B

Belgin Demirtuğ

@belgindemirtug

3 paylaşım0 takipçi0 takip

<strong>"Sarılayım diye sana geldim, oysa gördüm yapraksız bir dalsın."</strong> İran edebiyatının en önemli sanatçılarından, vefakar eş, Kamyar'ın özlem dolu annesi, tutkulu aşık, kalbinin kırıklarından açan çiçekleri, gözyaşlarıyla sulamış kadın; Füruğ... <img class="alignnone wp-image-33641" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/th-27.jpg" alt="" width="884" height="442" /> &nbsp; 5 Ocak 1935'te Tahran'da doğan Füruğ Ferruhzad, 32 yıllık kısacık ömrüne yüzlerce eser sığdırarak 20. yüzyılın ortalarına damgasını vurdu. İran'da yetişmiş en önemli şairlerden olmayı başardı. Her ne kadar şair/yazar olarak tanınsa da ressamlık, yönetmenlik ve oyunculuk yaparak yaratıcılığını ve yeteneğini her alanda gösterdi. Ancak bu başarı ona birçok acı ve zorluk getirdi.  Baskıcı bir ailede büyüyen ve ailenin yedi çocuğundan üçüncüsü olan Füruğ Ferruhzad, henüz 16 yaşında aşık olduğu Perviz Şapur ile evlendi. Bu evliliğinden, daha sonraları özlemine şiirler yazacağı oğlu Kamyar dünyaya geldi. İki yıl süren evliliğinin ardından Şeriat kanunları oğlunun velayetini kocasına vererek, Füruğ'un oğlundan ömrünün sonuna kadar ayrı kalmasına neden oldu. Ayrılığın ardından Ahvaz'dan Tahran'a geri dönüp yazmaya devam etti ve ilk kitabı olan Esir'i yayınladı. Aslında hayatının en büyük mücadelesi ve acısı da bu ayrılığın ardından başladı. Hem oğlu Kamyar'ı görememesi hem de İran gibi ataerkil bir toplumda yalnız ve başarılı bir kadın olarak hayatını sürdürmeye çalışması onun için zorlu bir mücadele başlattı. <img class="aligncenter wp-image-34134 size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/133882-800x533.jpg" alt="" width="662" height="441" /> <strong>"İffetsiz damgası yiyen bendim</strong> <strong>Haksız kınamalara gülüp geçen bendim</strong> <strong>Kendi varlığımın sesi olmaya yeltendim</strong> <strong>Gel gör ki kadındım."</strong> Kadınların ikinci sınıf insan muamelesi gördüğü bir toplumda, isyan edercesine başarıları görünen bir kadın haline gelen Füruğ Ferruhzad, tabi ki yine bu toplumda hoş karşılanmadı. Hayatının gidişatını değiştirecek olan İbrahim Gülistan ile tanışmasının ardından, dokuz aylık bir Avrupa seyahati yaptı. Avrupa'da da yazmaya devam eden sanatçı Tahran'a dönüşüyle ardı ardına çıkardığı Duvar ve İsyan kitapları ile daha da tanınmaya başlandı. Devamında film çekimlerine de başlayan ve başarılı filmlere imza atan Füruğ, toplumsal sorunları da filmlerinde  işledi. Bu başarılarıyla İran Edebiyatı için köklü ve etkileyici değişimlere yol açtı. Tüm bunların yanında, "Ve ne kadar yılan yuvasına benziyor bu yeryüzü.Ve bu dünya öyle insanların ayak sesleriyle doludur ki, seni öpüyorken kafalarında seni asacakları urganı örüyorlar." diye nitelendirdiği toplumda  bir kadın mücadelesi de vermek zorunda kalarak bir çok iftira ve aşağılanmaya maruz kaldı. <strong>"Bu sana son ninnimdir yavrucağım.</strong> <strong>Senin beşiğinin yanında salınır belki bir gün</strong> <strong>bu yaban çığlığım. Gençliğinin göklerinde yankılanır"</strong> Eşinden ayrıldığı günden, öldüğü güne kadar bir daha görmediği oğlu Kamyar için de bir çok şiir yazan Füruğ Ferruhzad, çektiği özlem ve acıyı yaratıcılığına aktararak adeta hayatın yakasına yapıştı. Kabuğuna sığmayan ve ruhunu özgürleştirmek isteyen bir kadın olarak, önemsenmediği bu toplumda, evlat için annenin öneminin de anlaşılmadığı bir gerçekti. Böylece bir kadın daha çocuğundan koparıldı. Daha sonraları, film çekimleri sırasında Hüseyin adında bir çocuğu evlat edinerek bir nebze de olsa oğlunun acısını dindirmeye çalıştı. <img class="alignnone wp-image-33655" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/th-2-8.jpg" alt="" width="874" height="564" /> Bugün sadece İran'da değil tüm dünyada tanınan bir sanatçı olan Füruğ Ferruhzad, henüz 32 yaşında trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. Söyleyemediği, yazamadığı bir çok kelimeleri, cümleleri beraberinde götürse de söylediği kadarıyla bile ölümünün ardından geçen yıllara rağmen, bugün dahil etkilenilen bir sanatçı olmayı başardı. Babasının soyadına bile ihtiyaç duymadan, sadece ismiyle kendini var eden güçlü bir kadın figür haline geldi. <strong>"Şimdi dört yapraklı bir yoncayı kokluyorum ben</strong> <strong>Eski düşüncelerin gömütünde boy atmış yonca</strong> <strong>Ve soruyorum saflığın ve bekleyişin kefeninde toprak olan o kadın</strong> <strong>gençliğim miydi benim?</strong> <strong>Çıkabilecek miyim yeniden o merak merdivenlerinden?</strong> <strong>Merhaba diyebilecek miyim o iyi Tanrı’ya çatılarda dolaşan?</strong> <strong>Seziyorum zaman geçip gitti artık</strong> <strong>Seziyorum an, tarihin yapraklarından benim payıma düşendir</strong> <strong>Seziyorum aldatıcı bir aralıktır bu masa saçlarımla o garip ve kederli</strong> <strong>adamın elleri arasında</strong> <strong>Bir şey söyle bana</strong> <strong>Teninin tüm sevgisini sana bağışlayan insan</strong> <strong>Ne istiyor diri kalma duygusundan başka?</strong> <strong>Bir şey söyle bana</strong> <strong>Kıyısındayım pencerenin</strong> <strong>Ve güneşle bağlantıda…"</strong>

<blockquote>"Bu aşk hikayelerini hep aynı adamlar mı yazıyor? Başlangıçlar farklı ama sonlar hep aynı."</blockquote> Kendimi bildim bileli, beni derinden etkileyen bir çok film izlemişimdir. Etkisinden günlerce kurtulamadığım mutlu veya muzsuz sonlar, finaller... Bunların arasında pek de üst sıralarda olmayan film, benim için derin bir tutku oldu. Sebebini bilmediğim şekilde bu hikayeye yıllardır bir bağlılığım var. İlhami Algör'ün aynı adlı eserinden uyarlanan, "Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku" filmiden bahsediyorum. Film 2014 yılında, Dram/Romantik türünde vizyona girdi. Benim ilk izleyişim de aynı yıl oldu. Daha sonra kitabını da aldım. Ama altını çizdiğim bir iki cümle dışında film kadar çekilmedim kitaba. Sanırım Erdal Beşikçioğlu'nu çok seviyor olmamdan da kaynaklı filme bu düşkünlüğüm. Film, kitaba birebir bağlı kalmış diyebilirim. Büyük büyük tasvirler, betimlemeler... Bunun yanında, her detay sakin sakin işlenmiş filme. Abartılı cümlelerin arasında bu yalınlık nasıl korunmuş anlayamıyorum ama büyük bir hayranlık duyuyorum. Arif ve Müzeyyen arasında yaşanan iki kişilik bir hikaye, sonunda teke düşüyor. Ya da hep tek kişilikti bilemiyorum. Genelleme yapılmaksızın iki temsiliyet var filmde. Kadın-erkek ilişkisinden bağımsız, giden ve kalan arasında. Arif başarısız bir yazar. Kitaplarını bastıracak bir yayın evi ararken, rüzgarı kendinden menkul bir kadına rastlıyor. Peşine düşüyor. İşi gücü kadını sevmek oluyor. Hikayesi kadın oluyor. Evi kadın. Ruhu kadın... Müzeyyen iyi bir yolcu. Yol üzerinde mola verebileceği bir adama rastlıyor. Kapısını açıyor. Adamda dinleniyor. Seviliyor. Sevildiğini hissettikçe güç topluyor yeni yollar için... Ve kaçınılmaz son! "Beni niye bırakıp gittin Müzeyyen?" <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/2012406-630175178-800x535.jpg" alt="" width="662" height="443" /> Müzeyyenler bir sabah ansızın gider. Sizin sorularınız pek de önemli olmaz. Gitmek Müzeyyenlerin doğasında vardır. Açıklama yapmazlar. Arkalarına bakmazlar. Özür dilemezler. Olağandır gitmek onlar için. Rüzgarı kendinden menkul sevgili Müzeyyen... Müzeyyen kısa bir süre dahil olmuştu Arif'in hayatına. Gelirken pek bir şey getirmemişti ama giderken çok şey koydu o bavula. Arif'in sevdiği yalnızlığını almıştı. Aslında Müzeyyenlerin yaptığı en büyük kötülük buydu. Yalnızlığınızı çalarlar. Alıştığınız için farketmediğiniz o boşluğu kendileriyle doldururlar. Üstelik gideceklerini bilerek. <blockquote>"Belki de ayrılıklarla az acılı bir ölüm provası yapıyoruz. Ne kadar çok ayrılık, o kadar hazırsın ölüm acısına."</blockquote> Filmi kaç kez izledim bilmiyorum. Çabasız tüm senaryoyu ezberleyecek kadar çok işte. Her izleyişimde farklı noktalardan ve korkulardan yakaladım. Her izlediğimde içimdeki duygular değişti. Ama hiçbirinde Müzeyyen'i haklı çıkaramadım. Arif çok kusurlu bi adamdı evet. Korkaktı, cesaretsizdi, kendinden emin adımları yoktu hayata atılacak. Yine de bu kadar sevildiği yerden nedensiz gidenleri aklayamadım içimde. Müzeyyen gitti de ne oldu ki? Arif başarılı, yakılışıklı, farklı ve yüksek standartlı bir hayat yaşasaydı ne olacaktı? Müzeyyen yine gidecekti. İsimler, yüzler, hayaller değişirdi. Ama Müzeyyenler hep giderdi. Arif yine sevecekti. İsimler, yüzler, hayaller değişirdi. Ama Arifler hep severdi. Müzeyyenler sevmeyi öğrenene kadar hep gider. Arifler gitmeyi öğrenene kadar hep sever. Müzeyyen gitmeseydi, Arif gelişemeyecekti. Romanını çıkaramayacaktı. Tüm enerjisini sevmeye harcadığı Müzeyyen'le bir koltukta ömür sürdürecekti. Müzeyyen seçimleriyle Arif'e güç verdi - ki Müzeyyen bunu isteyerek de yapmadı - Kaybettiği sandığı hayatın kazananı oldu Arif. Müzeyyen sevilmeyi bilmiyordu. Tutkulardan bir intihardı Müzeyyen gibiler. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/2012406-376758868-800x535.jpg" alt="" width="662" height="443" /> Arif sonunda anlar. Bir akşam rüzgarlı bir sahil kenarında otururken, içinde beslediği sevginin Müzeyyenle ilgili olmadığını. İşte o gün kaybeder Müzeyyen. Çünkü Arifler kazandığında, Müzeyyenlerin ikinci bir şansı olmaz... Hayatın Müzeyyenlerine, selamsız küçük bir sitem.

3

Yokluk nedir? Bazen bir ses, bazen bir sessizlik. Bazen kapıdan gelmeyen tıkırtılar, bazen olmayacak  yerlerden çıkan siyah toka. Bazen bayram sabahı sessiz bir ev, boş mutfak, saksıdaki menekşe... Bugünkü yokluğum; bayram sabahı, boş mutfakta, masanın üzerinde duran, annemin diktiği ama büyütemediği kırmızı saksılı menekşe. Annemi çok özledim galiba... Bu dünyanın bütün çıkmaz sokaklarına bir bir girmiş gibiyim bugün. Zaman geçtikçe silikleşmeye başlayan anılarımı kabullenmeye çalışıyorum. Unuttuğum kısımlarını olmayan anlarla tamamlayarak. Yalanlarla... Bir iki damla gözyaşı yolcu ettim, menekşeyi sularken toprağa. Saçımda annemin tokası... Bir anıyı canlı tutmaya çalışmak ne kadar da zormuş. Yaşadıklarımdan çok, yaşayamadıklarımı anımsamak gibi zoraki çabalarım oluyor bazen. Bence yaşayamadıklarımız da anılarımıza dahildir! İnsan neden iyi anılarını acımasızca silerken, kötülerine koca koca halatlarla bağlı kalır ki? Zihnimin çekmecelerini karıştırırken önüme çıkanlar beni hep üzmüştür. Hiç kimsenin yapamayacağı kadar kötülük barındırıyor bu inat. Kendimize yaptığımız en büyük acımasızlık. Bazen kendimi hiçbir yere ait hissedemiyorum. Hiç kimseye hiçbir eşyaya... Geleceğe ait hissedemiyorum. Bu aidiyet hissimi, hayatımdaki en değerli varlıkla beraber gömdüm galiba. Üzerimdeki kıyafetler bile emanet geliyor artık. Sanki hayatımda kimseye yer yokmuş gibi. Kimsenin hayatında yerim yokmuş gibi. Acaba insanların mecburiyeti ya da ayıp olmasını mıyım? İnsan koşulsuz sevgiyi kaybettiğinde düşüyor bu çukura anladım. Dün gece, pencerede sigara içerken düşen külün, karanlıkta savrularak kayboluşunu izledim biraz. Daha biraz önce elimde değil miydi? Bu veda çok olağandı benim için. Hatta fazla olağandı kayıplarımın arasında. Dramaya gerek yoktu yani. Biliyor musunuz, içimle dışımın kavgası fazla gürültü çıkarmıyor artık. Bir dağ tırmanmışçasına, doğduğundan beri koşuyormuşçasına yorgun ruhum sakinliğini koruyor her şeye rağmen. Kafamın içinden binlerce düşünce geçsede aynı anda, yol veriyorlar birbirlerine. Her kelimem kendine bir yer bulup kalıyor orda. Ama hiçbiri ait olduğu parçaları bulup tamamlanamadı henüz. Adı konulmamış bir terslik var içerde. Şu beynimi kilitleyip yutsam diyorum anahtarını. Mümkünse bir çay bardağı beyaz şarapla! Daktilo sesine benzer sesler gelirken hayatımın gizli sekmelerinden, incelmiş bir şarkı çalıyor ruhumun orkestrası. Sırtlandığım tüm o yüklerin işçileri bir şeyler anlatmaya çalışıyor koro halinde. Biraz da detoneler açık söyleyeyim. Aslında çok yol katettim, çok zaman. Şartlar biraz esneklik payı bıraksaydı daha iyi olabilirdi her şey. Bu hayatın fazla sert bir kumaşı var maalesef. Yine de başladığım noktadan ötedeyim biliyorum. Arkada kalan seslerden anlıyorum. İlerlemişim. Yarım yarım düşüncelerim var yine. Biraz da öfkem. Kime? Neye? Hangi gerçeğe ya da gerçekleşmeyene? Bilmiyorum. Herkes payına düşeni almış, bana ise kocaman bir boşluk kalmış. Keşke on yaşıma dönsem tam şuan. Sokakların kedisi olduğum zamanlara. Annemin sesini duysam yine. Hayatımın en tanıdık sesi çalınsa kulaklarıma. Arsız, utanmaz, şımarık olsam yine. On yaşımın dizlerinde uyusam biraz. Bu sefer bulunmak için hiç acele etmeyeceğim bir saklambaç oyununa dalsam. Ah yaralarımın kendi kendine iyileştiği zamanlar.... Niye bu kadar imkansız isteklerim var bilmiyorum. Canım çok sıkılıyor artık bu olmazlara. "Ben niye büyüdüm" isyanları bastırılsın lütfen... Neyse! Belki şehre bir film gelir, bir güzel orman olur yazılarda? Bugünkü selamım Sezen Aksu'ya. Hadi gülümse...