Çocuk karakterler üzerinden anlatım dili oluşturmak sinema için tematik olarak zor durumlarından biri olsa da bunu hikayeye aktarabilmek en önemlisi sayılır. <strong>Dardenne Kardeşler;</strong> bilindiği üzere iki kardeşin birlikte iş çıkardığı biri yapımcı ve biri senarist iki kardeşten oluşuyor. Hikayenin aslı ise çocuk hikayeler. Bir çocuğun kendisini tutsak eden bir şiddetten arınması üstüne bir hikaye düşündüklerini söylüyor Dardenne Kardeşler<strong>" Le Gamin Au Velo" ( Bisikletli Çocuk)</strong> filmini oluşturmadan önce. Oluşturulan hikayede karakterlerden "<strong>Samantha" </strong>karakteri farklı bir meslek grubundayken daha sonrasında meslek grubu değiştirildiğini söylüyor bir söyleşide Dardenne Kardeşler<strong>."Samantha "</strong> filmi için düşünülen <strong>Cecile</strong> senaryonun taslağı bitirildikten kısa süre sonra teklif ediliyor, <strong>"Cyril"</strong> karakterine can veren <strong>Thomas Doret</strong> de Dardenne Kardeşlerin 100 seçme sonunda seçtikleri ve beşinci başvuran adaylardan biri oluyor. Bir çocuğun saflığını anlatmak için yola çıkıyor <strong>“Le gamin au vélo” (Bisikletli Çocuk)</strong> Filmin başlarından itibaren babasını arayan, yatılı okula bırakılan sevgisizlikle bir kenara atılmış bir çocuğa tanıklık ediyoruz. Baba sevgisinden mahrum psikolojisinin alt üst olduğu süreçte kahramanımız Cyril’ın sert görünümlü ve hırçın bir çocuk olmasında sevgisizlik hakim. Bu hikayede bizi peşine takıyor kahramanımız. Sevgisiz olarak büyütülmesi gözümüze sokuluyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/bisikletli-cocuk3-1-800x531.jpg" alt="" width="662" height="439" /> Babasını arayışlarının bir sınırı yok, devamlı bir arayış peşinde. Babası tarafından terk edilmesine inandıramıyor kendini. Babasının arayışları sonunda <strong>Samantha </strong>adında bir kadınla karşılaşması kendisi için bir dönüm noktası olduğunu gösteriyor. Samantha, Cyril'e koruyucu anne görevi üstleniyor. Kendi rotalarını kendileri çiziyorlar. Sevgisizlik,şefkat kavramları bu izleyeceğimiz bölümde hikayeyi oluşturuyor. İki karakterin arasındaki bağın çıktığı yer de bir tür sevgisizlik gibi geliyor. Babasını bulduğu anda geriye bakıp <em>“babam,bisikleti satmaz“</em> sözünü hatırlatır bu kısım ama daha sonra gerçeği öğrendiğinde bunu sorun etmiyor Cyril. Babasızlığın nasıl bir şey olduğunu kendisine nasıl sirayet ettiğini ruh haliyle, psikolojisiyle gösteriyor bize. Babasının, çocuğunu<em>”onu görmek beni geriyor “</em> sözüyle anlatıyor film. Babasının kendisini istemeyişinden hırçınlığını kendine zarar vererek,sevgisizliğin dışa vurumuyla gösterilir bize. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/bisiketli-cocuk1-800x390.jpg" alt="" width="662" height="323" /> Uyuşturucu satıcısıyla tanışıp evine konuk olduğunu görüyoruz kahramanımızın,ama Dardenne Kardeşler kötü bir şey olacağını sanıp seyirciyi şaşırtarak <em>“ her uyuşturucu satıcısına tehlikeli gözüyle bakmayın”</em> mesajı veriyor, ama daha sonrasında filmin genelinde öfke patlaması,söz dinlemeyen kahramanımızın Cyril üzerinden de durumu anlatmasını biliyor. Cyril, bize yakınındakiler iyi davranırken ona uzak olan insanı temsil ediyor bir nevi. Film boyunca hikayemizin kahramanı Cyril. Cyril’in film boyunca karakteri Samantha oluyor. Baba figürünü bir-iki sahne hariç göremiyoruz. Bu da yönetmenin bileceği iş demekle yetiniyoruz. Oyunculuklara gelirsek… Her iki karakterde bu işin rol gereği hakkını veriyor. <strong> Cyril </strong>rolünde karaktere can veren <strong>Thomas Doret</strong> özellikle sevgisizlikle büyümenin çocukta ne gibi etki yaratacağına dair etkileyicilik babında filmin kahramanı olduğunu kanıtlıyor, partneri olan <strong>Samantha</strong> karakterine can veren <strong>Cecile de France</strong>’de rolü taşıyor. Bunun yanında filmde ufak rol biçilen baba rolüne can veren <strong>Jeremie Renier;</strong> soğukkanlı,sevgisizliği etkili şekilde oynuyor,belki de daha da baba-çocuk arasında süre daha fazla olsaymış daha etkili bir hikayeden bahsedebilirdik gibi geliyor. Sonuç olarak; Çocuk karakterler sinemanın kozları gibidir. Sinemada yaşattıkları duygu, kırılma noktaları başkadır. Çocukların sinemaya getirdiği masumiyet etkisi kaçınılmaz bir unsur. Dardenne Kardeşlerin sorunlu bir hikayesi <strong>“Le gamin au vélo” (Bisikletli Çocuk)</strong> bir çocuğun reddedilişini, dışlanmasını bir karakter üzerinden duygu değişimlerindeki fırtınaları yaratarak nasıl etkili ve sade bir şekilde anlatılır bunu fazlasıyla gösteriyor.
MarcAntony
@andiranotu
Futbol adına en büyük gerçeklik bir bakıma Bill Shankly’nin <em>“ Futbol bir ölüm-kalım meselesi değildir. ondan çok daha önemlidir.” </em>sözünde saklıdır. Bu herkes için geçerli olmasa da futbolu ihtiyaç duyduğu bir suya benzetenler de vardı. Basit ve ucuz işlerde çalışıp hafta sonunda adrenalinin içine dalmak, belki de bütün hafta o ucuz işte mahvolmuş hayatını hafta sonu unutmak isteyen milyonlar vardı ve bu sadece bir oyun değildi, taraftarların takımına tutkuyla bağlandığı bir spordan daha da öte bir şeydi. Ve yapılacak bir şey olmadığında kavgaya, şiddete başvururdun. Bu şiddet seni bazen kendine getirirdi. Bir yumruk seni kendine getirebilen tek şeydi. Ve bu, dönüşü olmayan bir yoldu. Temasını gerçek yaşamın içinden alan kendini tek yumrukla bayıltmanın insana zevk verici yönünün belirleyicisi olan<strong> 'The Football Factory'</strong> bir <strong>Nick Love</strong> yapımı olmakla birlikte başlangıç itibariyle 30’una merdiven dayamış, hayat anlamında heyecanı kalmayan kanlı bir ortamın içinde bulan yüzüne tekme yiyen Tommy Johnson’u merkeze koyarak başlatıyor hikayesini. Bu hikayeye Tommy Johnson’un sesiyle yani diğer anlamda espirili anlatıcısı Tommy’e can veren Danny Dyer oluyor. Tommy Johnson’a alt metin yerleştiriliyor, Tommy’nin sesinden <em>“ Seksten yoksunum,sulandırılmış sarı bira, yüksek dozda uyuşturucu. Zaman zaman birilerini dövüp canını okurum”</em> cümlesiyle aktarıyor bize olan biteni. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/football-factory3-800x450.jpg" alt="" width="790" height="444" /> Bu tamamen olan biten olmasa da en azından filmin başlangıcı için seyirciye ne alması gerektiğine dair samimi bir mesaj veriyor. Filmin başından itibaren holiganizmin merkezinde olan <strong>Chelsea-Milwall</strong> takımlarının temasından yola çıkan filmde mekan basarak şiddetin dozunu arttıran Billy ve Tommy’nin tayfasıyla birlikte başlayan süreçte bir kadının <em>“ülkenin adını kötüye çıkarıyorsunuz “</em>sözünde afallayıp bir yumruk yemesinden sonra her şey Tommy Johnson’un ağzından dökülmeye başlar <blockquote><em>“Cumartesi başka ne yapacaksın ki? Lanet koltuğuna oturup pop idolleriyle mi tatmin olacaksın”</em></blockquote> <em> </em>Filmin ilk yarısı itibariyle tırmanan fanatizmin doruklarında yaşamanın şiddete giden yolda Billy Bright’ın eşiyle çıktığı bir yemek sonrasında Milwall’ın çıkmasıyla birlikte içinde heyecan, mutluluk, bir o kadar verdiği öfke duygusuna tanıklık ediyoruz. Bu düşmanlarını bekleyen bütün tayfa için aynı doğrultuda oluyor. Hikayenin anlatımının klasik İngiliz usulü işlediğini söylemekle birlikte <strong>Trainspotting </strong>ve <strong>This is England</strong> filmlere yakınlığının da altını çizmekte yarar var. Filmin en kritik sahnesini de köprü altında kavga için buluşulan <strong>Milwall-Chelsea</strong> tayfasının kıyasıya kavgası oluşturuyor. Filmin tamamı kıyasıya kavgalardan oluşmasa da sıkı arkadaşlıklarından doğan kavga amaçları film adına sıkı şekilde işleniyor. Oyunculuklara gelecek olursak… <strong>Bill Fright</strong> karakterine can veren <strong>Frank Harper</strong>; kavgacı yapısının altındaki iri cüssesi, ağzı bozuk karakteriyle filmin kendine özgü en olgun karakterlerinden birini oynayarak ruhla oynadığını kanıtlıyor, <strong>Tommy Johnson</strong> karakterine can veren <strong>Danny Dyer</strong> ise yediği dayaklar sonrası ve iç sesiyle de psikolojik ve diğer açıdan rollerin üstünden kalkmasını biliyor. Film adına sıklıkla görünen iki karakter <strong>Billy Fright</strong> ve <strong>Tommy Johnson</strong> oluyor. Yan karakterlerden <strong>Bill Farell</strong> karakterine can veren <strong>Dudley Sutton</strong> ise yaşlı karakteriyle, olgunluğuyla, eski İngilizlerin stilini yansıtıyor. Bunun yanında filmin Cast kadrosu tam olarak İngiliz yaşam stilini ve “ Casual “ giyimine dair klas iş çıkartıyor. Gerek müzikler, gerek kostümler bu açıdan film doyurucu oluyor. Karakterlerin filmin temasıyla uyumu, örtüşmesi bu açıdan da artı puan kazandırıyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/footbfal-factory-4.jpg" alt="" width="835" height="355" /> Yönetmene gelecek olursak… <strong>The Firm</strong> filminden tanıdığımız <strong>Nick Love</strong>, daha önce başka filmlerde de ismini duymuştuk. Daha çok “Casual” kültürü ile ilgili olup bir eski Milwall taraftarı, 80’lerdeki giyim tarzları ve 80’lerle ilgili bir çok takıntısı olan birinden fazlası. Ama daha çok isminin ön plana çıktığı film <strong> “ The Football Factory </strong>“ Senaryoya gelecek olursak da senaryonun akıcı bir yönü var, temayı nasıl işleyeceğini biliyor. Genellikle karakterlerin çoğunlukla şiddete yatkın olması, erkek birey üstünden anlatılması ise futbol ile şiddet unsurunun biraz daha eski dönemlere giderek sıkı işlenmesinden kaynaklanıyor. Bu devrede de araya sahicilik tanımı giriyor. Aslında filmin genel teması futbol/şiddet arasındaki bağlantıya psikolojik olarak değinmek olsa da İngiliz tabakasındaki toplum sorununu da irdelemesini biliyor. Filmin temasında bulunan Millwall taraftarlarına istinaden ise <em>“ No one Likes us, We Don’t care “</em> sloganının da filmin tema içeriğini belirtmekte yarar var. John King’in kitabından uyarlanan film “The Football Factory” ile futbol ile şiddeti John King şöyle yorumluyor. <blockquote><em>“ İçindeki korku o kadar büyük ki neredeyse donuna yapacaksın. Ama sen yine de saldırmak istiyorsun. Bu tuhaf duygunun ortaya çıkardığı heyecan, zevk o anda istediğin bir şey. Bir yolunu bulup korkunu yeneceksin ve hayatında ilk defa yapacaklarını ömür boyu unutamayacaksın ebediyen üzerinde kalacak. Adrenalin diyorlar, doğrudur tek bildiğim ne uyuşturucu ,ne seks ,ne de para bu tadı veremez “</em></blockquote> <em>Sonuç olarak; </em>Futbol ve şiddet arasındaki bağlantıyı insanın kendi iç dünyasındaki bazen psikolojik bazen de farklı unsurlarla işleyen, holiganizmi merkeze alsa da bunu aslında çok fazla sahneyi uzatarak yapmayan, John King’in aynı adlı romanından uyarlanan <strong>The Football Factory</strong> filmin finalinde dediği gibi bizi tek soruyla karşı karşıya bırakıyor <em> </em><em>“Her şeye değer mi?"</em>
Ölüm… Kaçıp kurtulamadığımız, her anımızın yakasına yapıştığını hissettiğimiz, dört duvar arasında sıkışacağınız ve kurtulamadığınız bir illet. Yaşamaksa onunla eş değer... Ölüm teması üzerinden yola çıkıyor <strong>“ The Sea Inside”</strong> ama direkt <em>“ ölüm”</em> fikri üzerinden yola çıkmıyor ve hayata dair tabiri caizse her şeyi içinde barındıran sert bir yumruk yiyebileceğiniz bir yapıt olarak karşımızda. <em>Umut, hüzün, dibe çöküş, keder, intihar, insanın kendisiyle kavgası... </em>Film, gerçekliğe dayanan yaşanmış bir hikaye olan <strong>Ramon Sampedro</strong> hayatı üzerinden anlatılıyor. Ramon’un asıl hikayesine dönecek olursak; yukarda da bahsedildiği gibi Ramon, Galiçya bölgesinde yaşayan denize tutkulu bir adamdır. Ramon için her şey denize atladığı gün bel kemiğinin kırılması sonucu değişiyor. Hayatını yatalak şekilde geçiriyor. Ramon’un tek hayali yaşamına onurlu bir şekilde son verebilme hakkını kazanmak. Diğer anlamıyla <em>“ Ötanazi “</em> hakkını kullanabilmek istemek de en doğal hakkı olduğunu düşünüyor. Filmin başlarından itibaren hikayemiz böyle başlıyor, kendi hayatına son vermek üzere bu yolda olan Ramon’un gazetecinin 'n<em>eden ölümü seçiyorsun'</em> sorusuna Ramon’un verdiği 'ö<em>lmek istiyorum çünkü bu şartlarda sürdürülen bir hayatın saygınlıktan yoksun olduğunu düşünüyorum' </em>sözü filmin başlangıcından itibaren zihnimizde yerini koruyor. Yatağa bağlı yaşam kendisi için özgürlükten tutsak bir mahkuma benziyor diğer anlamda, bu nedenle de Ramon tekerlekli sandalyeyi reddediyor. Filmin ilk bölümünde <strong>Julia </strong>ile aralarında olan diyaloglar keskin ve bir o kadar derin, belki de hayatları bir o kadar benzeştiğinden. Hikayenin kendisi Ramon olduğu için de hikaye de kendi etrafında dönüyor. Julia’nın dikkatli dinleyişleri o ciddi görüntüsü bir anlamda filmin etkileyiciliğini filmin başından itibaren arttırıyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/ramon2.jpg" alt="" width="743" height="493" /> Filmin başından itibaren hayat kavgası, ve ölüm arasında çırpınan hayatlara Ramon’un gözünden bakıyoruz. Şiirsel metinlerle geçişler sağlanıyor. Ramon’un bir televizyon ekranında belgesel vari anlatısında bu kadar gülmesine karşı cevabı ise <em>“Bir şeylerden kaçamadığında ve tamamen etrafındaki insanlara bağımlı olduğunda gülerek ağlamayı öğreniyorsun “</em> oluyor. Ölümü düşünenin gözünden bakıyoruz filme de. <strong>Julia</strong> karakterinin gözünden sorular keskinleşiyor adeta. Ramon’un verdiği cevaplar da bir o kadar derin oluyor. Ramon’un hayatına iki kadının girmesiyle birlikte değişen bir sürece tanıklık ediyoruz, en belirgin karakter burada <strong>Julia</strong> oluyor, ki derin bir tutku oluyor aralarında, diğer karakter de filmin ilk yarısında gördüğümüz<strong> Rosa </strong>karakteri olduğu gibi davranan, televizyon ekranında Ramon’u görmesiyle kendisinin yanına giden onu ikna etmeye çalışıyor. Ölümü her gün arzulayan Ramon, kendisini hareket ettiremese de çevresindekilere ilham vermenin ötesini geçiyor. Ramon’un acı dolu yaşamında ölüm arzusu kuvvetli olsa da acı ile gülmesini iyi biliyor Ramon, '<em>acı geçmeyecek, en azından gülmeliyim'</em> diyor sözünü söylüyor. Ölümü arzulayan bir insana Rosa’nın <em>'hepimiz hayatta sorunlar yaşarız'</em> sorusu ölümü arzulayan bir insan için trajikomik bir anlam taşıyor. Filmin ikinci yarısına girdiğimiz aynı hayatları paylaştığını gördüğümüz karakterimize karşı birisi yaşamı savunup birisi ölümü savunurken Ramon’un verdiği '<em>özgürlüğü yok eden bir yaşam, yaşam değildir'</em> sözü belirleyici oluyor. <strong>Rosa</strong> ve <strong>Julia</strong> arasında kalan Ramon’un bu ikili arasındaki seçimi belirleyici olsa da iki kadın arasında aslında bir kıskançlık durumu yansıtılıyor. Gerçek hayatta yazılan yazılardan oluşan <em>“ Cehennemden Mektuplar</em> gösterilir filmde, <strong>Yaşamak Adına Öl</strong> metni bu bölüm arasındadır. Julia’nın Ramon’un geçmişiyle alakalı araştırmalar yapması sonucu kaza geçirmeden önceki hayatı da görülmeye değer. Filmin ana teması <em>'ölüm' </em>olsa da Ramon’un durumu kaza yapmadan önce ve sonra diye ayrılması mümkün. Trajik olaydan sonra umutsuzluk düşünceleri Ramon’da beliriyor. <img class=" wp-image-42331 aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/Javier-Bardem-The-Sea-Inside-300x156.jpg" alt="" width="706" height="367" /> Filmin ikinci yarısı/bölümü Ramon’un ölüme yaklaştığının sinyalini veriyor. Filmin finaline doğru filmin ana kadın karakterlerinden biri olan Julia’nın Ramon’u hatırlamadığına tanıklık ediyoruz. Senaryo kısmına gelirsek; <strong>Alejandro Amenábar</strong> ve <strong>Mateo Gil</strong> senaryodan sorumlu iki kişi. Hikayeyi yazan kişilerden biri olan Alejandro Amenabar’a göre <em>“Onu televizyonda gördüm ve davayla ilgilendim ama film yapmayı düşünmüyordum çünkü istediği şey çok şok ediciydi. Aynı zamanda kendini ifade etme şekli o kadar rahattı ki bu beni etkiledi. Bir kitap yazdığını biliyordum” </em>sözünde saklı. Bununla birlikte yönetmenin anlattığına göre yönetmen Ramon Sampedro’yu gerçek hayatta takibe almış, geçirdiği kazayla kitap yazdığını biliyor, bazı araştırmalar yapıyordu. Bütün kadınların Ramon’a aşık olduğundan söz ediliyordu,bazı akrabalarıyla görüşülmüş notlar alınıyordu. Bunlara ek olarak yönetmen bu hikaye için <em>'kurguya çok fazla ihtiyacım olmadığını anladım'</em> diyor, ki yalın anlatımında yatan o etkileyicilik de biraz da buradan geliyor. Filmde de gördüğümüz üzere<strong> Ramon</strong> karakteri üzerinde ustaca duruluyor. Oyunculuktan ziyade <strong>Ramon </strong>karakterine can veren <strong>Javier Bardem </strong>öyle oynuyor ki sadece oynamakla kalmayıp bu rolü yaşarcasına yerine getiriyor. Bu filmle alakalı bir soruyla alakalı şu cümleyi kuruyor Javier Bardem; <blockquote><em>“Ramón Sampedro oynadığınızda, o kişiyi uzaklaştırmak istemezsiniz. O adamla olabildiğince uzun yaşamak istiyorsun, çünkü o adam sana seni büyütecek şeyler söylüyor. Oyuncu olarak değil, kişi olarak. O adam seni normalde yüzleşmek istemediğin şeylerle yüzleşmen gereken bir yere koyuyor. Ölüm, yaşam ve gerçek bir aşk duygusu gibi. Sahip olmadan sevebilir miyiz? Sanırım bu filmdeki soru bu.“ </em></blockquote> <em> </em>Bununla birlikte yönetmen ve senaryo yazarı olan <strong>Ajaxandro Amenaber</strong> oyuncu seçiminde Javier Bardem’i tercih etmek alakalı soruya '<em>O tek seçimdi. Senaryoyu bitirdikten sonra onu aradım ve rolü oynamayı düşünmesini istedim. Çünkü bence çok yetenekli ve bence bugünlerde İspanya'nın en yetenekli oyuncusu. Ama Ramon'un özelliklerine ya da Ramon'un yaşına sahip değildi. Asıl sorun buydu, yaşıydı ama ben onun yeteneğine tamamen güvenmeye karar verdim.' </em>sözleriyle cevap veriyor. Filme dönecek olursak; avukat rolü üstlenen <strong>Julia, </strong>gerek görüntüsüyle, gerek bakışlarıyla, gerek mimikleriyle dramvari rolün hakkını veriyor. Özellikle Ramon ile arasında yaşadıkları tutkuya benzer duygudaki o hassas ve derin bakışları fazlasıyla etkileyici bir performansa imza atıyor.<strong> Julia</strong> karakterine rol veren <strong>Belen Rueda </strong>oluyor. Rosa karakterine veren <strong>Lola Duenas </strong>filmdeki en baş kadın karakterlerden olsa başı Julia karakteri çekiyor. Rosa’nın psikolojisi üzerinde fazla duruluyor. Es geçilse de <strong>Manuela </strong>karakterine can veren <strong>Mabel Rivera</strong>; ağırbaşlılığıyla ve olgun karakteriyle dikkat çekiyor. Oyunculuk dersi vermiyor olabilir ama yine de bu oyunculuğun üstesinden geldiğini söylemek yanlış olmaz. 'Yaşlı kadın' karakteri adı altında etkili bir görüntü çiziyor. Mekan seçimlerinin berrak olması; filmin ruhunu yansıtması bir o kadar başarılı. Sonuç olarak; senaryonun yazımından, yönetmenliğine, yönetmenlikten müziğine kadar<strong> Ajaxandro Amenaber’ın</strong> elinden çıkan <strong>The Sea Inside, </strong>burukluk, dokunaklılık ve insanın içini cız yapan yapım olma adından insanın içini titreten cinsten nihilistliğe dair uzanan ölüm ile çarpışan felçli ama yaşamak zorunda kalmanın bedelinin ağırlığı altında zor bir yaşama çanak tutuyor. Bir şekilde ölümle yaşıyorsanız ya da intihar fikrine dair şeyler içinizde barınıyorsa <strong>Ramon Sampedro</strong> karakteri sizin anlayacağınız dilden konuşuyor. Derin, yalın ve doğal. Gerçeğin dili Ramon Sampedro’nun hayatında var. Belki eksik değil, belki pek fazlası. Filmin gerçekçiliğinden akan hikayede son sözü yönetmen <strong>Ajaxandro Amenaber</strong>'e bırakıyorum: <blockquote><em>'Eğer bu hikaye anlatılmayı hak etmiyorsa, bu benim için sinemacılığın sonu demektir.'</em></blockquote>
<blockquote><em>“Sınıfsal hikayeler hep ‘tutan’ hikayeler değil. Ama sinema içinde bir ‘yeri’ olan hikayeler. Son dönem dünya sinemasına baktığınız zaman bu tür hikayelerden uzaklaşma da görüyorsunuz. Ama ne olursa olsun, hiçbir zaman geriye itilmeyecek, her zaman varlıklarını hissettirecek olan hikayeler. Özetle, insanoğlu oldukça, bu tür ‘sınıfsal’ hikayeler de olacaktır.”</em> <strong>(Fikret Reyhan)</strong></blockquote> Hikaye yaratmak başlı başına zor bir işe girişmek olsa da gerçek hikayelerden ilerleyip bunu sahici bir dille seyirciye ulaştırmak en mühim olanıdır. Hikaye/Öykü konusunda ise Edebiyatta örneği <strong>Orhan Kemal, Yaşar Kemal </strong>ve edebiyatta nice isim de görmek mümkündür. İsmi <strong>Yaşar Kemal</strong> kitabıyla aynı benzerlik gösteren ama hikayesini Çukurova bölgesinin fakirliğinden ve o bölgenin bunaltıcı sıcağından alan <strong>“ Sarı Sıcak”</strong> hayata tutunmaya çalışan bir gencin hikayesini merkeze yerleştiriyor. Bu hikayenin ilk başlangıcında İbrahim’i bir kaplumbağayı sanki kendi bölgesine girip kendi bölgesine girerken kaplumbağayı uzaklaştırırken görüyoruz, buradan sonra kafamızı İbrahim’in zor yaşamına sabitliyoruz. Zor yaşamının altındaki durumu patronuna karşı isyanında gözlemliyoruz. Daha sonraları İbrahim’in küçük döküntü harabeye benzer odasında ezilen bir yaşamın anlatısının içine çekiliyoruz. Baş karakter İbrahim’in bakışlarından, ifadesinden hoşnutsuzluğunu görmek mümkün. Hayatını kolaylaştırmak istercesine biz yüz ifadesine tanıklık ediyoruz, bir yandan da daha başlangıçtan itibaren iyimser bir karakter izlenimi alıyoruz. Kamera devamlı İbrahim’in peşinde oluyor, biz de İbrahim’in peşinden savrulup giderken içindeki hoşnutsuzluğa dair bir takım sıkıntılar alıyoruz. Kamera, İbrahim’e yakın çekim pozisyonu hazırlıyor, bazı sahnelerde ön tarafı FLU gösterip arka tarafta İbrahim’i merkeze yerleştiriyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/ibrahim4-800x296.jpg" alt="" width="786" height="291" /> Film daha sonra baba-oğul arasındaki geçen diyalogdaki annenin konuya nasıl müdahil olduğunu gösteriyor. Ailesiyle oturduğu yemek sofrasında İbrahim’in boynu bükük, sanki suçluymuş gibi yüzündeki görmek İbrahim’e dair pek çok ipucunu ele veriyor. Baba –Oğul ilişkisinde İbrahim yaptığı işlerden hoşnutsuz ve içi öfkeyle dolu birini hatırlatıyor bize. Babası ise yıllarda yaşadıklarını yaparak doğduğu yerde bunu ölene kadar yapacağının sinyalini gösteriyor bize. Filmin ilk yarısında İbrahim’e dayalı bir hikaye geçse de, bunun yanında Babası Nejdet Ağa’nın da bu hikayede zorluklara rağmen direnişi, kabullenişi, bulundukları tarlada var gücüyle çalışan işçilerin yorgunluğu ve İbrahim’in bazı malları satmak için Sebze Haline götürmesiyle başlayan süreç bu hikayenin bir parçası oluyor. Bıkkınlık, mutsuzluk, hoşnutsuzluk üçgeninde yaşayan İbrahim, filmin ikinci yarısında TIR şoförlüğüne doğru isteği hikaye başka yere evriliyor. Ama bunu istese de baba mesleği olan sebzecilikten kurtulamamak adeta bir illet haline dönüşüyor. Bir tür uzaklaşma, babası gibi olmama, bulunduğu yerdeki mutsuzluktan bir nevi mutsuzluktan uzaklaşma isteği gibi durumları hatırlatıyor bize İbrahim. Film boyunca da yan karakterlerden ziyade İbrahim’in iç dünyasındaki huzursuzluklarla hesaplaşıyoruz bir nevi. Başlangıçta İbrahim nasıl başlıyorsa, hikayesini de o noktada bitiriyor. Bu, kendisi için mutsuzluk, bıkkınlık derecesine olsa da insanın peşini bırakacak gibi olmuyor. Filmin hikayesi de tam olarak İbrahim’in üzerine kurulu oluyor, bu noktada yönetmen <strong>Fikret Reyhan,</strong> <blockquote><em>“Neden bu hikayeyi tek karakter üzerinden anlattınız “</em><strong> </strong><em>sorusuna<strong> </strong> “Arka planda çok fazla şey oluyor, sermaye el değiştiriyor, aile teknolojiye ayak uyduramıyor ve kötü duruma düşüyor. Bu arka planı göze sokmak yerine bunları küçük bir öykü üzerinden göstermeyi istedim. Hepimizin ufak ufak umutları ve hedefleri var, İbrahim’in de tek istediği bir tır şoförü olmak. Buna kaçmak, kurtulmak ya da kendini var etme güdüsü mü denilebilir ama bir şekilde oradaki dünyayı kabullenmemiş bir İbrahim’den bahsediyoruz.</em> “ cümlesiyle cevap veriyor.</blockquote> Filmin genel atmosferi karanlık bir atmosferde geçiyor, İbrahim’in üzerinden anlatılan hikayede de o atmosferin içinde karanlık bir yalnızlık, bıkkınlık, ve mutsuzluğun portresi yayılıyor. Filmin görüntü yönetmeni Macar asıllı <strong>Marton Miklauzic</strong> hem Fikret Reyhan’ın ilk uzun metrajlı filmini yönetiyor, hem de filmin çekildiği şehir olan Mersin’e ilk defa geliyor. Oyunculuklara gelirsek.. İ<strong>brahim </strong>karakterine can veren <strong>Aytaç Uşun;</strong> karakter oyunculuğu üzerine ruhlu bir o kadar yalnızlığın derin yönünü göstermekle kalmayıp bütün duygu durumlarına yön veriyor. Kamera kendisinde sabit olmuş olup bakışlarıyla verdiği tepkilerle de fazlasıyla iş çıkarıyor. İbrahim karakterine karar verilen Aytaç Usun ise 28 oyuncu denendikten sonra karar veriliyor. Bunun yanında <strong>Necip Ağa</strong> karakteriyle “Baba” rolünü canlandıran <strong>Mehmet Özgür;</strong> <em>Tepenin Ardı, Abluka</em> gibi filmlerde oynamış,o filmlerdeki olgun karakterini yansıtan biri olmuş, bu filmde de aynı olgunlukta, aynı soğukkanlılıkla oynuyor. Fikret Reyhan’ın en çekindiği konulardan biri de Cast seçimi oluyor. Elindeki oyuncu kadrosu iki-üç profesyonel oyuncu dışında yerel halktan oluşuyor, yerel halktan oluşsa da başarılı bir uyum yakalanıyor. Bunun haricinde filmde müzik kullanılmaması da yönetmenin tercihi oluyor, yönetmenin bu konuda <em>“ müziğin hikayenin önüne geçmesini istemedim”</em> yorumu da bir noktaya kadar doğru bakış açısı. Kadın karakterlerin filmde konuşmaması adına ise aslında toplumsal gerçeklikten yola çıkıyor Fikret Reyhan. Kendisi de filmi oluştururken kadınların konuşmaması konusunda kendi ayrı fikir de olsa da <em>“Annemin ve Amcamın da eşinin gerçekliği buydu maalesef”</em> diyerek noktayı koyuyor. Burdan yola çıkarsak; filmin hikayesinin yaratılması yönetmen Fikret Reyhan’ın yaşadığı yaşamdan, yaşantılardan oluşuyor. Bununla ilgili de <em>“Çocukluğumla yüzleşiyorum”</em> açıklamasını yapıyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large " src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/sari-sicak3-800x450.jpg" alt="" width="803" height="451" /> Yönetmenlerin ilk uzun metrajlı filmlerine gelecek olursak; her yönetmenin ilk filminde bazı eksiklikler, bazı yanlış noktaların olması kaçınılmazdır. Gerek anlatım dili, gerek karakterin yaratılması, gerek yan karakterle başlayıp da final sahnesine kadar uzanan bölümler… Fikret Reyhan’ın '<strong>Sarı Sıcak'</strong> filmi içinde eksiklerinizi hissetseniz de samimi, sıcak,saf bir o kadar kendi yaşantısından yola çıkan kendiyle ve toplumdaki ataerkil gerçeklikle yüzleşmenin bir portresi olarak çıkıyor karşımıza. Belki cümlesi biraz hafif kalır ama galiba her şey Fikret Reyhan’ın <em>“ insanoğlu oldukça, bu tür’ sınıfsal hikayelerde olacaktır “ </em>cümlesinde saklı. Bir bakıma sıcak, gerçekçi, saf bir yaşantıyı bir karakter üzerinden nasıl anlatılırın dersini veriyor <strong>'Sarı Sıcak'...</strong>
Sinemanın altın değerli konuları vardır, bu konular herkese cazip gelmese de bazıları için vazgeçilmez bir unsur olabilir. Başlarını belaya sokan tiplemeler, bu yoldan giden karakter yaratmak bu iş için kaçınılmaz olur ama bunu anlatabilmek ise en büyük sorun olur. En azından böyle filmlerde filmin uzunluğunda sinematik dil belirleyici unsur oluyor. Bu konudan yola çıkarsak; <strong>“Uncut Gems"</strong> başlarını belaya sokan ve beladan kurtulmayacak bir karakteri merkeze koyarak hikayesini anlatıyor, bundan önce film açılışını <em>“Velo Madeni, Etiyopya 2010 Sonbaharı”</em> ile başlatıyor. Etiyopya’da başlasa da hikaye, oradaki amaç bir kumarbaz olan Howard Ratner’ın Etiyopya’da madende kazılar sonrası bir Opal ile Howard’ın dünyasına girmiş bulunacağız. Filmin anlatım daha baştan itibaren kendini ele vererek, Howard’ın devamlı telefon trafiğinde ve nasıl düzenbaz olduğunu bize gösterir. Filmin ilk yarısında NBA sahalarının unutulmaz isimlerinden Kevin Garnett’i da hikayede görürüz ve daha bu bölümlerde bahis/basketbol arası diyaloglar da kendine yer bulur. Bir kumarbazın nasıl delirebileceğinin resmini Kevin Garnett’e aldığı bahiste anlık duygu değişimlerinde olan sinir ve tepkimelerine <strong>Howard Ratner</strong> ile tanıklık ediyoruz. Filmin ilk yarısında daha çok Howard’ın o deli dolu kumarbaz yönü ağır basıyor; bunun yanında evliliğinde belli başlı sorunlar var ve genç sevgilisi ile duygusal dalgalanmalar var. Filmin ilk yarısıyla birlikte kamera Howard’ın etrafında döndükçe, biz de Howard’ın etrafında dönüyoruz. <img class="aligncenter wp-image-41832 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/uncut-gems.jpeg" alt="" width="810" height="540" /> Bir tür hırsız/polis kovalamacası yaşanıyor. Borcu olan adamlara karşı oynadığı bahisin parasını yükseltmesi sonrası bir takım olayların peşinde koşuyoruz. İflah olmaz bir kumarbazın tehlikeden korkmadığını da Howard’ın yaşantısında görüyoruz. Filmin karmaşık yapısından ziyade neler olduğunu anlamak güç oluyor, bir ses kurgusuyla birlikte bir puzzle parçasını bulmak gibi bir görevi var filmin. Parçaları birleştirmek için dikkatli ve hassas olunmalı uyarısını inceden hissettiriyor film. Uçlarda yaşayan, sınırsız ve bir o kadar yalancı bir karakteri gösteriyor bize Howard. Kendisiyle dayak yiyor, kendisiyle sorgulama içerisine giriyoruz. Bu bölümlerde bir karakterin analizini yapmak da kolaylaşıyor. Filmin ilk yarısındaki hareketli, devamlı telefon trafiğinde gördüğümüz Howard Ratner’i ikinci yarısında atmosferin ağır ağır ilerlemesine dönüşüyor. Elinde bulunan Oval'i açık arttırma ile köşeyi dönmenin planları içerisinde oluyor Howard. <strong>Kevin Garnett </strong>ile <strong>Howard Ratner </strong>arasında yapılan pazarlık sonucunda Howard’ın düzenbazlığına karşın adeta iç sesi <em>“Kumarbaz kaç para aldı diye sorulmaz”</em> diye haykırıyor, bunu tam olarak söylemese de vücut ifadesi bunu anlatacak düzeyde oluyor. Sattığı mücevherden kazandığı paranın tamamını Kevin Garnett’a bahis oynamasıyla Howard Ratner’in bir kez daha iflah olmaz bir kumarbaz olduğuna tanıklık ediyoruz<em>. </em> <em>“Bir kumarbaz her zaman daha fazlasını ister”</em> sözü de Howard üzerinden fazlasını anlatıyor. Bir yanda köşeye sıkışmışlığın verdiği hissiyat, o korku tünelinde daha fazla para kazanmak için hırslı tutkular ağında yüzüyoruz. Ağır ağır ilerleyen filmin ikinci yarısında bahise yatırılan paranın miktarıyla filmin tansiyonu, heyecanı yükselme noktasına gelerek çıtayı yükseltiyor. Heyecan, hırs gibi bütün duyguları filmin final kısmına giderken hissetmeniz kaçınılmaz oluyor. Filmin finalinin bir kumarbaz için ne kadar hüzün dolu olduğunu da görmüş oluyoruz. Final sahnesi bir anlık bahisi tutturan kumarbazın içindeki mutluluğunun mutsuzluğa dönüştüğünü ölüm ile resmediyor. Geriye parlayan pırlantalar kalıyor. Bir anda <em>“Her şeye değer mi?”</em> sorusu akıllara gelirken, bir yandan da bir kumarbaz için fazlasına bile değer yanıtı da iç ses olarak yankılanabilir. Oyunculuklara gelirsek; Howard Ratner karakterine can veren Adam Sandler, kariyerinin en muhteşem, en ruhlu performansına imza atıyor. Hareketli, heyecanlı, ruhlu bir kumarbazın nasıl olması gerektiğini inişli çıkışlı duygu değişimlerini yerinde işliyor. Ayrı bir parantez açmak gerekirse; Adam Sandler çekimler boyunca bazı yerlerinin morararak çürüdüğünü ifade ediyor, özellikle alıkoyulduğu sahnelerde boğulma geçirdiğini söylüyor. NBA’de bıraktığı izle tanınan Kevin Garnett karakterine can veren bizzat kendi olan Kevin Garnett’in yardımcı oyuncu rolünde oynadığı rol ise takdire şan bir alkışı hak ediyor. Kevin Garnett ile beraber NBA’de oynamış ve iz bırakmış iki isim olan Amar’e Stoudemire ve Kobe Bryant da filmde oynamak için teklif götürülse de bazı konularda anlaşılamıyor. <img class="aligncenter wp-image-41833 size-full" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/08/sendler.jpg" alt="" width="810" height="540" /> Filmde The Weeknd’ye yer açılmasının da bir Netflix politikası olduğunu görmemek zor olmasa gerek ve bununla birlikte Nico karakterine can veren Tommy Kominik ve yanında gözüken mafyatik adamlarda filmin içindeki ağırlığı taşıyorlar. Senaryoya gelirsek; kimilerinin klişe bulduğu kimilerinden de kendinden parçalar bulduğu bir tema önünde. Senaryonun da taslağı 10 yıllık bir zamana tekabül ediyor. Filmlerde konuşulması gereken içine yerleştirilen müzikler oluyor. Daniel Lopatin imzalı müzikler filmde sırıtmamış, bilhassa uyumlu bir iş çıkarılmış olsa da izleyenleri ikiye bölmüş gözüküyor. Darius Konthji ise görüntü yönetmeni olarak hem renkler açısından hem diğer yönden sıkı bir iş çıkarıyor. Filmin çekimleri konusunda New York sokaklarında tur atıyor olmamız da filmin diğer bir artısı oluyor. Devamlı hırsız/polis kovalaması şeklinde geçse de Safdie kardeşler mekanlar konusunda sıkıntılar çektiğini söylüyor. Hikayenin kuyumcu kısmında çekimin yapıldığı yapıldı ilçede bu işi yapan kuyumcular filmin içinde yer alıyor. Sonuç olarak; olay örgüsünün Ronald Bronstein tarafından yazıldığı, Josh ve Benny Safdie kardeşlerin yarattığı “Uncut Gems” başlangıçta Etiyopya’da madende çalışan bir sekansla hikayeye başlasa da konusu itibariyle devamlı kazanmaktan ruhunu doyuramamış, hikayenin merkezine NBA maçlarındaki bahisi yerleştiren ve bir kumarbazın iflah olmayacağını sıkı şekilde anlatan, zor ve bir o kadar puzzle parçalarını birleştirirken yorucu bir film oluyor, bu yoruculuktaki maksat ise dikkatli izlemekten geçiyor. Benim gibi Josh ve Benny Safdie kardeşler sinemasına yeni başlamışsanız bu sinematik anlatımla kendilerini bundan sonraki filmlerinde takip etmeniz kaçınılmaz olacaktır çünkü kendi sinema dilini yaratmak başlı başına en zor iştir.
<em><strong>“İnsanın kendiyle kurduğu ilişkiyi anlamak gibi düşüncem var. Ama her zaman kendi hayatım içerisinde sınıf farklılıklarını dert ediyorum. Bu düzen içinde hep bir sınıf farkının olacağına inanıyorum.” </strong></em> <em><strong>(Seren Yüce)</strong></em> Seren Yüce’nin ikinci filmi "Rüzgarda Salınan Nilüfer” burjuva yaşantısı süren çekirdek ailenin hikayesine odaklanıyor. Bu hikayede; evliliklerin içinde olan mutsuzluklar ve mutluluklar, bazı debelenmeler, arayışlar kendine yer buluyor. Başlangıç itibariyle Korhan Ve Handan çiftinin evliliklerine konuk oluyoruz; bu evlilikte kadın bir takım arayışlarda, erkekse maço tavırlarda ama içine kapanık dünyasını hafiften sezdiriyor. Bu hayatlara dahil olan “Şermin“ karakteri filmde seyreliyor. Handan’ın Şermin’e kitap yazmasını sormasıyla kendisi de bu boş meşgaleli hayatında bir bilgisayar alıp kitap yazma işine koyuluyor. Bu süreçte eşi Korhan, bu lüzumsuz eşya alma durumunun tepkisini dile getirir. Bir nevi erkek karakterin kadınlar üzerindeki bu harcamalara bir tepkiyi Korhan’ın karakterinde görmek mümkün. Handan’ın hayatıyla ilgili kendi hayatlarında bir hayatsızlık olduğunun hissiyatını alıyoruz bu ilişkide. Aralarında bir evlilikten ziyade birbirine soğuk ve mesafeli insan izlenimi alıyoruz. <img class="aligncenter wp-image-41294 size-full" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/2013198-806415319.jpg" alt="" width="877" height="540" /> Korhan, Handan ve kızları üzerinden tespit yapacak olursak, teknoloji dünyasındaki iletişimsizliğin dışa vurumuna tanıklık ediyoruz bu hikayede. Kendini bulmak için çırpınan ama başka hikayeler yaratmak isteyenlerin hikayesi de denebilir buna. Bu hikayede “Şermin” karakteri bir köprü görevi görüyor; Handan’ın bu dünyada görevi başkaları üstünden bu dünyada kendine farkındalık yaratabilmek. “Handan” karakteri tabiri caizse daldan dala atlayan ve zıplayan bir konumda beliriyor. Şermin’i de bu konuda kurban niyetiyle yaklaştığını hissettiriyor. Fikrini her defasında Şermin’e açtığında ve bir kıskançlık krizini bakışlarında görmek mümkün. Handan’ın fikirden fikire atlayıp bulandırmasıyla birlikte devam eden süreçte “yapan nasıl yapıyor” cümlesi de ağızlara sakız misali yapışıyor. "Bir yandan istediklerini mi gerçekleştirmek istiyor Handan, yoksa başkalarının fikirleri mi Handan’a daha cazip geliyor?" film için kritik soru oluyor. Bir yandan erkek-kadın tartışması/çatışmasına da değinmesini iyi biliyor. Bir yanda parasızla güç sahibi olan erkek karakterler, bir yanda çalışmadığı için “senin zamanın var“ cümlesine karşı çıkan kadınların alınganlığı. Bu bir tür alınganlık olmasa da iyi bir şirkette patron konumunda Korhan’ın üzerinden bir iktidarlık oyununu görmek hiç de zor değil. Filmin genel temasında; ellerinde telefon, tablet ve bilgisayarla kendi kabuğuna çekilen aile bireylerinin bu iletişimsizlik çağına katkılarını gözlemliyoruz. Filmdeki mekan ev olsa da orada ev; sadece içine girilen bir sığınak, bundan fazlası da hissedilemiyor. Korhan’ın başka kadınlarla flörtleşiyor olmasından gece yarısında gelen bir mesaj kadının anlamayacağının sanılması ile ilgili de mesajını veriyor film. Buradan da filmin başından itibaren evliliklerinde kendilerine soğuk ve mesafeli olan çiftimizin cinsel birlikteliğinde düzenli olmadığının kanıtı oluyor bu kısım. Kıskançlık, haset, kibir, sevgi, nefret... Birçok duyguyu filmin ikinci bölümü ele veriyor. Kadının kadının kıskançlığı Handan ve Şermin arasında net şekilde veriliyor. “Peygamber mi zannediyor bir kitap yazdı diye “ içerlenen Handan’ın cümlesi de bunu anlatan en net cümle oluyor. Oysa Şermin; sessiz, sakin, kitabıyla başarılı olan bir karakter konumunda oluyor; daha çok bütün hikaye Handan üzerinden anlatılıyor bu hikayede. Filmin başından iki dost gibi görülen ailenin aslında aralarında hiçbir dostluk olmadığını da filmin ikinci yarısındaki sahnelerde apaçık hissettiriyor film. <img class="aligncenter wp-image-41293 size-full" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/08/2013198-683233593.jpg" alt="" width="810" height="540" /> Oyunculuklara gelirsek... Handan karakterine can veren Songül Öden filmin baş kahramanlarından biri oluyor; gerek hal ve hareketleriyle, gerek muhteşem performansla, bunun yanında eşi olarak karşımıza çıkan ve Korhan karakterine can veren Tolga Tekin; mevki sahibi, burjuvazi bir yapının içinde olan patron görünümlü kişiyi aktarıyor bize. Yan karakter olarak filmde yer alan Şermin karakterine can veren Tülay Günal; sakin üslubuyla, doğal görüntüsüyle can katıyor. Sonuç olarak; Seren Yüce’nin ikinci filmi olan ”Rüzgarda Salınan Nilüfer” hikayeyi sade anlatım yoluyla anlatmasıyla, aile bireyleri arasındaki iletişimsizlik başta olmak üzere meselesi bir film olma özelliğini fazlasıyla taşıyor. Nilüfer çiçeği de durgun sularda ve sulak alanlarda yetiştiği için asla salınamayacaktır, aynı Handan’ın kendi hikayesini Şermin üzerinden yazması gibi Handan da Şermin gibi olamayacaktır. Belki de insan başkasına öykünerek değil, gerçekten kendi sahici hikayesini yazarak bu işe dahil olabilir. Şermin’in dediği gibidir belki her şey: “Biz kendini tanımayan aptallarız!”