içinde

Serotoninden mahrum çikolata

Herkes, elinde birkaç yüz iletken, birkaç yüz yarı iletken ve birkaç yüz yalıtkandan üretilmiş yaşam kaynağı ile önümden geçiyor. En güzel manzaralara, en güzel anlara, en güzel buluşmalara, en güzel gösterilere, ilk olarak yaşam kaynaklarından bakıyorlar. Kendi hafızalarının, insan üretimi bir cihazın hafızasından daha işlevsiz oluşu, kuşku düşürüyor, unutmaktan, unutulmaktan korkuyorlar. Ama bu sadece güzel sıfatı almış eylemler ve portleler için geçerli. Güzel sıfatı, yerini doğal ya da beşeri şekilde, çirkin, kötü, yanlış sıfatlara bıraktığı zaman, hatırlamak ve unutulmamaktan korkuyorlar.

Güzel bir köprüden geçiyorum. Güzel oluşunu, üzerindeki ton değiştiren led ışıklardan alıyor. Ya da üzerinde yürürken sallanıyor olmasından. Ya da isminden. Köprüde benimle birlikte yürüyen, farklı ırklardan, onlarca insan var. Yaşları, ırkları, cinsiyetleri fark etmeksizin, hepsi, elindeki ekrandan izliyor köprünün güzel oluşunu. Birkaç dakika geçiyor, ekrandan izlemeye devam ederken, bir yerde hoşuna gitmeyen bir unsurun kadraja girdiğini fark ediyor. Ve elindeki hafızaya tekrar izletmek istiyor köprüyü. Çünkü kendisi için değil elindeki görüntü. Yaşadığını belli edecek bir suret arıyor. Güzel yaşıyor olması, tek şartı. Elinde bir ekran olmasa, aynı köprüde kendi kadrajına, aynı unsur girmiş olsa aynı köprüden tekrar geçemeyeceğinin farkında. Gözlerinden ve kendi hafızasından, daha çok önemsiyor elimdeki ekranı.

30 yaşlarındaki sarışın kadın, üzerinde, yeşil kalem elbise, beşeri kıvırcık saçları, yaklaşık 5 yaşlarındaki kızıyla o köprüde. Kızın elinde, tutarken zorlanabileceği kadar büyük peluş bir tavşan var. Kadın, yardım çığlığı atar gibi telefonunu şarj girişinden tutarak, birkaç adım bana doğru yaklaşıyor, gözlerimin, telefonunu görmesini istiyor. Bu esnada konuşmuyor. Yüzünde bir tebessüm, kaşları, mağduriyet makamında biri yukarıda biri aşağıda ve dalgalı, üst dudağı kaşlarının zorlaması ile burnuna kadar yükselmiş. Benim kulaklarımda da onların, eleştirilecek ölçüdeki görsel sevdasıyla yarışacak seviyede, oluşturdukları insansı seslerden kopmamı sağlayan kulaklıklar var. Karşımdaki kadının çabalarının, bir iletişim kurma girişimi olduğunu anlayarak, kulaklıklarımı çıkarıyorum. Kulağımı yaklaştırarak kadrajımdan çıkmasını sağlıyorum. Sol yanımdaki ledlerin yansıdığı su birikintisine doğru bakarak, odağımı kadına veriyorum. Ne isteyeceğini biliyorum. Ama sadece uzattığı telefon ile kurmuş olduğu iletişimden ziyade, kendi kurduğu cümlelerle, telefonunu bana teslim edeceğinin onayını almak istiyorum. Kısık sesiyle; fotoğrafımı çeker misin? diyor.

O sırada kızı, heyecanlı ve daha yüksek bir sesle soruyor.

“Fotoğrafımızı çeker misin?”

Tabii ki diyorum. Ama kızı annesiyle fotoğraf çekilmek isterken, anne kendisini, su birikintisinin üzerinde duran, manzarası, köprü olmayan su birikintilerine göre kötü, su kalmamış, kurak oluklara göre güzel olan manzarada, tek başına görmek istiyor. Elinde tuttuğu, dünyaya çevrimiçi olacağı ekranda. Profesyonel bir ajansın deneme çekiminde istenilen ciddiyetle, arkasında gözükmesini istediği manzaranın önünde, pozunu vermek için yerini alıyor. Çocuğun kurduğu cümleyi, yalnızca ben duymuş olmalıyım. Ya da yalnızca ben yanlış duymuş olmalıyım. On saniye sonra yanlış duymadığımı ya da çocukla telepatik bir iletişim kurmadığımızı kanıtlarcasına, istekli şekilde bağırıyor çocuk.

“Anne ben de gelebilir miyim?”

Duymuş olduğum soruyu, ben dahil köprüdeki, annesi hariç, hatta dünyadanın tüm köprülerindeki, tüm insanlara yöneltmiş olsa, doğal karşılanabilir. Ama ne yazık ki sorunun hedefi annesiydi. Ya da ben hiçbir zaman anne olamayacağım için çok abartıyorum.

Annesinin tebessüm eden yüzü, bir anlık mimiklerinden mahrum kaldı. Kadrajda gözüktü, o anda sadece bir noktaya dokunsaydım, biyometrik seviyede ciddi bir fotoğraf sahibi olabilirdi kadın. Ama dokunamadım. Beklemediğim anda, beklemediğim bir tepkiydi. Bilseydim dokunurdum. Kızına gerçek bir fotoğraf gösterebilmek adına dokunurdum. Neyse ki kadın, anlık sarsılmasından, anne olduğunu hatırlayarak doğruldu. Kızı, artık o an hakkında, gerçek bir fotoğraf göremeyecekti. Zorunlu bir kabullenmenin hüküm sürdüğü, sahte tebessümle kırmadı kızını. Sadece birkaç fotoğraflık erteledi. İstemsiz sesiyle, kısık ve cırtlak şekilde, gel, dedi sadece.

Fotoğrafları çektim. Kadın, o köprüde, seçebileceği en kötü fotoğrafçıyı seçmişti. Ama teknoloji, tüm kötülüğümü giderebilecek kadar gelişmişti. Telefonu uzattım.

“Buyrun.”

Kadın, teşekkür etmeyecek kadar bitirmemişti ortaklığımızı. Telefonu elimden almadan, birkaç tane de beni tek çeker misin? dedi.

“Tabii ki.”

Neden olmasın. O esnada çocuk konuşmaya devam ediyordu.

“Abla ismin ne senin?”

“Sedef”

“Senin ismin ne?”

“Kumsal”

O esnada, artık bana göre önemsenmeyecek pozları kayıt altına alıyordum. Sol topuğu dizinin hizasında, bir eli köprünün korkuluklarında, diğer eli saçında, kafası sağ tarafa dönük pozu yakalamamı çok istiyor olmalıydı. Yaklaşık 30 saniye kadar aynı pozu bozmadı.

“Tavşanın ne kadar tatlı.”

“Evet, annem aldı. İsmi Pudra.”

“Memnun oldum. Kaç yaşındasın?”

“5 ama 6 olacakmışım, babam öyle söyledi.”

Tamam teşekkür ederim, dedi kadın.

“Rica ederim, ne demek.”

Kumsal’ı kolundan tutmasını bekledim. Ama elleri doluydu. Kumsal’ın, yanında olduğunu bile yol boyunca, ellerini dolduran ışıklı ekranın çeperlerinden görebildiği kadar görüyordu. Bir de Kumsal’ın, hevesli bir şekilde, kendisiyle iletişim kurma girişiminden anlıyordu, kulaklarıyla…

“Buraya babamla da gelelim mi anne?”

“…”

“O ablanın ismini öğrendim biliyor musun?”

“…”

“Adı Sedef”

“…”

“Nereye gidiyoruz şimdi?”

“…”

Yol boyunca, Kumsal, iletişim kurma girişimlerinde başarılı olamadı. İnsan seslerinden kaçtığım kulaklığımı takmadan devam ettim. Kumsal’ın konuştukları, kaçmak istediğim cinsten değildi. Ama annesinin, aynı fikirde olmadığına emindim. Çünkü o ensada, ekranındaki fotoğrafları, elemekle meşguldü. Ya da ekranındaki, tek başına çıktığı fotoğrafları. Muhtemelen, bir yerlerde paylaşabilmek için fotoğraflarda oynama yapıyor olmalıydı. 200 metre kadar güzergahımız aynıydı. Ve bu süreç en az 200 metre kadar devam etti. Ben, o kadarına şahit oldum.

Annelik duygusunu bana yaşatmayacak endometriozis, bir defa daha yakamı avuçlarının içinde sıkıştırdı. Bir kez daha nefesim daraldı. Çünkü o esnada, benim kızım olsaydı, olabilecek olsaydı, hiçbir sebeple, henüz 5 yaşındayken ondan sıkılmayacağıma, yeminler ediyordum. Değil beş sene ömrümün yettiği kadar aynı kadrajı paylaşmaktan, saf mutluluktan başka bir şey hissetmeyecek, sorduğu tüm soruların, işitebildiğim kadarını cevaplayacaktım. Ve bir kez daha nefret ettim insanlardan, sahip olduklarının değerini, bilmedikleri için…

Rapor Et

Katılımcı

Kerimcan ABACI tarafından yazıldı

Herkes gibi doğum ve ölüm arasındaki boşluğu doldurmaya çalışan, herhangi birisiyim.

Hikaye Yazarı

Ne düşünüyorsun?

Yorumlar

Bir cevap yazın

      Medeniyetler Şehri “MARDİN”

      Kimlerin değirmenine su taşıyoruz?