içinde

MuhteşemMuhteşem

Aşıklar Bayramı Film Yorumu

Şık ve resmi giyimiyle birlikte eve gelir gelmez rahatlamak amacıyla müzik açıp eşlik ettiği için bize ana karakterin yalnız yaşayan bir beyaz yakalı olduğunu düşündüren bir girişle başlıyoruz filme. Modern bir dekorasyona sahip salonunda uyumak için uzanmışken duyduğumuz yağmur sesi hoş olsa da, garip bir kasvetli hava da mevcut ve elbette Yusuf’un (Kıvanç Tatlıtuğ) neden yatak odasında değil de orada yattığını merak ediyoruz.

Öksürüklerini ilk duyduğumuz andan itibaren hasta olduğunu resmen ilan eden davetsiz yaşlı misafirin ise baba olduğunu anlıyoruz. Zaten hikaye bu demeyin, genelde yaptığım gibi bu filme de konusunu okumadan, fragmanını izlemeden başladım. Aralarındaki büyük mesafe buram buram hissediliyor ve yalnızca bir iki mecburi kelimeyi barındıran sessizlik o garip uzaklığı vurgulamak için bir araç olarak kullanılıyor ilk anlarda.

Sabah olduğunda izlediğimiz ilk sahneleri, özellikle de telefon konuşmalarını oldukça başarısız buldum. Çok kopuk ve geçiştirilmiş gibi duran anlardı nedense. Negatif yorumlarla devam etmek istemezdim ancak ardından gelen, Yusuf’un, babasının “yavuklularına” ve onun hayatında uzun yıllardır olmayışına olan kızgınlığını ve kırgınlığını dillendirdiği anlar da bir o kadar kötüydü. Sanki sahneler fikir olarak yazılmış ama akıcı bir kurgu haline getirilmeden, bütün olmadan ve geliştirilmeden çekilmiş gibiydi.

Ne karakterin şaşırıp bocalaması ne de ikisi arasındaki yorgun bağ güzel verilememiş. Ama sebebi oyunculuklar değil. İki ismin de performansları iyi, beklendiği üzere. Sorun yönetmenlikte. Çünkü çekimler de hayli zayıf. En iyi başarılan şey sazını yanından ayırmayan ünlü türkücümüzün ağzından zorla laf alınan halinin iticiliği.

Hazal Türesan vibeı veren hemşireyle olan date hayatımda izlediğim en tatsız romantik sahnelerden biriydi. Ya da çift sahnesi, her ne ise. Romantik demeye bin şahit zaten. Hele bir de dövme hikayesini anlatması ve ilk gördüğümüzde de bunun bir aykırılık olarak yansıtılması… Şey sen biraz çılgınsın galiba.

Filmde öyle bir olmamışlık var ki, herkesin sevip saydığı ozan amcamızı gönlünü verdiği hanımefendilerinden biriyle gözyaşları eşliğinde vedalaşırken izliyoruz ama iki saniyelik konuşma yine bir türküyle taçlanınca (sanırım kendini adamayı biraz yanlış anlamış) insanın aklına Üç Kuruş dizisi geliyor.

Taşra işi desen değil, sanat filmi desen alakası yok. Neyse… Yusuf’un yer yer patlama yaşayıp söylediği sitemli cümlelerden bazıları ve babasına karşı kendi içinde kararsız duygularıyla savaş vermesi güzeldi. Ya da ben filmde beğenecek bir şeyler arıyorumdur bilmiyorum.

Kınalı saçlı güzel kadın hoşuma gitmişti karakter olarak, sonra o da sadakatiyle göz dolduran (!) eski aşkı Heves Ali hakkında aslında iyi biriydi deyince bitti gözümde. Ben mi çok beklentiyle izledim bilmiyorum ama yirmi dakikalık bir kısa film olsa ancak katlanılabilecek bir yapımdı benim gözümde Aşıklar Bayramı. Olan gariban Yusuf’a oldu. Acılarına acı eklendi.

 

Editör: Zehra Garipli – 08.09.2022

Bu içerik hakkında ne düşünüyorsunuz? Yorum yapabilir, oy kullanabilir ya da tepki seçebilirsiniz. Gönderinizi oluşturun!

Rapor Et

Taraftar

Hatice Kübra Gürbüz tarafından yazıldı

Makale YazarıÜyelik Yılı

Ne düşünüyorsun?

Yorumlar

Bir cevap yazın

    Bir Orhan Pamuk Şaheseri: Benim Adım Kırmızı

    İnsanın En Büyük Düşmanı Kendisidir