D

Deniz Özeri

@deniz8

6 paylaşım0 takipçi0 takip

<ul><li>Tüm dünya olarak Covid salgınının ciddi bir boyutunun içinden geçtik ve hala da etkisi azalarak da olsa devam eden bir pandemi süreci var. Dünya'da ilk Covid vakası Çin'in Wuhan kentinde 1 Aralık 2019 tarihinde tespit edilmişti. Ve bize çok uzak olduğunu düşünüp hiç kaygılanmamıştık. Daha sonra uzaktan, sokakta birden düşüp ölen insanların görüntüleri geldi. Birisinin yarasa yiyerek salgını başlattığı iddia edildi. Çin'in dünyaya salgını geç bildirdiği ve önlem almadığı ile ilgili eleştiriler yapıldı. Ve ne olduysa oldu ve kısa bir sürede tüm dünya salgının etkisi altına girdi. Sokağa çıkma yasakları, seyahat engelleri, çalışma düzenlemeleri ve okulların kapanmasıyla süreç devam etse de 21 Ağustos 2022 tarihi itibarıyla &nbsp;dünyada 600.606.487 vaka &nbsp;ve 6.471.237 vefat kayıtlara girmiş bulunmakta.</li></ul><p>Türkiye'de ise televizyonlarda bolca gördüğümüz bir doktorumuz Türklerde covid virüsünün tutunacağı bir genin olmadığını söyledi. Ve birçok ülke salgının etkisi altına girmişken ülkemizde görülmemiş olması nedeniyle neredeyse buna inanacaktık ki sağlık bakanımız 11 Mart 2020'de ilk vakayı televizyonlardan açıkladı. Ve 17 Mart 2020'de ilk vefat haberi geldi. Okulların ara tatili &nbsp;acil olarak öne alınsa da biz 2 hafta sonra yine eski düzenimize devam edeceğimizi düşünerek tatile girdik. Ama durum hiç de öyle olmadı. Uzun bir dönem uzaktan eğitim yapmak zorunda kaldık. Covid ülkemizde de hızla yayılarak ölümlere sebep oldu. Özellikle 65 yaş üstü ve en az altta yatan bir rahatsızlığı olan kişileri etkilese de sağlık çalışanlarımızdan ve genç nüfusumuzdan da çok kayıp verdik. Ve insanların karantinada sevdiklerinden &nbsp;uzakta ,onların ellerinden bile tutamadan yapayalnız ölmeleri en acı yönüydü bu salgının.20 Ağustos 2020 itibarıyla Türkiye' de enfekte olmuş toplam hasta 16.671.848 ve ölüm vakası 100.400 kişi olarak açıklandı.</p><p>Günlük ve haftalık &nbsp;tablolarla salgının durumunun açıklanmasını "evde kal Türkiye" söylemiyle bekledik. Daha önce çoğumuzun adını bile bilmediği sağlık bakanı Fahrettin Koca, artık her akşam evlerimizdeydi ve salgından korunmanın tek yolunun "yakalanmamak" olduğunu söyledi. Bu sosyal medyada çokça mizah konusu oldu. İlerleyen günlerde de fısıldayarak yanındaki görevliye &nbsp;"bana yaklaşma" demesi üzerine sosyal medyada mizah amaçlı videolar dolaştı.</p><p>İlerleyen günlerde tuhaflıklar ,maske dağıtılacak diye maske satışının yasaklanmasıyla başladı. Ailedeki her ferdin 5 maske hakkı vardı ve maske için başvuru yapılıyordu. Maske takma zorunluluğu gelmiş ama &nbsp;insanlar maske satın alamıyorlardı. Kendilerine maskenizi alabilirsiniz diye sms gelmesini bekliyorlardı. Sosyal medyadan "maskem geldi, benimki gelmedi" paylaşımları yapılmaya başlandı.</p><p>Türkiye 'de ilk önce 65 yaş üstünün sokağa çıkması yasaklandı. Daha sonra 20 yaş ve altı gençler ve çocuklar için başladı yasak. Her birinin ayrı olmak üzere belirlenen saatlerde sokağa çıkma izni vardı. Kimin ne zaman çıkacağı ile ilgili &nbsp;komik capsler dönmeye başladı bu arada. Bir gün kahvaltı yaparken evimizin karşısındaki okulun bahçesinin çocuklarla dolduğunu görüp polisi aradım ve yasaklara uymadıklarını söyledim ben de. Ekip geldi ve okul bahçesini dağıttı. Sonra kızım dedi ki "anne çocukların çıkma saatiymiş zaten." O kadar çok değişmişti ki kimin ne zaman çıkacağının ne ben farkındaydım, ne polis ne de ceviz ağacı farkındaydı.&nbsp;</p><p>11-12 Nisan 2020'de ilk &nbsp;geniş çaplı sokağa çıkma yasağı ,30 büyük şehir ve Zonguldak'ta ilan edildi. Ne var ki yine tuhaf bir şekilde yasak 2 saat önce duyuruldu ve insanların panik halinde alış veriş için sokaklara akın etmesine neden oldu. Bu da bu kalabalığın oluşturduğu ortamın salgının seyrinde kötü etki yapacağı yönündeki haklı eleştirilere neden oldu ve Süleyman Soylu istifa etti ama istifası kabul edilmeyerek görevine devam etti. Bu ilk kapanmadaki en çok &nbsp;konuşulanlardan biri de Luppocu dayı oldu. Elinde sadece bir paket Luppo ile ödeme sırası bekleyen genç adam kapanmaya damgasını vurdu. Bir paket Luppo için kalabalığa sebep olduğu yönünde ciddi eleştirilere maruz kalan genç adamın daha sonra işsiz olduğu ve Luppo'ya yetecek kadar parası olduğu iddia edildi. Eleştirenler tarafından özür mahiyetinde paylaşımlar yapıldı. Ve bu olayın Luppo satışlarını 5 kat arttırdığı söylense de firma yüzde 20 bir artıştan söz etti. Bu konu öyle çok gündemi meşgul etti ki Twitter'da Luppo adına fake hesaplar açıldı. Yarasa yediği iddia edilip suçlu ilan edilen adam luppocu dayının yanında neredeyse masum kabul edilecekti.</p><p>Bu arda 65 yaş üstü büyüklerimizi evlerinde tutmak çok zor oldu. Üsküdar Belediyesi'nin evde kal etiketiyle "sizleri çok seviyoruz, bize bunu yaptırmayın" ifadeleriyle paylaştığı yukarıdaki fotoğraf gündem oldu. Bir diğer Twitter kullanıcısı,"83 yaşındaki babam, canım sıkıldı, Kızılay'a gezmeye gidiyorum, diyor. Oysa hiç gitmezdi." diyordu.</p><p>Gerçekten de kendi annem ve babamdan da biliyorum, hiç evde tutamadık onları. Babam sokak başlarında bir önceki sokağın duvarının arkasına gizlenerek yolu gözleyip polis ve zabıta yoksa ilerleyerek hedefine nasıl gidip geldiğini ballandıra ballandıra anlatıyordu. Bir keresinde zabıtaya denk gelmiş tabanları yağlayıp koşarak kaçmıştı.</p><p>Bu arada yine sosyal medyada evinin çatısındaki birkaç kiremiti söküp kafasını oradan uzatmış 65 yaş üstü vatandaşlarımızın olmasına benzer mizah görselleri yerini aldı.</p><p>Bu arada Coronavirüse şiirler yazıldı, şarkılar bestelendi. İnternette denk geldiğim ve kimin yazdığını bilmediğim şu şiir gibi:</p><p>Geldi uzak yerlerden</p><p>Yıkanmayan ellerden</p><p>Artık sen de dillerden</p><p>Düşmez oldun corona</p><p>Çıktın Wuhan ilinden</p><p>Anlamayız dilinden</p><p>Ta Allah'ın Çin'inden</p><p>Çıkıp geldin corona</p><p>Sana maske çare mi?</p><p>Yaktın ciğerparemi</p><p>Yarasa mı fare mi?</p><p>Nerden çıktın corona?</p><p>Yasaklar devam ettikçe en önemli aksesuarımız da market poşeti, ekmek poşeti oldu. Evcil hayvan edinenler oldu gezdirebilmek için, doktor randevuları alıp şehri turlayıp gelenler oldu.</p><p>Bu arada sevimli öğrencinin biri "öğretmenim bugün canlı ders var mı?" diye sordu.</p><p>Öğretmenler de "sesim geliyor mu çocuklar? "dedi durdu.</p><p>Ve son olarak pandemi boyunca en çok çalışan, vefakarca çalışan, görevden ayrılmalarına bile izin verilmeyen ve çok acı kayıplar veren doktorlarımız ve sağlık çalışanlarımıza minnet borçlu olduğumuzu belirtmek istiyorum. Unutulmamalı ve kıymetleri bilinmeli.</p><p>Ve bir son daha eklemek istiyorum. Aşılar gerçekten pandeminin gidişatını değiştirdi ve kafamızda çip falan yok.</p>

D
Deniz Özeri
·20 Ağu 06:00·İnsan

Yıllardır hatırlayıp herkese de anlattığınız anılarınızdaki ayrıntıları veya o anının tamamını hiç yaşamamış olabileceğinizi hiç düşündünüz mü? Gerçekten böyle bir şey var. Beynimiz anıları deforme edip değiştirebiliyor veya yeni bir anı yaratıp hafızamıza kodlayabiliyor. Belki bir anıdaki beğenmediğimiz bir ayrıntının yerine istediğimiz yenisini koyuyoruz ve artık gerçek anımız oymuş gibi kendimizi de inandırıyoruz veya ilginç bir şekilde iyi ya da kötü hiç yaşanmamış bir anıyı yaratıp hayat hikayemize ekliyoruz. Ve tüm bunların farkında olmuyoruz. Buna hayali ya da sahte anı sendromu deniyor. Bilim insanları ve psikiyatristler bu durumun çocuklukta yaşanan bir travmadan, yakın çevre tarafından cinsel istismara maruz kalmaktan, yaşla beraber gelen hafıza kayıplarından veya ilaç kullanımına bağlı olarak gelişebileceğini söylüyorlar. Yani ne kendi yaşadıklarımız ve başkalarına anlattıklarımız, ne de başkaları tarafından bize anlatılan kendi anıları tamamıyla gerçek olmayabilir aslında. Hatta çocukken hatırlamadığımız ve annemiz, babamız tarafından bize anlatılan bizimle ilgili anılar gerçek olmayabilir. Özellikle ailelerinden uzakta yaşayan çocuklar, ailelerinin fotoğraflarına kendilerini ekleyip fotoğrafın çekildiği anda kendilerini orada gibi düşünüp bunu anıya dönüştürme eğilimdelermiş. Belki yalancı dediğimiz insanların çoğu yalancı değil. Doğruyu öyle sanıyorlar. Peki kafamızda uydurup inandıklarımız haricinde yaşadıklarımız gerçek mi yoksa her şey bir hayal mi? Biz bir bilgisayar oyunu muyuz? Biz birisinin hayali miyiz? Biz gerçekten biz miyiz gibi sorular akla gelebiliyor burada... Bir de insanın hayal kurma gibi bir yeteneği olmasaydı, dünyada şu anda var olan teknoloji olur muydu? Bir küçük toplu iğne, bir makas, giysiler, resimler, şarkılar olur muydu? Bilim olur muydu?Sümerler yazıyı, Lidyalılar parayı bulur muydu? Bu sahte anı sendromu, psikiyatrik bir rahatsızlık olmakla birlikte yaratıcılık için gerekli sanki. Beynin bir şeyleri uydurması gerekli, olabileceğine kendini inandırması gerekli. Ve bu durumun yan etkisi de yaratıcılığı konuştururken araya sahte anılar serpiştirilmesi. Zaten sendromum kuvvetli ve sık görüldüğü kişiler yaratıcılıkları yüksek kişilermiş. Araya serpiştirilen sahte anıları da kullandığımız ilaçların yan etkisi gibi düşünebiliriz. Midemizi sakinleştiren proton bombalarının bize alzheimer olarak dönmesi veya migrenimizi geçiren ağrı kesicinin midemizle ilgili anılar bırakması gibi. Sonuç olarak şu anda anılarımız var ama gerçekten var oldular mı emin değiliz. İnsan ölürken gözlerinin önünden geçen film şeridi belki de yok ne dersiniz? <h2>Anıları Sakla:</h2> https://www.youtube.com/watch?v=oCQMj4MleuQ&amp;list=RDoCQMj4MleuQ&amp;start_radio=1&amp;rv=oCQMj4MleuQ <blockquote class="embedly-card">Keyifli dinlemeler.</blockquote>

Ülkemizde son yıllarda giderek artan çok önemli bir kadına şiddet sorunumuz var. Son yıllar derken 2000'li yıllardan bahsediyoruz. Ve 2019 yılı son 10 yılda en fazla sayıda kadının erkekler tarafından hayattan koparıldığı yıl olmuş. Bu sayı 474. Sadece 2010-2019 yılları arası toplam 2296 kadın cinayeti işlenmiş. Bu rakamlar sadece sayıdan ibaret değil. Bu rakamla belirtilen kadınların her birinin bir annesi, babası, kardeşi, belki bir evladı ve en önemlisi de hayalleri, umutları, sevdikleri, sevmedikleri, acıları, sevinçleri, bir hayatları vardı. Onlara ait bir hayatları. İnsandılar yani. Kim olursa olsun ister eş, ister sevgili, ister baba, erkek kardeş veya bir akraba bu hayatı sonlandırmaya karar veremez. Kadınlar kimsenin namusu, kimsenin kölesi, kimsenin malı değildir. Faillere bakarsak bazı küçük beyinlilerin tersini düşündükleri aşikar. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'nun raporuna göre 2008-2018 yılları arasında incelenen 1260 cinayette failler listesinin en başında 623 vakada koca, 160 vakada sevgili, 94 vakada eski koca, 88 vakada tanıdık biri (tecavüz ve hırsızlık amaçlı), 49 vakada akraba, 48 vakada kardeş, 38 vakada baba, 18 vakada yabancı biri olduğu görülmüştür. Öldürülen kadınların çoğu sokak ortasında öldürülmüş, çoğunda intihar süsü verilmek istenmiştir. Görüldüğü gibi çoğu yakını olmak üzere failler hep erkek. Ve çoğunluğu acımasızca, vahşice işlenen cinayetler. Söz konusu yıllar arasındaki kadın cinayetlerinde  5 kadından 1'i boşanma aşamasında öldürülmüş. Neden? Çünkü bu faillere göre kadın boşanamaz. Çünkü kadının bir erkeği istememe özgürlüğü yok. Ve buna ek olarak ne yazık ki bazı kadınlar boşanma konusunda ailelerinden de destek görememekte ve kaderlerine terk edilmektedirler." Kızım kocandır, ne derse tamam de, ağzınızın tadı bozulmasın" telkinleri ile evlerine gönderilen, küçük bir kız olduğu zamanlarda da "başımı eğdirme "diye büyütülen, her attığı adıma karışılan kadınlarımız çaresizce ''adamın ağzının tadı bozulmasın'' diye yaşar. Hayır efendim, herkesin ağzının tadı bozulsun. O kadının tadı tuzu ne olacak peki? Bir kadın şiddet görüyorsa çevresindeki herkesin, komşusuna kadar, olay yerinde yoldan geçen yabancıya kadar, herkesin tadı tuzu bozulmalı. Kadına şiddetle mücadele, tüm toplumca yapılmalı ve tabi ki devlet de üzerine düşen görevi sonuna kadar yerine getirmeli. Kadınlar gerektiği gibi korunmalı. Hiçbir şiddet cezasız kalmamalı. Yok kravat taktı, yok takım elbise giydi, yok tahrik oldu gibi iyi hal indirimleri olmamalı. İnsan öldüren hiç kimsenin iyi hali ve haklı bir bahanesi olamaz. (Kendini müdafaa dışında). <p style="text-align: left">Bu 2010 yılından 2019 yılına kadar yüzde 25 artan kadın cinayetlerine ağzımızın tadı biraz bozulsaydı keşke. Ah vah deyip üzülüp unutup geçmeseydik. Ölüm yıl dönümlerinde bize hüzünle bakan fotoğraflarını sosyal medyadan paylaşmak çözüm değil. Sadece devlet koruması da yetmiyor bazı vakalarda gördüğümüz gibi. Cezaların caydırıcılığının ve eskiden olduğu gibi toplum tarafından dışlanmanın yanında tüm ülke sorunlarında olduğu gibi her şeyde eğitim en önemi faktör. Aile eğitimleri, erkek ve kız çocukların doğru ve eşit yetiştirilmesi, okullarda çocuklara kadın erkek eşitliği ve şiddetin kabul edilemezliği ile ilgili dersler verilmesi, kız çocuklarının eğitime ulaşmalarının önündeki engellerle mücadele edilmesi gerekmektedir. Yani kadının bir mal, köle, namus, bir cinsel obje olarak görüldüğü cehalete son verilmelidir. En önemli adım da tabi ki İstanbul Sözleşmesi'dir ki 2010-2019 yılları arasında kadın cinayetleri sayısında sadece İstanbul Sözleşmesi'nin imzalandığı yıl olan 2011 yılında düşüş görülmesi çarpıcıdır.</p> Sonuç olarak Özgecan'ı ve ''keşke yavrumu silahla vursalardı, daha az acı çekerdi'' diyen annesinin acısını; hayatının baharında tecavüz edilip intihar süsü verilmek istenen Şule Çet'i, yaptığı 23 suç duyurusuna takipsizlik kararı verilen Ayşe Tuba Aslan'ı, küçük kızının yanında ''ölmek istemiyorum'' diye haykırışını duyduğumuz Emine Bulut'u ve travmasıyla baş başa bıraktığımız o kızı ve daha nicelerini sadece ölüm yıl dönümlerinde profil fotoğraflarıyla hatırlamayalım. Komşuysak, arkadaşsak, yoldan geçensek, her neysek, biraz rahatsız olalım. Öğretmensek öğretelim, eğitelim. Bakansak siyaset üstü çalışmalar yapalım. Hiç kimsenin hayatı hiç kimseden üstün ve kıymetli değildir. Yazımı bana kadın olarak haklarımı ve değerimi dünyadaki birçok ülkeden daha önce kazandıran Mustafa Kemal Atatürk'ün sözleriyle bitirmek istiyorum: <h3>Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürüklenmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.</h3>

D
Deniz Özeri
·29 Tem 07:08·Edebiyat

Dünya Edebiyatının ilk romanı olan ''<strong>Genji’nin Hikayesi''</strong> 11.yüzyılda Japonya’nın Heian döneminde saray nedimesi olan Murasaki Shikibu tarafından yazılmıştır. Yani Dünya’nın ilk romanını yazan kişi bir kadındır. Üstelik de o dönemde Japonya’da Çin alfabesi resmi yazışma dili olarak kullanılıyor ve kadınların Çin alfabesini öğrenmelerine izin verilmiyorken Murasaki’nin romanının Çince ve Japonca nazıma hakim olması önemlidir. Romanda, Hikaru Genji’nin aristokrat olmayan annesi onu doğururken ölüyor. İmparator Genji’yi veliahdı seçmiyor ve Gen klanının başına geçiriyor. <img class="wp-image-32294 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/murasaki_genji_hiroshige-300x187.jpg" alt="" width="657" height="410" /> Genji’nin aşk hayatı ise 9 yaşında Fujitsubolar’ın kendisinden 5 yaş büyük prensesine aşık olmasıyla başlıyor. Fakat 12 yaşındayken  başkası ile evlendiriliyor Karısı Genji’ye aşık bir başka kadın tarafından öldürülünce Genji yıkılıyor ve ardından her şeyini kaybediyor. Daha sonra ise kendisini ve aşkı aramayı sürdürüyor. <img class="wp-image-32293 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/Dq11fDCCWwfF8fXm-636682135823469771-300x167.jpg" alt="" width="661" height="368" /> İçinde 400 karakter olduğu söylenen Genji'nin Hikayesi bugüne kadar 30'dan fazla dile çevrilmiş ve edebi açıdan eşsiz kabul edilmekte olup günümüzde Japon liselerinde okutulmaktadır. Burada önemli olan bir konu da kadın erkek eşitsizliğinin hat safhada olduğu o dönemde bir kadının Dünya Edebiyatı açısından en önemli eserlerden birini yazabilmesidir. <h2>Peki, kimdi Murasaki Shikibu?</h2> 973 yılında Japonya'da doğan Murasaki Fujiwara hükümdarının soyundan gelmiştir. 11.yüzyıla kadar Fujiwara oymağı, ailenin kızlarının imparatorluk ailesi ile evlenmesi sonucu güçlü bir aile haline gelmiştir. 11.yüzyıldan sonra ise bu gücünü yitirmiştir. Murasaki'nin büyük dedesi  aristokraside döneminde üst düzeydeymiş. Ve dedesi ve büyük dedesi edebiyatçılar arasında ünlülermiş. Murasaki 'nin babası da devlet akademisinde okuyup akademisyen olmuş. Annesi de Fujiwana'nın aynı soyundan gelmekteymiş. 3 çocukları olan çift  çocuklarının eğitimine çok önem vermişler. Dolayısıyla Murasaki'nin Çince'ye de bu kadar hakim olmasında  ailesinin büyük katkısının olduğu düşünülmektedir. Buradan şunu anlıyoruz ki, eski çağlardan beri bir çocuğun eğitiminde en büyük görev aileye düşmektedir. Eğitim ailede başlar, yaşanılan çevre, akran, okul, öğretmen ve doğru, güçlü bir eğitim programı ile devam eder. O zaman son söz değerli tarihçimiz İlber Ortaylıdan gelsin: <blockquote><strong>"Birlikte kahvaltı edemeyecekseniz, akşam masal anlatıp öpemeyecekseniz lütfen çocuk dünyaya getirmeyin."</strong></blockquote>

9
D
Deniz Özeri
·13 Tem 09:55·Edebiyat

<p style="text-align: left;">Adım Süheyla. Babam ve Leyla’nın ortak kurdukları hayallerinde karar verdikleri isim. Ama hayalde ufacık bir değişiklik olmuş ve Leyla, Gülsüm oluvermiş. Süheyla’ya iki de küçük oğlan eklenmiş.</p> <p style="text-align: left;">Gülsüm, sarı uzun saçları ve yemyeşil gözleriyle on beş yaşında evlendirilmiş aniden, Rıza ile hiç rızasız. Böylece çocuk yaşta başlamış, güneşle beraber evde yükselen sese boyun eğmeye. Çünkü Rıza gözünü açtığı gibi Gülsüm’e bir acı kahve yaptırır, sonra da pikabın kapağını kaldırırdı yıllardır. Biz de üç kardeş kendimizi bildik bileli aynı şarkıyla uyandık. Evin içinde son ses yükselen aynı şarkıyla... Bir gün bile aksamamıştır, o plak yerine yerleştirilir ve güne başlanırdı.</p> <p style="text-align: left;"><strong> “Saçların tarumar, gözlerinde nem</strong></p> <p style="text-align: left;"><strong>Ateşe benzerdin, küle dönmüşsün.”</strong></p> <p style="text-align: left;">Bir gün bile güzel bir sözle, tatlı bir dille hatta kuru da olsa bir günaydınla uyandırıldığımız olmamıştır. Uyandıktan sonra da şarkı bitene kadar tık ses çıkarmak yasaktır. Yatağında ya sessizce şarkının bitmesini beklersin ya da kulaklarına pamuk tıkar uyumaya devam etmeye çalışırsın. Büyüdükçe kalkıp pikabı parçalama isteğin de büyür. Bazen miden bulanır, kalkar ses çıkarmadan tuvalette kusarsın. Oğlanlar sessizce gözlerinin içine bakar bazen. Onları iki kolunun altına alır, kara saçlarını öpersin.</p> <p style="text-align: left;">Gülsüm ise mutfak önlüğünün ardına sığdırdığı herkesçe önemsizleştirilen küçücük dünyasında; patates ve un çuvalları, dizilen konserveler, salçalar, poşetlenen kışlıklar dökülen ballar, yalanan fayanslar ve davlumbaz uğultusunun arasına sıkışan bir yara bandıydı sadece.</p> <p style="text-align: left;">Öyleydi çünkü gerçekten de Rıza’ya göz göre göre seçilmiş, adeta feda edilmiş, üstelik de güzel bir yara bandıydı. Öyleydi çünkü kendinden on yaş büyük Rıza fakültenin son sınıfında taptığı Leyla tarafından terk edilmiş ve leyla Rıza’nın en yakın arkadaşıyla evlenivermişti. Rıza bu olaydan sonra kendini bir türlü toparlayamamış okulu da bitmesine bir final kala bırakıvermişti. Ve oğullarının bu durumuna dayanamayan aile meclisi toplanmış, bencilce ve bana göre canice bir kararla uzaktan akraba kızı Gülsüm’ü kurban seçmişlerdi. Ve bu evin duvarlarında on yedi yıldır yankılanıyordu kabus.</p> <p style="text-align: left;"><strong>“Saçların tarumar, gözlerinde nem</strong></p> <p style="text-align: left;"><strong>Ateşe benzerdin, küle dönmüşsün</strong></p> <p style="text-align: left;"><strong>Hayal mi gerçek mi gördüğüm bilmem</strong></p> <p style="text-align: left;"><strong>Elden ele gezen güle dönmüşsün.”</strong></p> <p style="text-align: left;">Rıza her sabah bu şarkıyla Leyla’nın çok pişman olduğu hayalini kurar ve aileden gelen bir bencillikle mutlu olurdu. Hatta evdeki televizyon konsolunun çekmecesinde Leyla’nın fotoğrafları olan bir albüm vardı. Arada bakılır, düzenlenir, yerine koyulurdu. Her şey herkesçe bilinir, Gülsüm’ün yanında tüm ayrıntılarıyla konuşulurdu. Öyle normalleştirilmişti ki bu durum, Gülsüm sanki hisleri alınmış alelade bir eşya gibi yapması gerekenleri zorunlu olarak yapan ve köşesine çekilmesi beklenen silik bir obje olarak görülüyordu. Ben de günden güne büyüttüğüm öfkemle ismimi reddediyor, sözümü geçirebildiklerime kendime Süha dedirttiriyordum.</p> <p style="text-align: left;">Annemin otuz iki yaşına bastığı o sabah, biyolojik saatimin bana zorunlu olarak öğrettiği zamanda gözlerimi açtım. Önce kulaklarımda pamuk var zannederek baş ve işaret parmaklarımı kulaklarıma götürdüm. Beş duyum da açıktı. Ve evde çıt ses yoktu. Biraz daha bekledim ama yoktu. O nefret ettiğim ve nefretimle ne yapacağımı bilemememe neden olan o şarkı yoktu. Kardeşlerimle paylaştığım odadan çıktım ve salonun kapısından içeriye kafamı uzattım. Babam her zamanki koltuğunda elinde annemin yaptığı kahvesiyle oturuyordu. Önündeki sehpadan hiç kalkmayan pikap artık orda değildi. Üç adım daha yaklaştım.”Noldu baba? Pikap mı bozuldu” dedim. "Hayır bozulmadı." dedi babam. Olduğum yerde dikilmeye devam ettim istemsizce ve cevap bekleyerek.</p> <p style="text-align: left;">--- Dün yolda yürürken Leyla’yı gördüm.</p> <p style="text-align: left;">--- Eeeeee?</p> <p style="text-align: left;">---- Saçları tarumar değildi.</p> <p style="text-align: left;">Döndüm ,aynı anda salonun kapısında ani bir dönüşle beraber üstündeki mutfak önlüğünü çözüşünü gördüm annemin. "Süha gel kızım yardım et." dedi.</p> <p style="text-align: left;">Dört küçük valize sığdırdık gelişi güzel atarak annemin on yedi yılını. Annem dalgalı altın sarısı saçlarını omuzlarından aşağı saldı, gözlerini sürmeledi. Oğlanları ve annemin tüm güzelliğini yanımıza aldık. Artık gidebilirdik. Babam iyileşmişti. Onu kaşındıran bant izleriyle baş başa bırakıp kapıyı çekip çıktık.</p>

5

Sınıftasındır. Boyun 1.20 falan. Sakince oturman ve dikkatlice öğretmeni dinlemen gerekiyordur. Ama için kıpır kıpır, biraz önceki teneffüste yarım kalan oyundadır aklın. Kalbin oyunun heyecanının ve hazzının ritminden hemen ciddiyetin ritmine geçmelidir. Yumruğun kadar olan kalbinin bunu hemen nasıl yapacağı kimsenin umurunda değildir. Üstelik kısacık teneffüse tuvalete gitmeyi sığdıramamışsındır. Şimdi bunu nasıl söylemeli diye düşünürsün ve sıranın gözündeki en sevdiğin lolipopa takılır gözün. O anda ne ders, ne öğretmen, ne dişlerin…Gözüne inen bir perdeyle birlikte, hooop şeker ağzındadır. Sınıftasındır. Boyun 1.60 falan. Çayın yarısı ve aklın bardakta kalmıştır. Senden ciddi ve düzgün bir şekilde sınıfa girmen ve hemen düzeni sağlaman bekleniyordur. Kapıyı açarsın ve asla yürüyemeyen; koşan, seken, kayan, gülen, ağlayan, abur cubur yiyen, otuz küsur küçük insan dolu bir oda. Eğitmen için sana verilmiş, senin insanlarındır bunlar. Öğrencilerim dersin, benim çocuklarım dersin. Oysa onlar evrenin çocuklarıdır, onlar geleceğin çocuklarıdır. Ve senin hata yapma lüksün yoktur. Ama onluk bozmayı da mutlaka bu ders anlatmalısındır. Ama her kapıdan girişinde olduğu gibi birbirine benzer şikayetleri dinliyorsundur ve sabrın sınanıyordur. Ve onluk bozmayı da bu ders çok güzel bir şekilde anlatmalısındır. Komşuya gitmelisindir. Komşudan genelde biraz şeker, biraz tuz, isteyen çocuklara onluk isteyeceğimizi söylemelisindir. Ama karşındaki çocuklardan birkaçı tuvalete gitmek istemekte, birkaçı lokmasını hala çiğnemekte ve birisi de hooop şekerini ağzına atmaktadır. Sınıftasındır. boyun 1.20’yi geçsin istemektesindir. Örümcek adam olmak, komşuya giden sayıyı durdurmak, komşunun kapısını açmasını engellemek istemektesindir. Önce işlem çizgisine, sonra eksi işaretine atlar, ordan eksilene geçer, birliklerden sayıyı yakalar, öğretmene fırlatırsın. Öğretmen sana bakar. "Sen suçlu gözlerle ama gitmesin komşuya" dersin. Öğretmen birden güler, şaşırırsın. Sınıftasındır. Boyun 1.60’tan geriye gitmesin istersin. Çipil çipil otuz küsur göz sana bakmaktadır. Kocaman göz bebekleriyle gözünün içine bakan minik insanlar. Sendeki en ufak değişikliği anında fark eden, merak eden, akıllarından kim bilir neler neler geçen minik insanlar. Tüm ciddiyetinle geçersin tahtaya. Ciddi olmazsan disiplin bozulur diye öğrenmişsindir. Başlarsın anlatmaya. ­--- 2’den 4 çıkar mı çocuklar? --- Çıkmaaaaz. --- O zaman komşuya gideriz.Bir onluk isteriz. Derken ön sıradan tiz bir ıslık sesi. Döner bakarsın. Çocuk suçlu gözlerle omuz silker. "Ama gitmesin komşuya" der. Senin tüm ciddiyet o an gider ve gülersin. Ne güzel gülersin aslında sen. Tüm sınıf güler sen gülünce. Pamuk Prenses olmak isteyen kız “Gülünce çok güzel oluyorsunuz öğretmenim” der. Çünkü herkes gülünce güzel oluyordur. Çünkü ciddiyet displin değildir. Çünkü sevgi her şeyi halleder. Çünkü "sizde biraz sevgi varsa alabilir miyiz?" diyordur minik kalpler.

5