<blockquote>"İnsanın ağrısı, sancısı olduğunda hiç olmazsa bağırabilirdi, ama o sürekli olarak trajik bir biçimde komedi oynamak zorundaydı. Sinirleri yay gibi gerilmişken gülümsemesi, neşeli görünmesi gerekiyordu, bu sahte neşenin ne çabalara mal olduğunu, kendine hâkim olmak için her gün nasıl kahramanca bir güç harcadığını kimseler anlamıyordu." Korku, Stefan Zweig</blockquote> Günaydın, 29 Ocak 1972’de Tokat’ın Erbaa ilçesinin Tanoba beldesinde dünyaya geldi. İlköğrenimini Turhal’da, liseyi Erbaa’da okumuştur. Lise yıllarında ilçede düzenlenen okullar arası tiyatro yarışmasında rol yapmadaki kabiliyeti ve sahne hakimiyeti ile ödül kazanınca öğretmenleri tarafından konservatuara gitmesi yolunda teşvik edilmiştir. Ailesi oyunculuğa sıcak bakmadığından meslek edinsin diye ablasının yanına İzmit’e gönderilir. Ancak içindeki tiyatro aşkı engel tanımayan Günaydın, İzmit’te de tiyatroya girer ve amatör olarak oyunculuğa devam eder. Sonraki yıllarda artık ailesinin de desteği ile önce Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuarına ve ardından da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Devlet Konservatuvarına devam eder. <img class="wp-image-52430 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/engin-gunaydin-kimdir-engin-gunaydin-kac-yasinda-15338130_6320_amp-300x171.jpg" alt="" width="890" height="507" /> Günaydın ilk defa 1996 senesinde profesyonel tiyatro kariyerine adım atmış ve Yılmaz Erdoğan tarafından yazılan "Otogargara" oyunuyla da ilk tiyatro deneyimini kazanmıştır. Devamında Bir Demet Tiyatro’da, Aşkım Aşkım dizisinde ve Zeki Demirkubuz’un Yazgı filmindeki oyunculuğuyla yeteneğini seyirciye gösterme imkanı buldu. Okan Bayülgen’in Zaga isimli programında oynadığı kısa skeçlerle yıldız iyiden iyiye parıldayan Günaydın’ın komedi türüne olan yatkınlığının keşfedilmesi çok sürmedi. Gülse Birsel’in yazdığı Avrupa Yakası dizisinde canlandırdığı Burhan Altıntop tiplemesiyle hem seyirciyi alabildiğine kızdırdı hem de gülmekten gözlerimizden yaşlar getirdi. Aradan yıllar geçmesine rağmen hala sosyal medyada repliklerinin ve sahnelerinden kesitlerin paylaşılması Günaydın’ın bu tipi canlandırmadaki olağanüstü başarısının bir kanıtı sayılabilir. Sonrasında hem ülkemizde hem de Ortadoğu ülkelerinde sevilerek izlenen Muhteşem Yüzyıl dizisine önce misafir oyuncu olarak girmiş, ardından da kadrosuna dahil olmuştur. Takıntılı bir dedektifi canlandırdığı Galip Derviş dizisinde de önceki performanslarını aratmamış, seyircinin hem Derviş’i hem de diziyi sahiplenmesini sağlamıştır. Günaydın bu diziden sonra dizi oyunculuğunu bıraktığını söylese de anlaşılan sektörden ve belki de dizi oyunculuğunun motivasyonundan kopamadığından 2022 senesinin son aylarında Netflix isimli internet platformunda oynayan senaryosunu kendisinin yazdığı Andropoz isimli dizide tekrar sevenlerinin karşısına çıkmıştır. <img class="wp-image-52431 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/FD1KZWkWQAQndQw-300x162.jpg" alt="" width="1181" height="638" /> Engin Günaydın'ın Dizi - Film Senaristliği Günaydın kesinlikle üzerine uyan projeleri seçmede, sanatı ön planda tutma konusunda seyircinin tam notunu almış oyuncularımızdandır. Her rolü kabul etmez, magazinel yönü nerdeyse hiç yoktur, mizaç olarak çekingen yapısı nedeniyle de her çevrede açıklama yapmaya istekli değildir. Bu suskunluğunu ise yazdığı dizi ve film senaryoları ve bunların kalitesiyle seyircisine fazlasıyla affettirmektedir. Gelelim Engin Günaydın’ın Senaristliğine Komedi, dram türünde yazdığı ilk senaryo VAVİEN filmidir. Taylan Biraderlerin yönettiği filmde karısı ve çocuklarıyla mutsuz bir aile hayatı süren Celal’in abisiyle kurdukları iş de batınca karısının biriktirdiği paralarla pavyonda tanıştığı bir kadınla kurmayı hayal ettiği gelecek ve sonrasında gelişen olaylar seyirciyi bazen üzmüş bazen de güldürmüştür. Günaydın bu filminde karakterleri çizmede gösterdiği başarıyla, diyalog yazarlığıyla, merak unsurunu canlı tutmasıyla ne kadar başarılı bir senaryo yazarı olduğunu kanıtlamıştır. Netflix’te gösterilen ANDROPOZ dizinde de başrol oynayan Günaydın yine seyirciye yapaylıktan uzak replikler sunarken güldürmeyi, içini parçalamayı ve tekrardan güldürmeyi ihmal etmiyor. Kıymetli oyuncu ve yazarın daha nice karakterler canlandırması ve yazması dileğiyle…
Cihan TELLİ
@cihantelli
<strong>"Geçmiş geleceğe, suyun suya benzemesinden daha fazla benzer."</strong> <em>İbni Haldun - Coğrafya Kaderdir, Mesud Topal</em> Başlar ve biter, bir hayat nedir? Acı ve tatlıdır, unutulur hepsi, Bir hayat nedir? Suzan Defter, Ayfer Tunç İbn-i Haldun devletlerin hayatını insan hayatına benzetirken devletlerin de doğup, gelişip, yaşlanıp ve sonunda tabiatın kanunlarına boyun eğdiğini açıklıyor. Benzer şekilde yerleşim merkezlerinin de kaderi İbni Haldun’un bahsettiğine paralellik gösteriyor. Bakıyorsunuz minicik bir belde, zamanla oraya yapılan yatırımlarla yeni iş olanakları ortaya çıktıkça önce yerleşik halkın ilgisini çekiyor, sonra tersine göçü tetikliyor ve ardından dışarıdan da göç almaya başladıkça belde hem nüfus hem de olanaklar bakımından büyüyor. Kimi zaman da bunun tam tersi durumlar yaşanabiliyor: Önceleri iş vb. imkanları sebebiyle ilgi odağı olan bir merkez, sonraki dönemlerde geriye düşüp emsallerinin fersahlarca ardında kalabiliyor. İkinci örneğe uyan merkezlerden biri de <strong>Balıkesir’in Balya</strong> ilçesidir. Adının nereden geldiğiyle alakalı olarak iki bilgi var elimizde: Söylendiğine göre Osmanlı döneminde Balya kadılık imiş ve kadının adı da <strong>Bali Bey</strong>’miş, sonradan kadının adından dönüşüp <strong>Balya</strong> olmuş. Çok da gerçekçi olmayan bu açıklamadan sonra ilçenin adının <strong>Yunanca <em>Palaia</em> (eski)</strong> kelimesinden geldiği yolundaki açıklama daha makul görünmektedir. <img class="alignnone wp-image-52305" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-5-5-300x168.jpg" alt="" width="918" height="514" /> Çok eski zamanlardan beri Balya’da çinko, kurşun, magnezyum ve linyit çıkarıldığı bilinmektedir. Romanlılar döneminde kurşun çıkarılan bir merkez olarak adının da “<strong>maden işçiliği</strong>” anlamına gelen “<strong>Ergasterion</strong>” olduğu bilinmektedir. Osmanlı döneminde kadılık iken 1901’de Fransızların buradaki madenleri çıkarmak için <strong>Mancılık</strong>’ta kurdukları <strong>ilk termik santral</strong>den Balya’ya elektrik getirdikleri, madenlerde elektrikten yararlanıldığı hatta Osmanlı’da saraydan sonra ilk elektriğin Balya’da kullanıldığı tarihi vesikalardan da anlaşılmaktadır. 1910’da ilçe olan Balya, 1920’de Yunanlılar tarafından işgal edilmesine karşın halkın cansiperane mücadelesi, kararlılığı ve cesareti sayesinde 6 Eylül 1922’de düşman işgalinden kurtarılmıştır. Maden ve fabrikaları aktif olduğu dönemlerde oldukça gelişmiş bir ilçemiz olan Balya’ya o dönemlerde “<strong>Küçük İstanbul</strong>” adı da takılmıştı. Küçük İstanbul denmesinin sebebiyse ilçedeki fabrikasyon ürün çeşitliliği ve kültür düzeyinin dönemde oldukça yüksek olmasıymış. 1800’lerden itibaren Fransızlar tarafından işletilen kurşun madeni kapitülasyonların kaldırılmasıyla üretimini durdurmuş ve sonrasında tekrar çıkarılsa da 1940’lardan sonra kurşun rezervinin azalması sonucu üretim durdurulmuştur. İlçenin önemli kaynaklarından biri olan kurşun madeni beraberinde nüfusu ve tüketimi de arttırırken kapatılmasıyla 1940’lardan itibaren 26.000 küsur olan nüfus 2012’de 14.000 civarına gerilemiştir. Beraberinde il merkezine ve başka illere de göçler veren ilçe günden güne tenhalaşmıştır. <img class="alignnone wp-image-52306" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-4-6-300x75.jpg" alt="" width="1252" height="314" /> 2009’da Eczacıbaşı topluluğu kuruluşlarından <strong>Esan Madencilik Şirketi</strong> uzun süren arama faaliyetleri sonucunda tekrar Balya’da kurşun, çinko rezervi bulup çıkarmaya başlamış ve ekonomik, sosyo-kültürel hayat buna paralel olarak az da olsa canlanmaya başlamıştır. Günümüzde yoğun olmayan nüfusu, lise, orta ve ilk okulu, Ziraat Bankası, öğretmenevi, zincir marketleri ve maden işletmesi ile Balıkesir’in Balya ilçesi halen eski günlerdeki haline yaklaşamamıştır. Bunda yatırımcıların ilgisine mazhar olamaması ve dolaysıyla iş imkanlarının azlığı ilçenin gelişmesi önündeki engeller olarak sayılabilir. Temennimiz Balya gibi yer altı kaynakları bakımından zengin ilçemizin yatırımcıların ilgisini çekmesi, yörenin ekonomik, sosyal ve kültürel olarak tekrar eski günlerine dönebilmesidir.
İnsanların bir damla su için göç yollarında birbirini boğazladığı bir evrenden insanların indirimde olan bir telefon için mağazalarda birbirini boğazladığı farklı bir evrene açılan, boyutlar arası bir kapıydı o kamp. <strong>Zamir, Hakan Günday</strong> “…bir büyük oyun var etrafımda oynanan; bir de küçük, benim oynadığım. Yine de ayaktayım çoğu zaman. Hiçbir şeye inanmıyor, yine de yaşıyorsam, bu oyun değil de nedir? Kambur, Şule Gürbüz <h3>Almanya'ya Göç Ve Oradaki İnsanımız</h3> Ülkeden ülkeye büyük insan toplulukları halinde yapılan geçişlere göç adı verilmektedir. Göçlerin çok çeşitli sebepleri olmasının yanında hemen aklımıza gelen nedenler şu şekilde sıralanabilir: savaş, kıtlık, politik sebepler, ekonomik sebepler… Ülkemizden de Almanya’ya iki ülke arasında 30 Ekim 1961’de imzalanan <strong>İş gücü Sözleşmesi</strong> sebebiyle yoğun göç yaşanmıştır. Böylece İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın yeniden imarı için yurt dışından alınan iş gücüne başvurulmuştur. Göç sonrasında Almanya’ya göçen işçiler ilkin hizmet sektörlerinde ve fabrikalarda iş bulurken sonraki kuşaklarda işçiyken işveren olmuşlar ve günümüzde Almanya’da Türklere ait pek çok işletme hizmet vermektedir. <img class="alignnone wp-image-52134" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-1-6-300x184.jpg" alt="" width="804" height="493" /> Peki, Almanya’ya göçen vatandaşlarımız gittikleri bu yaban diyarlarda neler yaptılar, kaldıysa boş zamanlarını nasıl değerlendirdiler? İşçi olarak giden insanımız para kazanmak gayesi güttüğünden ilkin boş bulduğu her vakitte de çeşitli işlerde çalışarak geride kalan ailesine daha fazla para göndermeye çalışmış eğer ailesini de beraberinde Almanya’ya götürebildiyse onları oralarda daha rahat koşullarda yaşatabilmek için elinden geleni yapmaya çalışmıştır. <h3>Okey Oyununun Kısa Tarihçesi</h3> Günümüzde ''<strong>OKEY''</strong> olarak bilinen oyun ilkin yirminci yüzyılda sahaya çıkmıştır.Modern okey oyununu 1930’ların başında <strong>Rummikub Ephraim Hertzano</strong> isimli <strong>Romanya</strong> doğumlu ve sonradan Filistin’e göçmüş bir <strong>Yahudi</strong> bulmuştur. Oyun '<strong>'rummy ve mahjong''</strong> isimli oyunların karması olarak görülmektedir. Rummy on dokuzuncu yüzyılda Çin ya da Meksika kökenli olduğu düşünülen ve benzer kartların bir araya getirilmesi esasına dayanan bir kağıt oyunudur. Mahjong ise yine on dokuzuncu yüzyılda icat edilmiş,Çin kökenli, domino benzeri ve dikdörtgen taşlarla oynanan bir oyundur. <img class="alignnone wp-image-52135" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-2-7-300x168.jpg" alt="" width="980" height="549" /> Okey günümüzde dikdörtgen taşlarla ve istekalarla oynanan bir mantık,hafıza ve şans oyunu olarak ortaya çıkmıştır.Okey oyunun adı yine oyundaki<strong> JOKER</strong> taşının adıdır. Okey oyununda oyuncular ellerindeki on dört (14) taşı renk ve üzerlerindeki sayıları baz alarak bazen seriler bazen ikili çiftler halinde gruplandırarak oyunu kazanmayı amaçlarlar. Oyun yerden taş çekme ve yere taş atma şeklinde devam eder. Dört kişi olarak ve tekerli halde oynanabileceği gibi iki-iki eşleşerek de oynanabilir. Elindeki seriyi kendi karar vereceği biçimde en hızlı tamamlayıp bitiren oyuncu oyunu kazanmış sayılır. <h3>Almanya'ya Göçen Türkler Ve Okey Oyunu</h3> Yukarıda kısaca değindiğimiz Almanya’ya Türk göçü ve Okey oyununun tarihçesinden sonra rummy ve mahjong karışımı bir oyun olan ''<strong>Okey</strong>''in Türkiye’de ve Almanya’daki Türkler arasında çok popüler bir kahvehane sporu olduğunu söylemek yanlış olmaz. Geldikleri kültürün yalnızca dil, yemek gibi özelliklerini değil, eğlence alışkanlıklarını ve de oyunlarını da gittikleri coğrafyaya taşıyan toplumlarda benzeri durumların gözlendiğini zaten biliyoruz. Temelde az oyuncu ve kapalı bir çevrede (evde vb.) oynanabilen Okey oyunu yeni gidilen Almanya’da Türklerin dışarı çok açılmadan, geldikleri topluma çok da karışmadan boş vakitlerini değerlendirme etkinliği olarak görülmüştür. İlerleyen yıllarda da ülkemizde bu oyunun yaygınlaşması Almanya’ya göçen Türklerin anavatanlarına gel-gitleri sonucu daha da yaygınlaşıp günümüzdeki oynanma seviyesine yükselmiştir.
“İçinden geldiğim toplumsal sınıfla başıma gelen arasında bulanık bağ kuruyordum. İşçi ve küçük esnaf ailesinin yüksek öğrenim gören ilk ferdi olarak fabrikadan ve tezgahtan sıyırtmıştım. Ama ne lise diploması ne de edebiyat fakültesi lisansı sefaletin alınyazısı olarak aktarılmasını ortadan kaldırmayı başarabilmişti; hamile kızın alınyazısı simgesel olarak alkoliğinkiyle aynı düzeydeydi. ...yakalanmıştım ve benim içimde filizlenen şey, bir anlamda, toplumsal bozgundu.” <strong>Kürtaj, Annie Ernaux</strong> Her yıl <strong>İsveç Akademisi</strong>’nin seçici kurulu tarafından inceleme ve değerlendirmeler neticesinde <strong>Alfred Nobel</strong>’in 1985 tarihli vasiyetine binaen edebiyat, fizik, ekonomi, tıp, kimya alanlarında çalışanları ve çalışmaları teşvik etmek amacıyla verilmekte olan bir ödüldür. Alfred Nobel’in vasiyetine uygun olarak İsviçre Akademisi’nin seçeceği beş kişilik jüri ödül alan kişi yahut kişilere karar verir ve <strong>Nobel Vakfı</strong> tarafından kazananlara ödülleri verilir. Ödüller kesinlikle bir yarışma havasında verilmez. Dünyanın her yanında fizik, kimya, tıp, ekonomi, edebiyat gibi alanlarda çalışmalar yapanlar eserlerini dünya kültür havuzuna bırakıp okurların ve de araştırmacıların hizmetine/beğenisine sunarlar. Sonrasında akademi hem yaşadığımız döneme damga vuran hem de gelecekte ufuk açıcı olarak gördüğü çalışmaları değerlendirir. <img class="alignnone wp-image-51908" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/1136_annie_ernaux_vendredi_gettyimages-578678726-300x199.jpg" alt="" width="960" height="637" /> Çeşitli İnternet platformlarında her yıl hangi alanlarda kimlerin Nobel alacağına dair sohbetler, iddialar devam eder. Bazen beklenen bir yazar ya da araştırmacı Nobel’i kazanırken bazen de hiç akıllara gelmeyen bir kazanan şaşkınlık yaratır. Nobel ödülleri sadece bir diploma, madalyanın ötesinde maddi bir ödüldür aynı zamanda. Maddi ödül de her yıl değişen dünya ekonomik koşullarına uygun olarak güncellenir. Nobel ödülünü kazananlar her yıl önce aralıklarla açıklanır ve ardından İsviçre Akademisi’nin düzenlediği bir törende, yıllardır uygulanan bir seremoni eşliğinde ödüllerini alırlar. Ödülü kazanmak sadece maddi bir kazancın ötesinde araştırmacı ya da yazarlara dünya çapında tanınma, atıfta bulunulma ve yeni projelerinin desteklenmesi konusunda kapılar açması bakımlarından da oldukça kıymetlidir. <h3>2022 Nobel Edebiyat Ödülü Kazananı Annie Ernoux</h3> 1Eylül 1940’ta <strong>Lillebonne’</strong>da işçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını <strong>Normandiya’nın Yvetot</strong> bölgesinde geçirdi. Orta halli bir ailede büyüyen Annie Ernoux, <strong>Rouen Üniversitesi ve Bordeaux Üniversitesi’</strong>nde <strong>Edebiyat</strong> öğrenimi gördü ve uzun yıllar edebiyat öğretmenliği yaptı. Yazarlığa başlamadan önce de yazdıklarıyla ülkesinde ve dünyada tanınmaya başladıktan sonra da sakin hayat anlayışından uzaklaşmamış bir yazardır kendisi. Daha ziyade yazdıklarıyla ön planda olmayı tercih etmiş, başka yazarlar gibi pop-writter olmayı tercih etmemiştir. <img class="alignnone wp-image-51909" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-4-3-300x199.jpg" alt="" width="865" height="574" /> <h3>Annie Ernoux’un Yazarlığı Ve Eserlerine Dair</h3> Yazmaya başladığında yazılarını eski eşinden saklamak zorunda kaldığını ve eşinin bunu öğrendiğinde kendisiyle alay ettiğini bir röportajında dile getirmiştir. İlk kitabı 1974’te yayımlanan ve otobiyografik özelliklerin ağır bastığı ''<strong>Boş Dolaplar''</strong> romanıdır. 1984’te babasıyla olan ilişkisini, Fransa’nın küçük bir kasabası hakkındaki izlenimlerini ve ileriki yıllardaki taşınma sürecini işlediği '<strong>'Bir Adamın Yeri''</strong> romanı ile <strong>Renaudot Ödülü</strong>’nü kazanmıştır. Romanlarının içeriğini toplumsal tarihin kişisel olanlar harmanlandığı eserler olarak belirlemek mümkündür. Toplumsal sınıflardaki değişim, cinsellik, kadın yaşamındaki özgürleşme ve verilen mücadeleler, evlilik, kadın-erkek ilişkisi ve açmazları, kürtaj, hastalık, yaşlılık ve ölüm gibi kişisel konuları Annie Ernoux dönemin politik, tarihi, kültürel ve toplumsal özellikleriyle kaynaştırarak eserlerini vücuda getirmiştir. <img class="alignnone wp-image-51910" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/th-3-4-300x210.jpg" alt="" width="869" height="608" /> <h3>Neden Annie Ernoux'a Nobel Edebiyat Ödülü Verildi?</h3> İsveç Akademisi’nin açıklamasına göre Annie Ernoux’a “<strong>kişisel hafızanın köklerini, mesafelerini ve kolektif kısıtlamalarını keşfetmedeki cesaretinden” ötürü</strong> 2022 Nobel Edebiyat Ödülü verilmesi uygun görülmüştür. <h3>Annie Ernoux’un Türkçedeki Eserleri Ve Yayımcıları Hangileridir?</h3> Yazarın ''<strong>Seneler, Babamın Yeri, Boş Dolap, Yalın Tutku</strong>'' isimli romanları 2021’den itibaren Can yayınları tarafından basılmaktadır. Ancak Ernoux’un bunlardan önce 2000’de <strong>Kürtaj</strong>, 2001’de de <strong>Babam</strong> isimli romanları İletişim yayınları tarafından basılmıştır.
Geçtiğimiz yüzyıllarda ve bugün çocuk olalım, genç olalım yahut da yaşlı her birimizi sırasıyla etkileyen söz, yazı ve görüntü başlıkları altında toplanabilecek temel birimler vardı. Bunlar zaman içinde karmaşıklaştı ve sözle üretilen sanat eserleri derken yazının kullanıldığı edebi ürünler ve de sonunda görüntüler/resimler topluluğu diyebileceğimiz sinema ortaya çıktı. Sinema dendiğinde her birimizin aklına gelen aktör ve aktrislerin yanında bir de çizgi sinemanın varlığı hem diğeri kadar gelişme gösteremediği hem de ilgililerinin diğeri kadar çok olmaması (dahası bazı seyircilerin çizgi sinemayı çocuklar için algılaması) gelişiminin oyunculu sinemaya nazaran daha yavaş olduğunu düşündürüyor. Bu yazımda çizgi sinemanın dehalarından Japon yönetmen, çizer ve senarist Hayao Miyazaki ve onun her biri birbirinden etkileyici, derinlikli ve çizgiye tekrar aşık eden filmleri bazıları üzerinde durmaya çalışacağım. <em><strong>Kimdir Hayao Miyazaki?</strong></em> <img class="alignnone wp-image-50594" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/hHayao-Miyazaki-ghibli_studio_cinefacts_cover-300x186.jpg" alt="" width="702" height="435" /> Hayao Miyazaki, 5 Ocak 1941’de Japonya Tokyo’da dünyaya gelmiştir. Miyazaki ailesi savaş uçaklarına parça üreten Miyazaki AİRPLANES’in sahibidir ve babası da şirkette çalışmaktadır. Dört erkek çocuklu bir ailede büyüyen Hayao küçük yaşından itibaren çizgiye olan ilgisiyle dikkatleri üzerine çekmiştir. Mutlu bir çocukluk yaşayan Hayao daha altı yaşındayken annesi omurilik veremi hastalığına yakalanacaktır ve 1947-1955 arası hastanede yatan annesinden ayrı geçirdiği yıllar filmlerine de sızacaktır (Komşum Totoro). Çizgiye olan ilgisini tetikleyen ilk yapımı Toyotama Lisesinde okurken izlediği uzun metraj animasyon filmi olan <em>HAKUJADEN</em> olarak açıklamıştır. O dönemden sonra çizgi romana yönelmiş ve animasyonlar alanında kendini geliştirmeye başlamıştır. Lisedeki ilgi alanı ve çalışmalarına rağmen 1962’de <em>GAKUSHUİN ÜNİVERSİTESİ</em>’de uluslararası ilişkiler ve ekonomi okumaya başlamıştır. Ancak hayatını ele geçiren animasyonun da artık farkına varan Hayao, okulu bitirmesinin ardından ne aile şirketinde savaş uçağı parçası üretir ne de uluslararası ilişkiler ve ekonomi dallarında iş arar. Aksine ilgi ve yeteneğinin peşinden koşan Hayao, <em>TOEİ ANİMASYON ŞİRKETİ</em>’nde animatör olarak çalışmaya başlar ki bu şirkette bulduğu iş onun animasyon alnındaki ilk profesyonel çalışmalarının temelini oluşturacaktır. 1965’te Güneşin Prensi Horus isimli animasyon filminin kadrosuna dahil olur ve ünlü animasyon yönetmeni Otsuka Yasuo ile çalışma imkanı bulur. Kariyeri boyunca pek çok animasyon filmi çizen, yöneten ve Oscar Berlin Film Festivali gibi organizasyonlardan ödüller alan Miyazaki halen kurduğu Stüdyo Ghibli isimli şirkette ekibiyle beraber animasyon filmleri çizmeye ve çekmeye devam etmektedir. <em>Hayao Miyazaki'nin Filmografisine Bir Bakış:</em> <img class="alignnone wp-image-50597" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/fondo_hayao-300x187.jpg" alt="" width="704" height="439" /> Rüzgarlı Vadi, Gökteki Şato, Komşum Totoro, Küçük Cadı Kiki, Kırmızı Kanatlar, Prenses Mononoke, Ruhların Kaçışı, Sihirli Kedi, Yürüyen Şato, Aşırıcılar, Tepedeki Ev ve Rüzgar Yükseliyor Hayao Miyazaki'nin belli başlı filmlerindendir. Filmlerinde aile hayatını, Japon sözlü geleneğindeki anlatıları, yaratıcılık açısından ilgisini çeken kitapları (Yürüyen Şato), olağanüstü mekanları ve varlıkları, fütürist icatları, geçmiş medeniyetleri, çocukluk anılarını, sıradan yahut sihirli hayvanları bazen de cadının gazabına uğramış pilotları (Kırmızı Kanatlar), deniz ve deniz canlılarını ve daha bir dolu konuyu işlemiştir. Japon anime çizerliğinden yetişmesi sebebiyle çizimleri Amerikan animasyon filmlerinden çok renk, çizim olarak Japon animelerine yakınken animasyonlarındaki kurgu ve karakter yaratmada, duyguları seyirciye aktarmada hem çizimleri hem de replikleri bakımından çok başarılı olduğu söylenebilir. Son olarak Hayao Miyazaki severlere şu müjdeyi de verebilirim: Yakın zamanda yeni bir animasyon filmi çıkarak ve seyircileri tekrardan çizimleriyle büyüleyecek…
Oyunlar ve oyuncaklar her yaştan bireyin ilgisini çeken özelliklere sahip olabiliyor. Gerçi oyuncakların belli yaş aralıklarına uygun olarak üretilmesi ve belli yaşlardaki bireylerin düşünsel ya da psikomotor becerilerini geliştirmeye odaklanan türleri de vardır. Bunun yanında bazı oyuncaklarda kullanılan teknoloji sebebiyle yaşsız olduklarını yani belli bir yaşın üzeri (18+) her oyun tutkunu tarafından oynanabileceklerini söylemek mümkündür. Son yıllarda artan oyuncak teknolojisi her yaş grubundan oyuncunun telefon, tablet, dizüstü bilgisayar yahut oyun sistemlerinden oyun oynamasına imkan sağlamaktadır. Bu oyunların da en temel ortak özelliği elektronik cihazlara ve bu cihazlara enerji sağlayacak elektriğe muhtaç olmalarıdır. Şimdi bu noktada durup bir silkelenelim ve 21. yüzyılın ilk çeyreğinde yine neredeyse her yaş grubundan bireyin ilgisini çeken ama dijital ya da elektrikli olmayan bir oyuncak hayal edelim. Hatta bu oyuncak sizi teknolojik bağlılıktan da kurtarmanın yanında yüzyılın en çok üzerinde tepindiği nöral aktiviteleri geliştirme konusunda ve çözüm üretme ve belki de algoritmaları belli düzenlerde eklemleyip bilgisayar yazılımı gibi kullanmayı mümkün kılsın. Hangi oyuncak mı bu? <em>Rubik küp.</em> <em><strong>Rubik Küpün Adı Nereden Geliyor, Rubik Küpü Kim, Neden İcat Etti?</strong></em> <img class="alignnone wp-image-50121" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/s-c2149b7e8898d0718e961b03e49deaa8141b46e4-300x169.webp" alt="" width="699" height="394" /> 13 Temmuz 1944 Budapeşte doğumlu, heykeltıraş ve mimari profesörü olan mucidimiz 1974’te Applied Arts Budapeşte Kolejinde iç tasarım dersi veren <em>Erno Rubik’</em>tir. Yani küpün adı mucidinin adından gelmektedir. Erno Rubik, küpünü Applied Arts Budapeşte Kolejindeki öğrencileri basit zihinsel egzersizler yapmaları için icat etmiştir. <em><strong>İlk Rubik Küp Nerede ve Hangi Malzemelerden Yapıldı?</strong></em> Erno Rubik, ilk küpü Applied Arts Budapeşte Kolejinin atölyesinde ahşap ve lastik kullanarak yapmıştır. İcadını oluşturan parçaların hareketli olmasına özen gösteren mucit ilk yaptığı küpü gene kendisi bir ayda ancak çözüp çözüm için gerekli algoritmayı üretebilmiştir. <em><strong>Erno Rubik Küpü Yaparken Nasıl Bir Eser Üretmeyi Amaçlamıştır?</strong></em> “Bu küpün en sevdiğim özelliği basit görüntüsünün yanında karmaşık bir çözüm şeklinin olması. Küpün sadeliğini çok seviyorum çünkü çok net bir geometrik şekli var, o bir küp.” diyen Rubik’in sözlerinden mucit profesörün basit görünümünün altında kompleks özellikler barındıran eserler üretme eğilimi olduğu anlaşılıyor. Yine mimar olması geometrik şekillere dair ilgisini küpe de yansıttığı düşüncesini uyandırıyor. <em><strong>Rubik Küpün Lisans Satışı ve Medyadaki Yansımaları Nelerdir?</strong></em> 1979’da oyuncağın lisansı TOY CORP’a satıldı ve oyuncak mucidinin adı olan <em>rubik küp</em> diye anılmaya başladı.1980’de uluslararası pazara sunulan küp tüm dünyada popüler hale geldi. Küp tüm dünyaya yayılmakla kalmadı ve TİME dergisine de çıktı ve Erno Rubik dergiye şunları söyledi: “Bu bulmacanın çözümünün insanlara zor geleceğini biliyordum ama insanların aralarında rekabet etmek isteyeceklerini de çok iyi biliyordum.” Sözlerinden Rubik’in insanın rekabetçi yapısı konusundaki en temel özellikleri iyi analiz edebildiği de anlaşılmaktadır. <em><strong>Rubik Küp Yarışmaları Ne Zaman Başladı?</strong></em> Dünyada ilk rubik küp yarışması 1982’de yapıldı ve yarışmaya katılım çok yoğun değildi. Katılan on dokuz kişi içinden küpü 22.95 saniyede çözen bir Amerikalı birinci oldu. 2014’ten beri de tüm dünyada her yıl dört yüzden fazla yarışma düzenlenmektedir. <em><strong>Rubik Küp Türleri Hangileridir?</strong></em> <strong>2×2×2'lik mini rubik küpü, 3×3×3'lük standart küp, 4×4×4'lük rubik'in intikamı ve 5×5×5'lik profesörün küpü. </strong><strong>6×6×6 ve 7×7×7'lik küpler</strong> ve daha da çok parçadan oluşan küpler çözerlerin ilgisine sunulmuştur.
<p>Tarihi bilinmeyen devirlere uzanan Türk dilini yaratan Türk milleti; dilleri, kültürleri, savaşçı - avcı -göçebe özellikleri ile sadece Orta Asya’da kalmamış Ön Asya (Anadolu) ve Balkanlar’a ve Avrupa içlerine kadar hem dil - kültürlerini taşımış hem de oralarda yeni devletler kurmuşlardır.</p><p>Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde dünyada tam bağımsız şekilde varlığını sürdüren yedi Türk ülkesi ve yarı bağımsız olan on beş Türk devleti bulunmaktadır. Ülkemiz Türk devletleri içerisinde Batı medeniyetine en yakın olanı olmasının yanında diğer Türk devletleriyle de iletişimin, kültürel-ekonomik bağların kurulup sürdürülmesine yardımcı olan nemli bir Türk devletidir.</p><p>Bilindiği üzere milletimiz yüzlerce yıllık tarihi boyunca esaret altında da kalmış ancak bu esaret süreci hiçbir vakit uzun sürmemiştir. İlk fırsatta isyan ve savaşlar yoluyla bağımsızlığını kazanan milletimiz dünyada en çok devlet kuran milletlerin başında gelmektedir.</p><p>Geçtiğimiz günlerde de kurulan yeni Türk devleti hem dünya arenasında hem de Türk devletleri nezdinde heyecan ve ilgiyle karşılanmış; faaliyetleri, çalışmaları, bağ kurduğu devletler diğer ülkelerce merakla takip edilmiştir.</p><p>Yeni kurulan Türk devletinin adı “Batı Azerbaycan Göyçe - Zengezur Türk Cumhuriyeti'dir. Kurulan ülkeyi tanıyan ilk devlet de ülkemiz oldu.</p><p><strong>Batı Azerbaycan Göyçe - Zengezur Türk Cumhuriyeti’nin coğrafi konumu nerededir?</strong></p><p>Batı Azerbaycan Göyçe - Zengezur Türk Cumhuriyeti, Azerbaycan ile Ermenistan arasında kurulmuştur. Azerbaycan’ın iç bölgelerine değin uzanan sınırıyla coğrafi olarak çok da büyük olmayan bir ülkedir.</p><p>Batı Azerbaycan Göyçe - Zengezur Türk Cumhuriyeti’nin Dış Politikadaki Faaliyetleri Nelerdir?</p><p>Günümüz ekonomik koşullarında ülkelerin sanayiye ağırlık vermesi neticesinde Türk devletleri arasındaki ilişkiler ister istemez yavaşlamakta ve yeni kurulan Türk devleti de anlaşılan bunun bilincinde ve Türk devletleri arasındaki “sosyal, ekonomik, kültürel ilişkileri” kuvvetlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda da kendisini ilk tanıyan ülke olarak ülkemiz Türkiye Cumhuriyeti’yle bağlantı kurmuştur. Ankara Beştepe’de de ilk temsilciliğini açmış bulunmaktadır.</p><p><strong>Batı Azerbaycan Göyçe - Zengezur Türk Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı ve Yardımcısı kimlerdir?</strong></p><p>Batı Azerbaycan Göyçe - Zengezur Türk Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Rıza Vasıfoğlu Talibov’dur. 10 Mayıs 1982 doğumludur. Azerbaycanlı bilim insanı ve devlet grevlisi olarak bilinir. Azerbaycan’da göç servisi ve vatandaşlık işleri genel müdürlüğünde çalışmış, üçüncü derece devlet görevlisiydi. Siyasi ve sosyal bilimler alanlarında çalışmaları mevcuttur. Bakü Devlet Üniversitesinde doçentti. Amerika ve İngiltere’de çeşitli alanlarda öğretim görmüş ve tezler yazmıştır.</p><p>Cumhurbaşkanı yardımcısı Mehmet Ali Arslan, Batmanlı yazar ve kanaat önderidir. Mütercim Yayın Grubu yönetim kurulu başkanı, Osmanlı Turan Teşkilatı Genel Başkanıdır.</p><p><strong>Yeni kurulan devletin bayrağı nasıldır?</strong></p><p>Mavi, kırmızı ve turkuaz, sarı renklerinden oluşan Batı Azerbaycan Göyçe - Zengezur Türk Cumhuriyeti’nin bayrağında bir de aslan, güneş, ay ve sekiz köşeli yıldız figürleri yer almaktadır.</p><p>Batı Azerbaycan Göyçe - Zengezur Türk Cumhuriyeti’nin Stratejik Önemi:</p><p>Kurulduğu yer itibariyle Azerbaycan ve Ermenistan’a sınırları bulunan ülkenin iki ülke ile de çeşitli alanlarda ilişki kuracağı tahmin edilirken bölge barışına ve ekonomik ortaklıklara destek vermesi beklenmektedir.</p>
Değişim her daim stres kaynağıdır ve 21. yüzyılın başlarında yaşanan çalkantılı dönem de küresel bir stres salgınına yol açtı. İnsanlar iş piyasası ve bireysel kariyerlerdeki gelip geçiciliğin daha da artmasıyla başa çıkabilecek mi? Büyük ihtimalle Sapiens'in zihnini ayakta tutabilmek için ilaçlar ve sinirsel geri bildirim yöntemlerinden meditasyona uzanan bir yelpazede, çok daha etkin stres azaltma tekniklerine ihtiyaç duyacağız. <a href="https://1000kitap.com/kitap/21-yuzyil-icin-21-ders--116156" rel="nofollow">21. Yüzyıl İçin 21 Ders</a>, <a href="https://1000kitap.com/yazar/yuval-noah-harari" rel="nofollow">Yuval Noah Harari</a> Modern dönemlerin eğitim, sağlık, iletişim, ulaşım, korunma, barınma gibi alanlarda pek çok nimetleri olduğunu her birimiz yaşayarak deneyimliyoruz. Ya modern hayatın üzerimize attığı dertler yok mu? İşe-okula yetişme telaşı, süreli işleri yetiştirme telaşı, özel günlere hediye alma ve alınacak hediyenin ne olabileceği stresi ve dolusu günümüzün omuzlarımıza belki farkındayken bazen de bilincinde bile değilken yüklediği meseleler. Bazen de hayatın kendisi yani var olmak bazılarımız için stres sebebi oluyor ve bununla baş etmek hiç de kolay değil. Kendi çözümünü üretemeyen bireyler -pek çoğumuz bunu beceremiyoruz- profesyonel yardıma ihtiyaç duyuyor. Bireysel ya da grup terapileri, sakinleştiriciler ve ne yazık ki ileri düzey stres sağlık kurumunda bir süre misafir edilmeye değin varabiliyor. Bu yazımda stres işte; biraz kafanı dinlesen geçer, kısa da olsa bir tatile çık, stres yaratan ortamdan uzaklaş gibi amatör tavsiyelerin kâr etmediği bireylerde bu illetin ne gibi fiziksel belirtiler ortaya çıkaracağını ve başımıza ne gibi dertler açabileceğinin bir örneği üzerinde duracağım. Zona: Teşhisi, tedavisi olan ancak kaçmanın pek de mümkün olmadığı yaygın bir hastalık. <img class="alignnone wp-image-49849" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/shutterstock_1285204498_16_9_1572590801-300x169.jpg" alt="" width="717" height="404" /> <em><strong>Zona Hastalığının Sebepleri Nelerdir?</strong></em> *Zona, <strong>Varicella zoster virüsünden</strong> kaynaklanır. Çiçek hastalığı geçirmiş her bireyde görülme ihtimali yoksa da bazı bireylerdir sinir sistemine yerleşen virüs yıllarca sinsi sinsi gün yüzüne çıkacağı ortamın oluşmasını beler ve zamanı geldiğinde cilde uzanan sinir yollarını takip ederek üst deriye ulaşır ve kendini gösterir. *Tıp alanında kesin nedenleri henüz söylenemese de yaşlılık ve bağışıklık sistemindeki zayıflamaların zonayı harekete geçirdiği yolunda görüşler yaygındır. <em><strong>Zona İle Ortaya Çıkabilecek Komplikasyonlar Nelerdir?</strong></em> *Zona sonrasında ağrılar devam edebilir. *Göz enfeksiyonlarına yol açabilen zona, görme kaybıyla sonuçlanan vakalar oluşturabilir. *Tedavisinde doğru yollar takip edilmeyen zona vakaları bakteriyel enfeksiyona da sebep olabilmektedir. *Aşırı stres, üzüntü ve kaygı bağışıklık sistemimizi zayıflatabileceğinden vücudumuzdaki zona da bu durumda aktif hale geçebilmektedir. <em><strong>Zonanın Belirtileri Nelerdir?</strong></em> *Vücudun çok küçük bir bölümünde öncelikle ağrı, yanma, uyuşma veya karıncalanma, ağrıdan birkaç gün sonra da kırmızı bir döküntü, dokununca hassasiyet, kaşıntı, kolay patlayan ve içi su dolu kabarcıklar olarak belirti gösterir. *Sonrasında ağrı, ateş, ışığa karşı duyarlılık ve yorgunluk görülebilir. <em><strong>Zona Hastalığı Nasıl Önlenir?</strong></em> *Suçiçeği ve zona aşıları bu ağrılı ve kaşıntılı hastalığın önlenmesinde çok etkilidir. <em><strong>Zona Nasıl Teşhis Edilir?</strong></em> Doktorlar vücudun ağrılı ve kabarcıklı bölgesini muayene ederek ve hastanın tıbbi geçmişi hakkında sorular sorarak (suçiçeği geçirip geçirmediği, suçiçeği aşısı olup olmadığı) bu hastalığı teşhis edebilmektedirler. <em><strong>Zona Nasıl Tedavi Edilir?</strong></em> *Hastalık 2-6 hafta arasında kendiliğinden geçer. *Muayeneyi yapan doktor tarafından verilen antiviral ilaçlar, ağrı kesiciler ve kaşıntı önleyici kremler tedavi sürecinde kullanılabilir. *Kabarcıkların olduğu bölgelere yapılacak soğuk uygulamaları kaşıntı ve ağrıyı azaltmada etkili olmaktadır. Günümüzde pek çok hastalığın tedavisi varsa da pek azı stres ve sıkıntı faktörlerinden etkilenmektedir. Dolayısıyla zona gibi ağrılı, kaşıntılı bir hastalığı taşısak bile ortaya çıkmasını istemiyorsak mümkün olduğunca “kafaya takmama sanatında” uzmanlaşmaya çalışsak fena olmayacaktır.
Çocuk olmak korkunç bir şey, her şeyi öylesine merak etmek ve kimseye sormamak, sanki aptal veya yararsız bir şeymişsin gibi şu büyüklerin karşısında hep gülünç düşmek. (Yakıcı Sır, Stefan Zweig) Parklara gittiğimizde, piknikte mangal yakarken, alışveriş merkezlerinin merdivenlerinde çocuklu aileler hep. Çocuklu aileleri görmediğimiz ya da çok nadir onlarla rastlaştığımız tek yer kitapçılar nedense. Bir de çocuklarımıza örnek olma meselesi vardır ki <strong>“sosyal öğrenme”</strong> küçüklükten itibaren bilmeden de olsa hepimizin başvurduğu en temel öğrenme yöntemidir. Ya yetişkinler olarak çocuklarımıza ne kadar örnek olabiliyoruz? Nerede bir yetişkin varsa orada en az bir adet cep telefonu oluyor. Hatta bazen cep telefonu, tablet, dizüstü bilgisayar da olmuyor mu? <img class="alignnone wp-image-49513" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-1-34-300x150.jpg" alt="" width="946" height="473" /> Sonra varsa yoksa çocuklar kitap okumuyor, okuyan nesiller yetiştiremiyoruz, bizim okuyan insanımız nereye kayboldu hayıflanmaları. Öncelikle biz yetişkinlerin örnek olmamız gerektiği hep unutulan gerçeklerden. Unutulan bir diğer esas da “lafla peynir gemisi yürümediği”dir. Yani “Kitap okuyun!” sözü yetişkinlerin ağzından duyduğumuz bomboş ve yararsız sözlerin başında geliyor. Peki, tamam. Yukarıdaki davranışları düzeltsek yeterli olur mu çocuklarımızın kitap okumasına? Kesinlikle hayır! Çocuklarımızın okuyacağı kitapları seçerken de onlar hakkındaki yeme-içme,giyim-kuşama dikkat ettiğimiz gibi önem vermeliyiz. <img class="alignnone wp-image-49512" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-2-29-300x199.jpg" alt="" width="874" height="580" /> Çocuklarımız için okuma kitabı seçiminde dikkat etmemiz gereken hususlar şu şekilde sıralanabilir: <ul> <li>Kitabı okuyacak kişi evladımız olduğuna göre öncelikle onun isteklerini sormadan kitap alışveriş yapmamak doğru olacaktır. Yoksa istekleri umursanmayan hangi yetişkin kendisine sunulan hizmeti kabul etmiş de ben merkezciliğin zirvede olan çocuğumuz kabul etsin?</li> </ul> <ul> <li>Kitapçıya gidiyorsak çocuğumuzu da yanımızda götürmeli, İnternetteki kitap satış sitelerinden alışveriş yapıyorsak bilgisayarın karşısına ikimiz de oturmalıyız. Böylece hem çocuk kendisine ait olacak nesnenin seçiminde fikri alındığından hem de bir kitap dahi alırken birden fazla kitabı göreceğinden “kitap” konusundaki bakış açısı daha da özgürleşip gelişecek ve öz güveni artacaktır.</li> </ul> <ul> <li>Eğer yaşı küçük olan çocuklarımıza kitap alıyorsak kitabın çok sayfalı olmamasına, canlı resimler içermesine ve mutlaka sert kapaklı olmasına dikkat etmeliyiz. Aksi hallerde ilgi çekmeyen, birkaç kurcalamada talaşa dönen kitaplar almış olacağız.</li> </ul> <img class="alignnone wp-image-49509" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/th-49-e1663946168621-300x169.jpg" alt="" width="841" height="474" /> <ul> <li>Çocuğumuza aldığımız kitaplara, almadan önce bir göz atmak çok önemlidir çünkü hiç aklınızda olmayan, tahmin bile edemeyeceğiniz olumsuz özellikler kitap basılırken gözden kaçabilir. Yahut çocuk edebiyatı eleştirmenlerinin yazıları taranarak da evladınız için faydalı olabilecek, onların hayal dünyasını zenginleştirecek eserlere ulaşabilirsiniz.</li> </ul> <ul> <li>Kitapların nesne olarak önemli olmasının yanında bir de içeriklerinin uygun bir dille aktarılması önemlidir. Alacağınız eser çocuğunuzun dil gelişimine denk olmalıdır. Yoksa bilmediğiniz bir dildeki metni okuyup anlamadığınızda verdiğiniz tepkileri çocuğunuz size sergileyebilir, daha da kötüsü kitap okuma etkinliğinden soğuyabilir.</li> </ul> <ul> <li>Alınacak çocuk kitaplarının hayal gücünü destekleyecek, sınırlar koymayıp çeşitli alanlarda sorular sordurabilecek özelliklere sahip olması çok önemlidir.</li> </ul> <ul> <li>Son olarak artan maliyetler ve kitap fiyatları göz önünde bulundurulduğunda çocuk kitaplarının yetişkin kitaplarının fiyatlarını yakalayıp geçtiği görülüyor. Bu durumda yapılabilecek en sağlıklı etkinlik hem çocuğumuza geri dönüşümü hem de kitabın eskimezliğini gösterebileceğiniz “sahaflara” gitmenizdir. Ellerinden yüz binlerce kitap geçen sahaflar çocuğunuza kitap seçiminizde de –emin olun- fiyat konusunda da size yardımcı olacaklardır.</li> </ul> Kitap okuyan yetişkin ve gençlerin artması dileğiyle, kitap dolu günlerimiz olsun!
"Bu yetişkinler böyledir. Sana oyuncak bebek alırlar ama saçını kesemezsin, yüzünü boyayamazsın. Araba alırlar. Ben bunun tekerlekleri çıkarıp arabanın içine çamur dolduracağım." dersen kızarlar, elinden alırlar. Onlara göre bebek bebektir, araba arabadır. Bebeğin saçını tarayabilirsin ama kesemezsin. Kimin koyduğunu bilmedikleri kurallarla yaşamaya fena halde alışmış zavallılar. <a href="https://1000kitap.com/kitap/dedemin-bakkali--68585" rel="nofollow">Dedemin Bakkalı</a>, <a href="https://1000kitap.com/yazar/sermin-yasar" rel="nofollow">Şermin Yaşar</a> Yetişkinler olarak ekonomik gücümüz varsa istediğimiz evi, son çıkan telefon ya da bilgisayarı, son model arabayı, yaz-ilkbahar-sonbahar-kış kıyafetlerini alırken bazen şuna belki de buna dikkat ediyoruz. Hep geçerli sebeplerle yapılan bu alışverişlerin bir de ölçütleri vardır. Arabada şunlara bakılır, evin asansörü ve otoparkı mutlaka olmalı… Ya canımızdan bir parça olan çocuklarımıza oyuncak alırken acaba onlara aldığımız kıyafetlere gösterdiğimiz özeni, yedikleri yemeklere sarf ettiğimiz dikkati, yanlarında konuşurken takındığımız hassas tavrı benimsiyor muyuz? Yoksa televizyonda gördüğü her oyuncağı, orijinalini değilse bile taklit ürünleri mi alıyoruz? Acaba bazı oyuncaklarda kullanılan malzemelerin çocuklarımızın bazı hastalıklara yakalanmasına sebep olduğunu, alerjik özellikler taşıyabileceğini biliyor muyuz? <img class="alignnone wp-image-49238" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/oyuncak-secimi_16_9_1571307888-300x169.jpg" alt="" width="676" height="381" /> Çocuklarımıza eğlenceli zaman geçirecekleri ve hem bedensel hem zihinsel hem de duygusal açıdan gelişmelerini sağlayacak oyuncakları alırken şu özelliklere dikkat etmeliyiz: *Aldığımız oyuncağın çocuğun yaşına, ilgi ve yeteneklerine uygun olmasına dikkat etmeliyiz. Bu hususlara dikkat edilmeden alınan oyuncaklar öncelikle çocuğun ilgisini çekmeyecek ya da onun güçlü yanlarını keşfedip geliştirmesine yardımcı olamayacaktır. *Oyuncaklar çocuğumuza başarısızlık duygusu yaşatmamalıdır. Hassas davranmadan alınan oyuncaklar hoşça vakit geçirmek isteyen çocuğa başarısızlık, beceriksizlik duygusu yaşattığında onun öz güveni zarar görecek sonrasında oyuncaklarla oynamaya isteksiz davranabilecektir. *Oyuncağın sağlam olmasına; vurmalara, sürtünmelere, çarpmalara dayanıklı olmasına dikkat edilmelidir. Aksi durumlarda ucuz, kalitesiz oyuncaklar daha oyunun ilk dakikalarında çocuğumuzun elinde kırılacak ve onun oyundan ve oyuncaktan keyif almasına engel olacaktır. *Yaratıcılık ve hayal gücü her dönemde bireylerin geliştirilmesi gereken özelliklerinden birisidir. Oyuncakların da çocukların hayal güçlerini, yaratıcılıklarını, analitik düşünme ve sök-tak becerilerini geliştirebilir özellikleri taşıması çok önemlidir. Hazır oyuncaklarla çocuklar kısa süre oynayacaklar ancak yeni şeyler üretemediklerinden oyuncak kaliteli bile olsa oynanma süresi çok sınırlı olacaktır. *Oyun ve oyuncak çocuğumuzu eğlendirir ve üretken olmasını desteklerken korkunç görünüşlü, ürkütücü oyuncaklar duygusal açıdan onlara zarar verebilecektir. Başlangıçta televizyon gibi mecralardan görüp istediği o korkunç oyuncakla oynaması unutulmamalıdır ki çocuğumuzun rüyalarına girebilir ve hiç istemeyeceğimiz (alt ıslatma gibi) fiziksel sonuçlara sebep olabilir. *Oyuncak çocuğun cinsiyetine göre alınmamalıdır. Cinsiyete göre alınan oyuncaklar hem çocuğun ilgisini çekmeyebilir hem de gelecek yıllarda pek çok işi (yemek pişirmek, bulaşık-çamaşır yıkamak gibi) karşı cinsiyete ait gördüğünden öncelikle kendisi yaşamında sorun yaşayabilir. *Çocuğumuzun kas gelişimi ve oyuncağın gerektirdiği güç göz önünde bulundurularak alınan oyuncaklar çocuğumuzun oyun ve oyuncaktan daha fala zevk almasını sağlayacaktır. *Son olarak mümkünse oyuncak oyuncakçıdan alınmalıdır. Ya da sattığı oyuncaklar ve hitap ettiği çocuklar hakkında bilgi sahibi olan satıcılar tercih edilmelidir. Bu yolla dikkatimizden kaçan noktalarda tavsiyeler alabiliriz. Yoksa satıcının insafına ya da çocukluk hatıralarınıza kalırsınız ki bunun sonuçları olumsuz olacaktır. <em>ÇOCUĞUNUZLA KEYİFLİ OYUNLAR DİLERİM…</em>
“Newton kendisini şöyle ifade eder: Beni dünya nasıl görecek bunu bilemem. Fakat ben kendimi kocaman bir gerçekler okyanusu önümde keşfedilmemiş dururken kıyıda kendimi oyalayan ve kah yumuşak bir taş kah daha güzel bir deniz kabuğu bulan bir çocuk gibi görüyorum.” Kozmos - Evrenin ve Yaşamın Sırları, Carl Sagan Kıymet verdiklerimiz her yaşta her dönemde ya da her çevrede farklılık gösteriyor. Kimimizin edinmek için can attığı bir şey bir başkası için hiçbir anlam ifade etmeyebiliyor değil mi? Kişilik özelliklerimiz, yetiştiğimiz aile ortamı, aldığımız eğitim, temas ettiğimiz insanlar, çalıştığımız iş ve daha saymakla bitmeyen sebeplerle bambaşka şeylere değer vermez miyiz? Ancak hepimizin göz bebeği olan birisi var ki onlar hepimizin<strong> EN KIYMETLİSİ: ÇOCUKLARIMIZ!</strong> Daha doğmadan organik çamaşırlar aldığımız, cilt dostu sabun ve şampuanlar araştırdığımız, plastik ve metalden uzak tuttuğumuz, katkısız ve doğal gıdalarla beslensin diye İnternet başında yahut tavsiyeler labirentinde dolandığımız çocuklarımız önce evimizin coğrafyasını keşfederler ve artık evdeki eğitim yetersiz gelmeye başladığından ''kreş'' dediğimiz diğer bir galaksiye doğru yola çıkarlar. Anne-babaların korkuları, tedirginlikleri kreş başlamadan başlar ve başlarına gelecekleri bazen bilerek bazen de bilmeden pek çok badire atlatırlar. <img class="alignnone wp-image-48546" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-34-300x168.jpg" alt="" width="904" height="506" /> Gelelim mini mini çocuklarımızı hem sosyalleştikleri hem de eğitim-öğretimle tanıştıkları kreşlerde bekleyen hastalıklar neler olabilir: <ul> <li>Soğuk Algınlığı: Kreşte çocuklarımızın evde olduğu gibi bütün gün kapalı sınıflarda kalmasını istemeyiz ve zaten buna gerek de yoktur. Tüm kreşlerin çocukların oynamaları için düzenledikleri bir bahçeleri vardır. Bahçede oynayan çocuklar da özellikle sonbahar ve ilkbahar aylarında değişen hava koşullarının etkisiyle üşütebilirler ve birkaç gün devam etse de çabucak geçen bir soğuk algınlığına yakalanabilirler.</li> <li>Kulak, Burun, Boğaz Enfeksiyonları: Kreş öncesi dönemde anne-babayla ya da en fazla bir başka yetişkinle temas kuran çocuk kreş döneminde çeşitli çevre ve koşullardan gelen kendisi gibi çocuklarla oyunlar oynar, aynı mekanları paylaşır. Bu süreçte çocuğumuzun enfekte olma ihtimali evde bakıldığı döneme nazaran daha fazladır ve zaten de kreşin ilk yılında pek çok çocuk kulak, burun, boğaz enfeksiyonu kapar. Öksürük, ateş gibi belirtilerle velinin yüreğini hoplatan enfeksiyonlar çocuğun bağışıklık durumuna göre bazen çarçabuk geçerken bazen de doktor muayenesi ve çeşitli şurupların kullanılmasını gerektirebilir.</li> </ul> <img class="alignnone wp-image-48547" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/D430_35_457_1200-300x200.jpg" alt="" width="769" height="512" /> <ul> <li>El, Ayak, Ağız Hastalıkları:Uzun yıllar ülkemizde nadir rastlanan ancak son yıllarda pek çok kreş çocuğunun yakalandığı bir diğer hastalık da belirtileri boğaz ağrısı, ateş,iştahsızlık, halsizlik olan el-ayak-ağız hastalığıdır. Bazen uçuk virüsüyle de karıştırılan hastalığın son aşamasında el ve ayak tırnaklarından bazılarının düşmesine/çıkmasına sebep olabilmektedir. Dökülen tırnakların yerine yenisi çıkmaktadır.</li> <li>Su Çiçeği: Adı çok masum olsa da kendisi anne-babaları telaşlandıran bir hastalıktır. Küçük yaşta geçirilmesi iyi kabul edilir, yoksa yetişkinlerde hem ağır seyreder hem de bambaşka olumsuz sonuçlar doğurabilir. Tipik belirtileri ise önce içi su dolu, sonradan için bulanık kabarcıklardır. Ağız içinde, yüzde ve saç derisinde kabarcıklara rastlanabilir ve tabii ki doktor muayenesi gerekir.</li> <li>Kabakulak: Bir diğer kreş rahatsızlığı da kabakulaktır. Virüs bulaştıktan iki, üç hafta sonra tükürük bezlerinin şişmesi, ateş, baş ve kas ağrısı, iştahsızlık belirtileri görülür. Belirti görülen çocuklar mutlaka bir sağlık kuruluşuna götürülmelidir. Ancak bazı vakalarda çocuk neredeyse hiç belirti göstermez ve anne-babalar çocuğun bu rahatsızlığını basit bir bağışıklık zayıflaması sanabilir.</li> </ul> Tüm anne-babalara ve çocuklara sağlıklı ve mutlu bir eğitim-öğretim yılı dileğiyle….
İnsan doğan, yaşayan ve fiziki varlığı son bulan bir canlı olarak ömrünün ilk günlerinden son gününe değin karar verir yahut birileri onun adına kararlar verir. Verilen kararlar da bu fiziki varlığın o anını ve geleceğini hatta bazen geçmişini ve çevresinde olup bitenleri şekillendirir. Gerçekleşen olaylardan fayda görebilir ki zaten bu bizim en çok temenni ettiğimiz şey değil midir? Bir de yaşananlardan zarar görebilir. Aslında hep bu zarar meselesinden kaçmaya, bir şekilde kaçınıp en az zararla karmaşık durumlardan bile paçayı kurtarmaya bakmaz mıyız? Hayata yön veren, canlılığı sürdüren iki temel karar ya da cevap vardır aslında: <strong>EVET</strong> ve <strong>HAYIR.</strong> Sizleri bu yazı yoluyla önüne çıkan her duruma, olaya, kişiye <strong>HAYIR</strong> demeye teşvik etme gibi bir gayem de yok ancak <strong>HAYIR</strong> demenin/diyebilmenin kendince bir gücü olduğu da yadsınamaz bir gerçek. Haydi şimdi hep beraber bu ''hayır'’ın gücünü düşünelim: <img class="alignnone wp-image-47384" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-1-10-300x170.jpg" alt="" width="854" height="484" /> <ul> <li><strong>Önceliklerimizin neler olduğuna karar vermek:</strong></li> </ul> Kişi önceliklerinin neler olduğuna karar vermezse ya rüzgarın önündeki yaprak misali başkalarının ya da rastlantıların etkisiyle savrulacak yahut <strong>HAYIR’ı</strong> çıkarları doğrultusunda kullanmayı düşünmeden sağa sola kuru sıkı ateş eder gibi savuracaktır. İkisi de olumsuz sonuçlar doğuracaktır. <ul> <li><strong>Anlayış en temel ilişki anahtarıdır:</strong></li> </ul> Hayır diyebilmek neden zor gelir bize? Çünkü karşımızdakini kırmak istemeyiz ve ''hayır''ı seslendirmekten kaçınırız bu bizim zararımıza bile olsa. Ancak hayır derken karşımızdakini anladığımızı, talepleriyle neyi kastettiğinin farkında olduğumuzu gösterdiğimiz takdirde zoraki evetten de sakınmış oluruz. <ul> <li><strong>HAYIR dediğimiz arkadaşımız değil, onun istekleridir:</strong></li> </ul> Kişilere hayır dendiğinde onu tümden reddetmiş olmuyorsunuz. Tanıdığınız o kimse hala sizin yakınınız ve ilişkiniz devam edecek. Siz yalnızca onun o anki taleplerine hayır diyerek aslında kendinizi koruma altına aldınız. <ul> <li><strong>Kestirip atmadan açıklamak çözüm olabilir:</strong></li> </ul> İçiniz her hayır dediğinizde daralıyor mu? Ah, vah diyor musunuz? ''Hayır''dan sonra arkanızı dönmek zor mu geliyor? Aslında yapmanız gereken olumsuz cevaptan sonra muhatabınıza bu karşılığınızın sebebini duyguları incitmeyecek, nazik hal ve üslupla izah etmektir. <img class="alignnone wp-image-47385" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-2-8-300x200.jpg" alt="" width="849" height="566" /> <ul> <li><strong>Her işin başı denemek:</strong></li> </ul> Doğduğu gibi koşan çocuk yoksa bu yazıyı okuduğu gibi hayır deme konusunda uzman olan da yoktur. Hatta bu yazıyı yazanın bile bu konuda öğrenmesi gereken o kadar çok şey var ki hala ama zaman değil tüm bunların çözümü alıştırma yapmak. Karşılaştığımız ve hayır dememiz gereken durumlarda hemen elimizdeki bu hayır kartını oyuna sürmeli ve sonuçlarını hem kendimiz hem de karşımızdaki bağlamında değerlendirmeye çalışmalıyız. Zamanla daha iyi olacağımız bir alana adım atıyoruz, acele etmeden pratik yapmak çok önemlidir. <ul> <li><strong>Kibar RED’ler HAYIR’cıyı güzel gösterir:</strong></li> </ul> Her hayırı biraz da süslemek gerekir, bunu unutmamak lazım. Karşımızdakine hayır dedikten sonra bir de surat asmak ilişkilerin iyice zarar görmesine neden olabilir. Keşke olmasa ama acı gerçekler: <em>İnsanoğlu istediği olmayınca hemen yüz çeviriyor</em>. Dolayısıyla ''hayır''dan sonra muhatabımızı övmek, bize verdiği değeri yüceltmek işimizi kolaylaştıracaktır. <ul> <li><strong>İyi dans ederim, ısrar ederimcilere DİKKAT:</strong></li> </ul> Bazıları ''hayır''a karşı ısrar taktiğini kullanır ki çok dikkatli olmalısınız. Kesinlikle ısrar karşısında cevabınızı değiştirmeyin çünkü bu sizin kendinizi naza çektiğiniz izlenimi uyandırabilir karşı tarafta ve ileri düellolarda elinizi zayıflatır. <strong>HAYIR GÜÇLÜDÜR ANCAK UNUTMAYIN Kİ ESAS GÜÇ SİZDE.</strong>
“Bir roman ya yazılır ya yaşanır. Ben sana hemen tutkun olduğumu hissettim fakat yazmak için değil, yaşamak için! Ben sana kollarımı uzatıyorum ve sen; bana ellerini, dudaklarını uzatacağın yerde, yazmak için mürekkepli kalemimi uzatıyorsun.” (Peyami SAFA- Bir Tereddüdün Romanı) Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza” romanını okuyan iki kişi bir araya gelse konu dönüp dolaşıp bizim “Raskolnikov”un işlediği cinayete gelir ve okurlardan ikisi de önceden de okuyup defalarca akıllarından geçirdikleri şu konuyu tekrar irdelemekten geri durmazlar: “Dostoyevski nasıl oluyor da Raskolnikov’ un işlediği bir cinayeti sanki gerçek hayatta kendisi böyle bir cinayet işlemişcesine ayrıntı ve duygu zenginliğiyle okura aktarabiliyor? Acaba bizim Dostoyevski bilinmeyen bir zamanda bir cinayet işledi de onun itirafı olarak böyle bir roman mı yazdı? Raskolnikov, Dostoyevski’ nin ''<strong>id</strong>’'i mi? Bu konuyu araştıran herhangi bir yazı vb. okudun mu? Bu konuda herhangi bir çalışma yapılmış mı?” Sorular böyle uzayıp gider. <img class="alignnone wp-image-47102" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-1-9-300x187.jpg" alt="" width="900" height="561" /> Ama şu yirmi dört saatin dolandığı dünyamızda, gök kubbe altında söylenmeyen sözün olmadığı bu yerkürede işlediği cinayetlerin vicdan azabını yaşayanların ötesinde bir de maktulü nasıl katlettiğini, olayın giriş, gelişme ve sonuç bölümlerini hem kendini hem de çevresini gözlemleyip kağıda aktaranlar var. Hatta bu kişilerden bazıları yazdıklarını kitap olarak da bastırmış ve binlerce kişi kurgu zannettiği metinleri okuyup <strong>edebi haz</strong> almış. Evet, işlenmiş bir cinayetten habersiz olarak kurmacanın büyüsüyle keyiften kıpır kıpır olmuş. <strong>Şimdi sıra önce öldürüp sonra bunu yazıp ardından da bastırıp okurlara ulaştıran yazarları anlatmada:</strong> <strong>*Polonyalı Yazar Krystian Bala:</strong> Polonyalı yazar Krystian Bala polisiye-gerilim türünde yazdığı romanlarıyla ünlüdür. Son olaylara kadar diğer ülkelerde de ülkesinde de pek meşhur değildi, ta ki eşinin kendisini aldattığından şüphelenene kadar. Eşine şüphesini anlatıp itiraf etmeye zorlamasına rağmen eşi tüm baskılarına rağmen aldatma olayını reddeder. İddiasından vazgeçmeyen Bala, eşinin kendisini aldattığını öğrendiği<strong> Dariusz Janiszewski</strong> isimli kişiyi çalıştığı yere kadar takip edip iş çıkışı kıskıvrak yakalar ve bir depoya kapatır. Depoda Janiszewski’ yi yaralayan Bala, maktule dört gün yiyecek de vermez ve hem açlıktan hem de kan kaybından ölmesini bekler. Ancak beklentisi gerçekleşmeyince Bala, Janiszewski’ yi el ve ayaklarını bağlayarak çevredeki yakın bir göle atar. <img class="alignnone wp-image-47103" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-3-7-300x218.jpg" alt="" width="981" height="713" /> O dönem televizyonların, medyanın ve araştırmacıların ilgisini çeken olay çözülemez. Hatta Bala ismini vermeden bir programı arayıp cinayetin asla çözülemeyeceğini söyler. Çözülemeyen dava askıda kalır. 2000 yılında <strong>Amok/Cinnet</strong> ismiyle işlediği cinayeti anlattığı roman pek satmayınca yakalanmayacağından iyice emin olan Bala’ nın hesaba katmadığı ise meraklı poliye-gerilim okuru dedektiflerdir. 2007’ de romanla işlenen cinayet arasında paralellik bulan dedektifler dosyanın tekrar açılmasını sağlar. Roman ve cinayet büyük oranda örtüşmektedir ve Bala’ nın evi polislerce aranınca yazarın başka cinayetler de planladığı ortaya çıkar. Bala’nın tüm inkarlarına rağmen 2008’ de yazar yirmi beş yıl hapse mahkum edilir. O zamana kadar ülkesi Polonya’ da bile pek okunmayan <strong>Amok/Cinnet</strong> romanı ülkesinde ve tüm dünyada en çok okunan polisiye-gerilim romanı olur. <img class="alignnone wp-image-47104" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/th-4-7-300x154.jpg" alt="" width="918" height="471" /> <strong>*Çinli Yazar Liu Yongbiao:</strong> Çin medyasının dediğine göre yazar 29 Kasım 1995’ te <strong>Huzhou</strong> kentindeki bir otelde dört kişiyi öldürmüştü. Cinayetlerin katilleri uzun süre otele giren hırsızlar olarak düşünülmüş. Sonraki araştırmalarda <strong>DNA</strong> ve <strong>parmak izi</strong> yoluyla gerçeklerin hiç de tahmin edildiği gibi olmadığını ortaya çıkardı. Çin’ de yazarlar vakfı üyesi ve romanları dizilere de konu olan Liu Yongbiau’ nun 29 Kasım’ daki cinayetin katili olduğu anlaşılır ve polisler ünlü yazarı evinden almaya gittiklerinde hiç de ummadıkları bir soruyla karşılaşırlar. Liu Yongbiau kapısını çalan polislere: <strong>“Bunca zamandır sizi burada bekliyordum.”</strong> der.
Tiyatro edebiyatımız Geleneksel Türk tiyatrosu ve Modern/Batılı Türk Tiyatrosu olmak üzere ikiye ayrılır. Komedi, dram ve trajedi Modern Türk Tiyatrosunun türleridir. Geleneksel Türk Tiyatromuzda ortaoyunu, gölge oyunu, meddah ve köy seyirlik oyunlarından oluşur. Modern tiyatro türlerinin sahnelendiği özel ve devlet tiyatroları büyük şehirlerde ve yoğun nüfuslu ilçe merkezlerinde mevcuttur. Bunun karşısında Geleneksel Türk Tiyatrosu örnekleri çoğu zaman seyirciye ulaşamamakta yahut Ramazan ayında sergilenen gölge oyunu gibi sınırlı dönemlerde izleyiciyle buluşmaktadır. Ele alacağım tiyatro türü Geleneksel Türk Tiyatrosunun köy seyirlik oyunları gurubuna dahil olan <strong>“tülütabaklar”</strong> oyunudur. Kaynaklara göre tülütabak kelimesi "Tülükabak", Tülütabak", "Tülüdebbah", "Tülüdabak" olarak da telaffuz edilebilmektedir. Balıkesir yöresine ait bir köy seyirlik oyunu olan “tülütabak” oyunun tarihçesi kısaca şöyledir: <img class=" wp-image-46656 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/The-Pacific-1-300x150.jpg" alt="" width="702" height="351" /> I.Dünya Savaşı sonrasında başta İngilizlerin desteğini alan Yunanlılar ülkemizin bağımsızlığını ve milli varlığımızı hiçe sayar biçimde işgal ve zulümlere başlamışlardı. Önemli direnişlerden birinin yaşandığı vilayetlerimizden birisi de Balıkesir olmuş, Balıkesir haklı işgallere kendi imkanları doğrultusunda on dört ay direnmişlerdir. Bu direniş Mustafa Kemal’in de dikkatini çekmiş ve direniş dalgası vatanın tümüne yayılmıştır. İşte o zor günlerde Yunan mezalimine ve işgaline karşı duran gruplardan birisi de “tülütabaklar” olmuştur. Gücü ve fiziksel özellikleri elveren Balıkesir kahramanlar koyun ve keçi postunu kıyafet gibi giyinerek, yüzlerine kurum karası sürerek, kendilerince korkunç kılıklara bürünerek düşman üzerine saldırıya geçmişler ve Yunanlılara hatırı sayılır kayıp ve zararlar verebilmişlerdir. <img class=" wp-image-46657 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/0x0-1630927098406-300x200.jpg" alt="" width="698" height="466" /> Düşman üzerine saldırırken karşı tarafı korkutabilmek için ellerine büyük çanlar almışlar ve ikili çarpışma için de büyük değneklerini hazır bulundurmuşlardır. Balıkesir’de yapılan toplantılarda “tülütabakaların” etkisi: İşgal döneminde halkın ve komutanların da katılımıyla gerçekleştirilen gece toplantıları bir zaman sonra Yunan ordusunca duyulur ve bunu engellemek için onlar da gece operasyonları tertiplemeye girişiler. Bu gece operasyonlarına karşı da tülütabaklar Yunan güçlerini toplantının yapılacağı/yapıldığı yerin tersi istikametine çekerek şaşırtma taktiği uygulamışlardır. Günümüzde tülütabaklar: Her ilimizin düşman işgalinden kurtuluşu günümüzde büyük gurur ve sevinçle, gazi ve şehitlerimizin anıldığı törenlerle kutlanmaktadır. Balıkesir’in Yunan işgalinden kurtarılışı da şehirde düzenlenen törenlerle kutlanmakta ve halkın seyrettiği etkinlikler düzenlenmektedir. Düzenlenen etkinliklerden biri de “tülütabakların” katıldığı gösterilerdir. Gösterilerde tülütabak kılığına bürünen oyuncular halkın önünden geçerek protokolün karşısında bir halka oluşturur. Korkunç görünümleri ve sesleri ile güçlerini gösterirler ve ellerindeki sopaları halkanın ortasına atarak zeybek oynamaya başlarlar. Oyunları yoluyla protokolü selamlarlar. Gösterilerinin sonunda da isteyen halkla fotoğraf çektirirler. <em>Tülütabaklar ve UNESCO:</em> <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Birle%C5%9Fmi%C5%9F_Milletler" rel="nofollow">Birleşmiş Milletler</a> Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı (<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/UNESCO" rel="nofollow">UNESCO</a>) 17 Ekim 2003’te <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Somut_olmayan_k%C3%BClt%C3%BCrel_miras" rel="nofollow">Somut Olmayan Kültürel Mirasın</a> Korunması Sözleşmesi’ni kabul etmiştir. Ülkemiz de bu sözleşmeye 27 Mart 2006 tarihinde üye olmuştur. Somut Olmayan Kültürel Miras içerisinde Balıkesir’den katılan miraslardan birisi de “tülütabak” geleneğidir. Daha nice yıllarda geleneklerimizin yaşatılması ve kuşaklara aktarılması dileğiyle…
Dünya durmadan dönüyor ve her dönüşü insanlık için bazen yeni felaketleri bazen de hiç akla gelmeyen imkanları doğuruyor. Gençlik yıllarında yaşlılarla oturan her gence verilen tavsiye “tez elden devlet memuru olmaya bakması” yolundayken, sonradan “ya topçu ya popçu” olmanızı öğütleyen sesler de duyulmaya başlandı. Son on senedeyse önce ne olduğu anlaşılamayan, ardından “Acaba?” denilen, şimdilerdeyse “Hadi biz de deneyelim!” ile başlayan cümleler kurulan “sosyal medyaya içerik üretme furyası” iyiden iyiye yaygınlaşmış bulunuyor. Bu mecra yayılıp içerik üreticileri arttıkça, internetin kaosuna nitelikli yahut niteliksiz bir dolu içerik katıldı. Yazımın amacı üretilen içerikleri iyi-kötü, etik-etik değil gibi kıstaslara göre değerlendirmek değil, kesinlikle. Bu yazıda “Sosyal mecralardan para kazanabilir miyim?” sorusuna cevap vermeye çalışacağım. Ele alacağımız sosyal medya ortamları şöyle: <strong>1)YOUTUBE</strong> İlkin ele alacağımız sosyal medya platformu Youtube. Son zamanlarda pek çok insan influencerların Youtube vasıtasıyla kazandığı paraların (ne kadar kazandıkları bilinmese de) daha azını da olsa kazanmak istiyor. Bunun için ne yapmak gerekiyor? 1)Öncelikler bir g-mail adresi ve buna bağlayacağınız bir Youtube kanalı açmalısınız. 2)Kanalınızın içerik özelliklerine karar verip bu doğrultuda mümkün olduğunca nitelikli videolar çekmelisiniz. Video çekip düzenlerken benzer kanalların işlerini örnek almakta sakınca olmasa da onları kopyalamanız sizi ileri götürmekten ziyade geri düşürecektir. 3)Yüklediğiniz videolar yoluyla para kazanma özelliğini aktif hale getirmelisiniz. 4)Kanalınızda 1000’den fazla abonenizin yanında son bir yılda videolarınızın 4000 saatin üzerinde izlenmesi gerekir. 5)Bu aşamalardan sonra Youtube size para kazanma yani videolarınızda gösterilen reklamlardan gelir elde etme imkanı sunacaktır. 6)Sonraki adımda Youtube Adsense özelliğinizi aktif hale getirmelisiniz. 7)Vereceğiniz hesap numaralarına bu adımdan sonra reklam gelirleriniz yatmaya başlayacaktır. Ancak paranın hesabınıza ilk yatma süreci biraz uzun sürebilir. 8)Youtube’dan para kazanırken es geçmemeniz gereken bir konu da Vergi Levhanızın olmasıdır. Eğer kazandığınız paranın vergisini vermez yahut kulak arkası ederseniz peşinize düşecek vergi memurları ve yüklü vergi cezalarıyla boğuşmak zorunda kalabilirsiniz. <img class=" wp-image-45624 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/resim_2022-09-04_152414254-Cropped-300x169.jpg" alt="" width="599" height="338" /> <strong>2)İNSTAGRAM</strong> Diğer bir sosyal medya uygulaması İNSTAGRAM. Bu uygulama üzerinden de gelir elde etmek mümkün görünüyor ancak Youtube'a nazaran burada daha aktif olmanız gerekiyor. İnstagram’dan para kazanmak için neler yapılmalı? 1)Tabii ki öncelikle bir İnstagram hesabı açılmalıdır. 2)Hesabınızın hedef kitlesini belirleyip o doğrultuda kısa videolar yahut görseller paylaşmalısınız. 3)Hemen para kazanmayı burada da beklemeyin hesabınızın reklam alabilmesi ya da başkalarının dikkatini çekebilmesi için hesabınızın takipçi sayısının oldukça fazla olması gerekiyor. Örneğin Hepsiburada uygulaması 10000 aktif takipçili hesaplarla reklam anlaşması yapabiliyormuş. 4)Hesabınız büyüdükten sonra ister bir marka ile reklam anlaşması imzalarsınız ,isterseniz de içeriklerini firmalara satabilirsiniz ya da e-ticaret yoluyla kendi ürünlerinizi satabilirsiniz. 5)Tabii ki İnstagram’da da vergi levhanız olmalı ve kazancınızın vergisini vermelisiniz. <img class=" wp-image-45626 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/resim_2022-09-04_152915085-Cropped-300x168.jpg" alt="" width="618" height="346" /> HER İKİ UYGULAMADA DA HESABINIZI YÖNETİRKEN DİKKAT ETMENİZ GEREKENLER NELERDİR? 1)İçeriklerinize dikkat etmelisiniz çünkü takipçi ya da işbirliği yaptığınız otaklarınızı kaybetmenize neden olabilir. 2)Aktif takipçi sayınız fazla olmalıdır. 3)Takipçileriniz organik yani insanlar olmalıdır. Sahte hesaplar veya bot olmamalıdır. EN ÖNEMLİSİ DE HESABINIZDA SAMİMİ OLMALISINIZ. SADECE PARA KAZANMAK İÇİN YAPILAN ÇALIŞMALAR SAMİMİYETTEN YOKSUN OLDUĞUNDA HİSSEDİLİR VE EMEKLERİNİZİN HEBA OLMASINA YOL AÇACAKTIR.
<p>Erick Weisz Macar asıllı, Amerikalı bir illüzyonisttir. Babası Amerika’ya göç eden bir hahamdır. Okulla pek de arası iyi olmayan Erick, küçük yaşından itibaren çevresine el çabukluğu hareketleri yapmaya başlamıştır. İlgilerinin peşinden sürüklenen Erick çocuk yaşında 1859’da icat edilen trapez sporuna hayran olur ve trapezciliğe başlar. Bu zor ve denge gerektiren sporda kendine geliştirdiği bilinmektedir.</p><p>Yirmi yaşında eşi Wilhelmina Rahner ile evlenen Erick, bir süre sonra eşiyle beraber illüzyon gösterileri sergilemeye başlar. Gösterilerde kendisi Fransız gözbağcı Jean-Eugéne Robert-Houdin’den etkilenerek HARRY HOUDİNİ takma adını kullanmaya başlar. Eşi Wilhelmina ise BEATRİCE HOUDİNİ adını kullanarak ona gösterilerinde yardımcı olur.</p><p>Dünyanın yön değiştirmeye başladığı 1900’lerin başında Houdini; zincir, kelepçe ve ip kullanarak çeşitli gösteriler sergilemeye başlar. Bu gösteriler yalnızca Amerika’da değil tüm dünyada ilgiyle takip edilir. Turlar düzenleyerek Avrupa’da pek çok merkezi dolaşırken adını dünyanın her yerindeki gazetelerde görmek mümkündür.</p><p>Harry Houdini’nin yürekleri hoplatan numaraların ayrıntılarına geçmeden evvel yazdığı kitaplara da değinmezsem gönlüm razı olmaz. Yazdığı kitaplardan ilki şu:</p><p>1) Robert Houdin'in Maskesini Çıkartmak: Fransız gözbağcı Jean-Eugéne Robert-Houdin’den esinlenerek adını Harry Houdini yapan illüzyonist, adını aldığı gözbağcıya saygı ve ilgisinden dolayı onun numaralarının iç yüzünü işleyen bir eser kaleme almıştır.</p><p>2) Mucize Tüccarları ve Yöntemleri ve Ruhlar Arasında Bir Büyücü: Bu iki eserin temel özellikleri şöyledir: Houdini, medyumların gelecekten yahut ruhlar aleminden haber vermesi işinin düzmeceden ibaret olduğunu düşünüyormuş. Medyumların halkı aldatmasına izin vermek istemeyen meşhur illüzyonist; onların ipliğini pazara çıkarabilmek, yaptıklarının düzmece veya doğal başka hileler olduğunu duyurabilmek için bu iki kitabı yazmıştır.</p><h2>DUDAK UÇUKLATAN, İMKANSIZA GÖZ KIRPAN, ÖLÜME MEYDAN OKUYAN GÖSTERİLER:</h2><p>1)Çin Su İşkencesi: Bu gösteride Harry Houdini, elleri kelepçeli olarak baş aşağı yukarı kaldırılır ve içi su dolu bir cam kabinin içine daldırılır. Gösterinin gerilim noktası şayet kelepçeden kurtulamazsa kabinde kalacağı düşüncesidir. Houdini; seyircilerin meraklı, korkulu ve heyecanlı bakışları önünde kabinin içinde ellerini kelepçelerden kurtarır. Ayaklarından asılı olduğu zincir ya da ip yukarı kaldırılarak ölüm kutusundan çıkarılır.</p><p>2)The Vanishing Elephant(Kaybolan Fil): 1918’de New York Hipodromu’nda yaptığı gösteride illüzyonun büyüklükle mücadelesini okuyoruz. Bu defa Harry Houdini, sahnede karşısına koskoca bir çıkarır ve fili yok edebileceğini iddia eder. Gösteri başladığında seyircilerin önünde havaya bir el ateş eder ve fil sahneden yok olur.</p><p>3)İplerle Sandalyeye Bağlanma: Sahnede oturduğu sandalyeye kendini kalın iplerle bağlatan Houdini, kısa sürede bağından kurtulurmuş.</p><p>4)Deli Gömleği Giyip Binalardan Sarkıtılma: Deli gömleği zaten kurtulmanın imkansız olduğu düşünülen bir giysiyken Houdini gömlekli halde bir de yüksek binalardan kendini aşağıya sarkıtırmış. Tabii ki meşhur illüzyonist bundan da kurtulur ancak seyirciler kendisini izlemek için yolu doldurunca trafik felç olurmuş.</p><p>5)Houdini’nin Son Gösterisi Mi, Ölüm Geliyor Tık Tık: Tanıkların dediklerine göre Houdini, Montreal’deki Prenses Tiyatrosu’ndaki akşam gösterisini beklerken odasına Jocelyn Gordon Whitehead isimli bir genç gelir ve illüzyonistin karna yumruk numarasını denemek ister. Genç, Houdini’nin karnına seri yumruklar vurur ancak karşısındakinin dayanıklılığını görüp pes eder. Sonraki günlerdeki gösterilerine ağrılarla çıkabilen Houdini’ye apandisit teşhisi konur. Tedaviyi reddetmesinden kısa süre sonra da vefat eden illüzyonist 4 Kasım 1926’da 2000 kişinin katıldığı bir merasimle New York’ta defnedilir.</p><p>Houidi'nin kelepçelerden kurtularak köprüden atlayış videosunu izlemek isterseniz:</p>
Sabah kalkıp yetiştirebilirse kahvaltı yapan, işten güçten zaman kalırsa öğle yemeğini kesesinin elverdiğince dışarıda yiyen, akşam yemekleri de hep en az bir gün önceki akşam pişen yemeklerin ısıtılmasıyla masalarına gelen bizler hiç hayatın hay huyundan başımızı kaldırıp yemeğin sanata nasıl yansıdığına bakabildik mi acaba? Yemek tabakta durduğu gibi durmuyor sanata dahil olduğunda. Resimde, sinemada, edebiyatta yemek nasıl yer bulur kendine sorusu, bu aralar sıklıkla aklımı kurcalarken ilkin edebiyatın yemeği ele alış biçimlerine yahut yemeğin kendisini yazıya nasıl dahil ettirdiğine dair düşünmek istedim. Bazen yemek, bir yazarın bir başka yazarı tarif etmek için kullandığı bir unsur olmuştur. “D.H Lawrence, James Joyce’a olan kızgınlığını şöyle dile getirmiştir: ‘'Tanrım, James Joyce ne sarsak bir türlü yemeği. Bayat turşular, İncil’den yapılan alıntılardan oluşan bir lahana çorbası, tasarlama ve art niyetli gazetecilik suyunda fazla bekletilmiş yahniden başka bir şey değil.’' der. <img class="alignnone wp-image-43974" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-40-300x155.jpg" alt="" width="874" height="452" /> Lawrence, bu sözleriyle hangi yemeği sevdiğini söylemiyorsa da hazzetmediği Joyce’u tarif ederken kullandığı “türlü” yemeği aklımızdaki türlünün imgesiyle birleşir ve Joyce’a bambaşka bir yönden bakmaya başlamaz mıyız? Kimi zaman da yemeğin birleştiriciliği vurgulanır: “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” isimli dev romanın yazarı Ernest Hemingway, “Paris Bir Şenlik’tir” eserinde bize biraz yabancı da olsa istiridye yemeğinden bahseder ve yemeğin yalnızca karnı doyurmak için bir şeyler atıştırmaktan ibaret olamayacağını, eş-dostla oturulup sohbet ederek yenilen yemeğin kıymetinden dem vurur. Burada yemek hiç de hafife alınamayacak şekilde insanları bağlayan bir unsur olarak çıkar karşımıza. Yemeğin anıları çağrıştırmasıyla binlerce sayfa dökülür önümüze bazen: Marcel Proust yedi kitaptan oluşan “Kayıp Zamanın İzinde” isimli roman serisinde romanların da kahramanı olan “Marcel”e (sadece bir yerde adı geçer koskoca yedi kitapta) bir kış günü çayına batırıp yediği Madlen kek onun hatıralarının canlanmasını sağlar ve (okurları bilecektir) ciltlerce olay ve kişi Madlen’in tetiklemesiyle hatırlanır. Artık Madlen kek bir yiyecek değil, okuru için de yazarı için de zaman makinesine dönüşmez mi? <img class="alignnone wp-image-43975" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/madlen-kek-madeleines-300x200.webp" alt="" width="808" height="538" /> Yemeklerin yazarları mahkeme kapılarına düşürdüğünü duymadıysanız, şimdi sırası: Bu tarz bir eser de Elif Şafak’ın “Baba ve Piç” adlı romanıdır. Yazıldığı dönemde yazarının “basın yoluyla Türklüğü aşağılama gerekçesiyle” yargılanmasına yola açan roman, yine aynı dönemde okurların millilik, milliyetçilik, kültür, aile içi istismar konularını tekrar tekrar sorgulamalarını sağlamıştır. Gelelim romandaki yemeğe: aşure. Hepimizi Muharrem ayında tadıyla büyüleyen, binlerce yıllık kültürü olan bu tatlı yemeğin tarifi ( Asya’da tuzlu biçimi de bulunmaktadır.) yazar tarafından her bölümün başında parça parça epigraf olarak kullanılmış ve aile içi ilişkilerin analizinde okurları başka düşünce patikalarına yollamıştır. İşte bazen de tanrı-yazar kitabının açtığı yola doğru sürüklenirken yemekler de onlara eşlik edebiliyor. <img class="alignnone wp-image-43976" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-2-18-300x156.jpg" alt="" width="777" height="404" /> Bir de çok uzağa gitmeden Akdenizli bir yazardan bahsedelim, ileri yaşında ilk romanını yazdığından kendisini “genç bir yazar” olarak adlandırmıştır. Umberto Eco: tarihçi, göstergebilimci, filozof, Ortaçağ uzmanı, romancı ve gurme. Eco tarz roman diye de anılan romanlarında bilimden tarihe, oradan felsefeye ve tabii ki yemeğe uzanan çeşitli konuları ustalıkla eserlerinde ele almayı bilmiştir. Filme de uyarlanan “Gülün Adı” romanında Ortaçağ’da bir manastırın aşhanesindeki çeşit çeşit yemeği ve baharatı okura tanıtan Eco, Baudolino romanındaysa köftenin tarihini ve yapılışını okurlara keyifle anlatır. Bu romanları okuduğumuzdaysa günümüzden beş yüz yıl evvel pişirilip sofraya konular yemekleri ve onların icat edilme serüvenlerini öğreniyoruz. Demek ki yemek edebiyat için hiçbir zaman sadece yemek olmayacaktır. Yazarlar bazen zenginlik göstergesi olarak bazen de karakterleri tanıtabilmek ve bazen dönem hakkında okuru bilgilendirmek ve hatıraları canlandırmak, sömürülen toplumları işaret edebilmek ve daha pek çok amaçla yemeği eserlerinde işlemişlerdir.
11 Aralık 1973’te Zonguldak’ta doğan Yaprak Öz, Yayla İlkokulu ve Zonguldak TED Kolejinde eğitim öğretimine devam eder; sonrasında İstanbul Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirir. 1999 yılından itibaren İstanbul / Suadiye Hacı Mustafa Tarman Anadolu Lisesi’nde İngilizce öğretmeni olarak çalışmıştır. Yazarın ilk şiir ve çevirileri 1997 yılından itibaren Akatalpa, B(aşk)a, Çevrimdışı İstanbul, Poetik’us, Şiir-Oku dergilerinde yayımlanmış. Şiirli Müzik Kutusu adlı şiir kitabı 2010 yılında verilen Cemal Süreya Şiir Ödülleri’nde kitap dalında başarı ödülünü kazanmıştır. Şiirleri, Washington Amerikan Üniversitesi’nde tez konusu olarak incelenmiş ve üniversitenin Writer’s Collective etkinliklerine davet edilen ilk Türk şair olmuştur. Şiirleri İngilizce, Yunanca, Makedonca, Sırpça, Bulgarca, Romence ve İsveççe’ye çevrilmiştir. Şiir ve çevirilerine 2013’ten itibaren romanları da ekleyen yazarın şimdiye kadar yazdığı roman türündeki eserleri şöyledir: Berlinli Apartmanı, Şeytan Disko, Tilki Baykuş Bakire, Farahnaz’ın Çiçeği, Sobe Siyah Orkide, Perisiz Köşk. Türkiye ve uluslararası PEN Yazarlar Derneği üyesidir. Farahnaz'ın Çiçeği adlı eseriyle Kristal Kelepçe 2019 yılın polisiye roman ödülüne layık görülmüştür. <strong>Tilki Baykuş Bakire romanını didiklerken...</strong> Polisiye roman türü uzun yıllar dünya edebiyatında bir roman türü olarak ciddiye alınmamış, bilimkurgu ve fantezi türleriyle edebiyatın üvey evladı muamelesini görmüşlerdir. Ne zaman ki aslında bu türlerin de diğer kurmaca eseler gibi kıymetli olduğu anlaşılmış, ondan sonra dünya edebiyatlarında türün yetkin örnekleri verilmeye başlanmıştır. Sıradan bir okur olarak uzun yıllar polisiye roman türüne mesafeliydim, sebeplerini de kendime şöyle açıklıyordum: Polisiye romanlarda edebilik oldukça zayıf ve kurguda rastlantıya fazla yer veriliyor. Bu iki gerekçemin peşinden yıllarca sürüklendikten sonra üniversite yıllarımda okuduğum çeviri ve yerli polisiye türünün gelişmiş örnekleri önyargımın parçalanmasını sağladı. <strong>"İyi polisiye, iyi edebiyattır."</strong> Yaşadığım küçük ilçede açılan minik sahafa en az haftada bir yaptığım ziyaretlerden birinde önüne çıktı Yaprak Öz’ün polisiye türündeki romanı “Tilki Baykuş Bakire”. Kitabın içeriğinden önce dikkatimi bir ambalaj olan kapağı çekmişti ve hakikaten hoşuma gitmişti. İkinci olarak kitabın Stavislav Lem’in “Solaris” romanıyla teğellenmiş yapısını fark ettiğimde en sevdiğim yazarlardan biriyle metinlerarasılık kuran bu kitabı okuma isteğim daha da arttı. <img class="aligncenter wp-image-43011 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/ECDRS5XXkAEP10g.jpg" alt="" width="540" height="540" /> <strong>Romanda dil ve teknik dedikleri...</strong> Kurgu eserler ister dizi, film isterse roman, hikaye olsun öncelikle kullanılan dili dikkatimizi çeker. Dilimizin sınırları, dünyamızın sınırları olduğu gibi eserin katmanlarını da bize sunan dilin kullanımı değil de nedir? Edebiliği sağlayayım derken uzun cümlenin büyüsüne kapılan yazarların söylemek istediklerini bir türlü diyemediklerini, aynı konuyu birkaç sayfalık hikayede işlese daha iyi olabileceğini düşündüğümüz olmuştur. Yaprak Öz kesinlikle öyle yazarlardan değil. Okuru imgelere boğmayan, günümüz konuşma dilini çok başarılı biçimde kullan yazar; diyaloglarda da yapaylığa düşmüyor. Ayrıca metnin temposuna uygun kısa ve şiirsel cümle kullanımı polisiyenin ruhuna çok uygun düşmüş. <strong>Kurmacaların bir diğer dikkat çeken ögesi: Sebep-sonuç ve rastlantı. Okuduğumuz, izlediğimiz kurmacalarda bazen yok artık demez miyiz? </strong> Yaprak Öz’ün “Tilki Baykuş Bakire” romanında ne yazık ki ipuçları her zaman olmasa da pek çok kez araştırıcının karşısına çıkıyor ve ister istemez kurguya olan güvenimiz zedeleniyor. (Belki başka bir yazıda kurmacadaki rastlantı ve gerçek hayattaki rastlantıyı da yazarım.) <strong>Çöküntü örneği olarak...</strong> Romanda eşinden ayrılmış ve kızı Ada’yla yaşayan Begüm bir yıl öncesini kızının günlüğünü bulup hatırlayarak biz okurlara anlatır. Begüm kızıyla ilgili bir anne olmasına rağmen kızın gittiği okulda anne-babası boşanmış öğrenciler oldukça fazladır. Ve ilkin ayrılmış ebeveynin ergen ve çocuk ruh dünyası üzerindeki etkilerini okuyoruz. Ayrılıkların neticesinde ilgisiz anne-babaların çocuğun davranış ve duygularına etkisi de kurguya çok başarılı biçimde yedirilmiş olarak karşımıza çıkıyor. Esas bomba sorun olarak karşımıza aile içi istismar konusunu koyuyor Yaprak Öz. Yanılmıyorsam yalızca bir yerde “istismarın alt tabakada daha çok yaşandığı” savına hiç katılmıyorum. Ayıca bu ifadeler roman kurgusunda çok sakil durmuş. Romanın doktor, kibar, zengin karakteri Suat Bey yıllar evvel kız kardeşine yaklaşmaya çalışmış (Bu ayrıntı romanda üstü kapalı anlatılır çünkü taraflar vefat etmiştir.) sonrasında da önce yeğenini tiksindirici emelleri için zorlamıştır. Bu istismarın ayrıntıları da çok girilmese de yazarın kurgu ve dildeki başarısı olayları zihnimizde canlandırmamızı ve hissetmemizi sağlıyor. Suat Bey bununla yetinmeyip yeğeninin çocukları Berk ve Beril’e sahip çıkıyorum kisvesi altında Beril’i de menfur emelleri için hazırlarken hiç hesapta olmayan bir rastlantı, rastlantı ardından gelişen tesadüfi ölüm romanın gerilimini tırmandırır. Çok fazla ipucu verip gelecek okurların hevesini kırmak istemiyorum ve polisiyeye, heyecanı yüksek bir kurguya, toplumsal meselelerin işlendiği edebi kurmacalara meraklıysanız Yaprak Öz’ün “Tilki Baykuş Bakire” romanı sizi tebessümden öfkeye değin duygu kartelasının renklerinde sizi dolaştırıp sonunda bir “Oh!” çektirecektir.
Millet hayati tehlikeye maruz kalmıyorsa savaş cinayettir, diyen Atatürk ve her daim onun önderliğinde yurdu düşman işgalinden kurtarmak için elinden geleni değil, imkansızı başaran Türk milletinin yazdığı bir destandır Sakarya. 1921 yılının ağustos ayındayız. Anadolu geçen yıllarda işgallerle, yakıp yıkmalarla, cana kastetmelerle ve daha dile dökülemeyecek zulümlerle boğuşmuşken sonu gelmeyen saldırılardan birine daha hazırlanmaktadır. Gelecek olan yakınsa da halkın böyle büyük bir savunma ve defetme harekatına hazır olup olmadığı herkesin aklındaki en önemli sorulardan biridir. Yine de korkuya yenilmez, millete ve onun azim ve fedakarlığına sonsuz güveni olan komutanlar; bilirler ki Türk milleti elinden geleni yapacak, kaynaklar yaratılacak, yoktan var etmenin yolları bulunacaktır. Aynı günlerde Yunan ordusu başında General Papulus isimli bir komutan vardır. Bizi Anadolu’dan kovmaya çalışan güya medeni ve hümanist sırtlan kümesi Yunan ordusuna her türlü silah ve mühimmat desteğini verse de komutan ordusunu Anadolu çölüne sokmak istememektedir. Mücadelenin yaşanacağı aylarda kuraklığa, zorlu arazi şartlarına Türk ordusu kadar alışık ve dayanıklı olmayan Yunan askerlerinin galip gelip gelemeyeceği komutanın kafasındaki en büyük sorudur. Ne var ki Anadolu’ya romantik bir gözle bakan Yunanlılar, askerlerinin aldığı dış desteğe de güvenerek oluşturdukları toplumsal baskı ve belki de cahil cesareti ve Türk milletinin ruhundan bihaber olmaları sebebiyle General Papulus’u mücadeleye zorlarlar. Yalnız toplumsal baskı değil, Ankara fatihi olma hayali de kuran Papulus Yunan ordusunun başında Anadolu’da ilerlemeye başlar. <img class="alignnone wp-image-42246" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-33-300x147.jpg" alt="" width="776" height="380" /> Sakarya’dan evvel kaybedilen Eskişehir-Kütahya Muharebeleri ordunun, halkın ve subayların galibiyete olan inançlarını tereddüte düşürse de 5 Ağustos 1921’de TBMM Başkanı ve Başkumandan olan Mustafa Kemal, silah arkadaşları ordunun Sakarya Nehrinin doğusuna çekilmesine karar verdiler. Böylece muhtemel Yunan askeri saldırısına karşı iki ordu arasındaki mesafe düşmanları daha sağlıklı gözlemlemeye yarayacak, alınacak tedbirler için zaman da kazandıracak olup muharebe daha geniş bir coğrafyaya yayılacaktı. Mustafa Kemal’in bu dönem söylediği, "Hatt-ı müdafaa yoktur; sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanıyla sulanmadıkça vatan terk olunamaz. Onun için küçük büyük her cüzütamı (birlik), bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük büyük her birlik ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki birliğin çekilmeye mecbur olduğunu gören diğer birlikler, ona tabi olamaz. Bulunduğu mevzide nihayete kadar sebat ve mukavemete mecburdur.” sözler sadece bizim savaş tarihimiz açısından değil, dünya savaş tarihini de derinden etkileyen stratejik bir kararın varlığını ispatlar niteliktedir. Yani ordumuz herhangi bir coğrafi alanı kaybedince savaşı kaybettik diye bozulmayacak, bir geri mevzi kurarak mücadeleye oradan devam edecektir. Türk ordusunun Sakarya’nın doğusuna çekilmesinin ardından Yunan birlikleri taarruz/saldırı pozisyonu için tam dokuz gün ilerledi ve düşman ilerleyişi kahraman Türk pilotlarımızca imkansızlıklar içinde uçurulan derme çatma uçaklarla harekat karargahına iletildi. Tarihçilerin dediğine göre işte tam da bu dönemde Yunan ordusu taarruz gücünü kaybetti. 14 Ağustos’ta ileri harekata geçen Yunan birlikleri ancak 23 Ağustos’ta Sakarya’nın doğusundaki kuvvetlerimizi tespit edebildiler. 23 Ağustos’tan sonra iki kuvvet arasında çok çetin mücadeleler yaşandı. Kuşatma planı suya düşen General Papulus güçleri 2 Eylül’de Çal Dağı'nı ele geçirerek Ankara’ya 50 km kadar yaklaşmış oldular. General Papulus için muazzam bir başarının anahtarıydı Ankara. Eğer Ankara düşerse Türklerin kuracağı yeni devletin merkezi de işgal edilmekle kalmayacak o meşhur Sevr Antlaşması zoraki imzalatılacak, sadece Yunanlıların emelleri değil, arkalarındaki medeni (!) Avrupalıların da arzuları gerçekleşecekti. Birliklerimiz Ankara’ya kadar geri çekilmedi ve Mustafa Kemal’in dediği üzere bir hatla Yunan taarruzuna karşı cansiparane savunma ile 2 Eylül’den 9 Eylül’e kadar mücadele ettiler. Bir haftalık bu sürede Yunan kuvvetleri yıpratılmaya ve savunmaya çekilmeye zorlandı. 5. Türk Süvari Kolordusunun Yunan ikmal birliklerine verdiği ağır tahribat sonucunda cephe gerisinden de gerekli yardımı alamayan düşman ordusu savunmaya geçti. <img class="alignnone wp-image-42247" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/5b14cbb65b69c5f9740068a3802b3511-300x207.jpg" alt="" width="822" height="567" /> <strong>KADER ANI: ARTIK RÜZGARIN YÖNÜ DEĞİŞİYOR.</strong> Mustafa Kemal’in 10 Eylül’de başlattığı saldırı harekatıyla beraber Yunan kuvvetlerinin toparlanması engellenmiş oldu. O gün Çal Dağı geri alındı ve sonraki günlerde 13 Eylül’e kadar Yunan ordusu Eskişehir-Afyon hattının doğusuna kadar çekildi. 13 Eylül’den itibaren çekilen düşman birlikleri süvari ve piyade tümenlerince takip edilse de mühimmat, teçhizat yoksunlukları sebebiyle saldırı durduruldu. <strong> İNSANLIĞA SIĞMAYAN YUNAN MEZALİMİ</strong> Çekilmeyle beraber Yunan, esas kirli yüzünü gösterdi. Çekildikleri yerlerde yakılıp yıkılmadık yer bırakmadılar. Zulmün her harfini milletimize yaşattılar. İnsanlıktan nasipsiz olduklarını her adımlarında gösterdiler. Çekilmeleri sonrasında gelen askerlerimiz kullanılacak tek taş bile bulamadılar. Köprüler Türk birliklerinin ilerlemesini yavaşlatmak için patlatılmış, raylar tahrip edilmiş ve insanımızın yokluklarla var ettiği köylerimiz yakılıp yıkılmıştı. <img class="alignnone wp-image-42248" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/sakarya-meydan-muharebesi_1070492-300x179.jpg" alt="" width="824" height="492" /> <strong>ACININ HER HECESİ YAŞANDIKTAN SONRA…</strong> 22 gün ve gece süren savaş, 100 kilometrelik bir alanda cereyan eden savaştan sonra Yunanlılar savaşı kaybetti(13 Eylül 1922) ama ya insan kayıpları… Türk ordusunun zayiatı; 5713 ölü, 18.480 yaralı, 828 esir ve 14.268 kayıp olmak üzere toplam 39.289'dur. 1 milyonun üzerinde sivil Türk evsiz kaldı. Yunan ordusunun zayiatı ise 3758 ölü, 18.955 yaralı, 354 kayıp olmak üzere toplam 23.007'dir. 1922 Mayıs ayında Yunan Ordusu Başkomutanı General Anastasios Papoulas ve kurmay heyeti istifa etti ve onun yerine Georgios Hatzianestis atandı. Mustafa Kemal Paşa TBMM tarafından müşir (mareşal) rütbesine terfi ettirildi ve kendisine ''gazi'' unvanı verildi.
Ülkemizin her köşesi tarihi ve doğa güzellikleriyle yerli ve yabancı tatilcilerin ilgisini çekmektedir. Son yıllarda değişen ekonomik koşullara bağlı olarak, malumunuz lüks tatil mekânlarına yahut uzak tatil beldelerine bizler gidemez olduk. Ancak hem kısa tatilimizi değerlendirmek hem bütçemize uygun bir yer seçmek hepimiz için önemli. İşte size belki bildiğiniz, gelip tatilinizi geçirdiğiniz belki de ilk defa adını duyacağınız bir doğa cennetinden bahsedeceğim: <strong>Avşa!</strong> Ben de on yıl önce ilk defa Avşa’ya tatile gitmiştim. Marmara bölgesinde oturmama rağmen adını dahi duymadığım Avşa’ya nasıl gidebileceğimi çok kısa bir araştırmayla bulmuştum: Nerde olursan ol önce Balıkesir’in Erdek isimli küçük ve şirin beldesine ulaş ve gerisini zaten kime sorsan söyler. Ben de öyle yapıp Erdek’e bir sabaha karşı indim. Erdek terminalden limana nasıl gidilir diye düşünürken insanların ellerinde valizlerle gittiklerini görünce birbirinden habersiz kafileyi takip edip limana 5-10 dakikalık yürüyüşle ulaştım. Sakin sessiz Erdek sabahında karnınızı doyuracak çeşitli mekanların yanında poğaça, simit alıp deniz manzaralı kahvelerde, sabah meltemi eşliğinde, çayınızı yudumlarken, kahvaltınızı yapabiliyorsunuz. İçecekler öyle aman aman değil ama pahalı da değil. Kim bilir İstanbul gibi yerlerde deniz kenarında bir çay içmenin bedeli kaç liradır? <h3><strong>Aman geç kalmayın!</strong></h3> <img class="wp-image-35183 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/avsa-adasi-nerede-avsa-adasi-gezilecek-yerler-ve-12544953_7458_amp-e1659639057620-300x168.jpg" alt="" width="1091" height="611" /> Deniz manzaralı çayınızı yudumlarken uzaklara, hülyalara dalıp bilet almayı sakın unutmayın. Gerçi aracınız yoksa sorun yaşamazsınız. Her daim bilet bulabilirsiniz ancak arabanızla geçmek istiyorsanız, Erdek limana geminin kalkışından en az 2-3 saat önce gelmelisiniz. Aksi durumda heyecanla başladığınız tatil maratonu daha başlayamadan sekteye uğrar ve bir sonraki ve belki de akşam feribotuna kalmanız işten bile değildir. <strong>Feribot demişken…</strong> Erdek’ten Gestaş ve Adalar isimli firma feribotları sizi Avşa’ya taşıyacak. Gestaş’ın saatleri belli ve internetten ulaşabilirsiniz. Ek sefer gibi şeyleri de yok ama Adalar isimli firma bazen ek sefer koyabiliyor. Bu da tatilcilerin sevinç çığlıklarıyla karşılanıyor çok zaman. Zaten kim kendisine yardım edene şükran duymaz ki? Araç kullanmakta iyi değilseniz bile Gestaş’ın feribotuna ağır aksak arabanı sokarsınız ancak Adalar feribotuna araçlar öyle sardalye istifi yanaştırılıyor ki araç kullanmada mahir değilseniz anahtarı görevlilere verip yardım istemekten çekinmeyin derim. Öyle restoran önündeki valeler gibi sizden para falan da istemezler, rahat olun! Avşa’ya yukarda bahsettiğim gibi üç yerden gelebiliyorsunuz: İstanbul, Tekirdağ,Erdek.İstanbul’dan gelen tatilciler deniz otobüsü ile adaya ulaşabilirler. Onların henüz araçlarını getirmeleri mümkün değil. Ancak Tekirdağ ve Balıkesir/Erdek’ten gelen tatilciler araçlarıyla adaya geçebiliyorlar. Marmara Denizi’nin güneyindeki adamız tarih boyunca Ophiussa, Afousia, Pnagia, Aosia, Afissia adlarıyla anılmıştır. Bir dönem Türkeli olarak anılsa da şimdilerde Avşa olarak bilinmektedir. Osmanlı döneminde mühimmat depolama amaçlı kullanılan ada, sonradan unutulsa da 1950’lerden itibaren İstanbullu ziyaretçileri kendine çekmeye başlamıştır. Adanın yerli ve yabancı tatilcilerin ilgisini çekmesinin nedenleri şöyle sıralanabilir: <ul> <li>İstanbul, Tekirdağ ve Erdek’ten kolay ulaşım imkânı</li> <li>Yer ayırtmasanız bile geldiğinizde konaklayabileceğiniz otel ve pansiyonların bulunması,</li> <li>Aile ya da tek tüfek tatile imkân vermesi,</li> <li>Cebe uygun yeme-içme, barınma, eğlence,</li> <li>İster arabayla isterseniz de yaya olarak gidilebilecek olması,</li> <li>Koylara kolay ulaşım(minibüsler mevcut),</li> <li>Sıcakkanlı ve yardımsever ada halkı,</li> </ul> Tüm bunlar ve daha fazlası tatilcilerin adaya akın etmesini sağlamaktadır. Fiyatlar sezona göre değişse de “<strong>kesinlikle</strong>” karşılığını alabileceğiniz bir tatil Avşa’da sizleri bekliyor. <strong>Şimdiden herkese iyi tatiller dilerim..❤️</strong>