Avrupa’da yaygın olan tabutla birlikte gömülme ve yakma (kremasyon) işlemine karşı beş farklı çevreci ölüm seçeneği sunulmakta. Gelin bu ilginç defin seçeneklerine hep birlikte bakalım <h2><strong>Capsula Mundi Projesi</strong></h2> 2018 yılında Anna Citelli ve Raoul Bretzel adlı tasarımcılar, “Capsula Mundi” (Dünya Kapsülü) adını verdikleri enteresan bir projeye imza atmışlardı. Biyoçözünürlüğü yüksek ve organik bu kapsüller sayesinde cesetlerin daha çevreci bir yaklaşımla doğaya kazandırılması mümkün. Defin işlemlerine yepyeni ve çevreci bir boyut kazandıran bu kapsüllere defnedilen cesetler, ağaçlar için birer besin kaynağına dönüştürülüyor. Öncelikle ölü bedenler cenin pozisyonuna getiriliyor ve tabut yerine yumurta şeklindeki organik kapsüllere yerleştiriliyor. Daha sonrasında bu kapsüller tohum misali toprağa gömülüyor. Kişi daha hayattayken kendisi için seçtiği bir ağacın tohumu da bu kapsüllerin içine konuluyor. Bu sayede yenilenebilir enerjiye destek verirken tabut için ağaç kesilmesi de önlenmiş olunuyor. Kapsüllere defnedilmeyi kabul eden bireyler proje ile birer anıta sahip oluyor ve gelecek kuşaklara kendilerinden bir ağaç bırakmış oluyorlar. Tamamen çevreci yaklaşımın hayata geçirilmesi üzerine kurulan projenin tasarımcıları, mezarlıkların soğuk gri havasından kurtularak hatıralarla dolu ormana dönüşeceklerini düşünmekteler. Proje ne yazık ki İtalyan hükümeti tarafından yasaklandığından hayata geçirilememiş. Hükümetin yanı sıra dindar kesimin geleneksel defin işlemlerini terk etmek istememeleri üzerine de tepki çekebileceklerini unutmamak gerek. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/e5236976c7b1615c48ce64cdd51f2878.jpg" alt="" width="405" height="540" /> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/biodegradable-burial-pod-memory-forest-capsula-mundi-3.jpg" alt="" width="662" height="468" /> <h2><strong>Mantara Dönüşmek</strong></h2> Eski Hollywood yıldızı Luke Perry sayesinde adı duyulan organik besin yönteminde, cesedin üzeri mantar tohumları bulunan organik pamuklu bez ile sarılarak toprağa gömülüyor ve gömülen alanda mantarlar bitiyor. Bu mantarlar çevredeki toksinleri temizleyerek bitki ve toprağa besin kaynağı oluyor. Tabutla defin işlemine göre çok daha maliyetli olduğundan henüz yaygın bir uygulama alanı bulamamış. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/images-36.jpg" alt="" width="849" height="529" /> <h2><strong>Mercan olmak </strong></h2> Öldükten sonra toprağa mantar vermek zorunda değilsiniz elbette. 1980’lerden beri bilinen bir başka yöntem ise mercanlara dönüşmek. Eğer kremasyonu tercih ettiyseniz Amerika merkezli bir firma küllerinizi başkalarının külleri ile birleştirerek uygun özellikte katı materyale çeviriyor ve bu katı maddeyi deniz altına yerleştirerek ekosistemin canlılığını ve devamlılığını sağlıyor. Dilerseniz adınız mercan kayalıklara yazılabiliyor ve okyanusun bir parçası olabiliyorsunuz. Mercanlıklar, balıkçılık nedeniyle giderek zarar gördüğünden bu defin yöntemiyle mercanlıkların onarılması ve artırılması hedeflenmekte. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/images-11-1.jpg" alt="" width="677" height="507" /> <h2><strong>Toprağa Dönüşmek</strong></h2> Bu yöntemde öldükten sonra bedeniniz toprak, ağaç parçacıkları ve çeşitli yeşilliklerle beraber hava giren bir kutu içerisinde bekletiliyor ve tabuta göre bedeniniz daha hızlı çürüyüp ayrışıyor. İşlemden yaklaşık 1 ay sonra besin değeri yüksek toprağa dönüşüyorsunuz. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/650x344-toprak-nasil-olusur-kayaclardan-toprak-olusumu-faktorleri-ve-olusum-sureci-e1-1651848952960.jpg" alt="" width="699" height="370" /> <h2><strong>Akıp Yok Olmak</strong></h2> Henüz Amerika’nın bazı eyaletlerinde ve Kanada’da izin verilen bu yöntemde, ceset çelik kazan içerisine konan alkalin ve potasyum hidroksitle yüksek ısıda çözelti kıvamına getiriliyor. Sizden arta kalan kemikler ise yakılıp ailenize veya yakınlarınıza teslim ediliyor. Sıvı kısım da dezenfekte edilerek hiçbir DNA izi kalmadan lavaboya dökülüyor. Yumuşak doku ve organlar bu yüksek ısıda sıvı moleküllere ayrışıyor. Doğada normal koşullarda 20 yılı alan süreç, bu yöntem sayesinde 4 saatte tamamlanıyor. Buradaki yüksek ısı kremasyona oranla daha düşük olduğundan daha az enerji harcıyor ve daha az karbondioksit salınımına yol açıyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Adsiz-6.jpg" alt="" width="688" height="630" /> <h3>Peki siz hangisini tercih ederdiniz?</h3>
Moonlighter
@begemot
Estetik algımızı yönlendiren en önemli duyumuz sanıyorum ki görme duyusu. İnsanlık iki ayak üzerine durabilecek şekilde evrildiğinde, gelişmiş koku duyusunun aksine bu kez görme duyusu gelişmek üzere devreye girmiştir. Homo Erectus’tan bu yana insanlık etrafına daha farklı açıdan bakmakta, görmekte, bakış açısı geliştirmekte… Antik Çağ’da en sık karşılaşılan sağlık sorunları arasında göz hastalıkları bulunmaktadır. Antik Roma’da göz hastalıklarına bakıldığında ise en yaygın sorunun körlük olduğu dikkati çeker. Hatta Athena’nın körlüğü gideren bir tanrıça olduğu ve körlük tedavisinde şakayık bitkisini kullandığı bilinir. <strong>Roma'da Göz Hastalıkları Hakkında Antik Kaynaklar</strong> M.S. 70-110 yıllarında yaşamış Efesli Rufus, göz hastalıkları konusunda ilginç bir buluşa adım atarak optik göz sinirlerinin seyrini ve optik kiyazmayı tanımlamıştır. (Kiyazma; her iki gözden gelen optik sinirlerin birleştiği beyin kabuğundaki bölgedir.) Gözün bölümlerini ayrıntılı bir şekilde açıklamayı başaran Rufus lenslerden de söz etmiştir. Göz hastalıklarına ilişkin bilgi veren bir diğer kaynak da Oreibasius’un, (M.S 325-400) <strong>“Oftalmica”</strong><strong> </strong>ismindeki kitabıdır. Aetius (M.S. 6. yüzyıl) yazmış olduğu <strong>“Biblia İatrike Hekkadeika”</strong><strong><em> </em></strong>adlı eser ise antik çağda oftalmoloji alanında yazılmış en önemli yapıttır.<strong><em> </em></strong>(Oftalmoloji; gözün yapısı ve gözdeki hastalıklarla ilgilenen bilim dalıdır.) Bunun dışında Dioskorides, Plinius, Galen, Scribonius Largus ve Celsus gibi yazarlardan göz hastalıklarını ve tedavi yöntemlerini öğrenmekteyiz. <strong>Antik Roma’da Karşılaşılan Göz Hastalıkları Nelerdi?</strong> Yazılı kaynaklardan edinilen bilgilere göre antik Roma halkının; <strong>katarakt, konjektivit (göz iltihabı),</strong><strong> göz ağrısı ve aigilops (göz ülseri)</strong> gibi çeşitli göz hastalıkları yaşadığı ve bu rahatsızlıkları gidermeye çalıştığı bilinmektedir. Göz hekimlerince yapılan tedavilerde cerrahi operasyon ve bitkisel tedavi olmak üzere iki farklı yöntem kullanıldığı dikkati çeker. Kürlere bakıldığında muhteviyatında hayvansal içerikler olmasının yanı sıra bitkisel ağırlıklı içerikler hazırlandığı dikkati çeker. Roma Dönemi’nde uzman göz hekimlerine “<em>ophtalmikos”, </em>tedaviyi uygulayan hekimlere ise<em> “medicus” </em>denmiştir. Bu hekimler çeşitli cerrahi alete sahipti. Cerrahi müdahale haricinde özellikle sıvı ve merhem şeklinde hazırlanan bitkisel göz ilaçlarını hastalarının tedavilerinde uygulamışlardır. Bilindiği üzere Mezopotamya, Mısır, Hitit ve Yunan Uygarlıkları’nda da pek çok bitkiden tedavi ve kozmetik amaçlı yararlanılmıştır. Yazılı kaynaklar ve mevcut arkeolojik buluntular bugün bizlere göz hastalıkları tedavisindeki hassas yaklaşımı gösterir niteliktedir. Göz hekimlerine ait Roma mezarlarında ele geçen ve göz ameliyatında kullanılan operasyon aletleri ile heykeller, antik dönem göz hastalıkları tedavisi hakkında bilgi veren önemli buluntular arasındadır. Göz hekimine ait olabileceği düşünülen bir mezarda, kısa rulo şeklinde katlanmış ve üstünde mühür basılı halde bulunan bir merhem çubuğu bulunmuştur. Bu çubukların üzerine basılı <em>“collyrium” </em>adlı mühürlerde ise hastalığın ve merhemin adı ile hekimin adı bulunmaktadır. <strong>Katarakt Tedavisi</strong> Antik dönemde insanlar, gözlerinde katarakt bulunan keçilerin gözlerini çalılara sürterek katarakt tedavisini gözlemlemiş ve geliştirmiştir. Bazı kaynaklar katarakt ameliyatının ilk kez Hint Uygarlığı’nda (M.Ö. 800) yapıldığını yazsa da ilk kez M.Ö. 1500’lü yıllarda Mısır Ebers Papirüsü'nde yazdığını belirten kaynaklar da mevcuttur. Hipokrat tarafından geliştirilen dağlama/yakma (koterizasyon) ile tedavinin ilk kez Çin’de M.Ö. 168’de uygulandığı bilinmektedir. Katarakt ameliyatına ilişkin bilgi edinebileceğimiz bir başka kaynak ise Celsus’un <strong>“De Medicina” </strong>adlı eseridir.<em> </em>Celsus, katarakt ameliyatı için cerrahi işlemlerde kullanılacak iplik ve ameliyatın yapılacağı bölgede hijyenin sağlanması için antiseptik özelliğe sahip sirke önerisinde bulunmuştur. Antiseptik özellikte kullanılan bir başka bitki ise sinameki (Cassia angustifolia) olmuştur. Antik dönemde katarakt ameliyatının nasıl olduğunu Celsus’tan detaylı bir şekilde öğrenebilmekteyiz. Celsus’un aktardığı katarakt ameliyatına ilişkin cerrahi bilgiler şu şekildedir: <em>“Cerrah biraz daha yüksek bir koltukta otururken, hasta cerrahın karşısında ışığa bakacak şekilde aydınlık bir odada oturmalıdır; hastanın arkasında duran asistan hastanın kafasını tutarak hareket etmesini engeller. Çünkü en ufak bir hareket dahi görme duyusunun kaybına neden olabilir…”</em> <em>“… Bunun üzerine delebilecek kadar sivri uçlu bir iğne alınmalı, ancak çok ince olmamalıdır ve bu iğne, göz bebeği ile şakağa bitişik açı arasındaki bir noktada, kataraktın ortasından hiçbir damarın zedelenemeyeceği şekilde iki dış tünikten düz olarak sokulmalıdır. “</em> <em>“… Ancak iğne çekingenlik ile kullanılmamalıdır. Doğru noktaya ulaşıldığında iğne eğimli olmalıdır ve burada nazikçe çevrilerek küçük göz bebeği bölgesinin altına yönlendirilmelidir.”</em> <em><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/katarakt-ignesi-800x250.jpg" alt="" width="662" height="207" /></em> <em> Antik Roma'da kullanılan katarakt iğnesi, (rekonstrüksiyon)</em> Celsus, katarakta erken teşhisin önemini vurgulamış ve katarakt ameliyatının orta yaş grubuna uygun olduğunu belirtmiştir. Çocuklarda ise katarakt operasyonunun uygun olmadığını yazmıştır. Katarakt ameliyatını en detaylı aktaran yazar Celsus’tur. <em>“Hasta ameliyattan üç gün önce su içmelidir. Bir gün öncesinde ise aç kalmalıdır. Cerrah, aydınlık bir odada hastadan daha yüksek bir yere oturmalıdır. Hastanın gözü de ışığa bakacak şekilde olmalıdır. Tedavi edilecek gözün hareket etmemesi için diğer göz üzerine yün konmalı ve bandajlanmalıdır. Ayrıca sol göz sağ el ile, sağ göz ise sol el ile ameliyat edilmelidir. İşlemde kullanılacak iğne sivri fakat çok ince olmamalıdır. Operasyon sonrasında işlem yapılan bölgeye, yumurta akına batırılmış yünle kapatılmalıdır ve enfeksiyon riskini azaltacak, enflamasyonu önleyecek merhemler sürülerek bandajlanmalıdır…” </em>gibi detaylı bilgiler aktarmıştır.<strong><em> </em></strong>Ayrıca, işlem sonrası hastaya bir süreliğine sadece su verilmesini önermiştir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/tas.jpg" alt="" width="176" height="254" /> <em>Katarakt ameliyatı, Apollon Grannus Tapınağı’ndaki taş rölyef, M.S. 3.-4. yüzyıllar</em> Katarakt ameliyatı, antik dönem cerrahisinde tıbbın en gelişmiş alanlarından birisiydi ve görmeyi engelleyen hastalıklar içinde başarıyla sonuçlanan tek hastalıktı. Cerrahlar bu dönemde hastaların yeniden görmesini sağladığından çok saygın bir konuma sahipti. Bazı cerrahların sadece katarakt ameliyatlarında uzmanlaştığı da bilinmektedir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/main-image-1.jpg" alt="" width="326" height="540" /> <em>Tek gözünden ameliyat olan genç bir adamın portresi, M.S. 190-210, Roma Dönemi, Fayyum Portresi, The Metropolitan Museum.</em> <strong><em>* </em></strong><em>Fayyum portreleri, Roma İmparatorluğu’nun Mısır’a egemen olduğu dönemde, Mısır’daki mumyaların konduğu ahşap tabut üzerlerinin ölen kişinin portresi ile süslenmesiyle yapılmıştır. Fayyum’da bulunduğundan terminolojide “Fayyum portreleri” olarak adlandırılır.</em> <strong>Roma Dönemi’nde Göz Tedavisinde Kullanılan Bitkiler</strong> Adamotu, akasya, aloe, ayva, baldıran, banotu, çuha çiçeği, gül, hardal, haşhaş (afyon), hint sümbülü, iris, kantaron, keten, lycium, mersin, mür, nane, rezene, safran, sarımsak, sedef otu, sığla (günlük), soğan, tarçın gibi çeşitli familyalara ait bitkilerdir. Bunlar arasında en sık kullanılanlar; adamotu, akasya, baldıran, banotu, çuha çiçeği, haşhaş (afyon), lycium, mür, safran ve sedef otu olmuştur. Yazılı kaynaklar, bu bitkilerin yaprak, dal, kök, meyve gibi kısımlarından çıkartılan öz, su, yağ veya reçinenin özellikle göz ağrısı ve göz iltihabı tedavisinde faydalı olduğunu aktarmıştır. Çuha çiçeği gibi bazı bitkilerin de ameliyat öncesinde göz bebeğini büyütmede kullanıldığı belirtilmektedir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/docto1.jpg" alt="" width="662" height="441" /> <em> Hastayı muayene eden göz doktoru tasviri, M.S. 2. yüzyıl</em> Gavurhaşhaşı (Glaucium leiocarpum) ve patlıcan (Solanum melongena) bitkileri göz yaralarında kullanılmıştır. Çeşitli göz problemlerinde kullanılan diğer bitkiler ise üzerlik tohumu (Peganum harmala), çınar (Platanus arientalis), kiraz (Prunus avium), paskulak (Salvia sclarea), deve çökerten (Tribulus terrestris), bakla (Vicia faba)’dır. Dioscorides, <strong>De Metaria Medica</strong>'da göz hastalıklarında kullanılan bitkileri resimleri ve özellikleriyle beraber okuyucusuna sunmuştur. Göz ilaçlarının hazırlanacağı kapların pirinç olması gerektiği önerisinde bulunmuş; nar kabuğu ile gözdeki zarın temizlenebileceğinden bahsetmiştir. Hipokrat döneminde göz hastalıklarının teşhisinde gözlemden başka bir yöntem bulunmadığından hastalık belirtileri dikkatle takip edilmiştir. Muayenede özellikle de hastanın gözyaşlarına dikkat edilmesi konusunda hekimleri uyaran Hipokrat, gözler ışıktan kaçınır ve bir göz diğerinden farklı boyutta olursa bu durumun hastalık adına kötüye işaret ettiğini belirtir. Ayrıca göz aklarının kırmızı, gri ve mavimsi tonlarda, küçük koyu renkte damarlı olmasını da tehlikeli bulduğunu ekler. Nezlede (koriza) oluşan göz salgılarının tahriş edici özellikte olduğunu belirten Hipokrat, nezlenin göz kapaklarında yaralara sebep olabileceğine ve göz etrafındaki hassas tabakayı aşındırabileceğine de değinmiştir. Hipokrat’a göre hava koşullarının da gözler üzerinde etkisi vardır ve özellikle kuzey rüzgarları gözleri sızlatır, kurak iklim göz hastalıklarına neden olur. Konjektivit’in (göz iltihabı) yaz aylarında görülme sıklığına değinmesi de bir başka ilginç bilgiler arasındadır. <strong>Konjektivit (göz iltihabı) tedavisi</strong> Dioscorides, Hitit tabletlerinde adı geçen ve İskenderiyeli hekimlerin de ameliyat öncesinde anestezik malzemeler arasına kattığı Adamotu bitkisinin (Mandragoras) göz iltihaplarına çok iyi geldiğini söylemiştir. Yaşlı Plinius ise adamotu bitkisinin yaşadığı dönemde (M.S. 23-79) artık göz rahatsızlıklarında kullanılmadığının fakat suyunun gözler için çoğu ilaca bileşen madde olarak katıldığını söylemiştir. Ayrıca, adamotu bitkisinin kökünün şarap ve gül yağı ile ezilerek göz ağrısı ve göz akmalarına karşı kullanıldığını aktarmıştır. Sakız kabağı (Cucurbita pepa), Hint yağı (Ricinis communis), semizotu (Portulaca oleracea) ve kokulu menekşe (Viola odorata) bitkileri ise göz iltihaplarında kullanılan bitkilerdir. Asklepion Tapınakları’nda derdine deva arayan göz hastaları için Pausainas, “<em>Yunanistan’ın Tasviri</em>“ adlı eserinde, <em>“ …Gözlerinden rahatsız olan Phalysius’un kör olacağı esnada, Epidauros’taki rahip Anyte tarafından gözlerinin görme yeteneğini kazandığını; karşılığında da Anyte’ye iki bin altın stateri verdiğini” </em>aktarır. Bugün, British Museum’da, göz ağrısı nedeniyle Asklepion Tapınağı’na bırakılan bir göz adağı bulunmaktadır. Bir başka kabartmada, Pannykhis adında bir kadının işlediği günah nedeniyle, antik ve modern tıpta göz ülseri (aigilops) olarak bilinen bir hastalıkla cezalandırıldığı yazar. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/EaJCVaDXkAEVERZ.jpg" alt="" width="662" height="496" /> <strong><em>Göz rahatsızlığı olan bir kadının kendisi ve bir yakını için Lydia’nın yerel tanrısı Larmene’ye sundukları göz adağı.</em></strong> Merhem, Antik Yunan Uygarlığı’ndan daha çok Roma’da kullanılmıştır. Yine katarakt ameliyatında olduğu gibi merhem içeriğini ve hazırlanışını Celsus’tan detaylı olarak öğrenmekteyiz. "Dionysius Merhemi" olarak adlandırılan bu merhemin içeriğini “4.66 gram yumuşayana kadar kızartılmış haşhaş, 2 gram sakız ve 16 gram çinko asit” şeklinde reçete etmiştir. İltihaptan kaynaklanan ülserasyon oluşumlarında ise merhemle tedavi yöntemlerini anlatmıştır. Plinius’tan öğrendiğimiz bilgilere göre ise göz merhemleri, boğa safrası ve yumurta akı karışımlarından yapılmaktaydı. Celsus, sedef otu bitkisini (rue) çok yiyen yaban keçilerinde bu bitkinin görmeyi kuvvetlendirdiğini gözlemlemiş ve ekstropion (göz kapağının dışa dönmesi) vakalarında kullanılmasını önermiştir. Üst göz kapağındaki kistlere yapılacak cerrahi müdahalede, öncelikle sıcak ekmek veya çok hafif ısıtılmış balmumu ile kistin yumuşatılmasını, ardından bir neşter yardımıyla kesilmesini de anlatmıştır. İşlem sonrasında yine katarakt tedavisinde olduğu gibi merhem sürülmesi gerektiğini belirtmiştir. Göz kapaklarında oluşan hareketli kistlerde ise farklı yöntemlerin uygulanmasını söylemiştir. Bu vakalarda kist derinin altında ise dışarıdan, kıkırdağın altında ise içeriden kesilmesi gerektiği konusunda uyarmıştır. Celsus, bu operasyonların yanı sıra <em>“Pterjium”</em> adlı bir göz hastalığı, göz kapaklarının birbirine yapışması, kirpiklerin gözün içine doğru yönlenmesi, sarkık göz kapaklarının ameliyatı gibi çeşitli operasyonlar hakkında da bilgiler vermiştir. Romalılar göze ayrı önem veriyor, ruh ve dış dünya arasında gözü bir aracı olarak görüyorlardı. Güzel bakıp güzel görmeniz dileğiyle... https://www.youtube.com/watch?v=VTKTq-fnUFQ İlgilisi için Antik Roma'da katarakt ameliyatı üzerine bir video önerisi (İngilizce, Türkçe altyazısız), şimdiden keyifli seyirler...
Bundan yaklaşık iki yıl önce, Covid-19 salgınının zirve yaptığı dönemde Amerika’da yeni bir böcek türü keşfedilmişti. Belki duyanlarınız ya da hatırlayanlarınız vardır. İçerikte sizlere, ağustos böceğinin <em>“zombi” </em>olarak adlandırılmasına yol açan bu ilginç parazit mantar türü ve yaptıkları hakkında kısa bilgiler vermek istiyorum. <strong>Massospora Cicadina Mantarı</strong> Yetişkin ağustos böceklerini (Hemiptera) enfekte eden <em>“Massospora”</em> adındaki bir parazit mantar türünün böcekler üzerinde zihin kontrolü yapabildiğini biliyor muydunuz? <em>Massospora mantarı,</em> daha önceleri <em>Zygomycetes</em> sınıfında yer alan <em>Entomophthorales</em> takımındadır. Bu mantar, Ağustos böceklerine cinsel yolla bulaşmaktadır. Ortalama 13-14 adet türden ikisinin, enfeksiyon esnasında <em>“katinon, amfetamin ve psilosibin”</em> gibi psikoaktif bileşenler ürettiği bilinmektedir. Halüsinojik etkiye sahip bu kimyasal bileşenler böceklerde fiziksel teması artırarak hiperseksüaliteye (cinsel istek artışı) yol açıyor ve böylece parazitin birlikte uzun süre vakit geçiren ağustos böcekleri arasında yayılmasını kolaylaştırıyor. Massaspora ile gelen cinsellik artışı ne yazık ki tüm ağustos böcekleri için mutlulukla bitmiyor. Mantarın etkisi, ağustos böceklerinde (Hemiptera) erkek cinsler arasında da birleşme isteği uyandırdığından böceklerin kapsüllerini yitirmelerine hatta bazılarında kısırlığa yol açıyor. Ölmelerine yakın karınlarının arka kısımları düşüyor ve beyaz renkte tebeşir görünümlü bir mantar dokusu oluşan bu boşluğa yerleşiyor. Massaspora Cicadina mantarına yayılma yöntemi nedeniyle <em>“ölümün uçan tuz çalkalayıcıları”</em> denmektedir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Cicada_with_extensive_abdomen_fungus_2021-05-31_093621_1_crop-800x533.jpg" alt="" width="716" height="477" /> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/245327734d9439ec2223587236508f06fb1225e3-800x407.jpeg" alt="" width="752" height="383" /> Araştırmacılar, Massaspora’nın kimyasal bileşenlerini mantar sporlarına enjekte ederek büyüdüğünü tespit etmiştir. Massospora cicadina mantarı Aşama 1’de öncelikle böceğin üreme organını daha sonrasında da kalça ve karnını yemeye başlıyor ve vücutlarının neredeyse üçte birini yok ediyor. Aşama 2’de ise mantar, kalın duvarlı başka türde bir spor üretir. Bu yeni oluşan “dinlenme spor”ları doğrudan ağustos böceklerine enfekte olmak yerine toprakta uykuda kalır ve bir sonraki nesile enfekte olmak için bekler. Hem erkeklere hem de dişilere bulaşabilir ve her iki cinste de kısırlığa neden olabilir. Ancak erkek ağustos böceklerinin enfeksiyon riski dişilere oranla daha fazladır. Bu da Massaspora’nın erkekleri hedef aldığını gösteriyor olabilir. Ortalama yaşam süreleri 13 ila 17 yıl arasında değişen ağustos böceklerinin (Hemiptera) hayatlarının 10 yılı larva olarak toprak altında geçtiğinden böcekler üzerinde araştırma yapmak oldukça zorlaşıyor. Mantarın etkilerini araştırmak isteyen bilim insanları, bu durumun böcekleri nasıl ve hangi konularda etkilediği üzerine yapılacak detaylı çalışmaları engellediğini ifade etmekte. Enfekte olmuş ağustos böcekleri durumdan habersiz yaşamlarını sürdürürken Massospora mantarı yayılmak için akıllıca davranarak böcekleri öldürmek yerine onların sinir sistemlerini ve davranışlarını manipüle ediyor. Sinir sistemini ele geçirmeyi başaran Massospora mantarı, erkek ağustos böceklerine dişilere özgü çiftleşme işareti (kanat çırpma) yaptırmaya başlıyor ve bunu fark eden ağustos böcekleri de yanaşıp çiftleşmeye başlıyor. Bilim insanları psikoaktif bileşenleri tespit edebilse de erkek ağustos böceklerinin nasıl dişi ağustos böcekleri gibi davranışlar sergileyebildiğini henüz çözememişlerdir. İşte Massaspora’nın manipülasyonu sanırım bu noktada devreye giriyor… Araştırmalar sonucu bu etki mekanizması çözülebilirse insanların zararlı ve zehirli böcekler konusunda önemli gelişmeler yaşayabileceği düşünülüyor. Bazıları ise bu duruma müdahale edilirse doğanın dengesinin bozulacağını düşünüyor. Ayrıca, ağustos böceklerinde yemek yeme ve cinsel istek artışa yol açan bu mantarın geliştirilerek insanlar üzerinde de kullanılabileceği üzerine araştırmalar yapılması öngörülüyor.
<h2><strong>JUST STOP OIL</strong></h2> Grubun dikkat çeken ilk eylemi, kadın kılığına giren 36 yaşındaki bir adamın tekerlekli sandalye kullanarak müzeye girmesi ve Leonardo Da Vinci’nin dünyaca ünlü Mona Lisa tablosuna pasta fırlatmasıyla yaşanmıştı. Tablo önündeki koruyucu camı pasta kremasına bulayan eylemci, daha sonrasında havaya bir avuç dolusu gül fırlatmıştı. Yaptığı eylemle ziyaretçileri iklim ve çevre hakkında daha çok düşünmeye çağıran aktivist, <em>"Dünya’yı düşünün. İnsanlar Dünya’yı yok etme sürecindeler!</em> <em>Sanatçılar Dünya’yı düşünür, bu nedenle ben bunu yaptım. Gezegeni düşünün "</em> diye bağırmıştı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/124968498_hi076394674.jpg" alt="" width="535" height="716" /> Aynı çevreci grup mensuplarından Hannah Hunt ve Eben Lazarus adlı iki kişi de geçen ay, John Constable’ın 1821 tarihli “The Hay Wain” (Saman Arabası) tablosuna ellerini yapıştırmıştı. Aktivistler esere zarar vermemek için kendilerince bir önlem almış; orijinal tablonun üzerini <strong><em>“Geleceğin Kıyamet Vizyonu”</em></strong> adını verdikleri başka bir resimle kaplamıştı. <blockquote> <h3>“Sanat önemlidir. Gelecek nesiller görsün diye yapılmalı ama yemek yokken sanat ne işe yarar. Su yoksa sanatın ne anlamı var. Milyarlarca insan acı ve ıstırap içindeyken sanatın ne anlamı var.”</h3> </blockquote> Bu ifadeleri ile mevcut iklim değişikliği karşıtı eylemlere destek olmuşlardı. Londra Ulusal Galeri’de sergilenen tablo ise kullandıkları yapıştırıcının verdiği zarar nedeniyle onarılmak üzere seksiyondan kaldırılmıştır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/FW1AZHhWAAQTFJt-800x534.jpg" alt="" width="830" height="554" /> Aynı grup üyeleri bir önceki eylemlerinde, İngiltere’nin yürüttüğü çevre politikalarını protesto etme amaçlı İskoçya’daki Kelvingrove Sanat Galerisi ve Müzesi’nde düzenlenen McCulloch’un “Kalbim Dağlarda” sergisine katılarak bir protesto daha gerçekleştirmişlerdi. Bununla yetinmeyen grup, Van Gogh’un <em>"Çiçekteki Şeftali Ağaçları"</em> tablosunun çerçevesine ve Leonardo Da Vinci’nin öğrencisi Giampietrino’nun <em>“Son Akşam Yemeği”</em> freskinin birer kopyası olan tablonun çerçevesine de ellerini yapıştırmışlardı. Çerçeve altındaki duvara da sprey boya ile <strong><em>“No new oil”</em></strong> yazmışlardı. Van Gogh tablosu eylemi öncesinde de Just Stop Oil grup üyelerinden beş aktivist, Silverstone yarış pistine oturarak Formula 1'in Britanya Grand Prix'sini sabote etmişlerdi. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/62bdf267203027109a06654a.jpg" alt="" width="838" height="470" /> Aktivist Jessica Agar, <strong><em>“Hiçbir resim 6 aylık yeğenimin hayatından daha değerli değildir. Hiçbir heykel, aşırı sıcak ekinleri öldürdüğü için açlıktan ölen bebekleri besleyemez. Hemşireler galerilerin değil, gıda bankalarının önünde sıraya giriyor. Eğer bu galerinin yöneticileri sanatın dünyayı değiştirme gücüne sahip olduğuna gerçekten inanıyorlarsa, o zaman bu gücü talep etmelerini, hükümet yeni bir petrol taahhüt etmeyene kadar galeriyi kapatmalarını ve açmayı reddetmelerini talep ediyorum”</em></strong><strong> </strong>ifadeleri ile sesini kamuoyuna duyurmayı başarmıştı. Müzeleri hedef alan eylemlerin devamlılığı için bu tür grupların bir araya gelmesini söyleyen grup üyeleri, hükümetin yeni fosil yakıt projelerine son vermesi için çağrıda bulundular. <h2><strong>Grubun internet sitesinde üyelerin yaptığı çeşitli açıklamalar</strong></h2> Louis McKechnie: <strong><em>“Sanat kurumlarının yöneticileri, hükümeti tüm yeni petrol ve gaz projelerini derhal durdurmaya çağırmalıdır”, “Ya direnişteyiz ya da suç ortağıyız”</em></strong> Emily Brocklebank: <strong><em>“Hemşireler gıda bankalarında kuyruğa girerken milyarderler daha da zenginleşiyor, dünya çapında on milyonlarca insan açlıktan ölüyor ve dünya nüfusunun yarısı sıcak hava dalgaları, sel, yangın ve kıtlık gibi aşırı tehlikelerle karşı karşıya”</em></strong> <h2><strong>ULTIMA GENERAZIONE (Son Nesil)</strong></h2> İtalya’da, <em>“Ultima Generazione”</em> (Son Nesil) adıyla, iklim değişikliği karşıtı bir grup aktivistin<strong> </strong>kurduğu örgüt, “ekoklimatik çöküşe karşı şiddetsiz sivil itaatsizlik mottosuyla” dünya çapında ses getiren eylemlerine devam etmektedir. <strong> </strong>Geçtiğimiz günlerde neredeyse hepimiz bu grubu, Floransa’daki Uffuzi Galerisi’nde fosil yakıtları protesto etmek için yaptıkları eylemle tanıdık. Ultima Generazione’deki üç aktivist, Sandra Boticelli’nin Primavera (İlkbahar) isimli tablosuna, daha doğrusu tablo önündeki koruma camına kendilerini yapıştırmış; o esnada gruptaki başka bir aktivist ise <em>“Son nesiliz, gaz yok, kömür yok”</em> yazılı bir pankart açarak eyleme destek vermişti. Sanat camiasında çok konuşulan bu protestonun ardından üç kişi gözaltına alınmıştı. Protestocular, eylem hazırlığı yaparken sanat eserinin zarar görmemesi için restorasyon uzmanlarına danıştıklarını ve esere zarar vermeden kendilerini yapıştırmanın yöntemlerini aradıklarını belirtmişlerdir. İnternet sitesinde yapılan açıklamada, <em>“Sanatsal mirasımızı savunduğumuz gibi, dünyanın geri kalanıyla paylaştığımız gezegenin bakımına ve korunmasına kendimizi adamalıyız” </em>ifadesiyle küresel anlamda yaşanan iklim krizine işaret etmişlerdi. Müze yetkilileri tabloya zarar gelmediği açıklamasında bulunarak içimizi rahatlatmıştı. Ultima Generazione’nin Primavera tablosunu neden seçtiği konusunda bir açıklık getirilmemişti. Fakat örgütün yaptığı <em>“Bugün bu kadar güzel bir bahar görmek mümkün mü? Yangınlar, gıda krizleri ve kuraklık işleri giderek zorlaştırıyor. Bir alarm çağrısı yapmak için sanatı kullanmaya karar verdik: sosyal ve eko-iklim çöküşüne doğru gidiyoruz.”</em><em> </em>şeklindeki açıklama neden İlkbahar tablosu? sorusuna resmen yanıt niteliğindedir. Grup, <strong><em>“İtalya, uluslararası alanda sanat ve müze mirasının beşiği olarak tanınmaktadır.” </em></strong><em>diyerek dünya </em>basınında ses getirmesi adına eylemlerini gerçekleştirmek için bu prestijli müze/galeriyi seçmiştir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/295177562_459411429311326_4646366411176539919_n-800x534.jpg" alt="" width="779" height="520" /> <h2><strong>Peki protestocular İtalya hükümetinden ne talep ediyorlar?</strong></h2> Artan fosil fiyatlarına karşılık hükümetten; kullanım dışı mevcut kömür santrallerini tekrar açma, gaz-sondaj projelerinin iptalinden dönülmesi, İtalya’nın güneş ve rüzgâr enerjisini asgari 20 gigawatt artırması (çok yüksek bir rakam olduğu söyleniyor), 2024 yılına kadar toplam 8 GW yenilenebilir enerji kapasitesine ulaşılması gibi çevreci taleplerde bulunmaktadırlar. En son eylemlerini 18 Ağustos 2022 tarihinde Vatikan Müzesi’nde gerçekleştiren iki grup üyesi, dünyaca ünlü <em>“Laocoön ve Oğulları”</em> adlı heykelin kaidesine yine ellerini yapıştırarak marjinal eylemleri devam ettirmişti. Heykel kaidesi üzerine yerleştirdikleri pankartta ise <em>“No gas e No Carbone”</em> yazmaktadır. Ultima Generazione’nin yaptığı eylemlerde Birleşik Krallık’taki <em>“Just Stop Oil”</em> grubundan etkilendiği düşünülmekte. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/https___hypebeast.com_image_2022_08_ultima-generazione-vatican-protest-laocoon-and-his-sons-0-800x533.jpg" alt="" width="775" height="516" /> Just Stop Oil ve Ultima Generazione’nin bir sonraki eylemleri hangi sanat eserini hedef alacak merakla bekliyoruz…
Dünyada pek çok kültür vampir mitlerini inançlarına entegre etmiştir. Türkler de cadı ve vampirlere inanmış, folklorik anlatılarında bu öğelere yer vermiştir. Varoluşumuzun aksine vampirler bir daha ölmemek üzere, ölümle doğarlar. Bizim için yaşam kaynağı güneş, vampirlerin sonudur. Gece yaşayıp gündüz uyuyan vampirler, insan kanı ile beslenir ve yaşamak için öldürür. Doğanın kanunlarına ve normlara karşı çıkarlar. Kurgusal vampirler Batı yazınında anti-Hristiyan özellik gösterirler. Yok edilme metotlarında sanırım hepimizin aklına ilk gelen yöntem vampire kazık saplamaktır. Bu yöntemin altında, dirilen ölüyü mezarına sabitleme fikri yatar. Çeşitli kitap ve filmlerde vampir yok etme yöntemleri arasında cesedin üzerine kutsal su dökmek, vampirin kafasını kesmek, kazığın yanında organlarını parçalamak gibi çeşitli yöntemler vardır. Fakat en kesin çözüm ölmeyi reddeden vampiri yakmaktır. Kurgusal vampirin yanı sıra etkileri yaşadığımız yüzyılda da devam eden folklorik vampir fenomeninden söz edilir. Farklı dillerde <strong><em>“upir, obur, vrykolakas, strigoi, hortlak, cadı, tenacz, meçkey”</em></strong> gibi birçok çeşitli isimle bilinen vampirin halk inanışlarındaki izleri, erken modern dönemden başlayarak Orta ve Doğu Avrupa’da, Trakya’da, Karadeniz ve Ege kültürlerinde, yazılı kaynaklarda görülür. Folklorik vampir söylenceleri kurgusal vampir anlatılarına göre daha karmaşık ve karanlıktır. Eğlendirici yönü yoktur. Folklorik vampirler yerleşim yerlerini talan eder ve yok eder. Toplu göçlere sebep olurlar. Bu yönleriyle halk için birer tehdit unsurudur. Binlerce ceset vampir salgını tehdidiyle yakınları veya komşuları tarafından mezarlarından çıkarılarak kazıklanmış, parçalanmış ve yakılmıştır. Modern öncesi dönemde folklorik vampir söylemi, çoğunlukla Rum-Ortodoks Kilisesi’ne bağlı Slav ve Grek topluluklarındaki halk inanışı olarak bilinmektedir. Ancak en ilginç yanı folklorik vampirin ortaya çıktığı coğrafyadır… Bu fenomenin ortaya çıktığı ve yayılmaya başladığı coğrafya, 15.-18. yüzyıllar arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarına dahil edilen topraklardır. <h2><em><strong>Ebussuud Efendi’nin Vampir Fetvaları</strong></em></h2> <em><strong><img class="snax-figure-content attachment-large alignleft" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/EIOpxRWWsAYMkQr.jpg" alt="" width="346" height="571" /></strong></em> Mevcut arşiv belgelerine göre elimizdeki en erken tarihli vampir ve cadı vakasının kaydedildiği defterler 16. yüzyılın ortalarıdır. Osmanlı toplumunda bu folklorik vampir mehfumu 16. yüzyıl ile birlikte görülmeye başlanır. Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin vampir fetvaları ise oldukça ilginçtir. Ancak onun bu fetvaları şeyhülislam olmadan önceki döneme tekabül eder. Selanik’in bir köyünde yaşanan vampir sorununa karşı verdiği fetvalardan birinde, <strong><em>“Olayın olduğu gün mezara gidip önce bir sopayla kalbine ulaşacak şekilde yere çaksınlar, beklenendir ki defedilsin.</em></strong> <strong><em>Eğer olmazsa, benzinde kızarıklık/kırmızılık olursa başını kesip ayağının olduğu yere atsınlar.</em></strong><strong><em> Eğer bozulmayı bırakmışsa ceset çürümemişse başını kesip ölünün ayağının ucuna koysunlar. Olduğu kadar bu aşamalarla ortadan kaldırılamamışsa, cesedi çıkarıp ateşte yaksınlar.”</em></strong> şeklinde halka gösterdiği yöntemler oldukça hayret vericidir. Drakula ile benzerlikler kurulan bu aktarımlardan biri de yine Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin fetvasında karşımıza çıkar. Ebussuud Efendi yine, Rumeli’de ölen fakat öldükten birkaç gün sonra gece yarısı mezarından çıkıp yaşayan insanları rahatsız eden ve öldüren “kafir” için önerilerde bulunmuştur. Öneri ve yöntem benzerdir. Vampirin göğsüne kazık ya da asa çakmalarını söyler. <h2><em><strong>Evliya Çelebi’nin Aktardığı Vampir Vakası</strong></em></h2> Evliya Çelebi, Kafkasya’daki seyahatinden birinde vampir olaylarına dair ilginç bir anekdot aktarır. Hatukay Çerkesleri’nin Obur Dağı eteklerinde yer alan Pedsi Köyü bir gece konaklayan Çelebi, 24 Nisan 1666 tarihinde yaşanan olayı şaşkınlıkla anlatır. Evliya Çelebi’nin aktarımına göre, o gece gökyüzünde şimşekler çakar ve sema birden gündüz gibi aydınlanır. Dayanamayıp bu durumu halka soran seyyah, “vallahi yılda bir kere bu kara koncolos gecelerinde Çerkez oburlarıyla Abaza oburları gökyüzünde uçup büyük savaş ederler. Şimdi dışarı çıkıp korkmadan seyredin.” cevabını alır. Bunun üzerine yaklaşık 70-80 kişiyle birlikte silahlarını kuşanarak cadıları izlemeye giderler. Abaza büyücüleri Obur Dağı arkasından köklerinden sökülmüş ağaçlar, küpler, tekerlekler, fırın süpürgeleri, hasırlar ve teknelerin üzerine binip; Çerkez cadılarının ise Habeş Dağı içerisinden saçları dağınık halde, dişleri fillerinki gibi dışarı çıkık, ellerinde yılanlar, ipler, atlar, adamlar tutarak ve at ile deve kellelerine, at ve sığır ölülerine, gemi direklerine binerek Obur Dağı’na geldiklerini belirtir. Korkunç gürültü eşliğinde sabaha kadar gökyüzünde birbirleriyle çarpıştıklarını anlatan Evliya Çelebi, savaşın sonlarında gökyüzünden at, adam ve deve kelleleri, küp kırıkları, araba tekerlekleri, fırın süpürgeleri ve tabut düştüğünü hayretler içerisinde not eder. Bu ilginç çarpışma sonunda yedi Çerkez cadısı ile yedi Abaza cadısı birbirlerinin boyunlarının altlarına başlarını koyarak yere düşerler ve birbirlerinden böylelikle ayrılırlar. Abaza cadısı iki Çerkez cadısının kanını emdikten sonra ölür. Diğer Abaza cadıları ise sağ kalır ve meydandan uzaklaşıp gider. Ölen Abaza cadılarının Çerkez cadıları tarafından yakıldığı söylenir. Evliya Çelebi’nin o gece ya çok nadir rastlanan bir olaya tanıklık etmiş olduğu ya da halkın kurguladığı söylenceyi gerçekten yaşamış gibi aktardığı düşünülmektedir. Osmanlı’da pek çok vampir vakası kaydedilse de Evliya Çelebi’nin aktardığı bu abartılı aktarımın güvenirliği her zamanki gibi sorgulanmaktadır. Bu olayların yaşandığı gecelere <strong><em>“Kara koncolos gecesi”</em></strong> adı verilmiştir. Burada insan kanı içen oburlar vardır. Evliya çelebi, “meğer obur demek sehhâr câzûlara (büyücü cadılar) derlermiş”” şeklinde bir ifade kullanır. Öldükten sonra mezarından canlanıp çıkan ve yaşayanların kanını emen bir canavardır bu. Evliya Çelebi’nin aktarımlarında vampir, <strong><em>“obur”</em></strong> veya <strong><em>“cadı”</em></strong> şeklinde geçer. <strong><em>“Obur tanıtıcı”</em></strong><em> </em>adlı yaşlı kişiler ise bu canavarların mezarlarını tespit edebilmektedir. <img class=" wp-image-39983 alignleft" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/resized_80346-6eb920a4doc02176520181213122424_001-203x300.jpg" alt="" width="327" height="483" /> Mezar kazıldığında, içerisinde kan emmekten gözleri kızarmış oburun (vampir) olduğu toprağın bozulmasından anlaşılırdı. Oburun karnına böğürtlen çalısından bir kazık çakıldığında sihri bâtıl olur, kanı içilen insan da ölümden kurtulur. Kanı içilen kişinin sahipsizse ve obur tanıtıcı bulunmazsa o kişi ölür gider. Bazı kişiler de bulunan oburun karnına kazık çaktırdıktan sonra başka bir obur onun leşine girmesin diye o leşi yakarlar. Bir obur, bir insanın kulağından kanını emerse o kişi git gide hastalanır. Obur tanıtıcılara haber ve bir miktar mal verilince, köy köy gezip oburu yakalarlar ve zincire vururlar. Obur, oburluğunu itiraf edince de yine karnına böğürtlen kazığı çakılır ve oburun kanından, hastalanan kişiye sürülür. Böylelikle o kişi şifa bulur. Obur ise yakılır. <img class="snax-figure-content attachment-large size-large alignleft" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/resized_11531-2a1cd845drakulaninatalarievliyacelebide2.jpg" alt="" width="406" height="540" /> 1800’lü yılların başlarında vampirler, Makedonya’da çok sık karşılaşılan yaratıklar olmuştur. Hatta içlerinde “Türk vampirlerin” de varlığı bilinir. Söylencelerde vampire dönüşen Türkler olduğu gibi, kendilerine özgü yöntemlerle halkı vampirlerden kurtaran Türklerin de olduğu söylenmektedir. 1904 yılına ait bir arşiv belgesinde, Selanik’e bağlı Doyran kazasında vampir olduğu iddia edilen iki Müslümanın mezarları açılmıştır. Üstelik bu mezarlar hiçbir hükümet görevlisine başvurulmaksızın açılmış, cenazeleri ise yakılarak yok edilmiştir. Üç yüz yıllık süreçte bu yaratıkları kendi hallerine bırakmak yerine onlarla mücadeleye girişen Osmanlı Devleti, bu kez mezarı açanları “şerefsiz” ilan ederek mahkemeye yönlendirmiştir. <h2><strong><em>Vampir Yeniçeriler</em></strong></h2> Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra yeniçeri vampirlerindeki sayıda ilginç bir şekilde artış yaşanmıştır. Günümüzde Bulgaristan sınırlarında yer alan Tırnova’da da 1883 yılında Osmanlı tarihine damgasını vuracak bir vampir vakasından söz edilir. Söylenceye göre, bazı ölü yeniçeriler geceleri mezarlarından çıkıp şehri talan ederek insanlara korku saldıkları bilinir. İnsanların huzurunu kaçıran bu ölü yeniçerilere ise tek tek mezarları tespit edilerek ölülerinin karınlarına kazık çakılıyordu. Fakat geleneksel vampir yok etme metotlarından farklı olarak cesetleri yakmak yerine kalplerini çıkarılıyor ve suda haşlanıyordu.
Dünya’da yaşanan küresel ısınma ve iklim krizinin yol açtığı sorunların en başında kuraklık gelmektedir. Son zamanlarda Avrupa’yı tehdit eden kuraklık, nehir sularının çekilmesine yol açarak ilginç bir olaya tanıklık etmemizi sağladı. Elbe Nehri’nde su seviyesinin azalmasıyla 1616 tarihli açlık taşı gün yüzüne çıkmıştır. Taş üzerinde, Almanca, <strong><em>“Wenn du mich seehst, dann weine”</em> (beni görürsen ağla)</strong> yazmaktadır. En son 2018 yılında görülen bu taş, geçtiğimiz gün suların alçalmasıyla yeniden ortaya çıktı. Kaya üzerindeki yazılarda; 1417, 1616, 1707, 1746, 1790, 1800, 1811, 1830, 1842, 1868, 1892, 1893, 1921, 1930 ve 1934 yıllarında yaşanan kuraklıkların da kaydedildiği görülmektedir. 15. yüzyıldan 19. yüzyıla değin kurumaya yüz tutan Avrupa’daki nehirlere bırakılmış mesajlar, suyun ulaştığı tehlike seviyesine dikkat çekmek ve kuraklığa karşı halkı uyarmak için yapılagelmiş bir mesaj geleneği. Almanya ve Çekya sınırlarını kapsayan nehirlerde henüz seksen adet açlık taşı tespit edilmiştir. Bu keşiflerden en yenisi 1903 tarihinin okunduğu ve üzerinde Almanca <strong>“achtung” (dikkat) </strong>yazılı taştır. Avrupa Komisyonu Ortak Araştırma Merkezi’ndeki araştırmacı Andrea Toreti, 9 Ağustos tarihinde yaptığı basın açıklamasında, Avrupa’da yaşanan mevcut kuraklığın son 500 yılın en kötüsü olabileceğini ve 2018 yılında yaşanan kuraklığa benzemediğini söylemiştir. Toreti, ayrıca önümüzdeki üç ay “çok yüksek kuraklık riski” yaşanabileceğine dikkat çekti. 2013 yılında Elbe Nehri’ndeki açlık taşlarını araştıran ekip, taşların üzerindeki yazıların yazarların baş harfleriyle kazındığını ve yazıtlarda kuraklığın kötü bir hasat dönemi, gıda kıtlığı, yüksek fiyatlar ve yoksullara açlık getirdiği” gibi ifadelere yer verildiğini açıkladılar. Kuraklığın sonuçlarına yönelik uyarı niteliği taşıyan bu yazılar insanlığa adeta birer mesaj vermekte, kuraklığa karşı 400 yıl öncesinden bizleri uyarmakta. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Adsiz-1.jpg" alt="" width="720" height="469" /> Bilindiği üzere Elbe Nehri, II. Dünya Savaşı sırasında Amerikan ve Sovyet Birlikleri’nin Nazi Almanyası’na karşı farklı yönlerden ilerlerken ünlü bir şekilde çarpıştıkları noktadır. Su seviyesinin azalmasıyla birlikte çatışmadan arta kalan mühimmatlar 2018’de açığa çıkmıştı. Açlık taşının da durumu gösterdiği gibi çok uzun zamandan bu yana bölge kuraklık riski taşıyan bir yer olmuş; belirli aralıklarla bu kuraklıklar tekrarlanmıştır. Aynı kaya üzerindeki yazıt ve tarihler bu duruma birer kanıt niteliğindedir. Ayrıca, Kuzey ve orta Avrupa’daki ağaçlarda yapılan dendrokronolojik çalışmalar, bölgedeki mega kuraklığa somut veri olarak sunulmaktadır. Temmuz ayının sonlarında da İtalya’nın Po Nehri’nde yaşanan kuraklık nedenli suların çekilmesi ile de II. Dünya Savaşı’ndan kalma 450 kg’lık bomba bulunmuş ve kontrollü bir şekilde imha edilmişti. Balıkçıların bulduğu bombanın ABD yapımı olduğu tespit edilmişti. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/1893630-800x450.jpg" alt="" width="728" height="409" /> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/1893629-800x450.jpg" alt="" width="746" height="419" /> Po Nehri’nin Mantova ilinden geçen yatağında ise Mart ayında yine aynı nedenle Nazilerden kalma zırhlı araç ortaya çıkmıştı. Roma’daki Tiber Nehri’nde de benzer durum yaşanmış; İmparator Nero Dönemi’nde inşa edilen köprü su yüzüne çıkmıştı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Adsiz-2-800x535.jpg" alt="" width="761" height="509" />
<p>"Kimyasal püskürtme kuramı" adıyla da bilinen Chemtrail komplo teorisi, uçakların gökyüzünde bıraktıkları izlerin içinde kimyasal madde olduğuna inanılan bir komplo teorisidir. Bu teoriye inananlar, normalde uçak izlerinin çok çabuk yok olduğunu fakat gizlice ve kasten kimyasallar püskürttüğü düşünülen bu uçakların izlerinin çok geç yok olduğuna ve doğal yolla, hızlıca kaybolmadığını öne sürmektedir. Teorisyenlerin savunduğu bu düşünceler bazı bilim toplulukları tarafından araştırılmış ancak doğruluğu ispatlanamamıştır. Yalnızca birkaç bilim insanı böyle bir olayın varlığı hakkında ve uyarılarda bulunarak teorisyenlerle ortak görüşte olmuştur. Uçakların ardında bıraktıkları ize kuyruk izi (contrail) denmektedir ve bu izler su tabanlı yoğunlaşma sonucu ortaya çıkmaktadırlar. Uçaklar genellikle, -40/ -50 derece civarında hava sıcaklığında ve 25-30.000 feet yükseklikte uçmaktadır. Uçak yüzeyi ve egzoz gazı uçağın çevresindeki sıcaklığa göre daha fazla olduğundan sıcak yüzey -50 derece gibi soğuk bir ortamdan geçtiğinde uçağın arkasında contrail denilen bu yoğunlaşma izi kalır. Kısaca, uçaktan çıkan sıcak gaz çevresindeki soğuk havaya maruz kaldığında yoğunlaşma yaşanır. Soğuk havada cama nefes vermemiz gibi bir durum aslında. Kuyruk izine baktığımızda uçakların geçmesinden kısa bir süre sonra bu izlerin gökyüzünde kaybolduğunu fark ederiz. Contrail’in aksine kimyasal içerikli olduğu düşünülen bu kuyruk izlerine ise teorisyenler chemtrail adını vermiştir. Chemtrail, İngilizce, chemical (kimyasal) ve trail (iz) kelimelerinin birlikte kullanılmasından türetilmiştir.</p><p><strong>Peki teorisyenlere göre neden kimyasal püskürtme yapılıyor?</strong></p><p>Chemtrail teorisyenlerine göre, zihni kontrol etme üzerine kurulu psikolojik manipülasyon, nüfus kontrolü, güneş radyasyonunu kontrol etmek, hava durumunu değiştirmek ve insanları hasta edip ilaç satışını artırmak gibi nedenlerle devlet/ler veya büyük şirketler aracılığıyla iklim ve insanlar üzerindeki dengenin bozulması amaçlanmaktadır.</p><p><strong>İlk ne zaman ortaya atıldı?</strong></p><p>Chemtrail komplo teorisi ilk kez 1996 yılında Amerika’da, halkın üzerine uçaklardan ne olduğu bilinmeyen birtakım maddelerin püskürtülmesi iddiası ile ortaya atılmıştır. Bilim insanları ve çeşitli kuruluşlar (Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı, Federal Havacılık Kurulu, NASA ve NOAA) tarafından yapılan araştırmalar sonucunda bu durumu doğrulayacak herhangi bir veri olmadığından teori her seferinde reddedilmiştir. Elbette bu kurumların yaptığı ve reddettiği araştırma sonuçları teorisyenlerce, "üzeri kapatılmak istenen, göstermelik bir araştırma" olarak halka sunulan çalışmalar olmuştur. Teorisyenlerin ortaya attığı sebepler; iklim kontrolünden askeri silah testi veya kimyasal nüfus kontrolüne değin oldukça farklı ve çeşitlidir. Bob Downing, <em>“Conspiracy theorists look up: some argue jet contrails are U.S. chemical spray</em>” adlı makalesinde iddia edilen kimyasalları sıralamıştır. Downing’e göre bu kimyasal maddeler; baryum ve alüminyum tuzları, polimer elyafları, toryum / silisyum karbür’dür. Ayrıca Chemtrail'in HAARP (Yüksek Frekanslı Aktif Aurorasal Araştırma Programı) tabanındaki elektromanyetik silah programı için yapıldığını düşünen kaynaklar da vardır.</p><p>2014 yılında Almanya Başbakanı Angela Merkel de teorisyenlerce konunun içine dahil edilmiş ve Merkel’in uçakta çekilmiş bir fotoğrafı paylaşılarak Chemtrail teorisine destek verdiği iddia edilmişti. Daha sonradan ise bu fotoğrafın ILA Berlin Air Show'un açılış töreni sırasında çekildiği tespit edilmişti.</p><p>Bunca spekülatif açıklama ve paylaşımın ardından, konuya ilişkin ilk bilimsel çalışma 2016 yılında hakemli bir dergide yayımlanmıştır. Makalede, uçak atığı ve atmosferik atık birikim uzmanlarıyla yapılan görüşme sonuçları aktarılmıştır. Çalışmaya katılan 77 uzmandan %98,7’si teoriye dair kanıt bulunmadığı görüşündedir. Uçak izlerindeki belirgin farklılıklar ise nem ve hava durumunda yaşanan değişikliklere bağlanmıştır. Sonuç bölümünde, uçak teknolojisinde yaşanan değişimlerin kuyruk izlerinin (contrail) daha uzun süreli havada kalmasına neden olabileceği söylenmiştir. Endüstriyel alanda yaşanan gelişmelerin havadaki aerosol birikimini arttırabileceği yönünde görüş de belirtilmektedir. Chemtrail teorisyenlerinin öne sürdüğü ve gökyüzünde uzun süreli kalan kuyruk izleri, uzmanlara göre hava değişikliği ve teknolojik yenilikler nedeniyle yaşanmaktadır.</p><p>The Guardian’ın 2017 yılında yaptığı bir haberde Tammi adlı bir kadın da teorinin gizlice yapıldığını belirterek havaya bırakılan bu kimyasallar sayesinde çevre ve insan sağlığına zarar verildiğini öne sürmüştür. Kimyasal salınımların Alzheimer dahil pek çok beyin rahatsızlığına ve kansere neden olduğunu da eklemiştir.</p><p>Ülkemizde ise henüz çok sayıda destekçisi bulunmasa da <strong><em>“Türkiye Chemtrails Mücadele Grubu Görüntü Paylaşım”</em></strong><strong> </strong>adında Facebook grubunda teoriyi savunan video ve görüntüler mevcuttur.</p><p>Teorinin kanıtlandığına ve uçaklarda Chemtrail düğmesinin bulunduğuna ilişkin çıkan “kanıt”lar da doğrulanmamıştır. Detaylı açıklamaya dilerseniz buradaki linkten erişebilirsiniz:</p><p>(<a rel="nofollow" href="https://www.malumatfurus.org/ucak-chemtrails/">https://www.malumatfurus.org/ucak-chemtrails/</a>)</p><p>Uzunca yıllardır tartışılan ve yavaş yavaş ülkemizde de gündeme gelen chemtrail komplo teorisi hakkında siz ne düşünüyorsunuz?</p>
Tarihi kaynaklar, en ilkel gruplardan tüm toplumlara değin ruh kavramının farklı isim ve kavramlarla var olduğuna işaret eder. Günümüzde ise bilimsel olarak ruhun varlığı kanıtlanmış değil. Ruhun bilimsel bir dayanağı yoktur ve 21 gram ağırlığında olduğu iddiası da doğrulanamamıştır. İnsanların öldükten sonra hafiflediği? ve kütle kaybı yaşadığı bilimsel olarak kanıtlansa da bu hafifliğin 21 gram olduğu bilimsel deneyle ölçülememiştir. İnsanın varlığını sorguladığı andan günümüze ruh kavramı hala insanların aklını kurcalamaktadır. Ruh üzerine ise en çok antik Yunan felsefesinde düşünülmüştür. Ruh, antik Yunanca’da, <em>“psykhe”</em> kelimesinden türemiştir. “Nefes, soluk almak, üflemek” fiilinden türeyen bu kelimenin ilk anlamı ise nefestir. Felsefe tarihine bakıldığında filozofların Psykhe üzerine çok fazla düşünce geliştirdiği ve çeşitli bakış açılarıyla ele alındığı görülmektedir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/file-800x509.jpg" alt="" width="783" height="498" /> Antonio Canova, Eros ile Psykhe, 1793 <h1><strong>Felsefe Öncesi Dönemde Ruh</strong></h1> Homeros’a göre psykhe’nin <em>“yaşam ilkesi” </em>ve <em>“hayalet”</em> olmak üzere iki anlamı vardır. Bir kahraman öldüğünde ağzından çıkıp giden “yaşam soluğudur”. Homerik metinlerdeki kavramlarda psykhe hiçbir şekilde psikolojik anlam taşımaz. Ayrıca, Homeros’ta psikolojik kavramlar çeşitlidir. <em>Thumos, nous</em> ve <em>menos</em> gibi bu kavramlar çok daha sonrasında psykhe kavramı içinde bütünleşir. Homerik metinlerde psykhe kelimesinin, kişinin ölüm anında veya hayati tehlikesinin olduğu durumlarda kullanılması oldukça dikkat çekicidir. Achilles, savaşta psykhe’sini riske attığını söyler. İnsanlar bayıldığında psykhe’lerinin bedenlerinden çıktığı bahsedilir. Kişi yaşamını yitirdiğinde psykhe’si ağzından, göğsünden, uzuvlarından çıkarak bedeni terk eder ve ölüler ülkesi Hades’e ulaşır. Burada Psykhe; bilinçten, farkındalıktan, özgür irade ve hafızadan yoksun olarak var olur. Buradaki psykhe kavramı açıkça nefes almak fiili ile ilişkilidir. Homerik psykhe, yaşamın temeli ve vazgeçilmez unsuru olmuştur. Homeros dışında ünlü Antik Yunan şairi Pindaros ise <strong><em>“her insanın bedeni ölümün güçlü çağrısına boyun eğer. Ancak yaşamdan geriye bir hayal (eidolon) kalır.”</em></strong><em> </em>sözleriyle psykhe’yi ifade etmiştir. Orfizm’de psykhe’ye yeni bir <strong>“soluk”</strong> getirilmiştir. Orphik epiklerde psykhe, rüzgârda taşınan ve kişinin doğduğu anda içine nüfuz eden bir kavram olarak karşımıza çıkar. Bu ezoterik öğretide ölüm, ruhun özgürlüğüne kavuşmasını sağlar. <h1><strong>Sokrates Öncesi Dönemde Ruh</strong></h1> Thales, evrendeki tüm varlıkların tek bir yapıtaşından, sudan oluştuğunu öne sürmüş ve her şeyin bir ruhu olduğuna inanmıştır. Anaksimandros, öz fikrini geliştirerek her şeyin kendisinden meydana geldiği ilk öz, <em>“arkhe”</em> kavramını ortaya atmıştır. Anaksimenes’te psykhe’yi “bedeni bir arada tutan ilke” şeklinde görürüz. Ruh kavramı Pythagorasçıları da etkilemiştir ve ruh, geçmiş yaşantısındaki günahları temizlemek için dünyaya gelmiştir. Onlara göre beden ruhun adeta bir hapishanesidir. Pythagoras doktrininde ruhun göç etmesi tamamen arınana kadar devam eder. Sokrates öncesi dönemde İyonya ve Elea sistemlerinde de ruh kavramı üzerine kafa yorulmuştur. Thales’in aksine Herakleitos insan ruhunun ateşten oluştuğunu düşünmektedir. Parmenides, evrende hiçbir şeyin değişmediğini öne sürerek parça-bütün ilişkisinden ruh kavramına bakmıştır. Empedokles, ruhun sevgi ve nefretin gücü sayesinde dengede kaldığını düşünmüştür. Filozof, sürgün edilen ruhların insanlar arasına hekim, lider, şair veya kâhin olarak geri geleceğine inanır. Empedokles ve Lukretius gibi Atomcular da ruh kavramına önem vermiştir. Atomculara göre bedeni harekete geçiren ruhtur. Birey, ahlaklı yaşadığında beden ve ruh sağlığının da iyi olacağını söylemişlerdir. <h2><strong>Sokrates’in Ruh Kavramı</strong></h2> Sokrates ise insanı ruh ve bedenden oluşan bileşik bir varlık görür. Ona göre gerçekte var olan şey ruhtur. Beden ise her zaman ruhun hizmetindedir ve tinsel değerleri gerçekleştirmek için beden bir araçtır. Tanrıyla insan arasındaki bağın kökenidir ruh. Ruhumuzun doğası Tanrı’nınkini yansıtır. Ona göre tanrı kötü olamaz ve içinde daima iyiliği barındırır. Dolayısıyla insan ruhu da iyiliği ve erdemi (areté) içinde barındıran Tanrı’dan bir parçaydı. <em>“Areté”</em> yani erdem kavramı Sokrates öncesine kadar utanma duygusunu ve adaletli olma gibi anlamlarda kullanılmıştır. Fakat Sokrates’ten itibaren erdem, bedendeki nitelikli ruhu temsil etmeye başlamıştır. İnsan yalnızca, Sokratik ruh kavramının da temelini oluşturan erdemle hayattaki amacını bulabilir ve ne için var olduğunu öğrenebilir. Apollon öğretisindeki <em>“Kendini Bil”</em>, Sokrates’te <em>“Ruhunu Mükemmelleştir”</em> (Tes Psukhes) söylemiyle yeniden ele alınır. Ona göre kişi önce kendi ruhunu tanımalıydı. Çünkü bir kişi kendi ruhunu tanımazsa doğayı anlayamazdı. Sokrates’e göre ruhun mükemmelleşmesi, bedenin ruhun kontrolü altına girmesi ve ruhuna uygun hayat sürmesi demektir. Ayrıca, Sokrates’in ruhunu bil minvalindeki bu öğretisi Buddha’nın ruh öğretisi ile benzetilir. <h2><strong>P</strong><strong>laton’un Ruh Kavramı</strong></h2> Platon’a göre ruh, tanrısal bir kaynaktan çıkmış ve idealar dünyasından yeryüzüne inmiştir. Bozulmadan kalan, değişmeyen, yok olmayan, ölümsüz bir özdür bedenin aksine. Gerçeğin bilgisine beden değil ruh ulaşır. Bilgelik, adalet, ölçülülük ve cesaret gibi dört erdemi de bünyesinde barındıran yine ruhtur. Ruh bedenden önce yaratıldığından ona hâkim olur. Platon’un ideal toplumunda da ruh önemli bir yer teşkil eder. Ruhun yapısını ve idealarla olan ilişkisini <strong><em>Timaios </em></strong>adlı eserinde anlatır. Bu eserinde öncelikle evrenin oluşumuna değinir ve daha sonrasında ruhtan bahseder. Ruhun oluş sırası ve görevlerini açıkladıktan sonra da oluşma süreci anlatılır. Genel anlamda Platon’un ruh anlayışında bilgi, ahlak ve ölüm sonrası yaşamla ilgili sorunlar tartışılır. <h5><em>İlgilenenler için okuma önerileri:</em></h5> <h6><em>Erwin Rodhe, Psykhe - Yunanlarda Ruhlar Kültü ve Ölümsüzlük İnancı. Pinhan Yayıncılık.</em></h6> <h6><em>Zeynep Berke, Mitolojiden Felsefeye Anti Yunan’da Ruh ve Ölümsüzlük, ISBN: 978-625-7687-13-3</em></h6> <h6><em>Platon, Timaios</em><em> </em></h6>
Hepimizin hayatta bir beklentisi vardır ve bir bakıma hayatımızı beklentiler yönlendirir. Özellikle de sevdiğimiz ya da başarılı gördüğümüz kişilere olan inancımız, onların neler başarabileceğine dair aklımızın bir köşesinde yer etmiştir. Yapılan bazı deneyler ise bizim karşı tarafa olan beklenti ve davranışlarımızın, bir kişinin herhangi bir konuda başarmak için çıktığı yolda o kişinin başarı oranı üzerinde etkili olduğunu göstermiştir Pygmalion etkisi ise aslında tam da böyle bir şey. Bu etkide, beklentilerin davranışı olumlu anlamda şekillendirdiği bir etki söz konusudur. Basitçe, kişinin herhangi bir yönüyle kendisinden üstün gördüğü özelliklere sahip insanların, kendisiyle ilgili beklentilerini karşılayan davranışlar sergilemesi denilebilir. Pygmalion etkisi ilk kez 1948 yılında sosyolog Robert Merton tarafından ele alınmıştır. Pygmalion etkisine, "Kendini gerçekleştiren kehanet" adını veren ünlü sosyologa göre, belirli bir duruma ilişkin beklentiler bir süre sonra kendinden sonraki gelişmeleri etkiler. Örneğin, etrafımızdaki kişilere nasıl olmaları veya nasıl davranmalari gerektiği konusunda bir beklentiye girdiğimizde bu etki devreye girer. Robert Merton sonrasında 1968 yılında Rosenthal ve Jacobson pygmalion etkisini sınıf ortamında incelemişlerdir. Rosenthal ve Jacobson, geneli alt sınıftan oluşan öğrenci topluluğunun yer aldığı bir kamu ilkokulunda, yüksek beklentilerin yüksek performansa nasıl etki edebileceğini gösteren bir deney yapmışlardır. Genel yetenek testinin verildiği öğrencilerde sözel ve muhakeme yetenekleri ölçülmek istenmiştir. Testleri sınıf öğretmenleri uygulamış ve analizleri araştırmacılar tarafından yapılmıştır. Test sonucunda ilk yüzde yirmiye giren öğrencilerin adları öğretmenlere verilmiştir. Listedeki isimlerin başarısı doğruyu yansıtmamakla birlikte her seviyeden öğrenciyi kapsamaktadır. Elbette bu durum öğretmenlerden gizlenmiştir ve listedeki öğrencilerin yüksek IQ'ya sahip olduğu söylenmiştir. Dönem sonunda aynı test öğrencilere bir kez daha uygulanmıştır ve çıkan sonuca göre bu çocuklar gerçekten de iyi bir IQ gelişimi göstermiştir. Deneyi gerçekleştiren Rosenthal ve Jacobson'a göre, dönem başlangıcı ile dönem sonundaki bu fark öğretmenlerin kafasında oluşturduğu algı nedeniyle gerçekleşmiştir. Öğretmenler, test sonucunda daha iyi gelişim gösterebileceği söylenen öğrencilere daha sabırlı ve ilgili yaklaşmış; beklentilerini ses tonu, mimik ve davranış yoluyla öğrencilere aktarmışlardır. Bu durum da öğrenciler üzerinde olumlu etki yaratmış ve kendilerine yönelik algılarını etkileyerek daha çok çalışmaları için onları motive etmiştir. <h2>Yarattığı heykele aşık olan Pygmalion mitolojisi</h2> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/2aa98f19-12f1-4f24-a646-a9f7fa3b0e0e.jpg" alt="" width="371" height="540" /> Antik Yunan mitolojisine göre tek başına yaşayan Kıbrıslı bir heykeltıraştır Pygmalion. Ovidius'un aktardığına göre bir gün propoetidlerden (fahişe) tiksinir ve kadınlardan uzaklaşır. Kadınları artık kusurlu bir varlık olarak görmeye başlayan Pygmalion, bir gün Galatea adını verdiği fildişinden bir kadın heykeli yapar ve ona aşık olur. O kadar güzel yapmıştır ki her gün karşısına geçerek güzelliğini izler ve bir heykelden fazlasını istemeye başlar. Aphrodite'nin tapınağına gidip adak adar ve kendisine o heykel gibi bir sevgili vermesini diler. Pygmalion öylesine yürekten ister ki bunu, Aphrodite onun bu isteğine kayıtsız kalamaz ve heykele can verir. Tapınaktan eve döndüğünde öpüp kokladığı heykelin sıcacık ve yumuşak bir dokuda olduğunu hisseder. Dileğinin gerçekleştiğini anlayan Pygmalion sonunda heykel ile evlenir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/2e013ca0-0204-4f64-af02-28b45451867d.jpg" alt="" width="446" height="540" /> Psikolojide Pygmalion Etkisi olarak adlandırılan beklentiyi sanırım en iyi bu mit açıklamaktadır. Pygmalion etkisi aynı zamanda kişinin gerçekleşmesini istediği veya arzuladığı şeyin elbet bir gün gerçekleşeceğine de dikkat çeker. Psikoloji alanındaki bir başka yansıması ise fetişizm olarak karşımıza çıkar. Pygmalionismus veya Pygmalionism olarak adlandırılan bu terim, insanın cansız nesnelere (heykel, oyuncak bebek, manken, kukla gibi) olan ilgisini ve cinsel arzusunu ifade eder. Konuyla ilgili Bernard Shaw'ın, "Pygmalion " oyunu ve oyunun sinemaya uyarlanan versiyonu bulunmaktadır. Bir de Pygmalion'un aşık olduğu Galatea'dan adını alan Galatea Etkisi vardır. Başarıya veya amaca/sonuca ulaşmayı sağlayan bilişsel faktörün rol aldığı bir etki söz konusudur Galatea etkisinde. Bu psikolojik etkene göre, kendimize, başaracağımıza ve yeteneğimize ne kadar inanırsak o kadar başarılı olacağımız öne sürülür. Pygmalion etkisindeki gibi bir şeyi başarma konusundaki başkalarının olumlu bakış açısına ve motivasyonuna ihtiyaç duyulmaz, kişinin kendi öz farkındalığı ve motivasyonu yeterlidir. Bir kişi üzerindeki olumlu beklentimiz ve yansımasının da elbette tersi yönde gelişim gösterdiği durumlar vardır. Buna da Golem Etkisi denmektedir. Pygmalion etkisinin tersine Golem Etkisi, bir kişi hakkında kafamızda oluşan düşük beklentinin o kişinin başarı durumunu olumsuz anlamda etkilemesidir. Beklentileri karşılamak zorunda olmadığımız, kendimizi daima motive etmeyi başardığımız anlara...
Herkesin daha çok Caligula adıyla tanıdığı Roma’nın üçüncü imparatoru Gaius Julius Caesar Augustus Germanicus, M.S. 12’de Roma’nın Antium adlı kentinde doğmuştur. Julio-Claudian Hanedanlığı’nın üyesidir. Annesi yaşlı Agrippina, babası ise Germanicus’tur. Agrippina’nın hayatta kalan altı çocuğundan üçüncüsüdür. M.S. 37-41 yılları arasında yalnızca 4 yıl gibi kısa bir süreliğine imparatorluğu yönetse de zalimliği ve yaptığı delilikler adını tarih sahnesine yazdırmayı başarmıştır. Hakkında “deli” denilse de yaptıklarının temelinde yatan faktörler, travmalar ve çeşitli nörolojik rahatsızlıklarının yanında bu yakıştırma oldukça yüzeysel kalır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/320px-Gaius_Caesar_Caligula.jpg" alt="" width="398" height="544" /> Erken yaşta yaşadığı travmatik birkaç olayın ergenlik ve yetişkinlik dönemini etkilediği bilinir. 2 yaşındayken ailesiyle birlikte askeri kampları seyahat etmeye başlamış; 3 yaşındayken annesi ona üniforma yapmış ve askeri kampta babasının askerleri ona botlarının küçük olması nedeniyle <em>“Caligula”</em> adını takmışlardır. 7 yaşına geldiğinde ise askeri gezi sırasında babası gözü önünde suikaste uğramış ve bu olay Caligula üzerinde, ileriki yaşlarda suikaste uğrayacağına dair paranoyaya neden olmuştur. Küçük yaşına rağmen idamları izlemeyi sevmesi onun gaddarlığını ortaya çıkaran belirtilerden biri olarak gösterilir. Ergenliğinde üç kız kardeşiyle ilişkiye girmiş hatta en sevdiği kız kardeşini hamile bırakmıştır. Sonrasında çocuğun yarı tanrı olabileceğini düşünerek cenini parçalatmıştır. Tinto Brass’ın “Caligula” adlı filminde onun sapkınlıklarla dolu cinsel yaşamı aktarılmıştır. Caligula’nın kendisini güzel bulmayan biri olduğu söylenir. Fiziksel görünüşü; uzun boylu, ince kollu ve bacaklı, bir deri bir kemik, saçları yok denecek kadar az fakat vücudu aşırı kıllı biri olarak aktarılır. Bu fiziksel özellikler onun hipertiroidi olduğuna birer kanıt gibidir. Saç ve kıl takıntısı nedeniyle yanında keçi denmesini yasaklamıştır. Yüksek seslerden ve gök gürültüsünden korkuyordu. Vahşet onun için bir zevkti. İnsanların kafalarını kestirmekten büyük zevk duyuyor, işkenceleri izlemek ilgisini çekiyordu. Tıpkı küçük yaşta idamları izlemekten aldığı keyif gibi… İnsanların vücutlarını parçalatmayı, kestirmeyi seviyordu. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/Cor-aabr001903.jpg" alt="" width="410" height="581" /> Rönesans Döneminde yapılmış bir portresi M.S. 37-41 yılları arasında Roma İmparatorluğu’nu yönetmek için tahtta kalmıştır. Tahtta geçişinin ilk yıllarında herkes onun iyi bir yönetici olduğunu düşünmüş ancak bu durum kısa bir süre sonra Caligula’nın ciddi şekilde hastalanmasıyla son bulmuştur. Romalı askerler ve yönetici sınıf için sık sık ziyafetler ve partiler düzenlemiş ancak bir süre sonra bu ziyafetler Caligula'nın sadist tutumu nedeniyle kan gölüne dönmüştür. 25 yaşında yakalandığı ölümcül bir hastalığın onun kişiliği ve davranışları üzerinde olumsuz etkiler bıraktığına inanılır. Bazıları onun Romalı patrisyenler tarafından içinde yüksek miktarda kurşun içeren şarap içirilmesi sonucu zehirlendiğini düşünmektedir. Bu davranışlarını açıklayan başka bir olasılık ise çocukluğunda yakalandığı epilepsiyi, M.S. 37’de status epileptikus olarak yaşamasıdır. Status epileptikus, 30 dakikadan daha uzun süren epileptik tek nöbet aktivitesinin veya ikiden fazla nöbetin hastanın bilinci açılmadan seriler halinde gelmesidir. Bu hastalık sonrası Caligula’nın cinselliğe aşırı düşkünleştiği, dürtü kontrol bozukluğu yaşadığı, aniden kahkahalar attığı, ruh halinin sürekli dalgalandığı, huysuz ve motivasyonsuz olduğu, sapkın davranışlar sergilediği, sadistleştiği bilinir. Ona atfedilen bazı hastalıklar şunlardır: Epilepsi, insomnia (uykusuzluk), ensefalit (beyin iltihabı), kurşun zehirlenmesi, nörosifiliz (Treponema pallidum bakterisinin neden olduğu bir beyin veya omurilik enfeksiyonu), bipolar bozukluk, hipertiroidi (tiroid hormonlarının fazla çalışması), anksiyete bozukluğu, kişilik bozukluğu (sosyopat), şizofreni, dürtü kontrol bozukluğu ve alkolizm… Aile üyelerinde de epilepsi rahatsızlığı olduğu öne sürülmektedir. Caligula’nın küçükken ani düşme atakları yaşadığı, bilincini kaybettiği ve doğrulmakta zorlandığı bilinir. Hatta epilepsi nöbetlerine bazen de ateş eşlik ediyordu. Bazı tarihçiler Caligula’nın anksiyete bozuklukları ve uyku sorunu yaşadığını öne sürmektedirler. Bazıları ise nöbet geçirdiğini ve akıl hastası olduğunu. Fakat çoğu tarihçi, bu hastalıkların ruh sağlığını etkilediği ve kişilik bozukluğuna neden olduğu konusunda hemfikirdir. Ayrıca hastalığından sonra alkolik olmuş ve kendini tanrı ilan etmiştir. Narsist bir kişiliğe sahip olan Caligula'nın kendisini tanrı olarak görmesi üzerine halk ondan giderek nefret etmeye başlamıştır. Tecavüz Caligula için adeta bir ritüeldi. Roma dışından alınan kadınlara, misafirlerinin eşlerine ve hatta Romalı askerlere tecavüz ettiği bilinir. Caligula'nın sapıklıkları bunlarla da sınırlı kalmamış; tecavüz ettiği kişilerin cinsel performansları hakkında yorumlar da yapmıştır. Zulüm sınır tanımamış ve kardeşinin tahtta hak iddia etmemesi için onu öldürtmüştür. "Incitatus" adlı atını çok seven Caligula, bir gün atını masaya davet etmiş ve ona altın kadehte şarap ikramında bulunmuştur. Atının yemlerini de fildişi yemliğe koydurmuştur. Çok sevdiği Incitatus'unu konsolos olarak atamış fakat bu durum gerçekleşemeden Caligula askerler tarafından öldürülmüştür. Askerleri ve korumalarını sık sık alay edip aşağıladığı için Caligula kendi sonunu kendi hazırlamıştır. Caligula'nın 29 yaşında hayatına son veren olay da bu durumun yansıması olarak Caster ve Pollux tapınağındaki sarayına yaklaşırken korumaları tarafından vahşice bıçaklanmasıydı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/at_caligula-bf.jpg" alt="" width="424" height="558" /> Deli olarak anılsa da Caligula aslında psikiyatrik anlamda bir deli değildi. Modern tıp sayesinde günümüzde Caligula’nın hareketlerini temellendirmek çok daha kolaylaşmaktadır. Epilepsi veya hipertiroidi gibi onun psikolojisini etkileyecek hem nörolojik hem de metabolik anlamda kompleks bir durum söz konusudur. Tüm bu sahip olduğu hastalıkları düşününce Caligula’yı zalim ve deli olarak anmak ne kadar doğru insan düşünmüyor değil…
Horror Vacui, Latince horror (korku) ve vacuum (boşluk) kelimelerinin birlikte kullanılmasıyla oluşturulmuş bir kavramın adıdır. Mimari ve özellikle de sanatta kullanılan bu kavram, olabildiğince tüm yüzeyleri boşluk kalmaksızın süsleme çabasını ve takıntısını anlatır. Bu kavram ilk kez İtalyan sanat eleştirmeni Mario Praz (1896-1982) tarafından ortaya atılmıştır. Praz, horror vacui kavramını oluştururken Viktorya Dönemi iç mimarlığından etkilenmiştir. Günümüzde sanat kavramı olarak tanınsa da kökeni aslında antik döneme dayanmaktadır. Antik dönemde felsefe ve fizik alanında üzerine düşünülmüş bir kavramdır. Aristoteles, <em>“Fizik”</em> adlı kitabında bu kavramı kullanır. Aristoteles’e göre doğa boşluğu kabul etmez ve eğer bir boşluk varsa o boşluk muhakkak bir şeyler ile dolar. Doğanın boşluktan korktuğu düşüncesi 1643’te Toricelli tarafından çürütülse de doğa bilimlerinde 18. yüzyıla değin kullanılmıştır. Günümüzde atomik boyutta her maddenin bir boşluk barındırdığı kanıtlanmıştır. Antik Çağ düşüncesinin tersine doğa boşluktan korkmaz, boşluğu içinde barındırır aslında. 20. yüzyılda bu kavram Oryantalistler tarafından İslam sanatına atfedilmiştir. Oryantalistler de kavramı açıklarken eşyanın veya yüzeylerin boş bırakılmaksızın doldurulması şeklinde ifade ederler. İslam sanatında <em>“horror vacui” </em>kavramı ile <em>“arabesk” </em>stil birlikte kullanılmıştır. Onlara göre boşluk korkusunun yansıdığı mimari yapılardan bazıları Kurtuba Ulu Camii, El- Hamra Sarayı, Samarra’daki sivil yapılar ve Nayin Camii’dir. Bugün, görsel, işitsel ve edebi gibi çeşitli sanat alanlarında yansıma bulan horror vacui kavramı İslam mimarisinde ve estetiğinde arandığında bambaşka bir boyut ile karşılaşırız. Söz konusu yapıların ve daha birçok sanat eserinin belirli bir matematikle ve estetik düzende tasarlanarak uygulandığı dikkati çeker. Horror vacui kavramı ise sanatçının işlediği veya işleyeceği yüzeyi karmaşık bir düzen(sizlik)de ve alakasız birçok öğe, motif ve nesnelerle doldurduğu uygulamadır. Bu nedenle islam mimarisinin adeta dantela gibi işlendiği mimari cepheleri bu anlayıştan oldukça uzaktır. İslam sanatında yapıların gösteriş amacıyla ve hükümdarların güç göstergesi olarak izleyicisine sunulduğu bir anlayış, propoganda hâkimdir. Modern sanatta da resim, heykel ve enstalasyon çalışmalarında bazı sanatçılar bu kavramdan yola çıkarak eserlerini üretmiştir. 16 Eylül- 12 Kasım 2017’de, 15. İstanbul Bienali’nde Alejandro Almanza Pereda’nın “Horror Vacui” adlı enstalasyonu da ziyaretçilerin ve bienalin en ilgi gören çalışması olmuştu. Hatta sanatçı koleksiyondaki bir eseri Pera Müzesi’ne bağışlamıştı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/6d6b7953368a617e588313f6495abcc9-1.jpg" alt="" width="432" height="576" /> Bienaldeki enstalasyon izleyicinin karşısına, insanların yaşadığı coğrafyayı kendi eliyle durmaksızın bozmasına karşı çıkan bir fikirle, manzara resminin önünü kısmen kapatan beton bir duvarla dikiliyor. Sanatçı, 2010-17 yılları arasında çalıştığı “Boşluk Korkusu” adlı serisinde İstanbul’da bulduğu manzara resimleriyle janr resimlerini kullanmayı tercih etmiş. Sanatçı, tabloların üzerini betonla kaplama fikrinin müzelerdeki büyük tabloları incelerken ortaya çıktığını belirtmiştir. Gördüğü tabloların çerçevelerini heykel gibi algılamış ve duvarı resmin içine dahil etmenin yollarını aramış. Sanatçıya göre duvar yoksa tablonun da bir anlamı yok keza. Tabloların binalara bağımlı olması Pereda’nın kafasını kurcalamış ve çözümü de pitoresk tabloların üzerini kısmen beton malzeme ile kapatma fikrinde bulmuştur. Ayrıca betonla bir kısmını kapattığı tabloların üzerine de sıvı halde beton sıçratmıştır. Böylece resim duvarın üzerine değil de duvar resmin üzerine asılı izlenimi verilmiştir. Pereda bu serisinde, içinde yaşadığımız mekanı sanat eseri veya çeşitli objeler ile doldurmaya çalıştığımız dünyamızı bir nevi “yapı-söküme” uğratarak bir yapıyı / mekânı oluşturan unsurları (duvar ve inşa malzemesini) ön plana çıkarır. Pereda, algılarımızı alaşağı ederek herhangi bir mekanın inşaat sürecinde kullanılan ve onun “boşluğunu dolduran” beton malzemeyi alegorik bir görsel aktarımla bizlere sunuyor. <h5>Sanatçının çalışmasını anlattığı video için: :<a href="https://www.facebook.com/istanbulbienali/videos/alejandro-almanza-pereda-horror-vacui-bo%C5%9Fluk-korkusu-2010-2017-ba%C5%9Fl%C4%B1kl%C4%B1-serisini/1666129730125374/" rel="nofollow">https://www.facebook.com/istanbulbienali/videos/alejandro-almanza-pereda-horror-vacui-bo%C5%9Fluk-korkusu-2010-2017-ba%C5%9Fl%C4%B1kl%C4%B1-serisini/1666129730125374/</a></h5>
Çoğumuzun severek tükettiği ve hatta tutkunu olduğu çikolata, günümüzden yaklaşık 3 bin yıl öncesinde Mezo-Amerikan uygarlıklarında, Olmekler tarafından keşfedilmiştir. Bu bitkinin bir tüylü yılan-tanrı tarafından kendilerine bahşedildiğine inanmışlardır. Mayalar bu tanrıya <em>“Kukulkan”, </em>Aztekler ise<em> “Quetzalcoatl” </em>ismini vermiştir. Mayalar, giderek kakao çekirdeklerini nasıl kullanacaklarını öğrenmiş ve M.S. 600 yılında da ilk çikolatalı içeceği yapmışlardır. Mayalarda kralların ve zenginlerin tüketebildiği bir içecek olarak karşımıza çıkan çikolata, soylulara hitap eden özel bir üründür. Halk bu içeceği çok nadiren tüketebilmiştir. Azteklerde ise yönetici ve rahiplerin tükettiği çikolatadan rütbeli askerler ve onurlandırılmak istenen tüccarlar tadabilmiştir. Kraliyet saraylarında yoğun miktarda kakao çekirdeği depolayan Aztekler, çikolatayı Mayalardan farklı olarak soğuk bir şekilde tüketmişlerdir. Öğütülmüş kakao çekirdeklerinin içine kattıkları; mısır unu, biber ve çeşitli baharatlarla çikolatayı tatlandıran Aztekler bu içeceğe, <em>“ekşi ve acı içki”</em> anlamındaki <em>“xocatl”</em> adını vermişlerdir. Ayrıca Aztekler, kakao baklalarını para olarak da kullanmışlardır. 1521’de İspanyolların Meksika’yı fethetmesiyle, İspanyollar ilk kez Azteklerle tanışmıştır. Bu etkileşimle birlikte çikolatanın da yepyeni bir serüveni başlamıştır. 16. yüzyılda Kristof Kolomb ve Hernán Cortés’in İspanya’dan Amerika’ya yaptıkları bu yolculukta, Aztek Kralı Montezuma’nın sunduğu çikolatayı tatmışlardır. Yaptıkları keşiften altın ve kakao çekirdekleriyle ülkelerine dönen kaşifler, kraldan yapımını öğrendikleri bu yeni lezzeti kendi vatandaşlarına tanıtmıştır. İspanyollar, Aztekler’in aksine bu içeceği şekerli tüketmeye başlamışlardır. İlk kakao ticareti, Güney Amerika’da İspanyol kolonilerinin kurulmasından yaklaşık 60 yıl sonra başlamış; İspanya sarayına getirilip benimsenmesi ise 17. yüzyılın ilk yarısında gerçekleşmiştir. Sarayda bu içecek, kakao çekirdeklerinin işlenmesinden sonra içine katılan tarçın, şeker kamışı, misk, karabiber ve anason tohumu gibi baharatlarla macun kıvamına getirilerek sıcak suda eritildikten sonra içilmekteydi. Köpüklü çikolata içmek, aristokrat kadınlar arasında giderek yaygınlaşmış; Avrupa saraylarından malikânelere ve manastırlara değin geniş alanda tanınmaya başlamıştır. Hâlâ içecek olarak tüketilen çikolata, yüzyılın başında İspanya’dan ilk önce İtalya’ya daha sonrasında da Fransa, Avusturya ve İngiltere’ye ulaşmış ve 18. yüzyıl boyunca yalnızca soylu ve zenginlerin tüketebileceği pahalı bir içecek olmuştur. Bu dönemde köylülerin içkisi bira, orta sınıfın (burjuva) çay ve kahve, aristokratlarınki ise çikolatadır. Çikolata çok pahalı olduğundan her zaman olduğu gibi yine sadece zenginlere hitap edebilmiştir. Avrupa’da açılan çikolata evlerinde çikolata içmek de zamanla bir statü göstergesi olmuştur. Avrupa’da büyük ilgi gören çikolata içeceği, Yakın Doğu uygarlıklarında önemsenmemiş, Osmanlı’da ise halk uzun bir süre bu içeceğe karşı merak duymamıştır. Osmanlı belgelerinde, 1784 yılında İspanyolların I. Abdülhamid’e sunduğu hediyeler arasında çikolata ve kahve çekirdeğinin olduğu yazar. Osmanlı toplumunda çikolata, katı halde kullanılmaya başlandıktan sonra rağbet görmüştür. İngiltere’de, Sanayi Devrimi ile birlikte kakao çekirdeğinin tozunu ve yağını ayırabilen makine icat edilerek seri üretimde kalıp çikolata yapımına başlanmıştır. Böylelikle çikolata lüks tüketim olmaktan çıkıp çocukların bile erişebileceği bir yiyeceğe evrilmiştir. 1875 yılında İsviçre’de Daniel Peter çikolataya süt tozu katarak çikolataya yeni bir soluk getirmiştir. Türkiye’de ise ilk çikolata fabrikası 1927’de İstanbul Feriköy’de kurulmuştur. (Nestle Çikolata Fabrikası) Çikolatanın çeşitli dönemlere ve coğrafyalara yayılan uzun soluklu serüveni, günümüzde farklı teknik ve denemelerle geliştirilmeye devam etmektedir. Çok yakın bir zamana kadar hepimizin bitter, sütlü ve beyaz olmak üzere üç türünü bildiği çikolataya 2017 yılında bir yenisi daha eklenmiştir. Merkezi Zürih’te bulunan Barry Callebaut şirketindeki uzmanlar, ilk kez Ruby kakao çekirdeklerinden farklı lezzet ve görünümde çikolata üretilebileceğini düşündüler. Ekvador, Brezilya ve Fildişi Sahilleri’nde yetişen bu özel kakao çekirdeklerindeki pigmentler, pembe renkli ve meyvemsi tat elde edilebilecek türde çikolata yapımını mümkün kılmıştır. İlk kez 2017 yılında bu pembe renkli kakao çekirdeğinden de çikolata üretilmiştir. Hiçbir katkı maddesi olmaksızın meyve aroması veren ve orman meyveleri tadında bir ekşiliğe sahip bu pembe renkli çikolataya yakut anlamına gelen <em>“Ruby”</em> adı verilmiştir. Ruby’i tadanlar, damakta beyaz çikolata yumuşaklığında, hafif mayhoş ve yaban mersini, ahududu tadı aldıklarını belirtmekte. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/ruby4-1.jpg" alt="" width="662" height="423" /> Ben de Ruby’i ilk kez geçen yıl, Mudanya’nın en sıcak ve tek butik çikolata üreten işletmesi Chi Cafe’de tatmış ve müptelası olmuştum. Gördüğüm ve tadına baktığım anda büyük bir şaşkınlık yaşadığımı ve tadına bayıldığımı hatırlıyorum. O gün bugündür Chi’de erkenden tükenmediyse pakete ilk doldurduğum çikolatadır kendisi. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/IMG_20220323_220630.jpg" alt="" width="569" height="540" /> <h3>Peki siz bu eşsiz lezzeti deneyebildiniz mi?</h3>
Hepimiz çoğu kez kendimizi ruhsal anlamda kötü hissettiğimiz anlar yaşamışızdır. Bu tip durumlarda uzmanlar, ruhumuza iyi geldiği düşünülen kaliteli uyku, sağlıklı beslenme, spor, müzik, meditasyon, yoga ve hobi edinmek gibi pek çok öneri sunar.<strong> </strong>Tüm bu faydalı bilgilerin arasına bir yenisi daha eklenmiştir. Son zamanlarda bilimin öne çıkardığı ve üzerine düşmemizi istediği bir kasımız var. Ruh kasımız. <em>“Ruhun kası”</em> olarak bilinen psoas kası, kişinin ruh halini etkilediğinden bu isim verilmiş. Vücudumuzun kalça kemiğine yakın bir bölgesinde yer alan psoas, bacaklardan başlayarak omurgaya uzanan ve bacaklarla bel kemiğini birbirine bağlayan tek kastır. Bu kaslar doğduğumuz andan itibaren gergin ve kasılmış haldedir. Günümüz yaşantısı ve kıyafetleri de bu gerginliği giderek artırıyor. T12 omurlarından çıkan psoas, lumbar omurlarına doğru devam ederek sonunda kalça kemiğe bağlanıyor. Sadece omurgayla bağlantısı olmayan psoas kası diyaframa da bağlanmaktadır. Bu bedenin dik durmasını, yürüme esnasında bacağın serbest salınımını sağlar. Hareket, denge, eklem fonksiyonları ve esnekliğimiz üzerinde de önemli etkileri olan bir kas. Bedenimiz üzerinde kas bütünlüğü, mobilizasyonu ve esnekliği sağlayan psoas kası olmasaydı düzgün duruşumuzu sağlayamaz ve yürümek için bacaklarımızı hareket ettiremezdik. <img class="wp-image-35565 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/psoas-kasi-nerede-300x169.jpg" alt="" width="685" height="386" /> Yapılan araştırmalara göre psoas, korku anında ilk kasılan kaslardandır ve kasımızda yaşanan bu gerginlik duygu durumumuzu da etkilemektedir. Ayrıca, yaşamsal dürtülerimizin bulunduğu alt beyinle doğrudan ilişkilidir. Korku, endişe ve stres anlarında ruhumuzla bağlantıya geçen psoas kasının esnetilmesi ise oldukça önemlidir. <h2><strong>Peki Psoas kasını neden esnetmeliyiz?</strong></h2> Bu kası esneterek gün içinde yaşanan stresi ve üzerimizde bıraktığı olumsuz etkiyi azaltabiliriz. Psoas gerginliği, kronik sırt ve bel ağrılarının yanı sıra diz ve kalça eklemlerinde ağrıya, sindirim sorunlarına, diyafram ile bağlantılı olduğundan işlevsiz solunum gibi pek çok sorunla beraber hayat kalitesini düşürmektedir. Yoga pozlarının çoğu genellikle psoas kasının esnetilmesi ve uzatılması prensibine dayanır. Hem ruhsal hem de fiziksel açıdan vücuda birçok faydası bulunmaktadır. Anksiyete ve depresyonun etkilerini azaltmak, stresle başa çıkmak, üzerimizdeki baskı hissini azaltmak için bu kasın esnetilmesi ve gerilimin hafife indirgenmesi gerekmektedir. <img class="wp-image-35569 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/8381a-16512235996524-1920-300x200.webp" alt="" width="656" height="437" /> Kasın dengede tutulması, hayata bakış açımızdan, insan ilişkilerimize çoğu konuda bizler üzerinde etkin rol oynamaktadır. Kegel egzersizleri gibi cinsel hayata da faydası bulunan psoas kasının uyandırılışı ile cinsel fonksiyonları aktive etmek mümkün. Yaşam kalitesini yükseltmek ve ruh ile beden sağlığını dengelemek için egzersiz sonrasına ya da egzersiz aralarına eklenerek kaslardaki gerginlik azaltılabilir. Ruh sağlımızla doğrudan ilişkili bu kasın esnetilmesine yönelik çeşitli hareketler bulunmakta. Güvercin pozu, geniş açılı oturarak öne eğilme, kertenkele pozu, mutlu bebek pozu ve baş ile dize eğilme gibi yoga hareketleri psoas kasının esnetilmesinde tavsiye edilir. Bunlar haricinde lunge hareketi, sırt üstü uzanarak dizleri göğüse doğru çekmek de uygulama yapabileceğimiz başka hareketler. <h2>Pratiklerinizde size eşlik edecek video önerisi:</h2> https://www.youtube.com/watch?v=ALGIxp3Fq0o İyi egzersizler 🧘🏻♀️
Avusturyalı ressam Friedensreich Hundertwasser, Friedrich Stowaser adıyla 15 Aralık 1928 yılında Viyana’da doğmuştur. 1948’de Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmiş fakat hayal gücünü ve yeteneğini körelttiğini düşünerek çok kısa bir süre sonra bırakmıştır. 1949’da isim değişikliğine giden sanatçı, Slovanca’da 100 anlamına gelen <em>“sto”</em>yu, Almanca 100 anlamındaki “<em>hundert”</em> ile değiştirerek, Hundertwasser yapmıştır. 1950’li yıllarda mimari tasarım çalışmalarına ağırlık vererek eğitim yapıları, endüstriyel yapılar, apartmanlar ve eğlence merkezi gibi farklı türden binalar tasarlamıştır. Ayrıca resim yeteneğini de konuşturmaya devam ederek, posta pulu, ülke tanıtım posterleri ve bayrak tasarımlarıyla da ilgilenmiştir. Resim çalışmalarında Jugendstil, Seccessionstil ve Sürrealizm akımı etkisinde çalışmalar yapmıştır. Resimlerine bakıldığında Klimt, Klee ve Schiele esintileri yoğun olarak hissedilir. Resim çalışmalarında doğa ve mimari sembollere odaklanan Hundertwasser’in, en sık kullandığı form spiraldir. Ona göre spiral, insanın yaşam döngüsünü ifade eder. Daha da detaylandıracak olursak; spiralin merkezinde doğum yer alır. İnsan büyüdükçe spiralin kıvrımları da genişler, ölüme bir adım daha yaklaştıkça da kıvrımlar tıpkı su dalgaları gibi gözden kaybolur. Spiral iç kısımlara doğru güçlenir, küçülür ve yok olur. Burada güçlenme insan yaşamını, yok olma ise ölümü sembolize eder. Spiralin etkisini güçlendirmek için sıcak ve soğuk renkleri birlikte kullanır. Organik formları parlak ve canlı renklerle birlikte kullandığı resim çalışmaları, mimari tasarımlarına da yansımıştır. Mimarlık eğitimi almayan sanatçının Avusturya, Almanya, Amerika, Japonya ve Yeni Zelanda gibi çeşitli ülkelerde bina tasarımları vardır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/0x65B3B46863C3798CB84E6BD7CD6F7D0C.jpeg" alt="" width="662" height="469" /> Irinaland Over the Balkans, 1969 <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/friedensreich-hundertwasser-9ee40b6f-2c21-4608-89cd-e7327b336b8-resize-750.jpg" alt="" width="543" height="540" /> Blobs Grow in Beloved Gardens, 1975 <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/the-tower-of-babel-pierces-the-sun-a-spiraloid.jpg" alt="" width="500" height="396" /> 421 The Tower of Babel Pierces The Sun, 1959 <strong><em>Mimari Tasarımları</em></strong> İnsan ve doğayı odağına alan tasarımlarında renkli seramikleri ve biyomorfik formları sıklıkla kullanan sanatçının tarzı, Gaudi’ye benzetilmektedir. Hundertwasser’in mimari tasarımları da Gaudi’nin çalışmalarında olduğu gibi doğa ile uyumludur. Mimari çalışmalarında ağaç ve yabani bitkilerden esinlenir. Düz çizgilerin yaratıcılık karşısında büyük engel olduğunu düşünerek, Bauhaus ve Le Corbusier gibi modern mimarları eleştirir. Cephe tasarımlarında genellikle organik formlar, parlak renkler, dalgalı çizgiler, düz olmayan zeminler, iç ve dış bükey duvarlar, farklı konumlara düzensiz bir şekilde yerleştirilmiş pencereler ve renkli mozaikler kullanmıştır. Sanatçının en ünlü tasarımı Viyana’nın merkezinde yer alan "Hundertwasser Evi"dir. Ekspresyonist mimarinin en güzel örneğini yansıtan bu apartman, dış cephesiyle görenleri kendine hayran bırakmaktadır. Düz hatların kullanılmadığı binada, en dikkat çekici unsurlar canlı renkler ve yamuk/eğri hatlardır. Apartmanın mimari plan ve projesini Joseph Krawina yapmış; sanatsal dış cephe tasarımını ise Hundertwasser üstlenmiştir. Her bir detayı alışılmışın dışında görünen binanın terasında, çok sayıda ağaç kullanılarak buraya bahçe ambiyansı verilmiştir. Sanat ve mimarlık ilişkisindeki estetiği ortaya koyan bu yapı, Hundertwasser’in sıradışı renk ve form kullanımlarını yansıtır. Bu yapı haricinde sanatçının Waldspirale Konut Kompleksi, Abensberg Sanat Evi ve Bira Fabrikası gibi pek çok bina tasarımı vardır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/d74518431b71ef8c03693279878f061d.jpg" alt="" width="550" height="483" /> Hundertwasser Evi, Viyana <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/vi4depo-800x443.jpg" alt="" width="662" height="367" /> Hundertwasser Apartmanının içi <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Darmstadt-Waldspirale-Hundertwasser3.jpg" alt="" width="662" height="497" /> Darmstadt, Waldspirale Konut Kompleksi <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/hundert3-800x532.jpg" alt="" width="662" height="440" /> Abensberg Sanat Evi <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/6a12a74d244b0a95187886bb6c0f2e780765e3d4.jpeg" alt="" width="430" height="540" /> Abensberg Bira Fabrikası Hundertwasser’in hayata ve sokaklara renk katan masalsı cephelerini siz nasıl buldunuz?
26 Eylül 1869’da Kütahya’da dünyaya gözlerini açan Gomidas Vartabed, Ermeni asıllı papaz, müzikolog, besteci ve koro şefidir. Ailenin tek çocuğu olarak Soğomon Soğomonyan adıyla vaftiz edilmiş; Gomidas Vatabed adını çok uzun yıllar sonrasında Ermeni ruhban sınıfına katıldığında almıştır. Annesi Takuhi Hovhanessian’ın şarkı besteleyip söylediği ve şiir yazdığı; babası Kevork Soğomonyan’ın da müziksever ve iyi huylu bir ayakkabıcı olduğu bilinmektedir. Ayrıca babası Kevork Bey, kardeşiyle beraber Kütahya’daki Surp Toros Kilisesi’nde şarkı söyleyip, telli halk çalgıları çalmıştır. Gomidas ve ailesi için müzik günlük yaşamlarının ayrılmaz bir parçasıydı. Erken yaşta annesini kaybeden Gomidas’a babaannesi bakmıştır. Onu görenler çok zayıf ve bakımsız bir çocuk olduğunu belirtmişlerdir. Annesini çok küçük yaşta kaybetmesi Gomidas’ta büyük bir boşluk, kimsesizlik hissi yaratmış; ileriki yaşantısını olumsuz anlamda etkileyecek derin izler bırakmıştır. Eşinin ani ölümü sonrası Gomidas’ın babası Kevork, kendini içkiye vermiş ve oğluna olan ilgisini azaltmıştır. <img class="wp-image-33347 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/manifold-ozca-08-gomidas-varteped-paris-1901-1.jpg" alt="" width="657" height="457" /> <strong>Eğitim Hayatı</strong> Babası, Gomidas’ı Kütahya’da gördüğü ilköğrenim sonrasında eğitimine devam etmesi için Bursa’ya okula göndermiştir. Okula gönderdikten dört ay sonra da vefat etmiştir. Gomidas bu kez babasız kalmıştır. Babasının ölüm haberiyle Kütahya’ya geri dönen Gomidas’a ayakkabıcılık yapan amcası da bakamamış, eğitimini karşılayamamıştır. Çocukluk arkadaşı Mildonyan’ın aktardığı bilgilere göre Gomidas’ın evsiz kaldığı, genellikle aç halde sokaklarda gezip ağladığı ve çamaşırhanenin soğuk taşlarında uyuyakaldığı bilinmektedir. Arkadaşının aktardığı bilgilere göre Gomidas <em>“kompulsif gezinme”</em> ya da <em>“kaçış durumu”</em> olarak adlandırılan travmatik bir rahatsızlığın belirtilerini yaşıyordu. 1881 yılında ruhban okuluna kaydolması hayatında büyük değişime yol açmıştır. Gatoğigos, Soğomon Soğomonyan adıyla vaftiz edilen bu genç ve yetenekli adamı ruhban sınıfına kabul etmiş ve ona, 7. yüzyılda yaşamış Ermeni müzisyen Gatoğigos Gomidas Ağayetsi’nin anısına, Gomidas ismini vermiştir. Sonrasında vartabed (bekar rahip) olarak görevlendirilen Gomidas, rütbesini ömrünün sonuna kadar taşımıştır. Gomidas’ın olağanüstü müzik yeteneği çok geçmeden keşfedilmişti. Müzik, berrak ve narin ses tonuyla okuldakileri etkilemeyi başaran Gomidas için giderek tutkuya dönüşmüştü. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/366-317.jpg" alt="" width="613" height="531" /> <strong>Müzik Yaşamı</strong> 1895 yılına gelindiğinde Gomidas ilk halk müziği derlemesini yapmış; düğün ve aşk şarkılarından ninniye kadar çeşitli parçaları bir araya getirmiştir. Böylece 25 parçalık <em>“Ağın Ezgileri”</em> adında bir antoloji ortaya çıkarmıştır. Gerici ruhban sınıfı, onun aşk şarkıları bestelemesine karşı çıkmış; hayatının daha başlarında rahiplik ile sanatçılık arasında çatışma yaşamıştır. Bu çatışma onu müzik ve sanat alanında yüksek öğrenim görmeye, Gürcistan’a itmiştir. Burada Avrupa müzik konservatuvarı sınavlarına hazırlanmış ve sonrasında Berlin’e giderek Berlin Kraliyet Üniversitesi’nde, 18. ve 19. yüzyıl halk müziği uzmanı Max Friedlander önderliğinde, armoni ve halk müziği konusunda dersler almıştır. Günümüzde etnomüzikolojinin öncüleri arasında yerini almasını sağlayan bu eğitimi tamamladıktan sonra Ermenistan’a gelmiş ve ruhban okulunda öğretmenlik yapmıştır. Burada müzik kuramı ve performansı konularında eğitimler vererek çok sesli bir koro kurmuştur. Hem okulda harcadığı çaba hem de koro, Gomidas için yorucu hal almaya başlamıştı. Yaz aylarında Ermenistan’ın kırsal bölgelerinde gezerek köylülerle vakit geçirmiş, onları inceleme fırsatı bulmuştu. Köylerde duyduğu şarkılar travmatik geçmişine bir ok gibi saplanarak onu derinden etkiliyordu. Bir gün, köyde karşılaştığı yetim kızın o an hissetmiş olduğu kederi ifade eden melodi ve kelimeleri hızlıca not almıştı. “Anneciğim, çaresiz çocuğun ne yapabilir? Annecim, gel bana bak, neredesin? Anneciğim, anneciğim, ne yapacağım bilmiyorum Beni yetim bıraktın; beni yetim bıraktın…”. Gomidas üç yıl boyunca çok sayıda eserin unutulup gitmesini önleyecek bir işe girişerek derleme ve kayıt çalışmaları yapmıştır. “Hazar u mi Khağ” (Bin Bir Şarkı) adında halk şarkıları kitabı, bu çabaların en güzel ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Kendi müziğinin özünü yaratan bu çalışmalarda geleneksel ezgiler ile batı müziğini sentezleyerek özgün bir tarz elde etmiştir. Bu sentezde Alman Klasik müziği, özellikle de Wagner, Gomidas’ı büyük oranda etkilemişti. Wagner ile Gomidas’ın çocukluğu trajedik biçimde birbirine benzemektedir. Gomidas, Wagner’i bu nedenle kendisine yakın bulmuş; sanatına ilgi duymuş olmalıdır. Almanya, Fransa, İsviçre ve İtalya’da şarkıları yayınlayan Gomidas, Avrupa’ya yerleşmek istemiş fakat maddi sıkıntılar nedeniyle başaramamıştır. Halide Edip Adıvar, Gomidas için, <em>“Şarkı söylediğinde Tanrı onu dinlemek için aşağı inerdi.” </em>demiş ve Gomidas’a olan hayranlığını dile getirmiştir. Yerel ezgileri klasik batı müziği tarzında yorumladığından kendisine, <em>“Anadolu’nun Mozart”</em>ı denmiştir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/IMG_6278-1.jpg" alt="" width="648" height="513" /> <strong>Sürgün ve Ölüm Kampı</strong> 24 Nisan 1915’te İstanbul’daki Ermeni aydın, gazeteci, avukat, doktor ve sanatçılar tutuklanarak Çankırı’ya sürgün edilmiştir. Ölüm kampından sağ çıkabilen ve geri dönen sekiz kişiden biri olarak orada yaşadıkları kendisinde travma sonrası stres bozukluğu yaratmıştı. İstanbul’daki evine döndüğünde ise tıpkı hayatında olduğu gibi hiçbir şey yerli yerinde değildi. <em>“Kalbim o viran evlere benzer/direkleri kırılmış, sütunları yerinden oynamış.” </em>sözleriyle de yaşadığı yıkımı notalara aktarmıştır. Hayatının son 18 yılında kimseyle konuşmamış, beste yapmamış ve hayattan kopmuştur. Yaşadığı hayal kırıklıkları ve acılar etrafını git gide sarmış ve onu kendi iç dünyasıyla baş başa bırakmıştır. Ruh sağlığı giderek bozulan Gomidas, önce İstanbul Şişli’deki Fransız La Paix Hastanesi’ne ardından da Paris’te bir senatoryuma gönderilmiştir. Hayatının geri kalanını Paris’te sürdürmüş, 22 Ekim 1935’te suskun ve kırgın olarak hayattan ayrılmıştır. Ondan geriye sayısız halk ezgileri, besteler ve yayınlar kalmıştır. Osmanlı Döneminde yaşamış Ermeni asıllı sanatçının yaşamı hakkında; Kalbim O viran Evlere Benzer, Deliliğin Arkeolojisi Gomidas- Bir Ermeni İkonun Portresi ve Gomidas Vartabed ile Çankırı Yollarında Ek: Naim Bey’in Anıları adlı kitaplar detaylı bilgi sunmaktadır. Günümüzde, Yolcu Tiyatro’nun <em>“Gomidas” </em>isimli<em> </em>tek kişilik oyunu ise beğeniyle izlenmektedir. Bu yazıyı yazarken onun çok sevdiğim bestelerinden birini dinledim ve okuyanlarla da bu şarkıyı paylaşmak istedim. Sanatçının diğer bestelerini merak ederseniz Spotify ve Youtube üzerinden de ulaşabilirsiniz.
Temeli Tibet coğrafyasında atılan ve kökeni M.S. 5. yüzyıla dayanan Tibet Budizmi, zamanla Çin ve Hindistan gibi ülkelere yayılmış bir öğretidir. Sıkıcı ve durağan karşılanan Budizm’e tepki olarak çıktığı bilinen bu öğretide, Bön dini ile Şamanist unsurlar harmanlanmıştır. Tibet Budizmi’nde, Buda’nın konuşmalarını esas alan tantralar kutsaldır. Bu nedenle <em>“Tantrik Budizm”</em> olarak adlandırılan öğreti, törenlere, sembollere ve dualara büyük önem verir. Budizm’e büyü formüllerini aktaran Tibet Budizm’indeki zengin büyü türleri mantra ve dhāraṇīlerdir. Mantra, dua anlamına gelmektedir ve genellikle bir cümleden bazen de bir heceden oluşur. Sanskritçe’de düşünme anlamına gelen “man” kelimesinden türemiştir ve uzun tekrarlarla zihnin bir noktaya odaklanmasını ifade eder. Halkın batıl inanç olarak gördüğü büyü temelli bu metinler; yeniden doğuş, uzun yaşam, iç huzur ve sağlık gibi konularda vaatte bulunarak inananlarını rahatlatmaktadır. Mantralar, meditasyon ve ritüel sırasında söylendiğinde ya da ezberlendiğinde <em>“mükemmel aydınlanma”</em>ya aracılık ettiğine inanılır. Tibet Budizmi’nde mistik ilahiler, büyü formülleri ve hecelerin tekrarlanması ritüeli önemlidir. Budalara, sihirli sözcüklere ve dualara çağrı niteliğindeki mantralar, Buda’nın gerçek sesini ve sözlerini aktaran güçlü metinlerdir. Mantraların zihni sakinleştirdiğine, algıyı artırdığına, olumsuzlukları ortadan kaldırdığına ve zihnin kirli enerjisini temizlediğine inanılır. Kullanımı, bir kitabın okunmasıyla eşdeğer sayılan dua çarkları ise Budizm öğretilerinde ve meditasyonlarında en çok başvurulan materyallerinden biridir. Basitçe aktaracak olursak; üzerinde mantraların yazdığı, okuma hizası başlangıcından itibaren çevirdikçe de tekerleği hareket ettiren kişinin otomatik olarak mantrayı okuduğuna inanılan bir mekanizmadır. Dua çarkı olarak adlandırılma sebebi mantranın bir nevi dua niteliğinde olmasıdır. Dua çarkı, Buda’nın öğretilerinden birini tanımlayan, “dharma çarkını çevirmek/döndürmek” kavramını ifade eden bir eylemi de yerine getirmektir. Okuma-yazma bilmeyenler için ibadeti yerine getirme aracı olarak da kullanılan bu çarklar, ibadet yeri kuran kişilerin ve dharma bilgisini başkalarına aktarmak isteyenlerin de kullandığı son derece basit ama gücüne fazlasıyla inanılan bir araç olmuştur. Dua çarkları aynı zamanda, bilgelik ve erdemi işaret eden <em>“iyi karma”</em>yı biriktirmek ve tüm olumsuzlukları ifade eden <em>“kötü karma”</em>yı defetmek için kullanılmaktadır. Dua çarklarıyla pratik yapan kişiler, mantraların yazım yönü güneşin gökyüzündeki hareket yönü olduğundan çarkı genellikle saat yönünde döndürmektedir. Öfkeli ve coşkun bir koruyucu enerji yaratmak için bazı durumlarda saat yönünün tersinde çevrilir. Meditasyon esnasında belirli bir mantranın tekrarı, kişinin transa geçerek ruhsal farkındalığını artırmasını sağlamaktadır. Kötü ruhlardan korunmak için de farklı mantralar kullanıldığı bilinmektedir. Budizm inancında en sık tekrarlanan mantra, Sanskritçe’de, <em>“lotus mücevherine selam”,</em> <em>“insanın gerçek özüne selam”</em> gibi anlamlara gelen <em>“om mani padme h</em><em>ū</em><em>m”</em>dur. Tibet’te dua çarklarının ilk kez ne zaman kullanılmaya başlandığı tam olarak bilinmemektedir. Ancak, Tibet Budizmi’nin, 5. yüzyıl ile birlikte ortaya çıktığı göz önünde bulundurulursa dua çarklarının bu yüzyılla birlikte veya hemen sonrasında kullanılmaya başlandığı düşünülebilir. Elde taşınabilen küçük dua çarklarının haricinde su, ateş, rüzgar çarkları, tapınaklara yerleştirilen sıra kurulumlu büyük çarklar ve elektrikli çarklar gibi farklı türleri de vardır. İlkel uygulamalardan günümüz teknolojisiyle yapılanlarına kadar dua çarklarının gelişimini sunan bu örnekler hâlâ tüm çeşitleriyle Tibet’te kullanılmaya devam etmektedir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/Screenshot_2022-07-30-02-50-14-858_com.instagram.android.jpg" alt="" width="557" height="540" /> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/Screenshot_2022-07-30-02-51-35-299_com.instagram.android.jpg" alt="" width="439" height="540" /> <h6>Dua çarklarını izlemek isterseniz:</h6> <h6><a href="https://www.istockphoto.com/tr/video/buddhist-monk-in-bhutan-and-the-prayer-wheels-gm505118463-43930400" rel="nofollow">https://www.istockphoto.com/tr/video/buddhist-monk-in-bhutan-and-the-prayer-wheels-gm505118463-43930400</a></h6> <h6><a href="https://www.istockphoto.com/tr/video/eski-el-dua-tekerlek-tutan-kad%C4%B1n-gm827181046-134761409" rel="nofollow">https://www.istockphoto.com/tr/video/eski-el-dua-tekerlek-tutan-kad%C4%B1n-gm827181046-134761409</a></h6> <h6><a href="https://www.istockphoto.com/tr/video/prayer-wheel-kathmandu-nepal-gm490452237-40140474" rel="nofollow">https://www.istockphoto.com/tr/video/prayer-wheel-kathmandu-nepal-gm490452237-40140474</a></h6> <h6><a href="https://www.istockphoto.com/tr/video/qinghai-%C3%A7in-tibet-budist-manast%C4%B1r-arou-da-tap%C4%B1na%C4%9F%C4%B1nda-dua-%C3%A7ark%C4%B1-gm1198646760-342632730" rel="nofollow">https://www.istockphoto.com/tr/video/qinghai-%C3%A7in-tibet-budist-manast%C4%B1r-arou-da-tap%C4%B1na%C4%9F%C4%B1nda-dua-%C3%A7ark%C4%B1-gm1198646760-342632730</a></h6>
Gazetedeki köşe yazılarında şöhret, kumar ve kadın düşkünü olarak lanse edilen Halil Şerif Paşa, 1831 yılında Mısır’da doğmuştur. Babası Mehmed Şerif Paşa, ünlü Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın sağ koludur. Osmanlı Devleti’nde diplomatlık yapan Halil Bey, dikkat çeken özel yaşamı ve sanat sever yanıyla gündeme gelmiştir. Diplomatik görevi nedeniyle bir süreliğine Paris’te yaşaması onun sanat zevkinin gelişmesine ve çeşitli sanatçılarla bir araya gelmesine neden olmuştur. 19. yüzyıl Paris’inde gazeteciler ona, <em>“Asyalı zevk düşkünü”, “Boulevard des İtaliens’in Sardanapalus’u</em>”, <em>“şakacıktan diplomat”,</em> <em>“Osmanlı dandy’si”</em> gibi takma adlar yakıştırmıştır. Pek çok kez Paris’te bulunsa da Halil Bey’in 1865-68 yılları arasında Paris’te yaşadığı dönem hayatının en rahat süreci olmuştur. Bu süreçte tüm resmi ve diplomatik görevlerinden sıyrılmış, sosyetenin içinde yer almış ve fahişeler ile vakit geçirmiştir. Geçtiğimiz yıllarda Halil Şerif Paşa, Gustave Courbet’nin 1866 yılında yapmış olduğu, “L'Origine du monde”, (Dünyanın Kökeni) adlı tablosuyla gündeme gelmişti. Halil Şerif Paşa’nın resim tutkusu ve erotik tablo koleksiyonu, 19. yüzyılda olduğu gibi günümüzde de adından söz ettirmesine devam ettirmiştir. Kanvas üzerine yağlı boya tekniğinde yapılan resim, 46x55 cm ebatlarındadır ve Paris-Musée d'Orsay’da sergilenmektedir. Halil Bey’in, Courbet’ye özel olarak sipariş verdiği “Dünyanın Kökeni”nde, ressam yalnızca kadın cinsel organını resmetmiş ve kadının yüzünü bizlerle paylaşmamıştır. Böylelikle tablonun pornografik etkisi kırılarak Dünyanın Kökeni/Kaynağı evrensel bir simgeye ulaşmıştır. <img class=" wp-image-32682 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/s-51f323c4c28624988f1374728ca86b5a283f6215-300x162.webp" alt="" width="677" height="365" /> Gustave Courbet, Dünyanın Kökeni, 1866 Paris Komünü sonrası herkes Courbet’ye sırtını dönse de Halil Bey onun sadık bir alıcılarından biriydi. Halil Bey, Courbet ile birebir ilişki kurmuş; ressama tablo siparişleri vermiştir. Bu iki ismin tanışıp kaynaşmaları ise resim tarihinde çıplaklık açısından yeni bir dönemi başlatmıştır. İki cüretkâr ismin bir araya gelmesiyle dönemin sanat ortamında sarsıcı etki yaratan bir ortaklık çıkmıştır. Dünyanın Kökeni, böylesi bir ortaklığın ve arkadaşlığın ürünü olmuştur. Halil Bey’in erotik resim koleksiyonunda, Courbet’nin “Venüs ile Psykhe” ve “Uyku” adlı tabloları da dahil olmak üzere çok sayıda resim yerini almıştı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/tableaux_Courbet_-_161_Venus_et_Psyche-800x533.jpg" alt="" width="662" height="441" /> Courbet, Venüs ile Psykhe, 1864 <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/uyku-courbet-800x529.jpg" alt="" width="662" height="438" /> Courbet, Uyku, 1866 Sanat ve lüks tutkunu Halil Bey, sadece Courbet’nin tablolarını satın almamış; İngres, Delacroix, Watteau ve Alexandre Gabriel Decamps gibi çok sayıda ünlü ressamın eserlerini de koleksiyonuna katmıştı. Çevresindekiler, onun servetinde yaşadığı düşüşleri ve yükselişleri, dostlarına verdiği ziyafetleri hayranlık ve küçümsemeyle izliyordu. Zevk düşkünü Halil Bey en sonunda kumar borçları nedeniyle zengin resim koleksiyonundan bir bölümünü satmak zorunda kalmıştı. 1868 yılında yapılan ve koleksiyonun tamamını içermeyen bu müzayedeki satışlar sonunda, Halil Bey’in, müzayede uzmanı Charles Pillet’ye, <em>“kadınlar beni aldattı, kumar beni yüzüstü bıraktı ama tablolarım para getiriyor”</em> dediği bilinir. Sanat tarihi alanında oldukça önemli sanatçıların tabloları da yine bu müzayedede satışa çıkarıldı. İngres’in “Türk Hamamı” ve “Urbino Venüsü”, tablosu ile Delacroix’nın “Liége Piskoposunun Öldürülüşü” gibi tablolar bu koleksiyonun ve müzayedenin zenginliğini sunan yapıtlardır. Dünyanın Kökeni adlı tablonun ilk kez satışa çıktığı ve birçok yer değiştirmesine sebep olan olay da bu müzayedede yaşanmıştır. Antoine de la Narde adlı kişinin satın aldığı tablo muhtemelen başkasına satılmış olmalı ki 1889 yılında Edmond de Goncourt adlı kişi de tesadüfen bir antikacıda görüp almıştır. Ancak bu olay eserin el değiştirdiği son yer olmamıştır. Tablo bu kez Macar koleksiyoner Baron Ferenc Hatvany tarafından satın alınarak Budapeşte’ye götürülmüştür. En sonunda 1955 yılında Paris’e ulaşmayı başaran tablo, müzayedede satışa çıkarılmış ve ünlü psikanaliz Jacques Lacan alıcısı olmuştur. 1981 yılında ünlü psikanalistin ölümünden sonra ailenin vergi borcu, tablo karşılığında silinmiş ve bugünkü yerine, Musée d'Orsay’a teslim edilmiştir. Frengiye yakalanan Halil Bey, bir akşam dostlarına verdiği ziyafette hastalığıyla ilgili durumunu anlatmıştır. Dönemi açısından frengi, erkekler için övünülecek bir durumdu. Halil Bey bu nedenle hastalığını çekinmeden aktarmış olmalıdır. Ayrıca, Dünyanın Kökeni’ni Courbet’ye bu dönemde sipariş verdiği bilinir. Courbet’nin sekreteri ve dostu Castagnary’nin belgeleri arasında, <em>“Halil Bey’in koleksiyonundaki bir tablo üzerine</em>” başlıklı bir şiir vardır. <em>“Odur vaktinden önce belini büken,</em> <em>Siyahken apak eden saçlarını,</em> <em>Neredeyse dişsiz bırakan ağzını,</em> <em>Ve yüzüne kurşuni bir renk veren</em> <em>…</em> <em>Hepiniz onu sırayla selamlayın,</em> <em>Selamlayın, eğilin aşağıya, daha aşağıya</em> <em>Çünkü heyhat- yüz kızartıcı ama-,</em> <em>Odur sultanı dünyanın.” </em>Bu dizeler, Dünyanın Kökeni’ni bizlere belki de en iyi şekilde aktaran ifadelerdir. Dünyanın Kökeni’ndeki modelin kim olduğu konusunda uzun yıllar farklı düşünceler geliştirildi. Geçtiğimiz yıllarda ise bu gizem çözüldü. Resimdeki modelin, Halil Şerif Paşa’nın, Constance Queniaux adlı metresi olduğu ortaya çıkarılmıştı. Tarihçi Claude Schopp, Alexandre Dumas Fils ile George Sand arasındaki mektuplaşmalar sayesinde bu olayı keşfetmiştir. Fransız tarihçinin inceleme şansı bulduğu bu mektuplarda dikkati çeken ifade, <em>“Kimse öyle Bayan Queniaux’nun en hassas ve en göz alıcı iç kısmını boyayamaz” </em>olmuştur. Bu özel ifade, Fransız tarihçiyi gizemli kadının kim olduğu konusundaki gerçeğe bir adım daha yaklaştırmıştı. Queniaux’nun tabloya modellik yaptığı sırada 34 yaşında olduğu bilinir. 1908’de öldükten sonra eşyaları arasında Courbet imzalı, kırmızı çiçekli kamelya demetinin resmedildiği bir tablo bulunmuştur. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/Constance-Quéniaux-1.jpg" alt="" width="630" height="438" /> <em>Halil Şerif Paşa’nın metresi </em>Constance Queniaux Halil Bey, ilgi duyduğu erotik tarzdaki resim koleksiyonuyla çevresindekilerin eleştirilerine maruz kalsa da bu iddialı koleksiyonuyla bizlere modern bir bakış açısı olduğunu göstermiştir.
Transseksüel olduğu bilinen Elagabalus, antik Roma’nın en marjinal imparatorlarından birisiydi. Yaptığı sıra dışı davranışlarla anılan bu imparatora dair bilgiler, “Historia Romana”, “Ab excessu divi Marci” ve “Vita Antonini Heliogabali” adlı üç ayrı kaynaktan öğrenilmektedir. Bu kaynaklar haricinde çok sayıda araştırma ve tez çalışmaları da vardır. Antonin Artaud, Roma’nın bu sıra dışı imparatorunun otobiyografisini, “<em>Heliogabalos Taçlı Anarşist” </em>adını verdiği kitabında şiirsel bir dille aktarır. Heliogabalus adıyla da bilinen imparator, tarihi kaynaklardan öğrendiğimize göre Suriye’nin Humus kentinde M.S. 203 yılında doğmuştur. Soylu bir aileden gelen, yakışıklılığı ve görkemli kıyafetleriyle dikkat çekmiştir. M.S. 218’de Roma İmparatorluğu’nun başına geçen Elagabalus’un yerel kıyafetlerini giyip yerel takılarıyla süslendiği ve tanrı El Gabal için ayinler yapmaya başladığı bilinir. Bununla kalmıyor, halkın karşısına davul ve flütler eşliğinde çıkarak kendi tanrısını da onurlandırıyordu. Yünden yapılan Grek ve Roma kıyafetlerini beğenmemiş, sadece ipek kumaştan yapılan giysileri kendine yakıştırmıştı. Seçtiği kıyafetler Suriyeli rahip kostümlerini andırıyordu. Büyükannesi Maesia, Roma halkının yabancısı olduğu bu tarz konusunda imparatoru uyarmış; bu kıyafetlerin erkekler için fazla “süslü” bulduğunu belirtmiş ve erkekten ziyade kadına uygun olduğu konusunda endişelenmişti. Günlük hayatında dini işlerle uğraşmanın yanı sıra araba sürdüğü ve dans ettiği bilinir. Standart hükümdar imajıyla uyum sağlamayan bu hareketlerini gizleme ihtiyacı duymayan imparatorun askerleri bir onu kadından daha fazla ve özenli makyajıyla, süslü giysileri ve altın kolyeleriyle dans ederken görmüştür. Bu davranışları onun El Gabal kültüne ve ritüellerine işaret etmektedir. İdari işlerle neredeyse hiç ilgilenmiyor, resmi toplantılarda küfürden ve ahlaksız konuşmalardan çekinmiyor, Roma’nın tüm bölgelerine gönül eğlendirebileceği erkekler bulup saraya getirilmesi için görevliler dağıtıyordu. Ayrıca, imparatorun bir bağ bozumu festivalinde kendi eşcinsel ilişkilerini çekinmeden anlattığı bilinir. 18 yıllık ömründe, biri Vesta Rahibesi olmak üzere üç evlilik yapmıştır. Julia Cornelia Paula da evlilik yaptığı kişilerden biridir. Fahişelere özel ilgi duyuyor, kadın satıcılarından sık sık kadın alarak onları özgür bırakıyordu. Hatta imparatorun bir gün Roma’da kaç fahişe olduğu tespit edilip banyosuna getirilerek fahişelerle birlikte yıkandığı söylenmiştir. Rivayete göre, bir günde Roma’daki tüm fahişeleri ziyaret ederek onlara altın dağıtmıştır. Fahişelere olan bu ilgisinin dışında onları taklit de etmiştir. Hamam, tiyatro ve sirklerden fahişeleri bir araya getirip onlara “kumandanım” şeklinde hitap ettiği ve çeşitli konular üzerinde tartıştığı bilinir. Sayısız erkek ve kadınla birlikte olan Elagabalus'un fahişelere duyduğu ilgi ve saygının Elagabalus kültünde yer alan kutsal fahişelik kavramıyla ilinti olmasıdır. Elagabal kültüne göre sünnet olunması zorunluydu ve imparator da sünnetliydi. Ancak onun sünneti dini ritüelden çok kendisini hadım ederek tapınak fahişeliği yapmak istemesine işaret eder. Bu durum cinsiyet değiştirme çabalarını düşündürmüştür. Hadım olma geleneği de bu kültün bir parçası olsa da Batı’daki Romalılar için bir sapkınlıktı. Çünkü hadımlığı fahişeliğe giden yol olarak görüyorlardı. Çift cinsiyetlilik antik Yakındoğu kültlerinde kabul görmüştür. İmparator Elagabalus’un mensubu olduğu El Gabal kültü de tüm bu gelenekleri bünyesinde barındırır. Roma toplumunun hadımlığa ve sünnete olan bakışını önemsemeyen imparatorun sünnet olduğu bilinse de hadım olup olmadığı kesin olarak bilinmez. Ancak erken yaşta ölümüyle hadım olma isteğini gerçekleştiremediği öne sürülür. Pahalı ziyafetleri, aşırıya kaçan davranışları, sıra dışı istekleri ve israfıyla bilinen Elagabalus altından örtüler, abartı çiçeklerle süslenmiş masalar, gümüş mobilyalar ve safran katılmış havuzlar yaptırmıştı. Ziyafetlerinde pahalı yemek takımları kullanıyor, egzotik yemeklere merak duyuyor, flamingo beyni, bülbül dili, deve toynağı ve tavus kuşu kafası servis ettiriyordu. Yemek masasının süslenmesinde kullanılan bu çiçekler, 19.-20. yüzyılda yaşamış ressam Sir Lawrence Alma Tadema’nın “Heliogabalus’un Gülleri” adlı tablosuna konu olmuştur. Bu tablodaki konunun, imparatorun verdiği ziyafetlerin birinde ölen konuklarla ilgili olduğu bilinir. Elagabalus’un verdiği ziyafette konuklar, yukarıdan açılan örtüden masaya doğru dökülen menekşe çiçeği yığınları altında nefessiz kalarak ölmüştür. Tabloda ressamın gülü tercih etme sebebi bu çiçeğin aşk, ölüm ve güzelliği temsil eden sembolik anlamıdır. Resmi görevlere ve üst düzey mevkilere at arabası yarışçısını ve berberi getirmesiyle bilinen imparator, askerlerin başına bir dansçı, muhafız birliklerinin ise pandomim sanatıyla uğraşan Comazon adlı kişiyi atamıştı. 4 yıllık hükümdarlığında yaptığı bu tür idari atamalar devlet sisteminin bozulmasına yol açmıştır. İdari anlamda takındığı ciddiyetsiz tutumu ve tüm bu göze batan seçimleriyle imparator kendi sonunu hazırlamış, M.S. 222’de Romalı askerler tarafından vahşice katledilmiş ve kafası kesilerek Tiber Nehri’ne atılmıştır.