<h3><strong>Yahudi Katliamı</strong></h3> <img class=" wp-image-47250 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/2a53dfb2-4c3b-455c-9277-874608cbf645-1-Cropped-300x169.jpg" alt="" width="680" height="383" /> 1096 yılında Clermont Konsili'nden Kıta Avrupası'na yayılan Haçlı Seferi çağrısı ilk olarak sosyo-ekonomik durumları alt seviyede olan insanları harekete geçirmişti. Halkın Seferi olarak bilinen bu hareketin üyelerinin çoğu köylülerden oluşuyordu. Bu hareketin başında da seferin önemli propagandacısı Pierre L'Hermit bulunmaktaydı. Hristiyanların kutsal topraklarını paganların(!) elinden kurtarmak için harekete geçen ordunun ilk hedefi Fransa ve Almanya'nın belirli bölgelerinde yaşayan Yahudilere yöneltilmişti. <strong>Rhineland Katliamı </strong>olarak bilinen bu olay Avrupa'daki Yahudilere karşı düzenlenen ilk kitlesel saldırıdır. Haçlılar 15 Temmuz 1099 yılında Kudüs şehrini işgal ederken de şehirde bulunan Yahudileri, Müslüman halka yapıldığı gibi katletmiştir. <strong>YAHUDİLER NEDEN KATLEDİLDİ? YAHUDİLERİN ÖLDÜRÜLME RİSKİ VARSA NEDEN AVRUPA'DALAR?</strong> Seferin nedeni Kutsal Toprakların Müslümanlardan geri alınması ve Hz.İsa'nın intikamıydı. Hz.İsa'yı çarmıha geren ve öldürenler de Yahudilerdi. Bu yüzden Yahudilerin katledilmesi, Hristiyanların kana susamışlığını besleyecek ilk etkendi. Avrupa'da 1096'ya kadar Yahudiler tabii ki de Hristiyanlar tarafından baskıya maruz kaldı. Ancak Yahudilerin ticari zekası onların Avrupa'da, Hristiyanlar ile yaşamasına olanak sağladı. Halkın Seferi'ni oluşturan topluluğun çoğu fakir kesimden oluşuyordu ve fakir insanların gözünde Yahudiler ciddi bir düşmanlık algısına sahipti. <h3>Haçlıların Açlıkla Mücadelesi: Yamyamlık</h3> Haçlıların Kutsal Toprakları 'Müslümanların elinden ''geri alma'' motivasyonu, onların tüm zorluklara karşı mücadele edebilmesini sağlayan en büyük etkenlerden birisiydi. Haçlı birliklerinin arasında varlıklı insanlar olsa dahi açlık sorunuyla karşı karşıya kalmışlardı. Avrupa'dan Anadolu'ya oradan da Kudüs'e olan yolculukları boyunca açlıkla sınanmışlardı. Hatta fakirlerin çoğu savaş görmeden açlıktan hayatını kaybetmişti. Çağdaş kronikçilerin her biri yaşanılan açlığı ve onların çözüm çabalarından bahsetmiştir. <strong>Fulcherius Carnotensis,</strong> Haçlı ordusunun Antakya muhasarası sırasında yaşadığı açlığı şöyle aktarır: ''Açlıktan ölmek üzere olan insanlar henüz büyümekte olan fasulye saplarını, olgunlaşmamış otları tuzlayarak yiyor ve hatta odun olmadığından deve dikenlerini çiğ çiğ yutmaya çalışarak dillerini parçalıyorlardı. Ayrıca atları, eşekler, develeri, köpekleri hatta fareleri yiyenler bile vardı. Yoksullar ise hayvan derilerini ve hububat tohumu olarak kullanılan gübreleri de yiyorlardı.'' Antakya Haçlılar tarafından zapt edildikten sonra Kürboğa tarafından kuşatılmıştı. Haçlılar şehri ele geçirdiklerinde buradaki sivilleri katletmiş ve açlıklarını dindirecek ganimetler elde etmişlerdi. Ancak Kürboğa'nın şehri kuşatmasıyla başlayan yeni bir açlık dalgası onları yeniden vurdu. Bazı kaynaklarda Haçlıların ''insan eti yememek için kendisini zor tutanlar vardı' cümlesi geçmektedir. Bu da bizlere Haçlı ordusunda <strong>insan eti yiyenlerin</strong> varlığını kanıtlar. <strong>MA'ARRATÜNNUMAN'DA YAMYAMLIK OLAYI</strong> <img class=" wp-image-47258 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/09/9a18d8ad-fe00-4db3-b866-8f497320473d-Cropped-1-300x169.jpg" alt="" width="689" height="388" /> Antakya kuşatmasından öncesi veya sonrasında karşımıza çıkan yamyamlık vakalarının en dehşet verici anı Ma'arratünnuman'da yaşandı. Bu şehir Haçlıların Antakya'dan sonraki hedefi olmuştu. Halihazırda açlıkla sınanan Haçlı orduları Ma'arratünnuman'ı büyük zorluklarla ele geçirmişti. Şehir halkının katledilmemesi için önlem alan Haçlı liderleri yoksul ve açlıktan ölmek üzere olan ordunun üyelerini dizginleyemedi. Şehir halkının güvenliği için söz verilmişti ancak yoksullar, şehirdeki her bir insanı kılıçtan geçirdi. Antakya ve Ma'arratünnuman'nın ele geçirilmesi sonrasında Haçlı liderleri de şehirlerin hakimiyeti için kendi aralarında mücadele ediyor ve seferin asıl amacından sapmaya başlıyorlardı. Açlıkla boğuşan ordu da buna tepki olarak 5 Ocak 1099'da Ma'arratünnuman'ın surlarını kendi elleriyle yıkmaya başlamıştı. Herkes bir an önce Kudüs'e gitmek istiyordu çünkü açlık bütün orduyu ortadan kaldırabilirdi. Bu süreçte Haçlı tarihinin en korkunç olayı yaşandı. Bataklıklara atılmış olan ''çürümüş'' Müslüman cesetleri Haçlılar tarafından pişirilip yenildi. Çoğu kronikçi bu olaydan utanç duyarak bahseder ve Haçlıların kafirlerden bir farkının kalmadığından yakınır. Çoğu kronikçi sefer sürecinde yaşanılan zorlukların nedenini Haçlıların günahkarlıklarına bağlamıştır. <strong>Willermus Tyrensis </strong>yamyamlık konusunda bizlere farklı bir bilgi sunmaktadır. Anlattığına göre Antakya kuşatması sırasında Haçlı ordusunun arasına çok sayıda casus sızmıştı. Haçlı liderlerinden birisi olan Bohemund, bu casusları tespit etmek için esirlerin ateşte pişirilmesini emretmişti. Casuslar böylece Haçlıların yamyam olduklarını düşünecek ve kendi canlarını kurtarmak için kaçacaklardı. Batılı tarihçilerin bazıları yamyamlık olaylarını ''abartılı'' veya ''küçük bir kesimin yaptığı'' gibi tutarsız iddialar çevresinde değerlendirmeye devam ediyor. Çağdaş kaynakların bile çekinerek ve utanç duyarak dile getirdikleri yamyamlık hadisesinin bu şekilde sineye çekilmesini şahsen doğru bulmuyorum. Bu tarz olayları hiç çekinmeden sunmak doğruya ulaşabilmemizin en büyük sırrı. Bu yazımda hiçbir şekilde Hristiyanlara kin veya düşmanlık beslemiyorum. Yaşanılanlar neyse onları değerlendirmek ve sizlere sunmak asıl niyetimdir. İyi okumalar.
Ayberk Toy
@ayberktoy
Halkın Seferi'nden sonra 16 Ağustos 1096 tarihinden itibaren birbiri ardına Konstantinapolis'e ulaşan Haçlı orduları, mezhepleri, ibadet ve yaşayış şekilleri farklı olan Ortodoks Hıristiyanlar ve onların altına bulanmış başkentleri ile karşılaşacaklardı. Kont Raymond Saint Gilles, Le Puy Piskoposu Adhemar, Flander Kontu Robert, Normandiya Kontu Robert (Fatih William'ın Oğlu), Büyük Hugh (Fransa Kralı I. Henry'nin Oğlu) ve Godfrey de Boullion ve kardeşi Baudouin (İlk Kudüs kralları) gibi önemli liderlerin orduları Bizans'ın hakim olduğu topraklara ayak basar basmaz Türkopol ve Peçenek saldırılarına maruz kaldılar. Bu saldırıların Bizans İmparatoru Alexios tarafından yapıldığı ele geçirilen esirler aracılığı ile öğrenildi ve Haçlıların Bizans'a karşı olan önyargısı şiddetlendi. Yaşanılan bu arbedelerde Alexios, Haçlı liderlerinden Godfrey'i sarayına davet ederek barışı sağladı ve Haçlı komutanlarının kendisine vasallık/bağlılık yemini etmesini istedi. Ayrıca Türklerden geri alınan topraklar da Bizans'a iade edilecekti. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/liderler.jpg" alt="" width="614" height="884" /> <h2><strong>NORMANLARIN SEFERİ</strong></h2> Yukarıda adı geçen liderlerin ilerleyişine sonradan katılan Norman liderler Tancred ve <strong>Bohemund'du</strong>. Bohemund Bizans ile girdiği savaşlarda elde ettiği ancak elinde tutamadığı toprakları yeniden ele geçirme fırsatı yakalamıştı. Birkaç sene öncesinde (1071-1083) babası Robert Guiscard ile birlikte Bizans topraklarına saldırılar düzenlemekteydi. Alexios ve onun politikasına yakından şahit olmuştu. Böylelikle Normanlar Frenklere katılarak seferin kaderini değiştirecekti. Bizans halkının Normanlara karşı düşmanlığı henüz taze idi. Haçlıların ilerleyişindeki en büyük sorunlardan birisi de yerli halkın Haçlıları ''Batılı barbarlar'' olarak görmesiydi. Bu düşmanlık iki tarafın kan dökmesine sebep olacaktı. İmparator'a bağlılık yeminini birçok kont gönülsüzce kabul etmek zorunda kaldı. İlk bağlılık yemini eden kontların arasında Bohemund geliyordu. Bohemund'un niyeti, İmparator'un gönlüne girmek ve Anadolu'da toprak sahibi olmak için temel oluşturmaktı. Bohemund'un bağlılık yemini sonrası ona uyup yemin eden birçok lider de bulunmaktaydı. Bohemund, seferin en önemli lideri olduğunu kanıtlamıştı. Alexios ise kurnazlığı ile tanınan bir hükümdardı. Bohemund'un yeminini bozacağını ve kendisine karşı gelebileceğini düşünerek, Haçlı liderlerinin önemli isimlerinden birisi olan Raymond Saint Gilles ile sıkı bir ilişki kurdu. Böylelikle Bohemund'un niyetlerine karşı çıkacak bir <strong>''muhalif'' </strong>yarattı. <h2><strong>NİKEA/İZNİK KUŞATMASI YARIDA KESİLİYOR</strong></h2> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/iznikea-1.jpg" alt="" width="704" height="670" /></strong> Haçlıların Anadolu topraklarına geçişinden sonraki ilk hedefi İznik şehri olmuştu. Haçlıların ilerleyişine rehberlik edecek iki Bizanslı general bulunuyordu bunlar, Manuil Vutumitis ve Tatikios'du. İznik o dönemde Anadolu Selçuklu Devleti'nin başkenti olmasına rağmen yeterli desteği alamadı. İznik sakinleri ise kuşatmanın kalkması ve can güvenliklerinin koruma altına alınması için Bizans İmparatoru Alexios'a mesaj gönderdiler. 16 Mayıs'ta başlayan kuşatma 18 Haziran'da son bularak Bizans'a teslim edildi. Şehri ele geçirip ganimet elde etmeyi düşünen Haçlı liderler surların üzerinde Bizans sancağının dalgalandığını gördüler. Bu sefere tanıklık etmiş olan <strong>Haçlı kronik yazarı Raimundus Aguilers</strong>, şehrin Alexios'a teslim edilmesindeki rahatsızlığını şöyle dile getirmektedir: <blockquote>'Alexios şehri hakimiyeti altına alır almaz ordumuza karşı öyle nankör davrandı ki ömrünün sonuna kadar insanlar imparatora sövüp onu hain olarak anacaklar.'</blockquote> <h2><strong>ANTAKYA KUŞATMASI VE ANADOLU'DA YURT EDİNME</strong></h2> <strong><img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/antakya-kusatmasi-1.jpeg" alt="" width="717" height="676" /></strong> İznik kuşatmasının ardından yola koyulan Haçlıların bir sonraki hedefi Antakya olmuştu. Antakya şehri Hıristiyanlar için hem dini hem de stratejik açıdan oldukça önemli bir şehirdi. Şehrin ele geçirilmesi Haçlıların yolculukları sırasında yaşadıkları sıkıntıların önüne geçecek ve onlara moral sağlayacaktı. Birinci Haçlı Seferi'nin en zorlu kuşatması olarak bildiğimiz bu kuşatma, 21 Ekim 1097'de başladı ve 2-3 Haziran'da son buldu. Şehrin hakimiyetinin kimde kalacağı ise Haçlı liderler tarafından görüşüldü. Yukarıda adı geçen Bizanslı generallerden Tatikios, Antakya'nın Bizans hakimiyetine alınması için görevlendirilmişti. Ancak kuşatma sırasında Haçlı ordularını terk etmiş ve Alexios'un yanına geri dönmüştü. Haçlı liderleri Konstatinopolis'te iken İmparator Alexios'a, ele geçirilen toprakların Bizans'a geri verileceğine yemin etmişti. Bohemund şehrin hakimiyetini sağlamak için öne çıktı ve Bizans ile olan anlaşmayı bozmak istedi. Bohemund'a ''muhalif'' olan Raymond Saint Gilles, bu karara karşı gelen tek lider olsa da etkili olamadı ve <strong>Bohemund öncülüğünde Antakya Prinkepsliği kurulmuş oldu. (1098-1268)</strong> <h2><strong>ANTAKYA PRİNKEPSLİĞİ VE BİZANS MÜCADELESİ: DEVOL ANTLAŞMASI</strong></h2> Bohemund Antakya hakimiyeti sırasında birçok sorunla karşılaştı. İlk olarak, Malatya Savaşı'nda (1100) Danışmendlilere esir düştü ve 1103 yılına kadar Urfa Kontu II. Boudouin'in yardımını bekledi. Antakya'nın naipliğini yapan yeğeni Tancred, Bizans ile savaşlar gerçekleştirmiş ve sınırlar bir nebze olsun genişlemişti. Bohemund esaretten kurtulduktan sonra Harran Muhaberesi'ne katıldı (7 Mayıs 1104) Bu savaşta ağır bir yenilgi alan Bohemund ve ordusu, yüzünü tekrardan Bizans'a çevirerek seferler düzenledi. Bu mücadelede Urfa Kontluğu (1098-1144) ile birlikte hareket ediyordu. Harran savaşı sonrası Urfa Kontu II.Boudouin esir düştü ve kontluğun hakimiyeti geçici süreliğine Tancred'e devredildi. Bohemund hem Bizans hem de Müslümanlar ile aynı anda mücadele edemezdi. Zaten ordusu da zayıf düşmüştü. Bu yüzden Avrupa'ya, ana vatanına dönüp burada ordu toplamaya başladı.( Yolculuk: Eylül 1104- Ocak 1105) Sefer sırasında gösterdiği başarılar Avrupa'da yankı uyandırmış olmalı ki büyük bir sevinçle karşılandı. Bohemund ilk olarak Papa'nın huzuruna çıkıp Bizans seferi için destek sağladı. Papa, Bohemund'u<strong> ''Hıristiyan ordusunun sancak taşıyıcısı'' </strong>ilan ederek ordusuna katılımı sağladı. Bohemund Avrupa'da Bizans'a karşı propagandalar gerçekleştirdi. Bununla yetinmeyip Fransa Kralı I.Henry'nin huzuruna çıktı ve onun kızı Constance ile evlendi. <strong>Bohemund Bizans'a karşı bir Haçlı seferi çağrısı yapma girişiminde bulunarak Latin Avrupa'nın Bizans'a olan önyargısını/nefretini körükledi ve Bizans seferi böylelikle başlamış oldu.</strong> Ekim 1107'de yelken açan ordular Avlonya'yı (Günümüz Arnavutluk'da bulunan bir şehir) işgal ettiler. Ardından Draç'a yönelen ordu, şehri kuşatma altına aldı. Bizans ordusunun da geldiğini duyduktan sonra gemileri yaktırarak ordusunun odağını kuşatmaya yöneltmek istedi. Kuşatma o kadar zorlu geçti ki Bohemund ve ordusu hiçbir şekilde şehri ele geçirecek fırsatı bulamadı. Ayrıca İmpartorun ordusu da Bohemund'un ordusuna aman vermiyordu. Bohemund utanç duyarak Alexios'a barış teklif etmek zorunda kaldı. İmparator ve Bohemund arasında <strong>Devol Antlaşması imzalandı.(1108) Bu antlaşmanın sonucunda Antakya Prinkepsliği artık Bizans'ın vasalığını kabul etmişti.</strong> <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/outremer-map.jpg" alt="" width="480" height="617" /> Birinci Haçlı Seferi'nin başlangıç sebeplerinden birisi olan Bizans'ın paralı asker çağrısı, tehdide dönüşmüştü. Haçlı orduları durmaksızın Bizans'ı tehdit edip, verilen sözlerden caymışlardı. Antakya şehri Bizans'a devredilmemişti ve bunun sonucunda Bizans ve Haçlıların arası telafi edilmeyecek şekilde açılmıştı. Devol Antlaşması'ndan sonra Bohemund, artık Bizans'ın üstünlüğünü kabul etmişti. Bizans- Norman çekişmesi Bizans'ın zaferi ile sonuçlanmıştı. Bohemund antlaşmadan sonra asla Antakya'ya geri dönemedi. Ellili yaşlarda tekrardan Bizans'a karşı sefer hazırlığına giriştiği sırada hayatını kaybetti. (7 Mart 1111) <blockquote> <h6>KAYNAKLAR</h6> <h6>Anonim Haçlı Tarihi/ Gesta Francorum, Doç.Dr.Ergin AYAN.</h6> <h6>Alexiad & Malazgirt'in Sonrası İmparator Alexios Komnenon Döneminin Tarihi, Anna KOMNENA çev. Bilge UMAR.</h6> <h6>Anadolu'ya Saplanan Hançer: Antakya Prinkepsi Bohemund'un Hayatı ve Faaliyetleri, Umut BAŞAT.</h6> <h6>Birinci Haçlı Seferi: Kudüs'e Yolculuk, Peter TUDEBODUS, çev. Süleyman GENÇ.</h6> <h6>Haçlılar Kudüs'te: Bir Papazın Gözünden İlk Haçlı Seferi, Raimundus AGUİLERS, çev. Süleyman GENÇ.</h6> <h6>Haçlılar ve İstanbul (1096- 1261), Prof. Dr. Birsel KÜÇÜKSİPAHİOĞLU.</h6> </blockquote>
Batı Roma İmparatorluğunun barbar kavimler tarafından yıkılmasının ardından, Doğu İmparatorluğu hayatta kalmayı sürdürdü. Katolik-Ortodoks ayrımı henüz yoktu ve dönemin insanları tarafından da net olarak algılanmış değildi ve bu yüzden Bizans/Doğu Roma İmparatorluğunda yaşayan insanlar kendilerini ''Yunanca konuşan Hristiyanlar/Romalılar'' olarak tanımlıyorlardı. Haçlı kroniklerde de Anadolu toprakları Romanya olarak geçmektedir. Ortodoksluk ise zamanla Bizans İmparatorluğunun kendi içindeki boşlukların tamamlanması ile oluştu. Birinci Haçlı Seferi ilk olarak ,Türklerin doğudaki Hristiyanlara olan saldırısından ve kutsal toprakların Müslümanların elinde olması gibi nedenlerle ortaya çıktı. 1096 yılında Papa II. Urbanus, Clermont Konsilinde Hristiyan dünyasına seslenerek bu seferi başlatmıştır. Seferin arka planında, Avrupa'da yaşanan siyasi gerginlikleri, Hristiyan olmayanların üzerine yansıtma politikası vardı. Sefer her ne kadar masraflı olsa da yol üzerindeki yerleşimlerden rahatlıkla geçinilebilirdi.<b> Zaten Haçlılar, Doğu Avrupa'ya ilerlediklerinde karşılarına çıkan her bir yerleşkede huzursuzluğu bozdular ve ''Barbar ve cahil'' olarak nitelendirdikleri Hristiyanlara kan kusturdular. </b> Peki Batı ve Bizans orduları arasında daha önce bir çekişme yaşandı mı? Evet yaşandı. Özellikle Bizans İmparatorluğunun Güney İtalya'daki toprakları ve Adriyatik Denizi'nin doğu kıyıları, Normanlar tarafından işgale uğruyordu. (Robert Guiscard ve oğlu Birinci Haçlı Seferi'nin büyük liderlerinden olan Bohemund'un Bizans topraklarına saldırıları bulunmaktadır. Özellikle Bohemund'un sefere katılma nedenlerinden birisi de Bizans ile olan çekişmedir.) Kutsal Savaş'ın ilan edilmesi sırasında ise Bizans İmparatorluğu'nun durumu eskisinden daha iyiydi. Tek sorun ordunun zayıf düşmesiydi ve bu zayıflık paralı askerler ile güçlendirilmeye çalışılıyordu. Aslında Bizans'ın Batı H ristiyanlarından paralı asker talebi Kutsal Savaş çağrısına dönüştü. <h3><strong>Haçlılar ve Bizans Arasında İlk Sürtüşmeler: Halkın Haçlı Seferi</strong></h3> Harekete geçen ilk grubun üyelerinin çoğu halktan insanlar olduğu için ''Halkın/Köylülerin Haçlı Seferi'' olarak bilinir. Bu grubu komuta edecek herhangi bir lider yoktu. Grubun büyük bir çoğunluğu da macera ve servet peşinde koşan suçlu ve katillerden oluşuyordu. Bu ilk grubun başında seferin önemli din adamı Pierre L'Ermit vardı. Grup asıl niyetin dışında hareket etti. Doğu Avrupa topraklarında henüz yeni Hıristiyan olmuş kavimleri ezerek/kılıçtan geçirerek Konstantinopolis'e doğru ilerleyişlerini sürdürdüler. Bu şiddetli ilerleyişlerinde yol üzerindeki Yahudileri de ortadan kaldırarak büyük bir katliam gerçekleştirdiler. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/halkin-seferi.jpg" alt="" width="446" height="647" /> Sonunda Konstantinopolis'e geldiler. Bizans İmparatoru Alexios, bu gruptan asıl orduyu beklemelerini talep etti ve bu şiddet yanlısı topluluğu durdurmak için girişimlerde bulundu. Halkın Haçlı Seferi'ni oluşturan topluluk ise bu kararı bir engel olarak görmüş ve imparatorluk topraklarında yağmaya girişmişlerdi. Alexios bu kalabalığı bir an önce Anadolu topraklarına geçirme sözü verdi. İznik'e kadar ilerleyen ilk Haçlılar, aldıkları yenilgilerden ötürü geri çekilmek zorunda kaldı ve ilk saldırı büyük bir bozgunla sonuçlanmış oldu. Haçlıları bozguna uğratan Türkler ise onların ne kadar fakir ve güçsüz olduklarını görüp bu ilerleyişi ciddiye almamışlardı. Asıl ordu Bizans'ın engelleme çabalarına rağmen Anadolu topraklarına girdi ve Haçlı Seferleri'nin en başarılı sürecini başlattı. <strong>BİBLİOGRAFYA:</strong> <ul> <li>Peter Tudebodus ''Bir Tanığın Kaleminden, Birinci Haçlı Seferi-Kudüs'e Yolculuk''</li> <li>Raimundus Aguilers '' Haçlılar Kudüs'te, Bir Papazın Gözünden İlk Haçlı Seferi''</li> <li>Averil Cameron, ''Bizanslılar''</li> <li>Umut Başat, ''Anadolu'ya Saplanan Hançer, Antakya Prinkepsi Bohemund'un Hayatı ve Faaliyetleri''</li> </ul>
Ortaçağ Engizisyonu, Güney Fransa bölgesinde ortaya çıkan Katharlar başta olmak üzere, sapkınlıkların gelişimi sonucunda ortaya çıkmıştır. Kilise ilk olarak sapkınlığı bastırmaya çalışsa da başarılı olamaz. XIII. yüzyıldan itibaren sapkınlar ''şeytanın müritleri'' olarak görülür. 1230'lu yıllarda ortaya çıkan karar ile Papalık Engizisyonu, Dominiken tarikatına emanet edilir. Böylelikle engizisyonun faaliyetleri giderek sertleşir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/engizisyon-davasi-genis-aci.jpg" alt="" width="662" height="397" /> <strong>SAPKINLIKLAR VE MAHKEMENİN ORTAYA ÇIKIŞI</strong> Kilisenin gücünü eleştiren heterodoks gruplar, XI. yüzyıldan itibaren Fransa, İtalya ve Almanya'da varlığını gösterir. Bu sapkın hareketlerin başında Gioacchino da Fiore (y. 1130-1202), Pierre Valdo (y. 1140-1217) ve Katharizm akımının temsilcileri bulunmaktadır. Bu sapkın grupların Kilise hiyerarşisine karşı tavırları dönemin insanları tarafından desteklenmiştir ve üye sayıları her geçen gün artmaktadır. Buna karşın Katolik teologlar bu hareketleri hapsedecek düşünceler ortaya koyarlar. İlk Engizisyonlar piskoposluk ve papalık olarak iki türe ayrılmıştır. Papa III. Lucius (1181-1885) ve K. Roma İmparatoru I. Friedrich (y. 1125- 1190) arasında hazırlanan bir emirname ile dinsel iktidar ile siyasi iktidar aynı amaç için bir araya gelir. Kilise ilk dönemlerde kan dökemez ama sapkınları mahkum edebilecek farklı yollara başvurur. Mesela, sivil iktidarın hükmü ve yargılama gücü kullanılır. Ancak bu süreç piskoposlar tarafından başarılı olarak ilerletilemez. Bu yüzden Papa III. Innocentius döneminde (1198-1216) 1999'da yeni bir emirname yayınlanır. Bu emirname ile birlikte Papalık, siyasi iktidardan daha üstün tutulur. Böylelikle sapkınlıkla olan mücadelede yeni bir dönüm noktası yaşanır. Papalık, siyasilerin üzerinde üstünlük kurarak onları kendi amaçları için kullanmaya başlar. Aksi taktirde siyasi iktidarların meşruiyeti ellerinden alınır. Papanın teşviki ile birlikte, özellikle Katharları ortadan kaldırmak için 1209'da Haçlı Seferi ilan edilir. Papa III. Innocentius, 1215'te düzenlenen IV. Lateran Konsilinde sapkınlıkların sadece kılıçla ortadan kalkmayacağı, vicdanların da temizlenmesi gerektiğini açıklayarak yılda en az bir defa günah çıkartma zorunluluğu getirir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/aziz-dominik.jpg" alt="" width="244" height="400" /> III.Innocentius'tan sonra Engizisyon örgütlenmesi Roma Hukukundan ayrılır ve Engizisyon Mahkemeleri kurulur. IX. Gregorius (1227-1241) 1232'den itibaren Engizisyonu, Dominikenler başta olmak üzere dilenci tarikatlara devreder. Kuruma ilk atanan Vaiz Keşişler olur. Bu yargıçlar acımasızlıklarıyla ünlenir. Sapkınlara ve sapkın olduğuna inanılan kişilerin özel mülklerine el koymaya başlarlar ve istismar olaylarına başvururlar. Bundan dolayı bu yargıçlara karşı çeşitli bölgelerde isyanlar ortaya çıkar. Papalığın sapkınlar üzerine ilk zaferi böyle gerçekleşir. Varlığını devam ettirmeye çalışan sapkınlar da her türlü kamusal hizmetten muaf kalır. Böylelikle tek seçenekleri yasadışı olmaktır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/engizisyon-2.jpg" alt="" width="515" height="400" /> <strong>HUKUKİ DÜZENLEMELER SONRASI ENGİZİSYON </strong> Papalık XIII. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak kesin kurallar yayınlar. 1252'de Papa IV. Innocentius (1243-1254) yayınladığı bir fermanla, yargılanan sapkınlara işkence edilmesini serbest kılar. Ayrıntılı bir literatür gelişir ve yargılamada uyulacak kurallarla ilgili rehber kitapçıklar yazılır. Bu rehberlerin en ünlüsü -popüler kültürde, U. Eco'nun 'Gülün Adı' adlı eserinde ve 86 yapımı filminden tanıdığımız- Bernard Gui'dir (y. 1261-1331). 1267'den itibaren Yahudiler hedef alınır. XIV. yüzyılda ise Papalık, siyasi amaçlarla Engizisyona başvurmaktan geri durmaz. Viscontiler ve Ghibellinler tutarsız nedenlerle yargılanır. Papa V. Clemens döneminde (1305-1314) Fransa kralının da isteği ile Tapınak Şövalyeleri hapsedilir ve tarikatın mal varlığına el koyulur. 1314'te tarikatın son efendisi De Molay ve son üyeleri Paris'te yakılarak idam edilir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/De-Molay.jpg" alt="" width="297" height="400" /> Engizisyonun son kurbanları sadece sapkınlar olmamıştır. İlerleyen yüzyıllarda oklar, Avrupalı Müslüman ve Yahudilere dönmüştür. Engizisyon, özellikle İspanya İmparatorluğu'nun İber Yarımadasındaki ''Reconquista'' yani <strong>Yeniden Fetih </strong>hareketinin en büyük silahı olmuştur.
Portekizli kaşiflerin seyahatleri ile dikkatleri üzerine çeken Afrika kıtası, kolonyal devletler için değerli madenlerin yanında insan kaynağı da sağlıyordu. Portekizli tüccarlar, Afrika halklarını köleleştiriyorlar ve onları diğer Avrupa ülkelerine satarak büyük bir servet kazanıyorlardı. Batı Afrika bölgesinde bulunan Ndongo Krallığı'nın prensesi Nzinga, halkının köleleştirilmesini durdurmak için büyük bir direniş başlattı. Günümüz Angola ülkesinin sınırları içerisinde hayata gelen Nzinga (1583) çocukluğunda, babasının da isteği ile birçok konseye katıldı ve Portekizce öğrendi. Çıkarlar doğrultusunda ilk başlarda Portekiz ile Ndongo arasında barış sağlanmıştı ancak Portekizliler sürekli Ndongo Krallığını tehdit etmeye ve krallığı yok etmeye çalışıyordu. Nzinga yetişkin bir kadın olduğunda, Kuzey ve Güney Amerika kolonilerinin köle ihtiyacı daha da artıyordu. Diğer Avrupa ülkelerinin de Afrika kıyılarında koloni kurma girişimi Portekiz'in kıtadaki kalıcılığını tehdit ediyordu bu yüzden bir an önce Ndongo Krallığı işgal edilmeliydi. Portekiz'in fetih planları istendiği gibi gitmedi. Nzinga'nın babası Portekizli istilacılara karşı büyük bir direnişi başlatmıştı. Nzinga da eğitimli bir grup kadın savaşçı birliğine komutanlık ederek nam saldı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/savas.jpg" alt="" width="662" height="361" /> Babasının ölümüyle birlikte tahta erkek kardeşi Mbandi geçti. Kız kardeşinin gücünden korkan kral, Nzinga'yı sürgüne yolladı. Portekiz ve Ndongo arasındaki savaş bir barış antlaşmasıyla sonlandırılmak istendi. Portekiz de barış yapmaktan yanaydı çünkü hiç beklemedikleri bir direnişin kurbanı olmuşlardı. Barış görüşmeleri için bir toplantı yapılacaktı ancak Kral Mbandi, Portekizlilere olan korkusundan dolayı Nzinga'yı krallığına geri çağırdı ve onu temsilci olarak görevlendirdi. Nzinga, Portekizli işgalcileri silah gücü ile yenemeyeceğinin farkındaydı ama zekasıyla onları alt edebilirdi. Hizmetkarları ile birlikte barış görüşmelerinin yapılacağı karargaha ulaştı. Portekizliler ilk olarak kasabada bir ev ayarladılar ve ona Hıristiyan olması için misyonerler gönderdiler. Nzinga, Portekizliler ile kolayca anlaşmak için Hıristiyan oldu ve adını Anna de Sousa olarak değiştirilmesine izin verdi. Barış görüşmelerinin yapılacağı vakit gelmişti (1623) Portekiz, İspanya ile arasındaki savaşlara yoğunlaşmak istiyordu. Bu yüzden Ndongo Krallığı ile bir an önce barışı sağlamalıydı. Portekizli vali Joao Corria de Sousa, değerli taşlarla süslü bir tören sandalyesinde oturmuş Nzinga'yı bekliyordu. Nzinga içeri girdiğinde ona ayrılan herhangi bir sandalye yoktu. Nzinga, yanındaki hizmetkarının yere çökmesini istedi ve onun sırtına oturdu. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/nzinga-baris-gors.png" alt="" width="662" height="357" /> Barış görüşmeleri sona erdiğinde Portekizliler savaşta esir aldığı Afrikalıları serbest bırakacaktı. Nzinga oturduğu yerden kalkarak çıkışa yöneldi ve krallığına geri döndü. Barış maalesef uzun sürmedi. Portekizliler tekrardan krallığı işgale kalkışmıştı. Kral Mbandi'yi baskısı altına alan Prenses Nzinga, onu harekete geçirmeye çalışsa da Mbandi fazlasıyla korkak bir kraldı. Savaşların hız kazandığı dönemde Kral Mbandi beklenmedik şekilde hayatını kaybetti. Herkes Nzinga'dan şüphelense de kralın ölüm sebebi anlaşılmadı. Nzinga kendisini kraliçe ilan eder etmez Portekizlilere karşı direnişi başlattı ancak Portekiz güçleri krallığın sarayını işgal etti ve Nzinga ordusuyla geri çekilmek zorunda kaldı. Kraliçe Nzinga, Ndongo Krallığı'na komşu olan Matamba Krallığı'nı elinde kalan son askerleri ile işgal etti ve Matamba'nın tahtına oturdu. Matamba'nın kraliçesi olarak Portekizli işgalcilerin üzerine ölene dek saldırılar düzenledi. Kraliçe Nzinga 1663 yılında 81 yaşında hayatını kaybetti. Angola topraklarındaki kölelik 1836'da sona erse de bağımsızlık için 1975 yılını beklemek gerekiyordu.
Kendinizi 1250 yılında, Avrupa coğrafyasında doğmuş ve evlilik çağına gelmiş sıradan bir insan (serf) olarak düşünün. Güneş doğduğu anda evden çıkıp, size verilen toprakları işlemekle uğraşıyorsunuz. Anneniz yataktan çıkamayacak durumda ve gün geçtikçe kötüleşiyor. Babanız erkek kardeşinizle birlikte akşam yemeğinizi avlamaya, ormana gitmiş. Siz ise bir taraftan annenizin ihtiyaçlarını gidermeye çalışırken bir yandan da hayvanlarınızla ilgilenmek zorundasınız. Böyle bir ortamda hijyen koşullarına dikkat edebilecek bilincinde değilsiniz... Evinizin hemen arkasındaki alanda cirit atarken annenizin size seslendiğini duyuyorsunuz ve yanına gidiyorsunuz. İçeri girdiğinizde kötü bir koku midenizi bulandırıyor ama bu tarz kokulara alışıksınız. Anneniz oldukça hasta ve gün geçtikçe kötüleşmekte. Kötü kokuyu engellemek için annenizin uzandığı yatağı perde ile kapatmışsınız. İçeri girdiğinizde; yaşayan ölü formunda, saçları ve dişleri dökülmüş, vücudunun belirli bölgelerinde ülserler çıkmış ve bir gözünü kaybetmiş anneniz uzanmakta. Elinizden geldiği kadarıyla ona yardım etmeye çalışıyorsunuz ancak kendisi hareket edecek durumda bile değil. Rengi solmuş dudaklarıyla size bir şeyler mırıldanıyor. Dediklerini anlamak için iyice yaklaşıyorsunuz ancak derdini anlatamadan sesi acı bir hırıltı ile kesiliyor ve gözü tek bir noktaya kilitleniyor. Gözlerini kapatıp onun için tanrıya dua etmeye başlıyorsunuz. Duanızı bitirdikten sonra annenizin yanı başına oturup, üzerindeki örtünün altındaki ellerini sıkıca kavrıyorsunuz. Elleri kar beyazı ve tırnakları dökülmüş... Annenizin hastalığını daha önce hiçbir yerde rastlamadınız. Babanız, annenizin hastalığının gizli kalmasını size tembih etmiş ve bunun için söz vermişsiniz. Güneş batarken babanız ve kardeşinizin uzaktan sesini işitir işitmez onların yanına koşuyorsunuz ve kötü haberi veriyorsunuz. Babanız hemen eve koşup annenizi örtüye sarıyor, kucağına alıyor ve ormanın içine doğru gidiyor. Babanız sırf annenizi kaybetmemek için onu herkesten saklamış. Çünkü yaşadığınız dönemde ''cüzzam'' hastaları toplumdan uzaklaştırılmakta ve ölüme terk edilmektedir. Babanızın boşanmak gibi bir fırsatı olsa da hayatını paylaştığı kişiden koparılmak istememiş. Babanızın bu sevgisi her ne kadar takdir edilir olsa da aile bireylerinin hayatlarını tehlikeye atmış. Siz de bu hatanın bir kurbanı olarak annenizin kaderini paylaşıyorsunuz. Yıllar geçtikçe cüzzamın ilk belirtilerine kendi bedeninizde tanık oluyorsunuz. Evlilik çağında olmanıza rağmen dışarı çıkamayacak duruma geliyorsunuz; el ve ayaklarınız tutmaz oluyor, saçlarınız dökülmeye başlıyor, kırmızı benekler vücudunuz belirli yerlerinde açığa çıkıyor, yaşayan bir ölüye dönüşmektesiniz. Ölümün size yaklaştığının bilincindesiniz. Yaşantınız cehenneme dönmek üzere. Günahlarınızın cezasını mı çekiyorsunuz? Günahlarınızın affı için bir ruhbana danışmak istiyorsunuz ancak babanıza yalvarmak zorundasınız. Gün geliyor. Babanız, dileğinizi yerine getirmek üzere eve kilise rahibini çağırıyor. (Ortaçağ Avrupası'nda papaz/hekim, cüzzamlı kişiyi tespit ederek onun tüm haklarını elinden alınmasını sağlayabilirdi.) <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/cuzzam-tedavi-Isa.jpg" alt="" width="662" height="366" /> Kilise tarafından cüzzamlı ilan ediliyorsunuz ve kilisede düzenlenen Separatio Leprosarum (cüzzamlıları toplumdan ayırma) töreninde şu hükümler yüzünüze söyleniyor: <ul> <li>Cüzzamlı! Seni kiliseye, değirmene, fırına, pazara, insanların toplandığı yerlere girmekten men ediyorum.</li> <li>Bedenini veya eşyalarını, akarsularda ya da kuyularda yıkamanı men ediyorum.</li> <li>Cüzzamlı elbisen olmadan dışarı çıkmaktan men ediyorum.</li> <li>Her kim olursa olsun insanlara dokunmaktan ve onlarla alışveriş yapmandan men ediyorum.</li> <li>Cüzzamlılar dışındaki insanla yiyip içmekten men ediyorum.</li> </ul> Ve o andan itibaren toplumdan aforoz edilmiş oluyorsunuz. Elinize tutuşturulmuş bir zil ile çanakla uzak bir bölgede bulunan cüzzam evine götürülüyorsunuz. Artık tanrının unuttuğu bir insan olarak hayatınızı sürdürmeye çalışsanız da hastalığınız yüzünden en kısa sürede öleceksiniz veya günah keçisi ilan edilip yakılarak idam edileceksiniz. Bedenen ölü olmasanız da sosyal olarak ölü oluyorsunuz, elinizdeki zille insanları uzaklaştırıp onları korkutuyorsunuz. Artık küçük çocukların kabuslarına giren, insanların yan gözle baktığı bir öcüye dönüşüyorsunuz... <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/cuzzamli.jpeg" alt="" width="662" height="798" /> <h5><em><strong>Ana Kaynak: Tolgahan Karaimamoğlu, ''Ortaçağ Avrupa'sında Salgın Hastalıklar''</strong></em></h5>
Ortaçağ İngiltere krallarının feodal beylere karşı kısıtlayıcı tutumları, toprak sahibi lordların bir araya gelerek harekete geçmesine vesile olmuştur. Birlikte hareket etmeye başlayan lordlar, kralın yaptırımlarına tepki olarak birçok kraliyet topraklarını ele geçirmiştir. Lordların şiddet dolu ilerleyişini durdurmanın tek yolu ise onların taleplerini ve yaptırımlarını kabul etmektir. Yirmi beş lordun hazırladığı ''Magna Carta'' 15 Haziran 1215'de kralın huzuruna gelir... <img class=" wp-image-10161 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/05/magna-carta-300x198.jpg" alt="" width="491" height="324" /> Normanların Britanya adasını ele geçirmesinden bu yana, lordların özgürlüğü sürekli kısıtlanıyordu. Lordların içinde biriken öfke Kral John'un döneminde (1199-1216) faaliyete geçti. Kral, kilise ile anlaşmazlıkları çözmek ve Papa III.Innocent ile barışmak uğruna ülkenin ''sahipli'' topraklarını kiliseye bağışladı. Bu karardan dolayı topraklarını kaybetmek üzere olan lordlar, bir araya gelerek Londra'yı işgal ettiler. Köşeye sıkışan kral, lordların isteklerini içeren taslağı 15 Haziran 1215'de imzalamak zorunda kaldı. Kral John, Magna Carta'yı imzaladıktan sonra Papa'nın da gazıyla barış antlaşmasından çekilmiştir. Bu kararın ardından ülke, Kral John'un ölümüne dek (19 Ekim 1216) I. Baron Savaşı'na tanık olmuştur. John'un varisi III.Henry henüz 9 yaşındadır ve Magna Carta sözleşmesini imzalamaktan başka şansı yoktur. <img class=" wp-image-10157 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/05/baronlar-savasi-300x141.jpg" alt="" width="619" height="291" /> <strong>BELGENİN İÇERİĞİ:</strong> <strong> </strong>63 maddelik bir belgedir. Giriş kısmında belgeyi hazırlayan liderler belirtilmektedir. <ul> <li>İlk maddede kilisenin özgürlüğünden bahsedilir ve atamalar kilise tarafından gerçekleştirilmelidir.</li> <li>2. ve 6. maddeler arasında miras konusu ele alınır.</li> <li>7. ve 8. maddelerde dul kalan toprak sahibi kadınların haklarının korunması talep edilir.</li> <li>9. ve 11. maddelerde borç konularından bahsedilir. Dikkat çekici nokta ise Yahudilere olan borçların varlığıdır.</li> <li>12. ve 13. maddelerde yerleşim yerlerinin gümrük serbestliğine değinilmektedir.</li> </ul> Bir sonraki maddelerde; mahkemelerden, özel malların korunmasından, ölçü birimlerinde düzenlemelerden, toprak kiracılarının sorumluluklarından, illegal işlerin önüne geçilmesinden, tüccarlara rahatlık ve güvence sunulmasından, görevini yerine getirmeyen veya yolsuzluk yapan devlet memurlarının tespit edilmesinden, yabancı uyruklu soylu ve tüccarların sınır dışı edilmesinin gerekliliğinden, ülkedeki ormanların paylaşılması ve korunmasından, İskoçlar ve Galliler arasında barışın sağlanmasından, bölgelerin kendine has yasalarının dokunulmazlığından bahsedilir. 61. 62. ve 63. maddeler ise tüm yukarıdaki maddelerin güvencesini sağlamaktadır. 61. Madde en önemlisidir. 62. madde soylular ve ruhbanlar arasındaki sıkıntıların çözüldüğünü ve genel affın sağlanmasından bahsedilir. 63. ve son maddede ise bu antlaşmanın üzerine yemin edilir ve ''emrediyoruz!'' gibi tehditkar bir dille krala baskı kurulur. Magna Carta, Ortaçağ geneline kök salmış monarşi anlayışının karşılaştığı en korkunç kabuslardan birisidir. Yüzyıllar boyunca İngiltere'nin kaderini belirlemiş olan bu sözleşme, şimdi ve gelecek nesil yönetimlerin danışacağı ''tarihi geçmez'' bir araçtır. Ayrıca Magna Carta'nın imzalandığı yıl, İngiliz Parlamentosu'nun kuruluş yılı olarak kabul edilir. <img class=" wp-image-10217 aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/05/parlamento-300x246.png" alt="" width="393" height="322" />
Ortaçağ Avrupası'nda eskiye ulaşmak ne kadar mümkündü? Eskiye bakış açısı nasıldı? Eskinin modernle kaynaşması nasıl sağlandı? Eskiye karşı hayranlık mı yoksa tepki mi vardı?... Gibi soruların cevaplarını bulabileceğinizi ümit ettiğim yazımı, sizinle paylaşmak istiyorum. Yeniyi üretmek, yeni bir insan olmak 12. yüzyıl entelektüellerin mevcut idealidir. ''Yeniden Doğuş'' düşünülmeden Rönesans gerçekleşmez. Bu entel sınıf kendi döneminin yenilikçilerini ''moderni'' olarak diğerlerinden ayırmıştır. Modernler eskilerle savaşmak yerine, onları taklit etme ve onlardan beslenmeyi arzular. Böylelikle Latincenin taklit yoluyla zenginleşmesi sağlanır. <blockquote>''Cehalet karanlığında bilimin ışığına ancak, eskilerin eserleri her seferinde daha canlı bir aşkla yeniden okunursa ulaşılabilir''- Peter of Blois (1135-1203)</blockquote> Eskiler uzmandır ve uzmanlaşmış bir eğitimde yerleri vardır. Dönemin en ünlü üniversitelerinde bulunan eski eserlerin önemi çağdaş eserlerden daha fazladır. Bu eserlere ulaşım da sanıldığı kadar zor değildir. Özellikle İtalya yarımadasının önemi Roma İmparatorluğu'na bağlanmaktadır. İtalya şehir devletlerinin diğer Avrupa devletlerinden daha erken vakitte Hümanist düşünceyi yeniden keşfetmesinin nedenlerinden birisi de budur. Özellikle Arapça, eskilere ulaşmanın en etkili aracıdır. Aristoteles'in, Eukliedes'in, Ptolemaios'un, Galianus'un ve diğer Yunan alimlerin eserleri Müslümanların kütüphanelerinde ve okullarında, güvence altında tutulmuş ve Arapçaya çevrilmiştir. Avrupa'da, Arapça ve Yunanca metinlerin çevrilmesi için çevirmen ekipleri kurulmuştur. Bu ekiplerde Müslüman ve Yahudilere rastlamak da mümkündür. Antikçağ, Erken Ortaçağ Hıristiyanlığının kolayca yapılanmasını sağlamıştır. Erken dönem ruhbanları bilimsel ve eğitsel programlarını ''Yedi Serbest Sanat''ı tanımlayan Kartacalı Martianus Capella'dan, coğrafya bilgilerini Julianus Solinus'dan öğrendi. Halbuki erken dönem Hıristiyan liderler, eski ile vedalaşmayı arzulamıştı. Ortaçağ Avrupası'nda yer edinmiş Skolastik düşüncenin temeli antik düşüncenin üzerine kurulmuştur. Eskiyi inkar etmek veya ondan kurtulmaya çalışmak meyve vermeyecektir. Peki eskiye karşı tutum nasıldır? Ortaçağ'ın başlangıcından 14.yüzyıla dek her iki zıt eğilimin aşırı fanatikleri olmuştur: ''Pagan'' yazarların metinlerini kabullenmeyen ile onlardan sürekli yararlananlar. Eskiye karşı köklü bir tutum kilise hiyerarşisi tarafından kararlaştırılmıştır. Bu karar Aziz Augustinus tarafından belirlenmiştir. Augistinus'a göre Hıristiyanlar Eskiçağ'dan yararlanabilirdi. ''Pagan filozoflar bir şekilde Hıristiyanlığa katkı sağlayabiliyorsa, onların dile getirdiklerini kendi yararımıza kullanabiliriz'' anlayışı yaygındı. Augistinus'un bu yaklaşımından uzaklaşma girişimi, dönemin ruhbanları tarafından es geçilmiştir. Böylelikle Avrupa coğrafyasındaki tapınaklar ve eskiye ait inanışlar Hıristiyanların elinden geçerek yeni bir yapıya bürünür. Eskilerin belirli bir kalıba sokma zorunluluğu yüzünden birçok antik düşünce veya yapı orijinalliğini yitirecek ama ayakta durmaya ve Ortaçağ Hıristiyan dünyasına akıl vermeye devam edecektir.