'da kurulan "The Network Türkiye," dijital arenada öne çıkmak ve müşterilere değer katmak amacıyla yola çıktı. Bu genç ve dinamik ajans, sadece bir dijital hizmet sağlayıcısı değil, aynı zamanda markaların dijital kimliklerini şekillendiren bir partner olarak öne çıkıyor.</h3> <h2>Genç ve Yetenekli Ekip</h2> "The Network Türkiye" ekibi, işlerinde kalifiye, yaratıcı ve vizyoner genç profesyonellerden oluşuyor. Güzel sanatlar fakültelerinden mezun olan ekip üyeleri, sadece teknik bilgi değil, aynı zamanda yaratıcılık ve estetik anlayışlarıyla projeleri zenginleştiriyor. Bu genç ekip, dijital dünyadaki trendleri yakından takip ederek müşterilere özgün ve etkileyici çözümler sunuyor. <img class="wp-image-64665 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2024/01/male-graphic-designer-working-big-design-studio-his-big-monitor-300x192.jpg" alt="" width="969" height="620" /> <h2>Ofis: Bir Sanat Eseri Gibi</h2> Çorlu'nun merkezinde yer alan ofisleri, sadece bir iş mekanı değil, aynı zamanda estetik bir sanat eseri olarak tasarlandı. Atatürk Meydanı'nda konumlanan ofisleri, müşterileriyle etkileşimde bulunurken aynı zamanda yaratıcılığı teşvik eden bir ortam sunuyor. "The Network Türkiye," çalışanlarının ve müşterilerinin ihtiyaçlarına odaklanarak profesyonel bir iş atmosferi oluşturuyor. <h2>Hizmet Yelpazesi</h2> Ajans, sadece belirli bir alana odaklanmaktan ziyade geniş bir hizmet yelpazesi sunarak müşterilerine kapsamlı dijital çözümler sunma hedefini taşıyor. Sosyal medya yönetimi, web sitesi tasarımı, dijital strateji oluşturma, içerik pazarlaması ve daha fazlasıyla ilgili uzmanlık alanları, markaların dijital varlıklarını güçlendirmek için entegre bir şekilde çalışıyor. <img class="wp-image-64666 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2024/01/trakya-2-300x169.webp" alt="" width="967" height="545" /> <h2>Trakya Bölgesi ve Ötesine Hizmet</h2> "The Network Türkiye," sadece Trakya bölgesinde değil, aynı zamanda Türkiye genelinde ve uluslararası arenada da markalara hizmet verme hedefini taşıyor. Küresel rekabetin hızla arttığı bir çağda, ajansın uluslararası alanda varlık gösterme arzusu, müşterilerine daha geniş bir etki alanı sunma vizyonunu yansıtıyor. <h2>Profesyonellik ve Güvenilirlik</h2> Ajansın temel prensiplerinden biri, tamamen profesyonel bir yaklaşım benimsemek ve müşterilere güvenilir bir ortak olmaktır. Her bir proje, işinde uzmanlaşmış ekip tarafından titizlikle yönetilirken, müşteri memnuniyeti odaklı bir hizmet anlayışını benimsemek, ajansın güvenilirliğini pekiştiriyor. "The Network Türkiye," dijital pazarlama dünyasında markaların başarı hikayelerini yazma misyonunu sürdürüyor. Yaratıcı stratejileri, etkili iletişimleri ve müşteri odaklı yaklaşımıyla sektörde adından söz ettiriyor. Bu ajans, dijital dünyanın karmaşıklığını anlıyor ve müşterilerine çözüm odaklı, etkili stratejiler sunarak onları bir adım öne taşımayı amaçlıyor.
Dergio
@dergio
Merhaba bugün ki paylaşımında Sosyal Medya vurgusu, Sosyal Medya doğru ve etik nasıl kullanabiliriz bunlardan bahsetmek istiyorum. Biliyorsunuz ki gerek Türkiye'de, gerek Dünya da kullanıcı sayısı 10.000'leri bulan içerik ve sosyal medya platformu <strong>"TikTok"</strong> ciddi anlamda kullanıcı sayısı ile ilk sırayı almaktadır. Bu platform da kullanıcılar arkadaş edinebilir, içerik üretebilir, farklı ajans ve reklam platformları ile faaliyette bulunabilir, klip çekebilir, dans edebilir vs.. fakat platformu Dünya kullanıcılarından çok Türkiye de bir süredir farklı amaçlarla kullanıldığını görmekteyiz .Aslında bu amaçla değerlendirdiğimiz de hangi alanlara hizmet ettiğini inanın bizde görememekteyiz. Artan Trans birey sayısı, ünlü olmak isteyen şarkıcılar, daha çok tanınmak isteyen ünlüler ve farklı hayat hikâyeleri ile değerlendirebiliriz hepsini. Aslında bu isimlere baktığımızda çoğunun gerçekten acıklı hikâyeleri karşımıza çıkıyor. Bu hikâyelerden biri de Mükremin Gezgin ait aslında adının ve soyadının bile Mükremin Gezgin olduğunu net olarak bilemiyoruz. <img class="wp-image-16895 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/ezgif.com-gif-maker-17-300x169.jpg" alt="" width="724" height="408" /> Ankara da doğmuş. Ailesi tarafından terk edilmiş fakat annesiyle yaşayan annesi tarafından da onaylanan Trans bir birey olarak bilinmekte genellikle Ankara Kızılay Meydan'ında çektiği videolarla tanınan 10 bini aşmış takipçisi olan bir birey. Geçtiğimiz haftalarda gerek magazin gerek sosyal medyayı oldukça ilgilendiren bir durumla anıldı Mükremin. Yaklaşık olarak 9 ayı da geçen bir bayan gibi hamile olduğunu vurgulayan farklı video ve görüntüler paylaşan babasının kim olduğunun belirtilmediği görüntüler paylaşan bu kişiye Tiktok hesabından gelen beğeniler ve hediyelerle destekleyen kişilerde olduğunu gördük. Fakat bir kesimin de Siber Güvenlik Birimlerine yaptığı şikayetlerle çalkalandık. Halbuki Mükremin'in hamile olmadığı hamile kimliği ile doğacak çocuğun bile İstanbul da bir Tip Merkezi'nden doğan çocuklar tarafından alınacağı kurumun da doğum yapılacağı süsü verilmişti. Bu gerekçelerle İstanbul Cumhuriyet başsavcılığı tarafından da Mükremin ve Sağlık kuruluşuna çalışanlara suç duyurusunda bulunulup firma mühürlenmişti. Bu durum gerek uygulama üzerindeki kullanıcıları, gerek magazin dünyasının önemli isimleri tarafından hem eleştirildi hem desteklendi. İlgili birey bir kaç gün içinde Tiktok da farklı bir sosyal hesap üzerinden suçunun olmadığını bütün amacının sosyal medya fenomeni olduğunu içerik ürettiğini bunu kullanıcılarının da bildiği bir video gönderdi ve kendinin suçsuz olduğunu belirtip halkından destek olmaya devam etmesini istedi ve gördük ki destek olunmaya devam ediyor. Şahsi düşüncem yaş bakımından sınırların zorlandığı gençlerin psikolojik baskılar içinde ekonomik, şehvet ve cinsel duygu mekanizmalarını da arttırıcı boyutlara getiren bu uygulamanın ya Türkiye üzerinde tamamen sonlandırılması ya da etik kurallar uygulanması, farklı içeriklerin yaş bakımından sınırlandırılması gibi planlamalarla uygulamanın devam ettirilmesi yönünde. <em><strong>Peki sizler birey olarak ne düşünürsünüz?</strong></em> <em><strong> Mükremin gerçekten suçlu mu? </strong></em>
<div class="s-post-content s-post-small-el bb-mb-el"> <div class="fr-view"> “Türkiye tarihi darbeler tarihidir” şeklinde herkesçe bilinen klişe bir söz vardır: 27 Mayıs (1960) Darbesi, 12 Mart (1971) Muhtırası, 12 Eylül (1980) Darbesi, 28 Şubat (1997) Post-modern Darbesi, 15 Temmuz (2016) Darbe Girişimi… Talat Aydemir’in başarısız darbe girişimlerini (22 Şubat 1962 ayaklanması ve 20 Mayıs 1963 ayaklanması) ve 27 Nisan (2007) E-Muhtırası’nı saymadık… Saydığımız darbeler arasında “darbelerin şahı” diyebileceğimiz darbe, hiç kuşkusuz 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi. Dikkat ettiyseniz başlarda her on yılda bir düzenli olarak yapılan darbeler 12 Eylül Darbesi’nden sonra 20 yılda bire düşüyor. Bir başka açıdan 12 Eylül, milat olmuş diyebiliriz. <strong>Demirkırat: Bir Demokrasinin Doğuşu (1991), 12 Mart: İhtilalin Pençesinde Demokrasi (1994), 12 Eylül (1998), Son Darbe: 28 Şubat (2012)</strong> gibi Türkiye’deki darbeler üzerine pek çok belgesele imzasını atmış, şimdi aramızda olmayan, Mehmet Ali Birand’a göre ise 12 Eylül, sadece yeni darbeler için bir milat değildir: Türkiye’nin miladıdır. (Mehmet Ali Birand, <strong>12 Eylül: Türkiye’nin Miladı</strong>, Doğan Kitap, İstanbul 2010) Elbette böylesine önemli bir toplumsal olaya Türk sinemasının ilgisiz kalması beklenemez: <strong>Yol (Şerif Gören, 1981), Duvar (Yılmaz Güney, 1982), Öç (Mesut Uçakan, 1984), Ses (Zeki Ökten, 1986), Sen Türkülerini Söyle (Şerif Gören, 1986), Prenses (Sinan Çetin, 1986), Dikenli Yol (Zeki Alaysa, 1986), Av Zamanı (Erden Kıral, 1987), Sen De Yüreğinde Sevgiye Yer Aç (Şerif Gören, 1987), Kimlik (Melih Gülgen, 1988), Sis (Zülfü Livaneli, 1988), İkili Oyunlar (İrfan Tözüm, 1989), Kara Sevdalı Bulut (Muammer Özer, 1989), Bütün Kapılar Kapalıydı (Memduh Ün, 1989), Uçurtmayı Vurmasınlar (Tunç Başaran, 1989), Bekle Dedim Gölgeye (Atıf Yılmaz, 1990), Darbe (Ümit Efekan, 1990), Suyun Öte Yanı (Tomris Giritlioğlu, 1991), Uzlaşma (Oğuzhan Tercan, 1991), Hoşça Kal Umut (Canan Evcimen İçöz, 1993), Çözülmeler (Yusuf Kurçenli, 1994), Bir Yanımız Bahar Bahçe (Bilge Olgaç, 1994), 80. Adım (Tomris Giritlioğlu, 1995), Babam Askerde (Handan İpekçi, 1995), Gülün Bittiği Yer (İsmail Güneş, 1999), Eylül Fırtınası (Atıf Yılmaz, 2000), Gönderilmemiş Mektuplar (Yusuf Kurçenli, 2002), Vizontele Tuuba (Yılmaz Erdoğan, 2004), Babam ve Oğlum (Çağan Irmak, 2005), Beynelmilel (Sırrı Süreyya Önder, 2006), Eve Dönüş (Ömer Uğur, 2006), Zincirbozan (Atıl İnaç, 2007), Fikret Bey (Selma Köksal Çekiç, 2007), O… Çocukları (Murat Saraçoğlu, 2008), Yağmurdan Sonra (Görkem Turgut, 2008), Gecenin Kanatları (Serdar Akar, 2009), Küçük Günahlar (Rıza Kıraç, 2010), Bu Son Olsun (Orçun Benli, 2012), Bir Ses Böler Geceyi (Ersan Ersever, 2012), Eksik (Barış Atay, 2015), Kafes (Mahmut Kaptan, 2015)…</strong> Listeyi incelediğimizde bu yoğun ilginin 1986 yılında küçük çaplı bir furyaya da yol açtığını görebiliyoruz. Seksenlerde çekilen filmlere geçmeden bu filmleri topluca değerlendirdiğimizde; bu filmlerin, öncü (avangard) filmler olmak gibi önemli bir avantaja sahip olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak bu önemli avantaja karşılık darbenin etkisinin henüz sürüyor olması gibi önemli bir dezavantajı da içlerinde barındırdıkları söylemek durumundayız. Bu dezavantajın doğal yansıması olan sansür ve beraberinde getirdiği “derdini” anlatamamak, bu dönemde çekilen filmlerin en belirgin özelliği olarak karşımıza çıkıyor. Doksanlara gelindiğinde sansür baskısının nispeten azalmış olduğunu görüyoruz. Fakat bu sefer de bir başka kriz kendini gösteriyor: Ekonomik kriz. Ar direktörsüz, kostümsüz, dekorsuz çekilen filmler, 12 Eylül’ü canlandırmaktan öte onun bir parodisi gibidir. İki binlerde çıtanın yükseldiğini söyleyebiliriz. Fakat bu sefer de konu güncelliğini yitirmiştir ta ki 15 Temmuz 2016 saat 22.00’ye gelinceye kadar. Acaba listelediğimiz filmler, 12 Eylül’e hangi bakış açısıyla yaklaşıyordu ve bu bakış açısını izleyiciye nasıl yansıtıyordu? Şimdi genel çerçeveden çıkıp bu filmlerin bazılarını daha yakından görelim: Senaryosunu hapisteki Yılmaz Güney’in yazdığı, başrolünü Tarık Akan’ın oynadığı, Şerif Gören tarafından yönetilen (aslında Yılmaz Güney’in içerden yönettiği) 1981 yapımı <strong>Yol </strong>filminde 12 Eylül, İmralı Yarıaçık Cezaevi’nden bayram iznine çıkan 5 mahkûmun yol boyunca ve sonrasında yaşadıkları olaylar üzerinden anlatılmış. Film, Yılmaz Güney’in en iyi filmi olmakla birlikte, filmde 12 Eylül’ün bir atmosfer ve arka fon olmanın ötesine pek geçmediğini söyleyebiliriz. Filmde 12 Eylül’den ziyade; töreler, vahşi doğa ve ezilen kadınlar vurgusu öne çıkmış. Senaryosu Mesut Uçakan-Raşit Anaral iklisi tarafından yazılan, başrol oyuncusu Bulut Aras’ı topal bir militan rolünde izlediğimiz, Mesut Uçakan tarafından yönetilen 1984 yapımı <strong>Öç </strong>filminde 12 Eylül, seyirciye “öç” teması üzerinden aktarılmış. Filmde, darbe sonrası doğru yolu bularak hidayete eren ve mutlu bir aile kurarak kendine yeni bir dünya kuran eski solcu militan Şefik (Sümer Tilmaç) ile, eski bir hesabı kapatmak için, onun peşine düşen üç arkadaşının öyküsü anlatılıyor. Film, Mesut Uçakan’ın ilk filmi olmasının yanında İslamcı kesimin de ilk ve son 12 Eylül filmi olması hasebiyle de özel bir önem taşıyor. Senaryosunu Fehmi Yaşar’ın yazdığı, Zeki Ökten tarafından yönetilen 1986 yapımı <strong>Ses </strong>filminde ise 12 Eylül, “hesaplaşma” teması üzerinden aktarılmış seyirciye. Darbe’de gözaltına alınıp sorgulanan ve sorgusunda gördüğü işkence sonucu bir kolunu kaybeden genç bir adam (Tarık Akan), altı yıl hapis yattıktan sonra yurt dışına kaçmak üzere bir sahil kasabasına gelir. Kasabadaki bir lokantada yemek yerken arka masalardan bir ses duyar. Bu ses, işkencecisinin sesidir. Aslında güzel bir konu yakalanmıştır ama sansür baskısı yüzünden kurbanla işkenceci arasındaki hesaplaşma istenen düzeye bir türlü çıkamaz. Senaryosunu Turgay Aksoy’un yazdığı, Şerif Gören tarafından yönetilen 1986 yapımı <strong>Sen Türkülerini Söyle</strong> filminde ise, 12 Eylül, “değişim” ve “yozlaşma” temaları üzerinden aktarılmış seyirciye. 12 Eylül’de içeri düşüp yedi yıl hapis yatan Hayri (Kadir İnanır), dışarı çıktığında eski çevresini ve arkadaşlarını çok değişmiş bulur. Politik bir film olma iddiasıyla yola çıkan film, sık sık araya giren Çağdaş Türkü’nün “türküleri” yüzünden derdini anlatmaya pek vakit bulamıyor. Sinan Çetin’in yazıp yönettiği, 1986 yapımı <strong>Prenses </strong>filminde ise, Marksizm-liberalizm ideolojilerinin çatışması üzerinden aktarılmış 12 Eylül seyirciye. 12 Eylül’ün hemen öncesindeki kaotik ortamda geçen (elbette 86’nın kostümleriyle) filmde olaylar, Marksist-devrimci militan Tarık (Tunç Okan) ve liberal fotoğrafçı Selim (Mahmut Hekimoğlu) arasında bocalayan üniversite öğrencisi Nevres (Serpil Çakmaklı)’in etrafında gelişiyor. Senaryosunu Çetin Öner’in yazdığı, oyuncu-yönetmen Zeki Alasya tarafından yönetilen 1986 yapımı <strong>Dikenli Yol</strong> filminde ise 12 Eylül, “suçluluk psikolojisi” teması üzerinden aktarılmış seyirciye. 12 Eylül öncesinde istemeden abisinin (Eşref Kolçak) ölümüne neden olan Hüseyin (Kadir İnanır), 12 Eylül’le birlikte politik nedenlerden tutuklanır ve yedi yıl hapis yattıktan sonra dışarı çıkar. Dışarı çıkan Hüseyin, yengesine (Hülya Koçyiğit) ve yeğenine (Barış Altay) karşı kendini suçlu hisseder. Senaryosunu Ferit Edgü’nün yazdığı, Erden Kıral tarafından yönetilen 1988 yapımı <strong>Av Zamanı</strong> filminde ise 12 Eylül, 12 Eylül’ün hemen öncesindeki kaotik ortamdan başlanarak anlatılmaya başlanmış seyirciye. Bu kaotik ortamda Cunda Adası’na sığınan bir yazar (Aytaç Arman), adada yenilenir ve yeniden yazmaya başlar. Zülfü Livaneli’nin yazıp yönettiği, başrollerinde Rutkay Aziz ve Uğur Polat’ın oynadığı 1988 yapımı Sis filminde ise, 12 Eylül öncesinin kaotik ortamı, sağ-sol çatışmasının bir adım ötesine taşınır: Avukat Ali Fırat (Rutkay Aziz)’ın oğlu Murat (Fikret Kuşkan)’ı öldüren kişi karşıt görüşe sahip kardeşi midir? Senaryosunu Süheyla Acar’ın yazdığı, Memduh Ün tarafından yönetilen 1989 yapımı <strong>Bütün Kapılar Kapalıydı</strong> filminde ise, 12 Eylül, “adaptasyon” sorunu üzerinden anlatılıyor. 12 Eylül’de tutuklanan ve işkenceye maruz kalan Nil (Aslı Altan), yıllarca hapis yattıktan sonra dışarı çıkar fakat, tüm çabasına rağmen, dışarıdaki yaşama adapte olamaz, sevgi dâhil, bütün iletişim kapılarını kapatır ve derin bir karamsarlığa sürüklenerek ucunda ölüm olan intihara doğru yol alır. Senaryosunu, aynı adlı romanından, Feride Çiçekoğlu’nun uyarladığı, Tunç Başaran tarafından yönetilen 1989 yapımı<strong> Uçurtmayı Vurmasınlar</strong> filminde ise 12 Eylül faşizmi, beş yaşındaki bir çocuğun (Ozan Bilen) gözünden anlatılmış izleyiciye. Annesinin işlediği bir suçtan dolayı hapishane ortamında büyümek zorunda olan küçük Barış (Ozan Bilen), özgürlüğüne kendisinden önce kavuşan, çok sevdiği siyasi tutuklu İnci (Nur Sürer) ablasının bir uçurtma olarak bir gün geri döneceğine inanmaktadır. Ümit Kıvanç’ın aynı adlı romanından senaryosunu Barış Pirhasan’ın uyarladığı, başrollerini Hale Soygazi ve Aytaç Arman’ın paylaştığı, Atıf Yılmaz tarafından yönetilen 1990 yapımı <strong>Bekle Dedim Gölgeye</strong> filminde ise 12 Eylül, 68 kuşağından gelen dört arkadaşın darbe sürecinde yaşadıkları üzerinden anlatılmış. Film, bir Atıf Yılmaz filmi, oyuncu yönetimi ve kurgu açısından belli bir başarı çıtası var elbette fakat yazının girişinde söylediğimiz sorunlar burada da karşımıza çıkmakta gecikmiyor: Kırmızı bir Vosvos ve bir klasik gitarla dönem kotarılmaya çalışılmış. Senaryosunu, Bekir Yıldız’ın Darbe adlı romanından, Haşmet Zeybek ve Bekir Yıldız’ın uyarladığı, başrolünü Kadir İnanır ve Nilgün Akçaoğlu’nun paylaştığı, Ümit Efekan tarafından yönetilen 1990 yapımı <strong>Darbe </strong>filminde ise 12 Eylül, “Pişmanlık Yasası” uygulaması üzerinden kurgulanan bir öyküyle aktarılmış izleyiciye. Pişmanlık Yasası’ndan yararlanarak itirafçı olan ve plastik cerrahi ile yüzü değiştirilen Hamdullah Şimşek (Kadir İnanır), her şeyi geride bırakıp yepyeni bir hayata başlar… Senaryosunu, aynı adlı romanından, Feride Çiçekoğlu’nun uyarladığı, başrollerini; Selçuk Yöntem ve Nur Sürer’in paylaştığı, Tomris Giritlioğlu tarafından yönetilen 1991 yapımı <strong>Suyun Öte Yanı</strong> filminde ise 12 Eylül, bir atmosfer olmanın ötesine geçmemiş. Darbe’nin hemen ertesinde gözaltına alınıp tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan öğretim üyesi Ertan (Selçuk Yöntem), eşi Nihal (Nur Sürer)’i de alıp tatil yapmak üzere Cunda Adası’na gelir… Senaryosunu Sabahattin Çetin’in yazdığı, başrollerini; Halil Ergün, Nur Sürer ve Berhan Şimşek’in paylaştığı, Oğuzhan Tercan tarafından yönetilen 1991 yapımı <strong>Uzlaşma </strong>filminde ise, 12 Eylül’ün hemen öncesindeki kaotik ortam, “Abdi İpekçi Suikasti” üzerinden, anlatılmış seyirciye. Yine; kostüm, dekor ve makyaj faciası olduğunu söylememe gerek yok herhalde. Özellikle üniversitelerdeki sağ-sol çatışmalarının canlandırıldığı sahnelerde yetmişlerin modası İspanyol paça pantolondan, uzun yaka gömlekten, yumurta topuk ayakkabıdan, kulakları kapatan uzun favorilerden ilaçlık da olsa tek bir kare göremiyoruz. Senaryosunu Cezmi Ersöz’ün yazdığı, başrollerini Tarık Akan ve Nurseli İdiz’in paylaştığı, Yusuf Kurçenli tarafından yönetilen 1994 yapımı <strong>Çözülmeler </strong>filminde ise 12 Eylül, darbenin kendisinden çok yarattığı toplumsal tahribat üzerinden aktarılmış izleyiciye. 12 Mart Muhtırası’na ve 12 Eylül Darbesi’ne tanık olan muhasebeci Uğur (Tarık Akan), darbelerin geriye götürdüğü ve yozlaştırdığı topluma uyum sağlamakta bir hayli zorlanır… Senaryosunu Mehmet Eroğlu’nun yazdığı, Tomris Giritlioğlu tarafından yönetilen 1995 yapımı <strong>80. Adım</strong> filminde ise 12 Eylül, darbe sonrası bir araya gelen ve geçmişi sorgulayan bir grup arkadaşın geçmişe dönük anıları üzerinden anlatılmış seyirciye. Bu haliyle film, biraz “12 Öfkeli Adam”a benzemiş diyebiliriz. Handan İpekçi’nin yazıp yönettiği, 1995 yapımı <strong>Babam Askerde</strong> filminde ise, babaları tutuklanan, üç farklı toplumsal katmandan (alt, orta ve üst gelir grubundan) çocuğun gözünden bakılarak aktarılmış seyirciye 12 Eylül. Senaryosunu Ömer Lütfi Mete’nin yazdığı, başrollerini Cüneyt Arkın, Tolga Tibet ve Yağmur Kaşifoğlu’nun paylaştığı, İsmail Güneş tarafından yönetilen 1999 yapımı <strong>Gülün Bittiği Yer </strong>filminde ise 12 Eylül, izleyiciye, pek çok kez karşılaştığımız bir yöntemle aktarılmış. Darbe’de gözaltına alınıp günlerce süren işkenceli sorgulardan sonra suçsuz olduğu anlaşılan bir gencin (Tolga Tibet) yaşadıkları, trenle köyüne dönerken, flash-back sahnelerle aktarılır izleyiciye. Filmin olay örgüsünün 2006’da Ömer Uğur tarafından çekilen <strong>Eve Dönüş</strong>’le müthiş benzerliği dikkat çekiyor. Senaryosunu Gaye Boralıoğlu’nun Habip Bektaş’ın Gölge Kokusu romanından uyarladığı, Atıf Yılmaz tarafından yönetilen 1999 yapımı <strong>Eylül Fırtınası</strong> filminde ise 12 Eylül, küçük Metin (Kutay Özcan)’nin gözünden aktarılmış izleyiciye. Annesi gözaltında ve babası kaçak olan küçük Metin, dedesi Hüseyin Efe (Tarık Akan) ile Büyükada’da yaşamaya başlar. Yusuf Kurçenli’nin yazıp yönettiği, başrollerini Kadir İnanır ve Türkan Şoray’ın paylaştığı, 2003 yapımı <strong>Gönderilmemiş Mektuplar</strong> filminde ise 12 Eylül, bir kez daha “suçluluk psikolojisi” teması üzerinden aktarılır izleyiciye. Yılmaz Erdoğan’ın yazıp yönettiği, 2004 yapımı <strong>Vizontele Tuuba</strong> filminde ise 12 Eylül, batıdan sürülen bir öğretmenin (Tarık Akan) köye taşıdığı yeni değerler ve köyde rekabet halindeki iki sol örgüt üzerinden anlatılmış izleyiciye. Vizontele Tuuba filmiyle birlikte ilk defa dört başı mamur bir 12 Eylül filmiyle karşılaştığımızı söyleyebiliriz. Peşinden gelecek olan <strong>Babam ve Oğlum</strong> filmi ise çıtayı bir tık daha yükseltir. Çağan Irmak’ın yazıp yönettiği, 2005 yapımı <strong>Babam ve Oğlum</strong> filminde ise, 12 Eylül’den ziyade sonuçları üzerinde durulmuş diyebiliriz. 12 Eylül 1980 sabahı karısı doğum sancıları içinde kıvranan gazeteci Sadık (Fikret Kuşkan) hemen dışarı fırlar fakat karısını hastaneye yetiştirecek bir taksi bulamaz. Çünkü darbe olmuş ve ülkede hayat durmuştur… HDP Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in yazıp yönettiği, 2006 yapımı <strong>Beynelmilel </strong>filminde ise, 12 Eylül’ün kendisinden ziyade bir komedisi yapılmış. Bu yönüyle film bir ilk olma özelliği taşıyor. Ömer Uğur’un yazıp yönettiği, başrollerini Memet Ali Alabora ve Sibel Kekilli’nin paylaştığı, 2006 yapımı <strong>Eve Dönüş</strong> filminde ise 12 Eylül, “işkence” ve “lümpenlik” temaları üzerinden anlatılmış. İstanbul’un bir kenar mahallesinde karısı Esma (Sibel Kekilli) ve kızıyla lümpen bir yaşam süren işçi Mustafa (Memet Ali Alabora), ödeyemediği kiralar yüzünden ev sahibiyle sürekli tartışmaktadır. Bu tartışmalar süredursun bir sabah evini polis basar. “Şehmuz” kod adlı azılı bir terörist olduğu yönünde hakkında ihbar vardır… Film; mekânı, dekoru, kostümü, aksesuarıyla ve özellikle işkence sahneleriyle dönemi yansıtan en iyi filmlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Senaryosunu gazeteci Avni Özgürel’in yazdığı, Atıl İnaç tarafından yönetilen 2007 yapımı <strong>Zincirbozan </strong>filminde 12 Eylül, yavan bir belgesel tadında aktarılmış izleyiciye. Senaryosunu yine Sırrı Süreyya Önder’in yazdığı, Murat Saraçoğlu tarafından yönetilen 2008 yapımı<strong> O… Çocukları</strong> filminde ise 12 Eylül, şimdilerde çocuk bakıcılığı yapan eski bir hayat kadınının yaşadığı ilginç olaylar üzerinden aktarılmış seyirciye. Orçun Benli’nin yazıp yönettiği, 2012 yapımı <strong>Bu Son Olsun </strong>filminde de yine 12 Eylül’ün bir komedisi yapılmış. Sokağa çıkma yasağıyla birlikte “evsiz” kalan evsizler; Yaşar (Mustafa Uzunyılmaz), Apo (Orhan Eşkin), Kovboy Ali (Ferit Kaya), Cevat (Volga Sorgu Tekinoğlu) ve Ertuğrul (Ufuk Bayraktar), kurtuluşu, kendilerine siyasi suçlu görüntüsü vererek hapse girmekte bulurlar. Ersan Arsever’in yazıp yönettiği, 2012 yapımı <strong>Bir Ses Böler Geceyi</strong> filminde ise, 12 Eylül, bir trafik kazasında yaralanan araştırma görevlisi Süha (Cem Davran)’nın geçmişe, 12 Eylül’e yaptığı yolculuklar üzerinden aktarılmış izleyiciye. Yönetmenliğini, yapımcılığını ve başrolünü Barış Atay’ın üstlendiği, çekimleri Hatay’da gerçekleştirilen 2015 yapımı <strong>Eksik </strong>filminde ise 12 Eylül, “parçalanma” teması üzerinden aktarılmış seyirciye. Bir anne (Nur Sürer), darbeden tam otuz yıl sonra, darbede parçalanmış ailesini toparlamaya girişir. Halkanın eksik parçaları, ayrı büyümek zorunda kalan, Türker/Deniz (Barış Atay) ve Devrim (Özgür Emre Yıldırım) adındaki kardeşlerdir. Senaryosunu Lütfü Şehsuvaroğlu’nun yazdığı, Mahmut Kaptan tarafından yönetilen, 2015 yapımı <strong>Kafes </strong>filminde ise 12 Eylül’den çok, 12 Eylül darbesine zemin hazırlayanların kirli tezgâhları deşifre edilmiş. Film, ilk kez sağ cenahtakilerin hikâyesini anlatan bir film olması dolayısıyla ayrı bir önem taşıyor. Saydığımız filmler, 15 Temmuz başarısız darbe girişiminin ardından ikinci bir darbe olasılığının tartışıldığı şu günlerde tekrar izlenmeye değer. </div> <strong>Osman Akyol</strong> <div class="fr-view"> 10 Kasım 2016, İstanbul Hece, Mart 2017 </div> </div>
Kıyafet insanlar arasında statü, konum ve sınıf ayrımı yapılacak kadar önemli hale gelmiştir. Dini anlamda günah – sevap dışında adeta açık yahut kapalı olmak kaidesi ile bir moda tutkunluğu olarak bir süreklilik arz etmektedir. Nihayetinde hepimiz doğarken çıplak doğuyoruz. Bu ilk insan için de böyleydi. Yani aslında doğanın kendisinde varolan,doğanın yine içinden çıkan bir durumdu. Fakat doğa olaylarının el verdiği ölçüde insanlar yalnızca kendilerini ısıtmak, soğuktan korunabilmek amacıyla vücutlarını örtmeye başlamışlardır. Alışkanlıklar sonucu zamanla estetikliliğe, farklı görünme çabasına dönüşmüştür. <img class="fr-fic fr-dib" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/nudizm.jpg" /> İşte nudizm, seksüel bir anlam taşımadan insanların vücutlarından utanmadan çıplak bir şekilde bir şekilde dolaşabilmesinin kavramlaşmış halidir. Her ne kadar nudizmin yeni bir kavram yeni bulunmuş bir felsefe olduğu düşünülse de durum aslında tam tersidir. Nudizmin kökleri eskiçağlara kadar uzanır. Eskiçağlarda insanlar yukarıda da bahsettiğim üzere uzun süre giysilere ihtiyaç duymadan çırılçıplak dolaştılar. Soğuktan korunmak için bez parçalarını üstlerine örtmeleriyle başlayan bu giyinme ihtiyacı belki de nudizmin unutulmaya başlamasının ilk sebeplerinden biridir. Korunma amaçlı sürdürülen giysi ve giyinme ihtiyacı, markalaşma ve çeşitlilik ile artık zaruri gereksinim(miş) gibi bir algıya neden oldu. Ardından giyinmemek günah bir şey gibi görülmeye başlanıldı. Giyinmeyen insanların vücutları tahrik edici görülmeye başlanıldı. Giyebileceğimiz bu kadar çok çeşit giysi varken, çıplaklığı tercih etmek ancak sapkınlıktan, teşhircilikten veya cinselliğe düşkünlükten olmalı gibi bir yargıya varıldı ve bu her şeyde olduğu gibi topluma ve insanlara da kabul ettirildi. Alışkanlıkların, “doğru” diye kabul ettiklerimizin veya çoğunluk tarafından zorla kabul ettirilenlerin yıkılması her ne kadar zor olsa da imkansız değildir. Nudizmi savunup hayatına bu şekilde yön vermek isteyen kişiler için bakalım nerdelerde yasal olarak yaşanmaktadır? ( gerçi bu da özgür karar neticesinde değil bir yasa koyucu tarafından izin verildiği ölçüde) <strong> Playa De Ses Illetes-Formantera, İspanya</strong><strong><img class="fr-fic fr-dib wp-image-3880" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/13.jpg" /></strong> <strong>Filaki Beach-Girit, Yunanistan</strong> <img class="fr-fic fr-dib wp-image-3881" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/21.jpg" /> <strong>Ahlbeck Beach-Usedom, Almanya </strong> <strong><img class="fr-fic fr-dib wp-image-3882" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/31.jpg" /></strong> <strong>Plage De Tahiti- St. Tropez, Fransa</strong> <img class="fr-fic fr-dib wp-image-3883" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/55.jpg" /> <strong> Es Trence- Mallorca, İspanya</strong> <img class="fr-fic fr-dib wp-image-3885" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/661.jpg" /> <strong>Sevilay Kocabey</strong>
Bir süpernova patlamasından bir şeylerin hayatta kalabilmesi inanılmaz gibi görünebilir ancak şimdi biliyoruz ki evrende bazı büyük patlamalar arkalarında bir kalıntı bırakmaktadırlar. Bunlar da bugüne kadar keşfedilmiş en garip ve en ölümcül nesnelerdir. Dev bir yıldız süpernovaya dönüşürken infilak ettiğinde bu her zaman bir son değildir… <ol> <li><strong>Öncelikle Nasıl Oluşur?</strong> <figure></figure> Güneş’ten 8 kat daha büyük yıldız süpernovaları, geride nötron yıldızı bırakırlar. Nötron yıldızları, kütlesi 10 ile 29 Güneş kütlesi arasındaki yıldızların çekirdeklerinin çökmesi sonucunda ortaya çıkarlar. Evrende bilinen ve gözlemlenebilmiş en yoğun yıldızlardır. Yoğunluklarının çok fazla olması sebebiyle aşırı sıkışıktırlar(kompakttırlar), bu nedenle boyutları da oldukça küçüktür. Tipik bir nötron yıldızının boyutu 10 kilometreler ile ifade edilirken kütleleri ise 1.4 ile 2.16 Güneş kütlesi arasında yer alır. Şöyle somutlaştırırsak: 1 çay kaşığı nötron yıldızı maddesi tam 1 milyar ton ağırlığındadır. Bu da Everest dağına eşit.</li> <li><strong>Yıldızlar dünyasının Zombileri... Yapıları nasıldır?</strong> <figure></figure> Güneş’ten en az 10 kat kütleli bir yıldız çekirdeğindeki hidrojen ve helyumu yakınca, bunları nükleer füzyon yoluyla demire dönüştürüyor. Ancak demiri nükleer füzyonla yakmak mümkün olmadığı için yıldızın çekirdeği aniden sönüyor. Yıldızın merkezinde süper küçük bir hacme çok fazla demir sıkışınca, metalik çekirdek hızla kendi ağırlığı üzerinde ezilerek buruşup çökmeye başlıyor. Ancak, o kadar hızlı çöküyor ki daha merkezdeki demir büzülmeden, yıldızın üst katmanları çekirdeğin üstüne çöküp demiri sıkıştırıyor.Bu da yıldızın üst katmanlarının, demir çekirdeğin dış yüzeyinden hızla yukarıya ve uzaya sekmesine yol açıyor. Bu sırada yıldızın orta katmanları aşırı sınıyor ve yıldız büyük bir şiddetle patlayarak dış katmanlarını uzaya savuruyor. İşte buna süpernova daha doğrusu Tip II süpernova diyoruz.(khosann.com) İşte bu süpernova patlaması sonucu nötron yıldızları oluşuyor. Bunları yıldızlar dünyasının zombileri gibi düşünebilirsiniz. Çok tehlikeli ve gariptirler. Her yanımızda bulunmaktadırlar. Çekirdekteki basınç o kadar yoğundur ki atomlar bile birbirlerinin içine girerler. Atomlar sıkıca ezildiklerinde ve aralarında boşluk kalmadığında biriken devasa enerjinin bir şekilde boşalması gerekir. Çekirdek, yıldızın dış katmanlarını patlatır. Geride kalan ise süper yoğun bir nötron yıldızıdır. Nötron yıldızı, dev bir yıldızın kütlesine sahiptirancak çok küçük bir hacimde toplanmıştır. Bu da yoğunluğun inanılmaz yüksek olduğu anlamına gelir.</li> <li><strong>Yıldızların dansı...</strong> <figure></figure> Bütün genç nötron yıldızları kendi çevresinde fırıldak gibi dönerler. Saniyede yüzlerce kez kendi çevresinde dönen nötron yıldızları, süpernova sırasında yok ettikleri güneş sisteminden kalan gaz ve tozları üstüne çekiyor. Nötron yıldızları, oluşumları sırasında açısal momentumun korunumu sebebiyle aşırı hızlı bir biçimde dönmektedirler. Öyle ki bir turları saniyeler ve milisaniyeler arasında değişir.</li> <li> <figure></figure> Ardından, yıldızın şiddetli manyetik alanı bu gazları kuzey ve güney kutuplarından uzaya ışık hızının yüzde 90’ı ile püskürtüyor. Süper sıcak ve hızlı gaz jetleri, nötron yıldızının kutuplardan deniz feneri gibi ışık saçmasına yol açıyor.</li> <li><strong>Pulsar nedir?</strong> <figure></figure> Kendi çevresinde saniyede onlarca veya yüzlerce kez dönen nötron yıldızlarına atarca (pulsar) diyoruz. Neden bu kadar hızlı döndüklerine gelince: Nötron yıldızlarının en az 10 Güneş kütlesindeki dev yıldızların kalıntısı olduğunu hatırlayalım. Bu yıldızlar patlamadan önce kendi çevresinde Güneş gibi normal bir hızda dönüyor.</li> <li> <figure></figure> Ancak, fizikte momentumun korunumu ve açısal momentum diye bir şey var. Kısacası milyonlarca km çapındaki dev yıldız patladıktan sonra, kendi çevresinde dönmesini sağlayan açısal momentum 20 km çapındaki küçücük nötron yıldızına aktarılıyor. Böylece nötron yıldızı deli gibi hızlı dönmeye başlıyor (buz pateninde kollarınızı vücudunuza çekince daha hızlı dönmeniz gibi).</li> <li><strong>Neden "Nötron"?</strong> <figure></figure> Nötron yıldızları adını maddeyi süper sıkıştırmış olmasından alıyor. Öyle ki nötron yıldızlarının daha fazla çökerek kara deliğe dönüşmesini sadece bu çöküşe karşı koyan dejenere nötron basıncı durduruyor. Bunu anlamak için atomların yapısına göz atmamız yeterli.</li> <li><strong>Manyetik alan</strong> <figure></figure> Genç nötron yıldızları olan atarcaların bebeklik haline manyetar diyoruz. Bunlar süper güçlü bir manyetik alana sahip olan nötron yıldızları (zaten manyetar, manyetik yıldız demek). Yüzey sıcaklığı 10 milyon dereceye ulaşan bebek nötron yıldızlarının manyetik alanı ise Dünyamızın manyetik alanından 1000 trilyon kat daha güçlü. Nitekim 100 milyar tesla şiddetinde manyetik alanı olan manyetarlar, 160 bin km uzaktan Dünya’daki bütün kredi kartlarını silebilir ve bütün bilgisayarları yakabilirler.</li> <li> <figure></figure> Dış çekirdekte büyük miktarda nötron var, ama nötronlar atomlardan çok daha küçük parçacıklar. Bu yüzden yüksek basınca rağmen tümüyle sıkışıp katılaşmıyor ve bunun yerine, Fermi sıvısı denilen özel bir akışkan şeklinde davranıyorlar (ağdalı diş macunu gibi yavaş akan bir sıvı düşünün). Kuarklar ise bildiğimiz en küçük atom altı parçacıklar. Bu nedenle iç çekirdekte basınç inanılmaz boyutlara ulaşmasına rağmen gaz halinde kaldıklarını düşünüyoruz. Yani bu şu anlama geliyor; yüzde 95 nötron içeriyor, fakat nötrondan oluşmuyor..</li> <li><strong>Bir Nötronda "hayat(!)"</strong>Nötron yıldızlarının yerçekimi o kadar güçlü ki yıldızın yüzeyinden roketle kalkmak için ışık hızının yarısına (saniyede 150 bin km) erişmeniz gerekiyor. Üstelik sadece 2000 km yüksekten nötron yıldızına düşseydiniz ışık hızının 5’te biri hızla yüzeye çarpar ve termonükleer patlamayla havaya uçardınız. Vücudunuz da tıpkı grafen malzemesi gibi tek atom kalınlığında olan ince bir katman halinde nötron yıldızı yüzeyine yayılırdı. Tereyağı gibi ekmeğe sürüldüğünüzü düşünün.Bu arada biliminsanlarına göre nötron yıldızı kabuğunun pürüzsüz olamaz. Nötron yıldızı yüzeyinde dağlar olmalı, ama bunlar en fazla 2 mm yüksekliğinde olabilir; çünkü yerçekimi çok güçlü. Ancak, bu mikro dağların her biri Everest kadar ağır.</li> </ol> <strong>Neutron NK</strong>
Kenevir denince insanların aklına genellikle; toplumda ‘Marihuana’ olarak bilinen, insana sarhoşluk ve keyif veren uyuşturucu maddesi geliyor. Çünkü Marihuana, kenevir bitkisinin yaprak ve tohumlarından elde edilmektedir. Ama bu durum, kenevirin tam anlamıyla uyuşturucu maddesi olduğu anlamını taşımıyor. Devletin izni dahilinde ülkemizde üretiminin serbest olacağı kenevir bitkisi aslında nedir, sorusunun cevabını siz okurlarımız için araştırdık. Hazırsanız okumaya başlayabiliriz… <h2><strong>Kenevir nedir?</strong></h2> <h2><strong><img class="fr-fic wp-image-5112 fr-dii" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/91.jpg" /></strong></h2> Anavatanı Orta Asya olan kenevir; Isırgan otu familyasında yer alan ‘Cannabis’ adında bir bitki türüdür. Ortalama 1-2 m arasında uzunluğa erişen bu bitki, kimi zaman 3,5 m yüksekliğe kadar uzayabiliyor. Görünüş bakımından insan elini andıran kenevir; parmak kalınlığındaki yapraklara ve diğer bitkilerden farklı keskin bir kokuya sahiptir. Aynı zamanda cinsiyeti olan bir bitkidir. Dişi ve erkek olarak iki türü vardır. Uyuşturucu madde olarak anılmasına sebep olan dişi kenevirdir. <h3><img class="fr-fic wp-image-5111 fr-dii" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/71.jpg" /></h3> <h3><strong>Birçok üretim sektöründe hammadde işlevi görüyor</strong></h3> <strong>Kenevir, yapısı ve kimyasal özellikleri gereği üretim sektöründe farklı alanlarda hammadde olarak kullanılıyor.</strong> Sap kısmında barındırdığı lifler sayesinde ip ve kumaş yapımında kullanılan kenevir; aynı zamanda hamurumsu hale getirilebilmesinden dolayı, kağıt yapımında aktif olarak kullanılmaktadır. Bu durum, ciğerlerimiz olan ormanlarımızın daha az tahrip edileceği anlamına geliyor. Aynı zamanda kenevirin üretmiş olduğu oksijen oranı, ağaçlara göre çok daha yüksektir. Bir dönüm kenevir ekili arazi, ortalama 25 dönümlük bir orman kadar oksijen üretmektedir. Havadaki zararlı gaz ve türevlerinin temizlenmesine yardımcı olan bir bitkidir. Kenevir tohumu, içerisinde bulunan mineral ve zengin vitamin çeşitleriyle; sağlık sektörünün de en önemli hammaddesi olma görevini üstleniyor. <img class="fr-fic wp-image-5115 fr-dii" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/61.jpg" /> <h4><strong>Kenevirin kullanıldığı bazı alanlar:</strong></h4> <ol> <li>Kağıt</li> <li>İp ve kumaş</li> <li>Tıbbi ilaç sektörü</li> <li>Ahşap ve mobilya sektörü</li> <li>Natural yağlar</li> <li>Gıda</li> <li>Yalıtım malzemeleri</li> </ol> ve daha birçok farklı malzeme yapımında kullanılmaktadır. <img class="fr-fic wp-image-5116 fr-dii" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/kenevir-suyu-ve-tohumu.jpg" /> Toplumumuzda ön yargılarla yaklaşılan kenevir; devletin denetim mekanizmaları çerçevesi içinde üretildiği takdirde, insanlığa daha fazla hizmet edeceğe benziyor. Kenevir, ilerleyen günlerde hakettiği itibarı tekrar kazanacaktır. <strong>Atilla Kaplan</strong>
İnsan dünyaya boş bir hazine sandığı olarak gelir. Onu değerli kılan sandığın kendisi değil içindekilerdir. İnsanın en büyük özelliği ise düşünen ve akıl erdiren bir varlık olmasıdır. Düşünen ve akıl erdiren insan, hazineyi bulur? <strong>O zaman biz bu yazımızı vesile kılarak, hazinenin açık adresini okurlarımıza verelim.</strong> Bu hazine, ne mağara içindedir ne de toprak altındadır… Gerçek hazine, kitapların sayfaları arasında elmaslar misali parlamaktadır. Öyleyse insan; bu sayfalar arasında gezinmeli ve en büyük zenginlik olan kitapları hazine sandığına doldurmalıdır. <strong>Şimdiye kadar ne yapmamız gerektiğinden dem vurduk. Biraz da toplum olarak ne yaptıklarımızdan bahsedelim mi? </strong> Evimizin başköşesinde misafir ettiğimiz renkli kutular içinden dünyayı okumaya çalışıyoruz. Bununla da yetinmiyor, bizden daha akıllı kabul ettiğimiz mobil cihazlar üzerinden bir an olsun ellerimizi çekmiyoruz. Teknoloji bize birçok alanda hizmet sunmasına rağmen onun hizmetlerinden faydalanmak yerine ona hizmet etmeyi tercih ediyoruz. <img class="fr-fic wp-image-5094 fr-dib aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/527b6b85992df10704f5f125.jpg" /> Kitapların engin deryasından kanarak içmek varken; insanlar cehalet çölündeki bir damla suyun peşinden koşuyorlar. Düşman üstüne dörtnala koşan süvarinin kılıç kuşanmayı unuttuğu gibi cehalet ile olan savaşımızda en büyük silahımızın kitaplar olduğunu unutur hale geldik. <strong>İnsanlar sahaf kapılarını aralamayı zahmetli görmemeli</strong> <img class="fr-fic wp-image-5095 fr-dii fr-fir fr-bordered fr-rounded aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/22.jpg" /> Çocuklarımızı alışveriş merkezlerinde gezdirdiğimiz kadar kitap raflarının arasında gezdirmiyoruz. Taze fidanlarımızı cahilliğin serasında değil; kitapların güneşinde yetiştirelim. Okuma kültürünün taşıyıcısı ve aktarıcıları anne baba ve diğer yetişkinlerdir.O halde neden bir kütüphaneyi evlerimize çok görelim? <strong>İnsan, ‘okumayı’ su gibi tüketmelidir. </strong>Çünkü onun hiçbir yan etkisi yoktur. Okumaktan korkacak tek bir cephe vardır; o da zihinlere prangalar vurmak isteyenlerin cephesidir. Bilmek özgürlüğün başlangıcıdır. Bilginin en zengin kaynağı ise kitaplardır. Bilgiye ulaşmanın yolu okumaktan geçer. İnsanın mezara kadar götürebileceği tek şey, bedeni ve bildikleridir. <img class="fr-fic fr-dib wp-image-5103 fr-bordered aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/33.jpg" /> Okuma ve yazma temelinin atıldığı yer eğitim ve öğretim kurumlarıdır. Bu kurumların öneminin büyük olduğunu bilmenin yanında, bu dönemin tek başına yeterli olduğunu söylemek gerçeklik çerçevesinin dışında kalır. Bu temelin üzerine kitap okuma alışkanlığını inşa etmezsek, cahilliğin depremi bizleri derinden sarsacaktır. <img class="fr-fic fr-dib wp-image-5097 fr-rounded fr-shadow aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/tumblr_mxnp9oxXah1rvuu7to1_400.jpg" /> Hayat uçsuz bucaksız durgun bir denizdir. Cehaletin fırtınası koptuğu zaman bu deniz, coşar ve hırçınlaşır. İşte bu vakit; ‘okumak’ gemimiz, kitaplar pusulamız olacak. <strong>Şayet okumazsak, cehalet bizim canımıza okuyacak!</strong> <strong>Atilla Kaplan</strong>
<div class="s-post-content s-post-small-el bb-mb-el"> <div class="fr-view"> Gerçekliğin sözlükte ki karşılığına baktığımızda ‘gerçek olan, var olan şeylerin tümü ‘ ifadesiyle karşılarız. Ancak günümüzde teknoloji ile birlikte paralel olarak gelişim gösteren bilim dünyası, gerçeklik algısı ile ilgili bizleri derin düşüncelere itiyor. Acaba var olan o şeylerin tümünü algılayabiliyor muyuz? Her şeyin gerçekten farkında mıyız? Öncelikle özellikte sinirbilim alanının araştırma sonuçlara göre kafatasımızın karanlık dünyasının içinde yer alan beynimiz aslında göremiyor, duyamıyor, dokunamıyor, tat alıp koklayamıyor. Hal böyle iken biz insanların bu işlevleri yerine getirebilmesinde duyu organlarımız son derece önemli bir görev üstleniyor. Duyu organlarımız dış dünyada ki uyarıcılardan gelen mesajları toplayarak o mesajları beynimizin algılayabilmesi için elektrokimyasal sinyallerine dönüştürüyor. Farklı duyu organlarımızdan gelen bu sinyaller beynin muazzam yapısı sayesinde belirlenmiş adreslerde toplanarak bir karışıklığa sebebiyet verilmeden beynin sinyalleri ayırt etmesine olanak sağlıyor. Sinyalleri alan beyin ise uyarıcılardan gelen bu sinyallerden yola çıkarak adeta, kendi bedenimizde dahil olmak üzere, içinde bulunduğumuz dış dünyanın bir resmini çiziyor. Yönettiği bireyleri, toplumları, yaşadığımız gezegeni, evreni, kısacası var olan bütün maddelerin resimlerini çizip hikayeler oluşturuyor. Tahmin edeceğiniz gibi beyin için içinde yaşadığımız dış dünya elektrokimyasal sinyallerden ibaret ve bu sinyallerin dış dünyada hangi noktadan geldiğinin farkında bile değil. Ancak bu anda dikkatimizi çeken önemli bir konu var. Sahip olduğumuz duyu organlarımız dış dünyayı algılama konusunda son derece sınırlıdır. Duyu organlarımız bütün uyarıcılardan gelen mesajları toplayabilecek kapasiteye sahip değil aksine belirli aralıklarda faaliyet gösterebiliyorlar. Örneğin görme davranışımızı gerçekleştirirken büyük pay sahibi olan gözlerimizi ele alalım. Gözlerimiz ışık tayfının 400 ile 800 nanometre aralığını algılayabiliyor. Bu da ışık tayfının çok dar bir aralığıdır. Yani biz insaların gözleri ile algılayamadığı büyük bir alan var. İşitme organımız olan kulaklarımızdan örnek verirsek, duyum aralığımız 20 ile 20.000 hz arasındadır. Bu aralık da küçük bir aralığı temsil eder yani duyamadığımız frekanslar vardır. Şimdi, beynimizin duyu organlarımızdan gelen elektrokimyasal sinyaller doğrultusunda dış dünyayı tasvir ettiğini göz önümüze getirirsek gerçeklerimiz sınırlı gibi gözüküyor. Duyu organlarımızın toplayamadığı bu sayede de beynimizin algılayamadığı ama var olan başka gerçekliklerde olabilir. Gerçeklik dediğimiz kavram sadece bizim, yani insanların gerçekliği olabilir. Amerikalı Sinirbilimci ve yazar David Eagleman bu durumu Almanca’ da ‘çevre’ kelimesinin karşılığı olan ‘umwelt’ olarak dile getirir. David Eagleman‘a göre her canlı umwelt’inin değişmez bir gerçeklik olduğunu varsayar ve algılayabileceğimiz şeylerin dışında bir şeyler olduğunu düşünmez. Bunun yerine hepimiz, gerçekliği bize sunulan ne ise o olarak kabul ederiz. Yani biz insanlar açısından değerlendirirsek kendi umwelt’imizin içinde var olur ve hayatımızı bu alanda sürdürürüz. Ve çoğu zaman da biyolojimiz ile sınırlandırılmış bu alanın dışında mevcut oluşumların var olup olmadığını sorgulamayız. (Eagleman- Can we create new senses for human?-TED) 1999 yılında hayatımıza giren ‘Matrix’ filmini çoğu okuyucumuz anımsayacaktır. Filme değinmemin nedeni, filmin felsefesinde bahsettiğimiz konu ile bağlantılı enteresan bir yaklaşım vardır. Filmde yapay zeka insan ırkına göre büyük bir gelişme göstermiş ve insan egemenliğinden çıkıp bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Devam eden süreçte yapay zeka, kendi gelişimi için insanlığı kullanan bir oluşum haline gelmiştir. Orada insanların kendileri ve yaşadıkları dünya robotlar tarafından insanların beynine gönderilen algoritmalardan ibarettir. Bu Yapay hayatı da ‘Matrix’ olarak tanımlarlar. İnsanların yaşadıkları hayat gerçek olmayıp bir simülasyondan ibarettir. Aslında filmde olan şey, beyinlerimize robotlar tarafından yapılmış planlı sinyallerin gönderilmesi beynimizde bu sinyaller ışığında dış dünyayı anlamlandırdığı için bize gerçek olduğunu sandığımız resimler çizmesinden ibarettir. Bu bilim-kurgu filminin senaryosu algıladığımız , yaşadığımız gerçekliğe yönelik biraz korkunç olsa da değişik ses getirmiş yaklaşımlardan biridir. Ancak simülasyon düşüncesini benimseyenler kadar bu düşünceye karşı olan taraflar da vardır. Örneğin yakın zamanda Oxford üniversitesindeki bilim insanları yaptıkları deneyde yaşadığımız büyüklükteki gibi bir evrenin simüle edilmesinin olanaksız olduğunu bildirdi. Sonuç olarak yazımın başlığında da belirttiğim gibi gerçekler sandığımızdan çok daha fazlası olabilir. Algılayamadığımız dolayısıyla üzerinde düşünemediğimiz pek çok gerçeklik olabilir. Ancak her ne olursa olsun bu alanda yapılan ve yapılacak olan çalışmaların sonuçları bizleri heyecanlandırmaya, aynı zamanda da derin düşüncelere itmeye devam edecek gibi duruyor. <strong>Burak Yıldırım (majeurbe)</strong> </div> </div>
<div class="s-post-content s-post-small-el bb-mb-el"> <div class="fr-view"> “Nasıl yapacağım?”, “Herkes bana bakacak.”, “Ya hatayaparsam.”, “Ya yanlış bir şey söylersem ya da heyecanlandığımı belliedersem.”, “Rezil olursam.” gibi benzer düşünceler akıllarda yer eder; kızarma, titreme, üşüme ya da sıcak basması, hızlı kalp atışı gibi fiziksel belirtilerde eşlik eder bu duruma sosyal kaygı bozukluğunda, diğer bir deyişle sosyal fobide. Kaygı aslında, tehlike algılandığında ortaya çıkan biyolojik bir uyarı sistemidir. O yüzden kaygı; aslında olağan, normal bir histir. Hayati tehlike altında hissettiğimizde, performans gerektiren durumlarda, belirsizlik durumlarında; yeni, yabancı durum ya da kişilerle karşı karşıya kaldığımızda kaygılanırız. Fakat önemli olan, bu kaygıyla baş edebilmektir. Herkesin hissettiği kaygı; geçmiş yaşantısı, inançları ve tutumlarıyla şekillenir. O yüzdendir ki, herkesin hissettiği kaygı yoğunluğu ve buna karşılık vereceği tepkiler farklıdır. Sosyal ortamlarda ya da performans göstermeniz gereken durumlarda hissettiğiniz kaygı size çok sıkıntı veriyorsa, kaçınmakla bu durumu sınırlandırıyorsanız, kaygıyla ortaya çıkan fiziksel sıkıntılar nedeniyle tıbbi yardıma başvuruyorsanız, kaygınızla baş edemiyorsanız, bu durum bir sorun haline gelmiştir demektir. Baş edebilmek için bazı yapabileceğiniz yöntemler var. Bunlardan birincisi, size kaygı veren durumu belirlemek. Kaygıya eşlik eden fiziksel şikayetleriniz ve düşünceleriniz neler? Size ne kadar rahatsızlık veriyor? Baş etmek için neler yapıyorsunuz? Kaygınızla yüzleşin. Evet bu gerçekten zor. Fakat, kaçınmak anlık olarak sizi rahatlatsa da aslında sosyal ortamla ilgili kaygı verici düşüncelerinizi, duygularınızı giderek katlar. Eğer yüzleşirseniz; çoğunlukla beklediğiniz kadar kötü bir durum olmadığını görürsünüz ve yüzleşmeye karar verdiğiniz için de hem sevinir hem kendinizle gurur duyarsınız. Bunun için ihtiyacınız olan tek şey; biraz cesaret. Başarabilirsiniz, gidin ve yüzleşin. Rahatlama tekniklerini (nefes egzersizleri, progresif kas gevşetme egzersizleri, meditasyon vb.) öğrenip, uygulayarak kaygınızı birazdaha hafifletmiş olursunuz. Örneğin; nefes egzersizi. Rahat bir şekilde oturup,bir elinizi karnınıza, diğer elinizi göğsünüze koyarak uygulayabileceğiniz bir uygulamadır. Burada önemli olan karın bölgenizi nefesinizle doldurmak ve yavaş yavaş nefesinizi ağzınızdan vermektir. Elleriniz sayesinde bunu daha rahat kontrol edebilirsiniz. Bu yöntem, en basit ve etkili yöntemdir; merkezi sinir sisteminizi rahatlatmaya yönelik. Geri adım atarak, yaşadıklarınıza daha sakin ve gerçekçi bakın. Olumsuz beklentilerinizi sorgulayın; fakat bununla birlikte olumlubeklentilerinizi de güçlendirmeye çalışın. Geleceğe odaklanmak yerine, şu ana odaklanın. Geleceğin, bilinmezliği size daha da sıkıntı verir; kaygılandırır. Her şeyi kontrol etmeye çalışmayın. En ufak şeyleri bile kontrol etmeye çalışmak; üstelik sizin kontrolünüzde gerçekleşmeyecek şeyler deolacakken; ekstra sorumluluk duygusu, kaygı düzeyinizi arttırır. Ya hep ya hiç tarzı düşünmeyi bırakın. Olayları bu doğrultuda “felaket” haline getirmeyin. Bir şeyi yapamamak dünyanın sonudeğildir; aksine sizi daha da güçlendirir. Kendinizi çok sert şekilde yargılamayın. Zayıflıklarınız, başarısızlıklarınıza verdiğiniz önem kadar; başarılarınıza, güçlü yönlerinizide görün ve onları önemseyin. Kendinizi, başkalarıyla kıyaslamayın; sizsizsiniz, onlar ise onlar. Herkesin güçlü, zayıf yönleri vardır. Beslenmenize dikkat edin. Tam tahıllı yiyecekler tüketebilirsiniz; bol miktarda magnezyum ve triptofan bulunur. Yeşil çay, papatya çayı gibi bitki çayları rahatlamanızı sağlar. Kafein alımınızı azaltın.Lavanta yağı kokusu, gerginliğinizi hafifletir. Uykunuza da dikkat edin. Belli saatte yatıp, belli saatte kalkmaya çalışabilirsiniz. Uyku düzeni oluşturun. Kaygı ile baş etmek pratik gerektirir; size iyi gelen yöntemleri deneyerek üstesinden gelebilirsiniz. Fakat; kaygınız gündelik yaşamınızı aşırı derecede etkiliyor ve sürdürmenize engel oluyorsa bir uzmandan yardım almayı deneyebilirsiniz. <strong>Uzm.Kln.Psk Nazlıcan Balaban</strong> </div> </div>
Atatürk, din ve İslamiyet konusunda olumsuz bir fikir belirtmemiş, din eğitimini engelleyici bir direktif de vermemiştir. Atatürk'ün manevi şahsiyeti, tarihimizin ve milletimizin bütün faziletlerini ve değerlerini temsil eder. Atatürk'ün kültürel ve moral kişiliğinde, sağlam karakterinde cesaretimiz, hamasetimiz vardır. Sosyal mirasımız vardır. Ahlâki şuurumuz vardır. Dinimiz, töremiz vardır. Milletimizin özlemleri, ecdadımızın hülyaları vardır. Atatürk laik bir devletin başkanıdır. Bu sıfatla onda din hayatı dış görüntülerde, sıradan yaşantılarda değil, özdedir. Millet sevgisinde, vatan aşkındadır. Allah şuurunun, İslam ruhunun kutup noktaya ulaştığı yerde Atatürk vardır. Atatürk, bu topraklar üstünde "Ehl-i salibin son savletini kıran", "Düşmanı vatanın harim-i ismetinde boğan" iradenin mihveridir. Atatürk, Çanakkale'de, Sakarya'da, Dumlupınar'da belirsiz mezarlarda mübarek kemikleri "Allah! Allah!" sesleriyle titreyen şehidlerin mahşerindedir. Atatürk "Her taşı bir mabed-i iman" olan yurdumuzun atmosferindedir. Atatürk, bütün zerrat-ı vatanda milletimizin îman dolu kalbindedir. <strong>"Fânî varlığını kaybetti ama,</strong> <strong>Damgası yurdumuzun burçlarındadır.</strong> <strong>Engin ufuklara uzanmış kolu,</strong> <strong>Hızı şimşeklerin uçlarındadır.</strong> <strong> </strong> <strong>Kadının, erkeğin hafızasında,</strong> <strong>Gencin, ihtiyarın düşlerindedir.</strong> <strong>Yayla yellerinde eser gölgesi,</strong> <strong>Sesi bahçemizin kuşlarındadır.''</strong>1 Atatürk, bir manadır, bir semboldür. Vatan gibi bir sembol, bayrak gibi bir sembol… Atatürk, müşterek sevgimizin konusudur. Milletimizin emellerine, manevi ihtiyaçlarına hizmet etmek, milletimizin özlemlerini dindirmek Atatürk sevgisinin gereğidir. Din eğitimi ve İslamiyetle Atatürkçülük, Atatürk düşüncesi ve Atatürk ilkeleri arasında bir zıtlaşma ve çelişki yoktur. Atatürk, din ve İslamiyet konusunda, maneviyat ve mukaddesat konusunda muhtelif zamanlarda yaptığı konuşmalarda milletimize ve tarihe şöyle sesleniyor: "Ey millet, Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah'ın selameti, atıfeti ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz hazretleri Cenab-ı Hak tarafından insanlara hakâyık-ı dîniyyeyi tebliğe memur ve resul olmuştur.''<strong>2</strong> "Bizim dinimiz, milletimize hakîr, miskin ve zelil olmayı tavsiye etmez. Bilakis Allah da, Peygamber de insanların ve milletierin izzet ve şereflerini muhafaza etmelerini emrediyor."<strong>3</strong> "İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. Ekmel dindir. Çünkü dinimiz akla mantığa, hakikate tamamen tevâfuk ve tetâbuk ediyor. Eğer akla, mantığa ve hakikate tevâfuk etmemiş olsaydı bununla diğer kavânîn-i tabîiye-i ilahiye beyninde tezat olması icabederdi. Çünkü bilcümle kavânîn-i kevniyyeyi yapan Cenab-ı Hak'tır."<strong>4</strong> "Gençlerin kardeşleriyle, babalarıyla, tecrübedîde ihtiyarlarıyla, rûh-ı İslâminiyete vâkıf ulemây-ı kiramı ile beraber, mesaisinde muvaffakiyete mahzar olacağı muhakkaktır."<strong>5</strong> "Bizim dinimiz, en makûl ve en tabîî dindir. Ve bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabîî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa tetabuk etmesi lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır. İslam hayat-ı içtimâiyyesinde hiç kimsenin bir sınıf-ı mahsus halinde muhafaza-ı mevcudiyete hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler, ahkâm-ı dîniyyeye muvafık harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur. Hepimiz müsaviyiz ve dinimizin ahkâmını mütesâviyen öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da mekteptir."<strong>6</strong> "Sîne-i millette serbest bir ferd olmak kadar dünyada bahtiyarlık var mıdır? Vâkıf-ı hakâyık olan, kalb-ü vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan kimseler için, ne kadar yüksek olursa olsun, maddi makâmâtın hiçbir kıymeti yoktur."<strong>7</strong> "Bütün İslam aleminin medâr-ı iftihârı olan İbn-i Rüşd'ler, İbn-i Sîna'lar, İmam Gazâlî'ler, Fârabî'ler gibi yüksek düşünceli simaların milletimizin sınıf-ı ulemâsı içinde nurlu dimağlarıyla arz-ı mevcudiyet edeceklerine eminim."<strong>8</strong> Atatürk, İslamiyete saygısını hiçbir zaman yitirmemiştir. Hafız Yaşar Okur batıralarında şöyle diyor: "Ramazanların Atam için çok büyük bir önemi vardı. Ramazan gelir gelmez ince saz heyeti Çankaya Köşkü'ne giremezdi. Kandil geceleri de saz çaldırmazlardı. Sadece beni buzurlanna çağınr Kur' an-ı Kerim' den bazı sureler okuturlardı. Ben okurken gözleri bir noktaya takılır, derin bir huşü ile dinlerdi. Ruben çok mütelezziz olduğu her halinden anlaşılırdı." "Ramazanlarda bir ay müddetle Hacı Bayram-ı Vell ve Zincirlikuyu Camilerinde_şehidlerimizin ruhuna hatm-i şerif okumamı emrederlerdi." Peygamberimizi Efendimizden de büyük bir takdirle bahsederlerdi. O devirler için hep "Hz. Peygamber'in zamanı saâdetlerinde" diye saygı kelimeleri kullanırlardı…"<strong>9</strong> Atatürkçü görüşte ve Atatürkçü düşüncede dini ve din eğitimini "Manevi hayatımızın bataryası" olarak nitelemek mümkündür. Nitekim, Ruşen Eşref Ünaydın'la bir mülâkatında Atatürk, bu konuya değinmiş; Alman düşünürü Ludwig Buchner'in bir yazısında "Manevi boşlukları doldurulmamış, beslenmemiş milletlerin hangi maddi düzeyde olursa olsun, bir gün çökeceklerini ispatladığına" dikkati çekmiştir.<strong>10</strong> Bu fikirlere ve bu kanıtlara rağmen, Atatürk'ü dine ve din eğitimine karşıymış gibi göstermeye ve İslamiyet'ten uzaklaştırmaya kimsenin hakkı yoktur, gücü de yetmez… Atatürk'ü dine ve din eğitimine karşı göstermek, Müslüman bir milletin arzu ve özlemlerine muhalif göstermek, Atatürk'ün hatırasına saygısızlıktır, ihanettir… Atatürk'ü dinden, İslamiyet'ten soyutlamaya kimse heves etmesin. Atatürk düşüncesinde, Atatürk sevgisinde tanilik hissinin karanlığı silinir yüreklerden. Ve millet yürür ebediyete zamanın kapısından çağları aşarak… İslam ruhudur bu, maddeyi mânâda yoğuran ve ibtidâda var olanın emridir… Din eğitiminin laiklik ilkesine ters düştüğünü iddia edenler vardır. Laik ülkelerden hiç birinde din eğitiminin laikliğe aykın olduğunu iddia eden ve bu konuyu tartışan da yoktur. Ancak, laik düzende din eğitiminin nasıl organize edileceği ve bu eğitime devletin katkısının hangi ölçüde olacağı bahis konusudur. Çağımızda din eğitimi bir fert ve aile meselesi olmaktan çıkmıştır. Bütün dünyada resmi ve sivil dini kuruluşlar toplumda etken hale gelmiştir.<strong>11</strong> "ABD Üniversitelerinde dinî va'zlar için özel kürsüler vardır."<strong>12</strong> "Batı Almanya' da resmî devlet okullarında din eğitimi yapılmaktadır."<strong>13</strong> "Fransa' da klasik okulların yanında kilise okullan da yer alır. İlkokul müfredatlarındaki ahlak dersleri dini temele dayanır."<strong>14</strong> "Hollanda' da elliden fazla öğrencisi olan her dini okulun masraflarını devlet karşılar."<strong>15</strong> "İngiltere'de dini okulların masraflarının %75'i devlet tarafından temin edilmektedir."<strong>16</strong> "Katolik mezhebinde CATECHİSME (Din dersi, din bilgileri kurs ve seminerleri) 7-12 yaş çocukları için hem geleneksel hem de resmi bir görevdir. 7-12 yaş arasındaki her Katolik çocuk, Pazar ve Perşembe olmak üzere haftanın iki günü mutlaka kiliseye devam eder." "Protestan mezhebi salikleri ise 12 yaşındaki her çocuğa dini eğitim verilmesini zaruri görürler."<strong>17</strong> Sonuç şudur: Laik demokratik ülkelerde din eğitimi önem kazanmıştır. Biz bu konuda başka ülkeleri örnek almak mecburiyetinde ve ihtiyacında da değiliz. Milletimizin tarihi oluşumu, kültürel ve ahlaki strüktürü Türkiye'de din eğitiminin devlet tarafından önemle ele alınmasını ve uygulanmasını gerektirir. Politik ve hukuki anlamda, lâiklik, dinle devletin bir birinden ayrı tutulması, özellikle siyasetin ve devlet işlerinin din etkisinden vâreste kılınmasıdır. Din yüce bir konudur, siyaset üstüdür. Din siyasete illet edilirse o dinin sadeliği, samimiyeti kalmaz. Siyasete illet edildiği takdirde dini hayat gösterişten ibaret kalır. Bu durumda din de batar, siyaset de… Atatürk'ün laiklik ilkesine önem vermesinin ve bu ilkeyi Cumhuriyetin niteliklerine katmasının sebebi de budur. Atatürk bu tutumu ile, dini siyasetin ve siyaset batakçılarının istismarından masun kılmıştır. Atatürk devrinde din eğitiminin bir müddet askıda kaldığı söylenebilir. Ancak bu bir terk veya ihmal değildir. Uygun vasatı bekleyiştir. Atatürk toplum hayatında, millet hayatında din faktörünü reddeden bir davranışın içine hiçbir zaman girmemiştir. Yaşayan ve yükselen bir cemiyette iktisadi büyüme ve teknik gelişme hızı kadar manevi kalkınmaya da ihtiyaç vardır. Zamanın akışı içinde yıpranan, çöken ahlak nizamının yeniden tesisi dini hayatın canlandırılmasına bağlıdır. Toplum hayatında din bir vâkıadır… Sosyal fonksiyonu itibariyle de metafizik değil, müsbet bir konudur. Türk toplumunun bin yıllık milli kültür tarihini oluşturan en büyük etken İslam dinidir. Bu büyük din, milletimizi yeniden yoğurmuş ve milletimiz Müslümanlaşarak Türkleşmiştir. Sokullu, Barbaros, Mimar Sinan Müslüman olmasalardı, milli tarihimizde bu büyük insanlarla övünmek hakkına sahip olamazdık. Şu halde İslamiyet, milli şahsiyetimizin mayası olmuştur: "Muhemmerdir serâp+a mâyemiz hûn-ı şehâdetten."<strong>18</strong> Kur'an sesinden, ezan sesinden rahatsız olan ruhlarda milli duyguyu, vatan sevgisini yaşatmak ve geliştirmek mümkün değildir. Din öyle bir şuurdur ki insanın bütün benliğini birden sarar. Ve insanda insan olanı çalıştım. Vücudu kan yaşatır, ruhu da din… Dinsiz kişiler cansız varlıklar gibidir. Nitekim, Tevfik Fikret irtidattan sonra "Beni ben bir kayadan fark etmem." demiştir.<strong>19</strong> Din eğitimi laikliğe zarar vermez. Laik düzende din de vardır devlet de. Ve bu iki müessese vatandaşın hayatında iki ayrı kuvvettir: Din vatandaşı içeriden etkiler, devlet de dışardan. Devletin işine din müdahale etmez. Devlet de dini hayatı engellemez, kolaylaştırır ve böylece vatandaşın hayatında sosyo-moral devre tamamlanır. Laiklik dinin hakkını dine, devletin hakkını devlete vermektir. Ahlâk bütünü ile dine dayanır. İnsanda dinden ayrık soyut bir ahlak güdüsü yoktur. Milli şahsiyetin temel unsuru dindir. Laik Batı ülkelerinde Hıristiyanlık milli ruhu besleyen en önemli kaynaktır. Pazar günleri şehirler kiliseye döner. Devlet başkanlan bile pazar dualarını ihmal etmezler. <strong>Milletimizin güçlü olduğu zamanlar, din duygusunun, din heyecanının yüksek olduğu zamanlardı:</strong> "Aldın hezar bütgedeyi mescid eyledin, Nakfts yerlerinde okuttun ezanlan."<strong>20</strong> <strong>"Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli;</strong> <strong>Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli."</strong>21 "Şu kopan fırtına Türk ordusudur ya Rabbi, Senin uğrunda ölen ordu budur ya Rabbi. Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın, Galib et çünkü bu son ordusudur İslamın."<strong>22</strong> <strong>Din duygusu zayıflamış, din heyecanını yitirmiş toplumlarda kahraman yetişmez:</strong> <strong>"Gövdeler, varsa, gönüllerden alır cevherini;</strong> <strong>Yürek olmazsa bilekler çekemez hançerini.</strong> <strong>Kahramansız yaşamak kalırma mahkftmdurlar,</strong> <strong>Kaybeden zümreler Allah'ını, Peygamber'ini…"</strong>23 SONUÇ: Eğitini sosyal talebe uygun milll bir yatırımdır. Bu yatınmın verimli olması ve sosyal talebin karşılanması, okullarda din!, ahlaki-kültürel çalışmalarla, ikti,sad1-teknik ve mesleki fonksiyonların uzlaştınlmasına bağlıdır. Sözlerimi bitirirken Atatürk'ün hatırasına şair diliyle sesleniyorum: <strong>"Atatürk!"</strong> <strong>"Millet bekçin, vatan türben olsa az;</strong> <strong>Hiçbir yurt köşesi sensiz olamaz.</strong> <strong>Kabcin sayıp çiçek serper toprağa</strong> <strong>Niğde pembe, İzmir al, Hatay beyaz."</strong> "Atatürk!" "Dünya düşse peşimize, Yer sarsılsa yerinden, Ne senden geçeriz, Ne senin eserinden."24 <strong>Ömer ÇAM</strong> <strong>İstanbul Yüksek İslam Enst. </strong><strong>Öğretim Üyesi</strong> <ol> <li>Kemalettin Kamu.</li> <li>Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, II, Türk İnkılap Tarihi Yayınlan, Ankara, 1952, s.93.</li> <li>Aynı eser, s. 91-94</li> <li>Aynı eser, s. 14.</li> <li>Aynı eser, s. 142.</li> <li>Aynı eser, s. 89.</li> <li>Nutuk, II, baskı 1927, s. 407 (9 ve 11. satırlar).</li> <li>Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, 11. Baskı, s. 155.</li> <li>Atatürk'le 15 Yıl, s. 10.</li> <li>Milliyet Gazetesi, 16 Kasım 1974, Atatürk'ün Fikir Kaynaklan- Ruşen Eşref Ünaydın</li> <li>III. Beş Yıllık Kalkınma Planı (Din Eğitimi) Özel ihtisas Komisyonu Ön Raporu, Mayıs 1971, Ankara, s. 5.</li> <li>Aynı Rapor, s. 5.</li> <li>Religieus Education Ancyclopedia of Education, The Maxmillan Company, New York 1968, V/145.</li> <li>III. Beş Yıllık Kalkınma Planı, (Din Eğitimi), Özel ihtisas Komisyonu Raporu, Mayıs 1971, Ankara, s. 5.</li> <li>Ann Dryland-The Pinaneing of Prochical School Church and State in Edvestion, p. 285- 292.</li> <li>Aynı eser, gösterilen yer.</li> <li>III. Beş Yıllık Kalkınma Planı, Özel İlı. Korn. Raporu, s. 6.</li> <li>Namık Kemal, Vatan Kasidesi.</li> <li>Tevfik Fikret, Tarih-i Kadim' e Zeyl.</li> <li>Baki, Kanuni Sultan Süleyman Mersiyesi.</li> <li>Mehmet AkifErsoy, İstiklal Marşı.</li> <li>Yahya Kemal Beyatlı, 26 Ağustos 1922.</li> <li>Faruk Nafiz Çamlıbel, Zindan Duvarlan.</li> <li>Behçet Kemal Çağlar, Nöbetçi Millet.<a href="http://localhost/dergio/buyuk-bozkirin-yedi-ozelligi-5032/" rel="nofollow"> </a></li> </ol>
Bu dünyanın sizinle derdi hiç bitmeyecek bunu bilin… Bitti dedikçe yeni başladığını fark edeceksiniz. Yeri gelecek nefessiz kaldığınızı hissedeceksiniz Yeri gelecek hayatı hissetmeyeceksiniz ama… Yaşamaya devam ettiğinizi fark edeceksiniz. Sizi öldürmeyeceğini fark edeceksiniz bu dünyanın Ve yaşamaya devam edeceksiniz… Ölümden korkmayacaksınız belki de, Bir sabah uyanmak istemeyeceksiniz… Hayatın cezanızı ağır kestiğini bilecek, Fakat hiçbir şey yapamayacaksınız… Ölmekten daha büyük bir ceza olduğunu anlayacaksınız yaşamanın. Aldığınız her yara tecrübeniz olacak Yaralarınız ne kadar çoksa, acıma duygunuz o kadar azalacak… Zamanı geldiğinde bu yaşanmışlıkları herkes tadacak, Fakat hiç kimse ne yaşadığının farkında olmayacak Fakat kimse…. Hak ettiğini yaşamayacak… <strong>Abdurrahman KIZIL</strong>
Türk sinemasında istismardan, furyadan söz edince çoğumuzun, ve özellikle belli bir kuşağın, aklına seks filmleri furyası gelir. Oysaki Türk sinemasının tarihsel gelişim serüvenine baktığımızda sadece cinsellik sömürülmez: gözyaşı, masal, aksiyon, çocuk, kovboy, tarih, güldürü, darbe, arabesk, inanç… ne varsa sömürülmüştür. İstismar ya da furya filmlerinin genel karakteri, dar bütçeli ve ticari eğilimli filmler olmalarıdır. Bu tarz filmler, genel olarak Hollywood sinemasında kopan furyaları taklit etmiş ya da bizdeki eğilimleri izlemişlerdir. Birçoğu çöp film olan furya filmler ya da diğer bir ifadeyle sakız senaryolar, seyirciyi önce duygusal-hatta parasal-olarak sömürmüş, sonra da bıktırıp sinemadan uzaklaştırmıştır. Şimdi bu çizdiğimiz genel çerçeveden özele geçip dönem dönem kopan furyaların bazılarından söz edelim. 1960’lı yıllarda, Kore Savaşı ve kırsal alan (köy) filmleri yeterince istismar edilip tüketildikten sonra sıra, küçük yıldız Zeynep Değirmencioğlu’nun canlandırdığı “Ayşecik” karakteriyle özdeşleşmiş çocuk filmlerine gelir. İşte birkaç örnek: <strong>Ayşecik (Memduh Ün, 1960); Ayşecik Şeytan Çekici (Atıf Yılmaz, 1960); Ayşecik Yavru Melek (Osman F. Seden, 1962); Ayşecik Ateş Parçası (Hulki Saner, 1962); Ayşecik Fakir Prenses (Ertem Göreç, 1963); Ayşecik Canımın İçi (Hulki Saner, 1963); Ayşecik Çıtı Pıtı Kız (Hulki Saner, 1964); Ayşecik Cimcime Hanım (Hulki Saner, 1964); Ayşecik Boş Beşik (Hulki Saner, 1965); Ayşecik Canım Annem (Aram Gülyüz, 1967); Ayşecik Yuvanın Bekçileri (Aram Gülyüz, 1969); Ayşecik Sana Tapıyorum (Aram Gülyüz, 1970); Ayşecik Bahar Çiçeği (Aram Gülyüz, 1971); Ayşecik ve Sihirli Cüceler Rüyalar Ülkesinde (Tunç Başaran, 1971)… (</strong>Giovanni Scognamillo, Türk Sinema Tarihi, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2003) Liste uzayıp gidiyor, biz daha Ömercik ve Sezercik’ten söz etmedik: <strong>Ömercik Babasının Oğlu (Aram Gülyüz, 1969); Sezercik Aslan Parçası (Memduh Ün, 1972).</strong> 1982 yılında başrolünü Cüneyt Arkın’ın oynadığı, Çetin İnanç’ın kült filmi Dünyayı Kurtaran Adam (Çetin İnanç, 1982) filmiyle en iyi örneğini veren fantastik türü, 60’lı yılların sonuyla 70’li yılların başında Kızıl Maske, Sihirbaz Mandrake, Süpermen, Killing, Zagor, Kaptan Swing gibi çizgi roman kahramanları uyarlanarak sömürülmeye çalışılmış, ama seyirci tarafından pek rağbet görmemiştir. Yine 60’lı yıllarda karşımıza, Sezer Sezin’in oynadığı Şoför Nebahat (Metin Erksan, 1960) filmindeki gibi argo konuşan ve erkek tavırlı kadınların oynadığı filmler furyası çıkar: <strong>Şoför Nebahat ve Kızı (Süreyya Duru, 1964); Şoför Nebahat Bizde Kabahat (Süreyya Duru, 1965).</strong> 60’lı yılların ortalarında, Batı sinemasından sonra bizde de, biraz eğreti kalmakla birlikte, yerli western filmleri furyası kopar, işte birkaç örnek: <strong>Ringo Kit (Zafer Davutoğlu, 1967); Çifte Tabancalı Damat (O. Nuri Ergün, 1967); Cango Ölüm Süvarisi (Remzi Jöntürk, 1967); Bir Çuval Para (Yücel Uçanoğlu, 1970); Çeko (Çetin İnanç, 1970); Kızgın Yabancı (Yavuz Figenli, 1971); Zapata (Melih Gülgen, 1971); Hey Amigo Santana (Nuri Akıncı, 1971); Hey Amigo Beş mezar (Nuri Akıncı, 1971); Batıdan Gelen Adam (Savaş Eşici, 1971); Cilalı İbo Teksas Fatihi (Osman F.Seden, 1971); Bir Kurşuna Bir Ölü (Mehmet Aslan, 1971); Şafakta Silah Sesleri (Semih Evin, 1971); Belalılar Şehri (Ahmet Sert, 1972); Son Düello (Nuri Akıncı, 1972); Küçük Kovboy (Guido Zurli, 1973)… </strong> (Giovanni Scognamillo, Türk Sinema Tarihi, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2003) Yine aynı dönemlerde masal furyası da kopar, ancak bu sefer furyanın kopuş nedeni biraz farklıdır. Türk sineması, sinema salonlarını dolduran seyircinin taleplerini karşılayamamakta ve konu/kaynak sıkıntısı çekmektedir. Tam da bu noktada yerli ve yabancı kaynaklar peş peşe kullanılır: <strong>Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler (Ertem Göreç, 1970); Alaeddin’in Lambası (Natuk Baytan, 1971); Altın Prens Devler Ülkesinde (Muharrem Gürses, 1971); Binbir Gece Masalları (Ertem Göreç, 1971); Bir Varmış Bir Yokmuş (Sırrı Gültekin, 1971); Keloğlan (Süreyya Duru, 1971); Keloğlan Aramızda (Sırrı Gültekin, 1971); Keloğlan ve Yedi Cüceler (Semih Evin, 1971); Sinderella Kül Kedisi (Süreyya Duru, 1971); Şehzade Sinbad Kaf Dağında (Muharrem Gürses, 1971)… </strong>(Giovanni Scognamillo, Türk Sinema Tarihi, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2003) Bir yılda bu kadar yoğun istismar, sadece bize özgü bir başarı (!) olsa gerek… Derken 70’li yılların başlarında o en çok tartışılan/sevilen furya gelir: seks filmleri furyası… Türk sinemasındaki seks furyası, sadece cinselliği mastürbasyon düzeyinde yaşayan bir seyirci/hedef kitlesinin, ticari zekâya fazlasıyla sahip yapımcılar tarafından keşfedilmesiyle açıklanacak bir olgu değildir. Bu furyanın patlamasında; film şirketlerinin yapım, dağıtım ve gösterim ağıyla ilgili yaşadıkları ekonomik sorunların yanında, televizyonun hayatımıza daha fazla girerek aile seyircisini sinemadan çekmesi yatar. Bu furyanın, Behçet Nacar’ın oynadığı Parçala Behçet (Melih Gülgen, 1972) filminin iş yapmasıyla başladığı söylense de, aslında furyanın kökleri daha eskilere hatta İtalyan seks avantür filmlerine kadar gider. İşte size seks filmlerinden birkaç örnek: <strong>Ah Deme Oh De (Nazmi Özer, 1974); Tak Fişi Bitir İşi (Ülkü Erakalın, 1974); Zımbala Behçet (Yavuz Figenli, 1975); Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak (Nazmi Özer, 1975); Hababam Git Hababam Gel (Aram Gülyüz, 1975); Hasan Almaz Basan Alır (Aram Gülyüz, 1975); Tokmak Nuri (Yılmaz Atadeniz, 1975); Şehvet Kurbanı Şevket (Sırrı Gültekin, 1975); Vur Davula Tokmağı (Aram Gülyüz, 1975); Muz Sever misiniz? (Oksal Pekmezoğlu, 1975); Kokla Beni Melahat (Temel Gürsu, 1975); Amigo Hüsnü (Arif Kibar, 1975); Şeftalisi Bala Benziyor (Birsen Kaya, 1975); İşte Kapı İşte Sapı (Yavuz Figenli, 1975); Çukulata Tarlası (Günay Kosova, 1975); Çalkala Yavrum Çalkala (Ülkü Erakalın, 1975); Dam Budalası (Yavuz Figenli, 1975); Beş Dakikada Beşiktaş (Aram Gülyüz, 1976); Kayıkçının Küreği (Çetin İnanç, 1976); Fırçana Bayıldım Boyacı (Ülkü Erakalın, 1978); Astronot Fehmi (Naki Yurter, 1978); Öttür Kuşu Ömer (Yücel Uçanoğlu, 1979); Kasımpaşalı Emmanuel (Sırrı Gültekin, 1979); Öyle Bir Kadın ki (Naki Yurter, 1979)… </strong>(Giovanni Scognamillo, Erotik Türk Sineması, s.145, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2000) Seks furyasının özellikle Necmettin Erbakan’ın Milli Selamet Partisi’nin de koalisyon ortağı olduğu Milliyetçi Cephe hükümeti (1975-1977) zamanında azmış olması, ibret verici bir manzara olsa gerek… 1980 Askeri Darbesiyle birlikte seks furyası da sona erer; birçok pornocu oyuncu ve yönetmen tutuklanır; seks filmlerini oynatan sinema salonları basılır/kapatılır. Giovanni Scognamillo’nun yorumuyla,”Furya’nın kesilebilmesi için 12 Eylül’ü beklemek gerekiyor. Ama 12 Eylül’e gelindiğinde Yeşilçam’da sık sık olduğu gibi furya zaten kendiliğinden tükenmiştir ve yerini yine varoşların desteklediği arabesk’e bırakmıştır.” (Giovanni Scognamillo, Erotik Türk Sineması, s.145, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2000) Elbette bu yazının sınırları içinde birçok furyayı atlamak zorunda kaldık. Özellikle 70’li yıllarda seks furyasıyla paralel giden, ama arada bir yolları kesişen tarihsel macera filmleri ve yine 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’yla birlikte patlayan, Hollywood’un Vietnam filmlerinin kötü bir kopyası olmaktan öte gidemeyen Kıbrıs filmleri… Örneğin Cüneyt Arkın’ın canlandırdığı Malkoçoğlu, Battal Gazi ve Hacı Murat karakterlerini bir kenara bırakır sadece Kara Murat serisini alırsak: <strong>Kara Murat Fatih’in Fedaisi (Natuk Baytan, 1972); Kara Murat Fatih’in Fermanı (Natuk Baytan, 1973); Kara Murat Kardeş Kanı (Natuk Baytan, 1974); Kara Murat Kara Şövalye’ye Karşı (Natuk Baytan, 1975); Kara Murat Şeyh Gaffar’a Karşı (Natuk Baytan, 1976); Kara Murat Denizler Hakimi (Natuk Baytan, 1977); Kara Murat Devler Savaşıyor (Natuk Baytan, 1978)… </strong> (Giovanni Scognamillo, Türk Sinema Tarihi, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2003) Yine aynı dönemde Sezgin Burak’ın yarattığı çizgi roman karakteri “Tarkan”, Kartal Tibet kullanılarak beş bölüm halinde istismar edilir. <strong>Tarkan (Tunç Başaran, 1969); Tarkan Gümüş Eyer (Mehmet Aslan, 1970); Tarkan Viking Kanı (Mehmet Aslan, 1971); Tarkan Altın Madalyon (Mehmet Aslan, 1972); Tarkan Kolsuz kahraman’a Karşı (Mehmet Aslan, 1973)…</strong> 12 Eylül’e gelecek olursak, 12 Eylül sonrasında özellikle sol kanat aydınların kimlik bunalımlarını işleyen “12 Eylül filmleri” ve eşzamanlı olarak gelişen “Arabesk filmleri” patlak verir: <strong>Ses (Zeki Ökten, 1986), Sen Türkülerini Söyle (Şerif Gören, 1986), Prenses (Sinan çetin, 1986), Dikenli Yol (Zeki Alaysa, 1986), Av Zamanı (Erden Kıral, 1987), Sis (Zülfü Livaneli, 1988), Bütün Kapılar Kapalıydı (Memduh Ün, 1989), Uçurtmayı Vurmasınlar (Tunç Başaran, 1989), Bekle Dedim Gölgeye (Atıf Yılmaz, 1990), Suyun Öte Yanı (Tomris Giritlioğlu, 1991), Uzlaşma (Oğuzhan Tercan, 1991), 80. Adım (Tomris Giritlioğlu, 1995), Babam Askerde (Handan İpekçi, 1995), Gülün Bittiği Yer (İsmail Güneş, 1999), Eylül Fırtınası (Atıf Yılmaz, 2000), Vizontele Tuba (Yılmaz Erdoğan, 2004), Babam ve Oğlum (Çağan Irmak, 2005), Beynelmilel (Sırrı Süreyya Önder, Muharrem Gülmez; 2006), Eve Dönüş (Ömer Uğur, 2006), Zincirbozan (Atıl İnaç, Selda Yıldırım, Ebru Kahraman; 2007)…</strong> Görüldüğü gibi 12 Eylül filmleri her ne kadar küçük çaplı bir furyaya yol açmış olsa da kalıcı arabesk filmleri furyası olur. Seks filmlerinin antitezini oluşturan ve Yeşilçam sinemasının geleneksel klişelerinden beslenen arabesk filmleri furyası, daha çok gözyaşını sömürüyordu. “Gözyaşı” sömürüsü, Türk sineması için sonun başlangıcı oldu ve ardından hızla çöküşe geçti. Türk sinemasını durma noktasına getiren bu çöküş, 90’lı yılların ikinci yarısına kadar sürdü. Dibi gören Türk sineması ancak, Eşkıya (Yavuz Turgul,1996) ve Ağır Roman (Mustafa Altıoklar, 1997) gibi Rönesans filmleriyle ayağa kalkabildi. Arabesk furyasını, sadece çıkış yılı olan 1980 yılını baz alarak örnekleyelim: Orhan Gencebay’ın oynadıkları: Ben Topraktan Bir Canım (Osman F. Seden, 1980); Kır Gönlünün Zincirini (Şerif Gören, 1980); Yarabbim (Temel Gürsu,1980). İbrahim Tatlıses’in oynadıkları: Ayrılık Kolay Değil (Temel Gürsu, 1980); Çile (Remzi Jöntürk,1980). Ferdi Tayfur’un oynadıkları: Boynu Bükük (Temel Gürsu, 1980); Durdurun Dünyayı (Osman F. Seden, 1980); Huzurum Kalmadı (Natuk Baytan, 1980)… Müslüm Gürses’in oynadıkları: Bağrıyanık (Yücel Uçanoğlu, 1980); Kul Sevdası (Melih Gülgen, 1980) Ercan Turgut’un oynadığı: Perişanım (Temel Gürsu, 1980). Gökhan Güney’in oynadığı: Sevgi Dünyası (Kartal Tibet, 1980)… (Giovanni Scognamillo, Türk Sinema Tarihi, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2003) Daha Küçük Ceylan’dan ve filmlerine Nuri Alço’nun büyük “katkı” sunduğu Küçük Emrah’ın filmlerinden bahsedemedik… Küçük Emrah’ın oynadığı ilk iki-üç filmi: Acıların Çocuğu (Ümit Efekan, 1985); Boynu Bükükler (Ümit Efekan, 1985); Ayrılamam (Temel Gürsu, 1986)… Küçük Ceylan’ın “küçüklük” yıllarında oynadığı iki film ise: Yuvasızlar (Temel Gürsu, 1987); Annem (Temel Gürsu, 1987) olarak kayıtlara geçer. Her filme furya film gözüyle bakmak, Türk sinemasına yapılmış büyük bir haksızlıktır. Sinema elbette, belli bir estetik değere ulaşmak için gözyaşı, çocuk ve cinsellik dahil her konuyu işler, ama sömürmez… 17 Ekim 2010, İstanbul Yordam, Sayı 6, Güz 2010
Osman Akyol, 31 Ekim 1972’de Adana’da doğdu. Çandırlar Köyü İlkokulu’nu (1983), Yemişli Köyü Yatılı Kuran Kursu’nu (1985), Kozan Ellinci Yıl Lisesi orta kısmını (1988), Adana Baraj Lisesi’ni (1991) ve Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Matematik Bölümü’nü (1996) bitirdi. Asıl mesleği öğretmenliğe 1997’de Ağrı Taşlıçay İlçesi Yardımcılar Köyü İlkokulu’nda sınıf öğretmeni olarak başlayan Akyol, daha sonra branş değiştirerek sırasıyla Ağrı Merkez Naci Gökçe Lisesi, Bağcılar Orhangazi Lisesi, Sarıyer Hüseyin Kalkavan Lisesi ve Eminönü Cibali Lisesi’nde çalıştı. Halen Fatih Davutpaşa Anadolu Lisesi’nde matematik öğretmeni olarak mesleğini sürdürüyor. Askerliğini Çankırı Dokuzuncu Zırhlı Tugay Komutanlığı’nda (1998-1999) yedek subay olarak yapan Akyol; asıl mesleği öğretmenlik yanında öykü yazarlığı, oyunculuk ve amatör olarak internet yazeteciliği de yapmaktadır. Yordam, Şehrengiz, Ekin Sanat, Yaz Kalemim, Aşkın e-Hali, Sanat Cephesi, Öykü Teknesi, Çağdaş Yaşam, Afrodisyas Sanat, Berfin Bahar, Fayrap, Lacivert, Yaba, Edep, Deliler Teknesi, Mühür, Tmolos Edebiyat, Kurgu Düşün-Sanat-Edebiyat, Kardelen, Galapera Öykü, Kültür Mafyası, Düşünbil, Hayal, Zula, Güney, Natama, Patika, Dil ve Edebiyat, Ada, Yaşam Sanat, Zarf, Evrensel Kültür, Hece, İnsancıl, Eliz Edebiyat, Halk Edebiyatı, Zil, Sarmal Çevrim gibi edebiyat dergilerinde hikâye, şiir, deneme ve sinema yazıları yayımlandı. Öyküde “betimsiz kurgu” yazım tekniğinin de mucidi olan yazar, Zil adında İstanbul orijinli bir de dergi çıkarıyor. Eğitim, edebiyat, inanç, işçi-sendika gibi konularda yaptığı haberler ağırlıklı olarak; Aydınlık,Mir Haber, KamuGazetesi.Com, Demokrat Haber, on5yirmi5, Oda TV, Dipnot, bianet, Timeturk, soL Haber Portalı, Mürekkep Haber, SanatLog, insanokur.org, Kızıl Bayrak, Mücadele Birliği, TV 5 Haber, Gazete RED, Yorumca Haber gibi gazete ve internet haber sitelerinde yayımlandı. Evli ve bir çocuk babası olan Akyol, yazar olarak dördü öykü, biri araştırma/inceleme biri de şiir-sinema türünde olmak üzere altı kitaba imza attı. <ol> <li> <figure></figure> Sorumlu Müdür (Öykü), Ekin Sanat Kitaplığı, Ankara, Nisan 2012</li> <li> <h2></h2> <figure></figure> İlahi Adalet Komünizm (Araştırma/İnceleme), Kurgu Kültür Merkezi Yayınları, Ankara, Ağustos 2012</li> <li> <h2></h2> <figure></figure> Yükselen Yeni Devrim Dalgası (Öykü), Kurgu Kültür Merkezi Yayınları, Ankara, Kasım 2012</li> <li> <h2></h2> <figure></figure> Gezi Raporu (Öykü), Kanguru Yayınları, Ankara, Kasım 2013</li> <li> <h2></h2> <figure></figure> Marks Radiyallahu Anh’ın İzinde (Öykü), Elpis Yayınları, Ankara, Eylül 2018</li> <li> <h2></h2> <figure></figure> Hüznümün Direği (Şiir-Sinema), Elpis Yayınları, Ankara, Ekim 2019 </li> </ol>
Doğu Akdeniz’de sular gün geçtikçe ısınmaya devam ediyor. Dünyanın en büyük devletleri devasa donanmalarını Akdeniz’in sıcak sularına yollamakta adeta birbirleriyle yarış halinde. Son olarak Rusların Akdeniz’de yapacağı tatbikat bir kez daha dikkatleri bu bölgeye çekti. Soğuk savaş döneminden günümüze en büyük ölçekte askeri tatbikatını bu bölgede yapacak olan Rusya diğer devletlere ben de buradayım diyerek adeta gözdağı veriyor. Rusya’nın dışında ABD’nin 6.filosu bu bölgede faaliyetlerine devam ederken, İngiltere’nin de Kıbrıs üssündeki hareketlilik hiç azalmıyor. Türkiye’nin de çalışmalarını aksatmadığı bölgede ayrıca Yunanistan, Mısır ve İsrail donanmaları da bulunuyor. Peki, pek çok devletin bu kadar büyük masraflarla bölgede yaptıkları bu gövde gösterisinin sebebi, bu bölgenin önemi nedir? Sözü çok uzatmadan hemen söyleyeyim, ekonomik değer olarak yaklaşık 1.5 trilyon doları bulacağı öngörülen zengin doğalgaz ve hidrokarbon yatakları, yani dolayısıyla “Enerji”. Hali hazırda bölgede gerçekleşen pek çok olayı bu zengin doğal kaynaklardan bağımsız düşünmek pek mümkün değil. Suriye’deki iç karışıklığı fırsat bilen YPG/PYD terör örgütünün Kuzey Suriye’de, Irak’ın Kuzeyinden Doğu Akdeniz’e kadar oluşturmaya çalıştığı terör devleti bunun en büyük emaresiydi. Ortadoğu petrol ve doğalgazının Akdeniz üzerinden bölge ülkelerine ve Avrupa’ya geçiş güzergâhı olmayı ve liman kentlerini hedefleyen bu terör yapılanmasının ve destekçilerinin planını Türkiye, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarıyla engellemişti. Özellikle son yıllarda Ülkemizin de finansal ve sosyokültürel olarak çok etkilendiği Suriye’de yaşanan olayları ve göçü de bu çerçeve dışında düşünemeyiz. Rusya’nın, tarih kitaplarında hep okuduğumuz sıcak denizlere inme sevdasını Suriye’nin liman kenti Lazkiye’de açtığı hava üssü ve Tartus’da yer alan deniz üssü ile bir nebze gerçekleştirmiş olduğu bu savaş her geçen gün içinden çıkılmaz bir hal almakta ve Doğu Akdeniz’deki dengeleri daha karmaşık bir hale getirmektedir. Türkiye Doğu Akdeniz’de politikalarını, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üzerinden onların da haklarını korumak adına belirlemektedir. Özellikle Güney Kıbrıs’ın başına buyruk sondaj yapması ve MEB(Münhasır Ekonomik Bölge) ilan etmesinin önüne geçmek adına kararlı tutumunu sürdürmektedir. Uluslararası hukuktan kaynaklanan kendisine ait bölgelerde yerli imkânlarıyla arama ve sondaj çalışmaları yapmakta kararlıdır. Ayrıca büyük enerji şirketleriyle ortak çalışmaya hazır olduğunu her platformda dile getirmektedir. Üstelik Türkiye, Kıbrıs’ın güneyinde çıkan ve çıkması muhtemel kaynakların Avrupa Birliği ülkelerine arzının sağlanması noktasında en kısa ve güvenli güzergâh olarak dikkat çekmektedir. Bu jeopolitik ve stratejik konum Türkiye’nin Doğu Akdeniz satrancında elini güçlendiren önemli unsurlardan birisi olmasına rağmen yeterli değildir. Türkiye uzun zamandır kendi imkânlarıyla Antalya açıklarında arama faaliyetleri yapmaktadır. Bu yılın haziran ayında Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) Akdeniz’de ilk aktif sondaj gemisi Fatih ile faaliyetlerine başlayacak olan Türkiye, bölgede kendi kaynaklarını elde etmek adına önemli bir adım atmış olacaktır. Kalkınmanın en önemli bileşeni olan enerji, Ülkemiz için maalesef cari açığın en önemli kalemi durumundadır. Özellikle içerisinde bulunduğumuz bu buhranlı ekonomik dönemde, enerji de dışarı bağımlı olan Türkiye’nin Doğu Akdeniz’ de başlattığı arama ve sondaj faaliyetlerini artırarak devam ettirmesi, doğru yöntem ve çalışmalarla en kısa sürede kıymetli doğal kaynaklara ulaşabilmesi milli çıkarlarımız açısından oldukça önemlidir. Fakat bahse konu olan bölgenin içerisinde bulunduğu çıkmaz, sadece enerji alanında yapılacak arama ve sondaj faaliyetleriyle değil Doğu Akdeniz’de güçlü bir donanmanın da bulunması gerektiğini de bir kez daha gözler önüne sermektedir. Özelikle tartışmalı sahalarda diğer devletlerin bir oldubittisine izin verilmeksizin donanmamızın ve silahlı kuvvetlerimizin de faaliyetlerine devam etmesi büyük önem arz etmektedir. Unutulmamalıdır ki sahada ne kadar etkin olunursa, diplomaside ve masada da o kadar söz hakkı olunur. Milli çıkarlar noktasında Türkiye’nin geri adım atması söz konusu dahi olmamalıdır. <strong>Ömer Faruk Tunçbilek</strong>
<p>Kendimizle barışalım. önce kendimizi sevelim. sonra da kendimizi, kendimiz gibi olduğumuz için sevenleri sevelim...</p><p>Evet , tam olarak ” bilgiyi zırhsız savaştıran yazar” olarak tanınmakta Fırat Devecioğlu. Yüzündeki samimiyeti yazılarına yansıtan ve öne sürdüğü şaşırtıcı özdeyişleriyle ilgileri toplayıp aynı zamanda sosyal medyada da pek çok takipçisi olup hakkında sık sık konuşulan örnek bir yazardır. Girişimcilik kariyerinin yanı sıra sosyoloji ve felsefeye olan merakı Devecioğlu’nu hep bir adım daha önde olmasını sağlamıştır.</p><p>Fırat Devecioğlu, çağımızın güncel konuları ile ilgili sık sık yazılar yazmış ve bunlardan en güzel miras olarak ise şimdilik ” Yüzleşme” adlı kitabı ile rafların baş mankeni olmuştur. Bu kitabında üzerinde durduğu konu ‘mutsuzluk’tur. Mutsuzluğu, ” Dünya’yı en çok sevmeyenlerin yönetmesi” olarak yorumlayan Devecioğlu modern zaman insanının yaşama dair korkularını bireyin içindeki ‘güçlü’ algısı ile bastırmaya çalıştığını ve nbunlara bağlı olarak kendileri ile ‘yüzleşme’ eğilimleri sonucunda “mutsuz” olduklarını dile getirmektedir.</p><h2>Modern zaman tuzağı; "Sevdiğin işi yap"</h2><p>Devecioğlu, Modern Zaman Tuzağı; " Sevdiğin İşi yap" başlıklı yazısında ise yine bakmak ve görmek arasındaki farkı bizlere farkettirmektedir. İnsanların birbirlerine her fırsatta aslına bakılırsa 'düşüncesizce' vurguladıkları " sevdiğin işi yapmalısın" cümlesinin altında yatan korkunçluğu Devecioğlu bizim yerimize düşünmüş ve şunları söylemiştir;</p><blockquote><p>"Sevdiğin işi yapmalısın" düşüncesi modern çağın kendini gizlemeyi en iyi şekilde başarmış, sömürü kapılarını sonuna kadar açan sinsi bir aracı.</p><p>"Sevdiğin işi yap" diyerek tavsiyelerde bulunan iş sahibinin, şirketinin varlığı için, birçok tek düze ‘sıkıcı’ iş, görmezden geldiği insanlar tarafından yapılıyordur. Bu düşünceye göre, yoruluyorlarsa sevdiği işi bulmaları gerekir! Sevdiği işi bulabiliyorsa, o zaman da öncelikle düşük ücrete ses çıkarmamalılar, sonuçta sevdiği işi yapıyorlar!</p></blockquote><p><strong>Ne diyorduk böyle zamanlarda " Keşke haklı olmasaydın".</strong></p><p>Peki Fırat Devecioğlu şuan ne mi yapıyor?</p><p>Gazetelerde manşet, raflarda başrol ve işinde gözde olmakla meşgul:) Ha bir de tabii sahiplendiği kedisi Marlacık ile yeni ufuklara yelken açmaya devam ediyor.</p><p><strong>Sevilay Kocabey</strong></p>