içinde

HavalıHavalı

İdam Mahkumunun Esrarengiz Ölümü

Hayatın içinde iki önemli zaman vardır. Doğum ve ölüm anları. İkisinin de öncesini ve sonrasını bilemeyiz. Hatta ölümden sonrasını hayal etmeyiz. Çünkü ölüm kelimesi insanı boşluğa sürükler. Hiç kimse bunu aklının ucundan geçirmek istemez. Acaba hayatımızda ne zaman öleceğimizi biliyor olsaydık nasıl bir ruh hali içinde olurduk? Tabii ki de tam anlamıyla dünyamız başımıza yıkılırdı sanırım. Hep korku ve endişe içinde, hayatın hiçbir yerinde veya zamanında mutlu olamadan yaşardık. Bir an düşünür müsünüz?

Hayatınızın son bulacağı zamanı bilmek nasıl bir iç geçirme acaba? Sadece siz biliyorsunuz. Dışarıdan hiçbir müdahale de alamaz bir şekilde. Tam bir buhran içindesiniz. Ailenizin, arkadaşlarınızın, ebeveynlerinizin her gözünün içine baktığınızda bu acı gerçek yüzünüze çarpıyor. Herkes size gündelik yaşam ile ilgili sorular sorarken, sizinle sohbet ederken; bir yandan da onlara normal cevaplar veriyorsunuz. Tabii onlar sizin aklınızdan geçenleri bilmediği için, bunu da onlara hissettirmediğiniz için sizden de bihaber yaşayıp gidiyorlar. Trenin içinde yüzlerce insanın yüzünü izliyor, onların nereye gittikleri tasarlıyorsunuz. Onlar bir başka durakta inip bir başka trene bineceklerini bilerek hareket ediyorlar. Ancak siz ruhen bindiğiniz trene sadece bedeninizi taşımayı bekliyorsunuz.

İşte siz bir idam mahkumu olduğunuzu o an alıyorsunuz. Çünkü tüm eylemlerimizin çıkış noktası ölüm olarak çıkıveriyor. Sonra nasıl bu noktalara geldiğinizi düşünmeye başlıyorsunuz. Sonuç mu? Sonuca beraber gidelim.

İşten eve geliyorsunuz. Odalara girip çıkıyor, gündelik hayatın içinde var olmaya devam ediyorsunuz. Ancak fark ediyorsunuz ki; biricikliğiniz dışında tüm varlıklar ve düşüncelere yabancı kalıyorsunuz. Hiçbir nesne veya insanla iletişim kurmak istemiyorsunuz. Çünkü onlar aynı olmadığınızı kendi içinizde kendinize söylemeye başlıyorsunuz. Tıpkı daha üç gün önce izlemiş olduğunuz şu film sahnesi misali: Yıllardır bir hapishanenin kütüphanecilik yapan ihtiyarın, dünyanın tamamını bulunduğu kütüphaneden ibaret sanıp dış dünya ile ilişkisini kestikten sonra “Özgürlük Hapishanesi”ne sürgün edilen kadar. Yaşlı adam, çevreye, arabalara, trafik işaretlerine, gündelik hayata o kadar yabancı kalır ki; en sonunda çareyi bir ipe asılarak kendini infaz etmekte bulur.

Gerçekten de idam mâhkumu olma düşüncesi insanı çok derinden etkileyen bir olay. Hiç kimse ile ne iletişime geçmek istiyorsunuz. Ne de başka kişi veya nesnelerin sizin dünyanıza heyecan getirmesini istiyorsunuz. İki arada bir derede… Sonra bir an geliyor. Geçmişte yaşamış olduğunuz şu olay aklınıza geliyor.

Ailenizle tatile gitmişsiniz. Tatil yeri şelale, ağaçlık, yeşillik, ip atlayan çocuklar ve bir tarafta telaş içinde koşuşturmaya çalışan insan seliyle dolu. Sonra kafanızı bir kaldırıyorsunuz ve görüyorsunuz ki az ötede iki araba trafik kazası geçirmiş. Ölen insanların acısını, ağlayarak, birbirine olayın detaylarını sorarak anlatmaya koyulmuşlar. Siz ise her iki olaydan hiçbirine karşılık yakınlık veya uzaklık duymuyorsunuz. Çünkü siz ruhunu teslim etmiş bir insan olarak ortalıkta geziniyorsunuz. Ölüme ramak kalmış bir hâlet-i ruhiye içindesiniz.

İşte hayatta en zor psikolojik vakanın bir trajedik sahnesi. “İdam Mahkûmu” Gerçekten de kendisine “idam mâhkumu” sıfatı verilmiş insanla konuşmak insana çok büyük kazanımlar getirebilir. O kişinin geçmişte yaşadığı acı- tatlı, hüzünlü-sevinçli, unutamadığı zamanları, onun ağzından dinlemek belki de hayatı yeniden sorgulamamızın, hayata yeni bir perspektifle tutunmamızın yolunu gösteren bir işarettir. Karşınızda duran bir insanın bir süre sonra yok olacağını bilmek, ondan geriye sadece “geçmişin” kalacağını kabullenmek, “gelecek” adına anılarının sadece insanların dillerinde süreceğini bilmek. Tabii bizler sadece hayal edebiliriz. Çünkü ölüm korku getirir, hikayesi bitmeyen bir kitaptır, noktası olmayan bir cümledir. Bu yüzden hayatınızda hiçbir zaman kendinizi mahkûm olarak hissetmeyin. Her zaman hayatınızda yaşayacağınız iyi ve rengarenk hayalleri bir yeni ekilen bir toprağın meyvesini vereceği zamanı bekler gibi olun. Biricik olmanızın en büyük özgürlüğünüz olduğunu bilin. Hiç kimsenin hayatınızın sınırlarını çizmesine fırsat tanımayın. En büyük zindan, insanın kendini ait hissetmediği yerde kalmak zorunda olmasıdır. Bulunduğunuz durumdan rahatsızlık duyuyorsanız harekete geçin. Siz ağaç değilsiniz. Kendi kendinizi sulayabilmek içinizde. Dışarı çıkmak için harekete geçmeniz yeterli olacaktır.

Editör: Zehra Garipli – 16.09.2022

Bu içerik hakkında ne düşünüyorsunuz? Yorum yapabilir, oy kullanabilir ya da tepki seçebilirsiniz. Gönderinizi oluşturun!

Rapor Et

Usta

Furkan Toprak tarafından yazıldı

1999 yılında Mersin'de doğdum. 22 yaşındayım. Çukurova Üniversitesi İletişim Bilimleri 2. sınıf öğrencisiyim. 2018 yılında Harran Üniversitesi'nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü kazanmıştım; devam edemedim. Ardından bir süre bekleyip Çukurova Üniversitesi'nde İletişim Bilimleri bölümüne kaydoldum. Küçükken bir trafik kazası geçirdim. Bu durum sağlığım açısından fizikdel gelişimimi olumsuz etkiliyor. Hedefim bu sitede yazılar yazarak, fotoğraflar paylaşarak farkındalık yaratmak olacaktır.

Makale YazarıYorumcu

Ne düşünüyorsun?

Yorumlar

Bir cevap yazın

    Çin’in Siyah Saçlı Rapunzel Köyü Sanki Bir Kitaptan Fırlamış Gibi Görünüyor

    Kızıldeniz’in Altında Keşfedilen Ve İçindeki Her Canlıyı Öldüren “Ölüm Havuzu” Nedir?