içinde

MuhteşemMuhteşem HavalıHavalı

Doğa ve İnsan ilişkisi hakkında

Türk Dil Kurumu’na göre doğa, kendi kuralları çerçevesinde sürekli gelişen canlı ve cansız varlıkların hepsi, tabiat, natür ve insan eliyle büyük değişikliğe uğramamış, doğal yapısını koruyan çevre, tabiat anlamına gelmektedir. Doğa ve insan ilişkisi ilk zamanlardan günümüze süregelmiş bir ilişkidir. ‘’İnsan tabiatın misafiridir ve ona uygun davranmalıdır‘’. der Friendensreich Hundertwasser. İnsan doğanın içinde doğmuştur ve hayatını devam ettirebilmek için mecburi olarak tabiatın içinde olmak durumundadır. Bu mecburi ilişki, insanın doğa içerisinde kendi ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir arayıştır. Daha sonraları zamanla gelişen teknolojiler ve insanın oluşturmuş olduğu yaşam teknikleri sayesinde insan ve doğa ilişkisi başka bir boyut kazanmıştır. İnsanın yaşadığı çevreyi ve doğayı yeniden dizayn etme isteği ve doğal yaşam alanının dışında yeni bir yaşam alanı oluşturma isteği olmuştur. Bu durumda en baştaki mecburi ilişki olumsuz etkilenip, doğanın dengesini bozmuştur.

En başta, kendisini doğal besin zincirinin dışına çıkarmıştır. Çünkü artık, yalnızca çevresinde buldukları ile yetinmeyen, yanı sıra, başka yerlerdeki canlıları da tüketen, dahası artık kendisi için üretim yapabilen bir varlık olmuştur. Ancak, üretiminin her yeni aşamasında, üretmiş olduğu her yeni teknolojik araç ve her yeni teknik uygulamayla birlikte, bir ya da birkaç canlı türünün yeryüzünden yok olmasına yol açmış; buna karşılık, kendi türünün nüfusunu hızla arttırmış ve artıştan kaynaklanan tüketim sorununu çözme başarısını ancak teknik güç kullanımıyla sağlamıştır. Bunun sonucu olarak da teknik güç kullanımı, insanı kendi yarattığı aletlerin ve makinaların birer parçasına dönüştürerek, onu üretimin bir aracı yapmıştır; bir anlamda, her şeyi olduğu gibi, onu da metalaştırmıştır. (Aysevener, 2015)

Bu bağlamda insan eliyle doğanında metalaşması söz konusudur. İlk dönemlerde doğa, doğrudan etkileyen durumdayken insanın kendisini zamanla geliştirmesi ile etkilenen durumuna düşmüştür. Bu durumda hem insan yaşamı hem de doğanın geleceği tehlike altına atmıştır. Örneğin, Dünya Koruma Vakfı’nın yayınladığı ‘2012 Yaşayan Gezegen’ raporuna göre insanın nedenli kaynakların sömürülmesi ve aşırı tüketim nedeniyle dünya geleceğinin risk altında olduğunu nesnel bir şekilde göz önüne koymuştur. İnsanın, doğaya agresif bir şekilde dizayn etme isteği bir takım çevresel kirliliklere neden olmuştur. İnsanın öncülük ettiği sanayileşme hareketi ile hava kirliği ortaya çıkmıştır. Yine sanayileşmeyle beraber gelen sanayi atıkların doğal su kaynaklarına karışması tüketilen suyu zararlı ve sağlıksız yapmaktadır. Ayrıca insanın doğaya verdiği zararları söyle sıralanabilir:

  1.  İklim değişikliği
  2. Hayvan neslinin tüketilmesi
  3. Ses ve görüntü kirliliği
  4. Yeşil alanın azalması
  5. Deniz ve orman kirliliği

Doğa ve İnsan İlişkisinin Tarihsel Değişimi
Doğa ve insan ilişkisi her daim birbirine bağlı etkileşimli bir süreçtir. Bu süreç bazı kırılma noktaları nedeniyle birtakım değişiklere uğramıştır.

İlk Çağlarda Doğa ve İnsan İlişkisi

İlk çağlarda insan doğayı anlayış durumundadır. İnsan doğaya olan yönelimlerinde kendini kabul ettirme gibi bir uğraş içinde görünmemektedirler. Daha çok onu anlamaya ve kavramaya çalışmaktadır. Doğa ile araya mesafe yerine onunla bütünleşme yoluna gitmişlerdir. İlk insan topluluklarında doğa ile etkileşim, insanın yaşamını devam ettirebilme kaygısıyla doğayı gözlemlemesi ve bu gözlemlere dayanarak birtakım çıkarımlarda bulunarak, yaşamını düzenlenmesinden ibarettir.’ (Sulak, 2018). İlk çağlarda insanlar yerleşim yeri olarak mağaralarda kalmaktaydı ve beslenme gibi temel ihtiyaçlar için hayvanlar ve çeşitli bitkiler kullanıyordu. Genel olarak avcı – toplayıcılık söz konusudur. Bu durumda insanın doğaya mecbur durumunu göstermektedir. Doğaya sahip olmak yerine doğanın misafiri olmayı kabul ettiler. Doğaya misafir olma durumunu Curiosity Stream’ın hazırladığı İlk İnsan belgeseli doğrudan anlatmaktadır.

 

 

Platon’un İdealar Kuramı olarak bilinen, akıl ve duyular arasında yaptığı ayrıma dayanan idea ve nesnelerin dünyalarının ayrı olduğu iddiası, insana diğer türlerin üstünde bir yaşam alanı tanırken, doğal dünyayı önemsenmeyecek aşağı bir alan olarak nitelendirmektedir. (Plumwood, 2017:149) Platon’un insan-doğa ilişkisini öncelik-ikincilik çerçevesinde değerlendirmesi, ‘’doğaya hâkim olan insan’’ anlayışına zemin hazırlamıştır. Aristotales’in evren tasarımı, ideaları öne alan Platon anlayışından önemli ölçüde farklılık göstermekle birlikte, Aristotales de Platon gibi insana ayrı bir özellik atfetmiştir. Aristotales’in evreni ve içindeki varlıkları sınıflandırması, basitten karmaşığa doğru gitmekte ve ‘’En altta yer alan hareketsiz maddeden çıkarak, bitkilere, süngerlere, deniz anası ve yumuşakçalara kadar yükselmekte, en üstte memeliler ve insan ile son bulmaktaydı’’ (Ronan, 2003:111) İlk Çağ’da insan-doğa ilişkisi genel anlamda salt doğayı odağına alan, metafizik sistemlerin doğaya ilişkin açıklamalarından oluşur. Sokrates’in İlk Çağ düşünürlerinden farklı olarak merkeze doğayı değil, insan yaşamını koyarak, doğa felsefesindeki salt doğacı anlayışa karşı çıkması, insan-doğa ilişkisinin dönüşüm süreci açısından önemlidir. (Sulak, 2018).

Ayrıca insan ve doğa ilişkisi ilk çağlardan beri merak konusu olmuştur. İnsan hem kendisini hem de doğa ile insanı düşünmüştür. Modern disiplinler arasında yer alan doğa felsefesi, ilk çağdan bugüne süregelen insan ve doğa ilişkisi inceleyerek birtakım hareketlere öncü olmuştur.

Yerleşik Hayatla Beraber Doğa ve İnsan İlişkisi

İnsanlığın ilk olarak yerleşik hayata geçmesi M.Ö. 12.500 – 9.500 yılları arasında Levant olarak bilinen bölgede gerçekleşmiştir. İlk çağlarda insanlar, çeşitli küçük tarlalara yaşamlarını sürdürebilecek şekilde bir şeyler ekip bunu avcı – toplayıcı olarak nitelendirilen bir teknikle toplamaktaydı. Bu durum kısa süreli ve geçici bir süreçti. Zamanla beraber bu işlenen durum insana yetmemeye başladı. Ekilen tarlalar büyümeye ve bununla birlikte tarlalarda geçirilen zamanda artmaya devam etti. Bu bağlamda insanlar kendiliğinden, kendileri karar vermeden yerleşik hayata geçmiş oldular. Ayrıca dolaylı yollardan yerleşik hayata geçişin başka nedenleri de söz konusudur. Bu nedenler:

  1. İklim Değişikliği
  2. Vahşi ve yırtıcı hayvanlardan koruma isteği
  3. Doğa olayları

İnsanların yerleşik hayata geçmesi tarihsel olarak bir değişimi göstermektedir. İlk çağlardaki doğa egemenli yaşam anlayışı yerini insan egemenli yaşam anlayışına bırakmıştır. Yerleşik hayatla beraber insanlar kalıcı tarımcılık yapmaya ve kendilerine özel yaşam alanları oluşturmaya başlamıştır. Bu durumlarla beraber insanlarda sahiplik ve sahip olma isteği uyanmıştır. Yeryüzünü değişime uğratan önemli iki dönüm noktasından biri “çevresel dönüşüm” olmuştur. Bu dönemde insan tarımı keşfetmiş ve hayvanları ehlileştirmiştir (Tümertekin ve Özgüç, 2006: 419.) Ayrıca insanlar, ilk çağlarda doğadan oldukça az faydalanmaktaydı ama yerleşik hayatla beraber bu durum tam tersine dönmeye başlamıştır. Artık insan maksimum bir şekilde doğayı kullanmaktaydı. Artık insanlar doğayı anlamış ve doğaya hüküm etme süreci başlamıştır.

 

 

Sonuç olarak zaman ve gelişim açısından yerleşik hayat kaçınılmaz bir süreçti. İnsanoğlu kendisini bir şekilde geliştirmek durumunda hissetti. Bunu da doğa aracılığı ile gerçekleşti. İlk çağlardaki doğa ile insan ilişkisi böylelikle değişime uğramıştır. Yerleşik hayatın getirisi olan sahiplik olgusu aynı zamanda bireyselliği getirmiştir. Bu bağlamda doğa kavramı basitleşip insanoğlu için sıradan bir hale gelmiştir. Böylelikle insanoğlu sıradanlaştığı doğayı kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya başlamıştır.

Sanayileşmeyle Beraber Doğa ve İnsan İlişkisi

Sanayileşme, 18. Yüzyıl ve 19. Yüzyıl aralarında oluşan Sanayi devrimi ile birlikte İngiltere’de meydana gelmiştir. Sanayileşme kavramına Endüstri devrimi de denilmektedir. Özellikle Avrupa’da gerçekleştirilen yeni buluşlar aynı zamanda makineleşmeyi ve endüstri oluşumunu getirmiştir. İlk olarak İngiltere’de meydana gelen oluşum daha sonra sırasıyla Batı Avrupa, Kuzey Amerika, Asya ve bütün dünyaya yayılmıştır. Sanayileşmenin meydana gelmesinin birkaç nedeni bulunmaktadır. Bu nedenler:

  1. Nüfus artışının olması ve göç olgusunun yükselmesi
  2. Sömürgecilik ve sermaye birikimi
  3. Bilimsel ve Teknik Gelişmeler
  4. Kapitalizm ve girişimcilik
  5. Özel Sektör özgürlüğü
  6. Hukuki gelişmeler ve pazar yeri arayışı

Bununla beraber, sanayileşme dünya genelinde birtakım sonuçları da meydana getirmiştir. Bu sonuçlar:

  1. Nüfus artışı
  2. Sosyalizm ve işçi sınıfının ortaya çıkışı
  3. Sömürgeciliğin yayılması
  4. Çevre sorunları
  5. Yaşam düzeyinin artması
  6. Bilimsel ve teknik gelişmelerin hızlanması
  7. Kentleşme ve tüketim kültürünün artması

Sanayileşme insan kaynaklı meydana gelen bir olgudur. Bu olgu ile beraber ülkeler kontrolsüz biçimde ekonomik olarak büyüdü. İnsanoğlu bu büyümeyi gerçekleşirken doğayı göz ardı etmiştir. Bu durum dünya genelinde birçok çevre sorununu meydana getirdi. Yaşadığımız çağın en önemli problemlerinden sayılabilecek çevre kirlenmesini ya da bozulmasını bir süreç içinde çevreyi oluşturan öğelerin niteliklerinin değişmesi ve değer yitirmesi şeklinde tanımlayabiliriz. (Şafak, 2005: 23). Sanayileşme ve kentleşmenin meydana getirdiği çevre sorunlarında görülen ortak nokta, geçmişte ekolojik unsurların göz ardı edilmiş olmaları sebebiyle kentlerin belirli bir büyüklüğe ulaşmalarından sonra ve çok kısa bir zaman süresi içerisinde ortaya çıkmalarıdır. (Tuncel d., 1995: 35). Sanayileşme sürecinde diğer zamanlara göre daha çok çevre kirliliği araştırmalarca kanıtlanmıştır. Artan rekabet durumu ve insanların tüketim ihtiyacının karşılanma isteği doğrultusunda kontrolsüz üretim olması çevre kirliliğini oluşturmuştur. Bu kontrolsüz üretim beraberinde gaz, sıvı ve katı atıkların oluşmasına neden olmuştur. Oluşan atıklar hava, su ve görüntü kirliliğine doğrudan etkilemektedir. Bu etkiyi, Dünya Koruma Vakfı’nın yayınladığı ‘2012 Yaşayan Gezegen’ raporuna göre insanın nedenli kaynakların sömürülmesi ve aşırı tüketim nedeniyle dünya geleceğinin risk altında olduğunu nesnel bir şekilde göz önüne koyarak göstermektedir. Bu durum insanın kendi eliyle yine kendisini olumsuz olarak etkilediğini söylenebilir. Küreselleşme ve sanayileşmeyle beraber insanın doğaya karşı tamamen egemen olduğu belirlenmiştir. İnsan, kendi çıkarları doğrultusunda doğayı kullanmaktadır. Bu dönemde insan doğayı önemsiz bir konuma koymuştur. İnsanoğlu doğa ile beraber hareket etme durumunu terk edilip doğayı sömürme yolunu tercih etmiştir.

Çağdaş Dönem ile Doğa ve İnsan İlişkisi

Günümüzde sanayileşme ve küreselleşmenin etkisi sürmektedir. Bu etkinin doğaya yansıması çevre sorunları olarak karşımıza çıkar. Çevre sorunları, günümüzdeki etkisi giderek büyümüş ve insanlığa büyük bir sorun olarak yansımıştır. Genel olarak devletler bu sorunu anlamış ve bu konuya ciddi bir şekilde yaklaşmışlardır. Bunun nedeni, bu sorunun insan hayatını tehdit hale gelmiş olmasıdır. Son yıllarda ortaya çıkan iklimlerin değişmesi, buzulların artması, çöl ve kurallığın artması gibi sorunlar yerel kalmaktan ziyade küresel bir hal almıştır. Bu bağlamda dünya geneli birlikte hareket ederek sorunu birlikte çözme yoluna gitmiştir. Küreselleşmenin de etkisiyle çevre sorunları 70 ve 80’li yıllarda uluslararası boyutta konuşulmaya başlanmış ve Birleşmiş Milletler çevre ve insan konferansı Stockholm’de toplanarak ilk defa çevre sorunları küresel boyutta tartışılmıştır. Ozon tabakasının delinmesi, buzulların erimesi, Mevsimlerin değişmesi (Ehrlich, 2008:2). Ülkeler içinde bulundukları sorunların farkına varıp küresel çaplı önlemler almaya başlamıştır. Çevre sorunlarını dünyaya tehdit olarak benimseyip küresel bir sorun olarak benimsemiştir. Bu dönemde doğa ve insan ilişkisi, doğa aleyhinde iyice bozulmuştu. İnsan odaklı gelişen olaylar karşısında doğa kendini koruyamaz hale geldi. Bu durum doğrudan insan yaşamını etkilemiştir. Doğaya yapılan bu tahribatlar sonucu 2008 yılında Dünya Bankası’nın açıklamış olduğu rapora göre mevsim değişikliğinin tarım üretkenliğini düşürdüğünü ve 2080 yılına kadar bu oranın %15 den fazla olacağı bildirilmiş ve insan sağlığının bu durumdan olumsuz etkileneceği belirtilmiştir (The World Bank, 2008). Bu bilgiler ışığında uluslararası alanda çalışmalar başlatıldı. İlk olarak Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Komisyonu 1987 yılında “Brundtland Raporu’’ yayınlandı. Ortak Geleceğimiz olarak bilinen bu raporda çevremizi tahrip etmekten vazgeçip doğa ile barışık olarak yaşamamız gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca bu rapor yeni düşünce akımlarına öncülük etmiştir. Diğer taraftan 1992 yılının haziran ayında gerçekleştirilen Rio – Çevre ve Kalkınma Konferansında ‘Gündem 21’ isimli bir belge yayınlandı. Bu belge sorunların belirlenmesi ve ülkelerce birlikte somut adımlar atılmasından dolayı önem taşımaktadır. Gerek komisyonun tespitleri gerekse Gündem 21’in önerileri gücünü yapılan araştırmalardan, yaşanan olaylardan ve projeksiyonlardan almıştır (Allen, 2001:21). Burada çıkan sonuç uluslararası bir etki yaratmıştır. Bu etki sayesinde Birleşmiş Milletler bu konuyu ele almak durumunda kalmıştır. Bu konu hakkında çeşitli konferanslar yapılmıştır. Bu konferanslar:

  1. Dünya Nüfus ve Kalkınma Konferansı (1994, Kahire)
  2. 2. Dünya Sosyal Kalkınma Zirvesi (1995, Kopenhag)
  3. İkinci İnsan Yerleşimleri Konferansı-Habitat 2 (1996, İstanbul)
  4. Binyıl Zirvesi (2000, New York)
  5. Birleşmiş Milletler Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi (2002, Johannesburg)
  6. Birleşmiş Milletler Global İnsan Kalkınma Programı (2006, Cape Town)

Ayrıca bunların dışında doğa ile insan ilişkisinin iyileştirilmesi için çeşitli vakıflar ve sivil toplum kurumları kurulmuştur. Bunların en önemlisi 29 Nisan 1961’de Gland, İsviçre merkezli kurulan orijinal adı World Wide Fund For Nature olan Türkçe karşılığı ise Dünya Doğayı Koruma Vakfıdır. Doğanın korunmasını ve doğanın zararlarını onarmayı amaçlayan vakıf dünya genelinde 200’e yakın çalışma yapmıştır. Bu çalışmalar farkındalık yaratıp önemli yerlere ulaşmıştır.

 

Sonuç olarak, sanayileşme ve küreselleşmeden itibaren süregelen doğayı tahrip etme durumu günümüz dünyasında da devam etmektedir. Doğanın tahrip etmesi sonucunda ortaya çevre sorunları çıkmıştır. Örneğin, bunlar hava, su, toprak kirliği gibi. Bu kirlilikler sadece dünyayı değil aynı zamanda insan sağlığı da ölümcül olarak etkilemiştir. Bu bağlamda devletler bu sorunları uluslararası alana taşıyarak birlikte hareket etme duygusunu ön plana çıkarmıştır. Çeşitli konferanslar ve çalışmalar sergileyerek insanları doğa ile iç içe barışçıl bir şekilde yaşamaya davet etmiştir. Günümüzde doğaya dönüş söz konusudur. Devletlerin desteklediği kampanyalara insanlar uymaya çalışmaktadır.

 

Kaynakça

SULAK H., (2018). İnsan-Doğa İlişkisinin Dönüşümü: Tarihsel Bir Perspektif, Kent Akademisi, 11 (33), https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/451888

Bedia, Akarsu (1994), İnsan ve Çevre, Cogito Dergisi, Güz, s 25-37.

Prof. Dr. Kemal Arıkan, İnsan ve Doğa İlişkisi: Rakip mi Parça mı? https://www.kemalarikan.com/insan-ve-doga-iliskisi-rakip-mi-parca-mi.html

Editör: Fatih Düz – 22.05.2022

Rapor Et

Usta

Fatih Düz tarafından yazıldı

Ne düşünüyorsun?

Yorumlar

Bir cevap yazın

    Seni Yönlendiren Duygun Hangisi? Soruları Cevapla Beraber Öğrenelim!

    Pug cinsi köpeklerin ciddi sağlık sorunu yaşama olasılığı ‘neredeyse iki kat fazla’