Bu sorunun birden çok cevabı vardır ancak bu cevaplardan birisi kesinlikle “saygı duyması” ya da “saldırmayı istememiş.” olması değildir. Nitekim Naziler Türkiye'ye “Gertrude Operasyonu” isimli bir saldırı planı hazırlamış ancak bu saldırıyı hayata geçirememişlerdir. Neden bu saldırı hayata geçirilmedi, hep beraber inceleyelim. <h3>İkinci Dünya Savaşıyla Alakalı Ön Bilgiler</h3> Öncelikle 2. Dünya Savaşıyla alakalı biraz ön bilgi vererek başlayalım. Bu dönemin tarihine ilgili olanlarından da bildiği gibi Naziler hızlı bir saldırıyla Polonya'yı ele geçirdiler ve savaşın fişeğini resmen ateşlemiş oldular. Birleşik Krallık ve Fransa hızla Polonya'nın yanında savaşa girdiler ancak çok geçmeden Benelüks ülkeleri Naziler tarafından işgal edildi, hemen ardından Fransa teslim olmak zorunda kaldı. İngiltere bir müddet savaşı tek başına sürdürmek zorunda kaldı ancak çok büyük bir sömürge imparatorluğuna sahip olduğu için eşi görülmemiş bir insan gücüne sahipti, ayrıca Britanya adası anakaradan ayrı olduğu ve çok güçlü bir donanmaya sahip oldukları için saldırıya çıkamasalar bile savunma noktasında çok ciddi sıkıntılar yaşamıyorlardı. İlerleyen dönemde İtalya'nın da biraz başarısızlığı yüzünden Naziler Balkan ülkelerini işgal etmeye başladılar, Yunanistan işgal edildi ve Bulgaristan Nazilerden yana bir tavır almak zorunda bırakıldı. Böylelikle Türkiye’nin Trakya sınırlarında alarmlar çalmaya başladı, Naziler kapıya dayanmıştı. <img class="snax-figure-content attachment-large aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/images-56.jpeg" alt="" width="727" height="667" /> Bu noktada müttefik devletler İsmet İnönü'yü telaşlandırmak istendiler, Nazilerin kapıya geldiğini ve sıranın Türkiye'de olduğunu dolayısıyla kendilerinden yana savaşa katılması gerektiğini söylediler ancak İsmet İnönü son derece tavizsiz bir tarafsızlık politikası izlemeye kararlıydı ve her iki taraftan gelen teklifleri elinden geldiği kadar oyalamaya çalışıyordu. Hitler, Barbarossa Harekatını başlatarak Sovyetler Birliğine karşı savaş ilan etti, bu noktada işler daha da karmaşık bir hal alıyordu çünkü Sovyetler de artık savaşın bir parçasıydı ve Kafkas sınırlarımızı bu ülkeyle paylaşıyorduk. İran da savaşa katılacak ama çok geçmeden istila edilecekti. Güneydeki Suriye toprakları Hitler'in Fransa'da kurduğu kukla yönetimin kontrolündeydi, Irak ise İngiliz etkisi altındaydı. Dolayısıyla Türkiye'nin etrafında resmen kıyamet kopuyordu ve atılacak tek bir yanlış adım bu ülke için çok ağır bedeller ödenmesine sebep olabilirdi. Neyse ki İnönü ve arkadaşları gibi değerli insanlara sahiptik diyelim. <img class="snax-figure-content attachment-large aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/images-57.jpeg" alt="" width="884" height="625" /> <h3>Gertrude Planı</h3> Bu plan 1942 yılına doğru şekillenmeye başlamıştı, o dönem işler Hitler için yolunda gidiyordu. Barbarossa Harekatı başarıyla ilerliyordu ve Sovyetler neredeyse düşmek üzereydi, Afrika'da General Rommel İngilizlere karşı ilerliyordu, şimdilik Batı kanadında ise çok bir hareket yoktu. Gertrude planı çok karmaşık bir plan değildi, Almanlar Sovyetlerde biraz daha ilerledikten sonra Türkiye'yi hızla işgal edecek ve bu sayede çok kısa sürede Kafkasya'yı Güney tarafından da sarmala alacaktı. Ayrıca bu operasyonla Irak ve Arabistan petrollerine ulaşılacak, Rommel de Mısır'ı düşürüp daha güneyden destek verecekti. Belki operasyonun ileri aşamalarında İran üzerinden İngiliz kontrolünde olan Hindistan bile düşürülecekti dolayısıyla Türkiye, yapbozun son parçasıydı fakat işler Hitler'in istediği gibi devam etmeyecekti. <img class="snax-figure-content attachment-large aligncenter" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/OP-Gertrude.jpg" alt="" width="842" height="631" /> ABD'nin savaşa girmesinin ardından işler değişmeye başlamıştı. ABD, Sovyetler'e çok ciddi anlamda teçhizat yardımına başlamıştı. Kışın başlamasının etkisiyle, ABD'nin yardımlarıyla ve biraz da Nazilerin beceriksizlikleriyle Sovyetler oyun bitti denirken yeniden oyuna dahil olmuştu ve Almanları geri püskürtmeye başlamıştı. Diğer yandan ABD'nin de desteğiyle İngiltere artık saldırı yapacak gücü toplamıştı ve Afrika'da Naziler üstünlüklerini yitirmeye başlamıştı ayrıca İngilizler ve Amerikalılar Sicilya adası üzerinden İtalya'ya çıkartma yapmışlardı ve İtalya içlerine doğru ilerliyorlardı. Almanlar iyiden iyiye sıkışmaya başlamıştı ve Gertrude planı için kurulan bütün denklem adeta altüst olmuştu. Bu andan sonra Gertrude bir daha pek konuşulan bir plan pek olmadı çünkü Nazilerin bu operasyonu gerçekleştirecek gücü yoktu, gücünü yönlendirmesi gereken daha büyük sorunlar vardı. Ayrıca dediğimiz gibi denklem altüst olmuştu, Naziler ne Sovyetleri ne de Mısır'ı düşürmeyi başarabilmişlerdi dolayısıyla bu noktada sonra Türkiye’ye gerçekleştirecek bir harekatın çok da bir anlamı yoktu. Savaşın son yılında Türkiye müttefik devletlerin yanında savaşa katıldı ancak fiilen herhangi bir çatışmaya girmedi. Hukuki olarak savaşa katılmış olmasının sebebi yeni kurulacak olan Birleşmiş Milletlerin kurucu üyelerinden birisi olmak istemesi ve savaş sonrası şekillenen Dünya'da söz sahibi olmak istemesiydi. <img class="snax-figure-content attachment-large aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/07/images-59.jpeg" alt="" width="911" height="523" /> Okuduğunuz için teşekkürler.
Alperen Özdemir
@almir11
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bugün yaptığı açıklama göre asgari ücret brüt 6471 TL, net olarak 5500 TL'ye yükseltildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, işverenlere 100 TL yardım yapılacağını da açıkladı. Asgari ücret Türkiye'yi son dönemde çok derinden ilgilendirmeye başladı çünkü halkımızın yaklaşık %57’si asgari ücretle çalışmaktadır ki bu oldukça yüksek bir orandır. Gelişmiş ülkelerde asgari ücretle çalışan nüfusun oranı %20’nin üzerine çıkmamaktadır. <h3>Konuyla Alakalı Veriler</h3> Asgari ücretin artış oranı yaklaşık %30 oldu ancak 2022’nin başından beri enflasyon %35 oranında gerçekleşti. Dolayısıyla asgari ücret zammı enflasyon oranının altında kaldı. Ayrıca dört kişilik bir ailenin açlık sınırı şu anda 6.300 TL ve yoksulluk sınırı da 20 bin TL civarındadır dolayısıyla asgari ücret tek kişinin çalıştığı bir ailede açlık sınırının altında, iki kişinin çalıştığı bir ailede de yoksulluk sınırının altında kalmaktadır. <img class="snax-figure-content attachment-large alignnone" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/07/IMG_20220701_185908.jpg" alt="" width="686" height="584" /> <strong>Grafik Kaynağı: @ali_hakan_kara</strong> (Takip etmenizi tavsiye ederim çok değerli bir ekonomist).
Osmanlı son dönemlerinde gerilemenin de etkisiyle çok fazla siyasi kargaşaya maruz kalmıştır, özellikle son yıllarında ortaya çıkan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin yaşanan olaylarda çok büyük rolleri olmuştur. Enver Paşa'nın Makedonya'da başlattığı isyan ile Osmanlı'da 2. Meşrutiyet ilan edilmişti, devlet bu olayla beraber bir nebze de olsa demokratik bir havaya bürünmüştü. Uzun bir zaman sonra seçimler yapılacaktı ve ilk meşrutiyetin aksine parlamentonun hükümetin şekillenmesinde etkileri olacaktı. Meşrutiyetin ilanıyla beraber bir karşıdevrim girişimi yaşandı, bu olaya 31 Mart Vakası denmektedir. Bu sefer isyancılar tam tersine meşrutiyetten yana değillerdi. İstanbul'da yoğunlaşan isyanı, başta İttihatçılar tarafından Selanik'te toplanan Hareket Ordusu başarıyla bastırmış ve bu fırsatı kullanarak Sultan Abdülhamit'i tahttan indirip yerine kardeşi Mehmet Reşad'ı geçirmiştir. Sultan Abdülhamit, kendisini deviren askerlerin çıktığı yer olan Selanik'e sürgün edilmiştir. <img class="snax-figure-content attachment-large aligncenter" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/images-42.jpeg" alt="" width="657" height="582" /> Bundan sonraki dönemde meşrutiyet devam etmiş, ülkede çeşitli partiler kurulmuştur, çeşitli cemiyetler devlette yapılanmaya başlamışlardır ve bunlar arasında en popüler ve güçlüsü tabii ki İttihat ve Terakki'ydi. 1911’de İttihat ve Terakki'ye muhalif olarak Hürriyet ve İtilaf Cemiyeti kurulmuş ve İstanbul'daki ara seçimleri de kazanmıştır. İttihat ve Terakki bu olay üzerine erken seçime gitmiş ve 1912’de seçimi kazanmıştır ancak Hürriyet ve İtilaf yanlıları bu seçimin hileli olduğunu iddia etmiş ve Halaskâr Zabitleri isimli askeri bir birlik kurarak tıpkı zamanında İttihatçıların yaptığı gibi Makedonya'da bir isyan başlatmışlardır. Bu olayın sonucunda İttihat ve Terakki hükümetten istifa etmiş, yerine kısa süreli olarak da olsa tarafsız bir hükümet kurulmuştur ancak bu kısa sürenin sonunda Hürriyet ve İtilaf hükümetin kontrolünü ele geçirmeyi başarmıştır. <h3>Babıâli Baskını</h3> Baskına giden yolu hazırlayan şey, Balkanlarda patlak veren savaşın ta kendisiydi. O dönem iktidarda olan Kamil Paşa kabinesi Hürriyet ve İtilaf yanlısı bir hükümetti ve Balkan Savaşlarında çok büyük bir yenilgi almıştı. Neredeyse Osmanlı'nın Avrupa'daki tüm toprakları kaybedilmiş ve Edirne'yi de savaşmadan teslim edecek kadar zayıf bir duruma düşmüşlerdi. Selanik'in kaybedilmesinden sonra pek çok İttihat ve Terakki üyesi ya tutuklanmış ya da sürgüne gönderilmişti, Hürriyet ve İtilaf Fırkası da kendi içinde iktidar mücadeleleri yaşıyordu. Bu iktidar mücadelesini çözmek için Fırka, hükümete kendilerine devlet içinde daha fazla pozisyon vermeleri konusunda bir talepte bulundu ancak bu talepleri tam olarak karşılanamıyordu. Bu sebeplerden dolayı hükümet hem İttihatçıların hem de Hürriyetçilerin desteğini kaybetmişti ve her iki grup da hükümete karşı bir darbe hazırlığı içine girmişlerdi. İttihat ve Terakki en nihayetinde darbe hazırlıklarını tamamladı ve o gün geldi, Enver Bey kendini kahraman olarak göstermeyi çok seven bir karakterdi ve bu fırsatı da elbette kaçıramazdı. Bir beyaz atın üzerine çıktı ve hükümet binasına doğru bu atın üzerinde yanında bir grup destekçisiyle beraber ilerlemeye başladı. O sırada Ömer Naci, İstanbul halkına Edirne'nin tek bir kurşun atılmadan teslim edileceğini söyleyerek insanları galeyana getirme çabasındaydı ve bunu başarmıştı. Çok geçmeden hükümet binasının etrafı halkla ve İttihatçılarla sarılmıştı, herkes hükümetin bir an önce görevi bırakmasını istiyordu. Enver Bey yanındaki grupla beraber hükümet binasına girdi, Sadaret Yaveri Nafiz Bey binaya girenlere ateş açtı ancak çok geçmeden kendisi vurularak hayatını kaybetti. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/images-43-2.jpeg" alt="" width="662" height="372" /> Enver Bey, grubuyla beraber Harbiye Nazırı Nazım Paşa'nın odasına girdi, kendisini askeri usulde selamladı ancak kalabalığın arasından çıkan Yakub Cemil, beklenmedik bir şekilde Nazım Paşa'yı vurup öldürdü. Enver Bey buna hayli sinirlenmişti, ayrıca Nazım Paşa'yı darbe sonrası hükümetin başı yapmak istediği de söylenir ama olan olmuştu ve bitirilmesi gereken bir siyasi karmaşa vardı. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/images-44-3.jpeg" alt="" width="662" height="349" /> Enver ve Talat Beyler hızla Sadrazam Kamil Paşa'nın odasına daldı ve silah zoruyla kendisine bir istifa mektubu yazdırdılar. Paşa'nın istifa mektubu aynı gün içinde padişah tarafından kabul edildi ve yerine İttihatçıların istediği gibi Mahmut Şevket Paşa getirildi. Mahmut Paşa ılımlı bir tavırla yönetime başladı, Edirne konusunda İttihatçıların isteği üzerine bir karşı saldırı planlandı ancak Edirne'yi kurtarma hayalleri suya düştü ve önceki hükümetin savaşmadan kabul ettiği bütün şartları yine kabul etmek zorunda kaldılar, savunma olarak İttihatçılar “Biz savaşıp verdik, onlar savaşmadan verdiler.” demekle yetindiler. Çok geçmeden Mahmut Şevket Paşa vurularak öldürüldü. Bu durumu fırsat bilen Enver, Talat ve Cemal Beyler üçlü bir ittifak kurarak yönetimi ele geçirdiler. Bu olayın yaşanmasıyla beraber demokrasi için savaşan İttihat ve Terakki, ülkeyi bir diktatörlüğe dönüştürmüş oldu. İttihatçılara muhalif olan pek çok kişi yargılanmaya başlandı, İttihatçılar tek mutlak güç haline geldiler, 1. Dünya Savaşı kaybedilene kadar iktidarlarını sürdürdüler. Teşekkürler, sağlıkla kalın.
<h3>Giriş</h3> Star Wars dünyadaki en ünlü dizi/film serilerinden bir tanesidir ve milyonlarca seveni vardır, ben de bunlardan bir tanesiyim. Star Wars serisi son yıllarda sequel dediğimiz son üçlemeyle beraber adeta bir fabrika gibi sürekli yeni yapımlar üretmeye başladı, bunda tabii ki Disney'in seriyi satın almış olmasının da reddedilmez bir etkisi var. Ne var ki son üçleme hayranlar tarafından beğenilmedi, kendi şahsi görüşüme göre bence yedinci ve sekizinci filmler idare eder düzeydeydi ama son filmi izlerken gerçekten sık sık kapatmayı düşündüğümü inkar edemeyeceğim. Daha sonra çıkan Mandalorian dizisi çok sevildi, seri bu diziyle beraber yeniden bir ivme yakaladı. Bunu gören Disney tabii ki durmak istemedi ve hemen arkasından Boba Fett üzerine de bir dizi çıkardı, bu yapım çok sükse yaratmasa da beğenilmeyen bir yapım da olmadı fakat Disney'in elinde kullanılmayı bekleyen bir silah vardı: Obi-Wan ve Anakin ilişkisi. Obi-Wan üzerine bir dizi çıkarılacaktı, bu dizide bu ilişkiye değinilecekti ve hayranlar resmen kendinden geçecekti. Peki öyle mi oldu? Gelin buna hep beraber bakalım. Bu incelemede yer yer spoiler olacağını şimdiden belirtmek isterim. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/IMG_20220628_165352-800x332.jpg" alt="" width="662" height="275" /> <h3>Obi-Wan Kenobi Dizisi</h3> Dizi aslında Star Wars camiasını ikiye ayırdı desem çok da yalan olmayacaktır. Bazı kişiler dizide çok fazla mantık hatası olduğunu dile getirirken bazıları da bu hataların normal olduğunu, Vader ve Kenobi ilişkisine odaklanmak gerektiğini dile getirdi. Kenobi dizisi gerçekten yer yer mantık hatalarıyla karşılaşabileceğiniz bir dizi olmuş. En basitinden Kenobi ve Leia bir grup askerle aynı araca bindiğinde bu askerlerin onları tanımıyor olması pek gerçekçi olmamış nitekim Kenobi galakside aranan bir Jedi ve illa ki kendisiyle alakalı bir veri bu askerlere iletilmiş olmalı. Reva'nın Vader ile giriştiği mücadele çok iyi olmakla beraber mücadelenin sonunda karnında koca bir delik açılmasına rağmen nasıl oradan sağ kurtulup bu kadar kısa bir sürede Tatooine'e gittiği de ayrı bir muamma. Vader gemiyi indirdikten sonra arkasından bir geminin öylece kalkıp gitmesi gibi mantık hataları sürer gider. A New Hope filminde Kenobi ve Vader karşılaştıklarında Vader son karşılaşmalarında henüz bir öğrenci olduğunu söylüyor fakat bu diziyle beraber bu replik de bir mantık hatasına dönüşmüş oldu. İşin açıkçası bu dizinin canon'a dahil edilmemesi gerektiğini bile söyleyen bir sürü insan gördüm. Ha bir de bunu söylemezsem olmaz, müzikler pek iyi değildi. Şahsen Battle of the Heroes ve Duel of the Fates gibi müzikleri kullanmalarını tercih ederdim. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/IMG_20220628_164914-800x329.jpg" alt="" width="662" height="272" /> Diğer yandan bu mantık hatalarını bir yana bırakırsak gerçekten Kenobi ve Vader arasındaki bu mücadeleyi izlemek, özellikle son bölümdeki kapışmayı izlemek benim için inanılmaz bir zevkti. Son bölümde Vader'ın Kenobi'ye söylediği sözler, aynı şekilde Kenobi'nin en sonunda arkadaşının öldüğüne ikna olmuş olması beni gerçekten etkileyen detaylardı. Leia ve Kenobi arasında geçen pek çok diyalog da ayrı bir zevk kaynağıydı. Özellikle Reva ve Vader arasındaki mücadelede Vader'ın sıradan birisine karşı ne kadar güçlü olduğunu görmek, Reva'yla tıpkı bir oyuncak gibi oynaması da güzel sahnelerden bir tanesiydi. En nihayetinde dizinin sorunları olduğu aşikar ancak bana göre bu dizi tamamen çöp ilan edilmeyi de hak etmiyor, kendi adıma uzun zamandır hissetmediğim duyguları bana hissettirdiğini söyleyebilirim. Star Wars seviyorsanız, bir bakın derim, Disney+ üzerinden izleyebilirsiniz. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://cdn.wonder.tr/sites/dergio/media/2022/06/IMG_20220628_165016-800x331.jpg" alt="" width="662" height="274" /> Okuduğunuz için teşekkürler, sağlıkla kalın.
<h3>Giriş</h3> Ekonomi üzerine pek çok kişi tarafından tartışılan ve düşünülen konulardan birisi “demokrasi”dir. Bazı kişiler güçlü bir ekonomiye sahip olmak için demokrasinin ön şart olduğunu, demokrasi olmadan güçlü bir ekonominin imkansız olduğunu söylerken bazılarıysa bunun aksini iddia etmekte, güçlü ekonominin başka faktörlerin bileşenleriyle oluştuğunu iddia etmektedir. Peki, hangi taraf haklıdır? Elbette, bu soruya cevap vermek için koca bir kitap bile yazılabilir, bir sürü ülkenin tarihlerini tek tek incelemek gerekir yine de burada bir fikir olması açısından kısa bir bilgilendirme yapabiliriz. <h3>İddialar ve Örnekler</h3> Bu konu üzerine pek çok iddia elbette ortaya atılmıştır, bunlardan bazılarını incelemek gerekirse başta coğrafya hipotezi gelir. Bu iddiaya göre bir ülkenin ekonomik gelişmişliği bulunduğu coğrafya ile doğrudan alakalıdır, peki bu iddia ne kadar doğrudur? Elbette, bir ülkenin bulunduğu coğrafya ona avantaj sağlayabilir nitekim Avrupa'daki bir ülke Afrika'dakine göre çok daha avantajlı bir durumdadır ancak bu demek değil ki tüm ekonomik gelişmişliği coğrafya üzerine yıkabiliriz. Her şeyden önce hepimizin bildiği bir Kuzey Kore ve Güney Kore örneği vardır, bu iki ülke arasında sadece bir çizgi olmasına rağmen iki arasında git gel yaptığınızda(tabii Kuzey Kore'de vurulmazsanız) iki farklı dünyaya girip çıkmış gibi hissedeceksinizdir. En basitinden Meksika ve ABD'nin ortak kullandığı şehirler/kasabalar vardır ve bunların ABD tarafında kalan kısımları çok daha gelişmiştir. Dolayısıyla coğrafya etki etmekle beraber her şey değildir. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/images-38-3.jpeg" alt="" width="636" height="400" /> Cahiliyet ve kültür hipotezleriyle karşılaşabiliriz ki bunlar da çok sağlam dayanaklar değillerdir aslında. Cahiliyet hipotezine göre bazı ülkeler geri kalmıştır çünkü yöneticileri ne yapacaklarını bilmemektedir ancak bu doğru değildir. Daha önce pek çok fakir ülkeye Avrupa'dan yardım için uzmanlar gönderilmesine rağmen bu uzmanlar geri döndüklerinde kendi sözlerini yöneticilere dinletemediklerini söylediler. Yöneticiler doğru olanı bilmediği için değil, tercih etmedikleri için yapmıyorlardı tıpkı şu anda faiz artırmamak uğruna koca bir ekonomiyi yokuş aşağı süren bir kişi gibi. Dolayısıyla cahillikten değil, siyasi tercihlerden kaynaklanan sorunlar vardır. Öte yandan bir diğer iddiaya göreyse bazı kültürler gelişime daha açıklardır. Bu iddiayı savunanlarsa İngiliz sömürgelerinin sonradan çok geliştiğini ileri sürerler, tabii ki burada bahsettikleri sömürgeler ABD, Kanada, Avustralya gibi sömürgelerdir ancak İngiltere'nin pek çok sömürgesi de geri kalmıştır(Hindistan, Mısır vb.). Burada şu iddia gelebilir, İngiltere bu sömürgelerine kendi kültürlerini aşılayamadı denebilir ancak Amerikan kültürünün hakikaten İngiliz kültürüyle de bir benzerliği kaldı mı ki? Pek sayılmaz. Diğer yandan gelişim sadece Avrupa kültürleriyle olsaydı, Japonya ve Güney Kore gelişmiş ülke olmazlardı. Dolayısıyla konunun kültürle de çok bir alakası yoktur. <h3>Demokrasi</h3> Gelelim demokrasiye, dünyadaki gelişmiş ülkelerin çoğu demokrasiye sahip midir? Kesinlikle öyledir ancak oradan birisinin “Çin var kardeşim, Rusya var. Demek ki demokrasi olmadan da oluyormuş.” dediğini duyar gibiyim. Kendilerinin haklılık payları vardır, bu ülkelerin ekonomik büyükleri fazladır ancak benim merak ettiğim şey şu: Eğer ekonomik büyüklük üzerinden tartışacaksak Dünya'nın en büyük beşinci ekonomisi olan Hindistan'ın adını niye kimse anmıyor? Mevzu şu aslında, sizin güçlü ekonomiden ne anladığınızla alakalı. Eğer güçlü ekonomi deyince sadece ekonomik büyüklük anlıyorsanız, o zaman belki haklı olabilirsiniz ancak güçlü ekonomi deyince aklınıza kişi başına düşen milli gelir geliyorsa, gelirin nasıl dağıtıldığı gibi şeyler geliyorsa o halde Çin ve Rusya örnekleri maalesef çok da işe yaramayacaktır nitekim bu ülkelerin refah seviyesi diğer büyük ekonomilerin altındadır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/06/images-37-5.jpeg" alt="" width="662" height="348" /> <strong>GSYH</strong> ABD:20,94 Trilyon Dolar(World Bank) Çin:14,72 Trilyon Dolar(World Bank) Kişi başına düşen milli gelir ABD: 60 bin Dolar(World Bank) Çin: 10 bin Dolar(World Bank) <h3>Ulusların Düşüşü</h3> Burada Ulusların Düşüşü kitabından bahsetmeksek tabii ki olmaz, Daron Acemoğlu tarafından yazılan bu kitap bu sorunun cevabını arayan önemli eserlerden bir tanesidir. Kendisinin araştırmasına göre burada önemli olan şey kurumların bağımsızlığıdır yani bir ülkenin kurumları ne kadar bağımsız olursa o ülke o kadar hızlı gelişecektir. Elbette, bunu sağlamanın yegane yolu da demokrasiden geçmektedir, ayrıca kitapta Çin üzerine de bir başlık olmakla beraber Çin'in bu ekonomik büyüklüğünün de kalıcı olmayacağı ileri sürülüyor. Kurumların bağımsızlının ne kadar önemli olduğunu her geçen gün tecrübe ediyoruz çünkü Türkiye'nin Merkez Bankası ve diğer ekonomi yönetimleri şu anda olması gerekenin aksine bağımsız olmadıkları için doğru kararlar alamıyorlar. Diğer yandan demokrasi, yurt dışından gelen yatırımcı için de bir güvencedir. Eğer bir kişi sizin ülkenize güvenmiyorsa o halde sizin ülkenize yatırım yapmayacaktır, her şeyden önce mülkiyet haklarının korunacağından emin olmalıdır. Dolayısıyla ekonomiyi geliştirmek için en doğru ve sürdürülebilir yol demokrasiden ve kurumların bağımsızlığından geçmektedir. Şunu hiçbir zaman unutmamamız gerekir: demokrasi bir ülkede seçim olması demek değildir. Bugün seçimlerin yapıldığı pek çok ülkede demokrasinin kırıntısı bile yoktur. Demokrasi demek güçler ayrılığı demektir, bağımsız kurumların olması demektir. Sağlıkla kalınız.
Dün Beştepe'de toplanan bakanlar arasında gündem konularıyla alakalı önemli bir toplantı gerçekleştirildi. Görüşülen konulardan birisi de kripto paralara karşı gerçekleştirilecek olan düzenlemenin ne şekilde olacağıydı. Son durumun değerlendirilmesi için toplantıya Hazine ve Maliye Bakanı Nurettin Nebati ve Ticaret Bakanı Muş'un da katıldığı bilgisi verildi. Masaya yatırılan tasarıya göre Kripto hususunda regülatör kurumların Sermaye Piyasası Kurulu(SPK), Ticaret Bakanlığı ve Merkez Bankası olması bekleniyor. SPK'nın kripto para ihracına yönelik esasları belirken yurt içinde kurulacak olan kripto para borsalarının denetlenmesinde sorumlu kurum olması bekleniyor. Kripto para borsalarının tıpkı ülke içindeki diğer şirketler gibi muamele görmesi, mali durumlarının periyodik olarak kontrol edilmesi ve bir sorun çıkması durumunda halkın bu konuda bilgilendirilmesi, borsanın durumu kötüye giderse faaliyet durdurma kararının alınabileceği söyleniyor. Kaçınılmaz olarak kripto paralar için bir vergi yasasının çıkması bekleniyor, bununla beraber ilerleyen dönemde uluslararası borsalarda işlem yapmanın kısıtlanması, insanların yerli borsalara yönlendirilmesi de kaçınılmaz bir sonuç olarak bekesilem Kripto para yasa tasarının son haline getirilmeye yakın olunduğu sinyali üzerine, tasarının yakın zamanda meclise getirilmesi bekleniyor. <h2>Nasıl Duruyor? (Şahsi Görüşlerim)</h2> Aslında daha geçen gün kripto varlıkların regülasyonu üzerine bir yazı yazmıştım, daha detaylı bilgi için o yazımı okuyabilirsiniz. Türkiye'deki yasa tasarısı henüz detaylarını bilmemekle beraber, mantıksız durmuyor. Borsaların ve kripto paraların denetlenmesi gerektiğini, bunun yatırımcının güvenliği için gerekli olduğunu söylemiştik. Burada tepki çekecek olan başlıca konu vergi gelmesi ancak devletin bu varlıkları tanıması için belirli bir vergi uygulaması gerekiyor, bu noktada verginin yatırımcıyı yıldırmayacak bir düzeyde olması tabii ki elzemdir. Diğer bir konu ise yabancı borsaların kısıtlanması olarak karşımıza çıkıyor ve pek çok yatırımcı Binance gibi yabancı borsaları kullanıyor, bu noktada bunun da doğal olduğunu söyleyebilirim çünkü yabancı borsaları bizim denetlememiz ve onaylamamız hayli zor, ayrıca yabancı borsalardan vergi de alamayız. Yabancı borsalar başta kısıtlansa bile ilerleyen dönemde FED'in de düzenleme getirmesi kaçınılmaz bir gerçek, FED düzenlemesi geldikten sonra FED'in onayladığı borsaların Türkiye'de yeniden erişilebilir olacağını düşünüyorum. <em>Teşekkürler, sağlıkla kalın.</em>
<p>24 Mayıs 2022 itibariyle Dolar/TL yeniden 16 seviyesini geçmiş ve haberin yapıldığı saatlerde 16.12 seviyelerinde dalgalanmaktadır. Aralık ayında yaşanan KKM müdahalesiyle Dolar/TL = 18'ten 11 seviyesine düştüğünden beri en yüksek seviye bugün görülmüş oldu, Doların yükselişinin durdurulamıyor olması pek çok ekonomist tarafından KKM'nin artık etkisini yitirmiş olması ve hükümetin yeni bir plana ihtiyacı olduğu şeklinde yorumlanıyor.</p><h3>Geçtiğimiz Hafta Yaşananlar</h3><p>Geçtiğimiz hafta dolardaki ani ve baskılanamayan yükseliş sebebiyle, özellikle sosyal medya aracılığıyla bir takım iddialar ortaya atıldı. Bu iddialar hükümetin tıpkı bir KKM etkisi yapması için "Enflasyon Endeksli Tahvil" ya da başka bir deyişle "Süper Bono" çıkaracağı yönünde oldu. Yatırımcısına çok yüksek faizler vadeden bu yatırım aracı sayesinde, doların bir şok etkisiyle yeniden ciddi şekilde düşürüleceği konuşulduğu için Dolar/TL bir süre 15.70-16.00 seviyeleri arasında dalgalanma gösterdi ancak dün yapılan toplantı sonucunda Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan enflasyon endeksli tahvil yönünde bir açıklama gelmedi ve beklentiler son buldu, bunun üzerine Dolar/TL kendisini 16 seviyesinin üzerine attı.</p><h3>Rezervler Tükendi</h3><p>Dolar/TL'nin uzun bir süredir TCMB'nin rezervleri satılarak tutulduğunu pek çoğumuz biliyor. TCMB'nin swap hariç net döviz rezervleri -(eksi) 60 milyar dolar civarlarına kadar düşmüş durumdadır dolayısıyla rezerv satarak dövizi tutan hükümetin oyun alanı da iyice daralmaya başladı.</p><h3>Enflasyon Endeksli Tahvil Çözüm mü?</h3><p>Açıkça söylemek gerekirse, bunun tek çözümü ekonomi biliminin sözünü dinleyip politika faizini artırmaktır. Şu anda ülkedeki enflasyon oranı %70 ve politika faizi ise %14 seviyesinde, 14-70 = -%56 seviyesinde bir reel faizden bahsediyoruz, Türk Lirasının değer kaybetmesi kaçınılmaz duruyor. Enflasyon endeksli tahvil ise politila faizi artırılmadığı için geçici bir çözüm olabilir ama uzun vadede tıpkı KKM gibi zararlı bir sisteme dönüşecektir.</p><p>Teşekkürler, sağlıkla kalın.</p>
<h3>Giriş</h3> Son dönemde çok tartışılan konulardan birisi muhakkak ki kripto varlıklardır. Özellikle son dönemde Luna isimli coinde yaşanan düşüşlerle beraber, bu yatırım aracının ne kadar güvenilir olduğu bir tartışma konusu haline geldi. Bununla beraber regülasyon tartışmaları da bir kez daha gündeme taşınmış oldu. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/05/images-2022-05-23T144123.492.jpeg" alt="" width="662" height="372" /> Öncelikle bilmeyenler için “regülasyon nedir?” sorusunu açıklamak isterim. Regülasyon, aslında kelime anlamı olarak düzenlemek demektir. Bir şeyi regüle ettiğiniz zaman ona dair bir düzenleme getirirsiniz, onu denetlersiniz, bir anlamda biraz da kısıtlarsınız binevi o şeyi kurallara bağlamış olursunuz. Tabii ki bu durum regüle edilen şeyin serbestliğini bir nebze kısıtlar ancak onu daha güvenilir hale getirir. Burada regüle eden(regülatör) devlettir. Kripto varlıklardan da çok kısaca bahsetmek gerekirse, özellikle pandemi sonrası dönemde çok yüksek karlar getirmesi üzerine çok popülerleşmiş bir yatırım aracıdır ancak çok risklidir bu yüzden her ne kadar taksicinizden, kuaförünüze kadar herkes buraya adım atmış olsa da aslında hayli zorlu ve sadece yatırım alanında tecrübeli olanların tercih etmesi gereken bir alandır. Kripto varlıklar şu anda birkaç istisna dışında devletlerce tanınmamaktadır yani henüz regülasyona uğramamıştır ve denetlenmemektedir bu nedenle zaman zaman ponzi tarzı dolandırıcı coinler ortaya çıkabilmekte, Thodex gibi dolandırıcı kripto borsaları paranızı alıp kaçabilmektedir. <h3>Kripto Varlıklar Regüle Edilmeli mi?</h3> Tıpkı her şey gibi kripto varlıkların da denetlenmesi ve belirli bir kurallar bütününe bağlı olması gerekiyor. Özellikle kripto para yatırımcıları, regülasyona çok karşılar çünkü kriptoların serbest ve merkeziyetsiz yapısının bozulmamasını istiyorlar, bu noktada yapılacak olan regülasyonların boyutu önem kazanıyor. Elbette, kripto varlıkların ticaretine darbe vuracak bir düzenlemeye ben de karşıyım ancak herkesin kafasına göre borsalar kurduğu, kafasına göre coin üretip bunları satması ne kadar sağlıklı? Thodex'in ya da Luna'nın yeniden yaşanmayacağının garantisi nedir? Burada borsa örneğini vermek isterim, dünyanın neresine giderseniz gidin gittiğiniz ülkenin bir sermaye piyasası kurulu olur ve bu sermaye piyasası kurulu yatırımcıların güvenliğini sağlar. SPK sayesinde borsaya her şirket giremez, belli şartları vardır ve SPK bunları denetler. Şirket borsaya girdikten sonra belirli periyotlarla bilanço açıklamak zorundadır, eğer açıklamazsa SPK tarafından cezalandırılır. Ayrıca bu bilançoların ne kadar doğru veriler içerdiği de bağımsız kurumlar tarafından denetlenir ve bu sayede yatırımcının mağdur edilme riski minimize edilmiş olur. Aynı şekilde, kripto borsaları ve projeleri de yatırımcının güvenliği için denetlenmelidir ancak bu regülasyonlar aşırı fazla olmamalı yoksa kripto ticareti sekteye uğrar ve yatırımcı yine mağdur edilmiş olur. <h3>Devletlerin Kriptoya Bakışı</h3> Son dönemde Avrupa Merkez Bankası Lagarde'nin de çıkışlarından anlaşılacağı üzere devletler kripto varlıklara çok sıcak bakmıyorlar en azından G7 ülkelerinin çok sıcak bakmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu noktada ilerleyen dönemlerde Merkez Bankalarının bu varlıkları regüle edeceğini beklemek çok da yanlış olmayacaktır. Şimdilik, kripto varlıkların nasıl regüle edileceğine dair tam bir formül bulunamadığı söyleniyor fakat FED(Amerikan Merkez Bankası) gibi üst düzey ekonomist ve finansçılara sahip bir grup er ya da geç bu sorunu çözecektir. Dolayısıyla kripto varlıklar için regülasyon şimdilik kaçınılmaz gibi duruyor. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/05/images-2022-05-23T113807.605-1.jpeg" alt="" width="662" height="372" /> Aykırı örneklerden bahsetmemiz gerekirse, son zamanlarda uygulanan ağır ambargoları delmek için Rusya kripto paralara biraz daha sıcak yaklaşmaya başladı. Diğer bir tuhaf örnek ise El Salvador olarak karşımıza çıkıyor. El Salvador şu anda Bitcoin'i resmi para birimi olarak kabul etmiş durumda, zaman zaman ülke rezervleriyle de Bitcoin almaya devam ediyorlar ancak yaşanan son düşüşle beraber El Salvador rezervlerinin %30-40 civarında zararda olduğu tahmin ediliyor. Öte yandan dünya piyasaları tarafından tanınmayan kriptoları rezerv olarak kullandıkları için CDS(risk primi) 1000-2000 puan arasında gidip gelmektedir ki bu çok yüksek bir risk primidir, Türkiye ekonomik krizde olmasına rağmen risk primi 700 civarındadır. <img class="aligncenter snax-figure-content attachment-large size-large" src="https://dergio.com/wp-content/uploads/2022/05/images-2022-05-23T144003.868.jpeg" alt="" width="662" height="441" /> <h2>Sonuç</h2> Sonuç olarak baktığımızda kriptoların belli düzeyde regüle edilmesi gerekiyor ve regülasyon kaçınılmaz duruyor. Eminim bu noktada benimle farklı fikirde olan kişiler olacaktır, onlar da yorumlarda kendi fikirlerini belirtebilirler. Teşekkürler, sağlıkla kalın.
<p>Avrupa Merkez Bankası (AMB) Başkanı Christine Lagarde kripto paralar için "Benim şahsi değerlendirmem hiçbir değeri olmadığı, hiçbir şeye dayanmadığı, bir güvenlik çapası olarak hareket edecek hiçbir temel varlık olmadığı yönünde" dedi. </p><p>Lagarde'nin son zamanlardaki kripto para çıkışları, AMB'nin "sanal Euro" projesiyle çelişkili olarak yorumlandı ve eleştirildi ancak Lagarde sanal Euro'nun çok farklı bir şey olduğunu ifade ederek kendini savundu.</p><p>Lagarde kendisinin kripto para yatırımı olmadığını ancak oğlunun bu mecrada yatırım yaptığını da ifade etti.</p><p>Lagarde daha önce kripto piyasasının "yeni bir vahşi batı" yarattığını söyledi ve 2008'de yaşanan mortgage kriziyle paralellik gösterdiğini söylemişti.</p>
<h3>Kur Korumalı Mevduat(KKM) Nedir?</h3><p>KKM, Aralık ayında yaşanan kur şoku üzerine(Dolar/TL = 18 seviyesine ulaşmıştı) bu şoku durdurmak için hayata geçirilmiş bir sistemdir. Sistemin duyurulduğu gün Dolar/TL hızla 18’den 11’e düşmüştür, sert dalgalanmaların ardından da bir süre sabit kalmış daha sonrasında yeniden yükselmeye başlamıştır, bu yazının yazıldığı saat ve tarihte 15.95 seviyesindedir. Peki, nasıl çalışıyor bu KKM?</p><p> KKM aslında adından da anlaşılacağı üzerine sizi kurdaki yükselişlere karşı koruyan bir sistemdir. Bir bankayla anlaşıp paranızı o bankaya verirsiniz, paranızı bankaya verdiğiniz tarihten itibaren Dolar/TL ne kadar yükselirse banka size o kadar ödeme yapmak zorundadır. Örnek olarak söyleyelim, bankanıza 1000 TL para koyduğunuzu ve Dolar/TL = 10 TL olduğunu varsayalım. Eğer 3 ay vadeli koyduysanız ve 3 ay sonra Dolar/TL = 13 TL olduysa bu Dolar/TL'de %30’luk bir artışa tekabül etmektedir, dolayısıyla sizin paranız da %30 artarak 1300 TL olarak bankanız tarafından size geri ödenecektir. Şimdi, şunu sorabilirsiniz: O zaman gidip direkt dolar alayım, ne farkı var ki? İşte, “koruma” kısmı tam olarak orada başlıyor.</p><p> Kendiniz gidip dolar aldığınız zaman doların düşme riski de vardır, mesela 10 TL'den dolar alırsanız ve 8 TL'ye düşerse %20 zarar edersiniz ve para kaybedersiniz ancak KKM'de dolar düşerse herhangi bir zarara uğramazsınız tam aksine size yıllık %14 olan faiz ödemesi yapılır ve para kazanmış olursunuz. Şimdi, bir örnekle hepsini toplayalım:</p><p> 1 yıl vadeli KKM sistemine 1000 TL yatırdınız ve yatırdığınızda Dolar/TL = 10 seviyesindeydi. 1 yıl sonunda Dolar/TL = 11 olursa bu %10’luk bir artıştır ancak sizin paranız yıllık faiz olan %14 kadar artacaktır, eğer Dolar/TL = 8’e düşerse bu %20’lik bir zarardır ancak siz yine bundan etkilenmezsiniz ve sizin paranız %14 faiz oranı kadar artar yani her iki senaryoda da paranız 1140 TL olur ancak Dolar/TL = 11.5 TL olursa bu %15’lik bir artıştır ve %14 olan faiz oranını da aşmıştır, bu noktada %15 alırsınız ve dolar daha fazla yükselirse o farkı almaya devam edersiniz. Kısaca dolardaki yükselme oranı faiz oranını aşmışsa, dolar ne kadar yükseldiyse o kadar para kazanırsınız.</p><p>Yatırımcı açısından çok avantajlı bir sistem olduğu aşikar, devlet tarafından mevduatlar güvence altına alındığından paranızın geri ödenmesi üzerine bir endişe duymanıza da gerek olmayacaktır. Peki, yatırımcı açısından güzel duran bu sistem devlet açısından ne kadar güzel duruyor?</p><h3> KKM'nın Kamuya Maliyeti</h3><p>Daha önce de söylediğimiz gibi bu sistem aslında doların yükselişini durdurmak için ortaya atılmış bir sistemdi ve dolar ne kadar az yükselirse aslında geri ödemeler de o kadar az yapılıyor ancak dolar yükselmezse bu sefer yatırımcı az para kazanacak yani ortada biraz çelişkimiz de var nitekim şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki KKM sistemi doların yükselişini önleme açısından başarısız olmuştur çünkü getirildiğinde 11’li seviyelere gerileyen Dolar/TL şu anda 15.95 seviyesine kadar gelmiştir.</p><p> Bu noktada başka bir problemimiz daha var ki KKM'deki paraları devlet hazinesi kendi bütçesinden karşılıyor ve bu hazineye inanılmaz bir yük getirmiş durumda. Kendi baktığım birkaç projeksiyonda Dolar/TL'nin 20’li gibi bir seviyeye gelmesi durumunda 200 milyar TL civarlarında hazineye yük oluşturması tahmin ediliyor, şu anda da en az 50 milyar TL yük oluşturduğunu tahmin ediyoruz. Bu paranın normal bütçede yer almadığını, yaratılacağını da unutmamız gerekiyor ki para yaratmak ya da daha halk tabiriyle para basmak daha yüksek enflasyona sebep olacaktır. Dolayısıyla kamuya aşırı yük getiren bu sistemden uzaklaşmamız ve ekonomi biliminin söylediği gibi enflasyon karşısında faizleri artırmamız gerekmektedir.</p><p>Teşekkürler, sağlıkla kalın.</p>
<h2>Giriş</h2><p> Özellikle pandemi sonrası dönemde Türkiye'de yeni bir trend oluşmaya başladı, yatırımcılık. Elbette önceden de ülkemizde çok sayıda yatırımcı vardı ancak pandemi sonrası dönemde insanların eve kapanmaları ve farklı ilgi alanlarına yönelmeleri, buna ek olarak kripto paraların da bir trend olması sebebiyle ülkemizdeki yatırımcı sayısı her geçen gün hızla artmaktadır. Peki, yatırım aslında nedir, neye yatırım yapabiliriz, neye dikkat etmeliyiz? Bunlardan çok temel seviyede bahsetmeye çalışacağım, dolayısıyla temel bilginiz varsa bu yazıyı okumanıza çok da gerek olmadığını söyleyebilirim.</p><h2> Yatırım Nedir?</h2><p> Yatırım, gelecekte fayda elde etmek beklentisiyle mevcut paranın veya diğer kaynakların taahhüt edilmesidir. Daha basit haliyle, bir miktar paranız vardır ancak siz o parayı şu anda harcamak yerine bir şeye yatırırsınız ve gelecekte o paranın daha değerli olmasını, böylece kendinize daha fazla fayda sağlamasını beklersiniz. Bir başka örnek olarak, bir eğitime başladığınızı düşünün. Bu eğitime ayırdığınız her vakit sizin yatırımınızdır, o vakitte eğlenme şansına sahipken siz bunu feda edersiniz ve o zamanı o eğitime ayırırsınız. Bu sayede bu eğitimden öğrendiklerinizle gelecekte kendinize bir fayda sağlamayı amaçlarsınız ve asla unutmayın, en iyi yatırım kendinize yaptığınız yatırımdır. En iyi yatırım, kendi zekanıza, kendi becerilerinize yaptığınız yatırımdır.</p><p> Yatırımın genel olarak tanımını öğrendiğimize göre biraz da yatırım nasıl yapılır, ne şekilde yapılır bunu inceleyelim, şunu söylemem lazım ki bu noktada yazının çok uzun olmaması için her yatırım aracını detaylıca incelemeyeceğim.</p><h2>Yatırım Nasıl Yapılır? Neye Yatırım Yapılabilir?</h2><p> Yatırım aslında hepinizin bildiği gibi paranızı bir yatırım aracına bir süre yatırmak şeklinde gerçekleştirilir, parayı yatırdığınız bu süre boyunca o parayı kullanmama/harcamama tercihini yapmış olursunuz. Bu noktada ilk hedefiniz paranızın zaman değerini korumak olmalıdır, bunun için de en az enflasyon kadar kazanmanız gerekiyor. Örnek olarak, şu anda yıllık enflasyon yaklaşık %70 yani siz bundan 1 yıl önce yatırım yapmış olsaydınız paranızın değerini korumak için en az %70 kazanmış olmanız gerekiyordu. Bu yüzden yatırımcıların ilk hedefi her zaman enflasyon oranından daha fazla kazandıracak bir yatırım aracını tespit etmektir.</p><p> Bunun dışında her seçişin bir vazgeçiş olduğunu unutmamamız gerekiyor. Ülkedeki faizlerin şu anda %14 olduğunu biliyoruz, yani siz paranızı faize yatırırsanız garanti %14 kazanacaksınız. Farz edelim ki paranızı başka bir şeye yatırdınız ve %10 kazanç elde ettiniz, maalesef faizden %14 garanti kazanma şansınız olduğu için ekonomik olarak yine zarar ettiğinizi kabul ederiz. Buna fırsat maliyeti denir, diğer fırsatlara karşılık kendi yaptığınız tercihin de bir maliyeti vardır.</p><p> Şimdilik temel şeylerden bahsettik, şimdi yatırım araçlarını inceleyelim.</p><h3>Faiz</h3><p>Faiz, az önce de bahsettiğimiz gibi garanti bir kazanç sağlayan yatırım aracıdır. Bankayla belli bir oran üzerinden anlaşırsınız ve bankaya paranızı geçici bir süre verme taahhüdüne karşılık banka size anlaştığınız oranı taahhüt sonunda geri öder. Faiz garanti bir kazanç olduğu için, başka bir enstrümana yaptığınız yatırımdan gelen kazancınız faiz oranlarının altında kalırsa, fırsat maliyeti göz önüne alınarak zarar ettiğiniz varsayılır.</p><h2>Döviz/Altın</h2><p>Döviz(Dolar, Euro vs.) ve altın ülkemizdeki en yaygın yatırım araçlarından birisidir, özellikle Türk Lirasının son dönemde krize girmesi sebebiyle döviz ve altına olan talep her geçen gün katlanarak artıyor. Faiz oranları(%14) enflasyonun(%70) altında kaldığı için insanlar faize yönelmek yerine kendilerini enflasyona karşı korumak için dövize ve altına yönelme eğilimindedir. Bu sebepten faiz oranlarının enflasyonun üzerinde olması gerekmektedir, bunu da ek bir ekonomik bilgi olarak vermiş olalım.</p><h3>Borsa</h3><p>Borsa, belirli bir fiyattan şirket hisseleri alabileceğiniz ve bunların değerlenmesini bekleyerek ilerde daha yüksek fiyattan satabileceğiniz bir yerdir. Kısacası, bir şirkete ortak olursunuz ve şirketin değeri artarsa bu ortaklığını daha pahalı bir şekilde başkasına devredersiniz, aradaki fark da sizin kazancınız olur. Şunu belirtmemiz gerekir ki borsa, saydığımız diğer yatırım araçlarına göre daha profesyonel bir mekandır ve bu işi bilmeyenlerin araştırma yapmadan girmemesi gereken bir yerdir. Şirket analizi yapmak, grafik analizi yapmak, strateji oluşturmak gibi konulardan bir haberseniz, konuyla alakalı daha detaylı eğitim videoları izlemeden bulaşmamanızı öneririm.</p><h3>Kripto Varlıklar/Bitcoin</h3><p>Kripto varlıklar tıpkı bir döviz alıyormuş gibi alıp sakladığınız ve değerlenmesini beklediğiniz sanal varlıklardır diyebiliriz, birçok sanal borsa üzerinden işlem görmektedirler. Bu sanal borsalardan birisine kayıt olarak kolayca bunlara sahip olabilirsiniz ancak aynı uyarıyı yinelemek durumundayım, kripto varlıklar çok risklidir ve az önce bahsettiğim şeylerden haberi olmayan birisinin bulaşması halinde çok ciddi zarar etmesi/para kaybetmesi kaçınılmaz bir durumdur. Bana göre kripto varlıklara kesinlikle kaybedilmeye hazır bir meblağ ile girilmesi gereklidir.</p><h3>Tahvil</h3><p>Tahviller, borçlanma kağıtlarıdır. Devlet ya da özel şirketler belirli aralıklarla, belirli bir vade için tahvil basarlar. Siz bu tahvillerden alırsanız, devlete ya da özel şirkete borç vermiş olursunuz ve karşılığında belirli bir miktar faiz elde etmiş olursunuz. Borsa/kripto gibi varlıklara göre daha garantici bir yatırım seçeneğidir yine de araştırılması gereklidir, incelikleri vardır. Tahvillerin 1 yıldan kısa vadeli olanlarına bono, döviz cinsinden olanlarına ise eurobond denilmektedir. Özellikle dolardaki yükseliş sebebiyle son dönemde eurobond tercihinde artış vardır. </p><h3>Yatırım Fonları</h3><p>Yatırım fonları, profesyoneller tarafından yönetilen büyük para fonlarıdır. Kendinizi yatırım konusunda bilgi görmüyorsanız veyahut bilgi gördüğünüz halde uğraşmak istemiyorsanız yatırım fonları tam size göredir. Bu fonlar sayesinde paranızı profesyoneller tarafından yönetilen büyük para havuzlarına gönderirsiniz, kendileri sizin paranızı yönetirler ve çok küçük komisyon oranları karşılığında sizin yerinize yatırımınızı yönetmiş olurlar. Yatırım fonları çeşitli gruplara ayrılırlar, döviz ağırlıklı fonlar, hisse ağırlıklı fonlar, emtia ağırlıklı fonlar, riskli ve risksiz fonlar gibi çeşitli fonlar vardır. Bunlar arasından kendinize en uygun olanını seçip paranızı yatırma şansına sahipsiniz ancak fonu seçerken yine de ufak bir araştırma yapmanız faydalıdır nitekim fon yöneticiniz ne kadar iyiyse o kadar para kazanırsınız.</p><h3>Gayrimenkul</h3><p>Gayrimenkul aslında “taşınamaz” anlamına gelen bir kelimedir, bir de menkul kıymetler vardır ki bunlar da taşınabilir dediğimiz hisse, döviz, altın, tahvil gibi yatırım araçlarıdır. Gayrimenkul kapsamında ilk yatırım aracı konuttur, sanırım bu noktada çok bilgi vermeme gerek yoktur. Bir ev alırsınız ve onun değerlenmesini beklersiniz ayrıca içine birini sokarsanız kiradan da faydalanırsınız. Son dönemde konut fiyatlarındaki inanılmaz artış sebebiyle göz önündeki araçlardan birisidir fakat çok sermaye gerektiren, istenildiği zaman nakde çevrilemeyen ve sadece kira hedefleniyorsa değerini çok geç amorti eden bir yatırım aracıdır. Bu alanda son dönemde en iyi gayrimenkul yatırım şekli arsa olarak karşımıza çıktı ancak arsanın da nereden seçileceğinin çok iyi araştırılması gerektiğini, çok uzun vadeli bir yatırım olduğunu ve yeri iyi değilse elinizde de kalabileceğini unutmamak lazım.</p><h2>Sonuç</h2><p>Sonuç olarak tüm yatırım araçlarını aşağı yukarı özetlemeye çalıştım ve şunu belirtmek lazım ki hepimizin enflasyondan korunmak için tasarruflarımızı yatırıma çevirmemiz gerekmektedir. Bu noktada çok seçenek vardır ve herkes kendine uygun düşen bir seçeneği illa ki bulabilir. Bu konuyla alakalı vereceğim son tavsiyeler şunlardır: Yeterli bilginiz yoksa riskli araçlara(Borsa, Kripto) çok uğramamaya çalışınız, yeterli bilginiz yoksa krediyle kesinlikle yatırım yapmaya çalışmayın(gayrimenkul kredi konusunda istisnadır). Bütün paranızı tek bir araca yatırmak yerine riski azaltmak için olabildiğince farklı araçlara paylaştırmayı tercih ediniz.</p><p>Teşekkürler, sağlıkla kalın.</p>
<p><strong>Giriş</strong></p><p> Türkiye’de ekonomi her geçen gün daha kötüye doğru ilerliyor ve insanlar doğal olarak oldukça kaygılılar. Pek çok kişi kendine bu ekonominin düzelip düzelmeyeceğini sorup duruyor. Bazılarımız, özellikle de genç ve kalifiye olanlarımız, ekonomide bir düzelme görülmemesi halinde çoktan yurt dışına çıkma planlarını yapmaya başladılar bile ancak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki bu kadar umutsuz olmaya gerek yok çünkü her şey bizim kontrolümüzde. Doğru şeyleri yaparsak ekonomi göz açıp kapayıncaya kadar düzelir, yanlış şeyleri yaparsak her şey çok daha kötüye gider ve söylediğim gibi bu kararı vermek bizim elimizde.</p><p> Öncelikle bir sorun tespiti yaparak başlayalım, şu anda ne durumdayız? Neleri yanlış yapıyoruz ve neleri değiştirmek zorundayız? Hadi başlayalım.</p><p> <strong>Ekonomideki Sorunların Analizi</strong></p><p> Öncelikle Türkiye’nin ilk sorunu ekonomi bilimiyle inatlaşmasıdır. Sayın Cumhurbaşkanının ortaya attığı bir tez olan “Faiz sebep enflasyon sonuçtur.” politikası doğrultusunda ekonomi yönetilmektedir ancak bu tezin, ekonomi biliminin gerçekleriyle maalesef alakası yoktur. Bunun kanıtını bulmak hiç de zor olmasa gerek, bu tezin son denemesi geçtiğimiz yılın Eylül ayında gerçekleşti ve faizler %19’dan %14’e kadar indirildi ancak Eylül ayında %19.58 olan enflasyon şu anda %69.97 seviyesine kadar yükselmiştir. Eylül ayını 8,88 seviyesinde kapatan dolar kuru ise Aralık ayında 18’li seviyeleri görmüş daha sonrasında yapılan müdahalelerle ancak düşürülebilmiştir ve bu yazının yazıldığı tarihte ise 15,40 seviyesindedir. Tüm bu verilere ve yüzlerce ekonomistin yazdığı kitaplara bakarsak Sayın Cumhurbaşkanı’nın sunduğu tezin pek de işe yaramadığını söylemek sanıyorum yanlış olmayacaktır.</p><p> Bir diğer problemimiz ise Merkez Bankasının bağımsızlığı olarak karşımıza çıkıyor. Maalesef son üç Merkez Bankası Başkanlarının hepsi görev süresini tamamlayamadan Cumhurbaşkanı tarafından görevlerinden alındılar. Sürekli olarak Başkanı değiştirilen bir Merkez Bankasının bağımsız olması elbette beklenemez. Cumhurbaşkanı’nın Başkanları görevden almasının sebebi ise kendi tezini zorla Merkez Bankasına dayatması olarak karşımıza çıkıyor.<br /> </p><p> Tüm bunlardan kaynaklanan bir diğer sorunumuz ise stabile yoksunluğu. Sürekli olarak politika değiştiren bir sistemin, dolar kurunun bir gün içinde %30 aşağı-yukarı hareket etme olasılığı olan bir sistemin, elbette stabil olmadığını söylememiz oldukça doğal olsa gerek. Stabilite çok önemli bir şeydir, kimse belirsizlikten hoşlanmaz bu yüzden insanların, özellikle de yatırımcıların bundan 1 yıl sonra ülkenin hangi politikaları uygulayacağını, enflasyonun ve dolar kurunun ne seviyede olacağını az çok tahmin edebiliyor olması gerekmektedir. Bizim bir numaralı hedefimiz riskleri en aza indirmektir.</p><p> Şunu belirtmemiz gerekiyor ki ekonomi sadece ekonomiden ibaret değildir. Bu noktada diğer alanlardaki problemleri de inceleyeceğiz.</p><p><strong>Yapısal Alandaki Sorunlar</strong></p><p>Türkiye teknik ekonomik sorunların yanı sıra çok sayıda toplumsal, yapısal, örgütsel sorunla da karşı karşıyadır ve elbette tüm bu sorunlar ekonomiyi negatif yönde etkilemektedir. Tek tek bunları inceleyelim.</p><p> Türkiye, World Justice Project tarafından gerçekleştirilen hukuk endeksinde 139 ülke arasında 117. sırada bulunmaktadır. Türkiye’nin aldığı bu puan ülkedeki hukukun bağımsızlığı noktasında derin endişelere yol açmaktadır. Özellikle endeks içindeki “hükümetin kısıtlanması” alt başlığında 139 ülke arasından 134. sırada bulunuyoruz. Şimdi, sizden şöyle düşünmenizi istiyorum, siz Avrupalı bir yatırımcısınız ve Türkiye’ye yatırım yapmak niyetindesiniz. Bu ülkenin verilerini kontrol ederken böyle kötü bir hukuk puanı gördünüz ve doğal olarak aklınıza “ben bu ülkeye yatırım yaparsam ve bir sorun yaşarsam hukuk sistemi bana yardımcı olabilir mi?” sorusu geldi. İşte bu noktada, özellikle de hukuk sisteminin mülkiyet haklarınızı koruyamayacağını düşünüyorsanız o ülkeye yatırım yapmaktan vazgeçmeyi tercih ediyorsunuz.</p><p> Türkiye’nin medya konusunda da çok ciddi sorunları olduğu aşikar. RSF tarafından açıklanan “medyanın zaptı” üzerine olan bir endekste Türkiye 180 ülke arasından 154. Sırada bulunuyor ki bunun oldukça kötü olduğunu söylemeye gerek yoktur diye düşünüyorum. Ayrıca Türkiye’nin Freedom House tarafından hazırlanan raporda 100 üzerinden 32 puan alarak “özgür olmayan ülke” olarak nitelendirildiğini belirtmekte de yarar var.</p><p> Her neyse, bu sorunlar daha uzar gider ancak temel problemlerin anlaşıldığını zannediyorum. Gördüğünüz gibi çok sorunumuz var ancak bunların hiçbirisi çözülmeyecek sorunlar değil, şimdi biraz da çözümlerden konuşalım.</p><p><strong> </strong><strong>Türkiye’deki Sorunların Çözümleri</strong></p><p> Öncelikle ekonomik sorunların çözümlerinden başlayalım, burada çok detaya girmeye gerek olduğunu sanmıyorum. Yapılması gereken ilk şey Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bilimsellikten uzak olan tezinden vazgeçmesi ve Merkez Bankasının faizleri artırmasına izin vermesidir. Bu noktada Merkez Bankasının bağımsız bırakılması büyük önem arz etmektedir çünkü Merkez Bankasının ne yaparsa yapsın başına bir felaket gelmeyeceğinden emin bir şekilde hareket etmesi gerekiyor. Merkez Bankası bu ülkenin en yetenekli insanlarının çalıştığı kurumlardan bir tanesidir dolayısıyla bağımsız olarak alacağı kararların en doğru kararlar olacağına şüphe yoktur.</p><p> Bir diğer sorun ise stabilite ve risklerdir. Türkiye’nin bilimsel metotları terk etmiş olması pek çok konuda stabiliteyi kaybetmesine ve belirsizliklerin doğmasına sebep olmuştur, dolayısıyla bu belirsizliklerin yok edilmesi ve risklerin düşürülmesi oldukça önemlidir. Bunu da en basit şekilde istikrarlı bir politika, bilimsel metotlara dönüş ve elbette bağımsız bir merkez bankasıyla başarabiliriz.</p><p> Öte yandan pek çok alanda yapısal reformlar yapılması bir zorunluluktur. Peki, nedir bu yapısal reform denilen şey? Aslında adından da anlaşılacağı üzere bunlar reformdur ancak yapıya etki edecek kadar ciddi, sert ve kimi zaman yıkıcı reformlardır. Bu reformlara başlanarak yargıda bağımsızlığı sağlayacak düzenlemelerden tutun da ülke içindeki özgürlüğe kadar pek çok konuda reform yapmak zorundayız. Medyanın bağımsızlığı sağlanmalı; ülke içindeki kadrolar torpille değil, liyakatle doldurulmalıdır. Komşularımız ve müttefiklerimizle ilişkilerimiz geliştirilmeli, agresif tavırlar yerine diplomatik çözümler tercih edilmelidir. Daha sayılabilecek sayısız yapısal reform bulunmaktadır, daha detaylı bilgi için Mahfi Eğilmez’in yeni çıkan kitabı olan “Yapısal Reformlar ve Türkiye” kitabını okumanızı öneririm.</p><p> Tüm bu noktaları birleştirdiğimizde ise ortaya şöyle bir sorun çıkıyor, tüm bunları mevcut hükümetin yapması imkansıza yakın gözüküyor çünkü yapısal reformlar aslında mevcut olan yapıyı bozmak demektir ve mevcut olanı inşa eden kişinin o yapıyı bozması aşırı zordur. Eğer ki bir şekilde bozarsa bozulan yapının kendiyle beraber mevcut hükümeti de götürmesi oldukça olasıdır. Bunun en basit örneği olarak 2001 krizini örnek gösterebiliriz. O dönem ekonominin başına Kemal Derviş getirilmiş ve kendisi ekonomi yönetimi konusunda bağımsız bırakılmıştır. Derviş-IMF ittifakının sonucu olarak ise bir dizi yapısal reformlar ortaya koyulmuş ancak iş uygulamaya geldiğindeyse bu reformlar yıkıcı etki yaratmış ve mevcut koalisyonun düşmesiyle sonuçlanan bir olaylar dizisi gerçekleşmiştir. Koalisyon sonrasında gelen AKP yönetimi ise planlanan bu programı terk etmemiş, bu sayede ülke ekonomik olarak bir dönem nefes alabilmiştir. Dolayısıyla şunu söylememiz gerekir ki aynı şeylerin yaşanması gerekiyor. Tekrar etmemiz gerekirse, ekonominin düzelmesinin ön koşulu hükümet değişikliğidir çünkü mevcut hükümet zaten çevrelerce güvenini kaybetmiş, ayrıca istese bile reforma gidemeyecek kadar çakılıp kalmıştır.</p><p><strong> Sonuç</strong></p><p>Sonuç olarak baktığımızda, çok sorunumuz var ancak her krizde çok sorunumuz vardı. 2001’de de çok sorunumuz vardı, 1994’te de çok sorunumuz vardı yine de Türkiye bu krizlerden çıkmayı başarmış bir ülkedir. Çok sorunumuz var ancak bu sorunlar çözülmesi imkansız sorunlar değil, aksine pek çoğu doğru politikalarla kısa sürede çözülebilecek sorunlardır mesele tamamen o politikaları uygulayacak insanları bulmaktan geçiyor. Dolayısıyla Türkiye bu krize çakılıp kalmayacaktır tarih bizi olması gerektiği yöne doğru yönlendirecektir ve en sonunda bu kriz de “ne zamanlardı ama” diyerek hatırlayacağımız bir dönem olacaktır diye umut ediyorum.</p><p>Okuduğunuz için teşekkürler.</p>
<h3>Giriş</h3><p>Türkiye ekonomik krize girdiğinden beri halkın ekonomi bilimine olan ilgisi gün geçtikçe katlanarak artmaktadır. Günümüzdeyse bütün ekonomistlerin ağzından düşmeyen bir söz vardır, “Serbest Piyasa.” Peki, nedir bu serbest piyasa? Bugün sizlerle beraber bu sorunun cevabını bulmaya çalışacağız. Hadi başlayalım.</p><h3>Serbest Piyasa Nedir?</h3><p> Serbest Piyasa kavramı aslına bakılırsa, günümüzde konuştuğumuz anlamıyla ilk kez John Locke ve Adam Smith gibi liberalizm ve ekonominin babası diyebileceğimiz isimler tarafından 17-18. Yüzyıl tarihlerinde ortaya atılmıştır. Adam Smith, bu fikrini ünlü sözü olan “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.” ile akıllara kazımıştır. Bunu ayrıca kapitalizmin doğuşu olarak da nitelendirebiliriz nitekim kapitalizmin tüm gücünü serbest piyasadan aldığını söylemek yanlış olmayacaktır.</p><p> Peki nedir bu serbest piyasa? Esasında adından da anlaşılacağı üzere piyasanın serbest olmasıdır. Bu fikre göre, devlet piyasaya olabildiğince az müdahale etmelidir çünkü serbest piyasa fikrini savunanlar şunu iddia etmektedirler: Piyasa kendi haline bırakıldığında kendi dengesini bulacaktır. Biraz daha detaylandırmamız gerekirse, devletten vergileri en düşük seviyede tutması beklenir çünkü vergiler piyasaya bir müdahaledir. Devletin hiçbir şekilde, hiçbir sektörde rekabete dahil olmaması hatta eğer buna yönelik bir kurumu varsa devletten bunu özelleştirmesi beklenir. Bütün fiyatların serbest piyasadaki arz-talep kuralları çerçevesinde oluşmasının sağlanması beklenir, devlet hiçbir şekilde fiyat kontrolü politikalarına başvurmamalıdır. Kısacası, her şeyin piyasada kendi halinde belirlenmesi ve devletin hiçbir şekilde özel sektöre müdahale etmemesi durumudur. Bunun çok daha uç noktası olan “Anarko-Kapitalizm” dediğimiz bir ideoloji vardır ki bu devletin tamamen ortadan kaldırılmasını, düzeni özel sektörün sağlayabileceğini savunan bir görüştür.</p><p>Şimdi serbest piyasanın ne olduğunu öğrendik. Bu noktada kendimize sormamız gereken bir başka soru vardır, tam anlamıyla bir serbest piyasa olması mümkün müdür? Bunun net cevabı hayırdır, şimdi sebeplerini incelemeye başlayalım.</p><h2>Tam Serbest Bir Piyasa Neden Mümkün Değildir?</h2><p> Serbest piyasa dediğimiz şey aslında bir noktada kuralsızlık demektir. Devletin özel sektöre hiçbir şekilde müdahale etmemesi demek özel sektörün başına buyruk şekilde davranmasının önünü açması demektir. Bu noktada özel sektörü denetleyecek kanun ve mevzuatların düzenlenmesi şarttır. Daha teknik bir terimle ifade etmemiz gerekirse temel düzeyde regülasyonlar bir gerekliliktir. Bu, tamamen serbest bir piyasanın önündeki en temel engellerden birisidir.</p><p> Bir diğer sorun ise bazı sektörlerin özel sektöre açılmasının tehlikeli ve denetiminin zor olmasıdır. Bunlar daha çok devletin stratejik olarak kendisinin yönetmeyi istediği ve başka bir oyuncu istemediği çok kısıtlı ve spesifik sektörlerdir. Bunların başında askeri sektör gelir, her ne kadar artık bu sektör bile özelleştirmeye açılmış olsa da hala büyük oranda devletler bu sektörde bir tekel konumundadır. Bununla beraber çeşitli tarım ürünlerinin üretimi yasaktır ve sadece devlet eliyle üretilebilirler. Bu gibi kısıtlamalar, tam serbest bir piyasanın önündeki aşılması güç engellerden birisidir.</p><p> En temel sorun ise serbest piyasayı savunanların temel argümanında sorun olması, yani piyasanın kendi başına dengeye gelememesi. 1929 Dünya Ekonomik Krizine kadar tüm ülkeler vahşi bir serbest piyasa anlayışı benimsemişken bu krizde devletler piyasanın kendi başına dengeye gelemediğini gördü ve müdahale etmek zorunda kaldı. Bu olaydan sonra Keynes isimli ünlü ekonomistin yarı devletçi yarı serbest piyasa temeline dayanan karma ekonomik modeli dünya çapında popülarite kazandı ve uygulanmaya başlandı ancak 1970’lerde ABD Başkanı Reagan ve İngiltere Şansölyesi Thatcher tarafından serbest ekonomi politikaları yeniden benimsendi, bu benimsenmenin etkileri Türkiye'de Özal döneminde karşılık buldu ve Türkiye de bir serbest piyasa ülkesi olma yolunda ciddi adımlar atmaya başladı.</p><p> Öte yandan devlet müdahale etmese bile piyasa kendi içinde otoriteler yaratabilir. Örnek vermek gerekirse monopol dediğimiz tekel piyasalar vardır, buralarda tüm sektör tek bir şirketin kontrolündedir. Genellikle ülke içi havayolları tekel piyasaları oluşturur, rakip pek görülmez. Mesela Türkiye'nin Doğu bölgesindeki uçuşların %95’ini THY gerçekleştirir bu yüzden THY bu bölgelerde biletleri istediği şekilde yönetebilir çünkü insanların alternatifi pek yoktur, bu da bu piyasanın ele geçirildiği anlamına gelir. Diğer tarafta operatör şirketleri ise oligopol konumdadır yani sektör az sayıdaki birkaç şirketin kontrolü altındır. Türkiye'de bu işi Vodafone, Türk Telekom ve Turkcell üstlenmiştir ve bu şirketler bu sektörü kontrol etmektedirler. Dolayısıyla devlet müdahale etmediğinde piyasada böyle dengesizlikler oluşabilmekte ve serbestliğe, rekabete zarar vermektedir. Serbestliği ve rekabeti korumak için de devletin müdahale etmesi bir zorunluluktur.</p><h3>Sonuç</h3><p> Serbest piyasa günümüz ekonomi düzeninin olmazsa olmazlarındandır. Gelişmiş bir ekonomide bakılan ilk şey o ülkedeki piyasanın ne kadar serbest olduğudur. Dolayısıyla ülkeler olabildiğince serbest bir piyasa yaratmaya çalışmaktadır ancak bahsettiğimiz gibi %100 serbest bir piyasa oluşması imkansıza yakındır.</p>
<h2>Giriş</h2><p>Bu yazıda Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında uygulanan ekonomi ve kalkınma politikalarından bahsetmeye çalışacağız. Elbette, bu dönemde uygulanan her politikadan detaylı bir şekilde bahsetmemiz oldukça zor olsa da önemli olan konularda detaylardan bahsetmeye, daha az önemli olan konularda ise daha yüzeysel bir anlatım benimsemeye çalışacağız.</p><p> Kuruluş Dönemi ekonomi politikalarını daha iyi anlamak için öncelikle Osmanlı Devleti’ne inerek Osmanlı’dan Türkiye’ye miras kalan ekonomik sıkıntıları hatırlamakta fayda vardır. Nitekim aslında uygulanan politikaların ilk amacı bu sıkıntıları düzeltmektir.</p><h2>Osmanlı Devleti’ndeki Ekonomik Sıkıntılar</h2><p> Osmanlı Devleti erken dönemlerinde oldukça parlak çağlar yaşamasına karşın son dönemlerinde de bir o kadar sıkıntıya boğulmuştur. Bunun başlıca sebepleri: Çağının teknolojisini takip etmekte başarısız olması, aşırı derecede borç alınması ve bunların geri ödenememesi, kapsayıcı kurumların inşasında başarısız olunması, çağındaki devletler daha demokratik alanlara yönelmeye başlamışken Osmanlı’nın bu tarz yönelimlere karşı olumsuz bir tutum sergilemesi olmuştur. Osmanlı’nın Türkiye’ye bıraktığı üç tane önemli sorun vardır, bunlar: Borçları, Kapitülasyonlar ve Duyunu Umumiye olmuştur. Neyse ki bu üç sorun da Lozan Antlaşmasıyla beraber bir çözüme kavuşturulabilmiştir. Antlaşmada, Türkiye kendi üzerine düşen borçların sorumluluğunu almış ve bu borçları 1953 yılında ödemeyi bitirmiştir. Kapitülasyonlardan hiç taviz verilmemiş, Duyunu Umumiye’ninse denetleme yetkisi elinden alınmış sadece borçların alacaklılara paylaştırılması görevine devam etmesi kararlaştırılmıştır.</p><p> Osmanlı bu tarz sıkıntılar bırakmış olsa da Osmanlı’nın bıraktığı en büyük sorun aslında çok az şey bırakmış olmasıdır. Şunu demeye çalışıyorum: Osmanlı, Türkiye’ye kalkınabilmesini kolaylaştıracak bir sermaye bırakmamış olmakla beraber; kurumlarının da kapsayıcı olmamasından dolayı bu kurumların yıkılması ve yeniden inşa edilmesi zorunluluğu doğmuştur.</p><h2>1923-1929 Türkiye Cumhuriyeti Ekonomi Politikaları</h2><h3>İzmir İktisat Kongresi</h3><p>1914’ten beri savaşta olan ulusun artık kaynakları neredeyse tükenme noktasına gelmişti. Yeni bir Cumhuriyet’in kurulması ufukta görünüyorken Mustafa Kemal Atatürk “Siyasal, askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa meydana gelen zaferler devamlı olmaz, az zamanda söner.” sözlerini söylemiştir. Bu ekonomik zaferin nasıl ve ne şekilde gerçekleştirebileceğini tartışmak içinse 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de bir iktisat kongresinin yapılması kararlaştırılmıştır.</p><p>Kongreye özellikle halkın her kesiminden insanın çağırılmasına özen gösterilmiştir, çiftçisinden tutun tüccar, esnaf, sanayici gibi çeşitli iş kollarından insanlar bu kongreye katılım göstermişlerdir. Bu da kongrenin halkçı özelliklerini ön plana çıkaran en önemli göstergelerden birisidir. Yönetim başına buyruk kararlar almak yerine, halkın sorunlarına inmeyi seçmiştir.<!----></p><p> Bu kongrede yapılan görüşmeler neticesinde “Misakı İktisadi” adı verilen birtakım kararlar alınmıştır ve bu kararlar “Misakı Milli”nin tamamlayıcısı olarak görülmüştür.</p><p> Alınan kararlar neticesinde Türkiye’nin serbest piyasa anlayışını benimseyen liberal bir ekonomi politikası yürütmesi kararlaştırılmış olsa da sermayenin az olmasından kaynaklı olarak devletin, özel sektörün gücünün tükendiği yerde piyasaya yardım etmesi de kararlaştırılmıştır. Yabancı sermaye girişine olumlu bakılmıştır fakat başına buyruk davranamayacakları uyarısı da verilmiştir. Tekelciliğe karşı çıkılmış ve kurulan bütün tekellerin bir şekilde parçalanacağı vurgulanmıştır. Özel sektöre yardımcı olması amacıyla bir banka kurulması kararlaştırılmıştır ve İş Bankası kurulmuştur.</p><p> Bunların hepsinden önemlisi ise İzmir İktisat Kongresinden “Milli” bir ekonomik politika izlenmesi kararı çıkmıştır. Eğer hammaddesi Türkiye topraklarında üretilen bir ürün varsa bu hammadde dış pazardan alınamazdı. Aslına bakarsanız dışardan herhangi bir şey almaktansa amaç her şeyi olabildiğince Türkiye toprakları üzerinde halletmekti.</p><h2>1923-1929 Arasında Gerçekleştirilen Çeşitli Çalışmalar</h2><p> Bu dönemde özellikle şeker, dokumacılık gibi alanlar üzerine fabrikalar açıldı. Bunun gerçekleşmesinde 1927 yılında uygulamaya konulan Teşviki Sanayi kanunun büyük etkisi vardır. Bu kanun çerçevesinde özel girişime destek sağlamayı, milli sermayeyi güçlendirmeyi ve yerli sanayiyi kurmayı amaçlandı. Milli sermayeye ucuz devlet arazisi ve binaları tahsis edilmesi, taşıma indirimleri ve vergi muafiyetleri sağlanacaktı. Bu kanun bir süre başarılı bir şekilde yürütülmüş olsa da 1929 yılında gerçekleşen Dünya Ekonomik Buhranından ötürü bu kanunun tam anlamıyla uygulanamamıştır.</p><p> <!----></p><p> Türkiye Cumhuriyeti için en önemli konulardan birisi tarımdı. Buradaki en büyük sorunlardan birisiyse aşar vergisiydi. Bu vergi çiftçinin ürettiği ürünün %10’ununu almayı amaçlıyordu hatta bu oran zamanla %12.5 seviyelerine çıkmıştı. 1925’te çıkarılan kanunla bu vergi kaldırıldı. Ziraat Bankası yeniden yapılandırıldı ve çiftçiye kredi vermesi sağlandı. Ziraatte kullanılan araçlar için gümrük vergisi kaldırıldı. Modern tarım tekniklerinin öğretilmesi için çeşitli örnekler oluşturuldu ve öğretim kurumları açıldı.<!----></p><p>1929 yılında gerçekleşecek olan ekonomik kriz, politikalarda ciddi değişikliklere yol açtı.</p><h2>1929-1938 Türkiye Cumhuriyeti Ekonomi Politikaları</h2><p> 1929 yılında ABD’deki Wall Street borsasının ansızın çökmesiyle başlayan ekonomik kriz kısa sürede dünya genelinde yayıldı ve küresel bir kriz halini aldı. Türkiye diğer tüm serbest piyasa ülkeleri gibi bu krizden sert şekilde etkilendi.</p><p> Türkiye’nin ana ihracat kaynağını tarım malzemeleri oluşturuyordu fakat kriz neticesinde dünyada tarım ürünleri fiyatlarında ani ve sert düşüşler gerçekleşti. Bu düşüşler neticesinde Türkiye’nin ihracatı oldukça sert şekilde hasar aldı ve bu ülke içindeki diğer sektörleri kısa sürede etkiledi. Özel kurumlar fazla dayanamadı ve hızla teker teker iflas etmeye başladılar. Devlet, sektörün bu krize dayanamayacağını anladı ve duruma el atmak zorunda kaldı. Tam bu noktada politikalarını değiştirerek “Devletçilik” ya da daha ekonomik bir tabirle “Karma Ekonomi” adı verilen sistemi hızla uygulamaya koymak zorunda kaldı. Karma ekonomi aslında iktisadi olarak da kalkınma durumunda olan ülkeler için oldukça faydalı bir model olarak karşımıza çıkar ve işe yaradığı da söylenebilir çünkü henüz yeni yeni kalkınan bir ülkede sermaye yetersizliği, tecrübe ve eğitim yetersizliği gibi sebeplerden ötürü piyasayı kendi haline bırakmaktansa devletle karışık bir model benimsemek daha akılcı olacaktır.</p><p> Türk Lirasının aşırı derecede değer kaybetmesinden dolayı “Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun” uygulamaya konuldu. Para piyasası sorunuyla mücadele etmek amacıyla Merkez Bankasının kurulması kararlaştırıldı. İthalatı kısıtlayıcı tedbirler alındı ve bu amaç doğrultusunda Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyetinin kurulması kararlaştırıldı. 1931 yılında İktisadi Buhran Vergisi yürürlüğe geçirildi.</p><p> Devletçi ekonomi yönetimine geçildikten sonra bu fırsat kullanıldı ve yabancılara ait olan çeşitli tesisler millileştirildi. 1930’dan önce de bu yapılıyor olsa da devletçilik de beraber bu durum daha da hız kazandı. Yine aynı şekilde devletin piyasaya el atmasıyla fabrikaların kurulması hızlandırıldı. 1934 yılında Sovyetler Birliğinden alınan borç ile ilk beş yıllık kalkınma planı yürürlüğe kondu. Bu plan ayrı zamanda Sovyetler Birliği’nden ve ABD’den gelen uzmanların ortak çalışması ve raporları sonucunda hazırlanmıştır. Bu plan kapsamında hammaddesi Türkiye’de bulunan ürünlerin üretimine yoğunlaşılması, büyük sermaye ve ileri teknoloji isteyen projelerin ise devlete bırakılması kararlaştırıldı. 20 fabrika yapılması bu plan kapsamında yer aldı.</p><p> 1936 yılında ikinci beş yıllık kalkına planının hazırlanması başladı. Bu planın ilkinden çok daha kapsamlı bir şekilde hazırlanmasına karar verilmiş olsa da II. Dünya Savaşının başlaması ve savaş şartlarının ekonomik koşulları zorlaştırmasından ötürü bu plan uygulamaya geçirilemedi.</p><h2>Sonuç</h2><p>Genel olarak baktığımız zaman Türkiye Ekonomisinin 1923-1929 yılları arasında daha serbest bir piyasa olarak planlandığını söyleyebiliriz ancak bunda başarılı olunması oldukça zordu çünkü ülkede ne sermaye vardı ne de bilgi birikimi. Her ne kadar 1929 ekonomik buhranı araya girmiş ve devletçi ekonomik politikaları zorunlu kılmış olsa da buhrandan önce de devletçilik kendini bariz bir biçimde gösteriyordu desek çok da yanlış bir yorum yapmamış oluruz. 1929’dan sonraysa bahsettiğimiz olumsuz koşullar çok daha net bir şekilde açığa çıkmış ve belirgin bir devletçiğe kaymayı zorunlu kılmıştır. Türkiye karma ekonomik modeli uygularken tek bir tarafa bağımlı kalmamış, hem Sovyetler Birliği’nden hem de ABD’den faydalanmayı amaçlamıştır. Bu dönemde hem GSYH’nin hem de kişi başına düşen milli gelirin arttığını baz alırsak ekonomi politikalarının başarılı olduğu yorumunu yapabiliriz.</p>