B

Büşra Kurt

@busraa-kurt

30 paylaşım0 takipçi0 takip
B
Büşra Kurt
·2 Haz 18:25·Edebiyat

Bir aşk romanı olarak başlayan fakat kitabın ilerleyen sayfalarında aşktan öte bir başkaldırıya dönüşen efsaneleşmiş bir karakterin öyküsü: <strong>Martin Eden.</strong> <strong>Jack London</strong>'ın yazmış olduğu bu eseri ayrıca en çok okunan romanlarından biri olmuştur. Kitap ise Martin'in Arthur denen bir adamı bir sokak kavgasında kurtarması ile başlar. Arthur bu borcunu ödemek için ise onu evine yemeğe davet eder ve bu şekilde ilk defa Martin kendi hayat sınırlarının dışına çıkar. Eve girdiği ilk andan itibaren kendisini bir yabani hayvan olarak görür ve Arthur'un kız kardeşi olan Ruth'a da aşık olur ve karşılıklı bir aşk yaşamaya başlarlar. Onunla kitaplar ve yazarlar hakkında yaptığı konuşmadan sonra kendisinin ne kadar eksik olduğunu görür ve kıza 'layık' olabilmek için kitaplar okumaya çeşitli felsefik araştırmalar yapmaya başlar. Okudukça susuzluğu artar ve artık bir yazar olmak istediğini anlar. Martin Eden, okudukça kendi sınıfına ait olmadığını anlar çünkü artık onlarla iletişim kuramaz hâle gelmiştir. Ruth da dahil herkes ondan bir işe girip para kazanmasını ister fakat o artık tüm zamanını kitaplara ve yazı yazmaya harcar. Gün geçtikçe ablası, eniştesi ona inanmayı bırakır ve para kazanamadığı için artık kitap yazmayı bırakmasını isterler. Yazdığı kitapları Ruth'a okumuştur ama Ruth da ona aynı tepkiyi verince aslında Ruth'un da onu anlayamadığını fark eder. Bundan sonra ise Martin aslında aristokrat olarak bilinen bu toplumun üst sınıfının aslında bir şeyleri anlayabilme, ürettiği fikirleri, yazdığı yazıları anlama becerilerinin olmadığını anlar ve artık bu sınıfın da ona hitap etmediğini fark eder. Çünkü onlar fikirler üzerine tartışmak yerine fikirleri olduğu gibi benimseyen insanlardır. Martin onlar gibi olmadığını da geç olmadan anlar. Bir ara oldukça fakirleşmiş olmasına rağmen kimseden borç para istememeye çalışıyordu çünkü eserlerinin oldukça iyi bir düzeyde olduğunu kendisi de biliyordu. Bir gün uğruna emek verdiği yazılarının hak ettiği değeri göreceğinden emin olsa da Ruth'a olan aşkı ve ona güzel bir hayat sunabilme azmi sayesinde eserlerine dört elle sarılıyordu. Ruth ise onu daima istediği kalıba sokmaya çalışıyordu ama bir türlü istediği erkeği karşısında bulamıyordu. Gerek toplumsal baskı gerek aile baskısı Martin'in işe yaramaz biri olduğunu düşündürmesi nedeniyle daha fazla dayanamayıp nişanı atmıştı. Martin ise durmadan kendisi ile cebelleşiyor, <em>"Kimsin sen Martin Eden, Kimsin sen?"</em> diyerek aynada karşısındaki yüzle kavga ediyordu. Fakat artık ne o elleri nasırlı işçi Martin vardı aynanın karşısında ne de başarıya ulaşabilmiş biri. Aşkını, ailesini, dostlarını bir bir kaybediyordu çünkü hiç kimsenin ona inancı kalmamıştı. İçindeki o derin tutkuyu yalnızca arkadaşı görmüştü o da ölünce kimsesi kalmamıştı. Bir işe mi girmek kendinden vazgeçmek demek değil miydi? Bu ikilemle boğuşurken gerek yetersiz beslenmekten gerek de tutunacak dalı kalmadığından hastalanmıştı. Sonra bir gün her şey Martin için değişti. Yavaş yavaş dergiler onun öykülerine, şiirlerine talip olmaya başladı ve çok ünlü bir yazar oldu. Herkese borcunu ödedi, ona inanmayan herkes bir bir onu evine davet etmeye başladı. Martin'in ise sorguladığı tek bir nokta vardı: <em>"Ben eskiden de Martin'dim. Fakat ünüm, başarım yokken yanımda kimse yoktu şimdi her şeyim varken neden yemeğe çağırıyorsunuz? Ben açken neredeydiniz?"</em> Martin aslında bu soruları sorarken bize de başarının ne denli önemli olduğunu bir kez daha hatırlatır. Kendimiz olarak var olabilmemiz ancak ve ancak kazandığımız parayla değer kazanıyordu bu sayede toplumda kabul görüyorduk. Oysa Martin'in dediği gibi henüz keşfedilmemişken de Martin, Martin'di. En çok destek görmesi hayallerinin peşinden koşması için takdir edilmesi gereken dönemde yanında olmaları gerekirken ona sırtını dönmüşlerdi. Martin yalnızca işçi sınıfındaki arkadaşlarının onu gerçekten sevdiğine, Martin ünlü olmadığında dahi onu kabul ettiklerine inanıyordu ama Martin eski Martin değildi. Onlarla sohbet edemiyor, o eski kaba saba Martin olamıyordu. Diğerleri ise sadece yeni sahip olduğu zenginliği ve başarısı için yanındaydı, buna Ruth da dahildi. Martin'in var olabilme çabası aslında bizlere çok şey anlatır. İnsanların size inanmadığı dönemde bile kendinize inandığınızda bazı şeylerin değişebileceği fikrini empoze eder bir yandan da yaşamı değerli kılan şeyin ne olduğu hakkında birtakım sorular sorar. Ve Martin size sorar: <blockquote><em>"Yaşamı yaşanır kılan içinde var olabileceğiniz bir topluluk muydu uğruna birçok şeyi göze alabileceğiniz bir aşk mıydı yoksa size yapılan haksızlıkları, yanlışları hazmedip yola devam edebilmek miydi?"</em></blockquote>

B
Büşra Kurt
·17 Mar 17:13·Edebiyat

Bize armağan edilen bu hayatta birçoğumuz farklılıklarımız, ayrılıklarımız, yeteneklerimiz, başarılarımız ve başarısızlıklarımız nedeniyle pek çok kez diğerlerinden ayrıştırılmışızdır. Bazen de sosyal medyanın etkisiyle, yaratılan <strong>farklı olduğumuz</strong> algısıyla kendimizi diğerlerinden bizzat kendimiz uzaklaştırırız. John Boyne'nin <strong>Çizgili Pijamalı Çocuk</strong> kitabında da bunlar çok çarpıcı bir şekilde işlenmiş. Boyne'nin kaleme aldığı bu kitap, 2006 yılında İngiltere'de <strong>The Boy in the Striped Pyjamas</strong> adı ile <strong>David Fickling Books</strong> tarafından bastırılmıştır. Yazar, kitabı küçük bir çocuğun bakış açısı ile anlatmaktadır. Bruno ve ailesi Berlin'de güzel bir evde, güzel bir sokakta yaşarlarken bir gün evlerine çok önemli bir misafir gelir. Bu Fury'dir. Burada bahsedilen Fury de Führer, Almanca "lider" anlamına gelen kelimeyi karşılamaktadır. Tabii ki hiç kuşkusuz Fury, <strong>Adolf Hitler</strong>'dir. Partisi ile birlikte Almanya'da iktidar olduktan sonra Polonya'ya karşı savaş başlatmıştır ve <strong>2.Dünya Savaşı</strong>'nın başlamasına sebep olmuştur. Nazilerin ideolojisi, Yahudileri “düşman” olarak görmeleridir. Taşındıkları yerin adı ise Out-With'dir. Burada hiç arkadaşı yoktur. Sadece ablası Gretel, eve girip çıkan babasının askerleri ve yardımcıları vardır. Oyun oynayabileceği tek bir arkadaşı dahi bulunmaz. Bir gün Bruno etrafı ve çevreyi araştırmak isterken evden biraz uzaklıkta, noktaya benzer bir şey görür. Yaklaştıktan sonra bu noktanın küçük bir insan olduğunu fark eder. Bruno bir arkadaş bulabildiği için çok mutlu olmuştur ama olaylar bundan sonra gelişecektir. Bu günden sonra hemen hemen her gün, tanıştığı bu çocukla buluşmaya başlar. Çocuğun ismi Shumel'dir. İkisi de daha önce birbirlerinin isimlerini duymamıştır. Buna rağmen birbiriyle arkadaşlık kurabilmiş ve bir şeyler paylaşabilmişledir. Onları ayıran yalnızca tek bir şey vardır: Tel örgü. <img class="alignnone wp-image-60838" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/03/6-1-1-300x169.jpg" alt="" width="703" height="396" /> Shumel, telin diğer ardında giydiği çizgili pijamasıyla onlara verilen kol bandından bahsederken Bruno ise bunlardan bihaberdir. O, gerçekle olan bağlantıyı henüz kuramayan bir çocuktur. Arkadaşından farklı olduğunu, farklı giyindiğini fark etmiştir ve bu dikkatini çekmiştir. Kendisi normal bir çocuk görünümündeyken, Shumel ince ve zayıftır. Ayrıca yüzü de sararmıştır. Fakat bunların ne demek olduğunu kimse ona anlatmamıştır. Oysa Shumel gerçeğin içinde; korkuyu, ayrımcılığı şiddeti ve nefreti birebir yaşamaktadır. Shumel'in babasının kaybolmasıyla birlikte ikisi birlikte Shumel'in babasını aramaları gerektiğini düşünürler. Yağmurlu bir günde Bruno evden çıkıp telin altında oluşan küçük delikten Shumel'in tarafına geçer. Bruno'nun bir daha geri dönmesi mümkün değildir. <img class="alignnone wp-image-60834" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/03/1200x675-300x169.jpg" alt="" width="683" height="385" /> Kitapta bize aktarılanlar bazı kesitlerden, Bruno'nun babasının üst düzeyde bir askeri yetkili olduğunu anlıyoruz. Görev sebebi ile ailesini Out-With denen bir yere getirir. Out-With adının tarihte yer alan bir toplama kampının adı olan <strong>Auschwitz</strong>'den aldığı söylenir. <strong>Nazi Almanyası</strong> buraya topladığı Polonyalıları, Yahudileri önce çalıştırmış, sonra da toplu bir şekilde yok etmişlerdir. Ayrıca bu kamplarda kimisi vurularak, kimisi fazla çalıştırıldığı için birçoğu da toplu gaz ve fırın odalarında can vermiş ve bu katliamlar tarihe büyük bir vahşet olarak geçmiştir. Her dönemde sahip olduğumuz ve seçmediğimiz kimliklerimizden dolayı ırkçılığa, ayrımcılığa, zorbalığa maruz kalıyoruz. Kuşkusuz bazen maruz bırakan taraf bizler olmuşuzdur. Bruno ile Shumel'in hikâyesindeki gibi bizi birbirimizden ayıran yalnızca bir tel örgüdür bazen. Zihnimizin etrafına diktirilen ve diktiğimiz çitler. Oysa telin arkasında atan kalpler ve çitin ardında kalan sevgimiz, öfkemiz, üzüntümüz, acımız benzerdir. Kendi özümüzde biricik olsak da temelde bir bütünün parçalarıyız. Birbirimizin ilgisine, sevgisine, değerine, aklına, merhametine muhtacız. En çok da birbirimiz için. Sosyal hayatta karşılaştığımız bu çitler tek tek kendi ellerimizle aşmamız zor görünüyor. Fakat birbirimizi yeterince seversek, birbirimize merhamet ve vicdanla yaklaşırsak, acı nereye konarsa konsun yüreğimiz bir olabilirse bu çitleri yıkmak mümkün.

B
Büşra Kurt
·5 Şub 14:10·İnsan

Siz de hayatınızın bir döneminde fikrini sormasanız dâhi size fikrini dayatmaya çalışan ve her şeyin en doğrusunu, en iyisini bilen kişilerle mutlaka karşılaşmışsınızdır. Bu kişiler daima sizden daha çok bildiğini, sizden her konuda daha iyi olduğunu düşünür ve size durmadan bir şeyler açıklar. Anlattıkları şeyler yanlış dahi olsa yanlışlarında diretirler ve sizi de doğrularınızı da asla dinlemezler. Bu insanlar bazen okuldan bir arkadaşınız bazen sokaktan geçen herhangi biri bazen de en yakınınız, babanız dahi olabilir. Onlar için tek bir doğru vardır ve bu doğru da tamamen kendilerine ait fikirleridir. Bazen bunu hepimiz yapabiliyor olsak da bahsedilen kişiler hayatlarının her alanında, çevrelerindeki herkesi bu durumdan muzdarip edebiliyorlar. En çok da kadınlar bu duruma maruz kalmakta. Hatta o kadar maruz kalınmış ki bu durumu anlatan bir kavram türetilmiş: <strong>Mansplaining.</strong> <h2>Mansplaining Nedir?</h2> Mansplaining, "bir kadına bir durumu kadın istemese dahi onu küçümseyerek ve yüksek bir özgüvenle anlamıyormuşçasına ona açıklama girişimi"dir. Bu noktada kadının eğitimi, kariyeri ve zeka seviyesi göz ardı edilerek kişi, çocuğa anlatır gibi bir seviyede durumu veya bir olayı anlatır. Erkek burada kendini kadından daha bilgili ve önemli bir kişi olarak addeder. Konu ise herhangi bir şey olabilir. Çünkü konu burada önemli değildir; önemli olan anlatan kişinin kendisini üstün görüp karşısındaki kişiye kendisini dinletmek istemesidir. <img class="alignnone wp-image-59470" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2023/02/what-is-mansplaining-1-300x200.webp" alt="" width="1169" height="779" /> <h2>Peki Bu Kavram Nereden Gelmekte?</h2> Mansplaining kavramı, Rebecca Solnit'in yazdığı 13 Nisan 2008'de <em>TomDispatch.com</em>'da yayınlamış olduğu <em>"Erkekler Bana Bir Şeyleri Açıklıyor: Gerçekler Yollarına Çıkmadı"</em> adlı makalesinden ilham alınarak türetilmiştir. Solnit yazıda, partide karşılaştığı bir adamın kitaplardan bahsettiğini ve bahsettiği kitabın da kendisine ait olduğunu anlatır. Adam konuşur, konuşur fakat Rebecca'ya konuşma veya açıklama fırsatı tanımaz. Sanki kitabı en iyi o biliyormuşçasına anlatır durur. Bu durum da Rebecca'yı oldukça rahatsız eder. Sonra söz, sosyal ağda <em>Live Journal</em>'da görülmüş ve 2010 yılında <em>New York Times</em> onu yılın kavramlarından biri olarak görmüştür ve 2014 yılında da <em>Oxford</em> çevrimiçi sözlüklerinde yer edinmiştir. <h2>Peki Erkekler Bunu Neden Yapmakta?</h2> Belki de en çok sorgulanması gereken temel problem bu olmalıdır. Çünkü kültürel olarak ataerkil bir sistemin içindeyiz. Soyun, aile yönetiminin, üstünlüğün ve hakimiyetin temelinin erkekler üzerine kurulmasından dolayı oluşmuştur denilebilir. Nitekim birçok atasözünde, deyimde kültürel kodlar olarak zihinlerimizde de yer edinmiştir. Örneğin, <strong>"Elinin hamuruyla erkek işine karışmak"</strong> gibi deyimlerde de bu durumun yaratmış olduğu dilsel tesiri görebiliyoruz. <h2><img class="alignnone wp-image-59471" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/02/lele-300x169.jpg" alt="" width="1195" height="673" /></h2> <h2>Nasıl Aşılabilir?</h2> Öncelikle her erkek Mansplaining yapar demek çok yanlış olacaktır; fakat birçok erkek bunu bazen bilinçli bir şekilde bazen de bilinçsiz hâlde yapar. Atasözleri ve kültürel kalıplar gereği bunu aşmak da oldukça zor. Fakat elbette çözüm yolları mevcut. Bunu da 3 şekilde ele alabiliriz: <ul> <li>Karşımdaki kadın bunu benden açıklamamı istiyor mu?</li> </ul> Eğer karşınızdaki kişi sizden bir açıklama yapmanızı istiyor veya rica ediyorsa kendisi bunu sizden isteyebilir. İstemediyse siz isteyip istemediğini sorabilirsiniz. <ul> <li>Nasıl anlatmalıyım?</li> </ul> Karşınızdaki kişinin yaş, zihinsel kapasite ve kişiliğini göz önünde bulundurarak açıklamak size de oldukça olumlu bir imaj katar. Örneğin, yetişkin ve akademisyen bir insana çocuğa anlatır gibi anlatmak çok da doğru bir yaklaşım olmayacaktır. <ul> <li>Nasıl bir tavırla anlatmalıyım?</li> </ul> Unutmayın karşınızdaki kişi sadece cinsiyet olarak sizden farklı. Bu, onu aşağılayabileceğiniz veya küçümseyebileceğiniz anlamına gelmez. Ayrıca her şeyin en doğrusunu siz biliyormuşcasına bir tavır takınmamayı da hatırlamak gerekir.

B
Büşra Kurt
·3 Oca 17:33·Edebiyat

Bugünlerde adından çokça söz ettiren, muhtemelen daha önce de duyduğunuz bir kitap: <strong><em>Gece Yarısı Kütüphanesi</em></strong>. Ayrıca 42 dilde yayınlanmış uluslararası çok satan. <strong>Peki bu kitabı bu kadar okunur kılan şey ne?</strong> Dilinin sade bir yapıya sahip olmasına rağmen neden bu kadar okunmuş olabilir? Gelin hep birlikte inceleyelim. Roman, <strong>Nora Seed</strong> adında bir kadının intihara teşebbüsüne saatler kaldığını bizlere anlatarak başlıyor. Ardından Nora'nın hikayesini öğrenmeye başlıyoruz. Nora işten kovulmuş, annesinin ölümünden sonra abisiyle bağı kopmuş bir kişi. Bir gün evdeyken kapıyı çalan komşusuyla, kedisinin evden kaçıp öldüğünü öğrenir ve hayatın her anlamda dayanılamaz bir şey olduğunu iliklerine kadar hissetmeye başlar. Abisine sesli bir mesaj, geriye kalanlara da bir intihar mektubu bırakarak antidepresan ilaçlarını içer. Hikâye ise tam bu noktada başlar. <img class="alignnone wp-image-58650" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2023/01/PRI_160324214-e1652293339325-300x166.jpg" alt="" width="987" height="546" /> Nora bir anda kendini uzun bir kütüphanede bulur. Saat gece yarısını geçmiştir ve kütüphanede ondan başka kimsenin olmadığını düşünür. Labirent gibi koridorlarda yeşilin her tonuna sahip kitapların arasından geçerken yıllar önce ilkokuldayken yine bir kütüphanede beraber oturduğu bir kadına rastlar:<strong> Bayan Elm</strong>. Bayan Elm, okulunda görev yapan bir öğretmendi. Fakat burada olması için bir sebep yoktu. Nora şaşırmış olsa da bunu sorgulamamıştı önce. Bayan Elm ise onu hiç garipsememiş ve kütüphane hakkında bilgi vermeye başlamıştı. Bu kitaplar Nora'nın hayatındaki pişmanlıklarıydı. Yapmak isteyip de yapmadığı, yaptığı ve pişman olduğu her şeyi yaşayabilmesi için birer şanstı. Yani her kitap onun için tasarlanmış farklı hayatlar demekti. Sonra tek tek bu kitaplardan birini seçip o hayatlara kitaplar sayesinde konuk olmaya başladı. Bir hayatta çok ünlü bir sanatçı iken başka bir hayatta profesyonel iyi bir yüzücüydü. Diğer hayatında bir anne iken bir diğer hayatında ise küçükken hayalini kurduğu bir buzul bilimciydi. Fakat yine büyük bir sorun vardı. Gittiği her yaşamda zorluklar, acılar ve en çok da hayal kırıklığı vardı ve bu olacağı her potansiyelde aldığı veya almadığı her kararda kaçılması mümkün olmayan bir gerçekti. Acı vardı fakat umut da vardı. Nora'nın yaptığı <strong>keşif</strong> buydu. Ayrıca kitapta Nora'nın hemen hemen tüm yaşamlarında antidepresan kullanarak yaşadıkları boşlukları doldurduğunu da görmekteyiz. Yazar bunun sebebinin Nora'nın annesinin de depresyon yaşadığını anlatarak kalıtsal olabileceğini ifade etmiş. Belki de kitabı bu kadar okunur kılan en önemli kısmı ise yazarın sosyal medyadan bahsettiği yer. Sosyal medyanın evrimsel olarak sahip olmamız gereken arkadaşlıklardan, ilişkilerden daha fazla kişiyle temas kurmamıza izin vermesi de hayatlarımızdan memnun olmamızı güçleştirdiği yönündeydi. Sosyal medya sayesinde ya da yüzünden her an her dakika farklı evlere konuk olabiliyor ve farklı yaşamlardan görüntüler, anılar izleyebiliyoruz. Bu da kişilerin yaşamlarında ister istemez bir sorgulama yaratmakta ve kendimizi yeterince iyi, güzel hissetmemize engel olmakta olduğunu ifade etmiştir. Son olarak kitapta acının, hayal kırıklığının, sevginin, umudun, güzel veya kötü tüm duyguların yaşamda verdiğimiz her kararda her yaşam olasılığında karşılaşabileceğimiz normal şeyler olduğunu dile getirmekte. Kitap; yaşadığımız, nefes aldığımız, var olduğumuz her an hayatı yaşayıp dönüştürebileceğimize yönelik yakılmış bir mum ışığı belki de. Önemli olan potansiyelimizden keyif almamızdır. Birden çok hayatta, birden çok kombinasyonda var olmamız mümkün değil. Fakat içimizde daima bu potansiyeli barındırırız. Ayrıca Nora gibi paralel evrenler arasında geçiş yapmamız da şimdilik mümkün görünmüyor. Elimizden gelen şey yaşadığımız her anı değerli kılmak ve aldığımız kararları olumlu ya da olumsuz sonuçlarıyla birlikte kabullenmektir. Böylelikle henüz yaşamda iken keşkelerimizi iyi ki'lerimize dönüştürebiliriz. Bizi biz yapan şeyin ne olduğunu bulmak, <strong>Matt Haig</strong>'in de dediği gibi bunu <strong>"öğrenmenin tek yolu yaşamaktır."</strong>

9
B
Büşra Kurt
·13 Ara 18:15·Edebiyat

Bugünlerde okuyacak muhteşem bir roman arıyorsanız sizi saracak ve düşündürtecek çok güzel bir roman önerisiyle geldim. Bu kitapta hem toplumsal eleştiriyi hem de bir cinayetin perde arkasını okuyacağız. Cinayete sebep olan inançları ve cinayetin faillerinin kimler olabileceğini irdeleyeceğiz. Gabriel Garcia Marquez'in yedinci kitabı olan <strong>Kırmızı Pazartesi</strong> 1981 yılında yayımlanmıştır. Kitapta herkesin işleneceğini bildiği bir cinayet anlatılmakta ve hiçkimse bu durumu önlemek için bir girişimde bulunmamaktadır. Kimi bu cinayetin gerçekleşeceğine ihtimal vermek istemez; kimisi gerçekleşme ihtimalinin çok düşük olduğunu zanneder; kimisi de önlemeye çalışırken yetişemez. Kitabın başından beri Santiago Nasar'ın öleceğini bilsek de olay o kadar sürükleyici bir anlatımla ifade edilmiş ki; kitaptan sıkılmadan okumaya devam edebiliyoruz. Santiago Nasar'ın nasıl ve ne zaman öldüğü de oldukça iyi bir betimlemeyle bizlere yavaş yavaş anlatılmaktadır. Cinayetin işlenme sebebine gelirsek eğer Angelo Vicario denen bir kızla ilişkiye girmesiydi. Fakat bu durum kitapta gerçekten anlatılmamakta. Kitabı anlatan Santiago Nasar'ın arkadaşının olayı yıllar sonra niye gerçekleştiğini öğrenmek için kitaptaki karakterlere sorması ile öğrenmekteyiz. Bu yüzden aslında Santiago Nasar'ın gerçekten bir suçlu mu yoksa bir cinayete mi kurban gittiğini tam olarak anlayamıyoruz. Bazı insanlar onun masum olduğunu düşünmekte ve boşu boşuna öldürülmüş olabileceğini ifade etmekte.. Bazıları ise bu duruma ihtimal vermekte ve suçlu olabileceğini düşünmektedirler. Fakat işin tuhaf tarafı olayın gerçekliğine dair kimsenin net bir kaynağı, delili yoktur. Angelo Vicario, düğün gecesi kocası Bayardo San Roman tarafından dövülerek baba evine getirildiğinde abileri bu durumu namus meselesine dönüştürmüştür ve Santiago Nasar'ı öldürmek istediklerini tüm kasabaya ilan etmişlerdir. <img class="alignnone wp-image-57620" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/12/Gabriel-Garcia-Marquez-y-su-legado-en-el-cine-300x172.jpg" alt="" width="1137" height="652" /> Namus uğruna meşru müdafaa olarak ifade edilen cinayeti de kızın abileri kasap bıçaklarıyla gerçekleştirmişlerdir. <strong>"Onların inandıkları tek şey, yatak odasında gördükleridir."</strong> cümlesi de toplumdaki kadınların gelin Angelo'ya öğrettikleri en önemli öğretidir. Çünkü erkeklerin önem verdiği sadece budur. Namus! Fakat Angelo'yu daha önce kimse kimseyle görmemiş ve bakire olmadığına kimse ihtimal vermemişti. Hatta başkasını korumak adına Santiago Nasar'ın adını verdiği de söylentiler arasındaydı. Çünkü Santiago zengin ve iyi bir aileye sahipti; ayrıca kardeşleriyle arkadaşlık ettiği de olmuştu. Yani cinayet aslında muammalarla doluydu ve kimse doğru dürüst neyin nasıl olduğunu bilmiyordu. Tek gerçek ise Santiago Nasar'ın ölümüydü. İlk başta herkesin bu cinayete bir türlü ihtimal vermek istemediğini çünkü abilerinin bu duruma cesaret edemeyeceklerini düşünmüştü. Çünkü herkese Santiago 'yu öldüreceklerini söylemelerine rağmen herkes yarı alaylı şüpheyle yaklaşıyordu. Hikayeyi anlatan kişinin annesi Luisa Santiaga ise cinayetin işleneceğini duyduğunda ise her şey için çok geçti. Santiago Nasar çoktan defalarca bıçaklanmış ve öldürülmüştü. Peki sizce bu cinayetin asıl failleri kimlerdi? Kimler sebep olmuştu? Katiller sadece Santiago'yu öldüren abiler miydi veya Santiago gerçekten suçlu muydu? Yazar bu kitabı büyüdüğü kasabada yıllar önce yaşanmış bir olaydan etkilenerek yazmıştır. Ayrıca roman sadece bir cinayeti değil, cinayete sebep olan toplumsal bir fikri de gözler önüne sermektedir. <strong>"Namus aşktır."</strong> sözü de bu cinayeti destekler niteliktedir. Son olarak kitabın ön sözünde de bu fikir şu şekilde dile getirilmiştir; <strong> "Aşk avına çıkmak, şahinle avlanmak gibidir." </strong> <strong>-Gil Vicente</strong>

B
Büşra Kurt
·31 Eki 15:01·İnsan

Her gün her yerde şu sorularla mutlaka karşılaşmışsınızdır: Okulu ne zaman bitireceksin? Yaşın geçiyor ne zaman evleneceksin? Küçüğe kardeş ne zaman gelecek? Sanki bir yarışın içindeymişiz gibi sürekli başkalarıyla kıyaslanırız. Arkadaşlarımızla, kuzenlerimizle veyahut komşunun çocuğuyla hatta hayatımızda hiç var olmamış ve olmayacak insanlarla karşılaştırılırız. Örneğin yakın arkadaşlarımız iş hayatına atıldığı için kendimizi eksik ve yetersiz hissetmeye başlarız veya kuzenimiz evlendi diye bizim de artık yavaştan evlilik için ideal bir aday bulmamız gerektiğini düşünürüz. Peki bunları bize düşündürten ne? Kendi inançlarımız mı yoksa çevremizin birer dayatması mı? Kendi inançlarımızsa gerçekten de kendi isteğimizle mi hareket ediyoruz yoksa toplumsal dayatmalarla mı? Üzerimizde hissettiğimiz baskı kendi hayallerimizin sorumluluğu mu yoksa dayatmalardan kaynaklanan bir yük mü? <img class="alignnone wp-image-54819" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/sosyal-baski-300x195.jpg" alt="" width="729" height="474" /> Psikologlar elbette buna da uygun bir isim bulmuş: <strong>Social Clock (Sosyal Saat)</strong>. Nedir bu sosyal saat gelin hep beraber irdeleyelim.Kısaca, yaşanılan kültürde belli başlı olayların belli yaşlarda veya dönemlerde gerçekleştirilmesi gerektiğine dayanan bir norm olarak tanımlayabiliriz. Okula başlama ve bitirme çağı, evlenme yaşı, çocuk doğurma yaşı toplumda en çok rağbet gören baskı yaratan konulardandır. Topluma göre herkes 21-22 yaşlarında mezun olup işe başlamalı, işe başlayıp biraz seçtiği meslekte ilerledikten belli bir süre sonra da evlenmeli. Evlenip ilk yıl içinde de çocuk sahibi olmalı ve çocuklarını büyütmeye odaklanmalı. Bu ve buna benzer birçok kalıba sıkışıyoruz ve sanki hepimiz birer fabrika ürünüymüşüz gibi hep aynı işlemlere maruz bırakıldığımız bir kısır döngü içerisinde yaşamımızı sürdürmeye devam ediyoruz. Oysa hepimiz kendimize has, eşsiz birçok hayale ve farklılığa sahibiz. Haliyle herkesin yolu da kendine özgü olacaktır. Kimimiz çevre baskısı ile seçtiğimiz, seçmek zorunda bırakıldığımız bölümden yirmi bir yaşında mezun olur ve yıllarca bize uygun olmayan mesleklerde kendimizi, hayatımızı tüketip mutsuz oluruz. Kimimiz ise önce bir dünya turu yapıp kendisi için doğru olan kişiyi bulduğunu hissettiğinde evliliği düşünürüz. <img class="alignnone wp-image-54820" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/10/18-1492489346-18-1434630395-happy7-300x225.jpg" alt="" width="701" height="526" /> Bazılarımız daima yeni yollar aramaktan çekinmeyip kendini keşfetmeye odaklanırken bazılarımız 'düzgün' bir yol çizip bir an önce hayata atılmayı düşünür. Bazıları için çocuk vazgeçilmez iken bazıları için ise çocuk sahibi olmak o kadar da önemli değildir. Çünkü hepimizin hayat amacı ve yolu özeldir. Her birimizin yolu bize özgüdür. Bu yüzden arada bir soluklanmak hepimiz için faydalı olacaktır. Durup bu hayatın ne kadarı bana ait diye sormak bizlere kendi hayallerimize açılacak nice kapılar sunacaktır. Çünkü herkesin yolunda birtakım güzellikler mutlaka yer alacaktır. Kimimiz için bu süre başkaları için erken iken, bizim için erken olan bir şey de başkalarının zamanında geç olabilir. Hepimiz aynı zaman diliminde yaşasak da daha önce de söylediğim gibi hepimizin yolculuğu farklı, bu sebeple de hepimizin zamanları farklıdır. Karşılaştırma yapmak yapılabilecek en kötü şey olacaktır.

Hiç kendinizi bir yere ait hissedemediğiniz bir dönem oldu mu? Ya da kim olduğunuzu sorguladığınız bir dönem? Sürekli bir arayış içinde olduğunuz ve daima yeni şeyler denemek istediğiniz bir zaman aralığı olmuştur mutlaka. İşte bu döneme <em>Beliren Yetişkinlik Dönemi</em> deniliyor. Peki nedir bu Beliren Yetişkinlik Dönemi? İlk olarak bu dönemi Psikolog J. J. Arnett (2000) tanımlamıştır ve bu dönem <em>Deneyim ve Arayış Evresi</em> olarak da adlandırılmaktadır. 18-25 yaş aralığında gerçekleşen bu dönem ergenlikten çıkış ve yetişkinliğe girişteki bir ara dönemdir. Yani bu dönemde olan bireyler kendini ne bir ergen ne de tam bir yetişkin olarak tanımlarlar. Bireyin üzerinde yetişkinliğin sorumluluğu yoktur. Ergenliğin getirdiği hızlı duygu geçişlerini üzerinde taşırken bir yandan da yetişkin gibi olgun davranmaya çalışır. Kişi sürekli bir kimlik arayışı içerisinde olur ve kim olmak istediğini düşünür. <img class="alignnone wp-image-53834" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/woman-man-different-age-set-from-child-old-person-teenager-adult-baby-generation-aging-process-illustration_277904-4991-300x209.webp" alt="" width="703" height="490" /> <strong>Peki bu dönemin en belirgin özellikleri neler?</strong> <strong>Kimlik Arayışı:</strong> Kişinin en çok sorguladığı şey kim olduğunu düşünmesi ve kendisini bulmaya çalışmasıdır. Kendini keşfetmek isteyen kişi, sürekli yeni bir arayış peşindedir ve ilgilendiği konular ile ilgili araştırmalarda bulunur. Aşık olması gereken kişide bulunması gereken nitelikleri düşünmeye başlar. Yeni insanlarla tanışıp bol bol arkadaşlık kurar ve kendini bu şekilde tanımaya da çalışır. <strong>İstikrarsızlık:</strong> Bu dönemin en belirgin diğer özelliği de kişinin bir konuda olan istikrarı yeterli düzeyde değildir. Her konuda bilgilenmeye çalışır ve ilgisini çeken alanlara yönelir. Birey yeni arayışlar içinde olduğu için kararlı bir yapıda değildir. Sık sık iş değiştirir. <strong>Kendine Odaklanma:</strong> Kişi kendisi ile vakit geçirmeye başladıkça kendisini daha çok tanımaya başlar ve kendisine verdiği önem artar. Bu sayede kendine odaklanmaya başlar. Ön planda kendisini tutar ve kararlarını bu şekilde verir. <strong>Arada Kalmışlık Hissi:</strong> Birey bu süreçte kendini yetişkin gibi hissetmez kendini bir ergen olarak da görmez. Sürekli birkaç fikir arasında kalır ve içinden kendi için en doğrusunu seçmeye çalışır. <strong>Fırsatlar Yaşı:</strong> Arnett'e göre bu dönemde kişiler çeşitli fırsatlara sahiptir. Çünkü ailenin beklentisi azdır ve kişinin kendine olan inancı yüksektir. İş seçenekleri çoktur ve oldukça çok eş seçeneğine sahiptir. Beliren Yetişkinlik Dönemi her kültürde görülmez. Kişi daha çok bağımsız bırakılırsa ve özgürlüğü daha çok tadarsa bu dönemin görülmesi ihtimali artar. <h3>Peki bu dönemin sürecini etkileyen faktörler nelerdir?</h3> <img class="alignnone wp-image-53835" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/ergenlik-doneminde-kimlik-olusumu-300x144.jpg" alt="" width="690" height="331" /> <h3>- Eğitim hayatının süresi:</h3> Eğitim süresi arttıkça bu döneme giren kişinin bu süreci yaşama ihtimali de artar. Çünkü eğitim gördükçe kısmen de olsa ailesinden para almak zorunda kalabiliyor ve tamamen bağımsız yani tam bir yetişkin olamıyor. <h3>- Evlenme yaşının değişmesi:</h3> Kişinin eğitim süresi arttığı için evlilik yaşıda haliyle artmakta. Zira evlenmesi için önce okulunu bitirip bir iş sahibi olması toplum tarafından daha çok onaylanmaktadır. <h3>- Bireyin yaşadığı kültür:</h3> Birey dogmatik bir kültürde yaşıyorsa ona öğretilen doğrularla hareket edip çok sorgulamadan önüne gelen yaşamayı kabullenir. Fakat kendisini keşfetmesine yardımcı olan bir kültürde büyüyen çocuk kendini daha çok sorgular ve kendini daha çok keşfeder. Bu dönemin sonunda kişiler kendilerini keşfeden, sınırlarını bilen ve kendi beklentileri doğrultusunda hareket eden bireyler olurlar.

5

Her yeni güne başlarken hepimiz içimizde küçük de olsa bir umut taşırız. Kimimiz daha çok pozitif olmaya çalışırken kimimiz karamsar da olsa yine de bir gün hayata daha da mutlu uyanabilmek adına elimizden gelen çabayı sarf ederiz. Fakat bazen sizin de hep bir şeylere yetişemediğinizi hissettiğiniz oldu mu? Peki ya zaman akıp gidiyor fakat siz her şeye yetişmeye çalışırken aslında hayatı daha çok kaçırdığınızı fark ettiğiniz oldu mu? İşte Psikologlar bunun nedeninin Fomo olduğunu söylüyor. <strong>Peki nedir bu Fomo?</strong> <img class="alignnone wp-image-53476" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/8d3797ab-465d-4a97-b2b1-bb0c09caf5ef-2d43544e-8eef-4af0-988b-7d147b5c9a59-cave-syndrome-300x158-1.jpeg" alt="" width="803" height="423" /> İlk kez 2013 yılında <strong>Oxford English Dictionary'</strong>de yer alan <strong>Fearing Of Missing Out'</strong>un kısaltılmasıdır. Kısaca Fomo olarak geçen bu kavram teknolojinin hızla gelişmesi ve hayatımıza pandemi ile daha çok dahil olmasıyla birlikte bizleri etkisi altına almaya başlamıştır. Fomo; gün içerisinde yaşanan olayları, durumları, arkadaşlarımızın, ailelerimizin yaptığı paylaşımları kaçırma korkusudur. Bir şeylerden haberdar olamama kaygısı olarak da geçer ve hatta hayata yetişememe, hayatı kaçırma kaygısı olarak da tanımlanabilir. Gün içerisinde yaşanan gündemi takip edememe, arkadaşlarımızın paylaşımlarını görememe, paylaşım yapamama bizde hayatı kaçırıyormuş hissi uyandırır bu yüzden sürekli akışta kalırsak ve her an her dakika aktif olursak ancak o zaman hayatı yakalayabileceğimizi düşünürüz. Hayatımızda olan veya sanal olan arkadaşlarımızın daima hayatta ve akışta olduğunu düşünüp bu nedenle kendimizi üzgün, yetersiz, depresif hissederiz. Çünkü biz yaşamıyor izliyoruzdur ve hayatı kaçırıyoruzdur. Bu sebeple hep farklı bir hayatın özlemini çekerek yaşadığımız hayattan memnuniyet duymayız ve kendimizi huzursuz, mutsuz hissederiz. Sosyal medyanın aşırı kullanımı; kişinin negatif duygularını, kaygı ve stresini de artırır. Bunlar da yorgunluk, anksiyete, panik atak ve depresyon gibi çeşitli ruhsal hastalıklara sebep olur. <h2>Peki Fomo'muz olduğunu nasıl anlarız?</h2> - Sürekli sosyal medya kullanmak istiyorsak. (3-4 saatten fazla.) - Ders çalışırken veya işimizi hallederken kendimizi aşırı mutsuz hissediyorsak. - Anda (Şimdide) kalmakta güçlük çekiyorsak. - Telefonumuz elimizde olmadığında kendimizi huzursuz, kaygılı hissediyorsak. Bu belirtilere sahipseniz sizin de Fomo'nuz olabilir. <h2>Fomo'yu nasıl önleyebiliriz?</h2> - Öncelikle internet kullanımını yavaş yavaş azaltabiliriz. Örneğin günde 6 saat aktifsek bunu önce 5 saate sonra 4e indirmeliyiz. Yeni hobiler edinebiliriz. Örneğin karakalem çalışması yapabilir veyahut spora başlayabiliriz. Günde yarım saat yürümek bile bizi sosyal medyadan uzak tutmak için önemli bir adım olacaktır. - Doğada vakit geçirebilir biraz dışarda zaman geçirmek için kendimize vakit ayırabiliriz. - Anda, şimdide kalmaya odaklanmalıyız. Yeni yerler keşfedemesek de yaşadığımız her anın ve bize bahşedilen her nefesin değerini bilerek şimdiyi güzel kılmak için uğraşmalıyız. - Eğer sosyal medya kullanımına sınır koyamıyorsak bir uzmandan (psikolog, psikiyatr) yardım almalıyız. <img class="wp-image-53468 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/10/pasted-image-0-300x169.jpg" alt="" width="1191" height="671" /> Şunu unutmamalıyız ki hayatlarımız ne kadar kötü olursa olsun şimdiyi güzel kılmak ve bundan keyif almak her zaman olmasa da çoğunlukla bizim elimizde. Çünkü sosyal medyada gördüğümüz her şey küçük anlardan ibaret. Herkesin hayatı anlatılmasa da çeşitli zorluklarla ve sınavlarla dolu. Bu yüzden önce kendimizle olan ilişkimizi iyileştirmeliyiz ve en çok da hayatımızın her anının değerini bilmeli ve yaşam süresinin akma hızına yetişmeye çalışmadan, kendimizi belki başka yerde başka zamanda daha mutlu olurum düşüncelerine kaptırmadan hayatımızın her adımını sindire sindire yaşamaya çalışmalıyız.

7
B
Büşra Kurt
·17 Eyl 19:44·Edebiyat

Aldous Huxley'in eşsiz kaleminden çıkan en bilinen ve adından sıkça söz ettiren eseridir. Bir ütopyanın nasıl korkutucu olabileceğini gösteren aslında distopik bir roman olmuştur. Ursula K. Le Guin bu kitap için <strong>"Endişe Çağı'nın başyapıtı."</strong> demiştir. Kitapta her şeyin teknolojik bir hal aldığı ve tek gerçekliğin bilim olduğu, duyguların ise tehlikeli ve uzak durulması gereken bir şey olduğu anlatılıyor. Aile kavramı tamamen yok olmuştur ve evlilik kurumu ortadan kalkmıştır. Kadınlar doğurmayı bırakmış ve çocuklar laboratuvarlarda üretilmeye başlanmıştır. O yılda ülkenin ihtiyaçlarına göre <strong>Alfa, Beta, Epsilon</strong> gibi çeşitli düzeylerde zeki, işçi olacak şekilde bebekler üretilip topluma kazandırılıyordu. <img class="alignnone wp-image-48422" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/1-768x481-1-300x188.jpg" alt="" width="965" height="605" /> Bebekler uyurken onlara çeşitli ninniler söylenip sahip olacakları sınıflara göre eğitim veriliyor böylelikle herkes sahip olduğu sınıftan memnun oluyordu. Bu şekilde insanların bir üst sınıftakilere bakıp özenmeleri önleniyordu. Kitapta bebeklerin döllendiği alana da <strong>Kuluçka ve Şartlandırma</strong> <strong>Merkezi</strong> deniliyordu. Şartlandırma Merkezlerinde embriyolara çalışacakları yere göre çeşitli özellikler aşılanırdı. Örneğin tropik bir alanda çalışacak veya madende çalışacak bir embriyo için soğuk korkusu yaratılıyordu. Bu durum hakkında ise kitapta yer verilen bir cümle oldukça çarpıcıdır. <strong>"Mutluluk ve erdemin sırrıdır; yapmak zorunda olduğun şeyi sevmek. Tüm şartlandırmaların amacı budur: İnsanlara, kaçınılmaz toplumsal yazgılarını sevdirmek."</strong> Yaratılan yeni sistemde Tanrı yerine<strong> Ford</strong> denilen bir kişi vardır ve herkes bu sistemde mutludur. Çünkü mutluluk <strong>"Soma"</strong> adı verilen küçük bir hapta saklıdır. Üzgün, kırgın, kaygılı ve düşünceli hisseden kişiye bu hapı alması gerektiği söylenir. Almayan kişi ise uyumsuz ve dikkat çeken, sistemi bozmaya çalışan bir kişi olarak görünür ve <strong>Vahşi Ayrı Bölgeleri</strong> denen bir yere sürülmekle tehdit edilir. <img class="alignnone wp-image-48423" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/distopik-roman-webtekno-kitaplik-1584715532-300x169.jpg" alt="" width="880" height="496" /> Bir gün bir Alfa artı (zeki, gelişmiş, yönetici pozisyonundaki embriyolar) olan <strong>Bernard</strong> bu bölgeye gitme merakı duyar ve aldığı somalar onu mutlu etmeye yetmez, içten içe mutsuzdur fakat etrafındaki insanlar onun bir üretim hatası olarak görmeye başlar. Çünkü o<strong> Lenina</strong> denen bir kadına aşıktır ve tek eşliliği savunur. Fakat tek eşlilik halk için şaşılacak bir durumdur. Toplumun <strong>"Herkes,</strong> <strong>herkes içindir."</strong> anlayışına ters düşmektedir. Bernard, Lenina'yı Vahşi Ayrı Bölgeleri'ne turistik bir gezi amacıyla gitmek için ikna eder ve birlikte binanın çatısına inen araçla bölgeye doğru uçarlar. Bölgede <strong>Vahşi</strong> denen bir adamla karşılaşırlar bu adam zamanında Bernard ve Lenina gibi üretilmiş olan bir kadının oğludur fakat çocuk üretilmemiş, doğurulmuştur. Kendini hiçbir yere ait hissedemeyen Vahşi hem kendi topluluğu hem de gelişmiş toplum tarafından dışlanır. Bir yandan geldiği toplumu bir yandan da götürüldüğü yeni dünyayı anlatan Vahşi ile devam eden kitap bize nice nice sorularla gerçekleşen ütopyayı sorgulatarak aynı zamanda bunun insanlık için iyi olup olmayacağını da düşündürür.

B
Büşra Kurt
·13 Eyl 21:15·Yaşam

<strong>Gaslighting</strong> bir kişinin algısı ile oynayıp kendinden şüphe ettirerek gerçekliğini bozmaktır. Çeşitli manipülasyonlarla kişi kendisinin yanıldığını karşı tarafın ise mağdur olduğunu düşünmeye itilir. Daha çok partnerler birbirine uygulasa da hem iş hayatında hem günlük hayatta da birçok yerde de bu durum karşımıza çıkabilmektedir. Peki gaslighting'e uğradığımızı nasıl anlarız? Gelin birkaç manipülasyon cümlelerine göz atalım. <h2>• Kafanda kuruyorsun!</h2> <img class="alignnone wp-image-47506" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/think_1-300x196.jpg" alt="" width="701" height="458" /> Kişinin hatalı olduğu düşündürülmek istendiğinden manipüle eden insanların en çok kullandığı cümlelerden biridir. Sanki her şey sizin tarafınızdan bir hayal ürünü olarak ortaya atılmıştır ve bunu uygulamalarının temel sebebi kendinizi sorgulamanıza "Acaba yanlış mı hatırlıyorum?" gibi sorularla kendinizden şüphe etmenize yol açmaktır. Siz de "Yanlış hatırlıyor olabilirim." diye düşünüp kendinizi suçlamaya başlayabilirsiniz. <h2>• Sen hastasın, yardıma ihtiyacın var!</h2> <img class="alignnone wp-image-47507" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/20160123_553134-300x270.jpg" alt="" width="710" height="639" /> Yine manipülatif tarafın kurduğu cümlelerden biridir. Karşı tarafın eksik ve yetersiz olduğunu dile getirip böylelikle öz güvenini zedelemeyi düşünürler. <h2>• Yanlış anlıyorsun böyle demek istemedim.</h2> <img class="alignnone wp-image-47508" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/647fa8f04a7ba869e0fce0e44502414b-300x160.jpg" alt="" width="707" height="377" /> Cümleyi doğru anlamış olsanız dahi sizin onları yanlış anladığınızı ifade ederler böylelikle sizi mahcup etmek isterler. Bu şekilde oluşan suçluluk duygusuyla kendi isteklerini yaptırmaya çalışırlar. <h2>• Olayları çok büyütüyorsun.</h2> <img class="alignnone wp-image-47509" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/gaslighting-800x400-1-300x150.jpg" alt="" width="702" height="351" /> Gerçekten büyük olan bir meseleyi küçük görünmesini sağlayarak sizlerden özür bile bekleyebilirler. Hatalarını kabul etmeyip aksine sizi suçlama girişiminde bulunmak için genelde kullanılan bir sözdür. <h2>• Şaka yapıyordum, çok alıngansın.</h2> <img class="alignnone wp-image-47510" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/primary-share-300x158.jpg" alt="" width="701" height="369" /> Sizin için önemli olan bir konuyu şaka malzemesi olarak kullanıp bir de alıngan davrandığınız için sizi suçlarlar ve sizde suçluluk duygusu uyandırmaya çalışırlar. <h2>• Boşuna üzülüyorsun.</h2> <img class="alignnone wp-image-47511" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/ruyada-uzulmek-nedir-ruyada-uzuldugunu-gormek-ne-anlama-gelir-9774-300x157.jpg" alt="" width="699" height="366" /> Duygularınıza önem vermeyip onları değersizleştirmeye çalışarak bu defa da olayı kendinize karşı sorun haline getirdiğiniz için sizi suçlamaya çalışırlar. <h2><strong>• Psikolojik sorunların var.</strong></h2> <img class="alignnone wp-image-47512" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/bebek-psikolog-300x200.jpg" alt="" width="694" height="462" /> Karşınızdaki manipülatif taraf size psikolojik sorunlarınız varmış gibi davranır ve sizi hasta olduğunuza, bunların gerçek olmadığına inandırmaya çalışıp sizleri kötü yönde etkilemeye çalışır. Çok fazla maruz kalan tarafın gerçeklik algısı ise bozulmaya başlar ve kişi kendisinin hasta ve korunmaya muhtaç olduğunu hissetmeye başlar. <h2>• Öfke sorunların var.</h2> <img class="alignnone wp-image-47513" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/ofke-1536x1017-2-443x250-1-300x169.jpg" alt="" width="694" height="391" /> Yine temelde kişilik özellikleri baz alınarak gerçekleştirilen bir saldırıdır. Sinirlenmekte haklı olsanız dahi sizi aşırı sinirli biri olarak tanımlamaya başlar. Bu sebeple duygularınızı bastırmaya çalışırsınız. <h2>•Seni kimse sevmez.</h2> <img class="alignnone wp-image-47516" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/kiskanclikla-basa-cikmak-icin-6-ipucu-43735-7323680671-1-300x200.jpg" alt="" width="695" height="463" /> Bu cümle en kırıcı ve en hassas cümlelerden biridir. Karşınızdaki kişi sizi değersizleştirmeye çalışıp bir de üstüne bunu genelleştirmeye kalkar. Eğer halihazırda değersizlik duygularınız da mevcutsa size karşı uygulanan manipülasyonun farkına varmaz değerinizi sorgulamaya çalışırsınız. <h2>• Ne saçmalıyorsun?</h2> <img class="alignnone wp-image-47517" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/6a0133f0b2fdc2970b0168eafe1a14970c-300x254.webp" alt="" width="686" height="581" /> Olayı kendi açınızdan anlattığınızda sizin daima yanılan taraf olduğunuzu hissettirmekle kalmaz sizin boş konuştuğunuzu ve söylediğiniz şeylerin anlamsız olduğunu ifade edip sizleri değersizleştirmeye çalışırlar. Aynı zamanda sizi değersizleştirdikçe kendi değerlerinin arttığını zanneder bundan kısmen de olsa mutlu olurlar. Elbette kurulan daha birçok manipülatif cümleler var fakat burada yer verdiğimiz temel cümlelere bakarak siz de karşınızdaki kişinin sizi manipüle etmek isteyip istemediğini anlayabilirsiniz. Eğer bu cümleler size karşı sürekli kullanılıyorsa siz de mağdur ediliyor olabilirsiniz. Umuyoruz ki faydası dokunacaktır.

B
Büşra Kurt
·9 Eyl 12:56·Edebiyat

Knut Hamsun tarafından kaleme alınan bu başyapıt Dünya edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. Tüyleri diken diken etmesinin  sebebi ise Açlık üzerine yazılmış ve bunu tamamen yaşam öyküsü üzerinden ele almasıdır. Bu eserle yazar tüm dünyaya hem ününü hem de kişiliğini duyurmuştur. Kitapta genç bir delikanlının yaşamının belli bir kesiti anlatılmakta ve günden güne açlıkla olan mücadelesine şahitlik etmekteyiz. Hayatını yazı yazarak kazanmaya çalışan gencimiz çeşitli gazetelere yazılarını götürmekte ayrıca yapabileceği bir iş aramaktadır. Umudunu hep koruyan, yeni ilhamlar gelmesini bekleyerek yazdığı yazılarla para kazanmayı istiyordu fakat ilham ona arada sırada uğramakta ve kazandığı parada onu yalnızca birkaç gün idare edebilmekteydi. Kirasını artık ödeyemediğinden ev sahibi evden ayrılmasını istedi. Yapacak bir şeyi olmadığından evden ayrılmak zorunda kaldı ve sokaklarda yatmaya başladı. Her geçen gün duyduğu açlık büyüyordu ve cebinde taşıdığı kağıt ve kalemiyle bir süre sokaklarda yaşamaya başladı. Bir gün gelen bir ilhamla yazısını editöre götürdü fakat yazısı beğenilmediği için para alamamıştı. Editör yazısını beğenmemişti fakat haline acımıştı yine de onu kırmadan eğer isterse ona bir miktar para verebileceğini yazıyı bitirdiğinde hesaplaşabileceklerini söylese de bunu onuruna yediremedi ve ona içten bir teşekkür edip yanından ayrıldı. Yine sokaklarda açtı fakat gururu ona umut veriyordu. En azından onurlu bir şekilde oradan ayrılabilmişti. Birkaç gün sonra tekrar bir yazı yazıp adamı görmeye gitmişti bu defa yazısı beğenilmişti ve artık bu haftayı düşünmek zorunda kalmayacaktı. Bir otele yerleşip yemek yiyebilmişti nihayet. <img class=" wp-image-46675 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/09/resim_2022-09-09_155455249-Cropped-300x169.jpg" alt="" width="690" height="389" /> Aradan geçen bir hafta sonra tekrar parasızlık baş göstermeye başlayınca otelden ayrılmasını istemişlerdi fakat yine de birkaç gün onlarla birlikte bodrum katında kalmak zorunda kaldı. Çünkü tekrar sokaklara düşmek onun için korkunçtu. Nihayetinde buradan da kovulunca gitmekten başka çaresi kalmamıştı. Üzerindeki elbisesi eskimişti ve yine yemek alacak parası bile yoktu. Tek serveti cebinde taşıdığı kalemi ve kağıtlarıydı bir de yaratıcı zihni. Fakat zihni açlıkla o kadar uğulduyordu ki düşünmek yazı yazabilmek onun için bir ızdıraba dönüşüyordu. Bazen ilham geliyor fakat içinde sivrisinekler dolanan zihnini bir türlü toparlayamadığından yazılarını bitiremiyordu. Zayıflamıştı ve sadece su içiyordu. Açlıktan başı dönüyor durmadan kusmak zorunda kalıyordu. Bir yazısını daha bitirince eline tekrar para geçmişti sevinçten mutluluk gözyaşları döküyordu. Bir ahırda kalmaya başladı  ardından onu gözetleyen birini fark etmişti. Bir kadındı. Bir zamanlar aklı başında ve hali düzgünken önünden geçen laf attığı, gevezelik ettiği bir kadındı. Kadın onca düşkün haline rağmen yine de onunla birkaç zaman muhabbet etmiş onu tanımak istediğini söylemişti. Bir yandan fakirliğin verdiği eziklikle bir yandan da açlıkla boğuşurken kızı görmek yine de onu mutlu ediyordu. Bu şekilde devam eden kitap bize açlığı tüm iliklerimize kadar hissettiriyor. Knut Hamsun 'un sihirli sözcükleri ile de okurken her ana tanıklık edebileceğiniz şahane bir kitap. Son olarak da kitaptan bir alıntıya yer vermek istiyorum. "...Kendimi istediğim gibi çekip çeviremeyecek kadar bitkindim adeta. Ufak ve zararlı bir sürü hayvan içime dolmuş, beni oyup boşaltmıştı. Tanrı beni büsbütün mahvetmek mi istiyordu?... " Açlık/ Knut Hamsun Kitapla kalın

B
Büşra Kurt
·8 Eyl 10:05·Edebiyat

Bugünlerde okuyacak kitap arıyorsanız size muhteşem bir kitap önerisi ile geldim. Gelin kitabın konusuna değinelim. Eser, Osmanlı Döneminde hat sanatı ile uğraşan kişiler etrafında dönmektedir. Bir gün padişah hattatlardan Frenk usulü ile yapılmak suretiyle bir kitap istemiştir. Bu kitap içerisinde batı usulü taşıdığı için gizli yapılmaktadır ve Şekure'nin yaşlı babası Enişte Efendi kontrolünde bitirilmeye çalışılmaktadır. Aralarından bir nakkaş bir gece öldürülünce Enişte Efendi bu kitabı bir an önce padişaha teslim edebilmek için Şekûre'nin teyze oğlu Kara'yı yanına çağırır ve kitapta geçen resimlerin hikayelerini az çok ona da anlatmaya başlar. Bu arada Kara'da uzun yıllar boyunca aşkından ölüp bittiği teyze kızına aşıktır ve hala aşkının alevi kalbinde atmaktadır. Şekûre'de ona karşı olmamakla birlikte kocası savaştan bir türlü dönmemiş iki çocuklu bir annedir. Kara'nın ona olan ilgisini ve hala bitmemiş olan sevgisinin farkındadır. Bir de Şekûre'nin kocasının kardeşi Hasan vardır o da Şekûre'ye aşıktır fakat abisi savaştan dönmezse onunla mutlaka evlenmek istemektedir. Olaylar bu şekilde ağır ağır akarken nakkaşlar da yavaş yavaş kitabı tamamlamak üzeredir. <img class=" wp-image-46429 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/indir-1-300x115.jpg" alt="" width="697" height="267" /> Bir gün Şekûre gizlice Kara ile buluşmaya gittiğinde evde kimsenin olmadığını fırsat bilen bir nakkaş eve girip Enişte Efendi'yi öldürür. Şekûre eve döndüğünde babasını kanlar içinde ölü halde bulur fakat kimseye söyleyemez hemen hizmetçisini gönderip Kara'ya haber salar ve kendisiyle evlenmesini ister yoksa Enişte Efendi öldükten sonra eski kocasının evine dönmek zorunda kalacaktır. Orada da onu Hasan beklemektedir. Kara haberi alır almaz kadılardan gerekli izinleri alıp mahalleliye son anda haber salarak Şekure ile evlendiğini Enişte Efendi'nin ölüm döşeğinde olduğunu söyler. Evlilik merasimi bittikten sonra da sabah olunca Enişte Efendi'nin öldürüldüğünü herkese duyurur ve direkt soluğu hazinedar başının yanında alır. Olayı padişaha söylemesini rica eder. Bunu duyan padişah ve yetkililer cenazeden sonra soruşturma açarlar tüm nakkaşlar ve Kara'da dahil olmak üzere herkesi sorgulamayı düşünürler. Kara'da sorgulandıktan sonra zan altında kaldığı için kendini aklamak istediğinden bir de Şekûre'sine söz verdiği için katili yakalamak için soruşturmada kendisi de görev alır. Baş nakkaş ile birlikte Enişte Efendi ölmeden önce yapılan resimleri tek tek kendi nakkaşlarının eski resimleri ile karşılaştırıp bir ipucu bulmaya çalışırlar. Bu arada son resim de katil nakkaş tarafından götürülmüştür. Bu yüzden eseri tamamlamak da imkansızdır. Olayın akışı katili yakalayabilme üzerinden akıp devam eder ve daha sürükleyici durumları da kendi içinde barındıran bu kitap Orhan Pamuk'un "en iyimser romanım" diye adlandırdığı kitabıdır. Şimdiden keyifli okumalar...

8

Hayat her zaman güllük gülistanlık olmaz. Bazen güzel günler yaşarız bazen de çok zor anlar yaşarız. Bu kötü anlar birtakım olumsuz duygular oluşturur. Kendimizi kötü, değersiz, üzgün, melankolik, depresif hissedebiliriz. Fakat modern çağla birlikte gelişen sosyal medya olumsuz duygularımızı yaşamamızı oldukça engelleyen bir paya sahip ve gün geçtikçe bu konudaki payı büyüyor. Artık daha çok sevimli pozlar, mutlu kareler, başarılar paylaşılıyor. Başarıların arkasındaki emek, defalarca yaşanılan başarısızlık ve yenilgi ekranlarda yer almamakta ya da nadiren yer almaktadır. Bunları gören kişiler de hayatı yapılan paylaşımlardan ibaret zannetmektedir. Kendi hayatına bakıp hayıflanır ve herkesin mutlu, güzel olduğunu düşünerek kendi hayatını eleştirir. Herkes için hayat güzel ve eğlencelidir, ama onun için hayat durgun bir sudur. Kendi hayatından nefret eder ve umutsuzluğa karamsarlığa düşer. Kişi kötü hissettiren duygular ile başa çıkabiliyorsa hayatı çok da etkilenmez fakat duygularını bastırıyorsa bir süre sonra bastırdığı duyguları tekrar gün yüzüne çıkmaya başlayacaktır. Yersiz patlamalara, sinir krizlerine ve öfke nöbetlerine yakalanma riski artacaktır. <img class="alignnone wp-image-34915" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/th-2-1.jpg" alt="" width="760" height="505" /> <h4>Peki olumsuz duygular ile nasıl baş edebiliriz?</h4> •<strong>Kabullenmek</strong> Öncelikle herkesin hayatının her döneminde bu duygularla karşılaşabileceği gerçeğini kabul etmeliyiz. Kendine kızmak yerine bir insan olduğunu ve hata yapabileceğini hatırlayıp kabullenmek, kendimizi iyi hissetmek adına atacağımız ilk adım olmalıdır. <strong>• Barışmak</strong> Öfke, kaygı, umutsuzluk, üzüntü, endişe gibi bizi telaşlandıran duygularımızın varlığını kabul ettikten sonra onların da en az sevinç, neşe, mutluluk gibi duygular kadar normal hisler olduklarını bilmeliyiz. Her insan sinirlenebilir, öfkelenebilir. Biz de içimizde bu duyguları yaratan durumlarda, onlarla tanışıp barışmalıyız. <strong>• Kontrol</strong> Duygularımızın insani olduğunu kavradıktan ve onlarla barıştıktan sonra ise onları nasıl kontrol edebileceğimizi araştırıp gerekirse terapi alıp kendimizi iyileştirmeye çalışmalıyız. Ve son olarak kendimizi daima iyi hissetmek zorunda değiliz, çünkü insanız. Hayatın daima toz pembe olmasını beklemek Polyannacılık oynamaktan başka bir şey değildir. Bizden bağımsız gerçekleşen olaylar üzerinde bir tesirimiz yoktur fakat bizi etkileyip etkilememesi bizim kontrolümüze geçebilir.

5
B
Büşra Kurt
·30 Tem 11:43·Gündem

Hayatınızın en önemli kararlarından birini verdiğiniz şu dönemde eğer tercih listenizde 'Psikoloji' bölümüne de yer vermek istiyorsanız bu yazı tam size göre. Psikoloji veya Ruh bilimi; davranışı ve zihni irdeleyen bir bilim dalıdır. Bilinçli ve bilinçsiz olaylarla birlikte duygu ve düşüncenin incelemesini içerir ve araştırmalarını bunlar üzerinden sürdürür. Psikoloji, çok geniş bir alandır ve 54 tane alt alana sahiptir. Bu alanda uzman olan, aynı zamanda bilgi araştırması yapan ve 4 yıllık lisans eğitimini tamamlayan kişilere <strong><em>psikolog</em> </strong>unvanı verilir. Bu 54 alt alan içerisinde; klinik psikoloji, deneysel psikoloji, sosyal psikoloji, adli psikoloji, gelişim psikolojisi, trafik psikolojisi, spor psikolojisi, endüstri ve örgüt psikolojisi gibi çeşitli alt alanlar bulunur. Kişi uzmanlaşmak istediği alanda yüksek lisans yaparak eğitimine devam edip bu alanda kendini geliştirebilir. <em>Neden psikoloji seçmemelisin sorusuna gelirsek eğer</em>: <h2>1. Popüler olduğu için</h2> Bir alanın popüler olması o alanda çalışmanız gerektiği anlamına gelmez. Eğer ilginiz var ise ve kendinizi bu alanda okumalar, araştırmalar yaparken iyi hissediyorsanız bu sizin için doğru bir seçim olabilir. <h2>2. Kolay göründüğü için</h2> Hep duymuşsunuzdur psikologların sadece bir dinleyici olduğunu, şöyle derler: 'Sizin de işiniz kolay. İnsanlar gelip derdini anlatır siz sadece dinlersiniz.' Fakat bu işin görünen kısmıdır. Sadece dinlemenin bile zor bir görev olduğu, karşınızdaki insanı dinlerken onu herhangi bir sebeple yargılamadan varlığını kabul etmek elbette ki kolay bir şey değildir. Bunun yanı sıra iyi bir psikolog olmak için çok fazla eğitim görmeli, alan araştırması yapmalı ve alana dair birçok okuma yapmalısınız. Yani karşınızdaki kişiyi dinlemek, bir şeyleri anlamlandırabilmeniz için kesinlikle yeterli olmayacaktır. <h2>3. Çok sevdiğiniz için</h2> Örneğin futbol oynamayı seversiniz fakat iyi bir koşucu değilsiniz ve taktiksel düşünce yetiniz yoksa futbolcu olmak sadece bir hayal olarak kalabilir. Çünkü bazen kabullenemesek bile birtakım becerilere sahip olmayabiliriz. Psikoloji hayatın içinden bir parça olduğu için elbette ilgilenebiliriz fakat yetkinlik geliştirmek ve profesyonel olmak oldukça zorlu bir süreçtir. <h2>4. Puanınız ve sıralamanız yettiği için</h2> Birçoğumuz kazandıktan sonra bile hâlâ  kendimizi tanıyamayabiliriz. Bu oldukça normal bir şey. Çünkü hayatımız boyunca hep ders çalışıyoruz maalesef. Bu yüzden ne istediğimizi bilemeyebiliriz. Ne istediğimizi, neyi sevdiğimizi bilmediğimiz için de sırf boşta kalmamak adına alan hakkında bir bilgimiz olmadan tercihlerde yer verebiliriz. Bu sebeple tercihlerde yer verdiğimiz bölüm ne olursa olsun önce iyice bir araştırıp (lisans eğitimini, verilen dersleri, alanın neleri içerdiğini, çalışma alanlarını...) daha sonra tercih listelerimize eklemeliyiz. <h2>5. Bazı 'Klinik Psikologlar' çok yüksek meblağlar kazandığı için</h2> Unutmamalıyız ki her alanda adını duyuran, yetkinlik kazanan, işini iyi yapan insanlar daima olacaktır. Bu insanların çok kazanıyor olmasına aldanarak tercihlerde bulunmamalıyız. Çünkü onların yer aldığı koşullar farklı olabilir. Örneğin; psikoloji bölümünde mezun olan biri klinik psikolog olmak isterse ve ailesinin maddi durumu iyiyse daha rahat bir şekilde yüksek lisans yapabilecekken maddi durumu iyi olmayan biri yüksek lisans için daha fazla çabalamak zorunda kalacaktır. <h2>6. Her geçen gün kontenjanlar arttığı için</h2> Her geçen yıl daha da çok kontenjanlar arttırılıyor. Mezun sayısı o kadar çokken arttırılan kontenjanlar yüzünden her geçen yıl daha da fazla yığılma olacaktır. <h2>7. Psikolog atamaları çok az olduğu için</h2> Mezun sayısı çok fazla olmasına rağmen maalesef yeterli atama yapılmamaktadır. İhtiyaç çok olmasına rağmen soruna henüz bir çözüm maalesef bulunmuş değil. Elbette ki ilginiz, sevginiz ve alana karşı sabrınız varsa çok güzel yerlere gelebilirsiniz. Fakat bazı yerlerde anlatılamayan birtakım gerçeklerin de yer aldığını her zaman göz önünde bulundurmakta fayda var.

7
B
Büşra Kurt
·20 Tem 07:00·Gündem

Bildiğin gibi tercih dönemi yaklaşmakta. 27 Temmuz - 5 Ağustos arasında ÖSYM'nin kendi internet sitesinde tercihler yapılmaya başlanacak. Tercih döneminde dikkat etmen gereken konuları senin için 5 maddede derledik. Bu maddelere dikkat etmen seni hayati bir hatadan kurtarabilir. Peki bu maddeler neler, gelin birlikte  detaylı bir şekilde inceleyelim. <ul> <li> <h2>Hedefini iyi belirle.</h2> </li> </ul> Kim olduğunu, ne istediğini bilen biri daima önde olur. Eğer biliyorsan diğer maddeye geçebilirsin. Peki ya bunları bilmiyorum diyorsan ne yapmalısın? Önce seni tanıyan insanlardan fikir almalı ve detaylı bir güncel ve geleceği olan meslekler araştırması yapmalısın ve seçtiğin meslekler için detaylı bir araştırma yapmalısın. Örneğin popüler olan mesleklerden biri olan yazılım mühendisliği için YouTube'dan meslek tanıtımı yapan videolar izleyebilirsin. Bu şekilde anlatılanlardan yola çıkarak sana uygun olup olmadığını az da olsa anlayabilirsin. <ul> <li> <h2>Üniversite araştırması yap</h2> </li> </ul> Yapmak istediğin mesleği seçtiğine göre artık okulunu seçmek için araştırmalar yapmaya başlamalısın. Okuyacağın bölümün iyi eğitim verilen okullarını araştırmak üniversite hayatını daha renkli yaşamanı sağlayacaktır. Okuduğun okulun kariyerin üzerinde artıları ve eksileri olacaktır bu sebeple tercih listene ekleyeceğin her üniversitenin şartlarını ve eğitim kalitesini iyice gözden geçirmelisin. <ul> <li> <h2>Tercih listenin aralığını geniş tut</h2> </li> </ul> Her sene sıralama farkları mutlaka olmuştur. Puanı ve sıralaması tuttuğu halde yanlış tercih aralığı verdiği için yerleşemeyen birçok insan oldu. Çünkü her yıl sıralamalar ve tercihler değişir. Sen de bu konuda mağdur olmak istemiyorsan tercih listende kendi sıralamanın en az 20 bin altı ve 20 bin üstünü vermelisin. <ul> <li> <h2>Hayallerine sahip çık fakat çok da hayalperest olma</h2> </li> </ul> Bazen her şey düşündüğümüz gibi tozpembe olmayabilir. Yani mezun olur olmaz bir şirkette işe girmeyeceksin. Bu gerçekler hayallerimize ters düşebilir. Fakat gerçeklere sırtını dönersen bir gün bunlarla yüzleşmek seni çok incitebilir. Bunun yerine kendi gerçeklerini( maddi durumunu, ekonomik şartlarını..) mutlaka göz önünde bulundur. Hayallerine ulaşmak zor olabilir bu yüzden kendine şunu sormalısın: Çabama değer mi? <ul> <li> <h2>Dünyanın sonu değil</h2> </li> </ul> Belki önüne yeni ve çok güzel bir kapı açılır bunu hiçbirimiz bilemeyiz tabi açılmaya da bilir bu sebeple umudunu korumaya çalışmalı, bir gün güneşin senin için de doğabilme ihtimali olduğunu kendine sık sık hatırlatmalısın. Gittiğin üniversitenin sana uygun olmadığını fark edebilirsin veya sevdiğin bölümün aslında senin için yanlış olduğunu anlayabilirsin. Evet, dünyanın sonu değil. Tekrar sınava girmeden yatay geçiş yapabilir bunun hakkında da detaylı bir araştırma yaptıktan sonra hayatını tekrar düzenleyebilirsin. Kendi tecrübelerimden ve yaşamımdan yola çıkarak senin için bu süreçte yardımı dokunabilecek birkaç madde yazdım. Umarım senin için faydalı olur ve hayatını en güzel şekilde yönlendirebilmene katkı sağlar.

2
B
Büşra Kurt
·20 Haz 14:05·Sinema - TV

Yayınlandığı günden itibaren adından sıkça bahsettiren bu film, oldukça ürpertici bir yapıya sahiptir. Filmde Kevin adlı bir çocuğun ergenliğine kadarki gelişimi anlatılmaktadır ve filmi izlerken bu süreçte neler yaşadığına şahitlik etmekteyiz. Peki ilk günden itibaren adından söz ettiren bu filmin psikolojik alt yapısı neler olabilir? Gelin hep birlikte irdeleyelim. <strong>(DİKKAT: Spoiler içerir)</strong> Kevin Hakkında Konuşmalıyız, Lynne Ramsay'in yönetmenliğini yaptığı 2011 yılında yayınlanan psikolojik gerilim filmidir. Lionel Shriver'ın aynı isimli romanından uyarlanmıştır. Bir bebek dünyaya ilk geldiğinde annesi ile sık temas etmeli ve varlığını yanında hissetmelidir. Bu şekilde bebek ile anne veya bakımveren arasında bir bağ oluşur. Bağ sayesinde ise güven temelleri atılır veya sarsılır. “Kevin Hakkında Konuşmalıyız.” Filminde ise anne ve çocuk arasındaki bağın tam olarak kurulamadığını görmekteyiz. Bu sebeple Kevin daima annesine sorun çıkarmaktadır fakat bu durumdan Kevin’i suçlamak da elbette ki yanlıştır. Filmde annenin; çocuğu ile güvenli bir ilişki kuramayıp çocuğunun ihtiyaçlarına cevap vermekte zorluk çektiğini izledik. Örneğin bebek ağladığında çocuğu kucağa almak yerine susmasını beklemesi annenin yaptığı hatalardan biridir. İhtiyaçlarına cevap alamayan bebek anneye karşı bir direnç oluşturur ve kaygılı bağlanmaya başlar. Çünkü zamanında istediği şeye yanıt alamaz. Anneye karşı olumsuz tutum geliştirir ve sevilmediğini hisseder. Ayrıca filmde anne çocuğuna ondan önceki hayatında mutlu olduğunu ve o dünyaya geldiğinden beri mutsuz olduğunu dile getirmişti. Bu söylem çocuğun annesine karşı olumsuz tutum sergilemesine daha çok neden olmuştur çünkü sevilmiyorum hissi doğrulanmıştır. <img class="wp-image-19398 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/we-need-to-talk-about-kevin-300x169.jpg" alt="" width="793" height="447" /> Kevin’in kaygılı bağlanan bir çocuk olduğunu söyleyebiliriz çünkü annesi bazen ihtiyaçlarına cevap verirken bazen de ihtiyaçlarına karşı sorumsuzca davranır. Bu durum Kevin’in karışık mesajlar almasına neden olur ve annesine olan güvenini baltalar. Bundan dolayı içinde annesine karşı yoğun bir öfke biriktirir aslında kısmen kaçıngan bağlandığı da söylenebilir. Annesine ulaşması zordur ve annesi ona karşı tepkisizdir. Tuvalet eğitiminden sonra her şeyini kendisi yapmaya başlar, daha önce annesinden olumsuz bir tepki (şiddet) görmüştür bundan dolayı artık kendi ihtiyaçlarını kendisi karşılamaya başlar. Fakat bir yandan annesinin ilgisine karşı olan açlığı da devam ettiği için sürekli yaramazlık yapıp annesini kendisine karşı kışkırtır. Ayrıca Kevin zor mizaçlı bir çocuktur ve her zaman özel ilgi talep eder. İlgi göremediğinde de huysuzluk eder sorunlar yaratır. Yemek yerken zorluk çıkarıyordu. Öfke ile hareket ediyordu. Kevin’in babası da çocuğuna karşı duyarsızdır çünkü anne çocuğun ona sorun yarattığını sürekli söylemesine rağmen herhangi bir psikoloğa veya uzmana götürülmedi. Dürtüsel davranır hatta filmin sonunda katliamı niçin gerçekleştirdiğini artık kendisinin de bilmediğini söyler.  Bu filmi izlediğimde sosyal medyadan gördüğüm bu söz daha çok kafamda dank etti. Bir Afrika atasözü olan bu söz şu şekildedir: <h3>“ Köyü tarafından sevilmeyen çocuk, sevgi sıcaklığını hissetmek için köyü yakar.”</h3> Filmde yer alan Kevin’in de yaptıkları bundan ibarettir. Onu katil yapan zor mizaçlı biri olması değil sevgi ihtiyacına karşılık bulamamasıdır.

7
B
Büşra Kurt
·16 Haz 19:45·Yaşam

Dünya zor bir dönemden geçiyor, dolayısıyla biz de bu durumdan etkileniyoruz. Pandemi, sağlık sorunları, ekonomik kriz, kariyer, eğitim derken içimizdeki sessiz savaşçı yoruluyor. Yapılan araştırmalara göre bedensel birçok hastalığın ardında (örneğin mide sorunları stresten ve kaygıdan kaynaklanmaktadır) ruhsal yaraların olduğu bulunmuştur. Bundan dolayı bedenimize verdiğimiz önemi, ruhumuza da verip daha fazla yara almadan kendimizi yaşadığımız olaylardan en az zararla koruma altına almalıyız. Kendimiz ve ruhumuzla barışmak için yapmamız gereken ilk şey uzman bir psikolog bulmak olacaktır. Tekrar neden psikoloğa gitmeliyiz sorusuna gelecek olursak eğer; <h2>1) İçimizdeki yaraları sarabilmek için</h2> Hayatımızda yer alan kişiler üzerimizde bir tesir bırakıyor. Kimisi ise farkında olmadan veya bilerek ruhumuzu yaralıyor ve üzerimizde olumsuz duygular, derin yaralar açabiliyor. Acılarımızı kabullenip bunlarla başa çıkabilmek için ise bir uzmana görünmek bizim için faydalı olacaktır. <h2>2) Kendimizi tanıyabilmek için</h2> Dışarıdaki seslerden dolayı sizin de bazen kendinizi duyamadığınız oluyordur. Herkes hayatınız hakkında doğru, yanlış fikirler üretir. Hatta kimileri iyiyi kötüyü bizim adımıza belirlemeye çalışır. Onlar konuştukça içimizdeki sesi duyamaz oluruz ve kendimizi tanıyabilmek için vakit ya da yer bulamayız. Bundan dolayı da kendimize yabancılaşır, kim olduğumuzu sorgular dururuz. Bu evrede bize sağlıklı bir yol gösterebilecek kişiler ararız. Psikolog da bize yol gösterip kim olduğumuzu keşfetmemize yardımcı olacaktır. <h2>3) Duygularımızı ifade edebilmek için</h2> Kendimizi tanımaya, anlamaya başladığımızda bizde sevinç, korku, şaşkınlık yaratan durumları; bizi üzen,mutlu eden şeyleri daha iyi anlayacak ve duygularımızı gelişen farkındalığımızla daha sağlıklı bir şekilde yaşayacağız. <h2>4) Daha sağlıklı ilişkiler geliştirebilmek için</h2> Psikolojik destek almak önceki olumsuz ilişkilerimizi geride bırakabilmek ve yeni ilişkilere yelken açarken sağlıklı ve mutlu ilişkiler kurmamızı da sağlayacaktır. <h2>5) İyi ebeveynler olabilmek için</h2> Çocuk sahibi olduğumuzda ona da kendimizde olan olumsuz tutumları aktarmamak için iyileşmemiz sağlıklı bir birey yetiştirebilmemizde büyük olanak sağlayacaktır. <h2> 6) Kişisel gelişimimizi tamamlayabilmek için</h2> Gelişim uzun süreli bir kavram olsa da ileriki dönemlerimizi (orta yetişkinlik, ileri yetişkinlik) mutlu ve huzurlu yaşayabilmek için şimdiden ruh sağlığımıza yatırım yapmamız lehimize olacaktır. Maddeler daha da uzatılabilir fakat şu 6 maddeyi karşılayabildiğimizde daha mutlu, zihinsel açıdan sağlıklı bir birey olup hayattaki doyumumuzu artırabiliriz.

4
B
Büşra Kurt
·16 Haz 13:04·Bilim

Siz de bazen kendinizi bir kısır döngünün içindeymiş gibi hissediyor musunuz? Ya da bir şey başınıza gelmeden önce bunu hissetmişliğiniz oldu mu? Mutlaka bunun başıma geleceğinden emindim gibi bir cümle kurmuşsunuzdur daha önce. Gelin hep birlikte bu durumun neden gerçekleştiğini öğrenelim. Kendini Gerçekleştiren Kehanet olarak da bilinen<strong> Pygmalion Etkisi,</strong> beklentilerimizin ve önyargılarımızın şekillendirdiği düşüncelerimizin hayatımıza yansımasıdır. Kendi hakkımızdaki düşüncelerimiz, başkalarının bizim hakkındaki düşünceleri inançlarımızı oluşturur. İnançlarımız da davranışlarımızı etkiler ve bu durum bir döngü içinde devam eder, durur. <img class="wp-image-17792 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/de_9134-1-300x176.jpg" alt="" width="735" height="431" /> Örneğin kendimiz hakkında sevilmeye layık olmadığımız fikrindeyizdir ve bu fikir ailemiz, arkadaşlarımız, partnerlerimiz tarafından oluşturulmuş yanlış bir inançtır. Oluşan inancı bir süre sonra benimseriz ve artık hayatımıza bizi sevmeyen, değersiz hissettiren insanları çekeriz. Sonra aldatılır, istismar edilir ve sevilmeyiz. Bu durumda inancımız davranışımızı etkilemiştir ve onu desteklemiştir. Bunun farkına varmadığımız için de bir kısır döngüde yaşamaya çalışırız. Fakat düşüncelerimizin hayatımızı ve davranışlarımızı etkilediğinin farkına varırsak eğer bu durumdan kurtulabilir ve döngüyü kırabiliriz. Ancak bu şekilde hayatımız hakkında daha çok söz sahibi olabilir ve hayatımızı daha iyi yaşayabiliriz. İster bu duruma enerji deyin ister çekim yasası veya kendini gerçekleştiren kehanet.. Düşüncelerimiz, inançlarımızı ; inançlarımız da davranışlarımızı doğurur. Başımıza gelenlerle de inançlarımızı pekiştirir, zaten bunlar hep benim başıma gelir gibi sözcüklerle de kendimizi teselli etmeye çalışırız. Belki bu yanlış inanç kalıplarımızın farkında olursak eğer inançlarımızı değiştirebilir ve kendimizi yeniden inşa edebiliriz ayrıca hayatımıza hak ettiğimiz sevgileri de alabiliriz.