içinde

Gri şehrin yazgısı

İkindi vaktine doğru canım baya sıkılmıştı. Sahile yürümek için evden çıkmak istedim. Sahil evimden on dakika uzaklıktaydı. Odamda sırt çantamı toparladım. Sırt çantamın içine en sevdiğim kitap olan Dövüş Kulübünü koydum. Bir an sahile indiğimde onu okurum diye aldım. Gardolapta en güzel giysilerimi aldım. Ve güzel giysilerimi giydim. Odamdan çıktım. Salonun koridorlarından hızlı adımlarla yürüdüm. Sonunda evin kapısına önüne geldim. Kapını kolunu açıyordum ki bir ses geldi. Tabii ki kim olabilirdi. Küçük kız kardeşim Martha idi.  Martha bana şöyle seslendi.

“- Abi nereye gidiyorsun. Bari dışarı çıkıyorsun. Bana haber ver yani. Annem ve babam haber veririm. Onlar hepsi işte biliyorsun.” konuşmasını bitirdi. Bense biraz duraksadım. Küçük kız kardeşimin sözlerine karşılık şunu demek aklımdan geçti.

“- Martha ben sahile iniyorum. Biraz canım sıkıldı. Ondan dolayı odamda oturmak sarmadı. Boşver sen evde takıl. Odanda okuduğun kitap vardı . Al ve oku. Neydi adı Sokrates’in Savunması idi. Biraz felsefe öğrenmeye başlarsın.” Dedim ve sustum. Martha cümlelerimi iyi anladı. Neyse evin kapısını açtım. Dışarıya çıktım. Evin yolundan yavaş yavaş aşağı indim. Caddenin ortasında yürürken karşılıklı birbirine bakan kafe, bakkal ve restoran gibi yerlerden farklı kokular geliyordu. O anda kendimi Hint panayırında bir baharatçının yanından geçerken baharat kokularını aldığımı hissettim. Çok farklı hissiyattı. Sanki dejavu yaşamış hissine kapıldım. Yol kısaldıkça sahile yakınlaşıyordum. Cadde de az insanlar vardı. Çoğu insan işten geliyordu. İşten gelen insanların yüzünde yorgun ifadesi vardı. Bu mahalle emekçi kesimdi. Kimisi fabrikada çalışan kimisi de balıkçılıkla gibi işlerde uğraşan insanlardı. Sonunda sahile geldim. Sahil bomboştu. Bugün herkes sahile akşamüstü çıkmaya niyetlidir. Zamanlama iyi ve güzeldi. Çünkü sahilin sakinliği ruhumu dinlendiriyordu. Güneş bulutları kızıla boyuyordu. Biraz ayakta bekledim. Güneşin sanki ressam gibi davranıyordu. Güneş için gökyüzü tuvaldi. Tuvalinin üzerindeki bulutlara kendi renklerinden dokunuşlar yapıyordu. Fırça darbeleri muhteşemdi. Bana sadece gözlerimle izlemek kaldı. Ayaklarım yorulduğundan dolayı bağdaş kurup kumsala oturdum. O an denizin dalga sesine odaklandım. Rüzgar hafiften esiyordu. Kumsalın kumları rüzgarla raks ediyordu. Sanki ahenk vardı. Gökyüzü bana hüzünlü bakıyordu. O anda ruhum gökyüzünde huzurlu idi. Kendi sessizliğimi yaşıyordum. Bir anda gözlerimi kapattım. İçimden şu cümle geçti.

“-Gri şehrin hengamesinden kurtulup sahilin o sessizliği bana huzur verici idi. Sessizlik, çığlıktan öte ruhun kendi inzivasıdır. Bu inzivalar kaçıştır. Denizin dalgalarının sesi sanki konçerto havasında gibiydi. Ruhum kendini yeniliyor. Kayıp Cennet ütopyasını yaşıyordum. Tanrı, insanların kalbini eşit yaratmış ama seçimleri bize bırakmış.” o anda gözlerimi açtım. Kendimi gelişmiş gibi hissettim. Yerimden kalkıp sahilin kayalık tarafına doğru yürüdüm . Hızlı adımlarla yürüdüm. Çünkü hava kararmaya başlıyordu. Akşamüstü sahil kalabalık olurdu. Neyse kayalıkların yakınında odun parçaları buldum. Odunları birer ya da ikişer topladım . Ellerime kıymıklar batmıştı. Avuçlarımda yara bere içindeydi. Canım baya yanmıştı. Avuçlarımda sanki ateş tutmuş gibi hissettim. Deniz dalgaları sahili farklı şekilde onarır gibiydi. Kumsala tekrar geldim. Kumsalda oturduğum yere gittim. Orada biraz oturdum. Odunları bir kenara bıraktım. Kumu eşeledim. Eşeledikçe hafif kuyu açtım. Bu kuyunun içine çantamdan kağıt parçalarıyla doldurdum. Odunları dikine dizdim. En sonunda son odun öncesi boşluk bıraktım. Hepsi dengeli şekilde dizilmişti. Son boşlukta odunu dikine koydum. Pantolonumun sol cebinden çakmağı çıkarıp elimdeki kağıdı yakıp odunların içine attım. Yavaş yavaş alev almıştı. Odunlar yandıkça dalga sesleri martı sesleriyle karışmaya başladı. Ellerimi ateşe uzattım.  Ellerim ısınmaya başlıyordu. Isındıkça yaralar sızıları azalıyordu. Sızılar azaldıkça ruhumun acıları artıyordu. Bir anda yaşadığım kötü olay aklıma geldi.

“Okulda bu arkadaşın bakışlarının samimiyetsizliğin anladım. Bunu fark eden az kişi vardı. Bunu anlatmaya çalıştım. Fakat beni anlamadı. Gerçekleri söylediğim halde arkadaşımın bana inanması kırıcı olmuştu. Sebep ise ona takıldığı insanın yalanlarına inanmasıdır. Sosyopat ruhlu insanın yanlışlarını ona söyledim ama o bana inanmak yerine kendi doğrularına inandı. Kendisi acılar çekerse bildiği hatayı kendi arasın. Hataların sonucu doğrulara götürür. İnsanlığımdan kaybetmem. Merhametinin üretimine biraz acı lazım arkadaşım için.” aklım olayı unutmak için dudaklarıma emir verdi. Gülmek gibi sanat eserimi kullandım. Ateş eşliğinde biraz şarkı mırıldandım. Akşam basmış sahil hareketlenmişti. Ateş akşamın karanlığını ateş böceği gibi aydınlatıyordu. Havada sinek vızıltıları geliyor. Çantamdan biraz içecek vardı. Onu alıp kapağını açtım. Dudaklarıma götürüp içmeye başladım. Her içişte bedenim ferahlıyordu. Ruhum artık dinginleşti. Karanlık biraz insanları düşündürür. Fakat karanlık insanların korkularını diriltebilir.

Rapor Et

Ne düşünüyorsun?

Yorumlar

Bir cevap yazın

      Hayvanları Koruma Yasası neden uygulanmıyor?

      Kokolin mi gerçek çikolata mı?